Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 17.02.2022
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 19 Şubat 2022 · 1:18:08
Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Rabbim gündüzlerinizi hayırlı eylesin, günlerinizi, aylarınızı, yıllarınızı, nefeslerinizi hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi hak hak, batıl batıl bilenlerden eylesin, Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele edenlerden eylesin, Hakkı hak bilip hakkı haykıranlardan eylesin, Hakkı hak bilip susanlardan eylemesin, susup da dilsiz şeytan olanlardan eylemesin, susup da dilleri mahşerde yerlerde sürünenlerden eylemesin, Cenab-ı Hak batılı batıl bilenlerden eylesin, batılı batıl bilip batılla mücadele edenlerden eylesin, batılı batıl bilip batıla karşı cihad etmeyenlerden eylemesin,
dünya ve ahirette afiyet nasip eylesin, dünya ve ahiretimizi hayırlı eylesin, cemaline müşerref kıldıklarından eylesin, cemaliyle sohbet edenlerden eylesin, her an cemalinin tecelliyetine mazhar kıldığı kullarından eylesin, her an sıfatlarına mazhar kıldığı kullarından eylesin, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın nuruna gark eylesin, onun nuruyla nurlandırdıklarından eylesin, onun nurunun mihmandarlığında yürüyenlerden eylesin, amin diyen dillerimizi nâr-ı cehennemden azad eylesin, dillerimizi zikriyle ıslak eylesin, gönüllerimizi zikriyle neşelendirsin,
sırrımızı zikriyle mükafatlandırsın, sırrımızı zikriyle kendi katına aldıklarından eylesin, amin, ecmain, hem çayınız için hem ben de kahvemi içeyim, hem çılgınca bir soru varsa onu da alayım, hepiniz de hoş geldiniz, hırka mı? Hırka, kurtuluş hırkası, genelde onu şia biraz fazla kullanır, biraz da aleviler fazla kullanır, sünniler pek onun üzerine çok fazla bir şey konuşmaz, fırkayın, fırkayın naciye, hırka, bu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin meşhur abası,
hani necranlı, hristiyanlar geldiler, yanlarında kralları da vardı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'yle din münakaşasına girdiler, münakaşanın sonu lanetleşmeye gitti, lanetleşmeye gidince, ertesi gün lanetleşme için Medine'nin meydanında kavilleşildi, Medine'nin meydanına, hani ehlini herkes alsın gelsin diye, bir de böyle bir ahitleşme oldu, herkes o gece, sahabe, biz de onun ehlinden olalım, ehli beyt olalım diye yalvardı, yakardı, ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri gün aydınlanınca,
siyah büyük bir abası vardı, hırkası vardı, o siyah büyük abasını giydi, böyle cihada çıkacağı zamanlarda, hüzünlü olacağı zamanlarda, önemli meselelerde, o siyah hırkasını giyerdi, uzun, o siyah uzun hırkasını giydi, arkasına, tam kendi arkasına, Hz. Fatıma annemizi koydu, onun arkasına, Hz. Ali radiyallahu anh hazretlerini yerleştirdi, sağına soluna, Hz. Fatıma annemizin sağına ve soluna, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'i aldı, komple hırkasının, abasının altına aldı, meydana öyle çıktı, öylece lanetleşmeyi bekledi, ama o papaz, Necranlı papaz, kendi kralına dedi ki, hani bu kimse davasının hak olduğuna çok inanıyor,
inanıyor, gerçekten davası hak ise, bu lanetin altında hepimiz ezilir, dağılırız, hepimiz yerle yeksan oluruz, bu lanetleşmeye çıkmayalım dedi, ve lanetleşmekten vazgeçtiler onlar, tabiri caizse, yenilgiyi kabul ettiler, kaçtılar, ondan sonra o bazı yerlerde hırkayı aba, hani, veya da işte ehli beytim dediği zaten, o zaman çıktı ehli beyt sözü de, benim ehli beytim bunlardır diye, Cenab-ı Hakk'a yalkarışta bulundu, onun adı hırkayı naciye, hırkayı naciye, yani kurtuluş hırkası oldu, bunu sonra sufilikte kullandılar,
bu normalde sufilerin arasında da bu bir edeb, bu ölçü oldu, normalde işte üstadın halifesi, veyahut da üstadın şeyhlik verdiği kimse, hırka giydirme merasimi oldu, o da hırkayı naciye hükmüne girdi, aynı şey Şia'da da var, Şia'da normalde belli bir imamlığa gelen kimselere de, o hırkayı törenle giydirler, onlar da hırkayı naciye olarak geçer orada, bildiğim bu, doğrusunu Allah bilir.
Aleyküm selam hocam. Çanakkale'de bir arkadaşım, iyi paraya bir telefon almıştı, daha doğrusu iyi parayı aldığını tahmin etti, telefon gördüm elinde, bilader çok para değil mi bu dedim, abi benim işim bakış dedi, gayrimenkul işi yapıyor, fotoğraf dedi, ilk bakış çok önemli dedi, her şey ilk bakış mı? Tek bakışta seyresülük tamamı olur mu? Ya da aksidronun bir söz konusu olabilir mi? Evet. Bakış önemli, sufiler de ilk bakışa çok önem verirler, ben de çok önem veririm. Tabii sufilerin önem verdiğini ben sonradan öğrendim. Ben normalde kendimce, hayat tecrübesi, tabii önceden beri, ilk baktığım, ilk gördüğüm, ilk bakışta ne oldu, ne gitti, bu benim için önemli. O esnada kalbim ısındı, ısındı, ısınmadı, ısınmadı. O esnada onu sevdim, sevdim, sevmedim, sevmedim.
Ben teknik olarak bir kimsenin sonradan seveceğini de kabul ederim. Ama benim yolum değil derim. Normalde bir başkasının yolu öyle olabilir, aklı çok öndedir onun. Aklı çok önde olunca hesap eder, kitap eder, inceler, inceler, inceler, o kimse de öyle sevebilir. O da bir yoldur, doğrudur, ben onu inkar etmem. Benim yolum değildir derim ben, benim yolum değildir. Ben baktım, sevdim, oldu, oldu, olmadı, olmadı. Bu ilk bakış önemli, aslında diğer insanlarda da önemlidir. Yani o ilk baktığı, ilk tanıdığı gönlü kalbi kabul etti veya etmedi. Etmedi, şüphede kaldı. Şüphede kalınca onun şüphesini izale edecek hep o. Hep o şüphesini izale edici yollarda uğraşacak, şüphesini izale etmeye çalışacak.
Birini izale edecek, bir daha gelecek. Biri gidecek, biri de bir daha gelecek. Biri gidecek, biri de bir daha gelecek. Bu şüphenin üzerine gidecek. Ama yol mudur? Evet, ilim böyle doğar. İlmin bir yolu da budur. O kimse şüphelene şüphelene doğruyu bulur. Hani birisi gelmiş camide vaaz edecek demiş ki, Ey ümmet-i Muhammed, ben size Allah'ın 99 vehçesinden varlığını ispat edeceğim demiş.
Oradan Behlüldane kalkmış, inanmayın bu adama demiş, bırakın, bunu dinlemeyin demiş. Demişler ki, neden bu filanca büyük alim, bu Allah'ın varlığından 99 kere şüpheye düşmüş demiş. Şüphelerini anlatacak bize demiş. Hani şüpheye düşmüş, şüphesinin karşılığını aramış. Şüpheye düşmüş, şüphesinin karşılığını aramış. İzale etmiş şüpheyi. Yol mu? Evet. Böylece insan kendince doğruya doğru, hakikate doğru gider mi? Evet. Bak bunu itiraz etmiyorum, ilme itiraz edilmez. Benim yolum değil. Neden? Ya ben öyle yapamıyorum, benim işim değil. Ben birine bakacağım, kel, kör, topal, ağzı yamuk, burnu yamuk, gözü şaşır, hiç önemli değil. Yani ben onun normalde bakacağım, seveceğim, mesele bitecek.
