Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 13.01.2022
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 14 Ocak 2022 · 50:44
Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâAllah, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Cenab-ı Hak hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, Hakkı hak bilip hak yolunda koşturanlardan eylesin, batılı batıl bilip batılla mücadele edenlerden eylesin, Rabbim son nefesimize kadar buyurun, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü, iman yolunda koşanlardan eylesin, o imanla bu dünya hayatını sona erdirenlerden eylesin, Rabbim cümlemizi bile bile Kur'an ve sünnetin dışına çıkanlardan eylemesin,
Bile bile gözünün içine baka baka haram işleyenlerden eylemesin, Bile bile onun gözünün içine baka baka isyan edenlerden eylemesin, Allah razı olsun inşâAllah. A.B.S. suresinde bir ve ikinci ayette yüzünü ekşitti, başını çevirdi, görme engelli o kişi geldi diye. Abdullah İbn-i Mektup karşı yapmıştı deniyor. Birkaç ayette Hz. Peygamber'in zerre denilen bazı hatalar olmuş ve düzeltilmiştir deniyor, Diyanet'in tefsirinde bu durumu açıklar mısınız? Evet, bununla alakalı kıyametler koparmaya çalışıyorlar. Ben tefsir âlimi değilim. Ben herhangi bir âlim değilim.
Bunu baştan söyleyeyim. Tefsirciler bunun üzerinde çalışıyorlar, konuşuyorlar. Ve genelde tefsirlere baktığımızda bu, hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin yüzünü ekşittiğine dair ibareler söylüyorlar. İlahiyatçılar elini kaldırsın. Bir, iki, üç. Yusuf Hoca daha aktif. Öyle değil mi hocam? Bununla alakalı bütün tefsircilerin geneli, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin ümmü mektubu yüzünü ekşittiğini söylüyorlar. İbareler böyle. Ben bu hadiseyi kendimce, sonuçta tefsir edenler böyle tefsir etmişler. Ben onların tefsirleri kötüdür demiyorum.
Ama ben o hadiseyi kendimce inceledim de, bu benim kendi iştihadım olsun. Olay şu, Mekkeli zengin müşrikler geliyorlar. Olayı hatırlayalım şimdi. Mekke'de makam sahibi, mevki sahibi zengin. Ondan sonra sözü dinlenilecek, kendilerini öyle görüyorlar. Tabiri caizse zaten bunlar Allah'ı ve Resulü'nü inkar etmişler. Allah ve Resulü'nü kabul etmemişler. Kibrin durundalar. Şirkin durundalar. Bunlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nden özel sohbet istiyorlar. Özel görüşmek istiyorlar.
Bu sefer Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, onlar çaylarınızdığı için hidayetlerine sebep olsun. Tabi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, insanlar Müslüman olsunlar, dini kabul etsinler diye hırslı bu manada. Ona, habire, onlara anlatmaya çalışıyor. O esnada da ümmü mektubu içeri giriyor. Benim okuduğum rivayetler böyle. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne diyor ki, bana dinimi öğret. Eksin varsa ilahiyatçılar desinler ki, burada eksiklik var, yapabilirim. Diyor ki, bana dinimi öğret. O öyle deyince hani söz kesiliyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne.
Bir de ümmü mektubu, ümmü, bir de âmâ, gözleri görmüyor mu? İsmi üzerinde ümmü, yani Kureyşliler gibi elit tabakadan değil. Onlar elitler. Bu sefer, bu benim kalbime gelen bir şey. Bu sefer, Kureyşliler yüzlerini ekşetiyorlar. Bizi bıraktı, ümmü mektubla uğraşıyor diye. Bu benim kendi anlayışım. Bu benim kendi idrakim. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, El-Fahri-Fakri, fakirlerin babası. Bütün peygamberler, fakirlerin, fukaraların, düşkünlerin yanındadır. Bütün peygamberler, fakirlerle beraber olanların yanındadır.
Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin temiz, pak ahlakı, fukaraya yüz ekşitmeye müsaade etmez. Ben Hazreti Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin üzerinde bir eksiklik, bir noksanlık, bir zelle dahi olsa, onun üzerine atfedilmesine gönlüm razı değil. İmanım razı değil. Benim iç inanışım buna razı değil. Tefsirler öyle yazıyormuş. Yazabilirler canım kardeşim. Bir kimse onu öyle görebilir. Ben onların görüşüne katılmak zorunda değilim. İmani bir mesele değil bu çünkü. Bu imani bir mesele değil.
