Üstad Mustafa Özbağ

Tasavvuf ve Günümüz - 27 Şubat 2011 / Karabaş-i Veli Tekkesi

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 3 Temmuz 2012 · 1:44:55

Evet, yani hocam. Şuradan başlıyoruz. Zaten zamanlar. Kırmızı söner kalanlar. Şükür, göreceksiniz. Tamam, tamam, tamam. Tamam. Tamam. Bunu da verelim. Tamam. Somana da geçeyim.
Ben soruyaya başlayayım. Bundan daha de yatıyorsak, ocağını deneyeceğim. Ama hem sabah geleni并…… Hocam, sığır bir l Tack-ıyan downstairs. Hiçbir soru yok gerek. Sabah tor friendships SMITH. Vallahi sabah çok bellek ki… Sığır biruna karşılaştım Allah'a şükür. Enhamル. Evet. Evet. Şükür. Hiç hesabımda olurum bir şey. Ve hiçbir şey. Eee, hem oradaydı… Hem akşam semadan, Hem ondan hem de yüksüklerden. Buna? Hayır. Hepsi de zekler kocamdan soruyoruz. İnsanız en mükemmel gelince yarattık. İlk süreçler. Lebe, kalemle, ihsali, i'i ahsali. Hayır. Ölüyor.
Ölüyor. Çoluşuyor efendim. Dilerle zina alın. Amirü salih hatim ve tevasan. Estağfurullah. Bu yüka bağlı bitti. Şimdi surenin başlangıcında yemin var. Cenab-ı Hak yemin ederek bu sure-i şerife başlıyor. Burada dört yemin edilen nesne var. Ve kin, incir. Ve zeytin, ve zeytin, ve turisine, ve turisine ve emin verdim. Ve emin verdim. Şimdi bildiğimiz kadarıyla buradaki dört, önce şuradan başlamamız lazım.
Allah'ın yemine ihtiyacı vardır. Önce şöyle demek lazım. Yemin nedir? Yemin, konuşanın muhatabını ikna etmek için yaptığı bir kuvvetlendirme, tehdit diyoruz biz ona kuvvetlendirmedir. Peki, o zaman yani mütekennimin sözünde şüphelerin varin olması gerekiyor. Mütekennim, konuşan, muhatap dinleyen. Muhatabın da mütekennimin, konuşanın sözlerinden şüphe etmesi lazım. Bu şüphe ya sözün içeriğinden kaynaklanır. Yani mesela şöyle diyelim, denizler yanıyor, diyorum ben. Mudanya köftesi yanıyor. Şu anda alev alev. Buna siz inanabilirsiniz de inanmayabilirsiniz de.
İnanırsınız, mütekennimin gücünden dolayı, otoritesinden dolayı, kuvvetinden dolayı, evet bu doğru söylemez, böyle diyorsa yanıyordur dersiniz. Ama sözdeki yani suyun yanmayacağını, denizin yanmayacağını düşünerek de düşebilirsiniz. Ben konunun daha fazla detayına girmek istemiyorum. Çünkü asıl söylenmek istenen şeyler çok fazla. Şimdi neden Cenab-ı Hak ayetlerde yemin kullanıyor? Bunun meselesi, özü aslı şu, elbette ki mütekennim-i ezeli olan Cenab-ı Hak, hiçbir zaman muhatapları ikna etme konusunda bir zafiyeti haşa yoktur. Bu birinci tespit. Ama bir tenezzülat-ı ilahiye gerekiyor. Yani anlaşılsın diye söylüyorum, sınıf öğretmeni veyahut da okul öncesi eğitimi yapan öğretmenlerin, okul öncesi yaşta bulunan çocuğun seviyesine inmesi gerekiyor.
tenezzülat-ı muallemin denebilir. Yani öğretmenin, öğrencinin seviyesine inmesi denebilir. Şimdi Kur'an-ı Kerim, baştan sonra bu çok önemli bir nokta, tenezzülat-ı ilahiyyedir. Yani Allah, murad-ı ilahiyyi bize anlatmak için bizim dilimize inmiş. Yani, bizim dilimizle konuşmuştur. Bu çok önemli bir efendim nokta. Eğer, şimdi Allah her şeye kadirdir. Allah her ismin ve her sıfatın kamil manasına sahiptir. Böyle dediğimiz zaman, Cenab-ı Hak eğer tenezzülat-ı ilahiyyi göstermezse, biz onun kelabını anlayamaz.
Buradan hareketler kısa kesiyorum. Diğer konular var onlara gelmek için. Yeminler, Cenab-ı Hakk'ın tenezzülat-ı ilahiyyesini, yani insan biçimli dili kullanması en güzel örnektir. Yoksa, Allah'ın gücü ve kudretiyle bizim aramızdaki oransızlığı, dengesizliği biliyorsunuz. Cenab-ı Hak bizi ikna etmek istediği zaman, kudretiyle, kuvvetiyle, her şekliyle ikna eder. Ama zorlamıyor. Akşam bu konu konuşuldu ve çok da güzel oldu. İnşallah, bu konuşmalar fütuhat mibinde, yani gönüllerde, ruhlarda önemli açılımlar yapacak. Ve şunu söylemek istiyorum. Dinde zorlama olmaz. Çünkü dinin makamı, mevki, yeri kalptir. Hiç kimsenin kalbini mevgeneye almamız mümkün değil.
Cenab-ı Hakk da öyle. Dolayısıyla vettini ve zeytuni ve tûr-i sîniyle ve hâden ve yedin. İncire yemin olsun, zeytine yemin olsun, tûr-i sînâya yemin olsun ve bu emin bendeye yemin olsun. Bir de yeminlerin hikmetleri var. Niye Cenab-ı Hak yemin ediyor? Bunun özet çekmişi şu, dikkat çekmek için diyoruz. Cenab-ı Hak incire yemin ediyorsa, acaba incir meyveler arasında sembol bir meyve midir? Buna dikkat etmemiz lazım. Şimdi burada genetikçi hocamızın yanında incirin muhtebiyatını, yani incirin temel besleyici özelliklerini sayıp doymak istemiyorum. Ama şöyle demek mümkün, glikozun padişahı incir diyebiliriz.
Ve dolayısıyla bizim gıdalarımız iki temel şeyden oluşuyor, bir glikoz türü olan efendim gıdalar, bir de gliserin dediğimiz yağlı gıdalar. Şimdi Cenab-ı Hak, iki temel beslenme efendim türü de, maddesi de bunu da işaret etmiş oluyor diyebiliriz. Bazıları bunu sembol olarak almışlar, demişler ki işte bu incirin yetiştiği bölge Akdeniz havzasıdır. Akdeniz havzasına Cenab-ı Hak dikkat çekmek istiyor. Bazıları demişler, işte diyebiliriz biz, Bursa'ya dikkat çekmek istiyor diyebiliriz. İzmir'e dikkat çekmek istiyor diyebiliriz. Çünkü incir buralarda da yetişiyor. Bir de der ki, hayır en güzel incir Aydın'da yetişiyor. En güzel incir, incirli ovada yetişiyor. Yok efendim Germancık'ta yetişiyor.
Bunlar insanların algılama biçimleri. Evet orada da yetişiyor, orası da bizim ülkemizdir, orası da bu dünyanın bir parçasıdır. Ve dolayısıyla insanlar Kur'an-ı Kerim'in bu işaretlerinden kendilerine yorumlar çıkarmak suretiyle ülkelerini, yurtlarını, kendilerini tatmin ederler. İncir ve zeytin böyle ama Tur-i Sina Buna çok ilginç. Tur-i Sina, bakın bizim kültürümüz eğer salt İslam kültürüne baktığımız zaman bizim kültürümüzün içinde değil Yahudi kültürünün içerisindedir. ve orada Musa Aleyhisselam Cenab-ı Hakk'a mülaki olmuş, vahiy olmuş. Biz Müslümanlar olarak şuna çok dikkat etmiyoruz. Biraz önce dün şemsiyeler metaforu kullanıldı.
Recep Hocam da kullandı. O birazdan farklı şeyler kullandı. Şöyle diyebiliriz Kur'an yeryüzünü tüm insanları tüm dünyayı tüm varlıkları şemsiyesi altına alabilen çok güçlü, çok geniş ve bütün kültürleri içinde barındırabilen bir şemsiye. Ama biz Müslümanlar bunun farkını değiliz. Lütfen farkını bırak. Hayatımızda zaten bunun örnekleri var. Biz Yahudilere bir statü tanıyabiliriz. Hristiyanlara bir statü tanıyabiliriz. Budistlere, Shintoistlere, Cainistlere, Ateistlere de. Bunların hepsinin Kur'an-ı Kerim'in çatısı altında, şemsiyesi altında bir makamı, bir yeri, bir mevkisi olabilir. İşte Turist'in bunun en güzel örneklerinden birisi.
Ama bir Hristiyan, bir Yahudi, bir Müslümanı bizim kendisini gördüğümüz gibi göremeyebilir. O onun eşiği. Ama bu bizim kemalimizdir. Bu kemali fark etmemiz lazım. Bu üstünlüğü iyi değerlendirmeniz lazım. En azından kendimiz nerede oturuyoruz? Dünyaya nasıl bir bakış açısıyla bakabiliriz? Bunu iyi tespit etmemiz lazım. O bakımdan, bu Turist'iyle ve benzeri Kur'an-ı Kerim'de geçen işaretleri, bu şekilde algılayarak, kültürümüzü, bakış açımızı, rahat ve geniş bir perspektife yerleştirebiliriz. Başka bir konu şu, eğer ve herhalde belediyenin, belediyenin meselesi, geçen gün İzmir'de yaptığım bir konuşmada da elit insanların üst seviyede bulundukları bir toplantıydı.
