Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 19.03.2022
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 20 Mart 2022 · 1:34:24
Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali zikrfâlevennehû, La ilâhî, Resûlullah, Cemiyen, Enbiya'yı, El-Mürsel'in, Velhamdülillâhi Rabbil âlemin, Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Selâmünaleyküm, Hepiniz de hoş geldiniz inşâAllah, Cenâb-ı Hak cümlemizi, Kur'ân ve Sünnet-i Sen'e sımsıkı yapışıp yaşayanlardan eylesin.
Amin. Rabbim cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin. Amin. Hakkı hak bilip, hak yolunda çalışan, yaşayan, batıl batıl bilip, batılla mücadele eden kullarından eylesin. Amin. Biraz vakit gecikti, o yüzden hızla sohbete girelim inşâAllah. Bir işveren yanında çalıştırdığı çalışanının hakkını, maaşını vermeyip, Hakkını mı, maaşını mı?
Hakkını, maaşını vermeyip, her hafta şehir dışındaki etkinliklere, ailesi ile gitmesi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Önce varsa çalışanlarının borcunu ödeyecek. Bu bizde alakalıysa, bizde her hafta şehir dışında etkinlik yok. Eğer bu arkadaş bizimle alakalıysa bu mesele, benim bildiğim bir tek gelip olaya gidiliyor şehir dışı etkinlik.
Ayda bir, var mı başka bildiğiniz sizin? Salim var mı başka bir etkinlik? Evet. Bir kimsenin önce borcunu ödemesi evladır. O kimse borcunu ödeyinceye kadar her türlü israftan, her türlü harcamalardan uzak duracak. Hatta bir hadis-i şerif var, diyor ki o borcu bitinceye kadar sirkenin yanına tuz dahi katık olarak koymayacak diyor.
O yüzden o kimse borcu var ise önce borcunu ödeyecek. Ne bu be çabucak, düğünü bitirdiniz mi ya? Sohbet var diyorsun. Allah'ın iyi etsin inşallah. Gene temir taşlılığını gösterdin İsmail gene. Evet. Borcu olan bir kimsenin böyle fuzili şeylerden uzak durması sünnet-i seniyenin emridir. Ha bir kimse mecbur olduğu şeyleri icra edecek. Mesela bu anlayış doğru değil. Mesela ailesinin bir hayat standardı var. O kimse ailesinin hayat standardını korumakla mükellef. Borçtan önce bu.
Şimdi toplum dini bilmediğinden dolayı borcu var. Bu adam bu arabaya nasıl binebilir? Biner. Onun bir hayat standardı vardır. Hayat standardını bozmaz. İsraf olmadığı müddetçe ona bir şey diyemezsin. Adamın iki arabası varsa evet arabasının birisini satsın. Adam oturuyor bir evi var. İkinci bir yazlığı var. Evet yazlığını satsın. Eyvallah. Ama öbür türlü o kimse bunu hiç unutmayın. Bu böyle birinci derecede erkeklere, ikinci derecede bayanlara. Burayı iyi dinleyin. Bir, hayat standardınızı fazla yükseltmeyin. Bakın hayat standardınızı fazla yükseltmeyin. Makulü seçin.
Ortayı seçin. Kazancınız ne kadar? 10 lira. 6 liralık yaşayın. 10 liralık yaşamayın. Bu ikinci kısmı bayanlara. Eşlerinizin kazançları iyi diye isteklerinizi arttırmayın. Eşlerinizin kazançları iyi diye çocuklarınızın isteklerini arttırmayın. Evde ekonomiyi siz düzeltin.
Ve çocuklara deyin ki bu olmaz. Bunu babandan isteme. Bu şimdi alınmasın. Buna gerek yok. Bu kadınların işidir. Bir erkek çocuğuna bunu ben alamam dememeli. Dememeli bakın. Kadın onu erkeğe dedirtmemeli. O kadının hasıdır. Bakın kadının hası. O adamı zorlayıcı her türlü şeyden çocukları çeker kenara. Kendisini de çeker. Çocukları da kenara çeker. Bu adamı zorlayacak mı zorlayacak? Buna gerek yok yavrucuğum. Bunu istemeyelim.
Bunu alma sen. Babanın bunu almaya gücü var ama israf yavrucuğum beş yüz liraya bot mu alınırmış. Baban alabilir bunu. Sıkıntı değil. Ama beş yüz liraya bot alınmaz. Benim eşim alabilir ama ben bin liralık mantı alamam. Bunu kadın ayarlar. Kadın adamı ezdirmez çocukların önünde.
Kadın o işi düzenler, dizayn eder. Bu kadınların işidir. Ama kadın da heva hevesine uyduysa, o da gidiyorsa ben bin beş yüz liraya işte bir etek bir döpüye salacağım diyorsa, o da heva hevesine uyduysa gidip bin beş yüz liraya elbise alacağım diyorsa koptu, gitti, dağıldı ortalık. Ve bir de o standardı yükselttikçe oradan geri dönüş kadar zor bir şey yok. Orta hali hayatınıza devam edin. Yani gidip de bin insanın nefsi bunu kaldırmaz. İki yüz metrekare evden yüz yirmi metrekare eve adam girdiği zaman nefsi kaldırmaz bunu. Herkesin nefsi kaldırmaz. O yüzden yapma. Yüz yirmiden yüz seksene çık. İki yüz elliye çıkma.
O seviyeyi koru. İhtiyaç olursa eyvallah. Yapacak bir şey yok. İhtiyaç. Ama ihtiyaç yoksa makul yaşamak, standartları ortanın altında, hadi ortada tutmak en hayırlısıdır. Allah bizi affetsin. Evet. Soru sahibi geldi mi? Geç gelecekmiş. Soruları gönderdi. Burada mıydı sorular yoksa? Tamam. Muhtara mı bırakmış? Tamam. Evet. Kaldığımız yerden okumaya devam ediyorum. Devam demişim burada. Aslında ona göre dinin neticede ulaştırmak istediği son nokta da budur. Herkes bu aşamada, herkes değil, sadece aklını rafine ederek kalp haline getiren belli sayıdaki kişiler ulaşabilir.
Neydi? Şehadet bilgisi. Yani tanıklıya. Yani bu normalde bir kimse eşhedü, şahidim noktasına o zaman aklını kalp haline getirenler bu hale ulaşacaklar. Yani o kimsenin kalbi çalışır hale gelecek. Aklı vahye dayandıracak. Aklı vahye dayandırırsa o zaman onun aklı, kalbi akla doğru yürüdüğünden, akıl ve kalp vahdet oluşturacak.
Cem olacak. Cem olunca o zaman o kimse ne olacak? Şehadete doğru gidecek. Rasyonel mistisizm noktasına ulaşmakta ve böylece Türk düşünce sisteminin daha doğrusu Türk-İslam düşüncesinin ayrılmaz bir özelliği olan mistik ve tasavvufi eğilimi pekiştirmektedir. Evet, yani normalde bir kimse aklını ve kalbini cem eder, birleştirirse o zaman o işte Ahmet Yesevi ile başlayan bu yukarı Mezopotamya sufili olarak nitelendirdiğim aklı ve kalbi birleştirerek de yol yürüme.
Bu hale erişecek. Bakın bu genelde toplumlar bunları buluşturduklarında, birleştirdiklerinde büyük medeniyetler kurmuşlar. Akıl ve kalp birleşmezse, o zaman sadece akıl söz konusu olursa vahşileşmişler, yani tabiri caizse diktatörlükler çıkmış, zulüm çıkmış ve ortalığı kan gölüne çevirmiş. Sadece akılla yürütülen, yönetilen sistemlerde, eğer yok sadece mistisizm diye nitelendirilen, sadece batini, kalbi haller söz konusu olunca da ne yazık ki dağılmışlar.
Ne yazık ki belli bir noktadan sonra toparlanamaz hale gelmiş. Tarih boyunca bunun her ikisinin de yanlışlıkları, her ikisinin de kendi içerisindeki eksiklikleri tespit edilmiş. Ve tarih boyunca da Türkler İslam olmazdan önce dahi mistisizm vardı. Öyle söyleyeyim. Muhammedi İslam olmazdan önceki dinlerinde mistisizm dedikleri şey, hani gayetten haber alma gibi, veyahut da işte vahiy alma gibi, veyahut da manevi kalbi haller yaşama gibi.
Bunları kimler yapıyorlardı? Muhammedi İslam'dan önce Türklerin içerisinde şamanlar yapıyordu. Şamanların vazifesi, Allah'tan yani Tanrı'dan veya Tengri'den, Tengri dedikleri o varlıktan ilahi vahiy alma, ilham alma ve ilahi olarak o ilhamı etrafındaki insanlara anlatma görevi vardı onlarda. Ve İslam oluncaya kadar bu görevi bunlar yerine getirdiler. Yani İslam'da hani peygamberler vahiy alır ya, İslam'da peygamberlerden sonra velilere Cenab-ı Hak ilham eder. Ve bu olgu Türkler için böyle harika bir olguydu. Çünkü buna alışkındırlar, bunu biliyorlardı ve çabuk adapte oldular İslam'a. İşte mistisizm dediği şey bu. Yani o kimsenin rüya yoluyla veya kalbine gelen ilham ile bilgilenmesi.
Bu ama ta Yunan felsefelerinde de bu mevcut. Helenistik çağda da normalde Sokrat bunu muhakkak ve muhakkak kalbe gelen ilhamı ve rüyayı bir ilim olarak görür. Ve bunu reddetmez. O yüzden bir kısım Sufiler bazen Sokrat'ın böyle bir hani İslam olduğuna dair düşünceleri oluşmuş. Hani demişler acaba kendi zamanının hani bir velisi miydi, İslam mıydı veyahut da Allah inancı.
Zaten Sokrat'ta Allah inancı var da, Tanrı inancı var da onun üzerinde bu tip şeyler olmuş. Çünkü eski Helenistik çağın o felsefecilerinin hemen hemen büyük bir çoğunluğunda rüya ve kalbe gelen ilhamları ilim olarak ve doğru ilim olarak kabul etmişler. İşte mislizm dediği şey bu, yani İmam Maturidi de aklı ve bu manevi ilhamları birleştirmeyi söylüyor bize.
Ve birleştiğinde de ortaya muhteşem bir şey çıkıyor. Yani ne vahyi reddetmek ne de aklı reddetmek. Akılla vahyi birleştirip, akılla vahyi birleştirip, aklı da kalp haline getirip, aklı kalp haline getirip dini öyle anlamak ve şehadete erişmek. Şahadete erişmek demek, şehit olmak demek değil. Şahadete erişmek, eşhedü dediğinde bunun şahitliğini yapmış olmak.
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed'in abduhu ve resuluhu. Yani ben şahit oldum. Allah vardır, birdir. Ben şahit oldum, Muhammed-i Mustafa onun peygamberidir ve kuludur. Bakın burada o kimsenin şahitliği giriyor. Ve o kimse taklitten tahkike çıkıyor. Ve taklitten tahkike çıkması sadece akılla mümkün değil. Muhakkak ve muhakkak onun kalp ayağında olması lazım. O kalp ayağıyla da muhakkak yürümesi lazım. Kelam tarihine dair kaynaklar sünni kelamın kurucusu olarak Ebu'l Hasan al-Eşari'yi gösteriyorsa da günümüze intikal eden maddi belgeler niteliğindeki eserlerden hareket de bu kurucunun Ebu Mansur el-Maturidi olduğu söylemek gerekir.
Aslında her ne kadar kelam ehli bu konuda İmam-ı Maturidi ve İmam-ı Eşari konuşsa da hatta bunun içerisine rafiziliği koyabiliriz. Bunun içerisinde daha bir sürü bu konuda ekolleri koyabiliriz. Bunları her ne kadar böyle söylemiş olsak da kelami meselelerin temeli daha öncesinden ta muasibiye kadar gider. Öncesinin öncesi yani muasibiye kadar gider.
Kelamla alakalı meseleleri sadece İmam-ı Azam'a bağlamak da çok bizi bu konuda doğru bir noktaya götürmez. Çünkü İmam-ı Azam'ın öncesi var. İmam-ı Azam'ın öncesi olunca İmam-ı Azam'ın asıl ilim aldığı, ilim gördüğü kimseler Cafer-i Sadık başta olmak üzere Ehl-i Beyt'tir. Böyle olunca kelami meselelerde İmam-ı Azam'dan önce Ehl-i Beyt'in payını koymamız lazım.
Ve Ehl-i Beyt'in o payı veyahut da ilk selef imamlarının payı bu konuda çok büyüktür. Yani İmam Maturidi kendi akaitle alakalı kaidelerini ortaya koyarken birinci derecede ilk terbiye aldığı, eğitim aldığı yer Hanefi ekolünün veya Hanefi mezhebinin piri olan İmam-ı Azam'dır. Ama İmam-ı Azam'ın da talebesi, İmam-ı Azam'ın da hocası İmam-ı Cafer-i Sadık'tır.
Ve İmam-ı Cafer-i Sadık bu manada Ehl-i Beyt'in imamlarından birisidir. Ve Ehl-i Beyt'in o imamları, o alimleri bu mezheplerin belki de temel noktalarıdır. Çünkü Ehl-i Beyt, Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinden almış olduğu ilimle meselenin doğrusunu söylemiştir. O yüzden hadis-i şerifte de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri size iki şey bırakıyorum, kim sımsıkı sarılırsa sapıklığa düşmez.
Başka bir rivayet, hani genelde rivayetler birisi Kur'an, birisi benim sünnetim der. Bazı rivayetlerde birisi benim Kur'an'ım, birisi de Ehl-i Beyt'im der. Şimdi bu hadisleri insanlar nakletmeye çekinirler. Çekinmelerinin sebebi şu, bize şia mı diyecekler diye. Bakın ilim bize şunu mu diyecekler, bunu mu diyecekler noktasından geri dönmez. Varsın kim neyimizi kınacaksa kınasın, neyimize laf söyleyecekse söylesin. Biz doğruyu aktaralım, biz doğruyu anlatalım. O yüzden hadis-i şerifte, bazı hadis-i şeriflerde size iki şey bıraktım, kim bunlara sımsıkı yapışırsa asla sapıklığa düşmez, zındıkaya düşmez. Birisi Kur'an, Allah'ın kitabı, birisi de benim sünnet-i seniyem.
Eyvallah. Bazı hadis-i şeriflerde de der ki, birisi Kur'an, birisi de benim Ehl-i Beyt'imdir der. Şimdi böyle olunca Ehl-i Beyt de, Ehl-i Beyt, Ehl-i Beyt'in ilk imamları sarsılmaz imanın kaleleri gibidir. Ehl-i Beyt'in ilk imamları sarsılmaz sünnet-i seniyenin kaleleri gibidir. Her ne kadar Emev'i, Ehl-i Beyt'e savaş açıp, Ehl-i Beyt'in kökünü kazımak istese de, Cenab-ı Hak onlara bunu müsaade etmemiş.
Ve Rabbim Ehl-i Beyt'i korumuş. Ve o korunan Ehl-i Beyt, muhteşem ilim ehli çıkarmışlar orta yere. Ve o yüzden bu meselede kelamla alakalı meseleyi sadece eşariye bağlamak veya sadece İmam-ı Maturidi'ye bağlamak doğru değildir. Onların arkasında İmam-ı Azam'ı, onların imam-ı Azam'ın da arkasında İmam-ı Cafer-i Sadık'ı, onun arkasında da Ehl-i Beyt'i görmemiz gerekir.
Maturidi, fıkıhta Hanefi mezhebine bağlı olup, Tevvilat-ül Kur'an'ında bu ekolün görüşlerini savunur. İmam Maturidi tipik bir Hanefi müştehididir. Aslında İmam Maturidi de kendi dairesinde bir müştehittir. Ama bu müştehid hükmündeki bu kimseler edep etmişler. Edep ederekten farklı bir mezhep kurmaya çalışmamışlar.
Böyle bir şey için de uğraşmamışlar. İmam-ı Azam da yola çıkarken zaten Hanefi mezhebini kuracağım diye yola çıkmamış. İmam-ı Azam Hazretleri hem hadisçi, hem tefsirci, hem fıkıhçı, hem kelamcı, hem dil bilimci. Dil. Bakın dini meselelerde bir kimse bir ilim olarak bir yere varmak istiyorsa, muhakkak Kur'an'ın dilini çözmesi gerekir.
Kur'an'ın dilini çözemeyen bir kimse, alim hükmünde değildir. O kimse muhakkak Kur'an'ın dilini, tekrar söylüyorum, dilini çözmesi gerekir. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede biz Kur'an'ı Arapça indirdik der. Eyvallah. Ama Kur'an'ın içerisinde hem İsrailiyetten kelimeler vardır. Bölgede ne kadar dil konuşuluyorsa, kadim olarak o dillerden Kur'an'ın içerisinde kelimeler vardır. Böyle olunca sadece Arapça diline hakim olmak yetmez. Burada özellikle altını çizdiğim şey şu, Kur'an'ın diline hakim olma.
Kur'an'ın dilini bilmek gerekir. Çünkü o fiil çekimleri, hangi fiil çekimi nereye denk gelirse ne manası çıkar, bunları çok iyi bilmesi gerekir bir kimsenin. Eğer kelamla alakalı çalışacaksa, hadisle alakalı çalışacaksa, tefsirle alakalı çalışacaksa, fıkıhla alakalı çalışacaksa, veyahut da dini ilimlerin içerisinde herhangi bir ilimle uğraşacaksa, onun üzerinde çalışacaksa, Kur'an'ın dilini çok iyi bilip çözmesi gerekir.
Şimdi, İmam-ı Azam Hazretleri'nde o yüzden bu özelliklerin hepsi de var. Bakın bu özelliklerin hepsi de var. İmam-ı Azam Hazretleri, Arap olmamasına rağmen, Kur'an'ın diline hakim bir kimsedir. İmam-ı Azam aynı zamanda hadisçidir. İmam-ı Azam'ın malum kendince, bir fetvalarına konu aldığı, ölçü aldığı, hadis kitaplarının normalde yehinnar, kendisine ait sünneni vardır.
Mesela, avam olan Hanefiler, İmam-ı Azam'ın aynı zamanda bir hadis alimi olduğunu bilmez. Hatta İmam-ı Azam'a ait bir sünnenin olduğunu da bilmez. Hadis kitabının olduğunu da bilmez. Çünkü İmam-ı Azam fetvalarına ölçü aldığı, delil aldığı bütün hadisleri, kendi sünneninde toplayıp yazdırmıştır. Ravileriyle beraber. Bakın, ravileriyle beraber. Şimdi, öyle olunca, İmam-ı Azam aynı zamanda, tefsircidir de. Aynı zamanda, akaitçidir de. Böyle olunca, o akaitle alakalı, meselelerin içerisinden, çok rahat bir şekilde çıkar. İmani meselelerinin içerisinden de, çok rahat bir şekilde çıkar.
İhtiyarlık. Bu meselelerin içerisinden, çıkmadaki o maharet, onun aldığı ilimle alakalıdır. Tabi bu son zaman, üzerine bir de sufilik eklenince, İmam-ı Azam tabiri caizse, südün üstündeki kaymak gibi olur. İmam-ı Azam aynı zamanda da, sufidir. Yani, şeyhi vardır. Burayı da insanlardan saklarlar. Burayı da insanlardan gizlerler. Ne anlıyorlarsa, yani İmam-ı Azam'ın, sufi olması, yani İmam-ı Azam da sufi, ne olacak? Hanefi'yim diyen de, sufi olması lazım. İmam'ın peşinden gidecekse, bir kendine mürşid bulması lazım.
Sen İmam-ı Azam'dan, daha mı fazla dini biliyorsun? Şafi ise, İmam-ı Şafi'nin de şeyhi vardır. Hanbeli ise, onun da şeyhi vardır. Maliki ise, onun da şeyhi vardır. Örnek, dört mezhep imamının, dördünün de şeyhi vardır. Bakın, dört mezhep imamının, dördünün de şeyhi vardır. Gazali'nin şeyhi vardır. Kindi'nin şeyhi vardır. Arabi'nin şeyhi vardır. Hazreti Mevlana'nın şeyhi vardır. Yunus'un şeyhi vardır. Hacı Bayram Veli'nin şeyhi vardır. Üftadi Hazretleri'nin şeyhi vardır. Ömür Sultan Hazretleri'nin şeyhi vardır. Şeyhsiz yoktur.
Bir kimsenin, çünkü aklının, kalp haline gelmesi, ancak bir üstadı, bir şeyhi olursa, mümkün olur. Bir üstadı, bir şeyhi yoksa, onun aklı, kalp haline gelmez. Ve kalbi, harekete geçmeyen bir kimse de, asla alim olamaz. İlim yolunda, talebedir. Âlim değildir. Neden? Kalbi harekete geçmemiş çünkü. Bu mümkün değil. Bakın, bu mümkün değil. Rivayet edilir ya, İmam-ı Azam Hazretleri alır, eline kendi sünnenini, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, kabri şerifinin başına gider, başlar okumaya.
Hadisi okur, kabire seslenir. Bu senin mi ya Resulallah? Bu söz senin mi? Kabirden ses gelir. Ne ama evet, o benim sözüm. Yanındaki talebeleri dinler bunu. Tarihçiler dinler. İmam-ı Azam'ı tanıyalım. Bu kalbi, harekete geçmeyen bir kimsenin, bunu yapması mümkün değildir. Bunu söylemesi de mümkün değildir. Ben o yüzden İmam-ı Azam'cıyımdır. Benim İmam-ı Azam'a laf söyletmemin bir sebebi budur. Düşünebiliyor musunuz? Kabri şerifin başına gidip, fetvalarınıza ölçü aldığınız hadisleri alıp, kabri şerifin başında, sözün sahibine, sözü teyit ettirmektir bu.
Bu muhteşem bir şeydir. Bu akıl üstü bir şeydir. O yüzden onların akılları kalp haline gelmiştir. O yüzden gelmiştir. Kalbi harekete geçmemiş olsa, bunu yapamaz. Şimdi böyle olunca, kelamda, kelam tarihine baktığımızda, bunun arkasında İmam-ı Azam yatar. İmam-ı Azam'ın arkasında Cafer-i Sadık yatar. Onların arkasında Selef imamları yatar. Ve Ehli Beyt'in imamları yatar. Onların arkasında. Evet. Yani araştırmacılar, Von Ulrich Rudolf Meric Pesango, Maturidi'nin, a. Kelam ilmini siyasi mecradan çıkardığı, b. Red cevap kuruluşunu usulü selase planında sistemli bir bünyeye kavuşturduğu, c. Akıl nakil çalışmasını ortadan kaldırdığı, d. Alanı içinde akla, onun istidlal ve tehlillerine önem verdiği, e. Sem'iyat konularında başta Kur'an olmak üzere nakli en çok kullandığı sonucuna varmıştır.
Maturidi, her iki eserinde konuları işlerken, hayattan kopuk bir teorisyen değildir. O fert ve toplum bazında beşeri alemi daima göz önünde tutmuş, insan psikolojisini ve toplum realitesini hesaba katmıştır. Evet, bu yukarı mezopotamya İslam anlayışının tipik bir özelliğidir. Yukarı mezopotamya İslam anlayışı, yani bunun normalde başını Türkler çeker, Türkler bu konuda çok çığır aşmışlar kendilerince.
Şimdi, bu ırçılık gibi algılanmasın, ırçılık gibi algılanmasından Allah'a sınırım. Bazı topluluklar vardır, bazı kavimler vardır. Kendilerince çok çalışkan, çok böyle cengaver, çok mücadeleci kavimlerdir. Türkler bunlardan birisidir. Hayatı kendilerince kolay yaşamazlar. İşte, çölün içerisinde, dağlık bölgelerde, açlıkla, susuzlukla, yırtıcı hayvanlarla, düşmanlarla, mücadele ede, hayatlarını devam ettirmişler.
Savaşmaları gerek, çalışmaları gerek, devamlı zinde olmaları gerek, ve devamlı bir düşman baskısı altında hayatlarına devam eder Türkler. Böyle olunca, akli melekelerini daha öne çıkarırlar, tecrübe melekelerini daha öne çıkarırlar, geçmişle alakalı bağlarını koparmazlar, ve geleceğe ışık tutmaya çalışırlar. Müslüman olunca da, Türklerin kaderi değişmemiştir. Müslüman olunca da, Türklerin kaderi değişmemiştir. Hatta, işleri biraz daha çoğalmıştır, biraz daha ağırlaşmıştır. Şimdi, İslam tarihine baktığımızda, İslam tarihi, bunu böyle, size zor analiz ederler. Hz. Ebu Bekir Ömer Osman Ali'den sonra, 6 aylık Hz. Hasan Efendimizin, bir halifeliği var.
Bundan sonra, İslam dünyası, gerileme dönemine girmiştir. Bu gerileme dönemi, hem fikri plandadır, hem siyasi plandadır, hem askeri plandadır. Askeri, siyasi, fikri, ve ekonomik planda, bu gerileme, ne yazık ki, durdurulamamıştır. Bakın, ne yazık ki, durdurulamamıştır. Daha ileri bir şey söyleyeceğim size. Bu gerileme, öyle bir hale gelmiştir ki, neredeyse, İslam dünyası yerle bir olup, esamesi kalmayacak hale gelmiştir. Ne zamana kadar? 1071'e kadar. 1071 Malazgirt Savaşı'yla, yani, ondan öncesi, tabi malum, Türklerin İslam olması var.
