mustafaozbag.org

Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 18.02.2023

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 19 Şubat 2023 · 54:36

اَيْذُبِ اللّٰهِ مِنَيشْيْتَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِمِ اَفْتَالِ اَزْيُكِرِ فَآلَمَنَّهُ لَااااااااااااااااااااااا, مُحَمَدًا رَسُولُ اللهُ cemiyan enbiyaی vel mürselin velhamdullahi rabbil alemin selamun aleyküm Allah gecenizi hayırlı eylesin Rabbim ömrünüzü hayırlı eylesin Ayınızı, yılınızı, ömrınızı hayırlı eylesin Ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin.
Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. İçeride Hakan arkadaşlarla, kardeşlerle hafiften böyle bir analiz babında konuştuyduk, sohbet ettiydik. Ben soru olduğunu bilmiyordum. Son bana bir iki hadi hadi deyince, sonra çıkardı cebinden yine soruları. E sen dakika bir gol bir burada başlangıçta yine sıkıntılı bir söz kullanmışım buraya. Bak sorumlusu sensin, soruları soran da sensin. Evet, konu hakkında bir bilgimiz yok neyle alakalı. İştahatlarla alakalı çalışma yapıyordu ama iştahatlarla alakalı değil herhalde bu. Biz tabii önümüze ne çıkarsa eyvallah deyip yürüyeceğiz.
Ed dinü ve devletü tev emanı la yefterikan maverdi 11. yüzyıl. Din devletin ikiz kardeşidir. Al buyur yak, nereden yakarsan yak şimdi. Hicri mi, miladi mi 11. yüzyıl? Miladi, miladi 11. yüzyıl deyince hicri kaça denk geliyor? Bir bakın bakayım bir akılsızlara. Miladi 1100 olan yok. Hicri 365 filan.
Kaç? 494 mi karşılığı? Tamam. Hicri 400'lerde, 500'lerde. Tamam. Evet, burayı biraz konuşmadan geçmeyelim. Din devletin ikiz kardeşidir dediğimizde Adem'den itibaren hep öyle olmuş.
Ne din devleti başıboş bırakmış, ne de devlet dinleri başıboş bırakmış. Bakın bu öyle bir çıkmaz girift bir ilişki ki bunları ayırmaya kalksan dahi ayrılmış gibi gösteriyorlar, ayrılmıyor. Din ve devlet iç içe, her şeyiyle.
Sebebi şu, din, daha doğrusu dindarlar kendilerinde güç oluşturmaları için devlete ihtiyaçları var. Devletin de tebayı daha rahat yönetebilmesi için makul olanı söylüyoruz. Yönetebilmek diyoruz. Ütmek demiyoruz. Şimdiki devlet düzenleri tebayı ütmek üzerine kurulur. Şimdi öyle olunca önceden hani böyle bu hani Osmanlı'nın son iki yüzüne kadar öyle diyelim. Yani bütün devletler kendi tebalarını yönetebilmeleri için dini istismar ediyorlar, dini kullanıyorlar. Ve bütün devletler de kendilerini, devlet bakın aygıt olarak, şahıs olarak değil, kendilerini dindar gösteriyor.
Bunun Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden öncesi var, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden de sonrası var. Bunun en saf hali, din ve devlet ilişkileri yine iç içe ama en saf hali Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve 6 aylık Hazreti Hasan Efendimizin zamanı. En saf hali. Bu safiyet de tabi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra Hazreti Ebu Bekir Efendimiz de biraz safiyet, yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman, sonra Hazreti Ali de bu safiyet bozulmaya başlıyor. Hazreti Hasan Efendimiz'den sonra Muaviye, o zaten normalde yollar ayrıldı, devlet oldu Emevi devlete.
Artık onu biz bir peygamberi metotla yürüyen bir devlet olabilir. Bu benim şahsi kanadım, benim şahsi iştahdım. Ben Emevi devletini peygamberi bir metotla yürüyen bir devlet olarak görmüyorum. Yani Hazreti Ali Efendimiz'in bıraktığı gibi değil. En son o ya Hazreti Hasan Efendimiz'in 6 aylığını saymazsak. O zaman buradaki tarih boyunca sıkıntı şu. Kah zaman zaman batıda olduğu gibi din siyasete hep müdahale etmiş, siyaseti ve devleti yönetmiş aynı zamanda. Ama zaman zaman siyaset güçlenince dini yönetmiş, dindarları yönetmiş. Ortak bir yol bulamamışlar.