Bu bir tefsir. O yüzden ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin ümmü mektuba yüzünü ekşittiğine inanmıyorum. Daha ilerisini söyleyeyim. Ben yüz ekşitme sahnesini görmedim. Birisi diyebilir ya sufisiniz gene uçuk kaçıksınız. İnsanlar böyle tefsir ederken siz bunu böyle tefsir ediyorsunuz diyebilir. Herkes buna katılmak zorunda değil. Sizler de katılmak zorunda değilsiniz. Bu benim kendi inanışım. Diyanet, ilahiyatlar, bir kısım bu konudaki diyanetin ve ilahiyatın içerisindeki profesörler, dışındaki medreseden yetişmiş insanlar bunu böyle tefsir edebilirler. Eski tefsirciler, böyle tefsir edebilirler. Onların da hakkı ben onların tefsiriniz yanlış demiyorum.
Ama ben bunu içim kabul etmiyor. İnanmıyorum böyle olduğuna. O yüzden bunu böyle birkaç sefer de söyledim. Ben böyle inanıyorum diye. Bunu tabii Türkiye'deki bir kısım belirli bir tarikat topluluğu. Bunu böyle işte nasıl böyle söyler. Bunun içerisinde benim bir kız kardeşimin kızı var. O da ilahiyat mezunu. O da o cemaatin müntesiplerinden. O da bunu dile getirdi bana. Böyle inanabilirsiniz. Ben bunun böyle inanmıyorum dedim. Onlar tabii bu meselede biraz daha büyüttüler. Evet ben böyle olduğuna inanmıyorum. Ben Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin üzerinde zelle dahi oluştuğuna inanmıyorum. Bu tip meselelerde tefsir hatası olduğuna inanıyorum.
Hz. Muhammed Mustafa'yı tanımak, onun batınından uzak olduklarına inanıyorum. Onun manasından uzak olduklarına inanıyorum. Eğer Hz. Muhammed Mustafa'yı sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin manasını, batınını tanımış olsalardı, bunu söylemekten imtina ederlerdi, utanırlardı, diyemezlerdi. Ben ama demişler, öyle tefsir etmişler, bu da onların hakkı ben Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin üzerinde bir zelle dahi oluştuğuna inanmıyorum.
Onun üzerinde bir gölge dahi oluşmadı. Bir gölge dahi oluşmadı. Onun söylediği her şey, her ne var ise hepsi de ilahi bir vahiydir. Vahyin yazılısı vardır, Kur'an'dır. Vahyin yazılısıdır, Kur'an'dır. Vahyin tecelliyatı vardır, yaşanmışı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin sünnet-i seniyyesidir. Her şeyle, her şeyle. Cenab-ı Hak Kur'an'ı açıklayasın, anlatasın diye sana hikmet verdik dediği peygamberdir. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri hikmet peygamberidir.
Bütün peygamberlere hikmet verilmiştir. Hz. Muhammed Mustafa'ya da hikmet verilmiştir. Ve indirilen Kur'an anlaşılsın diye ona bu ayet-i kerime açıktır hem. Sana bu kitabı, bu Kur'an'ı açıklaman için hikmet verdik der. Açıktır ayet-i kerime. Bu hadis inkarcısı ahmaklar, bu sünnet-i seniyye inkarcısı müşrikler yol bulmaya çalışıyorlar.
Bunlar yeni değil. Bunlar kılıç artığı gibi. Bunlar iman eskisi gibi. Bunlar böyle bir türlü müşriklerinin kalbi olarak temizleyememiş olanlar. Ve bunlar bu tip meseleleri kurcalayarak, uğraşarak, onların üzerinde yürüyerekten hadis inkarcılığına insanları götürüyorlar. Sünnet inkarcılığına götürüyorlar. İşte diyorlar ki Hz. Peygamber'de de zelle görüldü. İşte bu Abesi suresini gösteriyor. Diyor ki işte o yüzünü ekşittiydi ona. Yanında mıydın? Yanında mıydın? Değildin. Ben Hz. Muhammed'in Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dinini öğrenen ümmü mektuba yüzünü ekşittiğine inanmıyorum. Bu benim söylediğim.
Zaten ona yüzünü ekşitmiş olsa ona Medine-i Münevveri'nin valiliğini bırakır mı? Eşim bir de bu tarafı var. Ayrı meseleler. O yüzden benim bu konudaki duruşum bu. Kabul etmeyaz birisi etmez. Ben sözümün başında söyledim. Ben tefsir alimi değilim. Ben fıkıh alimi de değilim. Benim bu konuda bir kendimi alim görme noktasında değilim. Allah be ne affetsin. Elhamdülillah. Uzakta olduğumuzda sohbete gidip gelmekte çok sorun yaşadığımız için Cumartesi sohbetlerini evde internet üzerinden izlememizle sohbet yerinde bulunmamız arasında nasıl bir fark olabilir? Derviş diz dibinde yetişir.