Bu da yaklaşık, 530'lara dayanır. 530'lardan sonra, uzun müddet, Türkler, İslam olarak, tarih sahnesinde yoktur. Ama, 1071'de, Malazgirt'le beraber, İslam'ın sancaktarlığı, Türklere geçer. Sebebi şudur, çünkü, o güne kadar gelen, adı İslam devleti olan devletler, Emevilerden başlamak suretiyle, ne yazık ki, Kur'an ve sünnetin disturlarına uymayarak, devlet idaresinde, vatandaşların idaresinde, savaşlarda, ekonomide, siyasette, hep zulmede, zulmede, insanların hak ve hukuklarını, çiğneye çiğneye geldiğinden, tabiri caizse,
insanlar, Müslümanım, Müslümanım demekten dahi, çekinir hale gelirler. Ta ki, bu zamanki gibi. Çünkü, devleti idare edenler, ne yazık ki, zalim hükümdarlar, zalim alimler, zalim hakimler, bakın, zalim idareciler, insanları, İslam'dan uzaklaştırır, halkı İslam'dan uzaklaştırır, ve insanlar, artık din ve dindar yüzü görmek istemezler.
Ve, Türklerin, kendi içlerinde, alimlerinin çok olması, kendi içlerinde, velilerinin çok olmasının sebebi, İslammış gibi görünen, İslammış gibi görünen, diğer devletlerin zulmünden, haksızlığından, adaletsizliğinden, Türklere sığınan, o alimler, o veliler, Türkleri, hızla, İslami ilimlerde, öne çıkarır.
Bu, sebep-sonuç ilişkisi gibidir. Ve, Türkler, o zaman için, İslami ilimleri, bu kadar vakıf değillerdir, 500'lerde İslam olunca. Ama, Emeviler, Abbasiler, ve sonradan gelen, o İslam, devletleri, ama, Ehli Beyti olan, zulümlerinden dolayı, ama, içlerinde çıkan, alimlere, velilere, zulümlerinden dolayı, bunlar, bu zulümlerden, sığınmak zorunda kalırlar, Türklere. Zaten, Hadis-i Şerif'te vardır, başınıza bir iş gelince, Türklere sığının diye. Yine başka bir Hadis-i Şerif vardır, onlar size saldırmadıkça, siz onlara saldırmayın, onlarla savaşmayın diye. Böyle olunca, Ehli Beytin imamları, ve Selef imamları, bu baskılardan dolayı, Türklere, sığınırlar, bu, Şer'miş gibi görünen, bu hal, bir İslam dünyası için, rahmet olur, bereket olur, lütuf olur, ikram olur, yeni bir, medeniyet, orta yere çıkar.
Ve Türklerin üzerinden, İslam, yeniden gözde haline gelir, yeniden asli kimliğine, ulaşır. Bunda, bu ırkçılık olarak algılanmasın, bu bölgenin insanlarının payı vardır. Şimdi böyle olunca, Türklerin genel karakteristik yapısıdır. Aklı ve vahyi birleştirmektir bu. Aklı ve vahyi birleştirmek. Aklı ve vahyi, sentezleyip, cem etmektir. Cem etmektir bu. Bunu Türkler çok iyi becerirler ve başarılılar. Böyle cem etmeleriyle zaten, dünya üzerinde yeni bir medeniyet kurarlar. Ve işte, az önce, okuduğumuz, bu, maddeler, böylece, orta yere çıkmış olur.
Evet, Türkler, akılperest değillerdir. Aklı önem verirler. Ama akılperest değillerdir. Türkler, vahyiye önem verirlerdir. Vahya önem verirler. Türkler, akılla vahyi birleştirerekten, o muhteşem, kendilerine has, ekolu oluştururlar. Sufilikte de, siyasette de, kelamda da, tefsirde de, akayette de, yeni bir ekol oluşur.
Ve Osmanlı'nın son dönem, 300'e kadar, son 300 senesine kadar, bu ekol ayaktadır. Bu ekol çalışır haldedir. Toplumun neye ihtiyacı var? ihtiyacına göre, hatta, toplumun ihtiyacının üzerinde, geleceğe yönelik iştihatlar, geleceğe yönelik fetvalar bulmak, mümkündür. Olmayan bir şeye dahi, iştihat edip, koymuşlardır ortaya, gelecekte böyle bir şey yaşanır, gelecekte böyle bir şey yaşandığında, işte iştihadı açıktır, deyip konmuştur bu.
Ve, medeniyet, yani, Türk-İslam medeniyetinin, temelinde, bu vardır. Ama ne zaman ki, bu yol, inkıtağ'a uğradı, bu yol kesildi, bu yol, tabiri caizse, ama içeriden, ama dışarıdan, hainler tarafından bozuldu, ve ne yazık ki, o zaman bütün İslam dünyası, dağıldı. Son devrin, kendi mezheplerine tamamıyla, inanmış eşarileri, az veya çok, yüksek bir derecede birer, maturidirler.
Eyvallah. Yani normalde, çünkü, her ne kadar onlar, eşariyiz dese de, eşarilerin meşhur, akayet kitaplarını, incelediğinizde, imam maturidi, kabul etmek zorunda kalırlar, bazı yerlerde. Öyle olunca, aslında, bir şekilde, onlar da maturidir. Şu anda zaten, bir tek, Afrika'da, eşariler kaldı. Yani, normalde Araplarda var, eşarilik. Bir de, Afrika'da kaldı. Mesela, yukarı Mezopotamya'da, eşarilik hiç yoktur. Anadolu'da da yoktur. Bakın, Anadolu'da da yoktur. İşte, ceddine, ceddine, ceddine, ceddine, böyle demiş, biz de böyle diyoruz.
Bu, mesela, Anadolu'da yoktur. Şimdi, bu bir kısım, tarikatlarda var, örnekliyorum bunu, bu böyle, söyleyeyim, patlatayım ismi şimdi. Bu, normalde, mesela, Türkiye'de, Anadolu'da, Nakşibendiler'de çoktur. Şeyhinin, şeyhinin, şeyhi böyle yapmış, biz de böyle yapıyoruz. Kardeşim var mı, sünnet-i seniyede? Yok. Neden yapıyorsun? Ama benim, büyük şeyhimin, büyük şeyhi böyle yapmış. Şey bu, ne o? Delil bu. Ya, bu, böyle olmaması lazım. Ama yok, böyle. yani, onun şeyhinin, şeyhinin, şeyhinin, cebi şalvarında, dizine kadar. O da, şalvarı diktirmiş öyle. O da şeyh olunca, onun da şalvarının cebi, öyle olacak.
Ya, neden yapıyorsunuz böyle? Bizim şeyhimiz de yapardı, onun şeyhi de yapardı. Ne yaparlardı? Her cuma, cumalaya çıkar. Herkes, cuma mübareğine gelir. Eee, herkes cebine arşık koyardı. Bu, nereden geldi bu gelenek? E, şeyh efendi böyle yapardı. O, onun şeyhi. O, onun şeyhi de öyle yapardı. Ben bunu halifeye diyorum. O da şalvarı yaptırmış ya. Diyorum, bu dilencilik. Allah Resulü dilenmedi diyorum, sallallahu aleyhi ve sellem. Allah Resulü'nün böyle şalvarı var mıydı? Var mıydı sünnette böyle bir şey diyorum ben? Duruyor. O da diyor, hani topladı, cihada çıktı diyorum. Düşman geliyordu, Mekke'ye doğru. Uhud da dedim, böyle bir şey yaptı.
Dedim, cihada mı çıkıyorsunuz? Savaşa mı gidiyorsunuz? Neden topluyorsunuz para? Ama şeyhini, şeyhini, şeyhi öyle yaptı. Ne yaptı Muaviye? oğlu Yezid'i kendi sağlığında devletin başına tayin etti. Değil mi? Ben öldükten sonra dedi, devletin başına bu geçecek dedi. Şimdi bazı dergahlar da aynısı yanı yapmıyor mu? Bazı şeyhefendiler öyle yapmıyor mu? İşte bu anlayış, bu anlayış, Anadolu'daki İslami dirilişi ve İslami uyanışı da yok etti.
Bakın yok etti. Yeni iştahatlar yok, yeni hareketler yok, yeniden kendisini yenileme yok. Oğlu yetişmiştir, eyvallah söyleyecek bir lafımız yok. Yetiştiyse geçer, hizmetini yapar, söyleyecek bir lafımız yok. Ama ben öyle şeyh efendiler tanıyorum, oğlunun dergahla hiç ilgisi, alakası yok. Şeyh vefat ettikten sonra oğlan dergahın başına geçiyor. O halifeye de dedim. Dedim böyle böyle bir gün şimdi sağsa dinliyorsa, hoş, beni dinleseler de dinlemiyormuş gibi davranırlar da. Dostlar sevdikleri için dinlerler. Beni sevmeyenler de açığını bulalım diye dinler.
Kimisi de dergaha bırakmıştır, pişmanlığından dinler. Gene dinleyelim der, onda var ne varsa der. Hepsi de dinler. Valisi, hakimi, savcısı dinler. Söylediklerimi yerine getirmezler ama dinlerler, takip ederler ne yapıyor diye. Tabii. Desem ki ben şimdi pazar günü burada aşure dağıtacağım, iki yüz tane polis burada doldurur, doldurur gene. Takip ederler, sıkı takipçilerim var. derviş kardeşlerden daha sıkı takipçilerim var. Bu konuda. Şimdi, o da dinliyorsa, şimdi diyordur, evet bana söyledi diye. Ben ona dedim, sen bu konuda, dedim çabuk hareket etmişsin, şalvarı da yaptırmışsın, dedim sana bırakmaz. Benim içime gelen oydu, dedim her cuma para toplanıyorsa, para geliyorsa, ulan bu şeyh dedim, kalkıp da, bir başkasına bu parsayı bırakır mı?
Bırakmaz. Oğlunu tayin edecek dedim sonunda. Görünen köy kılavuzu istemiyor. Ama yok, cebinden harcıyorsa o kimse, derkılım, bir aileden bir kurban yeter. Kolay değil. Bakın, kolay değil. Zor. Dedim yok. Bu dedim, kalmaz sana. ne olacak dedi, oğlunla barıştır. Oğlunun oğlu var mı? Dedim ben var dedi. Onu dahi atar, öylese ölür gider o dedim ben. Aradan bir ay geçti, yok iki ay geçti, bir daha toplantıdaya gittik. Geldi yanıma. Mustafa Efendi, bunu Riyan'da mı görmüştün dedi. Hayır dedim. O şimdi bir kabrin başına gitti dedik, onun şeyhinin, şeyhi kabirde yatıyormuş.
Şeyh Efendi böyle, önce şuraya gidelim oğlum, bir selamlayalım dedi, kabirdekiler dedi. Neyse gittik, bir, üç tevhid vurdurdu Şeyh Efendi. Ondan sonra, ne oldu aa dedi. İşte şu oldu, bu oldu, böyle oldu, böyle oldu efendim dedim ben. Tabii hemen halifeler geldi bizim yanımıza, burada bir şey olacak diye. Geldiler tabii. Şeyh Efendi anlattırdı, ne oldu dedi. Böyle böyle böyle oldu efendim. Dedim, buradaki bu kabirdeki kimse dedim, halakeye girmedi, kabirden çıktı dedim, üstünde durdu, dikildi dedim, dışarıdan dedim, tevhid okudu, tevhide katıldı. Naz ediyor dedi, başımına gelsin, benim de başıma gelsinler diye dedi. Geçtik, onun da başında, üç tevhid okudu Şeyh Efendi.
Onun da yanında, bir kabirde aval, ne oldu aa dedi. Dedim efendim, bu dedim yanı başındaki, bu dedim, Şeyh Mehmet Efendi'nin babasıymış dedim. ben gayri ihtiyarı, işte başında şöyle sarık vardı, üzerinde şöyle cübbe vardı, işte şöyle bir kıyafeti vardı, hali şuydu, sakalı buydu. Ben böyle anlatınca, o vefat eden Şeyh'in de halifesiymiş o. Tabii oğlu geçince, o gene halife olarak kalmış. Böyle beni tuttu, bunu rüyanda mı gördün dedi. Hayır şimdi dedim, kabir hali deniyor buna dedim ben, şimdi gördüm. benim Şeyh'im o dedi. Tarif ettin benim Şeyh'im. Ha dedim, öyleymiş söyledim ya dedim. Senin Şeyh'in. Ondan sonra, böyle baktı şimdi bu.
Ha nasıl gördün bunu böyle, hayretti adam. Dedim, sizde böyle haller yok değil mi dedim ben. Yok dedi. Halife adam, Dergan halifesi. Dergan halifesi, Şeyh'inin kabrinin başına gelmiş, şeyhinden haberi yok. Kabir halinden vakıf değil yani. Ama halife, çok şimdi böyle Türkiye'de. Bırak halifeyi, Şeyh, kabir halinden haberi yok. İcaz ettiği şeyh, kabir halinden haberi yok. Kendisinin de yok, dervişlerinin zaten yok. Olmayınca inanmıyorlar zaten, yok böyle bir şey diyorlar. Onlar hayal görüyor diyorlar. Yok çünkü kendilerinde. Velhasıl kelam, ona dedim ki yok, sen dedim halife olarak kalacaksın gene dedim.
Sakın dergahı da terk etme dedim. Kızım, dergahı terk etme. Sen yine halife olarak kalacaksın dedim. Neyse kaldı tabii, iki ay sonra tekrar bir araya geldiğimizde, Mustafa Efendi dediğin oldu dedi, torununu da ilan etti dedi. Yani demiş, ben öldükten sonra, benim oğlum geçecek, o da öldükten sonra demiş, torunum geçecek. Şeyhi tamamladı. Kadro tamam. Orada şeyh kadrosu açık değil. Mümkün değil yani. Bunlar bakın, bozulmalara sebep oldu bunlar. Dış işlerinde memur, oğlu da dış işlerinde. İç işleri memur, oğlun da iç işlerini aldı. Kendisi, ne o? Asker, genelkurmay da, oğlun da genelkurmay aldı.
Torpiller gidiyor, ardı ardına. Bu ne zaman Osmanlı'da başladı? Bu devam etti. Devam ettikçe de, bütün her şey köhnedi. Oğlu Mühtü, oğlu Mühtü, babası Mühtü, oğlunu da imam olarak aldı diyanete. Diyanet İşleri Başkanı, nereden? Erzurum'dan. Ne kadar Erzurum'lu varsa, hepsi de diyanete doldu. Diyanet İşleri Başkanı, nereden? X diyelim ki Ankara'dan. Ne kadar Ankaralı varsa, diyanete doldu. Bu kim? Adalet Bakanı, Seyfi Oktay. Ne dedi? Dediler ki, sırf sen, hani, solculardan, Alevilerden doldurdun. Ne yapaydın? Başkasını mı alacaktım? Dedi. Bakın, devleti batıran şeylerdir bunlar.
Aynı şey, dergahları da batırır. Dergah nasıl batar? Ehliyette olmayan bir insan, orada görevi verirsin, ona kızar, buna bağırır, ona çağırır, ona hakaret eder, dergahı adam bırakmaz. Birini zakir edersin, ortalı kırar, dökürür. Kırar. Ortalığı. Yok, alacaksın zakirliğini onu. Veyahut da, bir kimseye bir vazife atarsın, vazifesini de o story yapmaz. Onu vazifede tutarsan, dergaha batırır. Bunların hepsi de, birbirine bağlantılıdır. İşte, İslam dünyasının, billahasa, Anadolu İslamı'nın, Anadolu İslamı'nın, dağılmasının, sebeplerden birisi budur. Mesela, maturide ekolüne, devam edilmemiştir.
Hanefi, maturide ekoli, devam edilmediğinden, dolayı batmıştır. Buradaki ekol, ben Hanefiyim, ben maturidiyim, demek değildir. Akılla, vahyi sentezleyip, cem edip, akılla, vahyi cem edip, olacak olan, veya olmuş olan, olaylara, yeni iştahatlar getirmektir. Bakın, yeni iştahatlar getirmektir. Bunu yapamadığınız zaman siz, hem çağın gerisinde kalırsınız, hem de din yaşanır halden çıkar, yaşanmaz hale gelir. Bir gün, Eskişehir Üniversitesi'nde sohbet ediyorum, orada. Eskişehir'de, üniversitede sohbet ederken, çok basit bir şey söyledim. Dedim, dışarıdan, Eskişehir'in dışından gelen, bayan öğrenciler ellerini kaldırsın, herkes elini kaldırdı.
Kocaman salon, taba arkasından ne geleceğini bilmiyorlar. Dedim ki, buraya geliş gidişlerini, yanında babası ve abisiyle, gelen giden birisinin, kaç kişi var? İki kişi elini kaldırdı. İki kişi. Geri kalan dedim, kendisi gelip gidiyor. Öyle değil mi? Evet dediler. Hepiniz de Hanefi'ye göre haram işliyorsunuz dedim. Evet. Kız nerede okuyor? 80 kilometre ileride okuyor. Tek başına gidip gelmesi onun haram. Şafi'ye göre 40 kişi, 40 tane Müslüman olursa, onlarla beraber gidip gelebilir. Hangi otobüse soracaksınız, 40'ınız da Müslüman mısınız diye? Soramazsınız. Seni otobüse bindirmez zaten. Bindirmez.
Bir ara otobüsler, başörtülü kadınları dahi almıyorlardı. Yaşlıları alıyorlardı, gençler almıyorlardı. Evet. Türkiye bugünleri yaşadı. Bilet satmıyorlardı, genç başörtülü kadınlara. Telefonda soruyorlardı, bilet var, gidiyorlardı almaya. almaya gittiklerinde başörtülü üzgünüz yerimiz kalmadı. Onu söylüyorlardı. Evet. Yaşadı bir ülke bunları. Şimdi, dedim ki hepiniz de haram işliyorsunuz. Hala da öyle Hanefi'ye göre. Hanefi'ye göre bir kadının 80 kilometre öteye gitmesi, yanında mahrem olması gerekir. Mahrem olmazsa caiz değil, haram. Bakın, yaşanır hale geldi mi bu iş şimdi? Hayır. Hayır.
Yani Said şimdi yabancı değil. Said çocuk okula gidecek, her gittiğinde götürecek, her geldiğinde alacak gelecek. Kız dışarıda okuyorsa ne yapacak? Hanefi'ye göre. Götürecek, getirecek. Götürecek, getirecek. Öbür türlü haram işledi. Hadi çıkın bunun içinden. Orada ön tarafta ilahiyatçılar da varmış.
Hadi çıkın. Yok çıkmıyorsun Hanefi'ye göre. İştahat lazım. Peki, iştahat edecek elinde argümanın, delilin var mı? Var. Bu konuda hadis var mı? Var. Bu konuda bir yaşanmış olay var mı? Var. Bir tane de değil. Bir tane de değil. O zaman bunların üzerinden giderekten, yeniden iştahat edeceksin onu. Onunla alakalı onu senin kurtaracak şey var çünkü. Olay var, hadis var. Demek ki o zaman bunu iştahat edeceksin ki insanların zorluğunu kolaylığa çevireceksin. Kolaylaştırmak takva, zorlaştırmak değil. Din'i yaşantıyı kolaylaştıranlar takva sahibidir. Zorlaştıranlar değildir.
Din'i yaşantıyı zorlaştıranlar, din üzerinden insanlara zulmeden insanlardır. Nefret ettirenler bunun vebalini ödeyemezler. Dinden nefret ettiren insanlar bunun vebalini ödeyemezler. Din'i zorlaştırmayı, dini hayatı, dini yaşantıyı zorlaştıranlar bunun vebalini ödeyemezler.
Tabii ben o gün uzun uzun anlattım orada. Dedim ki böyle böyle bir olay var. Hani sahabeler gidiyorlar, bir kızı esir alıyorlar. Bir müfreze getiriyorlar. Bir kavmin başkanının tabiri caizse böyle bir kanton düşünün. Kantonun başkanının kızı, Allah Resulü çok kızıyor sallallahu aleyhi ve sellem. Hemen yanına on tane asker koyuyor, kadının yanına onu tekrar kavmine gönderiyor.
On tane asker koyuyor, kırk tane değil, on tane. Onu tekrar kavmine gönderiyor, şehrine gönderiyor. Demek ki burada kadının seyahat etmesi için ebeveyne ihtiyacı yok, yol güvenliğine ihtiyacı var. Neden mahremin yanında oluyor? Yol güvenliği lazım. Yol güvenliği var ise o zaman kadın tek başına seyahat edebilir mi? El cevap edebilir çıkıyor bu hadiseden. Aklıma geleni söyleyeyim şimdi. Bir hadis-i şerif daha öyle bir zaman gelecek ki bir kadın tek başına filanca beldeden çıkıp Mekke'ye kadar çok rahat bir şekilde gelecek.
Aa, hani şey yok burada, ne o? Yanında mahremsiz geliyor, mahrem yok burada. Burada söz konusu olan ne? Yol güvenliği. O zaman yol güvenliği var ise o zaman kadının tek başına seksen kilometre veyahut da güvenliği bölgede seksen kilometreden öteye gidebilir mi? El cevap gidebilir. Hadis-i şeriflerden çıkan sonuç bu. Bunun iştihadını yapacaklar. Bunun iştihadını yapamayınca ne yapıyor? İş zorlaşıyor. Ha biz kardeşlere bunun iştihadını yaptık. Söyledik, dedik ki böyle böyle bunu daha uzun konuşulabilir bu mesele. İşte vahiy ile aklı sentez edip, birleştirip, aklı kalbileştirip, gelen meseleleri güncelleştirip, iştihadları da güncelleştirmek.
Yeni iştihadlar üretmek. Üretirken heva hevesinden değil, Kur'an sünnet tarihesinden. O yüzden ben zayıf da olsa hadislerin hepsini kabul ettim derim. Sebep, bugün lazım olmayabilir. 50 yıl sonra lazım olabilir. Zayıf hadisle amel etsen caiz midir? Caizdir. Ama bir başkasının sözünle hareket edeceğine zayıf hadisle amel etsin o kimse. O yüzden hadis-i şerifler önemli. MacDonald, Muhammed Abduh'un İslam kelamının gelişmesi ve kaydettiği yeni şekil hakkında görüşlerini belirtirken, maturidiye herhangi bir atıfta bulunmadan, bizzat kendini maturidi olarak gösterdiğini kaydeder. MacDonald maturidi. Tabi ben MacDonald'ı bilmiyorum ama Abduh'u iyi biliyorum.
Ben Abduh'u kabul eden kimselerden değilim. Abduh'un doğru yönleri vardır. Olabilir, normaldir. Ama Abduh tepik bir İngiliz Masonudur. Abduh'un Masonluğu perçinlidir, belgelidir. O yüzden Abduh'un Masonluğu belgeli ve perçinli olduğundan dolayı ben Abduh'a şüpheliden daha fazla şüpheli yaklaştırım.
Ve içime benim kurt düşeceğini hiç dinlemeyeyim ben bunu der, çıkarım işin içinden. O yüzden burada Abduh kendini ne görürse görsün, bu benim kendi şahsi duruşum. Abduh'u pakette at kenara. Tipik bir İngiliz Masonudur. Ve İngiliz Kraliyet locasından, Mason Kraliyet locasından icazetlidir. Ha diyeceksiniz ki ya, kimler değil ki? Evet var. Osmanlı'dan da Mason olan Şeyh-i İslamlar var. Böyle gözleriniz açıldı ya. Evet. Osmanlı'nın Şeyh-i İslamları var. Mason. Bazı tarikatların şeyhleri var. Mason.
Osmanlı'dan itibaren hem. Öyle yeni değil. Türkiye'deki bazı tarikat ve sufi yapılanmalarının başındaki insanlar Mason. İşte bizim dedemiz filancaydı. Deden filancaydı ama sen Mason'sun. Sen Mason'sun. Senin isterse deden Nuh'a dayansın. Mason'san Mason'sun. Bunun gibi. Tekrar altını çiziyorum. Türkiye'de tarikatların başındaki şeyhlerden bir kısmı Mason. Osmanlı'dan itibaren şeyh-i İslamların bir kısmı Mason. Türkiye Diyanet Teşkilatı'nın da içinde bir kısım teşkilatın yüksek derecelerinde görev yapanlar Mason.
İlahiyat fakültelerinde profesörler var Mason. Türkiye'de siyasiler var Mason. Türkiye'de bürokratlar var Mason. Türkiye'de iş adamları var Mason. Bunların ipleri, bunların ipleri kendi ellerinde değil. Bunların ipleri deccaliyetin elinde, yurt dışında. O yüzden sen onu ilahiyatta bir profesör olarak görüyorsun. diyorsun dinden ben dini ondan daha iyi mi bileceğim ama dinlediğin kimse Mason. Onu almışlar zaten içlerine. Onu istedikleri bir kullanıyorlar. Bir de şakşaklıyorlar onu. Siz aydın insanlarsınız diyorlar. Siz İslam'a lazımsınız diyorlar.
Destekliyorlar. Kitaplarını sattırıyorlar binlerce, milyonlarca. Yayın evine gidiyorlar. Bastır diyorlar bunun kitabını. Bastırıyorlar. Veriyorlar parayı daha yayın evine. Onun kitaplarını dağıtıyorlar. Mason. Cemaat, bildiğiniz dini cemaatlerin başında bulunan insanlar var. Mason. Bir gün zaten kelepçe. Sen bunca millete laf söylüyorsun. Yürü nerede buldun? Rüyamda gördüm diyeceğim. Baştan da söyleyeyim. Evet. Görsem tanıyorum zaten. Bakıyorum televizyonda çıkıyor. Aha diyorum ya çıktı Mason diyorum. Oradan tanıyorum onları. İsmini bilmem, cismini bilmem. Bir yerde görünceye kadar diyorum gene bu gece sabah oldu gene Mustafa Özbağ diyorum.
Bir sürü film şeridi gibi seyrettin. Bak artık diyorum bekle. Ondan sonra şeridin bir tarafında bak. Aha bu diyorum onun gördüğü diyorum ben diyorum. Aha. Mason zındığın teki bu diyorum. Ve bunların hepsinde arka planda, büyük planda deccalla bağlantıları var. Evet. Direkt. Bunlar deccalla bağlantıları var. O yüzden bana çok kızıyorlar.
Evet. Ama bazen diyorum ya getirin Kur'an ve sünnetten hata yaptığım yeri. Tövbe edip geri döneceğim ya. Getir. De ki filanca yerde, filanca sohbette. Sen burada Kur'an ve sünnete aykırı konuştun. Al getir kardeşim. Özür dileyeceğiz. Geri döneceğiz. O sohbeti de keseceğiz. Oradan atacağız. Atılmış, batılmış kardeşler diyeceğiz. Bu kadar basit. Yok. Öyle değil. Diyor ki siz bir sufi topluluksunuz. Ne aman böyle şeylerle uğraşıyorsunuz. Bu memleket bizim. Uğraşacağız. Söyleyeceğiz. Müsaade etseler isim isimle açıklayacağım. Uğraşıyorum.
Müsaade edin isimleri de açıklayayım diye. Hiç korkum yok kimseden. Gördüğümde söylüyorum. Oradaki Mustafa Özbağ söylüyor. Bu isimleri faş edeyim mi? Söyleyeyim mi? Susuyorlar. Yemin ediyorum. Vallahi de, billahi de, tillahi de söyle deseler. Hepsini teker, teker, teker bu millete söyleyeceğim. Evet. İsterlerse assınlar beni. Vallahi de, billahi de, tillahi de gözümde yok. Adam şeyhim diyor. Mason ya. Mason. Adam parti başkanı. Mason. Adam milletvekili. Mason. Adam ilahiyatçı. Mason.
Adam diyanette. Mason. Mason. Deccalist örgüt bunlar. Evet. Deccalist örgüt. Böyle hani kendisini alim, ulema, böyle dini bilen bir kimse gibi gösterip, Kur'an ve sünnet dediğinizde tüyleri diken diken oluyorsa deccalist o. Ölçü. Zikrullah'a karşıysa hani cahillere onlara bakmıyorum. Onlar zaten yepildek saman çöpü gibi onlar. Cahil. Ama yok böyle ilahiyatçı, diyanetçi, vali, hakim, savcı, siyasetçi. Bunlar karşı çıkıyorsa bunlar deccalist. Mason bunlar. Evet.
Ölçü. Allah bizi affetsin. Evet. Sufiliğin büyük destek gördüğü Osmanlı döneminde eşarilik Gazali ve Fahreddin Errazi kanalıyla etkili olmuştur. Şimdi Gazali bu kadar çok bu manada negatif olarak etkili olmamıştır. Ama Fahreddin Razi'ye katılırım. Yani Fahreddin Razi'nin gerçekten de Anadolu'daki o kendine özgü İslam anlayışının bozulmasına, o anlayıştan uzaklaşılmasına negatif olarak etkisi olmuştur Razi'nin. Şimdi bunları böyle ulu orta analiz ediyorum.
Böyle hani bir şeyi öğrenesiniz diye. Yoksa Razi'nin tefsiri kebiri bende var. Bende var derken övünmek için söylemiyorum bunu. Ama bazen zaman zaman zaman ben farklılıkları, ayrıştıkları yerleri görmek için bunları ben kendimde bulunduruyordum. Bu gençliğime ait bunlar benim bu kitaplar. İlk İslam'la tanıştığım zamanlardan bunlar. Mesela şimdi böyle Razi deyince zaman zaman bunları bizim içimize katan grupları da faş ediyorum ya, önceden bunları konuşmuyordum. Mesela Razi'nin tefsirini Türkçe'ye çevirip, bizim içimize koyan milli görüşçülerdir. Mesela Seyyid Kutub'un tefsirini çevirip Türkçesini bize getiren milli görüşçülerdir.
Bunu siyasi, polimik için söylemiyorum bunu. Öyle de algılansa umurumda değil. Bakın siyasi, polimik için söylemiyorum. Ama öyle de algılansa umurumda değil. Benim korkum, çekintim yok. Ben memleketini seven bir insanım. Bu kimselerin tefsirleri bizim Anadolu'daki ta hani ilk İslam olduğumuzdan beri gelen akıl vahiy sentezini yok edenler bunlar.
Bakın bunlar, bunlar yok ettiler. Yoksa Osmanlı'nın son 300 yılına kadar bu topraklarda vahiy, akıl sentezlenip, az önceki bahsettiğim gibi vahiy ve aklı sentezleyip, birleştirip, aklı kalbileştirerekten dini anlıyorduk, öğreniyorduk, yaşıyorduk. Yani komşusu açken tok yatan bizden değildir hadis-i şerifini biz, Müslüman açken tok yatan bizden değildir diye anlamıyorduk önceden.
Bizim komşumuz Yahudi de olsa açsa onu doyuruyorduk biz. Bizim komşumuz Hristiyan da olsa açsa doyuruyorduk. Bizim komşumuz Ezidi de olsa açsa doyuruyorduk. Bizim komşumuz Dinsiz de olsa açsa doyuruyorduk biz onu. Biz onun etek boyuna bakmıyorduk. Saçının açık mı kapalı mı olduğuna bakmıyorduk. Biz o gece pavyyonda mı çalışıyor, meyhanede mi çalışıyor, bilmem ne evinde mi çalışıyordu, bakmıyorduk biz. Hangi tarikattan, hangi mezhepten, hangi meşhepten bakmıyorduk biz. Biz diyorduk ki Allah Resulü buyurdu, ayırmadı. Komşusu açken tok yatan bizden değildir dedi. Komşusu, din var mı? Yok. Meşhep var mı? Yok.
Meşref var mı? Yok. Irk var mı? Yok. Meslek var mı? Yok. Dinin özü buydu. Biz iyilik yapıyorduk herkese. Neden Osmanlı'nın girdiği kavimler hızla İslam oluyordu? Neden İstanbul'daki Hristiyanlar biz bu papazların altında durmaktansa Müslümanların sarının altında yaşamak istiyoruz diyorlardı?
Biz çünkü dinden önce insanız diyorduk. Bunu kaybettik. Biz namaz kılmayanın kafiri ilan ettik ya. Yani Eşari'nin bu iştahadını aldık, Eşari'nin bu iştahadını aldık, kendimize rapt ettik. Şafi de aynı ekolden ya.
Yani bir kadının saçı açıksa kafiri ilan ettik. İçki içiyorsa kafiri ilan ettik. Kumar oynuyorsa kafiri ilan ettik. Fuhu şafi olsa kafiri ilan ettik. Evet. Bu ekolü kaybettik biz. Ve aynı şey oldu. Hani böyle örnekliyorum işte. Bir gencin birisi yolda bir bayanla konuştu. Bizden ikisini de zinacı yaptık çıktık. Düşünmedik ki teyzesinin kızı mıdır, halasının kızı mıdır, amcasının çocuğu mudur, yeğeni midir? Kendimden örnekliyorum ya. Kız kardeşim bir çiçek şenliğini dedi, abi koluna gireyim bir dedi. Buradan bir yürüyelim.
Kızım yapma etme dedikodu yaparlar. Benim için önemli değil dedim. Sana dedikodu yaparlar. Abi dedi ya bir koluna gireyim dedi. Gidelim. İyi. Girdi benim koluma. Biz evden, annemin akrabası, pastacı bir çocuk var. Bizim Nuri'nin çırağıydı onlar. Oraya gittik, orada oturduk. Ayıp söylemesi. Bir işte dondurma yedik. Bu tekrar koluma girdi benim. Biz tekrar yavaş yavaş, böyle hiç oraya buraya bulanmadan ha, düp düzgün caddede eve gittik. Annemin lafı şu. Hiç utanmıyorum sen dedi, gelir gelmez dedi. Yanında dedi bir tane kadın görmüşler ya dedi. Döndüm kız kardeşime dedim. Ne dedim ben sana dedi. Sen bana bak dedi, bana. Gelir gelmez yanındaki kadın kimdi dedi.
Dedim sana tarif etmediler mi? Ettiler dedi. Nasıl tarif ettiler dedim ben. O Nerman Aba demiş. Güzeller güzeli bir kadın var yanında demiş. Kolunda dolaşıp patılar demiş. E biz adımız çıkmış 9'a zaten. Biz 8'e insin diye bakmıyoruz zaten de. 9'dan 19'a çıkıyor. Bakın hiç kimse düşünmedi. Ya bunun kız kardeşi olabilir mi? Bir kardeşi var mı? Bunun var. Ya koluna girdiyse mahremi işte onun ya. Koluna girmiş. Veyahut da eşidir ya. Sen tanımak zorunda mısın? Bilmek zorunda mısın? Bizden önce gelmiş haber eve. Biz bunu kaybettik. Bakın biz bunu kaybettik.
Bu neydi? Önceden bizi ilgilendirmezdi. Kimsenin dini, meşrebi, mezhebi, eşi, çocukları korunacaksa korurduk biz. Ama bu eşari zihniyeti bizim sinir uçlarımıza dokundu. Bizim kardeşliğimizi yok etti, insanlığımızı yok etti bizim. Dini algımızı ve anlayışımızı değiştirdi bizim. Yani düşünebiliyor musunuz? Buraya birisi Allah adına gelip üzerine bomba bağlayıp patlatacak kendini burada. Cihad edecek. Öyle mi? Bunun adı cihad olacak. Öyle mi? Veya burası kilisede olabilirdi. Gelecek kilisede Müslümanım diyecek Allah-u Ekber deyip bombayı patlatacak. Cihad edecek.
Öyle mi? Cihad bu mu? Buna fetva veriyorlar mı? Veriyorlar. Evet. Allah Allah nereden sen bu sivil insanların öldürülmesine fetva verdin ya? Yaşanıyor mu? Yaşanıyor. Yaşandı mı? Yaşandı. Evet. Allah bizi affetsin. Osmanlı alimlerinden Akkirmani ve diğer bazı alimler, Maturidinin İslam özgürlüğü ile ilgili fikirlerini hararetle savunmuşlardır. Ancak Osmanlı döneminde Gazali'nin sufilikle ilgili eserleri Cumhuriyet döneminde de Said Nursi'nin eserleri Türkler arasında Hanefi Maturidi kimliğinin zayıflamasında etkili olmuştur. Evet.
Katılıyorum. Katılıyorum. Çünkü Osmanlı'nın son döneminde gelen Şeyhülislamlar ve bir kısım alim zatlar, alimmiş gibi görünen zatlar, az önce sohbetimde belirttiğim gibi içinde Mason olanları var. İçinde henüz daha padişahın oğluyken onunla anlaşıp padişahı devirdikten sonra Şeyhülislam olanlar var. O makama oturacak yetkiye ve etkiye sahip olmayan kimselerin oturması var.
Bu Osmanlı Şeyhülislamlarından, alimlerinden tutun, tekke şeyhlerine kadar bu tip kimseler var. Bunun hiç kimse işte şu şöyle oldu, bu böyle oldu deme lüksüne sahip değil. Bunlar var mıydı? Evet. Bakın bunlar hala daha var. Bu silseleler, bu yollar devam ediyor hala daha.
Bunlar yok edilmiş değil. Şimdi soru sahibi yeni geldiği için onları duymadı. Bakın bunlar hala daha var. Sen geri kalanını sen sonra dinle. Evet, hala daha hanefi maturidi ekolünü, hanefi maturidi adı kullanılaraktan katledilmeye devam ediliyor. Ve bunları söyleyenler, katledenler de bizdenmiş gibi görünerekten katlediyorlar.
Yani biz şimdi onları hanefi maturidi olarak görüyoruz. Ve söylediklerimi de hanefi maturidi ekolü olarak kabul ediyoruz onları. Değil. Değil. Hele şu anda ilahiyet ve diyanet bundan çok çok uzaktalar. Büyük bir kısmı. Siyasetçiler bundan daha da uzaktalar. Çünkü hanefi maturidi ekolü siyasetçilere hiç gelmez. Evet. Şimdi niçin Seyyid Kutub'un ve Tefsir-i Kebir'in, Razi'nin eserlerinin içimize karıştığını daha iyi anladınız değil mi? Çünkü hanefi maturidi ekolüne göre siz başınızdaki şeyh denilen kimsenin eksikliğini, yanlışlığını veyahut da ihanetini görüp onu düzeltmelisiniz.
Ben şimdi çuvaldızı önce sufiliğe batırayım. Hanefi maturidi ekolüne göre eğer sizin başınızdaki vali size zulmediyorsa, siz o zulme karşı mücadele etmelisiniz. Hanefi maturidi ekolüne göre sizin başınızdaki devlet başkanı size zulmediyorsa, Hanefi maturidi ekolüne göre sizin onunla mücadele etmeniz gerekir.
Farzdır. Şimdi iyice anladınız mı niçin Anadolu'daki o bundan 300 yıl önceki saf, temiz, natürel İslam'ın niçin yok edildiği? Çünkü Hanefi maturidi ekolü aklı ve vahyi sentezler dedim ya, yani bir şey var orada, o şey Kur'an ve sünnete aykırı.
O şey Kur'an ve sünnete aykırıysa onun icra edemez hiç kimse veya bir şey var, orta yerde o hüküm, o iştahat yaşanır halde değil. Farklı iştahatlar etme imkanı var mı hadislerde? Var. Siz yeniden ona iştahat etmeniz gerekir. Toplumun dini daha kaliteli ve daha kolay yaşayabilmesi için sizin onu farklı önermeler getirmeniz gerekir. Az önce seyahatla alakalı meselede örneklediğim gibi. Eğer bunu yapmazsanız siz, siz Müslümanlara zulmetmiş olursunuz. Alim dahi olsanız bunun hesabını vermek zorundasınız Hanefi maturidi'ye göre. Birisi sizin önünüze getirip hadis-i şerifi koyup, hocam böyle de bir hadis-i şerif var, bununla alakalı ne buyurursunuz, bununla alakalı niçin iştahat etmezsiniz diye hakkı var o kimsenin.
Bu yolu kapatmanın yolu nedir biliyor musunuz? Aklı kenara koyup, sorgusuz, sualsiz itaattir. Bu bizim dini yaşamamıza, anlamamıza, Müslümanların daha ileriye doğru gitmesine bir şeydir. Ne o? Engeldir. Şimdi, geçenlerde bir Diyanet İştahat yayınladı. Dedi ki, bu ne paralar var internette? Ha, coin bu paralar caiz değil dedi. Ardından Merkez Bankası açıklama yaptı bir ay sonra. Coin'le alakalı çalışmalarımız var dedi. Ardından Diyanet'e tekrar sordular. Diyanet dedi ki, bununla alakalı çalışma yapıyoruz olabilir dedi.
Daha önce neden çalışmadan olmanız diye karar verdin. Haram dedin bir de. Sebep? Karşılığı yok dedin. O zaman doların da karşılığı yok. O da haram. Amerika Merkez Bankası 1933 yılında ilan etti. Bir doların karşılığı dedi, bir altın değildir. Bastığım dolarların karşılığında da altın olarak yok dedi. Kimse de bunu istemesin dedi. Doların karşılığında altın yok Amerika'da. Yani, piyasada dolaşan doların karşılığı yok. Bu da güzel bir şey. Şu anda hiçbir paranın karşılığı yok. Basıyor boyuna.
Bankadan gidip para çektiğince, cız cız cız para geldiyse bilin ki elbasyon artıyor. Basıyorlar. Hiçbir paranın karşılığı yok. Evet. Bu yeni değil. Eee? Şimdi diyanetin fetvasına bakarsak, kıyas yapacağız ya. Coin'in karşılığı yok, kayının karşılığı olmadığından dolayı haram. Eee? Doların da karşılığı yok, dolar da haram o zaman. TL'nin de karşılığı yok, TL'de haram. Haydi, kağıt paralarının hepsi de haram. Durdu. Ekonomi battı. Düşünebiliyor musunuz? Kağıt paranın ortadan kalktığını. En real ekonomiye geçti. Kağıtların hepsini de yok ettiniz.
Hem para cinsinden, hem tahvil cinsinden. Hepsini yok ederseniz dünya gerçek ekonomiye ulaştı o zaman. Çekleri de yok ettiniz. Çek, senet, para, tahvil. Hepsini de yok ettiniz. Dünya ekonomisi düzeldi. Evet. Sadece Türkiye değil, dünya ekonomisi düzeldi. Bakın iştahat ederken, iştahat zeminini oturtturamıyor. Oturtturamadığı halde ne yapıyor? İştahat ediyor. Bir ay sonra tornistan yapıyor. Bir bir ay daha geçecek şimdi. Şunu diyecek. Coin caizdir. Neden? Türkiye Merkez Bankası çünkü çıkardı coin. Diyecek. Daha çıkarmadı.
Evet. Para rafı bitireyim, öylesi son vereyim ama 22.55 olmuş. Buradan devam edeceğiz. El-Fatiha, hemen sevalat. Amin. Geç bıraktım, hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. 12. sayfadan devam edeceğiz başından. Para raf başı. Haklarınızı helal edin. Teşekkür ederim. Geceniz hayırlı olsun inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.