Şu ana kadar da bulunmadı. Şimdi bir yol buldular, batı. Yol şu, dinleri ortadan kaldıralım. Buldukları yol bu, uyguluyorlardı zaten. Bunu yavaş yavaş, yavaş yavaş uyguluyorlar. Ama bu hani maverdi, maverdi meşhurdur. Kendisi aslında fıkıhçıdır. Aklımda kaldığı kadarıyla, fıkıhçılığıyla yola başlar. Ondan sonra normalde emirlere devlet bazında emirlere hizmet etmeye başlar. Başbakan gibi. Maverdi'yi öyle tanıyorum. Öyle mi? Araştırdın mı maverdi? Efendim?
Araştırmadım mı? Evet. Maverdi'nin meşhur veciz... Tabii bu, bakın tekrar bu konuya geri dönmek istemiyorum ama... Hiçbir zaman, tarihin hiçbir zamanında, hiçbir zaman din ve devlet ilişkilerinde birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak gitmiştir. Mesela işte Türkiye Cumhuriyeti devleti layık bir devlettir değil mi? Anayasaya göre. Yalandır, büyük bir yalandır. Bakın büyük bir yalandır. Bu o kadar kocaman büyük bir yalandır ki. Bunu yazanlar dahi bu yalana kendilerini inandıramıyorlar. Yani Türkiye Cumhuriyeti layık bir devlettir. İyi.
Diyanet İşleri Başkanı'nın ne işe yarıyor? İyi. E şimdi Cem Evleri'ni de bağladılar. Kültür Bakanlığı'na. Doğru mu? Evet. E peki... Hani Hristiyan tebai ne yapacaksınız? Yahudi tebai ne yapacaksınız? Nereye koyacaksınız?
İyi. Anayasa layık bir devlet dedi. Peki. Bizim ceza yasamız Avrupa'dan mı? Evet. Bizim evlilikle alakalı yasalarımız Avrupa'dan mı? Evet. E onlarda Hristiyan. E nerede kaldı layıklık? Yok. Boş muhabbet. Devrim yasalarına aykırı tabii benim böyle söylediğim. Kendileri de inanmıyorlar ki buna. Sorsak layıklık ne diye hepsi de farklı bir cevap sunacak bize. Ama layık bir devlette dahi din ve dindarlar tabiri caizse hür değildir. Başıboş bırakılmaz.
Hiçbir devlet bırakmaz. Avrupa devletleri de bırakmaz. Yok. Dindarlar başıboş bırakılacak sınıftan insanlar değillerdir. Yönetilmeleri gerekir. Ama yeni dünya düzeninde bütün insanlar sömürülmelidir. Yeni dünya düzeninde devletler belli o iki bin şirketin sömürü düzeninin birer elemanları hükmündedir. Maverdi'nin meşhur veciz formülasyonu aslında da defakto bir durumunu tespit etmenin ötesinde bütün bir İslam dünyasında geçerli olacak bir siyaset teorisinin temelini atmıştır.
Artık İslam bundan böyle Osmanlı İmparatorluğu dahil bütün Orta ve Yeni Çağlıların Müslüman devletlerinde cari olacak bir siyaset aracı hüviyetiyle zamanımıza kadar gelecektir. Yani normalde bu maverdiyle başlayan bir şey değil. Maverdiyle de kendisini şekil bulmuş bir şey değil. Bu din ve devletin kardeş olması Adem'den itibaren devam ede gelen bir şey. Çünkü bazı peygamberler var aynı zamanda devlet başkanına. Süleyman Aleyhisselam gibi, Davut Aleyhisselam gibi. Bunlar hem devlet başkanı hem peygamber. Hem kral tabiri caizse hem de peygamber. Hem kral hem peygamber olunca dinle devlet ne oldu? İkiz kardeş olmuş oldu. Ve bütün Beni İsrail peygamberlerinin büyük bir çoğunluğunda Beni İsrail peygamberleri aynı zamanda da kraldır.
Kral peygamberlerdir. Hatta Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bu teklif edilir. O kral peygamberliği kabul etmez. Şimdi bu maverdinin sözüyle İslam dünyasında oturmuş bir şey de değildir. Hz. Muhammed Mustafa peygamberdir. Aynı zamanda ilk devlet başkanıdır. Bakın peygamberdir. Aynı zamanda Medine devletinin başkanıdır. Devlet başkanıdır. Savaş'a karar verir mi? Evet. Barış'a karar verir mi? Evet. Ticarete karar verir mi? Evet. Hukuk olarak bütün hukuka karar verir mi? Evet. Hudeybiye Barış Antlaşması'na imza atar mı? Evet. Medine Sözleşmesi'ne imza atar mı? Evet.
Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri günlük siyasetten uzak bir kimse değildir. Hatta Mekke döneminde de meşhur bir anlaşma vardır ya. Hani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki Medine döneminde o anlaşmayı şimdi önüme getirseler ben şimdi de ona imzamı atarım. Hani kimse mağdur olmayacak. Ne yapıyorlardı Mekkeli müşrikler? Dışarıdan birisi mal getiriyordu. Onun malına diyordu ki senin malın 3 lira. Kimse o mala 4 lira veremiyordu. Hatta şeyle Ebu Cehil'le bu konuda pardon Utube ile olması lazım. Utube ile bu konuda tartıştılar ya. Yani biri o kalktı zulmetti dışarıdan mal getiren bir kimseye. Belli bir rayiç bedel çizmişti.
O da geldi Allah Resulüne sığındı. Allah Resulü de o bedele karşılık dedi böyle olmaz. Bu sefer tartışma çıktı ama onun hakkını korudu. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri o gün için Kureyş'te de olayların içerisinde. Olayların içerisinde. Ondan da görüş alınan bir kimse. Onun emanlığına müracaat edilen bir kimse. Velhasıl Medine'ye münevvereye hicret olunca Medine münevvere'de ilk devlet başkanı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Bunu görmemezlikten gelemeyiz. Hz. Muhammed Mustafa'nın bir tarafı devlet başkanıdır. Çünkü deseler ki ya o sadece peygamberdi. Savaşa kim karar veriyor? Barışa kim karar veriyor? Evet istişare ediyor, şurayla hareket ediyor ama savaştır, barıştır, vergidir, kısastır hepsine de ne yapıyor?
O bu konuda iştahat ediyor, karar veriyor. Şimdi öyle olunca peygamberlik mesleği ile devlet başkanlığı aynı şahısta toplanmış oldu. Çünkü vefat edince, hani bir halife adı, devlet başkanının adı İslam literatüründe halife. Vefat edince ilk iş olarak, ilk iş olarak devlet başkanı seçiliyor. Eğer Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri devlet başkanı olmamış olsaydı, yerine devlet başkanı seçilmeyecekti.
Şimdi, kendisi devlet başkanını yapmamış olsaydı, kendi sağlığında bir devlet başkanı tayin edecekti. Ama öyle değil. Yemen'e vali gönderiyor. Başka beldelere valiler gönderiyor. Vali. Kim vali gönderir? Devlet başkanı. Devlet sen vali atarsın, oraya vali gönderirsin. Devlet sen oraya bir savcı gönderirsin, hakim gönderirsin. Devlet sen. Devlet değilsen, oraya vali gönderemezsin. Böyle olunca, din ve devlet işlerinin iç içe olması, din ve devletin ikiz kardeş olması, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ile başlayan bir şey değil. Bu Beni İsrail peygamberleri ile beraber başlayan bir şey. Hem kral hem peygamber. Kral peygamberler.
Mesela siz bazı tarihi, mitolojik filmler izlersiniz. O mitolojik filmlerde kral peygamberlerin olağanüstü, mucizevari işlerini görürsünüz. Ve onların hepsi de Beni İsrail peygamberidir. Ve onların hepsi de masonluk yapımı filmlerdir. Ve onlar derin dünya devletinin organizasyonu ile yapılan şeylerdir.
Şimdi meseleyi o tarafa doğru gitmeyelim. O yüzden bu din ve devletin ikiz kardeş olması, maverdinin ortaya attığı bir şey değildir. Muaviye'de devlet başkanı olduğunda, aynı zamanda da kendisini dinin halifesi olarak da görür. Ve kendisini öyle halife gördüğü için ölmezden evvel koltuğa oğlu Yezid'i atar. Hz. Hüseyin Efendimiz'in itirazı budur zaten.
Der ki bu İslam'a uygun değil devlet başkanı seçilmesi. Bunu der bir kurulun seçmesi gerekir, bir şuranın seçmesi gerekir der, hareket eder. Ama Muaviye'nin oğlu Yezid, dini dayanak ile kendine bir dini dayanak fetva alır. O fetva ile Hz. Hüseyin Efendimiz de savaşır. Ve onlara göre Hz. Hüseyin Efendimiz haşa eşkıhadır.
Devlete başkaldırmış bir kimsedir. Öldürülmesi haktır. Bakın öldürülmesi haktır. Neye göre? Yezid'e göre ve avanesine göre. Bakın onlar da Hz. Hüseyin Efendimiz'i şehit ederlerken ve yanındakileri, çocuklar dahil buna, bakın çocuklar dahil buna. Onlar da derler ki, bunlar devlete karşı kalkınma, kalkışma yaptılar. Eee bunlar isyan ettiler. Eee bunlar isyan ettikleri için katledilmeleri farzdır dediler. Bakın kendilerince bir dini dayanak buldular. Din ve devlet ayrılmadı.