Benim yolum bu. Ben o yüzden bazen derim ya, bende Gencebay felsefesi var. İlk bakışta ben aşık oldum, oldum, olmadım, olmadım. Sonradan olmuyor bende. Olduğu zaman da gitmiyor. Yani ona karşı olan benim bir zaafım oluyor. Ona karşı olan zaafım da yürümüyor. Yani gitmiyor. Ta ki o böyle, bendeki kredisini bitirince kadar. Yani o zaafımı kullanırsa, istismar ederse, işte bir müddet böyle bir şey olursa her şeyin bir kredisi var. Onun da bir kredisi oluyor. Bakıyorum artık o benim zaafımı, ona olan duygumu, ona olan zaafımı kullanıyor. Bıraktığım zaman da bir daha geriye dönüp bakmıyorum zaten. Bir de işin o tarafı var. Orası da biraz sıkıntılı benim.
Şimdi ama bu benim kendimce hayat felsefem. Gerçekten de bardağa baktın, sevdin, tamam ondan kahve içmeyi de seviyorsun, ondan su içmeyi de seviyorsun, onun masada durmasını da seviyorsun. Bunda bir sıkıntı olmuyor. Ama baktın sevmedin. E diyorsun ya işte fincanı da güzelmiş ama şurasını şurası da güzelmiş ama onun üzerinde güzellik aramaya çalışıyorsun. Komplesini kabul etmiyorsun. Haklı mı? O kimse de haklı. Ama benim yolum değil. Şimdi sıra geldi bir kimsenin ilk bakışta bir nazarla kemale erip eremeyeceği, seyri sülukunun olup olamayacağı. Evet olur. Normalde o kimse ilk bakışta, ilk görüşte, ilk nazara aldığında tabiri caizse zirve yapar ama sonra da yine tekrar düşer.
Şimdi bu normalde zirve yapıp zirvede durmaz. Duramaz çünkü. Zirvede durabilmesi için ona makam gerekli. Ama o zirveyi görür mü? Görür. Dervişlerde bazen bu olur. Şimdi böyle yeni ders olduğunda, yeni ders aldığında uçuyordur o. Bulutların üstündedir. Riyalar, haller, kalbine gelen ilhamlar böyle akıyordur o kimsede. O zanneder ki böyle gidecek, öyle gitmez. Makam olmadığından o bir tingil taklak iner aşağı. Aşağı inince şaşkınlaşmayacak, bocalamayacak.
Diyecek ki tamam bunun aşağısı da var, yukarısı da var. Dün bundan daha aşağıdaydım. Ha tanıdın ama sen. Bildin. Görmediğini, duymadığını, yaşamadığını bir anda yaşadın. Böyle bir perde var. Böyle bir hal var. Böyle bir durum var. Böyle bir zevk var. Böyle bir yer var. Onu öğrendin sen. Şimdi tekrar yola kendi çabalamanla yürü. Şimdi yeniden mücadele et, gayret et, o hale kavuş. Şimdi bir kısmı bunu koruyabilir mi? Evet.
Yani o kimse geldi örneğin işte bir anda yedinci makama geldi. Kaldı orada. Yani nasıl kaldı? Hani altına bir destek koydular onun. Dediler ki sen lazımsın burada. Onun kendinden bilmesini o. Ona dediler ki sen burada lazımsın. Hemen altını destekle doldurdular. O orada kaldı. O orada kaldı ama oranın hakkını verecek artık.
O zaten onu da orada bıraktılar. Sonra da o hakkı verdirirler zaten. Gece yatamazsın. Birisi yaparsan kalkarsın. Kim ıslık çaldı gecenin saat üçünde dersin. Şaşırırsın. Bakarsın yataktasın. Ama birisi kulağının dibinde ıslığı patlatmış. Dersin ki eyvah bir şey var. Ondan sonra hadi yat. Veyahut da bir bakmışım bir sela. Canlı sanki kulağının dibinde okuyorlar.
Bir de seladı diyorlar. Sonunda. İşte kim? Ahmetoğlu Mehmet. Ahmetoğlu Mehmet vefat etmiştir. Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Senazesi filan ciğerden senin selanı okuyorlar. Hadi yat. Bu işte öyle kalır. Ondan sonra dersin artık tamam. Yani nereye yatıyorsun? Nereye uyuyorsun? Veya ayağına az bir şey uzattın. Bir tekme ayağına. Sen nasıl uzatıyorsun ayağını diye. Hadi uyu sen. Hadi uyu.
Sonra bak artık ayağının altında bir acı var. Kırmızım olmuş. Sarım olmuş. Bak kırmızı olmuş. Nereden kırmızı oldu? Ha oradan oldu. Bunlar zahirinde vururlar mı? Vurmazlar mı? Düşün artık işin yoksa. İşin o tarafında da öylesi var. O yüzden evet hiçbir şey karşılıksız değildir. O yüzden de o kimse bir bakışta, bir nazarda, bir ders aldığında alır mı? Alır.
Yani normalde bir kimseye bir ders veriyorsun o gece hala açılıyor. O zikrullah da hala açılıyor onun. Bu hesaba kitaba gelecek bir şey değil ki. Şimdi bazen zaman zaman örnekliyorum. Ben Oktay dedi ki bana abi sana hiç kimse inanmıyor dedi. Ben inanıyorum abi dedi bana. Ben dedi senin yolunun hak olduğuna inanıyorum. Kimse yok. İki kişi ders yaptık biz, zikir yaptık. Oturmadık bile ayakta. Abi ben hak olduğuna inanıyorum senin dedi. Senin dedi zakirliğine de inanıyorum. Her şeyine inanıyorum abi dedi. İlk zikrullah da Oktay'ın hala açıldı. Allah'ım dedim ya dur bakayım dedim ben bunu götüreyim bir dedim ki içimden teyit edeceğim ya. Bizim bayındır da top sahasının altında ondan sonra işte böyle şarap içenlerin, esrar içenlerin takıldığı bir yer var.
Bizim orada eskici Mehmet Efendi diyorlar. Her yerde bir eskici vardır ya bizim orada da bir eskici var. Şimdi bir de bizde bir tane daha var gömeşli dede. O uzak. Zeytinliklerin içinden gideceksin. Bir de yukarıda çalı dedemiz var bizim. O da uzak. O da dağın tepesinde yine yürüyeceksin. Bak gene yürüyeceksin. Şey ne o? Yakın eskici dede. Gece gittim ben eskici dedenin oraya. Beraber gittik şimdi. Üç tehvit okudum. Çok kısa bile. Üç tehvit okudum hatırımda kalan. Sordum. Oktay bir şey gördün mü dedim ben. Ağabey eskici Mehmet Efendi'yi gördüm dedi. Yanında asker vardı dedi. Onun yanında yatan da asker. Dedim bu adamın hali açılmış içimden. Dedim tamam. Yani bu hemen ders alır almaz. İlk zikrullahta hal gördü. Onun gecesi oluyor. Ben bunu hemen şeye götürdüm.
Şimdi bir kimse böyle de açılır mı açılıyor. Buna da söyleyecek laf yok. Bu normalde şeydi bende. Bir ara bu bende takıntı kaldıydı. Ben bir yere gittim orada yeni. İlk ders verdiğim kimsenin hali açılıyordu. Bursa'da normalde ilk ders verdiğim kimse vardı. Eski arkadaşlar bildiler. Burhan Türkoğlu. Allah rahmet eylesin. Bunun açılmıyor bir türlü. Uğraşıyoruz gayret ediyoruz. Biz de boyuna böyle. Bende takıntı halinde. Ondan sonra. Bir gün Emir Sultan Hazretlerinde Şeyh Efendi de var. Orada tevhid çektik. Burhan'a sordum. Gördün mü bir şey dedim. Yok ağabey. O Şeyh Efendi'nin yandığı da bana fısılda. Bana fısıldarken yok şeyhim dedi bana. Döndüm Şeyh Efendi'ye. Efendim dedim.
Benim dedim nereye gittiysem ilk ders verdiğim kimsenin hali açıldı dedim. Bunun hali açılmadı efendim dedim. Bir himmet etseniz dedim. Döndü. Burhan dedi. Emret Efendi Baba dedi. Kumaşlarımı düşünüyorsun hep dedi. Hemen birden hızla bir döndü tekrar Emir Sultan Hazretlerine doğru. Gittik Emir Sultan Hazretlerinin başına. Üç tevhid okudu gene. Şeyh Efendi. Allah rahmet eylesin. Üç tevhid okudu. Fatiha dedi. Hemen döndü Burhan'a. Gördün mü Emir Sultan Hazretleri nerede dedi. Burhan'ın gittiği zaten. Ağlıyor Burhan bizim Allah rahmet eylesin. Ondan sonra. Gördüm Efendi Baba. Gördüm Efendi Baba diyor. Ondan sonra. Tabii ben ondan fazla ben sevindim. Kendi kendime şüpheye düşeceğim neredeyse.
Neyse. Burhan'ın kulağına dedim. Şeyh Efendi döndü bana. Oldu mu aa dedi. Oldu efendim. Allah sizden razı olsun dedim. Teşekkür ederim dedim. Allah sizden razı olsun efendim dedim. Ben. Neyse. Şey oldu. Ne o? Burhan'a dedim. Burhan. Sakın dedim düşürme. Bak sakın dedim bu halini düşürme. Ondan sonra. Tabii Burhan'ın ilk ders verdiğimiz kimseydi. Allah rahmet eylesin. İlk başlarda gerçekten hizmet olmuştur. Dokunmuştur bize. Evinde misafir olmuşuzdur. Evinde yemekler yendi. Zikirler oldu. Ne bileyim işte kardeşleriyle ortaktı. Kardeşlerin canı sıkılırdı. İşte derse gidip gelinirken arabayı ona vermek istemezlerdi. Ders günü onun arabaya illaki bir zorluk çıkarırlardı. Bir şey yapmaya çalışırlardı. Velhasıl kelam. Burhan Allah rahmet eylesin. Ölünce kadar dervişliği devam etti.
O baştan diyordu. Bana diyordu ki. Bak şeyhim. Kalabalık olunca benim yakamı bırak. Ben kalabalık oluncaya kadar koşacağım. Kalabalık oldu mu benden bir şey bekleme. Burhan abi böyle anlaşma olmaz. Ondan sonra. Valla öyle şeyhim derdi. Allah rahmet eylesin. Gerçekten de öyle yaptı. Kalabalık olunca gelip gitmemeye başladı. Ama kardeşimiz dersliydi. Allah rahmet eylesin. Sonuna kadar da öyle dersine devam etti. Aramızdaki diyalog hiç bitmedi. Ondan sonra. Hatta o da böyle şeyh efendi vefat ettikten sonra. İşte sen benim şeyhimsin. Zaten önceden de şeyh efendi varken de ben seni hep şeyh gibi gördüm. İşte şöyle işte böyle deyip biatını tazelediydi. Allah rahmet eylesin.
Şimdi tabi herkesin yolu aynı mı? Değil. İşin bir de bu tarafı var. O yüzden sufilikte bizim gibi topluluklarda onu da bir ayırt etmekte fayda var. Neden bizim gibi topluluklarda? Bizimki böyle muhabbet işi. Bizde böyle bir kimsenin aniden yol alması aniden böyle bir hale bürünmesi normaldir. Çünkü bizim işimiz böyle sevgiyle muhabbetle giden bir şey. Adam birden sever, teli yakar biter adamın işi. O adam bir daha da geri dönmez oradan.
Bizde de geri dönen zordur zaten. E şimdi bir de bu tarafı var. Siz şimdi bir kimse günah işledi, kusur işledi mi onu geri döndü olarak görürsünüz. Biz ben öyle görmem. Bu aramızda fark vardır. O yüzden bizim gibi topluluklar derim. Sakın günah işleyicilerden olmayınız. Bu ayrı bir şey. Bu ayrı bir şey. Ama bizde geri dönüş öyle günah işlediğinden dolayı olmaz kolay kolay. Benim geri dönüş dediğim şey insan sevgiden kesilirse dersi iade ederse bakın dersi iade ederse o zaman sıkıntılıdır.
Öbür türlü derlenir toparlanır o. Mesela Allah affetsin yanlış anlaşılmasın mesela bazı kardeşlerin dersini aldığımız zamanlar da oluyor. Onlar mesela dergat devam ediyorlar mesela. Ben onlar hakkında dahi ümitsiz değilim. Hatta böyle normalde millete yol açılmasın böyle. Hani ben böyle ders almayı vermeyi, çoluk çocuk oyuncağı gibi olmasını istemem. Birisi bıraktığı zaman da kolay kolay geri dönmem zaten. Oyuncak haline gelir. Ama öbür türlü yanar, yıkılır, düşer, kalkar kendince. Bunlar o kimsenin tarikattan düştüğünü göstermez. Veyahut da hani derler ya üstadın nazarından düşmek diye. Öyle düşmez o kimse. Ben onlara biraz böyle daha farklı bakarım. O düşme denilince daha farklı şeyler olması lazım.
O yüzden Allah cümlemizi o halde muhafaza eylesin. Öbür türlü arkadaşlar, kardeşler yerlerini yitirmezler yani. O gene bizim kardeşimizdir. O gene bizim canımız ciğerimizdir. Ümitsizlik olmasın bu manada. Ben onun böyle benim için bir insanın muhabbeti ve vefası önemli. Ben onun o durumuna bakarım. Hani derler ya yiğitliği önemli, delikanlılığı önemli, duruşu önemli.
Benim için önemli olan o. Gece namazını sayacak olan Allah. Elindeki zikrini sayacak olan Allah. O benim işim değil. Ben, Cenab-ı Hak küçücük bir şeyden çok büyük şey verir. Biz onu bilemeyiz. Şimdi öyle deyince aklıma bir şey geldi. Bak size bir şey dinleteceğim şimdi. Gel bakayım. Onur. Açın bak. Açık mı? Açık. Onur'un babası vefat etti. Onur'un babası vefat etti. Onur'un babasının vefatının durumunu Onur'dan dinledim.
Şimdi dönsün size hani bir size ayrı bir ne o? Açılım olsun. Anlat arkadaşlara son ölüm zamanını nasıl öldüğünü. Dön. Babamla son görüşmemiz beni çağırdı kendisi. Yanına gittim. Yani şeydeydi ne o? Yoğun bakımda başında da refakatçiydi o. Evet. Evet. Sonra dinle beni dedi. Sana söyleyeceğim sen beni tasdikle dedi. Ben de dinledim babamı.
Babam Eyyüzü Besmele çekti. İhlas-ı Şerif'i okudu. Sadak Allah-u İlazim dedi. Doğru mu dedi bana? Doğru dedim baba. Sonra kelime-i şehadet getirdi. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdu ve resulü dedi. Doğru mu dedi? Doğru baba dedi. Sonra son görüşmemiz bu oldu. Ayrıldım yanından bir daha görmedim babamı. Bir daha konuşmamak nasip olmadı. Vefat etti. Gözlerini dikti dedi. Bundan sonra dedi. Bir daha hiçbir kelime konuşmadı. Mesele bitti dedi. Öyle mi? Evet. Yani ondan birkaç saat sonra vefat bitti. Evet. Allah razı olsun. Koyun bunu oraya. Teşekkür ederim Onur. Dışarıdan birisini yargılarsanız yargıladığınız gibi değildir. Bir muhabbet oluşmuştur. Bir sevgi oluşmuştur. Bir kanal oluşmuştur.
Cenab-ı Hak onu tecelli ettirir. Onurdan bunu dinleyince Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin sözü aklıma geldi. Geylan Hazretleri şöyle der. Biz, hani birisi bize derviş olsa, O sadece kendisi derviş olmaz. Biz onun komple kümesiyle pazarlık yaparız demiş. Yani ne kadar annesi, babası ne varsa komplesine himmet ederiz. Komplesine biz şefaat ederiz bu manada. Komplesi bizim dervişimiz olur demiş.
O böyle söyleyince o aklıma geldi benim. Şimdi siz Ölülerinizin arkasından hayırla iade ediniz demiş. Onur'un babasına da biz o yüzden hayırla iade ediyoruz. Tabi bazı arkadaşlar tevhid okumuşlar. Kur'an-ı Kerim hatimleri yapmışlar. Önümüzdeki perşembeye kadar arkadaşlar bay bayan herkes yine tevhid okusun inşallah. Yine herkes ne yapabiliyorsa yapsın. Önümüzdeki hafta perşembe gün. İnşallah burada bağışlamasını biz de yapalım. Şimdi o yüzden şimdi meseleyi toparlayayım. Bir kimse nerde ne yakalayacağı belli değildir. Birisinin üzerine olumsuz hükmetmek de hoş değil. Çok olumlu hükmetmek de hoş değil. Ha biz kötülüğünü görmedik. Biz deriz ki iyi bir insandı.
Ben Onur'un babasının bir kötülüğünü görmedim. Onur'un düğününde tanıştaydık. Onur'un düğününde baktım çok hoşuma gitti. Böyle bizim gibi biraz kanadı kırık. Tabiri caizse. Ondan sonra hoşuma gitti. Onun o halleri tavırları. Hani böyle mahallenin bıçkın delikanlısı olur ya. Böyle mahallenin bıçkın delikanlısı rolünde. Benim çok hoşuma gitti. Onun sonuna gerçekten böyle sevecen, muhabbetli, oturulur, sohbet edilir bir kimseydi. Allah rahmet eylesin. Cenab-ı Hak inşallah yerinde rahat ettirsin. Rabbim katından onu lütfetsin inşallah. Normalde şimdi bir baba çocuğunu böyle bir dergaha, dervişçiye gönderirken kolay kolay böyle millet hani farklı bakıyor ya böyle elini kolunu sallaya sallaya bırakmaz.
Ama Allah razı olsun Onur'u bu konuda bir sıkıntı çıkarmadı bildiğim kadarıyla. Değil mi Onur? Evet. Allah razı olsun herkesten inşallah. Var mı Yusuf Hoca Başya? Dergaha gireli neredeyse yirmi yıl olacak. Eşim ilk bir iki yıl namazları kıldı sonra bırakış o bırakış oldu. Çok üzülüyorum. Eşimi zikir yaparken görünce namaz kılarken görünce içim akıyordu. Ne olur dua edin inşallah namazlarına sımsıkı yapışır. Rabbim inşallah sımsıkı yapışanlardan eylesin inşallah. Bediüzzaman Said Nursa Hazretleri şöyle buyuruyor.
Ben yıllardan beri sadece Risale-i Nur okuyorum. Bana kifayet geldi size de yeter diyor. Burada sadece Risale okunması doğru mudur? Tavsiyesi yanlış değil midir? Biz böyle zatların orası yanlış burası yanlış demekten dilimizi koruruz muhafaza ederiz. Ama yine Bediüzzaman Said Nursa Hazretlerinin bir sözü var ya. Bir kimsenin benim yolum haktır demesi hakkıdır.
Ama sadece benim yolum haktır demek onun hakkı değildir der. O yüzden herkes kendi yolunu hak görmesi gayet normaldir kendince. Birisi der ki Risale bana kifayet etti sana da kifayet etsin der. Birisi de der ben Risale-i Risalelerden mektubat 29. mektup 8. kısım, 9. kısım 8. telvi tasavvuf, tarikat, hakikat namları altında öyle nurani, öyle şirin bir yol vardır ki Babını kendine ölçe alıp, Ya ben burayı okudum burada diyor ki, Bir kimse muhakkik alim zat olsa, kalbi harekete geçmemiş olsa, Bir mürşidi bir şeyhide yok ise,
Bugünkü zındıkanın karşısında kendisinin imanını muhafaza etmesi müşkülleşmiştir. Ama adi, samimi bir ehl-i tarikat, Silsile-i meşahiye duyduğu muhabbet cihetiyle, Asla ümidini kesmez, ümidini kesmezse de asla zındıkaya düşmez. İmanını muhafaza eder. Ölçüsüne tabiim. O yüzden ben bir üstad buldum, bir şeyh buldum. Rüyamda da gördüm, ona da intisap ettim. Bu da bana yeter der mi? Der. O da onun yolu. Şimdi böyle dediği zaman, Normalde üstadın çizgisinden de dışarı çıktı mı? Hayır. Üstadın şeyhi var mıydı? Evet. Üstad ehl-i tarikat mıydı? Evet. Hem kadiriydi, hem nakşibendi miydi? Evet. Üstadın yolundan gidecek olanlar, O zaman kendilerine hem kadiriden, hem nakşiden ders veren bir üstad bulacaklar.
Ona intisap edecekler. Hem risale okacaklar, Hem de o üstada olan intisaplarını yerine getirecekler. Üstadın yolundan gidiyorlarsa. Üstad tarihçi hayatında da bahseder. Beni der, Rusya'nın mezaliminden kurtaran Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin himmetidir. Onun kerametidir der. Ben onun himmetiyle Rusya'da esirlikten kurtuldum der. Üstad kendisi de söyler. Der ki, benim bir kaybım olduğunda ben on bir ihlas bir fatiha okur, Geylan Hazretleri'nin ruhaniyetine bağışlar, kaybımı öyle bulurdum der. Üstadın bu manada piridir Abdülkadir Geylan Hazretleri ve Şah-ı Nakşibendi Hazretleri. O yüzden ben kendimce mektubattan o kısmı okuyunca sonradan basılan mektubatların bir kısmını da buraya kaldırmışlar zaten.
Bizim Ersin nerede? Nerede Ersin? Ersinlerin evinde bir mektubat getirdi dedi senin hanım. Mektubatın içerisinde bu kısmı kaldırılmıştı. Duruyor mu o mektubat hâlâdaydı? Evet. Ben gördüğümde hayret ettim. Otur Ersin Allah razı olsun. Gördüğümde hayret ettim. Yani bana söylüyorlardı ben zahiren onların Ersinlerin evinde gördüm. Yani mektubat 29. mektubu mektubatın içerisinden kaldırmışlar. Yeni baskılarda. Neden? Orada çünkü Üstad diyor üzerine basaraktan söylüyor. Diyor ki eğer bir kimsenin, Türkçesi şu, eğer bir kimsenin Üstad'ı yok ise, bir silsile-i meşahiye bağlı değilse, bugünkü zındıkanın karşısında imanını koruması müşkülleşmiştir diyor.
Muhakkik âlim zât olsa diyor, kalbi harekete geçmemiş ise, bir silsile-i meşahihten de dersi yok ise, o imanını koruması muhafaza etmesi müşkülleşmiştir diyor. Üstadın sözü. Mustafa Özbağ'ın değil. E Hüseman ne kalıyor insanlara? Üstad'ı dinle kardeşim. Senin kalbin harekete geçti mi? Kalbin harekete geçmesi ne biliyor musunuz? Sufilerde. En aşağı derecesi zikir, ne o? Kabir haline vakıf olmak. Bir çıt üstü zikrullahta gelene gideni görmek. Aynı haldir bunlar. Kalbine ilham gelmesi. Kalbi harekete geçmiş olması bu. E bu hal yoksa, o zaman senin imanını koruman, muhafaza etmen müşkülleşmiş.
Sen hızla silsile-i meşahiht. Silsile-i meşahiht ne demek biliyor musunuz? Elinde bir silsile olacak. Onun şeyhi, onun şeyhi, onun şeyhi, onun şeyhi, onun şeyhi, onun şeyhi olacak. Birisi sabah erkenden kalkıp da ben şeyhim demiş olmayacak. Eskiler bunu icazete bağlamışlar. Eskiler diyorum. Ha onun şeyhi olması gerekiyor. Şeyhinden icazetinin olması gerekiyor. Ama sözlü ama yazılı. O şeyhuna, şeyhuna, şeyhuna, … varsa o silsile sağlam. Evet. Silsile-i meşahiht dediği, üstadın dediği bu. Şimdi hani böyle yeni moda çıktı ya, insanlar işte bir bakmışsın sabahleyen kalkmış, üstad olmuş o kimse. Erken kalkan önceden ihtilal yapıyordu ülkede.
Bu da onun gibi bir şey. Yani bir silsilesi var mı, yok. Böyle bir yoldan gelme mi, yok. Böyle bir şey mi olmuş, hayır yok. Yani soruyorsun, yok, yok, yok, yok. Eyvallah. Ama çıkmış yola. Ondan sonra milletin başına olmadık işler açmış. Allah muhafaza eylesin. Üstad onları ayırıyor. Diyor, silsile-i meşahiht. Bunu eskiler o zaman için ne demek? Şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi. Hepsi de icazetli demek. Ve o kimse de ama sözlü ama yazılı o da icazetli demek. Ona birisi sözlü söyleyecek yani. Ona birisi sözlü söylemezse yine ben şeyhim deyip yola çıkması uygun değil. Ona birinin bir şeyhin demesi lazım ona. Allah bizi onlardan eylesin.
Yani nefsine uyanlardan manasında değil, o silsile-i meşahiye uyanlardan eylesin. O manada dedim. Yani bir kimsenin silsile-i meşahiye uyması önemli bir şey. Ve onu devam ettirmesi de önemli bir şey. Çünkü onu devam ettirmek de kolay bir şey değil. Allah bizi affetsin. Korona sürecinde unutkanlık seviyem çok fazla arttı. Bu konuda ne tavsiye edersiniz? Evet. Bu korona hastalığı geçirenler bilhassa bu rahatsızlığı geçirenler bu konuda aktiviteler yapacaklar. Kitap okacaklar. Çok zikredecekler. Onlar bu hani korona geçirenler rahatsızlığı böyle hemen ben iyileştim bitti yapmayacaklar. Çünkü ciğerlerde problem olduğundan dolayı beyne kan basıncı azaldı.
Beyne kan basıncı azalınca beyinle alakalı değişik yerlerinde arızalar oluşmaya başladı. Yani bu koronanın öyle bir etkisi oldu. İnsanların vücudunda değişik etkileri oldu. Ben korona hastalığı yok diyenlerden değilim. Böyle bir şey yok. Hiç demedim zaten. Ama pandemi mi değil mi bu ayrı bir mesele. Bir hastalık var mıydı evet. Hasta olan kardeşlerimiz oldu mu evet. Ama bu normalde işin ilginç noktası bunun tedavisi yoktu o. Yani verilen ilaçlar bu konuda faydalı mı faydasız mı hala da tartışıyorlar. Verilen ilaçların teker teker faydalı olmadığı bir etkisinin olmadığı zaman içerisinde bunların araştırmaları yapılaraktan millet şimdi söylüyorlar.
İşte ne o bir ilaç vardı sekiz on tane yutturuyorlardı. Favi Previr. Hiçbir etkisinin olmadığı anlaşıldı şu anda. Verilmiyor. Şu anda verilmiyor. Evet. Bunun gibi. Yani böyle şeyler yaşandı. Ey Allah yani ne yapsın sağlık teşkilatı da bir dünya sağlık örgütü denilen vahşi bir örgüt var. Kapitalist, deccalist, vahşi. Tekrar söylüyorum vahşi. Bu kapitalist, deccalist sistemin bütün örgütleri vahşidir. Hepsi de sömürünün üzerine kuruludur. Hepsinde. Dünyanın sağlığını düşünmüyor o dünya sağlık örgütü. Bütün insanları sağlıksızlaştırma örgütü de o. Onun adı dünya sağlıksızlaştırma örgütü. İnsanların sağlığını düşünmüyorlar onlar.
Asla. Onlar insanlığı sağlık üzerinden sömürüyorlar. Bakın sağlık üzerinden sömürüyorlar. Dünya insanları sağlık üzerinden sömürülür mü? Evet. Bakın bizim gibi az gelişmiş diye kandırıyorlar gelişmemiş ülkelere veya gelişmiş ülkelere. Harcamalarının büyük bir çoğunluğu sağlığıdır. Dünyanın harcaması, dünyanın harcaması askeri, sağlık ve gıda. Bakın bu üçü dünya sömürüsüne en önemli payandadır. Askeri harcamalar, silah, sağlık harcamaları ve gıda. Bu üç harcama bütün dünyayı kaosa sürükler.
Ve siz bunları da harcamak zorunda kalırsınız. Seni bunlarla bütün dünyayı borçlandırırlar. Seni bu üç şeyle eğitirler. Sen koşturursun her yerden borç para alacağım diye. Seni borçlandırırlar. Bizim gibi gelişmemiş ülkelerin başına iktidar olacak olanlar borçlanmayı taahhüt edecekler. Borçlanmayı taahhüt etmeyen hükümeti düşürürler, ihtilal yaparlar orada. Borçlanacaksınız. Borcunuza borç ekleyeceksiniz. Dünya devletlerinin ve dünyanın üç yüz elli trilyon dolar borçlu dünya. Üç yüz elli trilyon dolar.
Ben altmış yaşındayım, kırk yıldır ekonomiyi bilirim kendimce. Kırk yıldır Türkiye'nin dış borcu her yıl artar. Her yıl artar kırk yıldır. Düşmez hiç. Bakın düşmez. Erbakan Hoca havuz sistemi dedi. Borçlanmayacağız dedi. Kredi almayacağız. Faizden işimiz olmayacak dedi. Tak indirdiler aşağı. Kendilerinin de hataları oldu. Hepsi de üst üste geldi. Defterini dürdüler. Dürerler. O yüzden borçlanırsınız. Ne o bir ara bir kuş gribi mi ne geliyordu olanca aşıları sattılar bize. Hatırladınız mı?
Herkese ne o? Domuz gribi. Herkesi bir korkuttular. Öleceğiniz şöyle olacak, böyle olacak, yan yatacak, çamura batacak. Olanca aşıyı da getirdiler, sattırdılar. Sonra o aşıları biz Afrika'ya hediye ettik. Sonra Afrika'ya hediye ettik biz o aşıları. Şimdi de şöyle olacak, böyle olacak aşılar alın. Aşılar patladı gene elimizde. Şimdi aşı mecburiyeti yok. Öyle değil mi doktor? Aşı mecburiyeti kalmadı değil mi? Zorunu değil değil mi? Zorunu değil şu anda. E yani gene pandemi var. Gene her gün 250 kişi, 270 kişi ölüyor değil mi? Ölüm böyle aşağı düşmüş değil.
250-270 o bantta gidiyor. 300 ile 250 arasında gidiyor. Ama durdururlar gene. Bitti şimdi hapını satacak. Yarın öbür gün cacığını satacak size. Yarın öbür gün sarımsaklısını satacak. Devam edecek. Şimdi yeni bir şey daha geliyormuş. Dünya Sağlık Örgütü demiş ki, bu koronadan daha şedid bir şey daha geliyor demiş. Bekleyin. Gelecek gene bir şey. Bu değişmeyecek. O yüzden Dünya Sağlık Örgütü değil o. Dünya'yı sağlıksızlaştırma örgütü. Böyle olunca normalde ne pandemi bitiyor, ne herhangi bir şey ekonomi rahatlıyor, ne de herhangi bir şey oluyor. Ekonomiyi rahatlasa, bir bakıyorsun Ukrayna ile Rusya, birbirlerine hırlaşıyorlar. Bütün herkes sağ tutuyor.
Yarın savaş olacak, ertesi gün olacak. Silahlan Allah, silahlan. Dünya'yı yönetenler böyle yönetmek istiyor. Sizin de yapacak bir şeyiniz kalmıyor. Allah bizi affesin. O yüzden korona evet hastalıktı. Hastalıktı. Koronadan rahatsız olanların ciğerlerindeki problem bitmiyor. Hakkak kan inceltici almaları lazım. Aniden pıhtı atabilir. Aniden pıhtılaşmadan dolayı rahatsız olabilirler. Ve bu noktada hafızalarıyla alakalı, akıllarıyla, yine çalışmalarıyla alakalı sıkıntılar var. Ben bazen işte geçen doktorun bürosuna gideceğiz. Kaç kat senin orası? Üç kat. Ben üç katı bir nefeste çıkamıyorum. Örnek. Evet çıkamıyorum. Yani diyorum ki daha şey bitmemiş bende.
Ne o? Hastalığın tecelliyatı bitmemiş. Yok. Yani biraz yürüyeyim, yoruluyor vücut. Yani bu hastalıktan sonra oldu, kaldı. Ha ben geçer geçmez bu ayrı mesele şifa Allah'tan. Bilhassa korona geçirenler. Karışıma devam edin. Hani var ya bir karışım meşhur. Muhakkak ona devam edin. Geçirmeyenler, kalabalığa girip çıkıyorsanız, bir şeyler yapıyorsanız, bir kaşık için ondan. Bitkisel, hiçbir zararı yok. Ama geçirenler muhakkak onu kullansınlar. Ne zamana kadar? Kendilerini çok sağlıklı hissedinceye kadar. Önceden ben koşardım, yirmi dakika hiçbir şey olmazdı. Koş yirmi dakika, yine hiçbir şey olmuyorsa ciğerler sağlığına kavuştu.
Öbür türlü kavuşmadı. Allah bizi affetsin. Karabaş veli tekkesinin el değiştirmesi, tasavvuf adına başka bir vakfa verilmesini bizim eksikliğimiz, kusurumuz olarak mı değerlendirmeliyiz? İyiliği, güzelliği, Allah'tan kötülükleri ve eksiklikleri kendinden bir sözünden bu olayı topluluğumuz olarak kendimizi nasıl eleştirmeliyiz? Zaman bunun ilacı. Ben her zaman için öyle bakarım. Eğer bizden sonra orada hizmet edecek olanlar bizim yaptığımız hizmetin daha ilerisini yapıyorlarsa, diyeceğiz ki eksiklik bizdeymiş. Bu yeni gelen arkadaşlar daha iyi hizmet ediyorlar. Allah daha iyi hizmet edene vermiş burayı diyeceğiz. Yok eğer yapamazlarsa, bizim yaptığımızdan daha aşağıda dururlarsa o zaman da diyeceğiz ki bu kararı alanların cehennem yolu açılmış.
İşin bir de bu tarafı var. Sebep? Çünkü Kur'an ve sünnetin yaşandığı, insanlara hizmet edildiği bir yere kilit vurup ehliyetsiz bir yere vermek onun da sorumluluğu var. O zaman diyeceğiz ki biz buradan da bunun işi yapanlara cehennem yolu açıldı. Onun bugünden hükmetmek kolay bir şey değil. Yani o bu verilen kimseler doğruysa, bu inanç Tuğrul muydu neydi o?
Tuğrul İnancar'a vermişler. Onların onun vakfına vermişler herhalde. Arkadaşlardan benim duyduğum da o oldu. Türk tasavvuf musikisi vakfı mıydı neydi onun adı ya? Öyleydi. Türk tasavvuf musikisi ve folklorunu geliştirme ve yaşatma vakfı diye bir vakıfları varmış. Ondan sonra o vakfı vermişler. E tabi o vakıfta böyle kültür bakanlığından, devlet kademelerinden torpilli bir vakıf. Çok öncesinden biliyorum torpilli olduklarını. Hani layık devletin, layık sufi grubu tabiri caizse tabirimi hoş görün. Böyle bir vakıf bildiğim kadarıyla çünkü.
Şey değil onlar tabi sıkıntı yaşamazlar orada. Devlet onları destekler, devletin bir kanadı destekler, hükümet destekler, hükümetin bir kanadı da destekler. Bakın devlet ve hükümet ayrı ayrı şeylerdir. Devlet de destekler onları, hükümet de destekler. Zaten hükümet kanadının desteklediği bir tane daha o şey vardı, neydi o televizyonda, starda. Fatih Çıtlak, o da devletin ve hükümetin desteklediği bir vakıftır. O da nerede şeyde, İstanbul'da, Galata'da mı Yenikapı Mevluohanesi'nde, o da orada. Böyle parselliyorlar, paylaşıyorlar onlar. Onlar da böyle devletin ve hükümetin yanında yer alan vakıflar. Normal. Bunların hepsi de normal.
Ben böyle anormal bir şey olarak görmüyorum. Ben bunu zaman zaman böyle çok dillendirmiyordum. Artık dillendirmeye başladım. Bu şeyin İngiltere seyahati vardı Cumhurbaşkanı'nın. Oradan o daha henüz dönmeden farkındaysanız, İstanbul'da önce nakşibendiler sonra öbür ehli tarikat açıklama yaptılar. Biz AK Parti'nin arkasındayız, oyumuzu da ona vereceğiz diye. Böyle bir şey yayıldı o zaman için. Haber yayıldı, herkes açıklansın diye. O zaman da bizi böyle bir şey zannetmişler. Demek ki böyle kalabalık bir grup mu gördüler, ne gördülerse. Bana da böyle dediler, böyle böyle, Hocam sen de hani böyle bir şey yayınlaman gerekmiyor mu, yayınlayacak mısınız dedi. Ben de dedim, ben Sufi hayatım boyunca hiçbir zaman şu partiye oy atacağız diye bir şey söylemedim dedim.
Yine söylemem dedim. Bizim arkadaşlarımız serbest dedim. Diledikleri yere parti atarlar. Diledikleri partiye oylarını atarlar. Biz asla dedim, onlara böyle bir yönlendirmede bulunmayız. Benim dedim, tarzım, tavrım değil. Ben bir tek dedim, Cumhurbaşkanı seçsin, halk seçsin Cumhurbaşkanı diye dedim. Böyle bir tavırda bulundum. Bizim partisel bir tavrımız yok dedim. İyi bir şey yaparlarsa alkışlarız. Kötü bir şey yaparlarsa dedim, dile getiririz, eleştiririz. Biz bu konuda dedim, duruşumuz bu. Vatana, millete faydalı olan bir şey yaparlarsa alkışlarız. Vatana, millete faydasız bir şey yaparsa oturur, eleştiririz. Yani eşcinselliği alkışlayacak değiliz.
Örneğin, faizi alkışlayacak değiliz, örneğin. Fuşu alkışlayacak değiliz, örneğin. Rüşvete alkışlayacak değiliz, örneğin. Kayırmacılığı alkışlayacak değiliz, örneğin. Bunlar Allah'ın haram kıldığı şeyler. Kim yaparsa yapasın. Haramla iştigal eden bir kimseye alkışlamamız mümkün değil. Veyahut da siyaset üzerinden zengin olmayı, din üzerinden zengin olmayı, cemaat-tarikat üzerinden zengin olmayı alkışlayacak bir kimse değiliz.
Veyahut da cemaatlerin, tarikatların dini kullanarak para toplamalarını alkışlayacak değiliz. Bunlar bizim alkışlayacağımız şeyler değil. Bunun gibi biz de o zaman için tatlı bir şekilde söyledik. O zaman da bize bunu söyleyen arkadaş herhalde, ya hocam senin bu dikliğin ne dedi, valla sana problem çıkarırlar diye korkuyorum dedi. Ben de ateş olsalar cürümlere kadar yer yanar dedim. Ondan sonra dağ da ileri gittim, azdan az gider çoktan çok gider dedim. Ne olacak ki dedim, başımıza ne gelecekse gelecek dedim. Yürüdüm gittim. Şurada hata yaptılar. Hani biz böyle hem birey olarak ama topluluk olarak, biz 28 Şubat'ta sallanmış, elekten geçmiş bir topluluğuz.
Çünkü içimizde o 28 Şubat'ı yaşayan arkadaşlar var. Veyahut da bizim bağımızı, bizim direncimizi tam tespit edemediler herhalde. Çünkü bu işler liyakatsız insanların elinde. Hani böyle liyakatsız, bilmiyor, cahil, böyle ergen rollerinde bu liyakatsız insanlar. Çünkü ya bir partiye, ya bir partideki bir kimsenin hani böyle el yordamıyla bir yere gelmiş. Yani doluluyla, aklıyla, fikriyle, mücadelesiyle gelmemiş. Böyle tırnaklarıyla gelmemiş. Onun milletvekili, amcası, dayısı var. Sarayda orada burada bir tanıdığı var. Onların el yordamıyla bir yere işte vali olmuş, kaymakam olmuş, hakim olmuş, komiser olmuş. Ne bileyim işte şey olmuş ne o, emniyet müdürü olmuş.
Böyle yüksek bürokrat olmuş. Bunlar liyakatıyla gelenler değil. Öyle olunca çok hata yapıyorlar. Bilmiyorlar da. Kime nasıl davranacaklarını da bilmiyorlar. E partinin içi de öyle. Oradakiler de öyle liyakatla gelme değil. Öyle sokak sokak, cadde cadde siyaset yaparak gelmiş bir il başkanı yok. Bir ilçe başkanı yok öyle. Öyle bir belediye başkanı da yok. Adam atanıyor. Sen şuraya belediye başkanısın diyorlar. Adam geliyor oraya belediye başkanı oluyor. Veyahut da il başkanı filanca diyor. O tanıyor, il başkanı oluyor. Adam ne Bursa'yı tanıyor ne bir şey biliyor. En güzeli şuydu. Bu iptal olunan seçim vardı ya. İptal olunan seçim.
Birisi böyle milletvekili adayıymış. Birinci sırada mı? İkinci sırada mı ne? Bilmem nerede büyükelçilik filan yapmış. Yanında da yirmi beş otuz tane avanesi var. Büroya geldiler benim. Ben hiç adamı tanımıyorum. Bilmiyorum tabi. Ben AK Parti milletvekili ikinci sıra mı? İkinci sıra mı? Üçüncü sıra mı? Milletvekili adayı bilmem kim dedi. Böyle baktım adama. Ondan sonra mübarek olsun dedim. Etrafındakilere baktım. Bir tane tanıdığım kimse yok. O da beni tanımıyor. Ben de onu tanımıyorum. Böyle baktım. Ondan sonra tevessüm ettim. Hani sen nereden çıktın gibisin lan. İçimden dedim ki Allah Allah dedim ya. Yani dedim adam hiç kimseyi tanımıyor.
Adamı milletvekili adayı yapmışlar. Bir de önemli bir sıraya koymuşlar. Etrafındaki insanlar da kimseyi tanımıyor. Hani deseler ki hani bunun için değil. Diyecekler ki aa bu kim? Mustafa Özbağ, Tasavvuf Vakfı'nın mütevelli eğitim başkanı. Veyatı işte bu şu topluluğun işte başındaki kimse şu bu bir şey diyecek. Hiç kimse kimseyi tanımıyor. Dedim ki ya yok. Bunlar dedim farklı bir şey. Yani şeyde vardı aynı şey. MHP'deydi vardı. Refah Partisi'nde de vardı. Yani biz İzmir'deyiz MHP'de de vardı. Aa bir bakmışsın hiç tanımadığın adam MHP İzmir'de birinci sıra milletvekili adayı. Hiç tanımıyorsun. Adamı kimse tanımıyor. Ankara'dan gelmiş.
E tabi başbuğ Türkeş göndermiş. Hayır der mi insan? Aa diyordum ya. Kimse tanımıyor. Aynı şeyi Milli Selamet Partisi yapıyordu. Sonra Refah Partisi. Hiç tanınmıyor bilinmiyor adam. Burada uğraşıyor millet. Tabi onda da halife. Birisi başbuğ birisi halife. Müslümanların halifesi. İtaat edeceksin. Kimi gönderiyorsa o milletvekili adayı olacak. Veya o belediye başkanı adayı olacak. Sistem bu. Aynı şey devam ediyor. Bütün partiler de devam ediyor. Demokrasi önce partilere gelecek. Demokrasi diyorlar ya inanma ülkede de demokrasi yok dünyada da yok. Ülkede yok dünyada yok partilerde hiç yok. Bir de diyorlar ki bu tarikatlar var ya evet onların sultasından kurtulun.
Nasıl sulta sizde? Sizin sultanızdan bir kurtulsa şu millet özgürleşecek. Sizden kurtulamıyor. Burada eğer haksa bu yol yani ya üstad rüyasında görecek rüyasında görerekten birini atacak. Sen neyi gördün de atadın onu? Yok. Şu an Halid zakir oldu iyi.
Adam gökten mi indi? Halid zakirlik ben ona verdiğimde Çanakkale'de hiç bir tane dersli kimse yoktu. Var mıydı Halid hatırlıyor musun? Yanlış hatırlamıyorum değil mi? Hiç yoktu. Halid'in zakirliğine karşı çıkacak zaten derviş yok ki orada. Birisi kalkacak şimdi diyecek ya sen bu Halid'i nereden buldun?
Sana ne? Sen mi buldun? Sen var mıydın o zaman? Örnek. Eee? Ama burada manevi yürüyor iş. Sen de nasıl yürüyor? Akçe. Bas parayı birinci milletvekili ol. Ya bu para nereden çıkacak? Çıkacak bir yerden ya o parayı adam veriyorsa normal. Ya o parayı çıkacak bir yerden. Velhasıl kelam biz bu aykırılımıza bu dilimizle çekeceğimizi çekeriz benim şikayetim yok. Arkadaşlar benimle beraber harabatı yaşarlar. Benden beraber çileyi çekerler çekerler. Ben de zaten baştan kimseyi kandırmak yok.
Benim sözüm meydanda. Ben Kur'an sünnetin doğru dediğini doğru derim. Kur'an sünnetin yanlış dediğini yanlış derim. Kur'an sünnetin müsaade ettiğine müsaade derim. Kur'an sünnetin yasakladığını yasaklarım. Vatanımın milletimin lehine bir şeyse alkışlarım. Vatanımın milletimin lehine değilse onu alkışlamam. Onu yererim eleştiririm. Hak gördüğümü konuşurum. Bir şeye hak mı gördüm? Konuşurum. Öyle benim stratejim de yoktur. Hani Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri demiş ya her doğru her yerde söylenmez. Ben söylerim. Ya ben burada dilimi güdük çıkarayım konuşmayayım demem. Konuşurum ben.
Ben şeyde ne o? Kırklareliydi değil mi? Kırklareli. Kırklareli. Kırklareli'nde üniversitede program yapıyoruz. Program da Trakya'da Mevlevilik ile alakalı. Ben şimdi Trakya'da Mevlevilik'i inceledim. General Gümüşpala Edirne Mevlevihanesi'ni yağmalatmış, yağmalamış.
Edirne en eski Mevlevihanelerden birisi. Osmanlı'nın en eski Mevlevihanesi. Muradiye Mevlevihanesi. Ve Muradiye Mevlevihanesi'nin içerisindeki yazma kitaplar, yazmalar, levhalar çok affedersiniz bit pazarında satılmış. Hani eskilerin bat pazarı dedi. Bat pazarında satılmış. Ve Mevlevihanesi'yi yağmalamışlar. Bunu da yapan kim? General Ragıp Gümüşpala. Çünkü Atatürk ülkeyi yediye bölmüş. Yedi ayrı bölge. Yedi ayrı bölgenin başına birer tane paşa tayin etmiş. O paşalar bölgenin içerisinde bölge valisi gibi her şey onlardan soruluyor. Astık astık kestik kestik.
Geri kalan valiymiş, kaymakammış hepsi de civata tabiri caizse. Ragıp Gümüşpala Muradiye Mevlevihanesi'ni yerle bir etmiş. Bunu kime anlatıyorum? Garnizon komutanı, vali, savcısı, hakimi hepsi de orada. Mevzu geldi, geldi, geldi, … buraya geldi. Dedim ulan pilavda içimden. Ulan dedim bugüne kadar hiçbir şeye susmamışım buna mı susacaksın? Patlattım bombayı ben. Herkes bir oturduğu yerden bir hoplayıp zıpladı. Hani ne oluyor nereye geldik gibisinden? Ben çaktım. Dedim Ragıp Gümüşpala yapmış bunu demedim. Soymuş soğana çevirmiş, mezatta satmış. Anadolu'nun en eski Mevlevihanesi bitti.
İçimden dedim ki, vali orada, savcı orada, hakimler orada, garnizon komutanı orada, herkes orada. Dedim ki Mustafa Özbağ, tamam şimdi en fazla olsa buyurun. Tabi onlar böyle vat vat yapmazlar. Hocam yan tarafa bir geliver tamam, yandan gideceğiz. Hem de yandan bir ses geldi. Dediler vali çağırıyor. Tabi gittik. Selamun Aleyküm, Aleyküm Selam. Vali dedi hocam ya Allah senden razı olsun. Çok güzel bir program oldu. Dedi yemeğe gideceğiz. Valla valim dedim biz yemek yemiyoruz. Yok dedi gideceğiz. Dedim benle görünme seni de terörist derler dedim. Ben normal değilim, sakıncalı piyadeyim ben dedim. Sıkıntılı bir insanım.
Benle görünme dedim. Olmaz bir şey hocam dedi. Yemek yemeden göndermem seni dedi. Devlete itaat lazım. Hep karakola götürecek değiller ya. Arada bir yemeğe de götürüyorlar. Tamam dedim ya gidelim o zaman. Gittik neyse. Hatırladın mı? Gittik şeyde vardı. Üniversitenin rektörü de vardı. Ben hala da benimle görünme resim çekilme filan diyorum ben ona. Başına iş açma diyorum. Yok o da çok cesaretli. Tabi sonradan tabi biz biraz daha tanıdık. O da bizim gibi eski kulağı kesiklerden çıktı. Neyse yemeği yedik filan sohbet et. Konuştuk tabi. Muhabbet arttı 28 Şubat'tı. Yok şuradandı yok buradandı. Ta 12 Eylül'den yürüdük geldik. Vali sağlam bir vali çıktı. Sonra Balıkesir'e geldi.
Sonra Mardin valisi oldu. Şimdi bilmiyorum merkezde. Evet. Şimdi de merkezde. Allah yardımcısı olsun. Sağlam bir adam, cesaretli bir adam. Şimdi buradan meth etti mi düşecekler. Sen merkezde de durma. Füzenin önüne koyup seni atalım. Mustafa Özbaz'a ne meth ediyor diyecekler. Öyle bir şey yapabilirler. Velhasıl kelam. Normalde biz hak gördüğümüzü konuşuruz. Sıkıntı yok bizim. Biraz sıkıntı yaşar mıyız yaşarız. Ama böyle ya işte ben burada nasıl sustum deyip de kafamı yastığa koydum da. Bu problemi yaşamaktansa. Hiç yaşamadım çünkü. Ben konuşayım dilimden çekeyim ne çekiyorsam. Yani hakkı konuşmaktan gelsin başımıza ne gelecekse. Batılı desteklemekten değil.
Benim tarzım bu. O yüzden de ben baştan beri hep arkadaşlara derim. Arkadaşlar bizim yolumuz sıkıntılı. Sıkıntısı bu. Biz hak gördüğümüzü konuşuruz. Biz yanlış gördüğümüzü de bu yanlış deriz. Tekrar söylüyorum. Ben bir şeyde sünnet-i seniyede delil görürsem hayır demem ona. Ben yapayım yapmayayım. Ben ona hayır demem. O yapılan bir şey biliyorsam sünnette yeri olduğunu ben ona müsaade ederim. Milletin kafası almaz o esnada. Sonradan hadis-i şerif olarak ben onu bulurum. Veya Cenab-ı Hak onu bana buldurur. Benim önüme koyar. Ben de arkadaşlarının önüne koyarım onu. Şimdi ben çok eski zamanda ayakkabıyla da namaz kılınabileceğine dair hadis-i şerifi okudum mesela.
İşte askere giden arkadaşlara diyordum ki ben siz askere gidiyorsunuz. botlarınızı giyerken abdestli botlarınızı giyin. Sonra botun üstüne mest edin. Öyle namazınızı kılın. Botu hiç çıkarmayın. Zaten askerinin gün boyunca botu çıkartması mümkün değil. Ne eleştiriyorlardı beni. Botla namaz mı olurmuş diye. Sonradan dedim ya yanlış yapıyorsunuz. Kütüb-i siddete bununla alakalı hadis-i şerif var. Sahabe bunu uygulamış yapmayın. Sonradan bulduk arkadaşlarının önüne koyduk kitabıyla beraber. Ondan sonra dediler ki ya tamam. Sonra o eskiler zaten şüpheye attılar üzerlerinden. Şimdi bir şeyde varsa sünnette ben hiç hayır demem. Millete isterse komple millete ters gelsin.
Beni ilgilendirmez. Hakkında hadis var mı? Var. Ayet var mı? Var. Ayet yoksa hadis var mı? Var. Bitti benim için. Ölçüdür o. Mesela var ya mukimken namazı cem etmek. Hadiste sabit mi? Sabit. Bir ortalık alabarı oldu ya bununla alakalı da. Hadiste sabit kardeşim. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretleri Medine'deyken de namazı cem etmiş mi? Etmiş. Yok hava kararmış yok bulut kararmış yok. Bunu tefsirciler söylüyor. Yok rüzgar çıkmış. Yanım kardeşim. Bırak onu bana. Namazı cem etmiş mi? Etmiş tamam bitti. Kolaylaştırınız zorlaştırmayın. Hadis-i şerif var mı? Var. O yüzden. Doktor kaç saat duruyorsun ameliyatta? En uzun 10-12 saat ameliyatta kalıyor. Bu adama hadi namazı siz ne yapacaksınız?
Ameliyatı bırakıp namaza mı gidecek? Hastayı yatırmış kesmiş parçalamış. Arkadaşlar bekleyin ne oldu? Ben mi namazı kılayım geleyim? Arada tatlı yiyen profesörleri biliyorum ama. Değil mi? Var değil mi? Düşüyor değil mi? Evet. Onu Yaman Tokat'tan öğrendiydim. O bir giriyordu 16 saat çıkmıyordu. İki tane yatırıyordu o. Birinden karaciğeri alıyordu öbürküne dikiyordu. O gün o ameliyathane o bir telaş bir telaş. Onun bölümünde telaş herkes böyle saçları dik. Hiçbir şey sorma o gün onlara. Sebep nakil var o gün. Yaman Tokat'ta stres.
Gözler gidiyor Yaman Tokat'ın. Bakıyorsun gidik adam. Sigara gibi çikolataları var. Artık onlar yurt dışından getiriyor. Demek ki hiç görmedim ben Türkiye'de. Ağzında böyle çikolata. Ha böyle çikolata emiyor adam. 16 saat ameliyat yapıyor. 14 saat, 12 saat, 10 saat. Öyle 4-5 saat yapınca etrafındaki personel diyor ki bugün hiçbir iş yoktu, bir iş yapmadık. 4 saat yapmış çünkü ameliyat. 5 saat yapmış. Öbür türlü 16 saat nakil yaptığında. O adama diyeceksin ki sen şimdi hocam namazın dostları kıl. Vaktinle kıl. Cem etme. Yemin ediyorum neşterle kovar seni. Onun elinde neşter sen önde o arkada koşuyordur. Yok canım kardeşim. Doktorlar cemedin. Hemşireler cemedin.
Kılamıyorsanız. Şoförler, askerler, polisler. Hakimler, savcılar, avukatlar. Yetiştiremiyorsanız. Vaktiniz kalmıyorsa cemedin. Fabrikada çalışanlar. Yetiştiremiyorsanız cemedin. Ama murtaza mercen müşteri var diye cemedemez. Makinenin üzerinde hal görenler de cemedsinler. Ne zaman hal görecekleri belli değil çünkü. Onlar da cemedebilirler. O yüzden adam bir hal görse, namazı unutsa ne yapacak? Aklına gelince cemedsin. Öyle ya. Adam normalde hal gördü. Halden hale geçti. Halden hale geçti. Namazın vakti geçti. Cem edecek öyle bir hali var. Ona da cevaz veririz. Ne olacak be? Sen bu yol kolaylaştırma yolu. Eftali zikâr fâle mennehu.
La ilahe illallah. El Fatiha.
Destur.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.