Ama zorunluluk söz konusu olunca yapacak bir şey yoktur. Bu sufilin kendi içinde özel bir adaptır. Bir derviş bizim yolumuzda üstadının sohbetiyle, üstadının halake zikrullahıyla, üstadının dizinin dibinde ona sorarak, hizmet ederek de yetişir. Ama bulunduğu yerde, ama üstadının bulunduğu yerde, neden hizmet ede, üstada hizmet değildir bu. Neden hizmet ederekten deriz? İnsanların içinde kaynaşacak, insanların eksiğini, yanlışlığını görecek, onlara sabredecek, insanlar onlara yanlış muamelede bulunacak, onlara sabredecek. Yol budur.
Kur'an sünnetinin içerisinde, Kur'an sünnetinin içerisinde, imamların iştahatı içerisinde, yolun adabına, erkanına, uygun hareket ederekten, terviş kendisini yetiştirecek. Heva hevesiyle mücadele edecek. Şeytanla mücadele edecek. İçerideki, dışarıdaki şeytanlarla mücadele edecek. Hepsinde mücadele ede ede, kendisini yetiştirecek. Uzaktakınlar ne yapacak? Uzaktakınlar da, ceseden uzak olanlar da, iletişim kanallarını kullanarak da, sohbettiklerine, derviştiklerine devam edecekler. İşte, canlı yayınlar var, ne bileyim, sohbetler var, sorulu cevaplı. Bunları takip ederekten, kendilerini yetiştirmeye gayret edecekler. Ama, bir kimse illaki zorunlu gelecek, illaki şunu şöyle yapacak diye, bizim böyle bir kaidemiz yok.
O yüzden arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, böylece dışarıdan da, sohbetleri izleyebilirler mi? Evet. Onlar da bulundukları yerde, hizmet edecekler. Varsa orada derviş kardeşler, onlarla beraber toplanacaklar, ders yapacaklar, zikrullah yapacaklar, sohbet edecekler. Orada da halak-ı zikrullahı, genişletme yoluna gidecekler. Çalışmalarına devam edecekler. Allah muhafaza eylesin. Eşim bireysel emekliliğimi ödüyor, bu faiz midir? Sizi seviyorum. Bakın, Kur'an ve sünnetin, yaşanmadığı bir yerde, hukuksal olarak, oradaki insanların, kurumlarla olan arasındaki ilişkiler, faiz olsa dahi, adını faizlikten çıkarmayalım, caizdir, Hanefi'ye göre.
Faizlikten çıkarmıyoruz, caizdir diyoruz. Bunun üzerinde de tartışma çıkarıyorlar. Bu Mustafa Özbih'in fetvası değil. Hatta geçen haftaki derste de, el hidayeden hem kitabın, el hidayedeki kitabın sayfa numarasını da verdim. Sonra onun fotoğrafını çekip koydum da, Twitter'a, burada da arkadaşlara anlattım. Bu bizim fetvamız değil. İmam Muhammed ile İmam-ı Azam'ın birleşik olarak vermiş olduğu bir fetva, İmam Yusuf buna katılmamış. olabilir. Birisi katılmamış. Ama İmam-ı Azam'la, İmam Yusuf buna katılmışlar. Böyle bir, pardon, İmam Muhammed katılmışlar. Böyle bir Ümmü Mektum hadisini örnek olarak getirmişler. Bunun aslında destekleyen başka olaylar var mı?
Var. Bu da Reddül Muhtar'da geçer. İbn-i Abidin'de. Hazreti, aklımda kalanı söylüyorum. Hazreti Abbas Radıallahu anh Hazreti'nin, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin amcasıdır. Mekke fethedilinceye kadar orada faizcilik yapmıştır. Kureyşlere, Mekke insanlarına para satmıştır. Mekke fethedilince ilk kaldırdığım faiz, amcama basın faizi demiştir. Bunun gibi örnekler var ona seslenilmediğine dair. O yüzden İslam'ın hukukunun işlenmediği bir yerde, müminle, mümin olmayanların arasında faiz yoktur. Hükmü var. Perşembe sohbetinde buyurdunuz, muhakkak ki faizin en şiddetlisi, haksız yere bir Müslümanın şerefine diz uzatılmasıdır.
Hadis-i şerefini açabilir misiniz? Şimdi faizde bir kimsenin parasını ütersiniz. Parasını gider o kimsenin. İslam, müminlerin şerefini, haysiyetini önemser. Bu, Adem'den itibaren bütün peygamberlerin yoludur.
İnsanların namusları, şerefleri, haysiyetleri mukaddestir, kutsaldır. Siz bir Müslümanın namusuna, şerefine, haysiyetine leke getirici bir söz söyleyemezsiniz. Şimdi faizle alakalı, hadislerin topladığı, bunu en son buna okumuştum farkındaysanız. Faizle alakalı o kadar şedid hadisler var, ama sonunda diyor ki, bu kadar şedid, faizle alakalı hadisler var, bunun daha şedidi ne?
Bir Müslümanın namusuna, şerefine, haysiyetine laf söylemendir. Bu, günah kebairlerin en büyüdür. Şimdi, Müslümanlar ne yazık ki, bunu unutmuş vaziyette derer. Yani, bir Müslümanın namusunu, şerefini, haysiyetini çok rahat bir şekilde lekeleyebilen bir İslam dünyası var. Bir Müslümanın, bir müminin umarsızca, umarsızca, şerefini, haysiyetini laf eden bir Müslüman topluluğu var.
Biz, kendi kendimizi bu konuda eleştirip, kendi kendimize nasihat etmemiz gerekiyor. Ve, dilimize pelesenek ettiğimiz kimsenin eşi, kızı, damadı, torunu, oğlu, akrabası, arkadaşları yok mu ki? Biz onun namusunu, şerefini, haysiyetini dilimize pelesenek edip konuşuyoruz. Ve, bu acı bir şey, bakın, bu acı bir şey, ölçü konuşulur. Siz ölçüyü konuşursunuz. Kur'an ve sünnet dairesinde, dinin ölçüsü neyse, konuşursunuz. Sufilik dairesinde, sufilin ölçüsü neyse, konuşursunuz. Tebliğ edersiniz, nasihat edersiniz. Ve, müminlerin birbirlerine nasihat etmeleri, müminlerin birbirlerini bu manada tebliğ etmeleri, müminlerin üzerine bir haktır.
Bir haktır. Eğer siz bir şey söyleyeceksiniz, ben Yusuf Hoca'nın bir eksikliğini görürsem, Yusuf Hoca'yla baş başa kaldığımda, ben ona nasihat edebilirim. Yusuf Hoca bunu böyle böyle yapma, bunu böyle böyle etme. Bakın, baş başayız biz. Ama ben burada herkesin içerisinde, Yusuf Hoca'yı, küçültücü, incitici, Yusuf Hoca'yı, halkın nezdinde, halkın nezdinde, değer kaybettirici bir şey söyleyemem.
Velev ki doğru olsa dahi. Bakın, söyleyecek olduğum şey, doğru olsa dahi. Ama, Yusuf Hoca, kaderi inkar ediyor. Böylece etrafındaki insanları kandırıyor, aldatıyor. Ümmet-i Muhammed için bir sıkıntı var. O zaman, bunu ehlinin söylemesinde bir beis yok. O zaman ben derim, arkadaşlar, Yusuf Hoca kaderi inkar ediyor. O yüzden, Yusuf Hoca'nın sohbetlerini dinlerken, dikkat edin veyahut da dinlemeyin. Ben son zamana kadar bu ismi dahi söylemezdim, hatırlarsınız. Bizim şahıslarla işimiz yok, biz isimlerle uğraşmayız, biz ölçüyü konuşuruz derdim. Ama, öyle bir hale geldi artık, insanlar kitap okumuyorlar, hadis okumuyorlar, tefsir okumuyorlar.
Yani adam internette bir şeye takılıyor, gidiyor. Öyle olunca, artık isim vermeye başladık. Çünkü işte ne, İslamoğlu kaderi inkar ediyor. Kulağımla duyuyorum. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisleriyle alay ediyor. İnkar ediyor. Bunun canlı internette yayınları var. Bunları da reddetmiyor kendisi. Bu gibi kimselerin, Kur'an ve sünnet dairesindeki sapkınlıklarını, Kur'an ve sünnet dairesindeki yoldan ayrılışlarını anlatabilirsiniz. Bunda bir sıkıntı yok. Ama, Mustafa İslamoğlu'nun namusuna, şerefine, haysiyetine laf söyleyemezsiniz. Örnekliyorum bunu.
Veyahut da siz x bir alimin, x bir şeyhin bir sapkınlığını anlatabilirsiniz. Dersiniz ki ya burada hata yapıyor, burada yanlış yapıyor. Neden? Ümmet-i Muhammed'i bu konuda uyarıyorsunuz. Bunda bir sıkıntı yok. Ama bunu söylerken de, işte kadere imanın farz olduğunla alakalı ölçüyü de koyarsınız. Veyahut da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir fukaraya yüzünü ekşitmeyeceğini, onun her şeyinin ne söylerse ne yaparsa vahiy olduğunu söyleyip, oradaki ekşitme meselesinin ona ait olmadığını iştahat edebilirsiniz.