Ya devlet dini istismar etti, kullandı. Ya da din, dindarlar üzerinden devleti istismar etti, kullandı. Arap İslam alimi Ebu'l Hasan Habib El Maverdi, Türkçe'ye yönetimin esasları adıyla çevrilen kitabında din ve devlet yapılanmasının neden iç içe geçmesinin gereğini anlatarak, anlatarak Nizami Mülk ve İmam Gazali'nin geliştireceği kurumsal çerçevenin de habercisi olacaktı.
Eee bu ancak şey olabilir burada, normalde bu yönetimin esasları vardı. Çünkü onlardan, bunlardan önce bakın elimizde bizim eee İmam Muhammed'in İslam devlet hukuku var. Böyle olunca yani bu Maverdi'den önce bunlar. Bunların hepsi de Maverdi'den önce. Ama bunlar sanki böyle daha önce yokmuş gibi algılanılırsa sıkıntı, bunlar daha öncesinde de var. Maverdi'ye gelinceye kadar Hicri 300 diyelim biz ona. Ben yakın alalım. Hicri 300'e kadar gelinceye kadar bunlar var zaten. Bunlar yok değil ki. İmam-ı Azam var. İmam-ı Azam'ın el ihtiyarı var.
Hicri 300'e gelinceye kadar Emeviler gitti, Abbasiler geldi zaten. Yani bunlar devlet yok değil ki. Allah bizi affetsin. O yüzden Nizam-ı Mülk'e ve İmam Gazali'ye kapı aralamış olabilir. Ama o kendisinden önce aralanmış olan kapılardan geçti Maverdi'de. Nizam-ı Mülk Batı'da siyaset felsefesinin kurucu kitabı sayılan Makivelli'nin 1469-1527 Hükümdar Prens adlı eserinden yaklaşık 400 yıl önce bir adı da siyar mülk olan hükümdarların hayatı olan siyasetnameyi yazar.
Nizam-ı Mülk'ün siyasetnamesi meşhurdur. Nizam-ı Mülk de normalde kendisi Türktür. Denilebilinir ki Selçuklu Devleti'nin ana omurgası bu siyasetname üzerinden yürümüştür. Hatta Selçuklulardan sonra Osmanlı'nın ilk zamanları yine bu siyasetnamenin üzerinden yürümüştür. Benim bir tezim olacak bu konuda.
Şimdi herhangi bir devlet siyasetnameyi güncelleyip devreye koysa yine o devlet devlet olur. Bunun da altını çizelim. Tabii siyasetnamenin üzerinde iyice düşünüp, iyice analiz edip ona günümüze devşirilmenler lazım. Bunu da yapmazlar, yaptırmazlar da. Bakın yapmazlar, yaptırmazlar da. 61 yaşındayım, ümidimi yitirmiş değilim. Ümitsizlik vakası olarak görmeyin beni. Ama yani bir şeyi tanıyorsunuz. Bir şeyi tanıyınca o tanıdığınız şeye karşı kim ne yapar, kim ne yapamaz bunu biliyorsunuz artık. Boş hayal veya boş tenekelerden uzaklaşıyorsunuz. Hayır, yaptırmazlar.
Bakın yaptırmazlar neden? Çünkü bütün dünya halkları sömürülmesi gerekir. Dininiz, sizin dininiz, onların düzenine dokunmadığı müddetçe hiç önemli değil. Kılın namazınızı, alın abdestinizi, yapın zikrinizi. Bunda bir sıkıntı yok. Ama o dünya derin devletine dokunursanız, sizin dini inancınız, o derin dünya devletinin menfaatlerine dokunursa, o zaman sizi çarmıha gererler. Nasıl İsa Aleyhisselam'ın çarmıha gerdilerse, neden çarmıha gerdiler? Çünkü İsa Aleyhisselam din ile, din demeyeyim, devlet ile tahrif edilmiş din ve dindarların tabiri caizse çarkına çomak soktuğu için o günkü devlet nizamı, o günkü devlet nizamı, İsa Aleyhisselam'ı katletmeye kalktı.
Bu yeni değil. Musa Aleyhisselam da, o günkü firavun devlet sisteminin çarkına çomak soktuğu için, firavun onu öldürmeye kalktı. Burada sizin dininizin bir anlamı yok. Burada dininiz ne zaman anlam kazanıyor karşı taraf için? Eğer siz onun menfaat çarkına çomak sokuyorsanız, o zaman sizin dininiz karşı taraf için bir tehlike arz ediyor.
Yoksa sen işte sabahtan akşama kadar omm yap. Bütün gününü sen istersen bağdaş kur, havada dur, omm yap. Hiç sıkıntı yok. Sen buraya gel, sabahtan akşama kadar al eline tesbih, zikret. Yemin ediyorum hiçbir sıkıntı yok. Sen git Ulu Cami'ye, özür dilerim. Sen git Ulu Cami'ye, geceleri kapatıyorlar da, kapanıncaya kadar namaz kıl. Açıldı sabahleyen kaçta? Altıda. Altıda gir mescide. Kapanıncaya kadar namaz kıl. Hiçbir sıkıntı yok. Yok bir sıkıntı.
Bir tane problem yok. Veyahut da Hristiyansın değil mi? Neredesin? Avrupa'da yaşıyorsun. Herhangi bir şehrinde. Git bir kiliseye. Sabahtan akşama kadar kilisede ilahi söyle dur. Otur piyanonun başına, dındını dındını ilahi söyle. Hiçbir problem yok. Evet. Sen neysin kardeşim? Ben Alevi'yim, Cemevi'nde toplanıyorum. Harika. Sabahtan akşama kadar semah yap. Hiçbir sıkıntı yok. Dede otursun, alsın sazı eline. Ali'yi Ali desin. Vursun sazın teline. Herkes de semah etsin. Hiçbir sıkıntı yok ya. Yok bir sıkıntı. Bakın hiçbir sıkıntı yok.
Ama sen, ama sen. Ben adalet istiyorum. Ben sömürülmek istemiyorum. Benim dinim sömürüye karşıdır. Benim dinim harama karşıdır. Ben kadınların teninin satılaraktan onların sömürülmesine karşıyım. Ben cinselliğin bir sömürü aracı olmasına karşıyım. Bir kadın teni satılaraktan sömürüye maruz kalamaz. Siz insanın tenini satamazsınız. Oturmuş İslam uleması insanın saçının dahi alınıp satılmasını yasaklamış. Haram kılmış. Siz insanın saçını dahi alıp satamazsınız.
Haram. Ya insanın tenini satıyorsun sen. Tenini. Bana soruyorlar. Saç alışverişi caiz mi? Ten satılıyor kardeşim ya. Ten. Ne saçı? Siz bunu söylerseniz eğer, siz o sömürü dünya düzenine başkaldırmış oluyorsunuz. Siz derseniz ki İslam anarşiye karşıdır. Silah tüccarları olan devletler dünya üzerinde küçük grupları silah sataraktan mevcut devlet düzenlerine karşı savaştırıp silah sanayilerini ayakta tutuyorlar. Hayır, İslam anarşiye karşıdır. Siz bunu yapamazsınız derseniz, siz o sömürü dünya düzenine karşı çıkmış oldunuz.
En büyük terörist siz olursunuz. Sömürü araçlarının ikisi. Birisi neydi? Fuhuştu. Birisi neydi? Anarşiydi. Sömürü araçlarının üçüncüsü. Aklıma geleni söylüyorum. Faiz. Bunda din haram etti, etmedi diye düşünme. Haram etti biz Müslümanız. Faizi bir sömürü aracı olarak gör. Ve o derin dünya devleti faizle bütün insanları, bütün halkları sömürür. Bütün devletleri sömürür. Üç yüz elli trilyon dolar dünya o faizle, üç yüz elli trilyon dolar o faizcilere borçlu. O derin dünya devletine bütün dünya borçlu. Sen bunu söylersen, o derin dünya devletinin çarkına çomak soktun.
Senin inancın Müslümanmışsın, Hristiyanmışsın, Taucumuşsun, Hinduymuşsun, İneğe tapıyormuşsun, yok sen cemevinde sevah ediyormuşsun. Onun umurunda değil. Ne yapıyorsan yapsa. Ama sen sömürüye karşıyım, bu faiz, buna karşıyım dediğinde, sen neysin? Müslümansın. Sen Müslüman değilsin. Sen teröristisin. Beşincisi ne? Uyuşturucu. O büyük, derin, masonik yapılanma, deccalist yapılanma, uyuşturucuyla sömürüyor. Uyuşturucuyla sömürüyor. Hiçbir devlet, uyuşturucuyla mücadele edemez.
Mücadele ettiğini söyler size. Aldatır. Mücadele ettiğini der size. Bütün halklarına öyle der. Herkes. Kandırır. Çok basit. Topla. Herkes şikayetçi değil mi? Toplayın millet meclisini. Uyuşturucuyu imal edenleri, satanları idam cezasıyla cezalandırın bakalım uyuşturucu satan kalacak mı? Çok basit ya. Bakın bu kadar basit. Ama Avrupa Birliği müktesabı atı giriyor. Diyor ki sen Avrupa Birliği'ne gireceksen idam cezasını kaldırman lazım. Kardeş benim ülkem Avrupa değil, İsviçre değil, Hollanda değil, Almanya değil. Bende PKK var, YPG var.