Ben iki şey söyleyebilirim. Eğer bugün Müslümanların problemini konuşmak istersek, bizim iki problemimizdir. Aslında o iki problemi de birleştirebiliriz ama, ben iki diyorum daha iyi anlayabilirim diye. Birisi güvenlik meselesi. Güvenlik meselesi. Diğeri ise doğru dürüst iş yapma meselesi. Veya buna şöyle diyebiliriz, Kur'an-ı Kerim'de dualist bir yapı içerisinde bir ikilem olarak sık sık tekrar ediliyor. İman, bu ayette de gelecektir. Ve belediyenin biz Müslümanlar nasıl Kabe, efendim, Kabe-i Şerif, Harem-i Şerif, bakın, Harem-i Şerif Harem-i Şerif, güvenli bir ortam ise, tüm dünyayı güvenli bir ortam haline getirmek memnuniyetimizdir.
Bu bizim hem İzani, hem İslami, hem Kur'ani, hem de Sufi, isterseniz bir tekkede konuşmuş olduğundan dolayı böyle demek istiyorum, böyleymiştir. Eğer bir Müslüman, ki Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın hadislerde, mümini ve Müslümanı iki şekilde tanınıyor. Birisi şöyle, el-müslimu men diyor, el-müslimu men. Müslüman, on kimsedir ki, selim el-müslimu ne-mindisanihi be-yek. Bakın, çok güzel bir tabir. Müslümanların, burada Müslümanların tabiri kullanılıyor. Müslümanların elinden ve dilinden salim olduğu, güvenlikte olduğu insandır. Birinci hadis böyle, ikinci hadis, el-mü'minü men. Mü'min o kimsedir ki, eminenlâ su, insanlardır Cenab-ı Rasûl.
İllisem diyor ki, onun teyinler ve diline, güvenlikte olduğu kimsedir. Biz, önce kendi Rusya'yı, sonra kendi evimizde, sonra kendi mahallemizde, sonra kendi şehirimizde, sonra kendi ülkemizde, sonra kendi dünyamızda, belde-i emin teorisini, işte burada geçen belde-i emin teorisini kuramadığımız müddetçe, gerçek mümin ve gerçek Müslüman olduğumuzu iddia ederiz.
Bakın, böyle iç içe, dairelerden hareketler. Yani dünyanın güvenliği, benim omuzlarımda değil, Birleşmiş Milletler'in omuzunda diyebilirsiniz. Ama senin kalbin, senin göğsünde. Ama sen, kendi elbiselerinin içerisinde yaşıyorsun. Sen kendi evinin çatısı altında yaşıyorsun. Buralarda güveni temin etmek, konuşturmak belli değil. Buna çok dikkat çekmiyorlar. Üzerinde ısrarla durmak lazım. Önce kendi gümüs kataksisimizde, ve daha sonra, kademeye göre, milletlerde de güvenlik meselesi bizim meselemizdir. Ama o, belki en son halde olabilir. Öyleyse, güvenliği iyi kavramamız, ve bu konuyla ilgili ciddi gayretlerimiz olması gerekir. Diğeri, salih amel.
Salih amel üzerinde zaten, bu surede bu konu işleniyor. Şöyle diyeceğiz, salih amel, işi Kur'an'ına göre yapmaktır. Hatta bazen kategor, efendim, karikatörize etmek için şöyle diyorum, trafik kurallarına uymak amel sağlık. Neden? Çünkü trafikte bir kural vardı. Trafik diye bir olay vardı, ve burada kurallar vardı. Bu kurallara uymadığımız zaman, ya siz zarar görürsünüz, mali veyahut da cismi, veya karşı tarafta başka birisi zarar görürsünüz.
Allah bundan istedir. Hocam hiç olmayacak mı? Hayır. Biz, bize düşeni, kural değilse onu yapacağız. Olursa elbette ki olur. Onlardan sorumlu değiliz. Şimdi buradan hareketle, geçen akşam yine aynı şeyi söyledik. Aklınızda kalsın diye söylemek istiyorum. Müslümanın yaptığı iş, model iş olmaktır. Yani, ben Müslümanım. Nasıl benim Kur'an'ım gerçekse, inancım gerçekse, onun yeryüzünde başka bir modeli yoksa, benim yaptığım işimle, benim oyduğum kaşığın da, örnek olsun diye söylüyorum, benim çaldığım Ramazan davulunun da, benim üflediğim neyin de, benim kullandığım arabanın da, şoförlüğümün de, üstünde bir model, bir örnek oldu.
Örnek oldu. Bakın bu çok önemli. Şimdi bunu düşündüğünüz zaman, yapacağınız o kadar çok iş yok. İşte bu iki temel şey var. Bunu laik-i veçil ile biz Müslüman olarak uyguladığımızda, tüm dünya milletlerinin önünde, modern bir toplum olur. Kur'an-ı Kerim'de ayet var. Kültüb hayr-ı ümmetin, اُخْرِجَتْ اِنَّا سَتَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَرْنَ عَلٍ مِنْكَ Allah Müslümanları, dünya insanlığına, örnek bir toplum olarak ortaya koydu.
Acaba biz bunun birincinde miyiz? Salih amel bu. Şimdi, لَقَدْ خَرَقْنَ الْإِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ O zaman şimdi, şuraya geliyoruz, takvil kıvamlı demek. Yapıda demek. Hatta ben şunu da söyleyebilirim, ta buralarda, İmam Hatip Okulu'nda okurken, 70'li yıllarda, bu sure üzerinde, bu camilerde vaaz ediyordu, bilgimi çekiyordu bu sure. O zaman, takvim suretinde Allah bizi yarattı diyordu. Ama şu anda hala daha takvimin boyutlarını, ebatlarını belirlemiş değil. Ancak şunu söyleyebiliriz, ifade eden, küvandan geliyor, küvam. davame'den geliyor. Efendim, davame ile kıvam arasında ne demek istiyorsunuz? Diyorsunuz, bir ölçüm tartı. Şunu söylemek mümkün, bir insandan hem veli olur, hem cani olur.
akşam bunun örnekleri, günler konuştu onun örnekleri. Öyleyse Allah insanı demek ki, hem veli olacak, hem de cani olacak, donanımda yaratmış. Donanımda yaratmış. Daha fazla bunun üzerinden durmak istemiyorum. E tabi, malzeme bu olunca, donanım bu olunca, eğer, insan bu donanımı iyi kullanmazsa, yani iman ve salih amele, sadakat göstermezse, o zaman eskadi sahibi gülüm.
Yani aşağıların aşağısına, o daha şimdi bildiğiniz gibi, sıfır noktasından başlıyor, artı bir ile başlıyor, yukarıya doğru sonsuz sayılar var. Bir de sıfırın altında eksiğine başlıyor, aşağı doğru eksi sayılar var. Ne yukarıya doğru çıkmanın, efendim sonu var, ne de aşağı doğru inmenin sonu var. İllellezine aminu, ve amilü salihati. İllellezine aminu. Bakın burada da, ikisi beraber. Suriye ben tekrar okuyayım, bağlantıyı kurabını geçerim. Bismillahirrahmanirrahmanirrahim. Vettini ve zeytini ve kulesiniyle ve hâver beled emin. İncire, zeytine, turi sinaya, ve belde-i emine yemin olsun ki, لَقَدْ خَلَقْنَا اِنْسَعَلَةِ اَحْسَنِ تَقِّينَ فَمَّرْدَ لَا هُوَ اسْفَرِ سَافِينَ Biz insanı en güzel ölçüde, kıvamda, kıraatla, değerle yarattık, sonra esfer-i safilinde gönder.
Allah, insanı bu kadar kaliteli bir, efendim, kumaçtan yaratsın, tabiri caizse, sonra onu çöpe alsın. Öyle bir şey olur. Peki, ne demek o? O ne demek? İnsan kendi donanımını kullanmazsa oraya çıkıyor. Ha, donanım kullanılması için, peygamberler göndermiş, kitaplar göndermiş, son peygamber bizim peygamberimiz aleyhisselatü vesselam, son kitap da bizim kitabımız, sabahleyin bunu da ısvarla üzerinde durduk, arkadaşlarımızla konuştuk, şunu söylememiz lazım.
Lütfen evimizdeki ve evimizdeki malzemenin değerini bilelim. bu ne anlamı geliyor? Yeryüzünde iddialı olarak söylüyorum, hocalarım da var burada. Müslümanların sahip olduğu tek şans Kur'an-ı Kerim. Yeryüzünde kutsal netimler içerisinde, Kur'an-ı Kerim kadar otantik bir tek kitap yok. Bu çok önemli. Bu çok önemli. Nasıldır? Kısaca ben bir özet olarak söyleyeceğim. Kur'an-ı Kerim bize dört yoldan intikal etmiş ve hala o dört yol aynen kuruluyor. İlk gelen vahiy, Allah Rasulü tarafından öğretilmiş, yazdırılmış, iki, üç, üç, ezberletilmiş, dört, uyguladır.
Bakın, öğretilme, ezberletilme, yazdırılma, ilk vahiyden bugüne kadar bu devam ediyor. İşte her gün Kur'an okuyoruz. Ve ilk gelen vahiy nasıl, o gün İslam ümmetinin tamamına ulaşmış ise, bugün de Kur'an'ın her ayeti, her metni, İslam ümmetinin tamamına ulaşıyor. Ne sayesinde? İşte akşam günet. Her gün namazlarda okuyoruz. Açıktan okuyoruz, gizli okuyoruz, her gün hatimler okuyoruz, namazan mukabeleleri okuyoruz. Bunlar neydi? Bunlar şudur. Kur'an-ı Kerim'in topluma mal olması. Kur'an-ı Kerim kadar yeryüzünde, efendim, kendi toplumuna, kendi toplumu tarafından benimselen, okunan, efendim, tekrarlanan, bir tek kitap yok.
Ve bu otantiklik, Peygamber Aleyhisselatü Vesselam'dan bize kadar, hiç eksilmeden aynen gelmiş. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazım. Bunu ben, bakın, nereden bu işin farkına varıyorum? Biraz önce de konuşuldu, Recep Hocam da sağ olsun söyledi. O mahiler ki, derya işlediler, derya kıymetini bilmezler diye bir söz var. Kalıklar denizde oldukları müddetçe, denizin kıymeti bilmezler. O zaman, şunu teklif etmek lazım, denizin dışına gidip gelen balıklara sormak lazım. Veya denizin dışında balık yaşıyorsa onlara sormak lazım. Ben desteğim gereği, Kur'an-ı Kerime Müslüman olmayanlar nasıl bakıyor diye merak etmişimdir. Ve onlar ne diyorlar? Ve çok önemli tespitlerde bulunmuş. Şu anda elin üzerinde çalıştığı bir mektup var.
Tübingen Üniversitesi'nden bir profesör arkadaşımız, Hristiyan Katolik, Benim Kur'an'ım diye bir mektup göndermiş. Bana, yani mesele şu, ben bunu yazdım burada yayınladım diyor, kıyamet kopardı bu yazı. Hocam siz de bir bakın ne diyorsunuz? Üzerine yazmış, Benim Kur'an'ım. Ben benim incilim diyebilirim. Çünkü Kur'an'da geçiyor. Ama bir Katolik profesörün, veya bir Katolik profesörün, benim Kur'an'ım demesi istisnardır. Ve orada şöyle diyor, çok ciddi bir genelleme de yapıyor, güzel görüntü veriyor. Diyor ki, bu Kur'an-ı Kerim, sadece Müslümanların anlayışına bırakılabilecek kadar basit bir kitap değil. Kur'an-ı Kerim'in büyüklüğünü veriyor musunuz?
Yani, bir Katolik bir profesör, Kur'an hakkında ne diyor? Bu çok daha yeni bir ekibizlerin Duman ücünü yani. Bu kadar önemli bir çapımız var bunun. Hem değeri, hem de motivasyon gücünü çok iyi yakalamamız gerekiyor. Ve başka bir şey daha söyleyerek, Kur'an-ı Kerim'le ilgili değerlendirmeleri bitirmek istiyorum. Kur'an-ı Kerim'in otantikliğine örnek olsun diye bunu söylüyorum. Yine Aygül Üersel'in bir profesörü, o da meşhur bir oryantalisttir. Toprağı bol olsun. 89'e vefat etti. Bu dipayet. Diyor ki, Muhammed'in tedbirlerinden önümüze kadar geliş yolu üzerinde bir tek karanlık nokta yoktur. Bunu ben söyleyeyim. Bir şey bu. Ben Kur'an'ın karşısında insanları ikna etmekle mükellef. Bunun için devletten maaş alan, eğitimini, öğretimini, buna hassetmiş olan bir insanım.
Ama Hudi Paret bunu diyorsa, çok ciddiye alıp dinlememiz gerekiyor. Yani onun için, Kur'an-ı Kerim çok önemli. Biz Kur'an-ı Kerim ile olan bağımızı çok kuvvetlendirmemiz lazım. Ve Kur'an-ı Kerim'i çok ciddiye almamız lazım. Kur'an-ı Kerim ile ilgili çok geniş bir alanımız var. Çok geniş bir alanımız var. Yani ta Kur'an-ı Kerim'in ciddini yapan, baskısını basan ustamızdan, onu mihraptan, minberde, camide veya evinin köşesinde okuyan, efendim, vücuhu aşaraya göre, müratı aşaraya göre okuyan insana kadar çok geniş bir Kur'an-ı Kerim'in ciddini.
Mezar taşlarımıza kadar. Ben bunların hiçbirini, hiçbirini feda etmeden Kur'an'ın hayatımızdaki alanı olarak düşünüyorum. Ve öyle saygı düşünüyorum, öyle saygı olsun. Bu bizim kültürümüzdür. İnsanlar kültürleriyle yaşıyorlar. Şu tekke, şu cemaat, şu kubbe, şu yazılar ne kadar bizim kültürümüzse, Kur'an-ı Kerim'in, ki bunların arkasında Kur'an var. Kur'an'ın ayetlerini bunların arkasından çekip, bu kubbe de çöker, efendim bu duvarlarla yıkılır, bu cemaat tutar. Öyleyse üçüncü bir şekilde Kur'an'a sahip çıkanacak. İlle meddine amenû ve aminus salihat. Yani, insan kendisine verilen sermayeyi kullanmazsa, efendim aşağıların aşağısına iner. Ancak müminler böyle değildirler.
Bunu ben Asır Suresi'yle bağlantılayarak bitirmek istiyorum konuşmamı. Bana da soru var, bunların hepsini cevaplayabilecek miyiz bilemiyorum. Rab Hak Asır Suresi'nde şöyle buyuruyor, Asır Suresi'yle ilgili İmam Şahii'nin de şöyle bir sözü vardı, bu sivlerle geçer. Allah sadece Asır Suresi'ni gönderse ilgili üç ayettir. Kur'an-ı Kerim'in en kısa suresi budur. İnsanlar da bu sureyi düşünseler de, Kur'an'ın yirmiyi tutar. Ne var? Ne var? Beş şey var artık işte. Bir, planlama var burada. İki, güvenlik var. Üç, modern iş yapma var. Dört, hakkın, bakın sıra da söylüyorum, hakkın savunması var.
Sağ veri savunması değil. Tavsiyesi var. Dördüncüsü bu. Beşincisi de sabrın savunması ve tahviyesi var. Bu beş şey. Zaten medeniyeti oluşturmak için de çok şeye ihtiyacımız var. Bugün bakın gelişmiş milliyetlere yaptıkları şey planlamadır. Planlamadan sonra güvenlik işte, iman denilen şey odur. Bakın dikkat ederseniz ben konuşmamı iman lafsının dışına taşırmak suretiyle biraz dünya birleştiriyor. Yani iman demiyorum, güvenlik diyor. Bugün insanların, hatta tüm canlıların temel duygularından, temel güdülerinden birisi güvenlik. Siz bir ilanın güvenliğini tehdit etmediğiniz zaman sizi ısınmaz. Siz bir kedinin güvenliğini tehdit etmediğiniz zaman sizi tırmanamaz. Onun için güvenlik tüm canlıların temel duygularından, temel güdülerinden birisidir.
İşte Fatiha Efendimiz Asır suresinde Cenab-ı Hak planlama yapmayanlar zarardadır. Burada şunu da ifade etmek istiyorum. Ben Asf'im, burada da Cenab-ı Hak Asf'im. Asf'im, üç yıl demek. Yani zaman demek. Buradan hareketle ben burada da Ramazan bayramında yaptığım bir vaazda söylemiştim. Müslümanlar çağdaş olamazlar diye o söyleyeni iddia ediyorum. Çağdaşlık tartışması sık sık yapılıyor ya toplumumuz içerisinde. Arkadaşlar biz çağdaş olamayız. Biz çağdaşlık değiliz. Çağdaşlık kuyrukluk demek. Ben hiç kimsenin buyruğu olamam. Müslüman hiç kimsenin de kuyruğu değildir. Yani ne demek istiyorsun? Bu çok proaktif bir cümledir. Müslüman çağı inşa eder. Müslüman çağı ihya eder.
Kısaca Müslüman çağdaş değil, çağın başı vardır. Bizim misyonumuz, makamımız, görevimiz budur. Onun için çağdaşlığa razı oluruz. Bunu nereden çıkartıyorsunuz? Geçen bir televizyon programında da aynı şeyi söyleniyor. Asır suresinin dikkatli dinleyip buradan çıkar. Allah çağı yemin ediyor. Yani zaman planlamasını da buradan çıkartıyoruz. Ve biz çağla üstü bir toplum olmak zorundayız. Çağın ötesinde, çağın önünde. Onun için çalışıyoruz. İllele dinamın ruh, bundan sonra işte iman edenler zararda değildirler ki iman ne demek onu da anlattık. Ben geniş perspektiflerle girmek istemiyorum geniş yorumlarına. Bizim için lazım olan şey şu. Bakın çok azı şeyler ben Almanya'dayken yaşadım.
Burada onu da söyleyeceğim. Ama bunun sonu geldiniz hocam. Soruları da geçelim yani şey yapalım. Tamam toparlıyorum. Çok teşekkür ederim. Eee bu soruyu eee cevaplandayım da isterseniz oraya gitsin. Eee parmak kaldırdı. Dedi ki Doktor Yaşar, sizde yalan söylemek ibadet nedir? Bakın. Yalan söylemek ibadet nedir? Diye bir ilistiyar bize soruyor. Şimdi ne yaparsınız? Ne diyelim kendine? Kur'an kelinde iki tane koskoca sure var. Birisi Rahman sonrası. Diğeri de Saf sonrası. Yalanlar şükür. Şimdi psikolojik hocası. Söyleyecek hocam. Yalan nedir? O bize herhalde besiyle bunu da anlattığımı bileniyor. Demek ki iman ile bu konuyu iyice girmememiz lazım. Amel meselesi, model iş yapmak demek.
Bir de hakkı tavsiye. Burada Elmalı Hamdi'nin şöyle bir yorumu var. Onu söyleyerek üzerine durmadan geçeceğim. O diyor ki, şöyle ayeti şöyle geçiyor. Ve dinin hakkı. Rablığı geçiyor. Fetih suresinde hakkın dini. İzafet halinde kullanıldığı için Elmalı Hamdi merhum şöyle diyor. Müslümanlık hakkı din yapmıştır. Bu çok ilginç bir şey. Ama üzülerek söyleyelim. Hakkın çiğnendiği, en çok çiğnendiği ülkelerde istedim. Öyleyse hak kuruluşunu yapacağımız, söyleyeceğimiz çok şeyler var. Ve toparlıyorum. Oca bunlar çok zor işler. Zamanın planlanması, güvenliğin sağlanması, model iş yapmak, model iş yapmak, hakkı koruma. Evet, zor işler.
Ama onun arkasından sabrın tavsiyesi gelir. Sabrı biz en geniş anlamda yaşamak değil, karşılıklı iş haline getiriyoruz. Onun için sahabe-i kiram döneminde Müslüman, Müslümanla karşılaştığı zaman selamdan sonra kelama başlamadan asıl suresini birbirine okur, ondan sonra devam eder. Ve dolayısıyla tekrar Tin suresine gelerek şunu söyleyeceğim. İlle lezzine ramanû ve amiru salihâti. Fe lehum ejnû layhum el-nûr. İşte güvenliği sağlayan, model işi temin eden, hakkı ikame eden, sabrı ikame eden insanlar içinde Allah'ın mükafatı. Gördünüz mü? Motivasyon gücünü gördünüz mü? Tema yuket li bu kembâ rü biltti.
Elevse allâhu ve ahdemil hâkibi. Allah hâkimlerin hâkibi olmadı. Peki bundan sonra niye Allah'ı imkâ etiyorsunuz? Demek suretiyle ben sözlerimi bitiriyorum. Şimdi isterseniz ikinci o zaman bir daha hâle etmeniz lazım, çok konuştum. Olur ya. Yolda karıştırma. Tamam. Arabayı ben kullanacağım. Burası aile durdu. Bir tekte de Şeyh makamına gelmiş, post makamına sahip bir yüzünüzdür.
Yani imtihanlara da geçiyoruz. Onun için biz kendi usulümüzle gidiyoruz diyeyim. Soruları cevaplayacağız. Olmadı. Yazılı cevap olacak. Nasıl tutuyorsunuz güceye? Gönderir stekkeye oturuyorum. Evet hep hocam. Yalnızlık konuyu pekiştirmekte bence çok büyük yarar var. Öyle bir bölüm. Recep hocanın alanına giren ve çoğu çoğu zaman değil. Benim şimdiye kadar gittiğim hiçbir hütbe veya vaizde hiç inlemediğim bir alan. Ama büyük problemler içerisinde de hastalıkların yüzde altmış ila yetmişi hücudur, endişe, kaygı. Teşhislerde yapılır psikosomatik hastalıklar. Yani emin olmadığınız zaman vücut mekanizmalarının farkılaşmasıyla olmayan hastalığı ortada zannedersiniz.
Artık bir müddet sonra da o zannının yarattığı gerilim hastalığı oluşturur. Şimdi ben hocamın başlangıcından başlayacağım. Neden bir yemin var? Dedi ki hocam anladığım bu. Güven olsun. O insan inansın. Talebe olsun diye. Peki bir düşünün bakalım. Birisinin güveni onun güvenilir olmasından mı kaynaklanıyor sadece? Size güvenilir gözükmesinden mi kaynaklanıyor? Yoksa sizin içinizdeki fesattan mı onun güvensizliği için? Çok emin olabilir bir insan. Ama siz fesat oldukça onun emin oluşu zayıflığına yol açabilir. Onu kızıklarsınız. O zaman Recep hocam şöyle bir soruyla bunu böyle pekiştirelim. Farklı neler olsun?
Şüphe. Karşısında emin oluyor. Güven. Bu sefer onun karşısında endişe. Bireysel kendine güven. Öz güvenin, barışın kurulması veya kuşkunun ve endişenin hayata hakim olması. Burada dinin tavsiyesi ne? Burada psikiyatrinin tavsiyesi ne? Böyle bir hastaya salt din psikolojisi sonrası değil. Psikolog olarak ne söylersiniz? Yani bilim ne söylüyor? Metin ne söylüyor? Bu gidiş geliş niye var insanın içerisinde? Şöyle bir düşünün bakalım. Bugün sabahleyin şu dakikaya kadar hiçbir şeyden şüphe etmediniz mi? Hiçbir şeyden endişeniz olmadınız mı? Yoksa Allah Allah bugün de yaşıyorum ya her şey harika diyen kaç kişi var?
Hocama bir bakalım niye biz böyle gidip geliyoruz? Sürgülücetler miyiz biz yani? Kantar'ın topozunu niye bu tarafa neyle aktarabiliriz? Bilimine aktarın mı diyorsan? Psikolojilerin bir yeri yok. Varsa ne tavsiye eder? Antidepir sıkmıyor. Hocam intikamını da alabilirsiniz. Diğer bir tabi bize görebilirsiniz. Yazın yazın soruları yazın. Hocam çalışacak mısın? Yok. Sen de bir saat hediye etti.
Aslında ben onu bir işaret olarak aldılarım. Dedi ki sabah önemlidir. Sabahını önce iyi kullanmamız lazım. Yani bu işaretin benim yorumum. Cidimden. Teşekkür ederim. Belki dikkatimizi çekmiştik. Diğer çıkardığım sadece bana hediye bilen sadece baktım. Doğru. Olur ya. Belki de kurulmamış olarak gelebilirsiniz. Şimdi. Evet. Yani. Endişe. Endişeyi giderdi. Yani ne yaptım? Açtım baktım. Fakat benim. Madem benim alanım ile ilgili kurduğunuz. Aslında şunu tespit edeyim öncelikle. Şeyh efendim bir delil verdi diyelim de cebinize koyup yapmadınız. Evet.
Çünkü hayatımızın önemli bir boyutuna önce işaret ediyorum. Zaman boyutu. Bugün fiziğin de temel kavramlarından biri. Zaman. Zamanın olduğu yerde otomatik var mı? Zemin var. Uzay var. Varlık var. Dolayısıyla varlık, zaman, uzay ilişkilerinin var. Uzay ilişkileridir. Bizim hayat dediğimiz o düzeni olmuştur. Şimdi aslında psikologlar çok konuşmazlar. Sadece dinlerler. Siz tabi burada biz konuşun, istediğiniz için konuşunlar. Aslında dinlemek, konuşmaktan çok daha önemlidir. Fakat bu zaman ve sevin meselesi o işaret ettiğiniz, bugünkü insanın ya da geçmişteki insanların yaşadıkları bütün sorunların temel eksenini olmuştur.
Madem bu dünyada yaşıyoruz ve bu dünyanın temel unsurları zaman, sevin ve varlık. Dolayısıyla bu varlıkları çok iyi kavramak ve bu varlığın unsurları içinde hayatımızı müşah etmek zorundayız. Dolayısıyla bir sorun yaşayan kişi, bir psikoloğa ya da bir psikiyatriste götürüldüğü zaman, ona sorulan ilk soru, saat kaç, sen neredesin gibi sorularla test edilir. Çünkü kişi zaman ve zemin algısını kaybedirse, oryantasyonunun, o kişinin çok ciddi zorunları vardır. Psikiyatrik bir vaka sözleridir. Neden? Çünkü bizim içinde bulunduğumuz varlık şartlarının temel unsurlarıdır. Yani, hangi zaman biliminde yaşadığımızı bilemez, onun bilincinde ve şuurunda olacağız, bir de neredeyiz? Ben, başımdan itibaren, bulunduktan sonra, ciddiğimde böyle bir kurgu oluşturdum.
Dedim ki, zaman, doğru zaman, farkındayız. Zemin, mükemmel. Dolayısıyla zaman ve zemini birleştirdiğin zaman, şu anda içinde bulunduğumuz durum, birçok kişiye nasip olmayan bir sağlıklılık halidir. Son derece. Evet. Ve ben bunları düşünürken, şöyle bir not almışım. Zaman ve zemin ekseni kaydığı zaman insanın tüyü algı dünyası algı üstünde. Dolayısıyla, zamanın maktır, sağlıklı olma. Bir yerde çok provokatif bir söz söylediğini ifade etti. Çağdaşlıkla ilgili olarak. Bakın, çağdaşlık bir zaman sorunu. Zaman dilini, benim nerede yaşadığıyla ilgili yaptığımız tartışmalardır bunlar. İleride miyiz? Zaman, normalde içinde yaşadığımız haldir.
Mevlana'nın bir geçmiş, geçmişte kaldığı mazide. Geleceği biz bilmiyoruz. O zaman elimizde ne var? Dolayısıyla şu anı, şu zeminde yaşamak ve o dolayısıyla sağlıklı insan, o zaman içinde yaşadığı alman ve zemin açısından sağlıklı insan olur. Kaydığı zaman bu denge oturuyor.
Kalanlar vardır. Geleceği uzağa çeken insanlar vardır. Buna bizim geleneksel pek hoş karşıladığımız, çok ileriye dönüp olmamalı. Yani gerçekleştirilebilir, hocamın akşam konuşmasını dayandırdığı temel bir olgu vardır, hayaldir. Eğer gerçekleştirilebilir hayal olduysa projedir onlar. Gerçekleştirilmesi imkansız hale gelirse işte orada bir takım illüzyonlar başlıyor. Çok ileriye dönüp beklentiler geliştirmek insanın sağlığını bozar. Çağdaş insan kayıp olduğu imkanları o kadar çok zorluyor ki gelecekle ilgili o kadar çok beklenti geliştiriyor ki olmayınca da kendini büyük ciddi bir hayal kırıklığı içerisinde bulunuyor.
İşte depresyon dediğimiz sağlıklılık işaretidir. Düşüncenin çalıştığını görüyor. Her şeye gözük kapalı inanmak çok sağlıklı bir güven duygusu değildir. İmanın içinde işte güvenle şüphenin niçin birlikte hareket ettiğinin sebebi de budur. İşte Hz. İbrahim'in kıssasında anlatılan durum da buna işaret eder.
Hz. İbrahim biliyor var, ey İbrahim bana inanmıyor musun diye sorduğunda Allah mutmain olma halidir ki şüphenin ortadan kalktığı halidir. Ama o mutmain hale gidebilmek için acaba mı? Gibi bir sorudan geçmek lazım. Onun için sağlıklı imanın şüpheye dayanması Peygamber Efendimiz tarafından da okudanlar gelip Ya Resulallah sorduğumuzda sanki imanımız gidecek gibi Peygamberimizin cevabı.
İşte tam imanın içindesiniz. Çünkü güven duygusu biraz gerilerine gidersek çok fazla diyeceğim ben bizim varlık şartlarımızın en başında vardır. Çünkü biz dünyaya ilk doğduğumuz anda eğer içimizde o güven duygusu yerleşmemiş olsaydı annemizin bebesine yönelmezdi. Ve bir güvenle yok ki insan bilinç altında diyor ki buradan muhakkak bana bir şey geliyor. Bizim psikolojide Ericsson isminde bir psikiyatrist insan kişiliğinin oluşumunu ilk iki yıla dayandırırken temel güven duygusu kavramını kullanır. Yani bütün hayatımız aslında dünyaya gelirken o içimizdeki temel duygusu üzerine bilinir. İhlal edilir ya da tatmin edilmezse hayatı boyunca bu insan hayatı tedirgin. Hayatı tedirgin.
İşte bu güvenle imanın aynı kökten gelmesi de hikmete işaret ediyor. Amenem emin olma. O neden insan islam dini tarif ediyor ki o yani Allah'tan ümit kesilmez. Yani o imdandığın zaman artık her şeyden emin var. O hadisi ben biraz farklı yorumluyorum kendi açımdan baktığım zaman ona da bir katkım olsun diye hatırladım buraya not ettim.
Tirmiziyle geçiyor sanıyorum yanlış hatırlamıyorsam. Diyanetin yayınladığı bir hadis kartesi var orada okudum ve işte bu dediğim şu anda dünyaya öğretebileceğimiz çok önemli bir ilke. Ben hep çocukluğumdan beri hadisin bir kısmını bilerek yaşadım. Kısmı çok fazla çok fazla üzerinde meselenin çok tartışıldığını da gördüm.
Müslüman yani şey olmasın diye şey yapmadım. Ben de tabi sizi seviyorum. Evet. Sıra emanet oluyor bu moda mı oldu camilerden? Ben sabah böyle. Evet. İki sıra cevap. Bari şeyi mikrofona çıktı değil mi? O imam efendim sistemi açtı şey yaptı evet Müslüman Müslümanın elinden ve dilinden emin olur diyoruz değil mi? Bildiğimiz ve çok tekrar bu hadisi şerifte de Müslüman Müslümanın elinden olunan kimsedir yani Müslüman elinden emin olduğu kişidir.
Bütün insanların canının ve malının emniyette olduğu insandır. Bakın şimdi bu son derece önemli. Yani benim açımdan ben Asper Kader işte yirmi otuz senede sosyal psikolojide çalışan bir hocayım. Özellikle şu son dönemde çalıştığım konu gruplar arası ilişkiler konusu bugün dünyanın en çok dikkatini çeken bir meseledir. Bu dünyada barış içinde tekrar nasıl yaşayacağızı sosyal psikolojiler tartışıyor. Bir Oxford profetör hocam şu anda birlikte bir araştırma yapma aşamasındayız. Müslüman Müslümanın elinden ve dilinden. Müslüman aynı grup içinde insanlar aynı şey Allah'a inanıyorlar aynı kitaba inanıyorlar. Ama mümin bütün insanları kapsayan bir algı dünyasına sahip.
Yani bir başka dinden kişi dahi mümin kişi dediğinde ondan emin olduğunu peşinden biliyorum. Bu mümin insan bana hiçbir zarar gelmez. Ne malıma ne canıma. Şimdi bizim bu gruplar arası ilişkiler dediğimiz tartışmalarda iki temel olduğu var. Grup içi bir de gruplar arası. Bu hadisi şerif bu gerçeğe işaretleniyor. Ey Müslümanlar siz tamam aynı Allah'a ve peygambere inanan insanlar olarak birbirinizden emin olacaksınız.
Ama o iman kalplerinize yerleştiği zaman farklı bir inanan olacaksınız. Sadece inanan kardeşiniz değil sizden emin olan. Sizin gibi inanmayanlar da grubunuzun dışındaki insanlar da sizden emin olabilir. İşte o zaman siz mümin sıfatını... Şimdi bu mesele tartışılmıştır derken kelam kitaplarını açarsanız işte İslam ve iman meselesi aynı mıdır değil midir kokainı mıdır tartışmaları yapılır. Ama ben bugünkü dünyanın yani bugünkü zaman ve zeminden baktığım zaman aynı diyemem ama farklılığı da algılamak durumundayız. Ben Müslümanım ama bu iş bitti noktasında kalıyorsa o yetmiyor. Bugün dünyasına yetmiyor. Belki kendi aramızda kendi dünyamızı kurabiliyoruz. Mümin sadece kendi zemininde kendisini kapatan insan değildir.
Dünyaya açılacak. Başkaları da ondan emin olacak. O imanı öyle yaşayacak ki, öyle bir güven noktasına çıkaracak ki artık sadece insanlar değil, ben bunu daha da ileriye götürüyorum. Bütün canlılar ondan emin olacak. Hiçbir canlı bu imana sahip olan kişiden bana zarar gelmez duygusunu hissedecek. O zaman ve zeminin hakkını vermediğiniz de iyidir.
Biraz bakın, biraz problemler hep öyledir. Aman ve zemindir. Bazen insanlar için olduğu zeminin farkında değildir. Nerede yaşadığını, hangi şartlarda yaşadığını bilmez. Dolayısıyla ondan kaynaklanan bir takım çelişkiler yaşar. Bir takım hakkını verirse meselelere de. Biliyorum, evet.
Şu iki kavramın bir eksendir. Sosyal problemler.
O üçüncü boyut evrensel denge halidir. İşte bütün o modern kendi iç evrensel gözetmesi ve amaçlamasıdır. Çünkü psikiyatrik rahatsızlıkların en temel sorunları.
Çünkü insanın iç dünyasındaki denge. O bencilliğe varan bireysellik bugün insanların başında bir bela. Anaylaşamıyor insanlar. Dışına kendi kabuğunu kırarak çıkamıyor hep. Kendi dar zemini içerisinde ışmış kalmış. Bazı psikologların kullandığı insan kendi dışına açılmadıkça Reaching out diyorlar. Yani dışarıya açılacak. Açılmadıkça iç dengesini koruyamaz, oluşturamaz. İşte humanist psikoloji. Psikolojinin varlığı ve kullandığı kavramların bu iddai bir ger... Kendini gerçekleştirme üzerinden bu güveni 99 bin kere ya Allah sayıya bağladığı zaman Sayının yetmiş, ona bir geri bildirim olur.
Perennüm etme, tanımlanmış. Buna gelenekten dışında ya da başka insanı yaşamak ya da kendinize güvenin. Başkalarının size güvenin.
Kendi cemaatinizin dışında da size güvenin var olduğu var. Başka buradakiler. Ve hiç tanımayanların ruhsal yapılar ve gücümler şunu gösteriyor. Bir mal varlığı sağlayamıyor. Tersinden bakarsanız yüksek mal ve yüksek statü. Yani bu sabah gördüğünüzden örnek verelim. Kahvaltı ikram eden arkadaş kendine yatırım yaptı.
Biz ona lütfettik. Hepimize lütfettik diyelim. Ondan düşünmüyorum. O arkadaşa ben boyun eğmiyorsam, günü eğeceğin olduğunu daha iyi biliyorsam ben oradan ezik ayrılmam. Tabi ikram ettim diye cüzdanla paralar azaldı diye üzülmez. Ya da bu insanlar memnun olduğu bana ne kadar teşekkür etti diye ölçüye bağlamak.
Sadece evin kapısını kapattığında olmuyor. Paylaşabildim yavrum. İşte bereket denilen şey. Benim gördüğüm, ben haddimi aştığa aslımı bile söylemem. Ben böyle düşünüyorum. Tepsirci alanına gidiyorum, girmiyorum diye de vurmam. Yani net söylüyorum. Benim okuduğum tefsirden anladığım cennet diye bahçelerden bahsedilen şey, ben o evden memnun ayrılıyorsam şu kapalı hava aydınlanıyor.
Bulutlu hava aydınlıyor. Hava soğuk ama güzel. Yanında oturan arkadaş tanımadığım ama dostum. Bakın örgüyü söyleyeyim. Ben otele geldiğinde masada oturan hocam dahil, aşağı yukarı hemen hemen herkes ne dedi? Başka bir enerjimiz var. İnanın oteldeki kahvaltı daha zekli. Sabahleyin gelip odada yatmak daha da iyiydi. Nasıl oldu da daha kötü olan bir şeydir? Benim yüzüm, gözüm veya tavrım nasıl oldu? Çünkü ben şunu düşündüm. İyi ki kıyak geçirdim. Sorunlarınız burada bizzat değil. Cennet yolu.
Ben biz öyle konuşuyorum. Bilmem ne amca şöyle demişti. Belki öyle bir amca bana şöyle sordu. Tam kaydı. Gitmiyor, göğüste görmüştü. Ben bu kadar. Tanışmanın baştan gücünü söyleyeyim. Müsaat ediyorsun değil mi dedi? Evet. Kolay içmedin değil mi dedi? İçmedin. Kolayı vermem dedim. Sonra birçok şey konuştu. Benim on saniye. Sonra bir şey konuştu. Bakın şimdi gayet sağlıklı bir şey söyledi. Cennete nasıl gidilir dedim. Ama öyle bir şey yok diyor ya. Ben de sinirlendim. Bu kadar değil.
İyi. Vay ya dedim baktım ben de hani altta kalıyorum ki. Amca söyle bakalım dedim. Kahrede de millet bir iki kişi mi? Yani biz de bocan bocan diye karşılanan adam. Peki ihtiyar. Biraz sorduğum soru şu. Söyle bakalım. Tarihte bu videoda var. Söyle bakalım sizinle. Söyle bakalım dedim. Ha hadi bakalım bunun da sevapma dedim. Ne dedi? Cennete nasıl gidilir dedim. Dost doğru yaşa dedi. Dost doğru gidersin. Dost doğru gidersin. Ben daha buradan böyle bir şey çıktı. Kafama dağım etti. Ben dedim. Hüsnü helal bulmazdım.
Ama ben dedim. Hakkını helal edin. Ben bir dağlara vurayım. Ancak. Siz de hakkınızı helal edin. Buyurun hocam. Zaman size çok. Beşer dakika toparlayalım. Şoför benim. Yanlış bu haberi ben verdim. Siz şey yapmadınız. Daha bana geldiniz. Eyvallah. Buyurun efendim. Biz genciyiz. Yazılı bağırıyorsunuz. Evet. Şimdi. Önemli sihir bağlarından birisi. Uzun yıllar. Siyasetimizde. Türkiye siyasetinde. Onu okuyamadık. Evet. Evet. Önemli hizmetler yapmış olan Profesör Doktor Necmettin Erbakan Hoca. On bir kırk itibariyle vefat etmiştir. Cenab-ı Hak günahlarını bağışlasın. Rahmet diye sökemesin. Evet.
Hakkında çok şeyler konuşuldu. Ben de çok şeyler konuştum. Umuyorum siz de konuşmuştum. ve tüm ölmüşlerimizin başta Peygamberimiz olmak üzere tüm ölmüşlerimizin Mehum Necmettin Hoca'nın da Necmettin Erbakan Hoca'nın da onun için ey Fatih. Çok kısa.
Çok kısa. Beş dakikayı. Beş dakikayı hocam geçmeyecek. Engeç. Sorular geldi. Bu formatı da böyle şey yaptık. Anladım. Şimdi. Madem konuşulmuyor hiç olmazsa yazılı olarak. Arkadaşlar inşallah nasip olur. Evet. Yok hocam şey yapalım. Yani birer, birer kelimeyle de ben cevap vereyim. Tamam. Sizin ve mesleğiniz diye bir soru var. Önce ben söylemiyorum. Hukuk ve Üniversitesi Lahiyat Fakültesi tefsir öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Yaşar. Elbette ki şöyle bir soru da var. Doktorayla ilgili bu arada onu da cevaplamış olayım. Doktor ünvanını almak, profesör ünvanını almak her şeyi biliyor anlamına gelmiş. Bir konuda, bir konuda, bir alanla demiyorum.
Bir konuda doktor ünvanını almak belki o konuyu bütünüyle bilmek değil başkalarından daha iyi bilmek anlamına gelebilir. Gelebilir diyorum çünkü her zaman öyle değil. Burada akademisyen hocalarımız da var. Onlar da umarım katılırlar. Sadece o konuda bilgi edilmiş insan demek. Burada sorulan başka bir soru. Allah bir çok nimeti bahşettiği gibi akıl nimetini de diyor. Akıl evet, insanı diğer canlılardan ayıran önemli bir özelliktir. Önemli bir nimettir. İnsan aklını kullanmak mecburiyetlerdir. Biraz önce beşeri donanımlardan, insani donanımlardan bahsettik. Bunlardan, bunlardan en birincisi tebellif. Akıllı Kur'an-ı Kerim'de bize aklımızı kullanmayı. Bakın, bir temel grubuyla hemen kısaca söylemek istiyorum.
Eğer kutsal kitap, Hristiyanların kutsal kitap dedikleri İncil ile Kur'an'ı karşılaştırırsak, aralarındaki temel olgu şudur. İncil daha çok teslimiyeti, Kur'an-ı Kerim ise daha çok akletmeyi, aklını kullanmayı teşvik ediyor. Bu konuya da böylece cevap verelim. Şöyle bir şey var yine. Çok cemaatler var. Biz hangisinin doğru yolda olduğunu söyleyelim. Bu cemaatlerin, ben hangi cemaate tabi olmayayım? Gayet kolay ben size bir şey söyleyeceğim. Çarşıya iniyorsunuz. Kaç tane miktar var çarşıda? Herkes aynı malı mı satıyor? Pazara girdiğinizde, pek çok sergi var. Herkes gidip bir tek sergiden mi alışveriş ediyor? Herkes gönlünün, yani tercih sebepleri bu neyse. Ticari bireyip onlara da girmek istemiyorum.
Herkes ikna olduğu, gönlüne yerleştirdiği, sevdiği, alabildiği, algıladığı cemaate gitsin. Bir tek şey tenentrası. Kavga etmiyoruz, kavga etmiyoruz. Kavga yasaktır. Dedikodu gibi haramdır. Biri birimizin haklına, hukukuna efendim tezavuz etmek haramdır. Ehli kıble tedbir olunmaz. Hepimiz kardeşimizdir. Kardeşlerimiz içer, kardeşlerimizle sulh içinde yaşamak zorundayız. Benim bir lafımlar çok ziyarda bunu söyledi. Cemaatler Türkiye'nin gerçeğidir. Cemaatler Türkiye'nin gerçeğidir. İyi ki var. Allah hepsinden razı olsun. Kavga etmeden hizmeti devam etsinler. Onun için cemaatleri yarıştırmak, birbirlerinden adam kaçırtmak vs. bunlar ahlaki şeyler değil.
Gol değil. Biz herkesi kucaklayabilecek, gönlümüzü herkese açabilecek durumda olmalıyız. Müslümanlık bunu gerektiriyor. Firavun ile ilgili bir soru var. Firavun ile ilgili soru şu, neden Firavun işte boğulurken imal etti meselesi? Bunu yine şu şekilde cevaplıyoruz. Bize verilen donanımı ömür boyu, ömrümüz boyunca kullanmadıysak, son anda kullanmaya kalkıyorsak, bu ahlaki değil. O zaman bize verilen semayeyi iyi kullanmamışız anlamına gelir ki onun için sekerat anında iman makfus değildir. Kuralı var, bu bir kural. Ölürken iman olmaz. Ölüyorsun artık işe yaramaz öyle bir iman. Onun için iman ölümden önce olmalı ve hayatta işe yaramaz. Alak kelimesi ile ilgili bir soru var, Kur'an-ı Kerim'de.
Bu ayeti bize insanın alaktan yaratıldığını anlatıyor. Alak kelimesi ben bir ara merak sardım. Acaba Almanca tercümelerde, Türkçe tercümelerde nasıl tercüme edildi? Uzun zaman Gedefikçi hocamızın yanında bunun konuşması çaiz değil ama Kan pıhtısı şeklinde tercüme edilmiş. Bu çok yanlış bir tercümeydi. Çok şükür şu anda düzeltildi. Ben biliyor şeklinde bunu tercüme ediyoruz. Elbette ki bunun çok değişik Arapça sözcüklerde anlamları vardır. Ben onlara girmek istemiyorum. Bu kadar yeter diye düşündüm. Evet. Bunu cevapladık doktorla ilgili. Şurada bir...
Evet, mektup da... Bu da yine akılla ilgili. Teşekkür ediyoruz. Hiç hak etmez misiniz diye bir soru. Bu akılla ilgili de biraz önce söyledik. Bence cümleleri. O cümleler çerçevesine değerlendirmeli. Ona göre düşünmeliyiz. Evet. Aklımızı götürmeyin. Allah bizim aklımızı korusun. Bunun için İslam'da uyuşturucu maddeler ister katı olsun, ister sık olsun, ister gaz olsun şiddetle yasaklanmıştır.
Niye? Çünkü akıl sermayesine zarar veriyor. Allah bizim aklımıza yasaklanmıştır. Allah hepinize razı olsun. Allah hepinize razı olsun. Hacım Bey. Her şey altın olsaydı nasıl düşürdü? Önce altın için dua eder.
Altın olmadığında da şükrederdim. Çünkü dokunduğumuz her şeyin altın olması çok yaşanılmaz bir hayatı beraberinde getirildi. Çünkü her şeyin altın olduğu bir dünyadaki sorumlulukları belki bir noktadan sonra kaldırmamız mümkün olmayabilirdi. Belki de zekatını vermekte hesap hatası yapan günah da yerlerdir. Onun için böyle her şeyin altın olması değil, yerinde ve ölçüsünde olan her şey bu şükrede ayıptır.
Bir an için aklıma gelen cevap bu. Cevapların doğru olacak diye bir şartı yoktur. Her cevap bir yorumdur, bir algılamadır. Takdir edersiniz ki şu anda okuduğumuzda böyle bir ben şahsen istemezdim. Hayatında bazı şeylerin ağaç olmasını, buranın her yerin altın olduğunu düşünün. Böyle bir temai duvar isteriz ki her şey değerli olsun.
Bir testi, çünkü testiye koyduğunuz su içemezsiniz o su. Oturup dua yapmamız gerekiyor. Altın testiyle yapamayız. Testilerde eskiden evlenen ışınlar buharlaştırırken orada meydana gelen kimyasal reaksiyonlar enerjiyi tükettiği için soğutacak. Her şeyin altın olması şu anda içinde bulunduğumuz zaman ve zemin açısından ve varlık şartlarımız açısından çok da değerli olmayabilir. Bakın bize hayat bazı şeyleri empoze ediyor.
Şu değerlidir, hayırdır. Değer o değildir. Değer biraz da fonksiyoneldir. İşe yarayan şey zamanında ve zemininde değerlidir. Yani dağın başında aç olduğumuz bir lokma ekmekse sıfırları bol çekin hiçbir değeri yoktur. O anda en değerli olan ihtiyacımızı karşılayacak olan şey. Mesela yine Kur'an-ı Kerim'de değil mi? İşte Allah onları bulduğu için gönderdiği halde onlar sarımsak soğan istiyorlar.
Çünkü onların hayatında değerli olan sarımsak soğan. Birbirine benzeyen sorular insanın duygusal, ruhsal yapısı için din bir ihtiyaç olarak terapi görevi görüyor diyor. Diğer bir soru da ise arkadaşımız insanlardaki var olan bu inanma arzusu nereden geliyor diyor. Şimdi bir soru da ihtiyaç kavramı, bir diğerinde arzu.
Bu arzuyu kullanan arkadaşın zihnindeki anlam dünyasını kendisinden de dinlemek isterdi. Din söz konusu olduğunda doğru bir kullanım. Neden? Çünkü genelde günlük konuşmalarımızda dinin bir ihtiyaç olduğunu daha sık söyleriz. Şimdi ihtiyaç kavramı psikolojik açıdan baktığımızda, biyolojik ve genetik açıdan da böyledir. Bunlarımızdaki bir eksikliğe vücudumuzun gösterdiği bir reaksiyon ve o hali bizim algılama biçimimizdir. Aslında bizim ihtiyaç dediğimiz şey giderildiği zaman en azından belli bir süre zaman hissedilmez. İhtiyaç bir eksikliktir ve o eksikliğin telavisi için biz bir şeyler yaparız. Yemek yeriz, neyse ihtiyacımız onu giderdiğimizde o ihtiyaç olmaktan çıkar.
Şimdi dini böyle bir ihtiyaç olarak algıladığımızda varacağımız nokta şudur. Din ihtiyaçtı giderdim, askıya alabilirim. Bitti. İhtiyaçların üstü. Mesela nedir bir takım şeylerin arzusuyla biz bu dünyada yaşamımızı şekillendiririz. O bir ihtiyaç değil, sevgi var. Dolayısıyla anlaştırmak yanlış anlamalara da ben derslerimde genelde bu kavramlara dikkat edilmesi gerektiğini söylerim.
Çünkü alanımızın ne olacaksa arzuları, ümitleri o anda bize öğretir. Zaten dinin varlık sebebi de budur. İnancı geleceğe yönelik bir inancı. Kurtuluşa ermenin değil mi? Burada Allah'ın mükafatına nail olmanın arzusuyla biz bu dünyada hatta gerektiğinde bir takım ihtiyaçlarımızı askıya da alabiliriz. Arzu dünyasının bir olgusu olarak algılamak ve nasıl ve hangi yönüyle etkilediğini bize din yeri geldiğinde bir takım hayaller kurar.
Vizyonlar bizim ve insan bu dünyada bunları düşünerek dizayn eden, düzenlen. İşte günümüz materyali sayan hep ihtiyaçlara binayeler yaşam. Giderildiğinde insanlar köşeye çekilir. İhtiyaç açısından baktığı için ihtiyacım derildi. O zaman buna ihtiyacım yok. O zaman ibadetleri bir tarafa bırakayım.
Demek ki inanmak gerekiyor, seyahat sırasında sahabeden biri peygamberimize cennete gidebilmek için imanın yeterli olduğunu sorunca tabii ki diyor. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah diyenler de cennete gittin. Galimen. Galimen. Şimdi sahabe, ya Resulallah ben sahabelere ileteyim diyor. Haberimiz mali oldu. Sakın diyor. Daha yeni iman sahibi oldular. Rehavete katılıp amelden uzaklaşabilirler. İnsanın tabiatında, fıtratında böyle bir temavül vardır. Yani işleri en asgari, en minimum açıdan halletme eğilir. İnsan karakteri değişir mi?
İnsan karakteri değişir. Aski ve sevgisiz bir insan daha ne geçiştir. Etmedikçe hayatı anlamak mümkün değil. Kendisinde kopozlar vardır. Bir kelebeğin ilk haline bakarsanız son haline hiç benzemez. Bir larva değişik aşamalardan dünyanın en mükemmel renklerine sahip bir kelebeğe dönüş.
İnsan fıtratında da ilk başlangıçta olumsuz gibi görünen, şekilsiz şeyler zaman içerisinde tersine dönüşür. Hayatın yapısında, potansiyelinde bu vardır. Gereklerde değişir. Ciddi tartıştıkları bir hidayet meselesi vardır. Yani o biraz da nasip işidir dönüşür.
Ama insan kendi gayretin ihtiyacıdır değil. İnsanlık tarihinde simyacılar tarafından hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Hani biz kimyacılar o felsefe taşını icat ederek bakırı altına girmenin yollarını çarken kimyayı icat ettiler dedik.
Psikolojiye uygulamıştır ve insan karakterinin nasıl dönüştüğünü anlatmaya çalıştır. Bizim psikolojide conversion dediğimiz dönüşüm süreci imkan tanıttı. İnsan farklı bir varlık haline tek ses yapar. Sefe inşaret etti.
O şefisiz olarak çıkmasının bütün insanların birlikte çalışması ve tanıması lazım. Yani yanınızdaki en doğru sesler hocamız mesela.
Dolayısıyla bizim tek sesi çıkarabilmemiz için başkalarının çıkardığı sesi fark etmemiz ve birlikte o sesi bulmamız gerekir. Dinlemek. Demek ki yani dışarıdan bir müdahale değil. Grup içindeki tesanüttür. O tek sesin tek ses haline dönüşmesi. Ben de biraz böyle yorum yapıyorum. Esinle ilgili. Çok önemli. Bir durum vardır. Bakılın da aynı. Halın tek bir terden yapılmaz. Çünkü Rebap o sesi vermez. At kuyruğunun farklı kalınlıktaki lifleri bir arada yaya konduğu zaman Rebap o zaman. Bu sorunun ikinci kısmını sormuş.
Kuşulması gereken bir konu. Tarikat ve tasavvufta derviş şey ilişkisine nasıl olmalıdır deyince. Dünkü konuşmada hocamız biraz değinmiştir bu meseleye diye hatırlıyorum Mustafa Kara hocamız. Aynen. Bu çok ııı konuşulan bir mesele. Eee ben ııı şu anda tabi ııı kapanmak zorunda. Çok şey değil. Helal etsin arkadaş. Önemli bir soru. Uzak Doğu felsefesinde bahsi geçen iyi ahlak ve bilge tanımlarıyla tasavvuftaki müşidi Karat Kamil. Eee tanımdaki iyi ahlak tanımı aynı mıdır? Şimdi ııı vallahi burada kuru fasulye her yerde fasulyedir ama hiçbir milletin ııı fasulyesi birbirine benzemez. Yani her toplumun kendi kültürel birikimine göre ııı kavramlara yüklediği anlam ve içerik farklı farklıdır.
Dolayısıyla aynıdır demek yanlış olur, eksik olur. Muhakkak aynı değildir. Benzeyen tarafları olabilir, benzerlikler olabilir. Ben tabi ııı yalnız bu tür geleneklerin onu da ııı bütün gelenekler, bütün medeniyetler birbirinden etkilenmiştir kavramlarda benzerlikler muhakkak vardır. Ama biraz yakından bakıldığında onun arkasındaki niyet önemlidir. Yani o açıdan acaba uzak doğu felsefesini ııı hayatını uygulayan bir insanın niyeti nedir? Onu bilmem lazım. Doğru ııı ayrı olup olmadığını söyleyebilmem için. Ama Arka bir jantları Yerinizde olmayanlar dertlenmeyin.
Hatta Mutlu olun. Öldükten sonra devirdiğinizde İmrendiğiniz rahman sınıfına yakın doğarlar. Gözünüzün önünde insanları Bir kase pirince akşama kadar bu düşünceyi de çalıştırırlar. Bu gerçek. Ve böyle. Farya sınıfı. Farya altı sınıfı var. O da ölünce farya olacağını düşünüyor. Ve bunu rahman sınıfı hak olarak görüyoruz. Dokuz yüz doksan bir insanı böyle. Eğer bunun bir krensin oğlu sokağa çıktığında otuz yaşında Açlığı ve hastalığı gördüğü sarayı terk etmiştir. O telkin kendisinde yarattığı ve dolayısıyla razı olmak yaratırken Kullanmak vardı.
Sağladığı imkanı. Bu felsefesi. Kurtuluşunu esas. Yani bireyi kendini kurtardıysa iş bitmiş. Oysa bizim geleneğimizde Mürşid-i Kamil'i düşünecek olursak Bu sadece kendinin kurtuluşunu değil, Kendisiyle birlikte çevresini de kurtarmayı hedefiyorsa Burada ciddi bir farklılık vardır. Yani işte daha önce söylediğim Kendi dışına taşma açısından bakıldığı zaman Daha diğer gam, daha karşısındakini düşünen bir anlayıştır. Biz buna biraz tasavvuf geleneğinde bu çok tartışılmıştır. Hatta tasavvuf geleneğine yöneltilen eleştiriler İşte doğu felsefesiyle karşılaştırıldığı için Bunlar insanları bencil yapıyor, kendi dünyasına çekiyor.
Hayır, ahlaki tasavvuf dediğimiz bir şey vardır. Ahlak bireysel bir sorun değildir. Bakın günümüzde ahlakın yerine etik kullanılmaya başlandığı anlam kargaşasına yol açıyor. Ahlakın üzerinde düşünmek, onun felsefesini yapmaktır etik. Ahlak ise o felsefenin neyse doğruları onu ayağına geçirmektir. Onun için batı iki kavram kullanır. Etik yanında bir de moralitik kavramını kullanır. Bizim geleneğimizde nazari ve ameli ahlak dediğimiz ayrımı burada göz önünde bulundu. İyi düşünebiliriz sabahtan akşama kadar. Ama bir tek iyilik yapmaz. Yolda giderken bir taşı alıp şuraya koyayım demez. Ne o? Ben ahlak felsefecisiyim. Hayata yansıması söz konusu olduğunda kendi dışına taşması lazım.
Hayata, davranışlara altını çizerek davranışlar değil sadece eyleme dönüştürmesi, aksiyona dönüştürmesi, arkasındaki niyet. Onun için Peygamberimiz bir su kıyısında ya da yolda bir başkasına zarar verebilir düşüncesiyle alıp kıyıya koymak ibadettir, sevaptır. Arkasından gelen bir başka yere koyup farklı bir niyette. Ya üzerine birisi basa, düşüncesine koyarsa o da sevap alıyor. Bakın birisi atıyor, birisi oraya koyuyor. İkisinin de niyetinedir. Bir insana faydalı olmak, iyilik yapmak. Belaki tasavvuf sosyal bir yönü, boyutu olan bir anlayıştır. Hani haktan alıp halka verme. Bu sosyal boyut. Dolayısıyla aynıdır demek haksızlık ya da gerekir.
Son bir yazdığı sorunun özelliği aldığı için ve soru işaretini de siyah olarak koymuş ki onun dünyasında imanımızı sağlamlaştırmak için bir defa da iyi olsa şüpheyle inkar edip sonra her şeye yeniden iman etmeliyiz. Önemli bir soru olduğu için bunu sonra bıraktım. Bir tane daha var onu da isterim. Bakın bu şüphe ve iman şöyle bir süreç değil. Ben imanımı kuvvetlendirmek için oturayım için biraz şüphe edeyim. Ondan sonra bu yaşanan hayatın içinde kendiliğinden doğaçlama olarak yaşanması gereken bir haldir. Ve bu yaşam boyunca devam eden bir süreçtir. Onun için tabi bekliğe götürdüm. Biz dünyaya gelirken fıtratımızdaki o güven duygusunu efendim bu ileride sağlam olsun.
Ben önce annemden şüphe edeyim. Ondan sonra bakalım beni seviyor mu? Böyle bir istekle ve yaklaşımla yaşanacak bir şey değil. Hayatın karşımıza çıkardığı durumlar karşısında biz bazen şüphe ederiz. Acaba mı? Ismarlama bir şüphe değil. O inanmanın kendi içinde doğasında olan bir süreçtir. Dolayısıyla o sürecin hakkını veren insan zaten onu yaşıyor. İşte ama şuurlu olarak o sürecin farkında olması. İşte Hz. İbrahim'in kıssasına işaret ederek yani Hz. İbrahim oturup da önce şüphe edeyim. Ondan sonra bakalım arkasından ne gelecek değil. O bir arayışın içinde. O Allah'ını arıyor. Değişmeyen sabit bir Allah fikrine bir süreç içerisinde geliyor. Geldiği noktada Allah inanmıyor musun diye soruyor.
Dolayısıyla inanmak ve şu birbirini tamamlayan bizim irademizle koyacağımız bir şey değil. Bakın Gazali ders anlatırken bir anda konuşmasını kesiyor. Bir anda susuyor. Susması bir sene sürüyor. Biz Millet Dalen kitabında bu psikolojisi anlatır. O anda öğrencilerine ders verirken içine düştüğü hal şu. Anlattıklarımın doğru olduğunu ben nereden biliyorum? O anda yaşadığı bir haldir. Ve onun üzerine işte ihyayı yazıyor. Ve o şüphelerinden korunmak için Bulumu diniyeyi yeniden inşa ediyor. Dolayısıyla Gazali Descartes'ın gibi efendim köşeye çekilip önce şüphe edeyim. Ondan sonra arkasından kalıklayayım gibi bir psikolojice hareket etmiyor. Hayatın içinde. Dersini anlatıyor günlük dersini.
O anda içinden, zihninden bir soru. Dikkatini çekiyor. Ya Gazali. Onun için metodik şüphe dediğimiz felsefede bir metodik adından çıkarıyor. Bizim de günlük yaşamımızda bir iş yaparken Ya ben bunu yapıyorum ama dünyamdan mı? İşte o noktada kişiye gerçek iman olması Tahkiki düzeye çıkmış olmak.
Tahkidi düzeydeki iman daima şüpheyi içinde Sonsuza kadar ya da o kişinin yaşamı boyunca onunla beraber gider. Ne zamanki tahkiki o şüphe halini yaşadığı bir anda ne yapacak? Tahkik edecek onu. Nasıl bir Allah'a inan? Bilerek. O zaten şüphe hali kendiliğinden psikolojik olarak izahe olacak. Şam'ın içinde o bir parçası olarak düşünülmesi gerektir.
Felsefede öğretebilirsiniz öğrentilere. Çocuklar bu önermeyi yazdık. Bu önermeyi değerlendirmek için olmadığını düşünün deyip şüpheden nasıl bir doğrulama çıkarılacağı bir geometride matematikte öğretebilirsiniz. Eğer varsa yolunda benliği, hakkını ilham edelim diye devam eden ve tesadüf diye bir şey var.
Bu tesadüf de tabii güleminizin. Tabii inanan için tesadüf, iyi bakış açısı, dünyamız açısından baktığımızda yaşadığımız bazı olaylar vardır. Biz sanki onlar kendiliğinden karşımıza çıkmış gibi hissederiz. Ya ne tatlı bir tesadüf. Seni burada görmek gibi cümleler kurarız. Yaşadığımız bir olay. Durumu ifade etmek için kullandığımız kavrak da tesadüf. Ama Harstörn bir sözü var. Biliyorsunuz bir Fransız bilim adı.
Der ki tesadüfler hizmet eder. Yani tesadüf diye bir şey yoktur. Bizim tesadüf dediğimiz bir başka bilgi platformundan yine o andaki aklımıza sunulmuş imkanlardır. Ama biz isimlendirirken tesadüf deriz. Hiçbir bilim adamı, işte tesadüfen buldum. Niye? Onun eğer aklında o bilgi olmasaydı o laboratuvarda bin kere de olsa olay göremeyecekti. Nitekim günlük yaşamımızda önümüzden geçen nice olaylar var, birçok insan farkında değil. Aklı başında olan insana bir tesadüf yok. İnsanın hayata yaklaşırken yapacağı tek şey karşısına neyin çıkacağını düşünmek değil. Kendini hazırlamak ve o çıktığı zaman da onu yakalamak.
yakalamak bu bir tesadüf değil. Çünkü tesadüf deyince yani işte haydan geldi efendim hiçbir şey yapmadım, hiçbir emek harcamadım. Öylesine bana denk geldi. Cehdi yaklusu halinde olacak. Karşısından geçen o olaylar size tesadüf bakış açımıza göre değişir.
Üç soruyu başkan müsaade etmiyor cevaplamama. İtaat ehli olduğum için başkanıma itaat ediyorum. Ve diyor ki... Tamam. Tamam. Ben tartışmıyorum. Şimdi o son sorudan başlayayım. Bir kelime, üç kelime her neyse. İki cümlede hiç bitireyim. O arkadaş yürümüyor olsaydı hiç bir yere gidemezsiniz. Allah hepimizi yolda tutsun. Evet ama inşallah aklımız ve imanımız... Diyor ya, kayıt almak için soracaksın. Arkadaşlar memnun musunuz?
Yani birkaç da böyle bakalım. Memnun musunuz? Lütfen hep kaldınız, görelim. Allah sizlerden... Eyvallah. Siz memnun musunuz? O önemli. Hocam, eğer hocalar memnun olmasaydı, parasız, kursuz, kurda bu kadar konuşmaz mı?

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi