mustafaozbag.org

Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 22.09.2022

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 24 Eylül 2022 · 28:46

Yıl eylesin, Rabbim cümlemizi Kur'ân ve Sünnet-i Sene'ye sımsıkı yapışanlardan eylesin, Kur'ân ve Sünnet-i Sene'ye sımsıkı yapışıp, hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, hakkı hak bilip, hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin, Selamun Aleyküm. On yıl önce altınlarımı alacağım parayı, kendi mehrimi dayıma verdim. O zaman beş gün sonra altın vereceğini söyledi. Altın param olduğu için ben de o sebeple verdim. Bu zamana kadar vermedi.
Şimdi bana o zamanki para karşılığı olan altınımı istediğimde, ben normal parayı veririm diyor. Para verdik ancak anlaşmamız altın şeklindeydi. Bu kadar yıl oldu, benim mağduriyetim var, bu nasıl giderilmeli? Bunun dinimizdeki maddi manevi karşılığı nedir? Dayın normal borcunu ödemek istiyorsa, doğru bir insansa, burada beş gün sonra altını vereceğini söylemiş, beş gün sonra altını vermesi gerekiyordu.
Verdiği sözü yerine getirmemiş, sözüne sadık bir kimse değil. Beş gün sonra bu altını vermiş olsaydı, bu problem olmayacaktı şimdi. Şimdi böyle bir problem var. Bu alışveriş değil, ticaret değil. Elden verilmiş bir para. Dayın şimdi ben on yıl önceki parayı veririm diyorsa, samimi değil, ihlaslı değil. Bunun dini hukuk açısından bakmaya kalktığımızda şimdi, yani buradaki anlaşma olmamış olsa, yani denmese ki, bak ben bu parayla altın alacağım, karşıdaki kimse de diyorsa, ben bu altını, altın olarak sana vereceğim bunu,
bakın bu altın olarak bu parayı vermesi gerekiyor. Şimdi şunu diyeceksiniz, yani aslında faiz olmuyor mu? Öyle değil mi? Şimdi orada bir anlaşma var. O anlaşma, İslam hukukuna göre normalde uygun değil, uygun değil. Şöyle uygun değil. Yani siz TL veriyorsanız TL alacaksınız. Ama o kimse özellikle söylüyor, ben bununla altın alacağım. Ben bununla altın alacağım deyince, karşıdaki kimse diyor ki, evet ben bu altını sana vereceğim beş gün sonra. Burası olmamış olsa, hani bu söz olmamış olsa, TL'ye TL ödeyecek. Veya ticaret yapıyorsunuz değil mi? Ticaret yaparken ne konuştunuz? TL'ye konuştunuz. TL'ye TL ödeyecek. Gününde ödemedi, günahı kebayra girdi.
Göz göre göre ödemediyse, varken. Yokken ödemedi, Allah affetsin. TL konuştun, TL ödeyeceğim. Borç veriyorsun. Borç verirken altın, altın. TL, TL. Dolar, dolar. Eyvallah. Ama şimdi burada bir tane mağduriyet var. Yani o dayıya demek lazım. Beş gün sonra neden götürmedin parayı? Sen sözünde neden durmadın? Sen ahde vefasızsın. Sen beş gün sonra bunu götürmüş olsaydın, sözünü yerine getirmiş olsaydın bu olmayacaktı. E şimdi de o gün sonra kalk sen, o gün Türk parasından bugün ödeyeceğim de. Bu artık aymazlık bu. Bunun dini hukuk olarak bunu konuşmak uygun değil. İnsanlık olarak konuşacak. O kimse diyecek ki, ben yeğenimi mağdur ettim.
Yeğenimin hakkına girdim. Ben yeğenimi üzdüm. Ben o günkü bu paranın altın karşılığı neyse, ben bunu vereyim diyecek. Kendiliğinden bunu söyleyecek. Mağdur etmişsin karşıdaki kimseyi. Bu normal ticaret değil. Elden aldı, elden almış vermişsin. Ya ticarette dersin ki ticaretin hukuku var. Çek senet var, onun hukuku var. Adam çeki almış, çekin hukukunu kabul ediyor. Senete almış, senedin hukukunu kabul ediyor. Veya ticaret yapıyor. Ticarette işte iki ayda, üç ayda bir ödüyor adam. O kendi arasında, onun hukuku var. Bunlar ayrı. Bu elden verilmiş emanet para. Bu sıkıntılı. O yüzden bunu böyle hani, işte ya o gün ne para aldım ben, bugün de onu da ödeyeceğim.