Bende DHKBC var. Bende DAEŞ var. Bende uyuşturucu var. Hepsi var. E seninle bunların hiçbirisi yok. Bunların hepsi de bende var. Hepsini de sen üretiyorsun, üretiyorsun. Benim burada üretiyorsun. Fabrika gibi. Ben bunları önleyemiyorum. Ne yapacağım? Ben bunları önleyebilmem. benim için idam cezasını getirmem lazım. Öyle birbirine ip atmakla olmuyor bu işler. İp at yollu var mitinglerde. Asamayacaksan al, ipim burada as. He. Sonra sen imzala çıksın. Tiyatro ya. Tiyatro. O derin devlet, o derin onu uyuşturuyucu ne yapar? Kaldırmaz.
Şimdi böyle olunca, yani o dünya üzerine ahtapot gibi çökmüş olan o iki bin şirketin arkasındaki o güçler, size bunları yaşatmaz, yaptırmaz. Siz nizam-ül mülkü uygulamaya sokamazsınız. Siz kanunlarını dahi değiştiremezsiniz. Herkes şikayetçi değil mi? Seksen anayasasıyla değil mi? Şikayetçi değil mi herkes? Bakın CHP şikayetçi, AK Parti şikayetçi, MHP şikayetçi, öbür işte HDP şikayetçi, grubu bulunan partiler değil mi bunlar? Öbür türlü tokurdaklar var bir de değil mi? O 300'ün üstünde parti var ülkede. Hakkını yemeyelim şimdi. Sabahleyin erken kalkan bir sistem kuruyor, gidiyor, ben partatçıyım diyor.
300-400 tane parti var ülkede. Kimisi de sinema yapıyor. Çünkü parti başkanlarının istediği yerde miting yapma hakkı var. Adını duymadığımız, parti başkanının dahi adını duymadığınız partiler var. Adam gidiyor, müracaat ediyor. Ben yarın gitsem, desem ki, işte bir parti ismi koysam, ben de bir parti kurarım. Problem değil. Evet. Bunlar, deseniz ki, hepsine de, hepsine de. Ya bunlardan şikayetçi değil misiniz? Bu seksen anayasasından şikayetçi merkez. Evet. Toplanın, değiştirin. Değiştiremezler. Sebep, o var ya, darbeyi yaptıran güç. O anayasayı değiştirmeye sana müsaade etmez.
Der ki sana, hükümet oldun, yol yap, köprü yap, doğal gaz getir, doğal gaz götür, ihracat yap, ithalat yap. O anayasanın kılına dokunma. Sen o anayasanın kılına dokunursan, ben de sana dokunurum. Ya ben şu kadar milletvekiliyle seçildim, ben bunun ne anayasa bırakırım, ne babayasa, bir kurşuna bakar. Asılmaya bakar. Olmuş hep bunlar. Tarihi vaka. Düşünebiliyor musunuz? Bir cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı dedikleri kalp krizi geçiriyor. Kalp krizi geçireceği saat, cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanının köşkü, cumhurbaşkanının özel doktoru yok, ambulansı yok, müdahale edecek hiç kimse yok.
O adam koca cumhurbaşkanı ya. Bunu böyle gözünüze sokaraktan yapıyorlar. Bakın gözünüze sokuyorlar. Diyorlar ki, o büyük devlete kim dokunursa, biz böyle yaparız. Ha bizim önümüze ne getiriyorlar? İşte Saddam'ı öldürülüşünü getiriyorlar. Saddam'dan önce, Turgut Özal'ın öldürülüşünü düşün sen. Seni bıraktılar mı sanki? Saddam'ı öyle öldürdüler, daha kalitesiz. Seninkini daha kaliteli öldürdüler. Ondan öncekini daha kalitesiz, vahşice yaptılar, astılar ya, gözünüzün önünde asıyorlar sizin. Bakın gözünüzün önünde asıyorlar. Gözünüzün önünde kalp krizi geçiriyor.
Doktor yok, ambulans yok. Gözünüzün önünde, Libya devlet başkanı Kaddafi'ye ne yaptılar? Vurdular. Gözünüzün önünde yapıyorlar. Diyorlar ki, ayağınızı denk alın. Şimdi ne diyorlar Tayyip Erdoğan için? Onu da vuracaklar ya, vuramıyorlar ya. Diyorlar ki, ne o? Koruma ordusuyla geziyor. Herkes onu konuşturuyorlar. Ha neden? Vuramadılar. Bak vuramadılar. Gözünüzün önünde, ya koca cumhurbaşkanının Mercedes'i kendi kendine kitler mi ya? Gözünüzün önünde. Bakın başka yerde.
Seversiniz, sevmezsiniz. Ama siz bir ülkenin evladısınız ya. Oynanıyor sizle. Gözünüzün önünde oluyor. Ha demek ki, o derin dünya devletine dokunursanız, sizi yaşatmazlar. O yüzden, nizam-ül mülkü de, asla bir daha devreye sokamazsınız siz. Devletin temel ve kurucu unsurları, ki bunlar esas olarak Türkler ile, devletin tebaasını, devlete bağlı toplumları oluşturan diğer Müslüman kavimler arasındaki farklılıkları, rekabet halindeki felsefi, teolojik akımları, fikri kargaşayı ve mezhep çatışmalarını imparatorluğu zayıflatıcı bir durum olarak görüyor. Bu nedenle, devlet yönetimi için en uygun mezhep olarak gördüğü Sunni, Şafii İslam'ın bir yorumunu resmi ideoloji olarak kurumsallaştırarak, devletin güçten düşüren bir etken olarak gördüğü inanç kargaşasını
aşmak istiyor. Bu amaçla, Alparslan zamanında Nizamiye düzen medreseleri adıyla Bağdat merkezi okullar kuruluyor ve bu okulların başını da bir süre sonra İmam-ı Gazali'ye getiriyor. Evet, normalde Türkler'de mitolojik ve kadim bir kavga sistemi vardır. Bu mitolojik kavga sistemi Hakan ölür. Hakan öldükten sonra kardeşler birbirleriyle çatışırlar, savaşırlar. Ayakta kalan devletin başına oturur. Türkler, İslam olduktan sonra da mezhepler ve meşhepler başlar devreye girmeye. Mesela Şia'nın bu kadar kuvvetlenmesinin arkasında Türkler vardır. Şah İsmail'in babası Şah Hasan Türk'tür.
Şah Hasan'ın Şia'ya geçmesinin sebebi siyasidir. Şia'yı güçlendirmesi de siyasidir. Ve Sünni Selçuk'i sonra devamı Osmani devletine karşı Şia bir Türk devleti vardır. İran hiçbir zaman dini bir devlet kurmamıştır tarih boyunca İslam olduktan sonra. İran'da İslam öncesi Pers imparatorluğu vardır. İran Perslilerin kendileri hiçbir zaman İslami bir devlet kurmamışlardır. Ve Şah Hasan'dan sonra Persler İslami devlet modeline geçtiğini söylerler. Burası da çok tartışmadır. Ben hemen bir parantez açıp kapatacağım.
Bu konuya çok girmek istemiyorum bugün. Aslında onlar ırkçı bir devlet yapılanmaları vardır. Irkçı devlet yapılanmalarına nedir? Persliliğin üzerinedir. Ve bütün Moğollalar İran'daki Perslidir. Mesela bir yönetimde Kürt bir Moğolla yoktur. Yönetimde Türk bir Moğolla da yoktur. Yönetimde diyorum. Halk arasında imamlar ne bileyim işte alimler vardır. Ama o Moğollalık düzeninde asla bir Kürt Moğolla yoktur. Asla bir Türk Moğolla da yoktur. Halbuki İran'ın yarısı Türktür. Azeri'dir çünkü. diğer yarısının bir çeyrek Kürttür.
Bunu dillendirmez herkes. Diğer bir çeyrek Pers'tir. İranlı'dır. Ve şu anda Şia'yı ayakta tutan bu Persliler'dir. Bunun kuvvetlenmesinin sebebi siyasettir. Bilhassa Osmanlı'yla Şah Hasan'dan başlayıp sonra Şah İsmail'le devam eden gelenektir. Şimdi bu kargaşa önceden İslam olmazdan önce Kağan ve oğulları Kağan ve kardeşler arasında olurken İslam'la beraber mezhep mezhep çatışmasına dönmüştür. Mesela işte Doğu ve Güney Doğu'da Şia olan Türkmenler Şia Türkmenler bu Şah İsmail'in zamanda onun etkisinde kalanlardır.
Örneğin Şimdi bu tehlikeyi gören Nizam-ı Mülkü yazanlar o günkü devletin siyasetini oluşturan insanlar bunlardan uzak durup artık tebayı kargaşadan uzaklaştırıp tek mezhep ve meşrep altında toplamayı öngörmüşlerdir. bu bir taraftan kavgayı gürültüyü hani aza indirirken öbür tarafta burası tartışmaya açık dinin iştihat ve felsefi dallarını budamıştır bu durum. Bakın dinin iştihadi ve felsefi tarafını budamıştır.
zaman zaman bazıları bunu harekete geçirmiş olsa da bu İslam dünyasında yeterli olmamıştır. Çünkü devletle din ikiz kardeş olduğunda genel olarak dindarlar yani dini entelektüele sahip olanlar ne yazık ki hem Selçuklularda hem de Osmanlı'nın belirli bölümünde siyasetin emrine girmiştir bugünkü gibi.
Bu kargaşayı kavgayı sona erdireceğiz derken tekrar altını çiziyorum bunun. İştihatı ve felsefesini dinin iştihat ve felsefe dallarını budayıp kesmiştir. Gelişmesini büyümesini derinleşmesini meyve vermesini son buldurmuştur. Ve bu sıkıntı bu sıkıntı İslam dünyasında Emevilerden beri devam etmektedir. Bu sıkıntı yeni değildir. Bu hastalık Emevilerden Abbasilere Abbasilerden Türklere Selçuklulara Selçuklulardan Osmanlılara Osmanlılardan Cumhuriyete bu hastalık devam etmektedir.
Kanser virüsü gibi bu. Bakın bu kanser virüsü gibi. Ama devletin başına geçen ehliyetsiz insanlar ama dini entelektüelin başına geçen ehliyetsiz kimseler bu sonucu getirdiler. Şimdi biz hala da tırnak boyasını tartışıyorsak sebebi budur. Derinlemesine indiğimizde ve din bakın tekrar söylüyorum din yani bu din dedim Allah'ın dini belli dindarlar dindarlar devletin siyasi baskısının altında kaldığı müddetçe bir şey üretemezler. üretmeleri mümkün değildir.
Ürettikleri her şey tartışmalıdır. Ve İslam dünyası böylece birinci adımı kendi kendine kısırlaştırmıştır. İkinci adım o derin dünya devleti kısırlaştırmıştır. Üstüne ve şu anda İslam dünyası iştihadi ve felsefik noktada bu benim kendi şahsi düşüncem. Kısırdır. üretememektedir. Üretiyormuş gibi görülen şeyler derin dünya devletinin öngördüğü hadiselerdir. O yüzden üzerinde şüpheyle bakılır. Şimdi bu normalde toplumun tebaanın dini iştihat veyahut da mezhep meşrebi biz tek dairede toplayalım diye düşünürken o zaman için ne kadar büyük bir kısırlığa sebebiyet verdiğimizi bilemedik.
Hala da bilemiyoruz. Mesela siz ben Hanefi'yim ben Sünni'yim derken mütezil eden bir şeyi ben bunu kabul ediliyorum kabul edebilirim diyemezsiniz. Sizi küfürle itham ederler. Evet ben Hanefi Sünni'yim ya ben Eşari'den şunu kabul edebilirim diyemezsiniz derseniz eğer sizin küfrünüze fetva verirler. Bu kısırlık bu Allah bizi affetsin. ve işte her şey burada başlıyor. Kader planı da kader planı da evet yani bu İslam dünyasında zaman zaman bazıları tarafından irdelenir sorgulanır. Kendi zamanlarında da irdelenip sorgulanmıştır.
Ama şuna cesaret edememişlerdir. Ben bu konuda bir eleştiri notu koymak istiyorum. Cesaret edemedikleri şey şudur. Dinin kaynağına inmek. Bu çünkü mevcut devletlerin düzenini sarsacaktır. Tekrar söylüyorum. Dinin kaynağına inerlerse mevcut hangi devlet olursa olsun mevcut devletin düzeni sarsılacaktır. O yüzden hiçbir kimse buna cesaret edememiştir. Buradan devam edeceğiz. Konu çok güzel. Burada çünkü bir fasıl vermiş. Biz de o fasıldan devam edeceğiz önümüzdeki hafta inşallah. Birazdan büyük bir ihtimalle semadan sonra deprem bölgesine gönderdiğimiz kardeşler gelecek.
Ben bunu biraz fazla önemsiyorum. Zor bir iş yaptılar. O yüzden onlara dedim ki dönüşte direkt vakfa gelin. Nasıl uğurladıysak öyle karşılayalım sizi dedik. O yüzden önce buraya gelecekler. Burada önce onları karşılayacağız. Sonra da evlerine yolcu edeceğiz. Bu arada da tabii semadan sonraya da onlar inşallah yetişirler. Aramızda da böyle sohbeti biraz kısa kestim. Dışarıdan misafirler var turist onlar semayı bekliyorlar. Saat da on oldu. Onlara da bir hak verelim semayı izlesinler diye inşallah sohbeti kısa kestik. El Fatiha Selam. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi