TASAVVUF VAKFI MUSTAFA ÖZBAĞ SOHBETLER 6 HAZİRAN 2020
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 7 Haziran 2020 · 1:47:10
Selamünaleyküm, hayırlı akşamlar, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Cenab-ı Hak, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim son nefesinize kadar, İslam üzerine yaşayan, İslam üzerine son nefesini veren, yeniden İslam üzerine dirilen, inşâAllah Arş-ı Alâ'nın gölgesinde gölgelenen kullarından eylesin. Cenab-ı Hak, dillerimizi zikrinden, gönüllerimizin muhabbetinden eksik koymasın, Rabbim her daim kendisini zikreden, kendisine muhabbet besleyen, kendisini seven, kendisine ibadet eden kullarından eylesin, inşâAllah.
Cumartesileri bir süredir devam ettiğimiz, Batılıların siyasal İslam dediği, bizim için İslami bir devlet, siyaset, kurum kuruluşları nasıl olmalı, veyahut da İslam'da siyaset, veyahut da siyasi İslam, siz buna ne derseniz deyin. İslam, benim nazarımda, İslam'ın devlet başkanı seçimi, devleti nasıl olmalı, nazarından bakıyorum. İnşâAllah faydalı oluyordur, kardeşlerimiz bundan faydalanıyordur, bunu dinleyenler, inşâAllah kendi kafalarında varsa soru işaretleri, işaretleri, o sorularını da bu minnual üzerine sorabilirler. Şimdi geçen hafta o bir soru manzumesi var, öyle söyleyeyim, yaklaşık 40 kusur sayfa veya 40 sayfaya yakın, zannediyorum 28-29. sayfaya geldik.
Az kaldı artık, inşâAllah bitince, yine mesnevilere devam edeceğiz inşâAllah. Geçen hafta, paralaraf başında bırak dedik, yine paralaraftan devam ediyoruz. Büyük harflerle, peki ama İslami toplum nasıl kurulmalı, ben öyle anladım, ya da kurmalı. İslami toplumu nasıl kurmalı, soru işareti. Yani bir topluluğu İslamileştirmeli, nasıl İslami olmalı toplum. Ilımlı İslamcılarla radikaller arasında zıtlaşma, İslamcılığın bütün tarihine yayılmıştır. Siyasal iktidarın denetiminin gerekli olduğu konusunda hepsi birleşmektedir. Ilımlılar tabandan İslamileştirme taraftarıdırlar.
Bir yandan da yukarıdan aşağıya İslamileştirmeyi teşvik etmek için şeriatın yaşama sokulması, yöneticilere baskı yapmaya yönelirler. Bu elbenna ve mevludinin politikasıdır. Eğer hükümet şeriatın dışına çıkacak kadar kendi doğasına yabancılaşırsa, işte bu durumda birey ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Bu İslam'ın devrimci yönüdür.
J.S. Posito parantez içerisinde Oxford Üniversitesi 1983. Tabi tarih boyunca daha doğrusu İslam'a inanan Müslümanlar güçlerini kaybettikten sonra yeniden Müslümanların güç kazanması, yeniden İslam'ın yaşanır ve yaşatılması nasıl olmalı? Bunun için bilhassa Osmanlı Devleti'nden sonra bunun değişik tartışmaları olmuş.
Çünkü her ne kadar Osmanlı Devleti zamanında devletin sınırlarının içerisinde İslam tam olarak yaşanamamış olsa da, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra hiç yaşanmaz hale geldi. Tabi Osmanlı Devleti'ni yıkmaya çalışan iç unsurlar, bunların içerisinde Arif Nihat özür dilerim, bunların içerisinde Bediüzzaman Said Nursi de var, zamanın entelektörleri var, bürokratları var.
Onlar da bu işin içerisine girerlerken kendilerince Osmanlı'da bir şeylerin yanlış gittiğini, bir şeylerin doğru gitmediğini, bir şeylerle alakalı herkesin sıkıntısı var. Burada isimleri zikretmek istemiyorum. Tarihi sorumluluklarını almış, vefat etmiş, gitmiş kimselerin isimlerini saymanın bir anlamı yok. Ama nasıl bir İslam olmalı, nasıl İslami toplumu bu noktada bilinçlendirmeli, bunun hep değişik tartışmaları olmuş.
Bir kısmı daha böyle hani demişler ki tepeden inme bir İslam gelsin, işte bu bir ihtilal olabilir, bu bir kan aktaraktan olabilir, bu böyle bir zorlamayla olabilir. Ama biraz daha böyle sufi terbiyesi almış, sufi düşüncesine sahip olanlar, bunlar toplumun zaman içerisinde İslam'ı öğrenip, İslami bir bilince ulaştıklarından sonra böyle bir şeyin olması gerektiğine inanmışlar. Ve radikal unsur gibi görünen Orta Doğu'daki Müslüman kardeşler ve onun içinden çıkmış olan cihat örgütleri, Filistin'deki İsrail'in acımasızlığı, Mısır-İsrail savaşları, İsrail'in Golon tepelerini işgal etmesi ve İsrail'in Filistinlilere ve Müslümanlara karşı çok acımasız davranması, Batı'nın dağılmış olan Osmanlı'yı işgal etmesi ve Batı'nın dağılmış olan Osmanlı'daki topraklarda insanların canlarına, mallarına, namuslarına tecavüz etmesi ve Batı Osmanlı'da dağıldıktan sonra hem yerel Batılılar, yerel Batılılar hem de Batılıların teslim aldığı kimseler ne yazık ki insanları Kur'an'la ve sünnetten uzak bir eğitim sistemine ve modeline tabi tutmuşlar.
Bunlar Jacoben baskıcı bir layıklık getirip hem Kuzey Afrika'da hem Türkiye'de hem de Orta Doğu'nun değişik ülkelerinde her türlü dini yani İslam'la alakalı her şeye karşı çıkmışlar, buna savaş açmışlar. Layıklık adı altında ve layıklık adı altında insanların din özgürlüklerini ellerinden almışlar ve böylece bu baskı altında Müslümanlar kendilerince, bir kısım Müslümanlar keskinleşmişler, tabiri Batı diliyle konuşacak olursak radikalleşmişler ve bu radikalleşme ilk önce Filistin'e başlamış.
Çünkü İsrail'in acımasız ve hala da devam eden Filistinlileri topraklarından etme, onları katletme, onları öldürme, evlerini yıkma, onları yurtlarından etme, bütün acımasızlığıyla devam edince insanlar oradaki İsrail terör devletine karşı mücadele etmek, topraklarını korumak, namusunu, şerefini, haysiyetini korumak, İsrail terör devletine karşı kendisini muhafaza etmek için değişik radikal düşüncelere, fikriyata haklı olarak sapmışlar.
Çünkü hangi toprağın sahibi olursan ol, eğer ki sana zulmediyorsa, senin kanını akıtıyorsa, evlerini yıkıyorsa, sen de onlarla mücadele etme gereğini hissedersin. Bu farzdır çünkü bir Müslüman için. Nasıl Anadolu'yu da işgale geldilerse, Anadolu halkı tamamiyetle bu işgale karşı çıkmış, topraklarını, camisini, kutsalını korumak için bütün işgalcilere karşı büyük bir savaş başlatmış ve bu savaştan galip çıkmış.
Ve kendi topraklarında aslında misaki milli sınırları değil bu ama ve lakin misaki milli sınırları olmamış olsa dahi kendince bir sınır oluşmuş ve bu sınırda devletini kurmayı başarmış. Ama devleti kurarken de belki de dış güçler devleti tanzim etmişler nasıl kurulması gerektiği ile alakalı gibi gibi bir sürü tarihi hadiseler ve olaylar yaşanmış. E şimdi böyle olunca yeniden İslam'ın neşvi neva bulması insanların nefsinde, yeniden İslam'ın sokaklarda, şehirlerde yaşanması ve yeniden İslam'ın hukukunun tecelli etmesi için Müslümanlar kendi bölgelerinde, kendi yerlerinde, parakende olarak kendilerince bir şey yapmaya çalışmışlar. Ve tabi Batı İslam'ın yeniden yaşanması ve yaşatması mücadelesi veren Müslümanlara zaten hemen anında terörist damgası, anında radikal İslamcı damgası vurmakta.
Yani radikal İslamcı ile radikal olmayan İslamcı Türkiye'deki yerli unsurlara da baktığımızda onlar için radikal İslamcı, Kur'an'ın ve sünnetin hukuk ve hükümlerinin uygulanmasını isteyenler, radikal İslamcı, Kur'an'ın hüküm ve hukuklarının uygulanmasını istemeyenler ise ılımlı Müslümanlar olarak nitelendiriyorlar. Doğru değil. Nasıl doğru değil? Çünkü bir Müslüman Kur'an'ın bütün ayet-i kerimelerine iman eder ve Kur'an'ın bütün ayet-i kerimelerinin yaşanması ve yaşatılması için mücadele etmekle mükelleftir, yükümlüdür. O yüzden buradaki Kur'an nasıl yaşanacak, Kur'an nasıl insanların içerisinde hayat bulacak sorusuna verilen cevaplarda aramalıyız.
Bir kısım Müslümanlar demişler ki, Kur'an'ın böyle yavaş yavaş tedirici bir şekilde öğretilip yaşanmasını beklemeyelim. Evet, işte ihtilal yapalım, tabiri caizse devrim yapalım ve İslam'ı ülkeye getirelim. Tabi bu bilhassa İran'daki Hümeyni devriminden, ihtilalinden sonra bu daha da sıkça görülmeye başlamış ve hatta Hümeyni'den sonra Mısır'da bu daha da şiddetlenmiş. Böyle olunca da yerel hükümetler bu kimselerin üzerinde, bu toplulukların üzerinde aşırı derecede baskılar yapmış ve baskıların neticesinde insanlar keskinleşmişler. O yüzden ben onları biraz böyle radikalizm olarak görmüyorum. Bu İslamileşmek, İslamileşmek veya dindarlaşmak veyahut da İslam'ı yeniden öğrenmek, yeniden tecrit etmek, yeniden Müslümanca bir hayat kurma özlemi bütün Müslümanların içerisinde vardır.
Ama bu nasıl icra edilecek yolu nedir? Bununla alakalı değişik tartışmalar olmuş, hala da böyle bir ihtilalle olmasını isteyenler var, ben onlardan değilim. Benim buradaki durduğum nokta insanların tabandan tavana doğru İslamileşmesidir ki bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin yoludur. O tabandan tavana doğru bir dinileşme, dindarlaşma, İslamileşmeyi öngördü.
Tabi burada önemli olan bir nokta var. İşte tepeden inme bir İslamileştirme nasıl olacak ve bunu nasıl tecelli ettirilecek? Bunlar tabi ayrı meseleler olarak nitelendirilmeli. Şurada şunu biraz açmak istiyorum. Hani eğer hükümet şeriatın dışına çıkacak kadar kendi doğasına yabancılaşırsa, işte bu durumda birey ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahiptir.
Bu da İslam'ın devrimci yönüdür. Bu paragrafı biraz açmak istiyorum. Şimdi kıymetli dostlar, bu hani Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin ayeti kerimesi, bunu tefsirciler genel olarak bu son itaat olan, hani sizden olan emir sahiplerine itaat edin ayeti kerimesini tefsir ederlerken, bizden olan bu ulul emir veyahut da itaat edilmesi gereken bu emir sahipleri, alimler, fakihler, işte mürşitler, ordu komutanları, işte devlet başkanları, emirler, idareciler ve hakimler, bu normalde bunların bütün bu hepsinde ulul emir kavramının kapsamı içerisinde düşünmüşler
ve öyle iştahat etmişler, öyle tefsir etmişler. Ve gerçekten de bu ayet-i kerimede ki ifade, genel anlamda bir alt kademedeki emir, hani bir alt kademeye emir verme yetkisinde sahip olan herkesi kastediyor. Yani o normalde İslam'a göre evin reisi erkektir, kadının kocasıdır, çocuklarının babasıdır. O zaman o dahi evin içerisinde ulul emir hükmündedir. Bir iş yerinde, bir patron iş yerinde ulul emir hükmündedir. Veya mahkemede bir hakim ulul emir hükmündedir. Herkes onun hükmüne boyun eğmek zorundadır. Veyahut da işte savaşta bir komutan veya savaşta da olmasa askeri olarak bir komutan ulul emirdir, emir sahibidir.
Altındaki, elinin altındakiler ona itaat etmekle yükümlüdürler. Veyahut da fakihler, alimler, tefsirciler, bir tarikatın veya bir sufi topluluğun başındaki üstadlar ulul emir hükmündedir. Ayet-i kerime çünkü kim emretme yetkisine sahip ise onu ulul emir olarak görür. Ve hadis-i şeriflerde de kavramın bu hem halife ulul emir hem de diğer meslek sahiplerinin de içine alacak şekilde rivayetler bulmak mümkün.
Ama genel ilki olarak şu vardır. Kur'an ve sünnete aykırı olmayan her konuda bu emirlere itaat etmek İslam devletinde yaşayan tüm Müslümanların görevidir. Ve böyle olmakla beraber bugün hani hükümete karşı veya ulul emre karşı itaat nasıl olmalı? Ve bu itaatın dairesi ne olmalı?
Bu tartışılabilir, konuşulabilir. Tabii bununla alakalı bu sohbeti takip edenler bizim genel düşüncemizi biliyorlar. Bu genel düşüncemiz nedir? Bir kimse seçilmiş olan devlet başkanına veyahut seçilmiş olan hükümete biat eder. Tırnak içerisinde İslami olarak biat eder. Veyahut da bir kimse kendince bir mezhep imamına ve mezhep imamlarının o mezhep içerisindeki fakirlerine biat eder.
Der ki ben Hanefiyim. Hanefi mezhebinin imamlarına biat ediyorum der kendince. Ve ibadetlerini ona göre yapar. Bunun gibi veyahut da bir kimse bir üstada biat eder. Ve der ki ben tasavvufu o üstadın önerileri doğrultusunda anlayıp yaşamaya gayret edeceğim der. Biat eder. Tabii beat edilene de itaat etmek için biat eden söz verir. Der ki ben senin her türlü Kur'an sünnet tarihindeki yapılması gereken, söylenmesi gereken her şeyi yapacağımı der söz der. O yüzden beyat devlet başkanına, yöneticilere Allah için yapılır. Ve Allah için yapılınca da başka bir gaye, başka bir maksat da gözetilmez. Yani tırnak içerisinde hükümete beyat veya devlet başkanına beyat, Kur'an ve sünnet içerisinde Allah rızası içindir.
Sıkıntı da zaten buradadır. Beyatların tamamı Allah rızası için mi yoksa herhangi bir dünyevi menfaat için mi? Dünyevi menfaat için olan beyatlar doğru beyat değildir ve dünyevi fayda sağlamak. Yani bir makama, mevkiye gelmek, bir yere müdür olmak, bir yere milletvekili olmak, bir yere belediye başkanı olmak, bir yerde böyle bir makam, mevki, koltuk sahibi olmak için yapılmış olan beyatlar doğru beyatlar değildir. Ve böyle Allah için olmayan beyatlarla da alakalı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şerif mucibince Cenab-ı Hak'ın mahşerde onlarla konuşmayacağına dair rivayetler var. Böyle olan bir kimse çünkü yani Allah için olmayan bir beyatta o dünyevi bir menfaati bittiğinde dünya olarak veyahut da Allah için olanın haricinde bir şeye kavuştuğunda veya onu bulamadığında bu beyatı sarsılır, sadakat göstermez ona.
O yüzden sadakat göstermeyeceği için Allah için beyatlar kabul edilmiş. Ve bu Allah için böyle beyatlar edilmiş eyvallah ama bu beyatta karşı taraf yani beyat edilen kimse beyatın hakkını, hukukunu, beyatın işlevlerini yerine getirmezse ne olur? Bu tartışma söz konusu ve eğer beyat edilen o makam sahipleri Kur'an ve sünnet dairesinde devam ediyorlarsa bunda bir sıkıntı yok.
Çünkü Nesai İbn-i Mace, Tirmizi, Buhari, Darimi'de geçen meşhur bir hadis-i şerif var. Sizi Allah'ın kitabı ile yönettikçe başınıza geçen zenci bir köle olsa bile onu dinleyip itaat ediniz diyor. O zaman bu hadis-i şerif mucibince tırnak içerisinde İslami dairede eğer bizim biat ettiğimiz kimse Kur'an ve sünnet dairesinde yönettiği müddetçe bizim ona biatımızda herhangi bir eksiklik ve noksanlık göstermemiz mümkün değil.
Biz onun zenci, hani zenci köleler önceden müşrik toplumda dinlenilmezmiş ya, hadis-i şerifte ona işaret ediyor. Diyor ki, bir başınıza geçen zenci bir köle olsa bile diyor, hatta başka rivayetlerde kulağı kesik, başka bir rivayette burnu kesik zenci bir köle olsa dahi, o Kur'an ve sünnet de sizi yönettiği müddetçe ona biat ediniz diyor. Ve böyle olunca, hani devlet başkanı veya hükümetin Kur'an sünnet dairesinde ve Kur'an ve sünnete uygun kararlarını uyguladığı müddetçe, bu Kur'an ve sünnet dairesinde yönetmelikler, genelgeler, emirler olduğu müddetçe bir sıkıntı yok. Ama eğer böyle değilse, işte o zaman sıkıntı var. O zaman sıkıntı olunca biz ilk önce, o zaman Teba'nın eski dilde, yeni dilde halkın hakları ne?
Öyle ya, yani bu hakkı ne? Bu hakkı ne olmalı? Bunu konuşmamız lazım. Öyle olunca, hani halkın hükümetten beklentileri ne olmalı? Halkın bu noktada hükümete karşı hakkı ne olmalı? Veyahut da halkın devlet başkanına karşı hakkı ne olmalı? Bunları hükümete karşı bir tavır alacaksa bir kimse veya seçilmiş devlet başkanına karşı bir tavır alacaksa, kendince iki önemli dayana olması lazım.
Bir, bu haktır çünkü, Teba'nın hakkıdır. Yöneticilere marufu emir ve münkerden nehyetme hakkı vardır Teba'nın. Yani bir yönetici eğer Kur'an ve sünneti vatandaşlar ona emrederler, doğru yola girmesi için ve onu münkerden yani kötülüklerden nehyederler. Çünkü din nasihattır, din nasihattır, din nasihattır diye buyuran Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sahabeler sorar kime?
Sizin emir sahiplerinize, yöneticilere der. O zaman hatta cihat hükmündedir zalim bir yöneticiye Müslümanların ona nasihat etmesi. Bakın zalim bir yöneticiye bir Müslümanın, bir alimin nasihat etmesi cihadı ekber olarak görülmüş. O zaman eğer ikinci Teba'nın hakkı yöneticilere karşı çıkmaktır. Eski dilde huruc etmek. Yani huruc etmek değil huruc etmek. Bu da Teba'nın yöneticilere karşı hakkı mıdır? Evet. Şimdi az önce hani soruyu soran kardeşimiz demişti ya, hani eğer hükümet şeriatın dışına çıkacak kadar kendi doğasına yabancılaşırsa, işte bu durumda birey ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahiptir diye. Evet, Kur'an ve sünnet-i seniye Teba'yı bu hakkı vermiştir.
Eğer yöneticiler Kur'an ve sünneti uygulamıyorlarsa, yöneticiler Kur'an ve sünnet dairesinde insanlara davranmıyorlarsa, bu sefer yöneticilere karşı Teba'nın huruc hakkı, yani karşı çıkma hakkı doğar. O zaman bu hak hangi noktalarda geçerli olur, hangi dairelerde geçerli olur, önümüze de bu çıkıyor bizim. Şimdi aslında bu konu çok geniş. Baktığımızda hadis-i şeriflere, ayet-i kerimelere, işte fıkıhla, hakayetle alakalı meselelere ben hafta içerisinde baktığımda, bu o kadar çok genişliği için alıyor ki, biz sadece nerelerde nasıl hükümete karşı çıkılır, devlet başkanına karşı çıkılır, bunu konuşmak belki de günlerimizi alabilir.
Ben böyle ince ince böyle birkaç maddede bunları toparlamaya gayret ettim. Hakkınızı helal edin. Bunları da toparlarken böyle hadis-i şeriflerden ve Kur'an-ı Kerimlerden, bazı ayet-i kerimelere bakaraktan bunları kendimce maddelendirdim. Eksiğim, kusurum olabilir, hatam olabilir. Özür diliyorum kardeşlerden. Eksiğimiz, kusurumuz varsa, bana ulaşıp bu konuda ne yapmamız gerektiğini, nasıl davranmamız gerektiğini bize söyleyebilirler. Şimdi, bence maddelendirdiğim maddeleri söylüyorum şimdi. Halifeler veyahut da hükümetler, İslam'ın genel kaidelerinin içerisindedir. Allah ve Resulünün hükmünün bulunmadığı konularda istişare etmekle hükümlüdürler. Ve istişareyi terk ediyorlarsa ve istişare kararlarını uygulamamakta direnirlerse, o zaman halife azledilebilinir.
Veyahut da hükümet azledilebilinir. Çünkü, devlet başkanını seçmekten asıl gaye, Allah'ın ve Resulünün hükümlerinin uygulanmasıdır. Bu hükümler halife tarafından etkisiz hale getiriliyorsa, halife azledilmeli. İslam'ın hukuku bu ve bu azledilirken, olmayan hükümler, hani Kur'an ve sünnette olmayan hükümler var ise, olmayan bir mesele var ise, bunun da istişareyle karara bağlanması lazım.
Eğer halife bu istişareyi reddediyor ve Kur'an ve sünnete aykırı kararlar alıyorsa, o zaman yine azledilir. Ve halifenin, bu hadis-i şeriflerde de var, fıkıh kitaplarında da var, bedeninde, sıhhatinde, görevini yapmaktan aciz, bırakacak şekilde bir aksaklık var ise, yine halife azledilmeli. Bununla alakalı bazı padişahların azledilmesi gibi. O padişahlar azledilirken, Şehlistanlık tarafından azledtirildi. Fetvalarla azledtirildi. Ve yine bir maddede, adalet sıfatını kaybedip, fıska yöneldiğinde, yani fıska yönelmek, tabiri caizse günah kebayelere yönelmek, Kur'an ve sünnetin dışındaki şeylere yönelmek, o zaman da halife azledilebilir.
Bunlardan sıraladığım birinci ve ikinci nedenler, dördüncü neden içerisinde de ele alınacak olunursa, halifenin azini gerektiren konuları biz, iki noktada birleştirebiliriz. Birincisi halifenin adaletten ayrılması, ikincisinde de bedeninde noksanlıkların gelmesi. Şimdi zaten asıl sıkıntı, bu azledilirken, silahlı bir kalkışmanın olup olmamasıyla alakalı problemler var. İslam genel manada anarşiye karşıdır. Ve eğer bu azle karşı, bir iç savaş söz konusu olacak olursa, İslam ve bugüne kadar bütün fakihlerin, ortak bir anlayışıdır.
Bu ortak anlayışı nedir? Kan dökülmesin, anarşi çıkmasın, anarşiye sebebiyet vermeyelim. Çünkü bu anarşiye sebebiyet verilirse, anarşi söz konusu olursa, o zaman çok kan dökülmesinden dolayı, fakihler bundan uzak durmuşlar. Ve uzak duraraktan, iç savaş çıkmasını, Müslümanların kanlarının dökülmesini, biraz böyle tabiri caizse istememişler.
Öyle olunca da, silahlı bir kalkışma, Müslümanların arasında çok revaçta olmamış. Paragraf okuyorum yine. Buna karşılık radikallar, mevcut Müslüman toplum ile, herhangi bir uzlaşmanın mümkün olmadığını düşünür, siyasal bir kopuşu savunuyorlar. Ve yüzyılın ilerici ideolojilerinden ödünç alınan bir başka kavramı, devrim kavramını kullanıyorlar. Kopuşun teorisyenliğini yapan, ve 70'li yıllarda devrimci gruplara esin kaynağı olan, Mısırlı Müslüman kardeşlerden, Seyit Kutup'tur. 1966'da idam edildi. Evet, Seyit Kutup ve etrafında, ve Seyit Kutup'tan sonra, bir kısım böyle unsurlar olmuş, bir kısım böyle unsurlar da, Müslümanların içerisinde yayılmışlar.
Ve onlar, işte bunların içerisinden çıkan bazı gruplar, eğer onlardan değilseniz, sizi müşrik veya kafir hükmüne sokup, bütün herkesi küfür dairesine sürükleyip bırakmışlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, bu tip insanlar olmuş mu? Olmuş. Bu tip insanlar hala da var mı? var. Ve onlar, mevcut Müslüman toplum olan, yani, La ilahe illallah Muhammeden Resulullah deyip, işte, kah namaz kılan, kah kılmayan, kah oruç tutan, kah tutmayan, veyahut da işte böyle, İslam hukukundan çok haberi yok, İslam hukuku olsa da olur, olmasa da olur, bu konuda bir bilinci yok, cahil. Bu tip insanları, direkt karşı safını alıp, bunları küfür safını alıp, bunlarla da mücadele etmeyi, göze almışlar.
ve malum, işte son, bu radikal olarak, tırnak içerisinde, Batılıların radikal olarak tanımladığı, bu toplulukların içinden çıkma olan, işte bu son, Suriye'de, Irak'ta, işte, Suriye İslam Devleti kurdum, Irak, Suriye İslam Devleti kurdum, deneyen bir grup, işte, Suriye'de ve Irak'ta, Müslümanları şehit ettiler, Müslümanların şehirlerini yaktılar, yıktılar, ondan sonra, asıl Müslümanlara karşı savaştılar, ve bunlar çünkü, kendilerince, kendilerinden başka, hiç kimseyi Müslüman, görmeyen kimseler.
Allah bizi, ve onları, Kur'an ve Sünnet'e, sımsıkı yapışanlardan eylesin. Peki, İslami düşüncede, devlet ve kurumlar nasıl? İslami düşüncede, devlet ve kurumlar, Kur'an ve Sünnet'e göre, devam eden, Kur'an ve Sünnet'e, kendince, adayan, ve kendi, geçerliliğini, kendi, hukuksallığını, Kur'an ve Sünnet'ten alan kurumlardır. Yani, bugünkü mevcut, dünya üzerindeki kurumlardan, farklı bir şey değildir. Onlarda da, Kur'an Sünnet tarihinde, tırnak içerisinde, İslami devletinde, hukuku vardır, yürütmesi vardır, yargısı vardır, eğitimi vardır. Bunlar da kendi içerisinde, kurumları vardır. Sonuçta, 1400 yıllık bir din, 1400 yıllık bu din, devletler bazında da, temsil edilmiş, devletler kurulmuş, medeniyetler kurulmuş, bunlar eksik noksan, bazı, fıkihi meseleler olsa da, bunların hepsi de, temeli mevcut.
Anayasamız, Kur'andır. Bu, sologona, Mısırlı, Müslüman kardeşlerden, Afgan İslamcılarına kadar, her yerde rastlanır. Fakat, bu genellemeden, hangi kurumlar, çıkartılabilir? Yani, İslam'ın, bununla, bu genellemeden, genellemeden, hangi kurumlar, çıkarılır dediğimizde, bütün kurumları, sıralamamız, mümkündür. Her ne kadar, Afganistan'da, İran'da, bu, tam anlamıyla, icra edilemese de, edilmemiş olsa da, devletin, kendi içerisinde, İslami, tırnak içerisinde, İslami bir devletinde, yasaması vardır, işte, yargısı vardır,
mali, tasarrufu, yani, hazinesi vardır, maliyesi vardır, kültürel, meseleleri halledecek, ondan sonra, fonksiyonları vardır. Bu, böyle, bugünkü, bizim, modern devlet yapısı, dediğimiz, devlet yapılarından, daha aktif, daha, yönetilebilir, daha, insanlara, kendi tebaasıyla, barışık, bir yönetim sistemi, uygulanabilir.
Tırnak içerisinde, İslam devlet sisteminde, çok böyle, karışık, kurguçuk, kargaşa yoktur. Yani, 1400 yıllık, İslami tecrübeden, baktığımızda, kargaşasız, gürültüsüz, daha sade, ama, insanların, hak ve özgürlüklerinin, sağlamlaştığı, akıl emniyetinin, din emniyetinin, can emniyetinin, mal emniyetinin, namus, şeref, haysiyet emniyetinin, alındığı bir, sistem düşünün.
Çok, kargacık, burgacık değil, veyahut da, bu sistemi oluşturan, işte, maddeleri, anayasa maddesi, o gibi, algılanacak olan, maddeler, belli zaten, ve değişken olmayan, maddeler, hani, Kur'an, değişken olmayan, bir anayasa, öyle olunca, insanlar, 100 yıl sonra da, bir kanunun, değişeceğini, düşünmeyecekler. Ama, şu anda, görüyorsunuz ki, insanların önüne, getirilen kanunlar, 10 yılda, miyatlarını, dolduruyorlar. Yani, biz bugün, Adalet Bakanlığı'nın, adaletle alakalı, kanun, hüküm ve yürürlüklerine, baktığımızda, 100 yıl içerisinde, belki de, her 2-3 yılda, bir, kanunlar değişmiş, cezalar değişmiş, bu konuda, yapılanların, bir öncekinden, hiç farkı, bir öncekiyle, hiç benzeri olmayan, şeyler olmuş. Hatta, bu ülkede, biz onu da gördük, anayasa maddesi, anayasa mahkemesi, meclisin, çıkarmış olduğu, bir kanunu, iptal edip, yerine, bir kanun, idame ettirip, kendisi, bir kanun, idame ettirip, malum, bu ülkede, Refah Partisi'nin,
kapatılmasını dahi, hükmetmişti. O yüzden, modernitenin, tasallutu altında olan, devletlerin, hepsinde, bu tip, kanunsuzluklar, ve hükümsüzlükler, söz konusu olmakta, bugün için, suç unsuru, olmayan, ve karşılığında, ceza hukukunda, cezası olmayan, herhangi bir şey, yarın, önünüze, suç olarak gelebilir, ve siz onu işlediniz diye, mahkemede, mahkemede, yargılanır, ve siz, ceza, yatabilirsiniz.
Bunun gibi, şeyleri de bulmak mümkün. O yüzden, İslami devlet, dediğimizde, o devletin de, bütün organları, bütün fonksiyonları, bir şekilde çalışır. Bunu şöyle de, örnekleyebiliriz. Yani, 600 yıllık bir, Osmanlı devleti var, ondan önce, Selçuklu devleti var, ondan önce, Abbasiler var, Emeviler var, İslami devlet, modeli olarak, baktığımızda, Emevilerden önce, 4 halife dönemi var, 4 halife döneminden, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretinin dönemi var, biz bu dönemlere baktığımızda, devletin bütün fonksiyonları,
çalışmış, devlet bizatihi, bütün, her dairede, ihtiyaçlara cevap vermiş. O yüzden, yani, İslami devlet dediğimizde, İslami devleti, konuştuğumuzda, o zaman, her türlü, halkın ihtiyacını karşılayacak, devletin fonksiyonları, hep var olmuş. İslamcı teorisyenlerin, büyük bir çoğunluğunda, iki kavram öne çıkıyor.
Yönetici, emir, danışma konseyi, şura. Peki, emiri kim belirler? Soru işareti, İslami literatürde, emirin belirlenmesinin, somut usulleri, ve emirin, iktidarının kapsamı, ve sınırları konusunda, söylenen azdır. Oylama ve seçim, birçok İslamcıya, İran, istisna tutalım, ümmetin birliğini zayıflatan, yalnızca Allah'tan asıl olan, bir şeyi nisbileştiren, insaneleştiren, bir düşünce gibi görülür. Tabii, emir nasıl seçilecek? Bu, işin doğrusunu söylemek gerekirse, bizim önümüzde, örnekler var. Bu örneklerden, ilk örneğimiz, Hz. Peygamber, Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri. Hz. Peygamber, Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri, hem peygamber idi, Medine-i Münevvere'de, aynı zamanda, devlet başkanıydı.
O yüzden, Hz. Muhammed Mustafa, Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri, Mekke döneminde, bir devlet başkanlığının, vazifesi yoktu. Ama, Medine-i Münevvere'ye, hicret ettiğinde, peygamberliğinin, yanına, bir de devlet başkanlığının, vazifesi çıktı. Ve, peygamberlik görevini, yanı sıra da, devlet başkanlığının da, şahsını da topladı. Bu nedenle, Hz. Peygamber, Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri'nin, hayatında, kendi elleriyle, gerçekleşen bir, İslam devleti var. Ve, bu İslam devletinin, ilk başkanı da, Hz. Muhammed Mustafa. Ve, Hz. Peygamber, Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri'nin, döneminde, bir halife nasıl seçilecek, nasıl seçilmeli, böyle bir ibare söz konusu değildi.
Ve, Hz. Peygamber de, Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri de, kendisinden sonra, gelecek olan halifeyi, açık bir şekilde, söylememişti. Bunu, Şia'nın, Hz. Ali Efendimiz'le alakalı olan, söylemlerini, parantez içerisinde, kenarda tutuyorum. Şia'nın bu konuda, değişik söylemleri var, biliyorsunuz. O yüzden, kenarda tutuyorum. Ve, Hz. Ebubekir, halife seçilince kadar olan, kısa dönem içerisinde, halife seçimiyle alakalı, değişik görüşler çıktı. Mesela, Hz. Ebubekir, Raddallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri, seçilmezden önce, Ensar, kendi arasından, bir, halife seçmek istedi. Öyle olunca, muhacirler de, kendi aralarından, bir halife seçimiyle alakalı, bir kıpırdanma oldu.
Bir kısmı, Hz. Ali Efendimiz'e, halife olmasını istiyordu. Sahabelerden, bu, tabiri caizse, muhacirler, bir kısmı, Hz. Ali Efendimiz'e, bir kısmı, Hz. Osman'a gitti. Bir kısmı, özür dilerim, Ömer'e gitti. Bir kısmı da, Hz. Ebubekir Efendimiz'e gitti. Baktılar ki, bilhassa, Hz. Ömer, Raddallahu Aleyhi Vessellem, Hz. Hazretleri, bu meselede, keskin bir iştihada sahip. Çünkü, Mekke, müşrik devletinde, önemli vazife almış, bir kimse, Hz. Ömer Efendimiz. Devleti, devletçiliği, bilen bir kimse. Muaviye'de aynı. Muaviye'de, Mekke, müşrik devletinde, üst düzey yöneticilik, yapmış bir kimse. Böyle olunca, Hz. Ömer Efendimiz, hızla, Hz. Ebubekir Efendimiz'in, adaylığını ortaya çıkartıp, Hz. Ebubekir Efendimiz, halife seçildi.
Hz. Ebubekir Efendimiz'de, halife seçilirken, tabiri caizse, seçimle geldi, Hz. Ebubekir Efendimiz. ve seçimin içerisinde, işte, aşere-i mübeşşere vardı. Hızla seçildi. Hızla seçilerekten, görevini yerine getirdi. Ve, Hz. Ebubekir Efendimiz'in, seçilmesiyle de, sahabenin içerisindeki, anlaşmazlıklar, hemen hemen son buldu. Herkes, Hz. Ebubekir Efendimiz'in, etrafında toplandı. Hz. Ali, radiyallahu anh, Hz. hariç. O da, altı ay sonra, biat etti ona. E tabi, Hz. Ebubekir Efendimiz'den sonra, Hz. Ömer Efendimiz'i, aşire-i mübeşşere seçti. Ondan sonra, Hz. Osman seçildi. Sonra, Hz. Ali, radiyallahu anh, Hz.leri seçildi. Ve, Hz. Hasan Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz'den sonra, altı aylık kadar, bir şey, halifelik yaptı.
Ardından, Muaviye adına, geri çekildi. ama Muaviye'ye de şunu söylemişti. Demişti ki, senin adına geri çekiliyorum. Senin oğlun adına değil. Ve normalde, genelde, burada bir tek, Şia ile alakalı mesele vardır. İşte, Şia, halifeliğin, Hz. Ali Efendimiz'e, vasiyet edildiğini, işte, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz.'nin, böyle bir vasiyet yazdığını, ama sahabelerin bu vasiyeti ortadan kaldırdığını, ve bu vasiyete uymadılığını, bundan dolayı da, işte, bütün sahabeyi küfür ehli gibi gören, Şia olduğu gibi,
Hz. Ebubekir, Ömer, Osman Efendilerimiz de, küfür ehli gören sahabeler, hatta su içerken, lanet olsun, Ebubekir'e, Ömer'e, Osman'a, Ali'ye, Ayşe'ye deyip, lanet okuyup da su içen, Şia dahi var. Böyle olunca, buradaki, bu, kendilerine ait olan, bu meseleyi, halifelik seçimiyle alakalı, eee, eee, konunun içerisine, almak istemiyorum, ve, eee, bir not almıştım da, ona bakmak istiyorum.
Baya baya notlar almışım, hakkınızı helal edin. O notların içerisinden, böyle bir şey arıyorum ya, bir şey ararken, hep böyle, eee, bir şeyleri not alıyorum, onun sonuna, kendimce de, eee, bunları böyle, eee, not alırken de, Allah affetsin, konu uzamasın diye, eee, şey yapmıyorum, söyle versiyonu, eee, not almıyorum, oraya, Allah muhafaza eylesin, ondan kaynaklandı, bulamadım.
Hakkınızı helal edin, inşallah. Evet. Emir arayışı, bir çoğu kez, onun göstermesi gereken, niteliklerin tasvirine indirgenir. Bu açıdan, siyasal İslam'ı, modern bir anayasal, çerçeve içine, sokmak kaygısını, hep taşımış olan, Mevdudi'ye göre, siyasal yönetici, şu koşullara cevap vermelidir. Müslüman, erkek, yetişkin, sağlıklı, hicret etmiş, yani yozlaşmış bir toplumdan ayrılmış, Allah'tan korkmak, bilgili olmak, göreve aday olmamak.
bu normalde, devlet başkanında, aranması gereken özellikler var. Devlet başkanında aranması gereken, hani özellikler, ben özellikle bir şey daha koymuşum oraya, şimdi onu da gördüm. yani bu yöneticilerdeki koşullar konuşulmamış aslında. Hani işte erkek olması, yetişkin, sağlıklı olması gibi şeylerin yanında, yani biz bunu böyle, bu dairede tutarsak, biz de bu meseleyi tam anlamıyla konuşmuş olmayız. Yani benim için erkek olması, İslam olması, ben kendimce söyleyelim, yetişkin, sağlıklı olması yeterli değil. Benim için yeterli değil.
Benim için, devlet başkanının seçimle belirlenmesi önemli. Yani atamayla olan bir devlet başkanı değil. Benim için, seçimle belirlenmesi. Bu benim kendi şahsi düşüncelerim, öyle söyleyeyim. Ama ben bu düşüncelerimi de, kendimce tespit ederken, ben bunu, mesela seçimle derken, işte örneğin, Hz. Ali Efendimiz'in seçimle iş başına gelmesi, Hz. Osman Efendimiz'in seçimle iş başına gelmesi, Hz. Ebubekir Radıyallahu anh Hazretleri'nin seçimle iş başına gelmesi gibi, hadiselerden, ilk halifelerin bu seçilme esnasındaki ölçütlerden hareket ederekten bu kanıya varıyorum.
İkincisi, seçimin serbest olması. Yani, o seçimdeki serbestliyetlik söz konusu olmalı. ve bu serbest olması herkesin kendince, evet seçilecek olanlarda biz belli özellikler tespit edelim. O özelliklere uyan herkes o seçimlere katılabilmeli. ve seçime, seçmen olabilecek netelikli, herkesten katılmasını isteyelim.
Böylece, herkes seçmeye katılsın ki, yarın öbür gün söyleyecek sözü kalmasın. O yüzden, bu seçim değişik şekillerde olabilir. Ben onun şekliyle alakalı çok önemli olarak görmüyorum. Bakın, bunları siz, farklı farklı kitaplardan toparlayabilirsiniz belki de, ama benim kendimce toparlayabildiğim, dört halifeyle alakalı ve hadis-i şeriflerden toparlayabildiklerim bunlar.
ve mesela örnekliyorum bunu, işte halife adayları, tarafsız bir kurul aracılığıyla da belirlenebilinir. Ve o kurul tarafından, seçime şunlar, şunlar, şunlar, şunlar katılabilinir de denilebilinir. O yüzden, aday sınırının da olmaması gerektiğine inanıyorum. O yüzden, bir kişi de olabilir bu, bir grup da olabilir. Ancak, adaylarda, halife olma, şartlarına, taşımaları gerektiğine inanıyorum. Ve, bunları da ben, Raşit halifelerin, hani dört halifelerin, halifelerin, seçim esnasında, gözetilen kurallar neticesinde, sonuca ulaşıyorum. ve, tabii, bunda çok önemli unsurlardan birisi de, o kimsenin, Kur'an ve sünnet dairesinde, bu çizgide olması önemli.
Ali, Merad'a göre, İbni, Badis açısından, en iyi çözüm, aydınlanmış, ve sorumlu kişilerden oluşan, bir meclisin, cemaat-i müslüminin, yardım ettiği, adil bir şeftir, imamdır. Tabii, emir hiçbir zaman, peygamber düzeyinde, görülmemekte, bir davranış modeli olarak, alınmaktadır. Bu çok, Kur'an'cı emire, iştahat hakkını, yani, dinsel yasanın, yorum hakkını tanımaktadır. Bu ise, onun, ulemanın üzerine, çıkartmaktadır. Burada, evet, bir şuura da, hani diyor ya, sorumlu kişilerden oluşan, bir meclisin, cemaat-i müslüminin, yardım ettiği, adil bir şeftir, imamdır diyor. Yani, bir şuura seçilebilir. Çünkü, şuura girecek olan, insanların özellikleri de var. O şuura oluşturulabilir. O şuuranın, içerisinden, bir devlet başkanı da, seçilebilir mi?
El cevap seçilebilir. Ama, burada tabii, o seçilen, devlet başkanı, asla hiçbir zaman, peygamber düzeyinde, görülmemesi gerekir. Bakın, kıymetli dostlar, hiçbir şeyh, hiçbir üstad, hiçbir mürşid, hiçbir devlet başkanı, hiçbir emir, peygamber düzeyinde, bir kimse değildir. Böyle, algılanmaması gerekir. Ama, tarih içerisinde, tarihi süreç içerisinde, bir kısım, devlet başkanlarını, peygamber eş değerinde tutma, veya, peygamber düzeyinde görme, bir kısım, üstadları, velileri, mürşitleri, alimleri, peygamber düzeyinde tutma sapkınlığı oluşuyor,
Müslümanlarda. Bu, üzerinde durulması gereken, en önemli, problemlerden birisi. ya bizler, Müslümanlar, bir devlet başkanını, veyahut da, bir alimi, veya, bir üstadı, peygamber düzeyinde görmeye, görme sapkınlığında bulunabiliyoruz, veyahut da, bir kimse, kendini, peygamber düzeyinde, görme, veya, gösterme sapkınlığına düşebiliyor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, tarih boyunca, bu tip insanlar, ve bu topluluklar, görülmüş mü? Evet, cevap görülmüş. Şimdi, bir topluluğun başındaki, emirel müminin konumundaki, bir kimsenin, iştahı. Buradaki, devlet başkanı, o yüzden, tabiri caizse, tırnak içerisinde, Kur'an ve sünneti, iyi bilmeli, dememin sebebi o.
Çünkü, o yeni, genelgelerle, kanunlarla, bir ülkeyi yönetecek. O ülkeyi yönetirken, onun, Kur'an ve sünneti, iyi bilmesi lazım ki, o Kur'an ve sünnete göre, yeni iştahatlar oluştursun. Veyahut da, genelde böyle, ikinci söylediğim, uygulanmış, bir, İslami şuura gibi, bir böyle, fetva meclisi gibi, bir meclis kurulmuş, ve her çıkarılacak olan, kanun, veya kanun hükmünde, kararnameler, veyahut da, genelgeler, yönetmelikler, o şuura tarafından, tasdik edildikten sonra, uygulanır hale gelmiş.
Genelde, son dönem, Osmanlı'da, yani, 400-500 yıl önce, ve Selçuklular'da, buna ehemmiyet, gösterdiklerine dair, elimizde, tarihi vesikalar var. O yüzden, onlar, bir kanun çıkaracaklarında, bir yönetmelik, çıkaracaklarında, fetva meclisine, fetva merciğine, sormuşlar, ve öyle, yönetmelik çıkarmışlar, kanun çıkarmışlar. Ama, bu, ilk dönem, halifelerin de, uyguladığı bir yol idi. Hz. Ebubekir, radiyallahu anh, Hz. Kur'an'a bakar, sünnet-i seniyeden, bildiği varsa, ona bakar, eğer, bulamazsa, ahzaba danışırdı. Ahzabın, büyüklerine derdi ki, bununla alakalı, peygamberden bir şey duyan var mı? Herkes de, peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinden, duyduğu bir şey varsa, aktarırdı.
Hadislerin, toplanması, ve hadislerin, ezberlenmesi, bu sebepten dolayı, çok önemliydi. Çünkü, İslam toprakları, genişlerken, değişik kültür ve inançlara da, karşılaştı. Karşılaşınca, değişik kültür ve inanışlardan, inanışlardan, değişik şeyler öğrenmeye başladılar. Öyle olunca, bu, İslam'ın neresinde vardı, var mıydı, yok muydu, burada neyle, hükmedilmesi lazım, nasıl hareket edilmesi lazım, dönüp, sahabe, birbirine soruyordu.
İlim, böyle gelişti, böyle derinleşti, ve, ayet-i kerimelerin, tefsirleri, gerçek manasını, bir şekilde, bulmaya çalıştı. O yüzden, bu, ilk, Raşit, Halifeler dönemi, en zengin dönemlerden, birisidir. Mesela, günümüzde, korona var ya, koronayla alakalı, işte, karantina, hadis-i şerifleri, Hz. Ömer, radıyallahu anh, hazretlerinin zamanında, orta yere çıktı. Nasıl çıktı? İşte, bir yerde, veba salgını oldu, veba salgını olunca, orada, sahabeler vardı, Hz. Ömer, o kasabaya gitmek istedi, ve sahabeler dediler ki, biz Allah Resulü'nden duyduk, orada salgının olduğu, bölgeden, hiç kimse dışarı çıkmasın, oraya da hiç kimse, girmesin, hadis-i şerifini, biz öğrendik dediler, ve, Hz. Ömer, radıyallahu anh, hazretlerini, emirel müminin, engellediler, bu hadis-i şeriflerle.
Öyle olunca, yani, İslam hukukçuları, genel manada, bu dört halife dönemini, didik didik etmişler, ve böylece, dört halifenin, nasıl uyguladığını, nasıl yaptığını, ve nelere hükmedip, nelere hükmetmediklerine, bakmışlar. Yani, kanun çıkarmak, veyahut da, bir şeye fıkh etmek, bu hadiseden, hareket ederekten, emirel mümininin, hakkı olarak görülmüş. Yani, bir alimin, bir şeyde, iştahat etmesi, o alimin, hakkı olarak görülmüş. Bir fıkıhçının, bir meselede, iştahat etmesi, o fıkıhçının, hakkı olarak görülmüş. Çünkü, konusunda, emirel müminin, veya bir devlet başkanının, fıkıh etmesi, yani, o meselede, iştahat etmesi, onun hakkı olarak görülmüş. Veyahut da, bir, eski dilde, tarikat yapılanmasının, ondan önceki, dilde, sufi yapılanmasının, içerisindeki, bir üstadın, bir meselede, iştahat etmesi, bir meseleyi, yasaklaması, veyahut da, serbest etmesi, hakkı olarak görülmüş.
Ve, bu, hatta, öyle bir hadis olmuş, Kur'an ve sünnetin, yasaklamadığı bir şeyi, geçici olarak, yasaklayan, halifeler, ve yasaklayan, fıkıhçılar olmuş. bu neden kaynaklanmış, orada bir zarar görmüşler, o zararı gördükleri için, Kur'an ve sünnetin, serbest ettiği bir şeyi dahi, o bölgede, o insanda, zararlı olacak diye, orada yasaklamalar olmuş. Böyle olunca, Raşit halifelerin, uygulamaları, İslam dünyası için, çok değerli olmuş. Ve, onlar, veliül emir olarak, müminlerin, kendilerine, itaat etmelerindeki, yükümlülüklerini, ve, iyi tespit etmişler, İslam'ın özünü, iyi anlamışlar, ve, bu, iştahatlarıyla da, Müslümanların önleri açmışlar.
Mesela, aklıma geleni söylüyorum şimdi, Hz. Ebu Bekir, radiyallahu anh, hazretlerinin, ilk savaşı, zekat vermemek için direnen, ve, onlara karşı, savaş kararı alması, bunun yanında, Hz. Ömer Efendimizin, halifeliğinde, Irak topraklarıyla alakalı, görüşleri, düşünceleri, iştahatları, ve, mesela, Hz. Ali, radiyallahu anh, hazretlerinin, özür dilerim, la ilahe illallah, diyen, haricilerle, savaşmaları, örneğin, bunların hepsi de, iştahattır sonuçta.
Mesela, Hz. Ebu Bekir, radiyallahu anh, hazretleri, sen, la ilahe illallah, diyen, nere mi savaş açacaksın, diyerekten, Hz. Ebu Bekir, Efendimiz'e, karşı çıkması, Hz. Ebu Bekir, Efendimiz'e, karşı çıkınca, Hz. Ömer, Efendimiz'in, Hz. Ebu Bekir, Efendimiz'in, ona cevaben, vallahi, Hz. Peygamber zamanında, ne oluyorsa, aynen, ya yerine getirirler, ya da onları ben, kılıçtan geçiririm, deyip, savaşının, haklı gerekçelerini, ortaya koyup, ve, Hz. Ömer Efendimiz'in, ona bu konuda, biat etmesi, gibi, örnekler, gösterilebilir.
Onlar, çünkü, kendi dönemlerinde, Kur'an'ı ve sünneti, en üst seviyede, kendilerine, kendilerince, özümsediklerinden, dolayı, bu tip iştahatları, yapmışlar, ve bu tip iştahatları, yaparaktan, hareket etmişler. Böyle olunca, Emir el-Mü'mineğin, aynı zamanda da, ulemanın üstünde, bir konuma ve duruma, geçmiş oluyor. Bu geceki son paragraf, genellikle, parti ne kadar radikalse, emir figürü de, o kadar merkezidir, merkezcidir.
Çoğunlukla, Hasan el-Benna'nın, metinlerinin, açımlanmasından, ibaret olan, Hizbi İslami'nin, programında, yöneticinin, parti üyeleri tarafından, ruhani bir, liderlik olarak, görülmesi gerektiği, yazılıdır. Zaman zaman, işte bunlar, böyle, görüldüğü zamanlar olmuş, böyle ruhani bir, lider olarak, görüldüğünde de, değişik sıkıntılar çıkmış. O değişik sıkıntılar, çıktığında da, bugün İran'da, yaşandığı gibi, Allah muhafız eylesin, problemlerin, önü arkası, kesilmemiş. O yüzden, partinin, radikalliği, radikal olup, olmaması, seçilen halifenin, radikal olup, olmaması değil, seçilenlerin, ve onları seçenlerin, Kur'an ve sünnetini, ne kadar iyi anlayıp, ne kadar iyi uygulayıp, uygulamadıkları, bence önemli.
Allah bizi, Kur'an ve sünneti, sımsıkı yapışan, kullarından eylesin, inşallah. Önümüzdeki, cumartesi gün, 32. sayfadan, devam edeceğiz, konuyla alakalı, ilgilere duyurulur, inşallah. Şimdi, Allah izin verirse, inşallah, sorulara geçeceğiz. Cenab-ı Hak nasip ederse, sorularınızı da inşallah, kısa bir zamanda bitirip, geceyi sonlandıracağız. Şimdi, Korona bittiği için, tahmini söylüyorum bunu, sohbete devam, izleyenlerde, bir düşüş söz konusu olur. Çünkü, yasak ortadan kalktı, yasak ortadan kalkınca da, insanlar işine, gücüne, oraya buraya gitmiş olabilirler. Tahmin ediyorum, öyleler. Ondan sonra, benimki bir tahminden, ibaret hakkınızı helal edin.
Ne olursa olsun, biz inşallah, Allah'tan bir şey gelmezse, önümüzdeki, hafta, ayın, 13 oluyor. Allah izin verirse, inşallah, 13'ünde, bu konuya, devam edeceğiz. Efendim, birinci sorunuza cevabım, metafizik sözlüğe baktım, doğa ötesi, fizik ötesi anlamına geliyormuş.
Sonra döndüm, kendime baktım, sordum, bilmiyormuşum. Ne çıkarttın diye, soracak olursanız da, öylesine sormuş olmak için, sormamak, susmak, konuşmamak gerektiğini, daha iyi anladım. Hakkınızı helal edin inşallah, benden yana helal olsun. Bu herhalde, geçen haftadan, bedenimiz, beden evimizin özgür olma bulma hangi meratiple gerçekleşir? Bununla alakalı, soru soran kardeşimiz, bunu yazmış. İki, kul hakkı bile isteye, maddi zarara uğratmak, haberi var veya yokken, değeri olan para veya altın vesaire gibi, almış ya da çalmış olmak. ancak hatadan dönmek istediğinde tövbe etse, fakat hakkına girdiği kişilerin nerede olduklarını bilmediği için, helallık almadan, değerince ödemek istese, nasıl olur?
Ne yapmalı? Allah razı olsun, Rabbim içinize, dışınıza, çevrenize sağlık, sıhhat, afiyet versin. Amin. Kul hakkı çöne çok önemli. Birinci derecede o kimse, kul hakkı oluşmaması için gayret etmeli. Yani, bunun kolaylaştırıcı unsurlar konuşulduğunda, insanlar kendilerince bunu basit bir şey zannediyorlar. Bu sadece maddi değil, bunun bir de manevi boyutu var. Birisini gıybet ettiniz, birisine dedikot ettiniz, birisinin üzerinde iftira attınız. Bunlar da kul hakkı. Bir kimsenin üzerinde olmayan bir şeyi söylediniz, iftira ettiniz. Bu da kul hakkı. Onunla helallaşmadan ölürseniz, bunun karşılığını mahşerde ödeyeceksiniz. Veya birinin hakkında gıybet ettiniz. O gıybet ettiniz, kimseyle helallaşmazsanız, bunun karşılığını mahşerde ödeyeceksiniz.
Bundan kaçışı yok, bundan kurtuluşu yok. Ya bundan kaçışı var, kurtuluşu var. Canım kardeşim, bundan kaçışı ve kurtuluşu yok. O yüzden dilini gıybetten sakla. Bunun kaçışı, kurtuluşu yok. Dilini iftiradan sakla. Yani bu Müslümanların arasında, çok basit bir şey oldu artık. Yani insanlar, böyle göz açıp kapatıncaya kadar, istediği gıybeti ve iftirayı çok rahat yapıyorlar artık.
Ve insanlar, göz açıp kapatıncaya kadar, istediği kadar insanların kul hakkına giriyorlar. Hele bu sosyal medya denilen, bu Twitter olsun, Instagram olsun, işte böyle, oralarda sayfalar, sohbet sayfaları, veyahut da işte, yorum sayfaları, insanlar, en fazla buralardan günaha giriyorlar. Yani, bir kimsenin fahişe olduğunu nereden biliyorsunuz? Yani, bir kimse çok rahat, bir kadın hakkında fahişe diyebiliyor. diyene diyorum ki, sen başında mı durdun? Diyene diyorum ki, sen nereden biliyorsun nikahsız olduğunu? Diyene diyorum ki, yani çok affedersiniz, yani sen mi sattın kadını diyorum ya? Böyle, iftira atmak, veyahut da erkeklerin üzerinde iftira atmak, çok rahat.
Veya bir bayan kardeşimiz, telefon açıyor bana, kocam beni aldatıyor. Allah Allah. Ben telefonda diyorum ki, gözünle gördün mü? Hayır. Ya diyorum, bir erkeğin zina ettiğine hükmetmek için, dört tane adil, bakın adil bir de, şahit lazım diyor hadis-i şeritte. Siz onun zina ettiğine nereden hükmettiniz? Veya da bir erkek, eşim beni aldatıyor diyor. Ya canım kardeşim, bir kadının seni aldattığına dair, dört tane adil erkek şahit lazım. Bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? E bunların hepsi de kul hakkı. Yani bir kimse işte televizyonda, basında, resimde, orada, burada, bir çıplak fotoğraf görüyor, bir kadın dekolte, bir fotoğraf koymuş oraya. Adına da sanatçı demişler.
Altına olanca yorumlar, iftiralar. Ya bunları nasıl yapabiliyorsunuz? Bir de bunları yapan insanlar, İslam'dan bahsediyorlar. Bunları yapanlar, bir de Müslümanız diyorlar. Yani bunu böyle söylüyorum, sakın ha böyle, ya işte yine kendi hakkında konuşuyor filan, tereninesine şey yapmayın. Ben kendim şahidim, benim hakkımda o kadar çok gıybet ediliyor, o kadar çok iftira ediyorlar ki, kendi kendime düşünüyorum. Yani ben diyorum, Mustafa Özbağ, nafile ibadet etmene gerek yok. Bunlar diyorum, bunca iftirayla, gıybetle, bütün yaptıkları ibadetlerin, sevapları sana geliyor diyorum ben. İçimden öyle söylüyorum. Ama durmuyorlar. Yani adam bilir bilmez, her şeyi konuşuyorlar. İnsanlar bilir bilmez, her şeyi konuşuyor, söylüyorlar. Yani kul hakkı, bir maddi bir şey olmuş olsa, işte beş lira.
Git beş lirayı, mirasçılarına öde. Yani yine sıkıntı var ama, iyi beş lirayı git öde. Eee gıybet ettin, öldü gitti adam, ne yapacaksın? İftira etti adam, öldü gitti, ne yapacaksın? Senden alacağını alacak o. Şimdi bana iftira eden, bana gıybet edenlerden, ölenler var. E ne yapacaklar şimdi, nasıl ödeyecekler? Yani mezardan kalkıp, benden helallık mı alacak? Hayır. Büyük sıkıntı bunlar, Allah muhafaza eylesin. O yüzden insanlar, sadece maddi olarak, meselelere bakmasın. Gıybetimiz, iftiramız, bir kimsenin böyle işte, yüzünü ekşitmemiz, bizim bir kimseye gözle kaçla, onu aşağılamamız, bunlar dahi kul hakkı. Yani buna dikkat etmekte fayda var. Yani öbür taraftan bir kimse, yarın ödeyeceğim bana, işte on lira borç para verir misin diyor, yarın ödemiyor.
Kul hakkı. veya tabii kimse, ben bunu hallederim, ben bunu çözümlerim, bana bu konuda yardımcı ol diyor. Yardımcı oluyorsun, çözümlemiyor. Kul hakkı. Yani o kul hakkıyla, insanlar Allah'ın huzuruna nasıl çıkacağını düşünmüyorlar. İşin en enteresan noktası da bu. Allah muhafaza eylesin inşallah. Canım kardeşlerim, bu telefon numarasına, böyle işte internette dolaşan, işte örnekliyorum.
Ne güzel bir dua, Allah karşımıza haddini, kendini ve edebini bilen güzel insanlar çıkarsın. Amin. Bunu neden yazdınız, gönderdiniz şimdi? Selamun Aleyküm. Allah iyiliğinizi versin. Amin. Türkiye Darül Harp midir? Bu konuyla alakalı, son Şeyhülislam'ın, yani Osmanlı'dan kalma, son Şeyhülislam ve şeyin ne o, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk, Diyanet İşleri Başkanı, aklımda kaldığı kadarıyla, Mustafa Sabri Efendi olması lazım. Onun Türkiye'nin Darül Harp olduğuna dar, fetva verdiği söyleniyor. Fetva vererekten hicret ettiği söyleniyor.
Zaten Türkiye Darül İslam'dır diye, hiç kimse diyemez. Rol 10 deodorantları sürmek, abdesti veya namazı mani olur mu? Bu değer, deodorantların içerisinde ne var ne yok, bildiğim bir şey değil, kullandığım bir şey de değil. O yüzden bu konuda size cevap veremeyeceğim. Hakkınızı helal edin. lüks arabalara zekat düşer mi? Şimdi, bineklerin, bir kimsenin, bir şahsın, kendisine ait şahsi bineğinin, ticaret malına girmediği, ve bunlara zekat düşmediğiyle alakalı, genel bir hüküm var. Ama son dönem, fakihler bunu tartışıyorlar. hani lüks arabalar zekatın içerisine girmeli mi, girmemeli mi?
Lüks evler, çok değerli mülkler, zekatın içerisine girmeli mi, girmemeli mi diye, bunu konuşan, bunu tartışan kimseler var. Şimdi ismini vermek istemiyorum. Çok samimi görüştüm, dostum, kardeşim diyebileceğim. İstanbul'da bir kardeşim var. O mesela zekat hesaplarken, bütün son birkaç yıldır nasıl hesaplığı bilmiyorum, ama hesaplarken bütün gayrimenkul ve arabaları da koyuyordu, zekatın içerisine, öyle hesaplıyordu.
Benim çok hoşuma gidiyordu, onun öyle hesaplaması. Dinliyorsa, inşallah, bu konuda, devam edip etmediğiyle alakalı, çok merhamda değil, öyle yapıyordu. Bu uygulanabilir bir şey. Bir kimse bunu uygulayabilir. Fıkıh olarak, çok lüks bir araba, çok lüks bir daire, villa, çok yüksek kira getiren bir dükkanın, maliyeti zekatın içerisinde hesaplanabilir mi?
Vallahi hesaplanırsa güzel olur. Hesaplanmadı bir kimse, onu sorumlu tutabilir miyiz? Din olarak sorumlu tutamam ben. Kameruna selamlar yine. Dün Tasavvuf Vakfı Instagram'da bir sohbet yapıldı. Hz. Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem tecelliyatı ile alakalıydı. Rica etsem, bu videoyu benimle paylaşır mısınız? Cevap vermediniz demiş. Canım kardeşim, o gün de söylemiştim, biz o videoyu buradan paylaşmam benim biraz mümkün olmuyor. Çünkü bu farklı bir numara. Farklı bir numara olunca, buradan bu numarayı göndermem biraz zor.
Ama inşallah Allah denk etirsin. Selamünaleyküm, ben Bulgaristan'dan yazıyorum. Bütün kardeşlerimize selam ediyoruz. Bulgaristan'da ders yapan kardeşlerimiz var, hamdolsun. Orada da bir zakir kardeşimiz var. o zakir kardeşimiz Bulgaristan'da ders yapıyor. Böyle birkaç şehire gidiyor orada. Hamdolsun. İnşallah Allah'tan bir şey gelmezse, buradan da size selam ediyorum, haber ediyorum. Bu koronayla alakalı problemler bitince, bir Balkan seyahatim olacak. Allah'tan bir şey gelmezse inşallah.
Bulgaristan'da da kardeşlerimize söz verdim. Kardeşimize söz verdim. İnşallah Bulgaristan'a geleceğim. Oradan Üsküp'e söz verdim. Üsküp'e geleceğim inşallah. Allah'tan bir şey gelmezse, Kosova'ya söz veremiyorum. Geçen gün oradan da yazdılar. Kosova'ya söz veremiyorum. Ama inşallah Allah'tan bir şey gelmezse, Bulgaristan, Üsküp, böyle bir sancak, Bosna yapmayı inşallah düşünüyorum. Allah'tan bir şey gelmezse, inşallah böyle bir seyahat yapacağız. Tabi İran'dan da izliyorlar. İran'daki kardeşlere de sözüm var. Tebriz'e de inşallah. Allah'tan bir şey gelmezse bu. Korona vakaları biterse, inşallah oralara da gideceğim. Geçenlerde Arjantin'den, Allah'a affetsin, davet ediyorlar. Bu kadar zamanım yok.
Buralara gidemem. Oradan dinliyorlar sohbetleri. Kanada, Arjantin, Brezilya, Allah hepinizden razı olsun. Kamerun'a kadar, Allah razı olsun hepinizden de. Ama bu kadar çok yere gidebileceğime inanmıyorum. Buna zamanım çok olmayabilir. Ama inşallah Bulgaristan'a geleceğim. Allah izin verse inşallah. Size bir rüyamı paylaşmak istiyorum. Siz rüyayı yazmayın demiştiniz. Fakat ben daha yeni yeni ders aldım. Dilerseniz okumayabilirsiniz. Bu aralar yoğundum. Namazlarımın vaktinde kılamıyordum. Akşam olduğunda kaza olarak kılıyordum. Dün gece günlük kaza olarak namazlarımı kıldım. Yatsıyı kılmadan birazcık dinleneyim dedim. O arada hatırlamıyorum. Uyumadım.
Gibi bir karanlık yerde olduğumu tek başıma hiç kimsenin olmadığını gördüm. Ve birden önümde bir yılan. Ama kocaman kobra türünden bir yılan belirdi. Ve yüzüme saldırdı. Sol tarafımı yanağımı ısırdı. Ve o korkuyla kendime geldim. Kalktım abdest almaya. Aynaya bakınca sol tarafımda bir ısırık izi vardı. Abdest aldıktan sonra kalmadı. Hala etkisi altındayım. Rüyanın paylaşmak istedim. Özür dilerim. Hakkınızı helal edin. Helal olsun. Bu normalde o karanlık kabre işaret. Yılanda kabir azabına işaret. Bu namazlarla alakalı. Kur'an ve sünneti tam olarak yaşanmamakla alakalı. Biraz tövbe edelim inşallah. Cenab-ı Hak tövbelerimizi kabul eylesin. Ve biraz dini yaşantımıza dikkat edelim inşallah.
Rabbi muhafaza eylesin. Ben soruyu buradan komple okuyacağım. Ama uzun. Hakkınızı helal edin. Uzun olduğundan dolayı. İlahiyatçı Mustafa Öztürk. Kur'an'da Allah'ın dilinden lanet eksik olmuyor. Kuluna övünmeyi yasaklıyor. Kendisi ha babam, de babam övünüyor şeklinde bir söylemi var. Ne buyurursunuz? Allah'a hidayet eylesin. Ne buyuralım? Allah ona, Kur'an ve sünnete dost doğru iman edip dost doğru yaşamayı nasip eylesin.
Son zamanlarda bazı kesimler İslam'ın puta tapmayı yasakladığını, lakin haccın da puta tapmak olduğunu, namazın da bu ritüele girdiğini söylüyorlar. Sayı olarak ciddi bir kesim de bunları destekliyor. Bu hususta ne buyurursunuz? Normalde insanlar sapkınlıklar, sapıklar hiç eksik olmadı dünya üzerinde. Yine eksik olmayacak. Bunlar da o sapkınlardan, o sapıklıklardan, sapkınların sapıklıkları bitmez. O yüzden biz her sapkının sapkınlığına cevap aramaya kalkarsak, biz dinimizi yaşamaktan, dinimizi öğrenmekten uzak dururuz. Yasal bütünlüğe tehdit içeren hal ve davranışlar, anayasal düzeni bozmaya çalışmak, tutuşlamasıyla yargı önüne çıkartılıyorken, vatandaşın din ve vicdan hürriyetini yasal olarak üstlenen devlet, neden bu İslami inanç ve hadis-i sünnet bütünlüğüne karşı işlenen hal ve davranışlar, bu yasa kapsamında korumuyor ya da koruyamıyor.
Yani bugünkü mevcut devlet sisteminin dini koruma, dini kollama adına bir şey yapması zaten layıklığa aykırı. İslamiyet'te bir kişiye, bir simgeye, taşa, mermere tapmak var mıdır? Böyle bir şey yok. Geçen perşembe dersimiz şirkle alakalıydı. Bunların hepsi de şirke düşürür insanı, Allah muhafaza eylesin. Hac ziyareti Arapların İslam öncesi putperest bir ritüeliydi. Hayır, İbrahim aleyhisselamdan itibaren haç ibadeti vardı. Peygamber sülalesinin Kerbela'da öldürülmesiyle, sonradan Müslüman olmuş haç ziyaretinden para kazanan Mekke müşrikleri tarafından Müslümanlığının gereği diye dine sonradan sokuldu. Tekrar bu yalancılıktan başka bir şey değil.
Kerbela olayıyla haç ibadeti ayrı şeyler. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri kendi sağlığında haç yaptı. Ve Hazreti Öbübekür Ömer Osman zamanında da haç ibadetleri yapıldı. Hazreti Ali radiyallahu anh hazretleri zamanında da haç ibadeti yapıldı. Kerbela bundan sonra bir meseledir. O yüzden haç ibadeti İbrahim'den itibaren yapıla gelen bir ibadet. Bu putperestliği hala Müslümanlık zannetme yanılıklısı insanların, Kur'an'ın ve Peygamber'in yolundan ayrılıp putperestliğe dönmeleriyle, İslam toplumlarının bugünkü sefaleti mi oluşmuştur? Hiç alakası yok. Şeytan diye taşı taşlama ilkelliğini gösterip, bu çağda hala bunu din ve dinin gereği zanneden, aklı gelişmemiş, bilime sahip olmayan toplumlar, bilimde gelişmiş ülkelerin ancak uçağı uşağı olmazlar mı çağımızda?
Tıpkı bizim olduğumuz gibi. Siz bilim, bilim, bilim diyerekten bilimi ilahlaştırırsanız, o zaman dünya üzerinde dini inançlarının hepsini yok edersiniz ve dini inanış yerine bilimi koyarsınız. Biz onlardan değiliz. Allah muhafaza eylesin. Selamun Aleyküm. Ben Hollanda'dan Şükran Akkanoğlu. 2016'da Karabaşi Tekke'ye gelip sizden ders aldım elhamdülillah. Bize de dua eder misiniz? Benim iki oğlum var. Ben sizi çok seviyoruz. Allah razı olsun, Allah yardımcınız olsun. Cenab-ı Hak muhininiz olsun inşallah. Hollanda'ya da selamlar. Selamun Aleyküm.
Bir işveren olarak kardeşlerimle personeli alırken veya çıkarılarken o kişi hakkında eksiğini ve artısını değerlendirmemiz gerekiyor. Mesela bu çok yalan söylüyor. Bu gevşektir, bunu beceremez. Eli çok ağırdır, becerikli değildir gibi sözler söylemek zorunda kalıyoruz. Bunlar da gıybet midir? Bunlar gıybet statüsünün içerisine girmiyor. Sebebi şu, bir iş yerinde o kimsenin performansı analiz ederken, ahlakı da analiz ediliyor. O iş yerine uygun olup olmadığına karar verilecek. Bu şuna benziyor. Hani bir bayan geldi, işte beni filanca ve filanca istiyor dedi. Öyle deyince onun birisi için onun eli vuraktır dedi. Ama işte hali vakti yerindedir. Öbürki vurak değildir ama hali vakti yerinde değildir dedi.
Bu buna benziyor. Gelibolu'dan selamlar, Mevlevi Hane programı olmayacak mı? Siz gelmeyince Mevlevi Hane'nin bahçesi, içler acısı, otlar, çöpler, duvarlarında otlar bitmiş, merdivenleri, kuş bisikleri, bahçesinde içki şişeleri, otlar ekin tarlası gibi bir virani olmuş. Ne yapmalı, ne etmeli, kime gitmeli? Kaymakamama gitmeli. Bugün bilemedim, kendi gücümün yettiği kadar kendim mi yapsam bilemedim. Siz gelmeyince sahipsiz kalmış. Estağfurullah, her şeyin bir sahibi vardır. Allah yardımcınız olsun inşallah. İyi bir kaymakam var orada. O bununla ilgilenir gibi geliyor bana. Selamun Aleyküm.
İslam'da helallar ve haramlar kitabında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ey gönülleri istediği tarafa çeviren Allah'ım, kalbimi dinin üzerine sabit kıl derdi. Sen de mi korkuyorsun diyenlere cevaben, şüphesiz kalp Allah-u Teala'nın iki kudret parmağı arasındadır. Onu dilediği tarafa çevirir buyuruyor. Bu hadis-i şerife göre her şey onun kudretinde, bu olay cebriciliğe girmiyor mu? Akabinde ayet-i kerimesinde Allah kişiyle kalbi arasındadır buyurmuştur. Yani Allah kişiyle aklı arasına girer de insan ne yaptığından haberdar olmaz yazıyor. Bu yazılanı anlayamadım, açıklayabilir misiniz? Bu normalde kalbimiz İslam'da sabit, dininde sabit kıl demesi dua. Ah, yani bu şu demek, eğer Allah kalbi başıboş bırakırsa, kalbin nereye savrulacağı belli değil.
Bunu bir cebriyecilik olarak değil. Allah bir kalbi başıboş bıraktığında, o kalbin ne tarafa savrulacağı belli değil. İstikametini bulup bulamayacağı belli değil. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bir örnekleme yapıyor. Diyor ki, Ya Rabbi Allah'tan bir dilekte bulunuyor. Benim kalbimi senin dininde sabit kıl. O yüzden kalp iki parmağının arasında diyor ya, kalp kötülüğe de gitse iki parmağılıktan birine gitti, iyiliğe de gitse iki parmaktan birine gitti. Yani, kötülüğü de halkeden Allah, iyiliği de halkeden Allah. İki parmak deyince, iki parmak bakın ne oldu? İkisi de benim kolumda birleşmiş oldu. İkisi de o iki parmak da Allah'ın zat-ı üliyetinde birleşti.
Bu hadis-i şerife bakarken, işte bu, eğer o kalp rüzgara bırakılır gibi, orta yerde bırakılırsa, ne tarafa gideceği belli değil. Öyle olunca burada tehlike var. Her daim kalbimizi bu tehlikede maruz kaldığı için, tevhid ile kalbimizi tevhide bağlamamız gerekiyor. Ayetinde, ayet-i kerimesinde, Allah kişi ile kalbi arasındadır, buyurmuştur. Yani, Allah kişi ile aklı arasına girerdi. İnsan ne yaptığından haberdar olmaz. Bu, Allah kişi ile kalbi arasındadır. Yani, aklı arasındadır. Yani, o kimse, kendisini ve aklını Allah'a yönlendirirse, anında Allah'ı bulabileceğini, görebileceğini işaret. Ben de buradan onu anlıyorum. Selamun Aleyküm, hayırlı geceler.
Bir padişahın huzurunda saygıdan ve korkudan, onun emirlerine karşı koyulamaz. Gel derse gelinir, git derse gidilir. Ancak, yanından ayrılınca, kişi kendi dilediğini yapabilir. Bu örneğe binen müminler, Allah'a karşı hedef ve haram işlemekten korkmak, ona itaatte saygı göstermek noktasında, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu, cüz-i iradeyi bırakıp, kendilerini külli iradeye teslim etmiş mi olur? Rabbine karşı kendi cüz-i iradesi kalır mı? Bu noktada, gerçek anlamda, Allah'a teslim olmuş mümin, cüz-i iradesinin nasıl, neye karşı kullanılır? Allah'a teslim olmuş mümin demek, cüz-i iradesini külli iradeye teslim etmiş, külli iradenin emrine vermiş demektir. Külli irade, ona farz ibadetlerini yerine getir dediği için, cüz-i iradesiyle farz ibadetlerini yerine getiriyor.
Ona haramlardan uzak dur dediği için, cüz-i iradesiyle külli iradenin emrine ayak uydurup, bu noktada farzları haramlardan uzak duruyor. Selamun Aleyküm, Kur'an ve sünnetin dışında hükme taraf olan halife azledilecekse, 2. Abdülhamid'in genel ev ve içki fabrikasına müsaade etmesi, sonrası azledilmesi doğru bir karar mıydı? O kararların içerisinde azledilme kararların içerisinde bu da var. Yani biz böyle bunları çok ince detaylarını araştırmış bir insanlar değiliz ama bunların olduğu söyleniyor. 2. Abdülhamid tahtan indirildikten sonra devletin daha kötüye gitmesini nasıl yorumlarsınız? Evet, 2. Abdülhamid han devleti derleyip toparlamıştı.
Ama devleti derleyip toparlarken öbür taraftan da Kur'an ve sünnet tarihsinde hatalar yapmış olabilir. O yüzden tarihçilerin işi, bu konuda çok tarihi bir birikimim yok. Tarihi bir birikimim olmadığı için hükmetmem de mümkün değil. Selamun Aleyküm, eşimle şiddetli geçimsizlik yaşıyoruz, çok kavga ediyoruz. Sinirli bir kimse, küçük bir tartışmada dahi bayan olduğu halde ağızdan küfür eksik olmuyor. Sus diyorum, susmuyor. Alttan almıyor. Ben dahi sinirlenmeye başlıyorum. Dayanmaya çalışıyorum. Bir umut yumuşama olur diye. Lakin her defasında da boşa beni diyor. Boşanın umumundan bahsediyor. Size dahi gelmiştik. Anlatmıştık. İlk yılımızda nikahımızın durumu nedir? Bu sözlerinden dolayı ne yapmalıyım?
Ben boşanma taraftarı değilim. Akıllanması ve yürümesi için bu evliliğin talak mı vermem gerekir? Ne demem, ne yapmam gerekir? Sizden dua istiyoruz. Bu benim genel felsefem. Bunda herkes uyacak diye bir zorunluluk yok. Eğer bir kadın, bir erkeğe beni boşa diyorsa, ben arkadaşlara tavsiyem şu. Yani yürümeyecek noktada değilse, kadının isteğini geri çevirmeyin. Boşayın birbirlerinizi, hayatı zulmetmeyin. Veya bir erkek bir kadından boşanmak istiyorsa, bir kadın olarak ondan hakkınızı alın. Erkeğin isteğini yerine getirin. Boşayın, boşanın. Yani mesele boşanma noktasına geldiyse, taraflar birbirlerinden hak ve hukuklarını alıp boşanabilirler. Veya birbirlerinden hak ve hukuklarından feragat ederekten de boşanabilirler.
Bu benim genel felsefem. Bu benim genel kaidem. Eğer yürümüyorsa boşanın. Ben zaman zaman derslerde söylerim, bir kadın benden boşanmayı isterse sorarım ona. Yani iyi düşündün mü? İyi düşündüm diyorsa boşarım. Yani neden hayatı zulmediğim ona? Veyahut da bir erkek bir kadından boşanmayı talep ediyorsa, kadın boşanmamak için bir iki ona söyledi. Ama adam boşanmayı istiyor, boşanmayı talep ediyor. Kadının da bu konuda direnmesi doğru değil. Yani boşansınlar herkes hayatına baksın, yoluna baksın. Hele böyle geçimsizlik söz konusuysa, taraflardan birisi işte psikolojik problemler yaşıyorsa, çünkü aşırı derecede sinirlilik, bir psikolojik bir rahatsızlık da olabilir.
Tedavisi yok ise veyahut da bu konuda bir problem yaşıyorsa insanlar, hayatları birbirlerine zehir etmesinler, boşanabilirler. Evet salı gün siz rüya yazmıştınız, bu Kur'an-ı Kerim harflerinin okunlamasıyla alakalı. Bu rüyanızı yorumlamıştım, oradan dinleyebilirsiniz inşallah.
Selamünaleyküm, geceniz hayır olsun. Neden mürşidi kamiller devlet başkanlığı yapmak istemezler? Böyle bir kanunu ve ibarenin olduğunu bilmiyorum. Neden devlet başkanlığı yapmak istemesinler ki? Yaparlar. Mürşidi kamillerden daha ala devlet başkanlığı yapacak kimse olmaz. O yüzden mürşidi kamillerden devlet başkanı olmaz diye bir kaydı yok. Hem de en iyisi olur. Selamünaleyküm, korona ile alakalı kimseyle tokalaşmamak ve sarılmamamız gerektiğini söylüyorlar. Çok mu abartılıyor, ne tavsiye edersiniz?
Sonuçta bir bulaşıcı hastalık var. Bulaşıcı hastalıktan dolayı insanlar, devlet böyle bir önlem alıyor. Bu önleme uyma hakkı var insanlar. Kendilerince uyabilirler. Bunda bir problem yok. Oyuncak, bebek örüp satmak uygun mudur? Bu gördüğünüz fotoğraf uygundur. Selamünaleyküm. Kur'an'ın yasaklamadığı bir takım şeylerin zararını görülerek yasaklanması konusunda bazı tarikatlarda helal olan şeyler yasaklanıyor. Buradaki insanlar, diğer Müslümanlar bu yasaklara uymadığı için onlara günahkar ya da cehennemlik olduklarını söyleyebiliyorlar. Böyle kimseler, akrabamızda da mevcut yöre insanına bu tip bazı konular öyle yaygınlaşmış ki doğrusunu hadis örnekleriyle söylesek de bazen inanmıyorlar.
Bu konular açıldığında nasıl bir yol izlemeliyiz? Bu, helal olan şeylerden perhiz edilebilir. Bu yasaklamak değildir. Perhizdir. Yani bu ne demektir? Mesela bir kimse ete karşı çok duyarlılığı vardır. Ona dersiniz ki siz et yemeyiniz. Et helal mı? Evet. Ama onun ete karşı bir alerjisi var, bir problemi var. Bu perhiz. Ona et yeme denilebilir. O yüzden bazı tarikatlarda helal olan şeyler bu noktada yasaklanıyor olabilir. Perhizdir bu. Bu mümkündür ama yok böyle bir hastalıktan, rahatsızlıktan dolayı değilse o zaman farklı bir şey. Ama kendisine yasaklanmış yani et yemesi kendisine yasaklanmış bir kimse.
Et yiyenleri kafir hükmünde görmesi, münafık hükmünde görmesi veya siz doğru yapmıyorsunuz diye görmesi bu cehalet. Allah muhafaza eylesin. Kendi kendimize tek başımızdayken bir başkası hakkında kötü konuşsak, düşünsek gıybet olur mu? Bu kalp kararmasına sebep olur. Bu gıybet olmaz ama kendi kendine birisinin hakkında kötülük düşünmek kalp kararmasına sebep olur. Allah muhafaza eylesin. Geçen konuşmanızda medet ya Abdülkadir diyen kafir olur. Medet ya Allah demek gerekir dediniz. Benim videolarını izlediğim sarıklı cübbeli ölmüş bir şahıs konuşmalarına başlamazdan önce medet ya Sultanul Evliya diyordu. Böyle diyen kafir mi olur? Yoksa adamı çok imanlı bir Müslüman olarak tanımıştım.
Kim ne der beni ilgilendirmez. Biz İyya Kenan Büdü ve İyya Kenestayin'e bakarız. Yani ancak ona ibadet eder. Ancak ondan yardım dileriz. Bakın vesile etmek farklı bir şeydir. Bir zattan medet ummak farklı bir şeydir. Bu Abdülkadir Geylana Hazretleri de olabilir. Abdülkadir Geylana Hazretleri'ne vesile etmek farklı bir şeydir. Yetiş ya Abdülkadir demek farklı bir şeydir. Allah muhafaza eylesin. Buradan sevgili selamlar. İnşallah bize de gelir ve misafirimiz olursunuz. Bir Almanya seyahatiniz olsun. İnşallah Allah nasip ederse gelirdi inşallah.
Şu anda her ne kadar plan ve programımız dahilinde değilse de inşallah gelmeye gayret ederiz. Kenyalı kardeş görüntülü arama yapmış. Ama cevap verebilmeniz mümkün değil. Hakkınızı helal edin. Selamun Aleyküm. İçinde her atom bir güneş saklar derken. Eğer atom ağzına şöyle bir açar. Bu güneş bir çıkarsa şayet o pusadan. Gökler ve yer tuz buz olur ışıltısından. Meslemi 4610. Yukarıda pirimiz atom bombası tarif etmiş yıllar öncesinden. Böyle ilimler hangi mertebede verilmeye başlanır? Bir de tasavvuf yolunda hayatında zina etmiş kişiye rüya ilmi verilmez diye duymuştum. Bu yolda buna benzer kurallar var mıdır? Hiç ilk defa duyuyorum zina etmiş bir kimseye rüya ilminin verilmez dendiğini.
Burada da atom bombasından bahsettiğine inanmıyorum mesleminin bu beytinde. Bu mesleminin bu beytinde farklı şeyler olabilir. Zor durumda kaldığında, selamun Aleyküm zor durumda kaldığında aniden yapabileceğimiz dua nedir? Bağışlama yapıyorum ama siz neyi önerirsiniz? Eşim için de dua eder misiniz? Allah muayeniniz olsun. Normalde bir kimse hangi zor durumda tevhid çekebiliriz? Hasbinallahu ve nimel vekil diyebilir gibi. Allah bir kalbi neden başıboş bırakır? Kulu bu noktaya düşüren sebepler nelerdir? O Allah'la olan ilişkisini başıboş bırakmıştır. Allah da onun kalbini başıboş bırakmıştır.
Kim Allah'ı unutursa Allah da unutur. Kim Allah'a sırtını dönerse Allah da ona sırtını döner. Bir günahından dolayı birine kızmakla, onun günahından dolayı kınamak arasında bir fark nedir? Bir kimse eğer böyle elinin altındaki bir kimse ise onu günahından dolayı, günahından geri çevirmek için kızabilir. Ondan sonra kınamak farklı bir şey. Kınadınız sizin başınıza gelir diyor. Ona dikkat etmekte fayda var. Evet kıymetli dostlar sorularınız bitti. O yüzden Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenab-ı Hakk en kısa zamanda buluşmamıza, en kısa zamanda görüşmemize vesile eylesin. İnşallah önümüzdeki perşembe günü sohbetimize devam edeceğiz.
İnşallah haklarınızı helal edin. Şimdi yine mutadımızı yerine getireceğiz. Tevhidimizi çekeceğiz. İnşallah geceyi sonlandıracağız. Eftali zikir fâlemennehu La ilahe illallah El Fatiha mâ selavatı La ilahe illallah
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.