Bakın, olayı anlataraktan. Eyvallah. Birisi de buna der ki, yok hayır böyledir ama benim böyle inanmam benim sapkın olduğumu göstermez. Çünkü İslam'da iştahat kapısı açıktır. Ben ayet-i kerimi inkar etmiyorum. Ben orada ayette yüzünü ekşitme meselesi yok demiyorum. Bu ayrı bir mesele. Ama bir ayet inkar ediyorsam ben, o zaman o kimse der ki, filanca yerde ayet inkar etti. Eğer gözümden kaçmış bir şeyse, tövbe eder geri dönerim. Ama hiçbir Müslümanın namusu, şerefi, haysiyeti, insanların diline dolanacak kadar kıymetsiz değildir. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, faiz kadar şiddetli bir haramın üzerinde, daha şiddetli bir haramın, Müslümanların namus, şeref ve haysiyetlerine uzatılan dil olarak görür.
E düşünün siz artık Müslümanlara, şeyhlere varıncaya kadar. Adam şeyh, Müslümanların namusuna, şerefine, haysiyetine dilini uzatmış. Hele bu Mustafa Özbağ olursa daha rahat. Tamam. Bu böyle, şimdi, Türkiye'de belli dükkalıklar vardır. Bir dükkalık oluşturulmuştur. Bu ticarette böyledir. Bu sanayide böyledir. Ondan sonra bu, sosyal hayatta böyledir. Magazinde böyledir. Bu, dinde de böyledir.
Sizin alışık olmadığınız bir sohbet şimdi bu. Dinin içerisinde, ehli sufilikte de böyledir. Dükkalıklar vardır. Siz, o dükkalıklara dokunduğunuzda, sizin ensenizde boza pişirirler. Sizi kabul etmezler asla. Kabul görmezsiniz. Siz istediğiniz kadar bizim böyle bir derdimiz yok deyin. Onların derdi var ama. Nasıl onların derdi var? Ekonomide dükkalık kurmuşlar. İthalat edecekse, onlar ithalat ederler. İhracat edeceklerse, onlar ihracat eder. Sanayi kurulacaksa, onlar o sanayi kurarlar. Ya siz o dükkalıya biat edersiniz, onlardan artıntılarla geçinirsiniz, ya da sizi boğmaya çalışırlar.
Bu, ekonomik dükkalıktır. Siyasi dükkalık vardır. O siyasi dükkalık nedir? Adı parti değildir onun. Partiler, tabeladır ismi. Bütün partiler için geçerlidir. Siz o siyasi dükkalığa girmeniz, onlara biat etmekten geçer. Biat etmezseniz, sizin partinizi kapatırlar, ihtilal ederler, sizi dağıtırlar. Sonra, onlara biat edersiniz, biat ettikten sonra, size bir parti kurdururlar. Gerekirse, hükümeti de size verirler. Ama siz onlara artık, biat etmişsinizdir. Onların, isteklerini yerine getirirsiniz.
Bu, Türkiye'deki, siyasi dükkalıktır. Ekonomiye anlattık, siyasiye de anlattık. Ne kaldı? Kültür. Kültürel dükkalık vardır, Türkiye'de. Bu kültürel dükkalık nedir? Bakın, hangi tiyatrocu, hangi devlet tiyatrosunda rol alacağı bellidir. Hangi tiyatrocunun nasıl olacağı da bellidir. Hangi tiyatrocunun hangi rolde olacağı da bellidir. Hangi sanatçının nasıl çıkacağı da bellidir. Halkın sevdiği, tapındığı sanatçılar, onlar o dükkalığı yıkamazlar. Onlar, sanat denilen camianın, paryalarıdır. Çok affedersiniz ama, bayanlarıysa, o sanat camiasının, çöpleridir.
Erkekleri de çöpleridir. Onlar hiçbir zaman, o dükkalığın içine giremezler. Onlar konumlarına göre, ikinci, üçüncü, beşinci, altıncı sınıf insanlardır. Hiç kimse, ajdanın yanına giremez. Dükkalıktır o. O dükkalığı, yıkamaz kimse. Ancak, siz o dükkalığın elini öpersiniz, onlar da size mama verirler. Bu kültürel dükkalıktır. O dükkanın içerisindeki, bakın parti, siyasi görüş, dini görüş önemli değildir. Böyle isim vereceğim şimdi, daha iyi anlayacaksınız. Siz Ankara Belediye Başkanı olursunuz, Melih Gökçek olarak, Refah Partisi olarak kazanırsınız, Muazzez Abacı'yı, transparan bir kıyafetle, Cumhuriyet konseri verdirirler size.
Siz, tekrar söylüyorum, Refah Partisi olarak, din anlatan, din savunan, din yolunda gittiğini söyleyen bir parti olarak, Ankara, merkezde, siz, bunlar açık açık söylediğim için, enzem de boza piştiriliyor benim, umurumda değil. Umurumda değil. Siz, Ankara'da, Refah Partisi olarak, Melih Gökçek olarak, belediye başkanı olursunuz, ama, size, bakın size, Muazzez Abacı'ya, transparan bir kıyafetle, Cumhuriyet konseri verdirirler.
Siz, siz o konseri vermek zorundasınızdır. O dükkalıya, biat edersiniz. O tağutun önünde eğilirsiniz. Şunu diyemezsiniz, benim geldiğim dinim, imanım, kökenim, buna müsaade etmez. Ben bana oy veren kitleye, ihanet edemem. Onların göğsüne hançer vuramam. Onların imanlarını yaralayamam. Onların gönüllerini yaralayamam. Bunu yapamam diyemezsiniz. Ve o konseri size verdirler, siz de verirsiniz. Bu dükkalıktır. Bu, bu aziz, temiz milletin, bağrına saplanmış dükkalıklardır. Siz, aziz neslinin, tiyatrolarını oynamak zorunda kalırsınız. Tiyatrocu dediğinizde, bu ülkede, Allahsızlık, kitapsızlık, dinsizlik, imansızlık, namussuzluk, şerefsizliği, anlatan, bu ülkenin maddi manevi, her türlü, kültürel değerlerini, ayaklarınızın altına alan, o oyunları sergilemek zorunda kalırsınız.
Sergilersiniz. Bu dükkalıktır. O dükkalıya ya siz el öpersiniz, onların dediklerini yerine getirirsiniz, ya da size, hiçbir iş vermezler, siz hiçbir şey yapamazsınız. Bakın, bunun sağcısı, solcusu, ülkücüsü, islamcısı, dincisi, dinsiz yoktur. O dükkalık vardır. Siz o dükkalıya biat edersiniz. Sizin o alkışladığınız, kendinizden, bizden gördüğünüz o, sanat camiası da, gider onlara yalakalık yapar, o dükkalın önünde boyun eğer.
Sakın onları farklı bir şey zannetmeyin. Siz alkışlıyasınız diye, sizin hoşunuza gidecek, birkaç kelime söylerler. Bakın, o dükkalıktır. şimdi sıra geldi, din. Türkiye'de dini dükkalık vardır. Siz o dini dükkalığa dokunamazsınız. O dini dükkalığın tezgahından geçmek zorundadır hepsi de.
Geçmeyenler atıl vazifelerdedir. Bu dini dükkalık, siyaset, diyanet, ilahiyat üçgenindedir. Bu dini dükkalığı, siyaset, ilahiyat ve diyanet üçü beraber götürür. Evet, bu Atatürk'ün kurulduğu zamandan öncesine, Abdülhamid'den 3. Selim'e kadar gidin siz, geriye doğru gidin. Bu dükkalık devam eder. Bu ta kanuniden sonraya kadar gidebilirsiniz. Kanuni, ondan sonra dükkalık kurulur. Siz, eğer ki dini bir şey yapacaksanız, bu dükkalığa biat edeceksiniz. Bu dükkalıya biat etmezseniz, dini olarak siz, yer, zaman, zemin bulamazsınız. Sizi ham yaparlar bu zilliler.
Bunlar zillidir. Bu zilliler sizi ham yaparlar. Bu da dini dükkalıktır. Bu dini dükkalığın oluşturduğu, tarikat, cemaat dükkalıkları vardır. Bakın arkasında bunlar vardır ha. Türkiye'de hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, bu dini dükkalığın elini öpüp, biat etmedikçe büyüyemez. Yok. Size yeni FETÖ'cü derler, eski FETÖ'cü derler, bunun kafası ezilmesi lazım, bu yobaz gerici derler. Her şey laf söylerler sizi. Ve sizi her yönden ezerler. Siz ezmeye çalışırlar. Siz o dini dükkalıya ya biat edeceksiniz ya da sizi yok hükmünde görürler. Bu dini dükkaların kullandığı şeyhler vardır.
Amma iş nerelere gitti ha değil mi? Evet. Bu dini dükkalığın şeyhleri vardır. Onlar bu dini dükkalıya biat ederler. Biat ettiklerini açıkça söylerler. Derler ki, biz bu dini dükkalıya biat ettik. Sizin arkanızdayız. Siz ne derseniz doğru söylüyorsunuz. Dediği müddetçe, bir sıkıntı yoktur. Şeyhler açısından. Ve bu şeyhler diledikleri gibi ülkede gezerler, dolaşırlar. Diledikleri gibi hareket ederler. Hiçbir kimse onlara bir laf söylemez. Konvoy halinde elli araba birden bir yere giderler. S-500'ler, S-600'lere binerler. Konvoy haline giderler. Herkes kenarlara toplanır. Onlara böyle temanna ederler. İşte valiler, kaymakamlar, bakanlar, bakan yardımcıları bunları normalde giderler, gelirler, ziyaret ederler.
Çünkü o kimse o dini dükkalıya biat etmiştir. Bunlar da böylece giderler. Şimdi bu dini ve siyasi ve ekonomik ve askeri örneğin dükkalıklara biat etmeyen insanların, biat etmeyen, ister bu cemaat olsun, ister tarikat olsun, ister siyaset olsun adına ne derseniz deyin. Bunların namus, şeref ve haysiyetleri bu dini dükkalar tarafından alaşağı edilir.
Şeref ve haysiyetlerine laf söylenir. Bunların şeref ve haysiyetleri toplum nezdinde küçültülmeye çalışılır. Yani bunların şeref ve haysiyetlerini dillerine pelesenek ederler. Her türlü yaftalamayı yaparlar. Şimdi işte Müslümanlar faizde, faizde titiz oldukları kadar bir Müslüman'ın namus ve şerefine dokunmada, onun diline, onu diline dolamada titiz değiller.
Müslümanlar hani böyle zaman zaman diyorum ya, yani yüzünün altına su değdireceğim diye parmağını koparır derecesini, yüzünü oynatır, sakalının altına su değdirmek için böyle sakallarını karıştırır, böyle su değdirecek, güzel. Ama o abdest alırken ağzına aldığında o dilini temizlemez. O dil temizliğine dikkat etmez.
Sakalına abdest, sakalının dibine abdest suyu değdirmek için o kadar uğraşan bir Müslüman, bir kimsenin, bir Müslüman'ın haysiyet ve şerefine dilini uzatırken o kadar düşünmez. O yüzden o hadis-i şerifi en sona koymuştum. Yani dedim ki faiz bu kadar büyük bir bela, bu kadar büyük bir günah kebair, ama bundan daha büyüğünü söyleyeyim mi size? Hadis-i şerif çünkü bu. Bundan daha büyüğü neymiş? Müslümanların şerefiymiş. Evet. Ne yazık ki İslam dünyası bu konuda sıkıntılı. Ve o dükkalıya biat etmeyen, önemli değil büyüklüğü, küçüklüğü, onların namus ve şereflerine ne yazık ki dil uzatıyorlar. Ben daha da böyle miçit daha söyleyeyim mi?
Bunu böyle yaşamış bir kimse olarak söylüyorum. Bu yıllardır veya az çok bizim sohbetlere gelen bir kimse dahi bunu yapabiliyor. Burası daha acı. Evet. Bu bir Müslümanların imtihanı. Bu acı bir şey ama. Allah bizi affetsin. Rabbim korusun cümlemizi inşallah. Hadis-i şerife devam ediyoruz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Cemre'de taşlarını atıp kurbanı keserek tıraş olduğu vakit, başının sağ tarafını berbere uzattı, berber de orasını tıraş etti.
Sonra Ensardan Ebu Talha'yı çağırarak bu saçları ona verdi. Sonra başının sol yanını uzattı, orasını da berberin tıraş etmesini mütakip, bu saçları Ebu Talha'ya vererek bunları Müslümanlar arasında taksim et buyurdular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri zaman zaman, ama sakallarına tıraş edildiğinde, ama saçları tıraş edildiğinde, sakal tabi tıraş edilmedi hiç, yani sakal kısaltıldı öyle söyleyeyim.
Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri hiç sakalını komple kesmedi. O sünnet olan bir kabza bırakırdı. Zaman zaman uzattığı olurdu, zaman zamanı kısalttığı olurdu, ama velaki ölçü olarak Medine-i Münevvere'de devlet kurulunca, bir kabze olarak sakalını bıraktı. bir kabzeden fazlasını keseriz. Bizim için en uzun uzatacağımız sakal o kadardır. Biz sakalı bir kabzeden fazla uzatmayız. Bizde sünnet seneye tabi olmak esastır. Bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bir kabzeden sonrasını kısaltmış. Haçla alakalı bu hadise. İlk defa Hanefiler buna böyle iştahat etmişler. İlk defa hacca giden veya ilk defa ömreye giden erkekler, saçlarını tıraş ederler.
Bu sünnettir. İkinciye, üçüncüye gidenler, saçlarını kısaltabilirler. İmam Azam, İmam Şah'ın, İmam Hanefilerin bu konuda iştahatları var. Şimdi, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri saçlarını tıraş ediyor. Tıraş ettikten sonra da ne yapıyor? Sahabeden bir kimseye veriyor. Diyor ki, ashaba dağıt. Teberük ediyor, hediye ediyor. Ve ashab da onu işte şey yapıyor. Ne o? Kendi aralarında paylaşıyor. Sakalın da böyle yaptığını söyleyenler var. Ve o sakal da paylaşılıyor. Herkes Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinden bir parça diye kendince, kendi uhdesinde saklıyor, gizliyor. Hatta bugüne kadar gelen sakalı şerifler vardır ya, o bir kısmı onların saçtır aslında.
Ama sakalı şerif olarak İslam dünyasının içerisine yerleşmiş. İslam dünyası da, Hazreti Muhammed Mustafa'ya hürmeten, sevgisini, bağlılığını, muhabbetini gösterme cihetinden sakalı şerife hürmet eder. Hatta bazı camilerde vardır, bazı ailelerde vardır. Onlar belli zamanlarda işte sakalı şerif ziyaret edilecek derler. Bu tip şeyler yaparlar. Selefi vahabiler ve bir kısım bu dini dükka sahipleri. Bunlar bunlar bidattır. Hazreti Peygamber'in bu kadar sakalı mı var, bu kadar saçı mı var diye itiraz ederler. Bakın itiraz ederler kendilerince. Ya insanlar Hazreti Muhammed Mustafa'ya olan bağlılığını gösteriyorlar. Onlara olan sevgisini gösteriyorlar. Bırak. Günaha mı giriyor adam onu yapmakla?
Haram mı işliyor? Onca haram işleyenleri, onca haramları bıraktınız da Bunlarla mı uğraşıyorsunuz? Bunları dediğiniz zaman da kızıyorlar. İşte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri böyle Teberrik etmiş. Mesela işte sudan bir yudum almış, sağındakına vermiş, o sağındakına vermiş, sağındaki geri verince solundakına vermiş. Sağlı sollu teberrik etmiş, dağıtmış. Aynı şey yemeklerde de öyle. Yemekten bir iki kaşık almış, kardeşlerine asaba vermiş, asaba dağıtmış. Bu bir sünnet ise niye olarak, sufiler de bu adaba riayet etmişler. İşte üstadının sakalından bir parça, teberüken almak veyahut da işte saçından teberüken almak. Veyahut da üstadından bir hediye almak, sarıktır, takyedir, ne bileyim işte haydaridir gibi böyle bir şeyleri hediye vermek.
Böyle bir şeye hediye almak veyahut da üstadından bir yudum su içmiş, o suyu bereket addedip, şifa addedip içmek. Bunlar sünnet-i seneye de var. Sufiler de bunu kendilerine adap etmişler. Bu sünnet-i seneyi yaşatmışlar. Yaşata yaşata bu zamana kadar gelmiş, biz de üstadımızın çayının arttığını, suyunun arttığını şifa niyetiyle içerdik. Arkadaşlarının arasını dolaştırıp dağıtırdık. Veyahut da şeyh efendi yemekten işte bir parça alırdı, bir parça alıp bırakırdı. Biz onu arkadaşlarının, kardeşlerinin arasında paylaştırırdık. Bu da sünnet, bu da tarikat adabı olarak bilinir ama bu sünnettir. O yüzden sufiler bunun tabii bir kısmı belki de bunun bir sünnet-i seneye olduğunu ilmi olarak bilmeyebilir, anlatılmamış olabilir.
Ama bu sünnet-i seneyedir. Sufilerin arasında da bu sünnet-i seneye böyle icra edilir, yaşanır. Bunu bilmeyen bir kimse de, vay siz şeyhe tapınıyorsunuz, onun içtiği çayı içmek için uğraşıyorsunuz. O şeyh Allah mı ki? Vay siz şeyhe tapınıyorsunuz, vay işte onun böyle bir içmiş olduğu çaydan sudan içeceğiz diye uğraşıyorsunuz. Veyahut da o kadar içecek onun önüne neden getiriyorsunuz? Filan pişman insanlar laf söyleyecek yer bulamayınca bir şeylere laf söyleyecekler. Bununla alakalı ölçüyü konuştuk bu akşamla. Demek ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de böyle teberrük ederdi kendisinden olan şeyleri ashabına. Rabbim cümlemizi o sünnet-i seneye uyanlardan, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın izinden gidenlerden eylesin inşallah.
Eftali zikrfe alem ennehu La ilahe illallah El-Fatiha ma sallahu aleyhi ve sellem Destur
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.