E sözün nerede kaldı? Ben bu yazılan kağıda göre konuşuyorum. Hani senin sözün nerede kaldı? Adamlığın nerede kaldı? Hani beş gün sonra ödeyecektin. Sıkıntılı bir durum. Allah bizi affetsin. Evet soru bir taneydi bugün. Allah bütün eksikliklerden münezzehtir ama teşbih olarak benzeterek soruyorum.
Yani annenin merhameti var evlatlarına. Bir anne mesela evladını riske atmaz. İşte ölüme göndermez veya ucunda bir ölüm olabilecek bir işi veya sıkıntılı olabilecek bir işi. Gücü nispetinde engellemeye çalışır veya bunu olur vermez. Allah, Cenab-ı Allah muhakkak her şeye kadirdir. Fakat bizi bu aleme gönderip Cenab-ı Hak ki kullarını seviyorsa yarattıklarını, bizi neden riske attı yani?
Olabilir, cehennemlikte olabiliriz veya bir hataya da düşebiliriz. Neden böyle bir şey oldu? Cenab-ı Hak bizi neden riske attı? Yani bu. Allah tanınmaklığı istedi. Tanınmaklığı isteyince insanın kendisini tanıyacak olan insanı yarattı. Onları yarattıktan sonra ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. Evet dedi onlar da. Ondan sonra secde emri verdi. Hepsi de birinci secdeye gitti. Sonra bir daha secde emri verdi. Bir kısmı ikiye gitti, bir kısmı gitmedi. Bir daha secde emri verdi. Onların da bir kısmı gitti, bir kısmı gitmedi. Yani Üç sınıf insan, iki sınıf insan oldu. Üç sınıf. Bir, birinci secdeye gitti.
İkiye gitmedi, üçe gitmedi. Birinci secdeye gitti. İki ve üçe gitmedi. Kafir yaşadı, kafir öldü. Birinci secdeye gitti. İkinciye gitti. Mü'min yaşadı, üçüncüsünde gitmedi, kafir öldü. Birinci secdeye gitti. İkinciye gitmedi, üçüncüye gitti. Kafir yaşadı, mü'min öldü. Bu tabii biz geriye doğru baktığımızda bu ruhlar aleminde yaşanan bir şey. Allah diyor ki, eğer sizi böylece cennetlik veya cehennemlik olarak ayırsaydım, siz itiraz ederdiniz. Derdiniz ki, ben cennetlik ameli işleyecektim. Beni neden cehenneme koydun? Derdiniz. Ben de diyor, siz kendi kendinize şahit olun diye sizi dünyaya gönderdim. Allah kullarına zulmetmez.
Kullar kendileri hata yapar, kendileri yanlış yapar. Allah kulunun cehenneme gitmesini istemez, sevmez de. Ama kul kendisi cehennemlik ameller işleyerekten oraya doğru gider. Hiçbir anne çocuğuna genel olarak, annelerin büyük bir çoğunluğu merhamet eder. Biz bunu bütün anneler öyledir, bu biraz şey olur. Doğrulmaz. Yani her çocuk doğuran annelik vasfına sahip olmuyor. Veya her çocuğun babası babalık vasfına sahip olmuyor. Öyle anneler var ki çocuğunu kendi elleriyle ateş atıyor. Öyle babalar var ki çocuğunu kendi elleriyle ateş atıyor. Biz makul dairede, makul bir anne baba çocuğuna merhamet eder. Allah da merhamet eder.
Allah da merhamet ettiğini, peygamberleriyle merhametini gösteriyor. Kitaplarıyla gösteriyor. Dostlarıyla gösteriyor. Diyor ki, ey insanlar, ey benim kullarım, nefsinize uymayın, hevanıza uymayın, yanlışlığa gitmeyin. Bak sizin için ben peygamberler gönderdim. O peygamberlere kitap verdim. Kitapla beraber hikmet verdim. Bunlara uyun ve beni tanımaya çalışın. Sizi yaratmamın sebebi beni tanımanız. Bu dünyanın süsüne, bu dünyanın şatafatına, şataatına aldanmayın diyor. Aslında Allah insanları yaratırken kendisini tanıma, kendisini bilme şerefine nail olsun. Bunun o zirve zevkini, zirve ilmini tatsın diye gönderdi. Şimdi meseleye bir taraftan bakarsanız muhteşem bir şey çıkıyor.
Yani Cenab-ı Hak kusisi birisini yaratıyor, bir kavim yaratıyor. Bu kavme diyor ki, yani insan kavmine diyor ki, siz zirvede olun, benim halifem olun. Şimdi bu lütuf mu, risk mi? Lütuf. Sen lütfa geri dönersen, o zaman senin için nankörlük oluyor. Sen lütfa, ikrama, ihsana geri döndün.
Sırtını döndün. Sen nankörlük ettin. Evet, o zaman da sen hak ettin. Burada normalde Allah'ın merhametinin eksikliği değil, çokluğu var. Nasıl çokluğu var? Bir adım gelirsen on adım gelirim. On adım gelirsen yüz adım gelirim. Yüz adım gelirsen sana koşarım. Bu büyük bir merhamet, büyük bir lütuf. Bu büyük bir ikram. E şimdi bir kimse bu merhameti, bu lütfu, bu ikramı bırakacak, sırtını dönecek. O zaman Cenab-ı Hak da diyor ki, ben sana bu kadar lütfettim, ikram ettim, ihsan ettim, rızık verdim, akıl verdim. Ben sana beden verdim. Ben sana her türlü şartları sağladım. Sen bunları sağlayan Allah'ı bıraktın.
E sen kalktın, heva hevesine kul köle oldun. E sen, ben sana peygamberler gönderdim, kitaplar gönderdim. Peygamberlerden sonra arzın üzerine, mürşidi kamiller gönderdim, veliler gönderdim. E sen bunları bıraktın, heva hevesine ilahi dindin, şeytana ilahi dindin. O zaman insan kendisi o tarafa doğru gitti. O zaman kendisi o yolu seçti. Bunda Allah ona dedi ki, bu tarafa gel. O Allah'ı dinlemedi, o tarafa gitti. Bakın o Allah'ı dinlemedi, o tarafa gitti. Bir anne düşünün, çocuğuna merhamet ediyor. Bir baba düşünün, çocuğuna merhamet ediyor. Onu doğru yola götürmeye çalışıyor. Ama velakin çocuk illaki diyor ki, ben yanlış yola gitmek istiyorum. Anne baba feryat figan, onu doğru yola götüreceğim diye canhıraç çırpınıyor.
Ama çocuk inadına inadına diyor ki, ben yanlış yola gideceğim. Şimdi anne baba burada merhametinden, şefkatinden, Hz. Mevlana öyle der. Anne çocuğuna bir tokat vurur, yanlışa gittiğin için. Yanlışa gitmemesi için. O diyor, çocuğunu sevmediğinden değildir. O çocuğuna merhamet gösterdiğinden dolayı ona tokat vurur, yanlışa gitmesin diye. Şimdi anneler, babalar çocuklara kızarlar, şunu yapma, bunu yapma, neden bunu böyle ettin, neden şunu şöyle ettin diye. O anne babanın şefkati merhametidir. Çocuğunu doğru yola götürmeye çalışıyor. İyi yola götürmeye çalışıyor. Çocuk bunu anlamaz, bunun idrakten yoksulsa, annem babam bana hep kızıyor, hep böyle konuşuyorlar der.
Anne babaya düşman olur, o çocuk cahil. Ama yok, anne babanın o doğruyu, iyi, güzeli nasihat ediyor. Çocuk da ona uyuyorsa muhteşem bir şey. O zaman çocuk doğru yolda gidiyor. Anne babayı da ona doğruyu söylüyor çünkü. Aynı şey, Allah ona doğruyu söylüyor. Allah ona diyor ki, peygamber gönderdim, peygamberin peşinden git. Kitaplar gönderdim, kitaplara tabi ol. Ama o illaki, hani tabiri caizse yanlış yola gidiyor. Şimdi, burada Allah onun yanlış yola gideceğini biliyor mu? Biliyor. Allah'ın bilmesi ayrı bir şey. Gitmesin. Bakın, gitmesin. Cenab-ı Hak onun kulağından tutup yanlışlığa götürmüyor çünkü.
Gitmesin. Yanlışlığa gitme riskimiz var mı? Var. Nasıl var ama? Nefsine uyarsan var. Nefsine uyarsan, herkesin yanlış şey, gitme riski var. Ama bu risk, Allah'ın takdir ettiği, Allah'ın istediği bir şey değil. Seni serbest bırakmış. Seni serbest bırakmış. Dileyen demiş, dosdoğru yolundan gitsin. Bunun karşılığı ne? Dileyen, dosdoğru yoldan gitmiyorsan, eğri yoldan gideceksin. Benim bildiğim bu. Allah bizi affetsin. Yani bu kısımla ilgili o tutturamadığım bir şey yok. Fakat tabi yeni bir gelen soru bu. Hani Hazreti Mevlana'nın da bahçe dediği, yani emanet bize daha verilmeden, biz bu emaneti kendimiz mi istedik?
Yani Allah'ın bizi bu şekilde emanetini yükle diye. Yoksa bu emanet bize verildi. Hani daha öncesinde mutluyduk diyor Hazreti Mevlana bahçede. O gül bahçesinde gül dererdik diyor. Hani burada bir ahır sorumluluk oldu diyor. Her an riskimiz de var. Bu kısmını ben söylüyorum. Yani yorum olarak söylüyorum. O diyor ya. Buradan çıkamadım. Kulağına üfler diyor. Hiçbir şey yok iken onun kulağına efsunladı, kulağına üfledi. Kulağına üfleyince diyor kendi ayaklarıyla varlığa koştu. Allah bizi bu imtihana sürüklemeden. İmtihanı olarak görme. O zaman nasıl görmem gerekiyorsa. Allah aşıkların kulağına efsunladı. Dedi ki eğer siz vücut elbisesini giyerseniz benim cemalimi görürsünüz dedi.
Eğer benim vücut, benim size giydirdiğim elbiseye razı olursanız dedi. Ebediyen biz beraber sohbet ederiz dedi. Bunun üstüne biz mi seçtik elbiseyi? Biz böyle nasıl gittik hem de. Dedik ki madem ki seninle ebediyen sohbet var. Madem ki bu elbiseyi giyenle sen ebediyen cemalleşen. Madem ki bu elbiseyi giyen hem aşık olacak hem maaşık olacak.
Kah aşıklığın, aşıklığın zirvesini yaşayacak. Ben ne güzel maaşığım diyecek. Kah kulluğun zirvesini yaşayacak. Ben ne güzel kul oldum diyecek. Ve senin gözünün önüne cemalinden öyle tecelliyatlar koyacak. Sen tecelliyatları görünce gözlerin kamaşacak. Sarhoş olacaksın. Ne gömleği giydiğini bilmeyeceksin. Ayıksan sana söyleyecek lafım yok zaten. Ayık olanlar da meclisimizi terk etsin. Hazreti Pir diyor. Aklına vuracaksan bizim aramıza katılma diyor. Aklına vuracaksan bizim aramıza katılma diyor. Bizden uzak dur diyor.
O yüzden cemal kokusunu alan, cemal kokusunu alan aşıklığa doğru kendi iradesiyle koşar. Ama bir kimsenin burnunda cemal kokusu yoksa o aşıklığa doğru koşmaz. Cemal kokusunu alan burun aşıklığa koşar. Kimseyi dinlemez. Senin burnun, bu Halit Hoca için söylemiyorum genel olarak. Senin burnun aşıklık kokusu almadıysa burnuna bak. Kimseye kabahat bulunma. Ha sen aşıklık kokusunu almadıysan bahanen çok olur. Aşıklık kokusunu aldıysan hiçbir bahanen kalmaz. Oturursun ve sana ne elbise biçtiyse gönül razılığıyla giyersin.
Ne rengine itiraz edersin, ne elbisenin modeline itiraz edersin. Ne rengine ne modeline itiraz edersin. Çok sevdiğiniz bir kimse size bir hediye almış. Hediyeyi açıp bakmazsın bile. Dersin ki sevdiğimden bir hediye geldi. Ne geldi önemli midir? Sana bir hediye göndermiş. Bu ne muhteşem bir şey. Bu ne muhteşem bir şey. Paketi açamazsın bile sevincinden. Sarhoş olursun. Alırsın paketi oraya koyarsın böyle. Döner dolaşır pakete bakarsın. Neden? Sevdiğin göndermiş sana. Sen öylesine sevmişsin ki sen başka bir şey aklının ucuna gelmesin. O yüzden aşıklar beden elbisesini kendileri koşarak değil uçarak gidip giydiler.
Uçarak gidip giydiler. Ve yine beden elbisesini uçarak çıkarıp gidecekler. Onlar çünkü beden elbisesinin saatini beklerler. Derler ki evet biz bu beden elbisesini kendi elimizle giydik. Ne diyor? Ben melamet hırkasını kendim giydim. Kime ne? Biz o hırkayı giymişiz. Ta ayağını sabit eden. Kime ne? Ve o hırka bir gün gelir. Bu dünyada çıkarılır. Yine üvey kuşu gibi uçar gideriz bu dünyadan. Bu benim işim. Benim kafam aşıklara çalışır. Aşık olmayana kafam çalışmaz. Benim sözüm aşıklık yolunda olanlara.
Aşıklık yolunda olmayanlara değil. O yüzden benim sözüm onlara batar. Onlara ters gelir. Onlara aykırı gelir. Ben sözümü aşıklık yolunda gidenlere söylüyorum. Benim sohbetim de onlara. Ben böyle umuma vaaz edecek bir hoca değilim. Öyle bir kimse değilim. Ben vaiz de değilim. Ben hiç böyle bir iddiam olmadı. Biz burada da bir vaaz yok zaten bizde. Biz sohbet ediyoruz burada. Muhabbet ediyoruz. Cemalleşiyoruz burada. Ruhlar aleminde birbirlerini sevenler burada da birbirlerini seviyorlar. Ruhlar aleminde birbirleriyle dost olanlar burada da dost oluyorlar. Bizim birbirlerimizden bir farkımız yok. Hepimiz dost meclisindeyiz.
Dostun dostu kadeh sunmuş. İçine ne koyduğuna dahi bakmıyoruz. Gelsin kadeh gitsin kadeh. İçtikçe içerisimiz geliyor. İçinde ne vardır ne yoktur hiç aklımızın ucuna bile gelmez. Ayıklar ne içeceklerine dikkat ederler. Şimdi kimse ayık ya. Ayık olunca bana rakı getir, bana viski getir, bana şarap getir. Viskinin markası bu olsun, rakının markası bu olsun der. Neden? Ayık o. Biz öteden sarhoş gelmişiz. Ayırmasını bilmiyoruz. Biz diyoruz ki doldur ne dolduruyorsan doldur. Senin evinden doldur da senin elinden ne olursa olsun diyoruz biz. Umurumuza bile katmıyoruz. Bazen sert oluyor, bazen yumuşak geliyor, bazen tortulu geliyor, bazen tortusuz geliyor. Bazen yıllanmışı geliyor, bazen tazesi geliyor.
Ne geliyorsa biz onun da farkında değiliz. O bazen kendisi fısıldıyor. Bu çok yıllanmıştı diyor. Ondan sonra bizim umurumuzda değil, biz ne varsa getir diyoruz. Önceden de öyle alışmışız biz. Raf takınlara gözümüzü dikiyoruz. Öyle olunca bir şeyin anlamı kalmıyor. Ha! Varsa içinizde aklı ileri olan bu sohbet bana göre değil diye tabii olabilir. Ama bizim sohbetimiz ona değil. Deli aşığı görünce sopasını saklarmış. Döndüm baktım, boynunu büktüm. Yapacak bir şey yok. Allah yesin inşallah. Rusya'nın seferberlik ilan etmesi ne anlama geliyor? Yunanistan neden bir anda üstümüze geliyor?
Yunanistan üstümüze mi gelmiş bizim? Haberim yok. Sıkıntı yok ya. Eğer kişi üstüne de gelse, yanına da gelse, altına da gelse ne yapacaksa yapar.
Ne olmuş ki yani? Ben farkında değilim demek ki. Ne yaptı? Bomba falan mı attı bize? Yusuf Hoca bir şey mi yaptı? Herhangi bir şey var mı? Evet. Siz Yunanistan'ı görmeyin. Yunanistan'ı görürseniz, meselenin özüne vakıf değilsinizdir. Siz itin sahibine bakın. İtin sahibini görmezseniz, aldanırsınız. İtin sahibine bakın siz. Yunanistan dediğiniz ne ki? Hap gibi. O yüzden ona bakmayın. Onun arkasında sahibi vardır. Sahibi öyle onu konuşturuyordur. Ben gerçekten bu ara ne o Yunanistan'ı izleme noktasında değilim. Yunanistan öyle. Ufak şeyleri izlemeyin. Onların arkasında ne var? Onlara bakın. O yüzden gerek yok.
Boşlar. Evet. Evet. Eftali zikr fâlem ennehu Lâ ilâh

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi