Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 12.03.2022
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 12 Mart 2022 · 1:07:54
Önzübillâhü müneşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftâli zikr fâlemenle hû, Lâhâ, cümiyenel niyâhi ve mürselîn, Velhamdülillâhi rabbil âlemîn, Bismillahirrahmanirrahim, Geceniz hayır olsun inşallah. Rabbim cümlemize Kur'ân ve sünneti seni sımsık yapışmayı nasip eylesin.
Rabbim cümlemizi hakka hak, batıl batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip, batılla cihad eden ve yaşamından batıl ne varsa söküp atanlardan eylesin. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. Yurt dışından, Pakistan sizi takip eden, sohbetlerinizi dinleyip size tanışmak ve ders almak isteyen kimseler nasıl bir yol izlemelidir?
Ayın 19'unda Türkiye'ye gelecek, sizinle tanışmak istiyor. Ayın 19'u ne güne geliyor? 19 Cumartesi. Burada olacağım inşallah, burada tanışırız. Bu vesile olan kardeşin üzerinden ders verebiliriz onlara. İnşallah buraya gelenlere burada ders veririz. Ama yok, yurt dışında duranlara da vesile olanların üzerinden ders veririz. Sıkıntı yok inşallah. Soru sahibi el kaldırsın, evet. Hoş geldin. Nasılsın, iyisin? Allah razı olsun, teşekkür ederim. İyi oldu bak bu sorular ya. Gene böyle seni görüyoruz burada, mutlu oluyoruz. Sorularadan da mutlu oluyoruz.
Mutluyuz yani. Benden dolayı maşırt oluyor. Bu sesle olan imtihanımız bitmeyecek yani ha, öyle mi? Bu yeni aldığımız cihaz mı? Bunda da sorun çıkıyor diyorsun. Sinyali almıyor, cepte durduğundan dolayı. Tamam, iyi. Kızma ya, salim ya. O da yetim olduğumu anladı.
İlave bir şey yok, kaldığımız yerden devam ediyoruz. En son okuduğumuz yer, ona göre dinde öncelikle önemli olan tevhid ilkesini deruni olarak yaşamak ve yaşatmaktır. Yani, buraya okuduk. Buradaki tevhidden kastı, Allah'ı birlemekle alakalı. Buradaki tevhidden kastı, imanın kalbi ve akli olarak zirveye ulaşması.
Buradaki tevhidden kastı bu. Tevhid sadece bu manada la ilahe illallah demek değil yani. Buradaki sufilerde veyahut da akayette tevhidden kasıt, bir kimsenin Allah'ı bilmede hem zat olarak hem sıfatsal olarak o bilgisinin zirve noktaya çıkmasıdır. O yüzden, bu şimdi çünkü devamı buradaymış okuduğumuz paragrafın. Oradan son paragrafı o yüzden aldım. Ona göre gerçek, pardon, ona göre gerek inancında, gerekse küfründe, gerek yaptığı iyi işlerde, gerekse kötü işlerde, ferde hürriyet tanımak gerekir. Yani burada İmam-ı Maturidi, hem kaderiyeye, hem cebriyeye, hem de mütezileye, hem de haricilere, tamamiyetle Kur'an bu Ehl-i Sünnet diye nitelendirdiğimiz grubun içindeki eşariye de, bakın Ehl-i Sünnet'in içerisinde tanımladığımız eşariye de komple, tabiri caizse cevap veriyor.
Diyor ki, bir kimsenin bütün fiillerinde o kimseye hürriyet tanımak gerekir. Hani burası aslında İslam dünyasında Müslümanların işine gelmeyen bir yer. Hani bazen zaman zaman böyle sohbetlerde evlilikle alakalı veyahut da dünyevi işlerle, uhrevi işlerle alakalı böyle devamlı zorlarlar ya beni. Hani ben diyeceğim ki ona, evlilik kaderdir.
Çocuk kaderdir. Senin bir şey yapmanın gerek yok. Veyahut da hani bu böyle bir kısım büyük sufiler vardır. O büyük sufiler bazı şeylerde kendi ihtiyarlarını ortadan kaldırırlar. Onları din olarak algılar bir kısım insanlar ve bunu kendilerince aslında hayatları öyle değildir. Söylem olarak bunu söylerler. Bir kısım sufilerde de bu hastalık vardır. Oysa Mustafa Özbağ şöyle der. Benim gücümün yettiğinden ben sorumluyum. Yaptıklarımdan da sorumluyum, yapmadıklarımdan da sorumluyum. Nasıl yapmadıklarımdan sorumluyum? Benim gücüm yetiyorsa bir şey yapmaya ve yapmıyorsam sorumluyum. Benim gücüm bir şeyi yapmamaya gücüm yetiyorsa yapmayacağım.
Yine sorumluyum. O zaman biz sadece yaptıklarımızdan sorumlu değiliz. Biz yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Nasıl yapmadıklarımızdan da sorumluyuz? İşte birisi, biz bir şeyi durdurmaya gücümüz yettiği halde durdurmadık. Hani meşhur ya, bir kötülüğü gördüğünüzde elinizde, mümkün değilse dilinizde, o da mümkün değilse kalben buğz ederek önlemeye çalışın. O da imanın en zayıf noktasıdır. Yani bunu söylerlerken, hadis-i şerifin son kısmını söylemezler. Hadis-i şerifin son kısmı işte, bu hadis-i şerifin son kısmı, bu da imanın en zayıf noktasıdır diyor. Yani kalben buğz ederekten kötülüğü önlemeye çalışanlar, imanın en zayıf noktası. O zaman imanın en kuvvetli noktası ne?
Kötülüğü elinle durdurmak. Eğer bu da mümkün değilse dilinle durdurmak. Bu da mümkün değilse kalben buğz ederekten önlemeye çalışmak. Bu da diyor imanın en zayıf noktasıdır. O zaman imam maturidinin ekolleştirdiği, sistemleştirdiği bu akait meselesinde insanlar cüz-i iradelerinin nispetinde sorumlular. Kuvvetleri nispetinde sorumlular. Kuvvetleri nispetinde. Güçleri nispetinde. Akılları nispetinde. Sorumlular. Çünkü cüz-i irade deyince akıl girer. Cüz-i irade deyince güç girer. Cüz-i irade deyince idrak girer. O kimsenin bir bütünü girer. Birer cüz-i irade deyince. O zaman burada ona göre gerek inancında gerekse küfründe. Yani bir kimse iman ettiyse de, küfür ettiyse de.
Burada imam maturidi bu hani Allah dilediğini hidayet eder, dilediğini küfre bırakır. Bu ayetlerin hepsini farklı yorumlar imam maturidi. Eşariler, kaderiyeciler, cebriyeciler, o ayet-i kerimeleri veyahut da yüzeysel bakanlar farklı yorumlar. Ama imam maturidi farklı yorumlar. O yüzden imam maturidi'nin tefsiri herkesin işine gelmez. Mesela kaderiyecilerin işine gelmez, cebriyecilerin işine gelmez. Haricilerin işine gelmez, mütezilin işine gelmez. Eşaricilerin işine gelmez. İmam maturidi'nin düşmanı çoktur. Siyasetçilerin işine gelmez. Gelmez. Çünkü bu imam azamdan gelen bir yoldur. İmam-ı azam cüz-i iradeyi koyar ortaya.
Mükelleftir kul. Kendi fiiliyatlarından mükelleftir. Güç yetirdiklerinden, güç yetirdiği halde yaptıklarından ve güç yetirdiği halde yapmadıklarından. Mükelleftir. O yüzden hürriyet tanımak gerektir. Bizzat ferdin kendisini ilgilendiren işlerde tanrının iradesi ferdin iradesine muhalif olamaz. Evet. Bu çok önemli bir meseledir. Yani bir kimsenin kendisini ilgilendiren bir işte Allah onu hür bırakır. Siz küfre varmakla, imana varmak arasında hürsünüz. Siz iyilik yapmakla, kötülük yapmak arasında hürsünüz. Hürsünüz. Allah sizin iradenizin üzerine bir irade koymaz. Dileyen iyilik yolunu seçer, dileyen kötülük yolunu seçer.
Dileyen delalet yolunu seçer, dileyen de hidayet yolunu seçer. Bu fiiliyatları yaratan Allah'tır. Fiiliyatı Allah yaratır. Ama o fiili isteyen buna eski dilde kesp denir. Eski dilde buna kesp denir. Yani bir şeyi istemek. Hatta İmam-ı Azam'a göre bunu hep söylerim ya. Fiiliyatın üzerinde iki irade, iki güç vardır. Birisi Allah'a aittir. Allah'a ait olan irade, Allah'a ait olan güç, yaratma ile alakalıdır. Fiiliyatın üzerindeki diğer kuvvet, diğer güç, istemekle alakalıdır. Kesp. Eski dilde ona kesp denir. Bu isteme kulağı aittir.
Bu böyle sufiliğe vurdururlar ya, Allah isterse isteyeceğiz, Allah istemezse istemeyeceğiz. Otur otur dünyada, sen kimsin? Peygamber misin? Zamanın kutbu azamı mısın sen? Bunlar haddi aşan sözler, küstahça sözler. Tembel. Bir işin üzerinde çalışmaya, gayret etmeye, mücadele etmeye gözü yok.
Çalışacaksın, gayret edeceksin, mücadele edeceksin, savaşacaksın. Yürüceksin, koşacaksın. Allah yolunda koşuyorsan, Allah yolunda koşacaksın. İyilik yolunda koşacaksın, mücadele edeceksin. Bir tek sende nefis yok, hepimizde var. Benim de yaşım 61, ben de akşam yemeğini yiyince şurayı kıvırlayayım, yatayım diye düşünüyorum. Mücadele edeceksin, gayret edeceksin. Ben de diyorum, ulan boşlar alan almış, satan satmış, çalışmayı ver, iş yapmayı ver diyorum. Öyle değil. Mücadele edeceksin, gayret edeceksin. Koşturacaksın. Bu cüz irade ile alakalı. İyilik için koşturacaksın. Cüz irade ile alakalı. Biz Müslümanlar, amun kenel olarak ha. Bütün İslam dünyasında böyle bir handikap var.
İslam dünyasındaki handikap şu. Birisi bir şeyi yapsın ya, o da otursun evde. Mehdi gelecek, hepimizi kurtaracak, oturun. Şeyhiniz gelecek, hepinizi kurtaracak, oturun. Halife gelecek, hepinizi kurtaracak, oturun. Birisi çıkacak, hepinizi de kurtaracak, oturun. İslam dünyasının içine yerleştirmişler bunu. Bunu ben Müslüman olunca öğrendim. Bunu Müslüman olunca öğrendim. Eski dervişlerden öğrendim. Yani böyle böyle olması gerekmiyor mu? Mustafa Efendi, ya sen gençsin ya, heyecanlısın şimdi. Mehdi geldiğinde halledecek bu işleri. Allah Allah. Onlara diyordum ki, o zaman Şeyh Efendi, Abdullah Efendi neden oturmuyor Nevşehir'de? Mehdi geldiğinde hep salih olacaksa?
Böyle bakıyorlar onlar benim yüzüme. Bu İslam dünyasının içine oturmuş, sufiler oturmuş, herkes oturmuş bu. Tembellik, aymazlık, mücadele etmekten uzak durmak, hem bireysel, hem aile olarak, hem toplumsal olarak. Yani Hz. Ömer Efendimiz hutbeye çıkıyor, bu Ömer şaşarsa ne yaparsınız diyor, çekiyor birisi kılıcını arkadan. Bunun da düzeltmesini biliriz diyor. Bunun da düzeltmesini biliriz. Bana söyler misiniz? Emevi'de böyle bir şey yaşanmış mı? Abbasi'de yaşanmış mı? Bana söyler misiniz? Bugün İslam toplumunun içerisinde bunu yapabilecek bir kimse var mı? Herkes kendi zamanından sorumlu. Bana söyler misiniz?
Bugün devlet başkanına siz bununla seni düzeltmesini biliriz diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Siz eşlerinizle de diyemezsiniz, babalarınıza da diyemezsiniz, annelerinize de diyemezsiniz, çocuklarınıza da diyemezsiniz. Kur'an ve sünnetin dışındaki bir şeyi bununla düzeltiriz diyemezsiniz. Ne kadar uzağız.
Ama cüz-i irade noktasında sorumluyuz. Hepimiz sorumluyuz. Hani var ya ayet-i kerime zerrece hayır işlerinin hayrı karşılıksız kalmaz. Zerrece şer işlerinin şerrini de cezasız kalmaz. Mükellefiz çünkü. Evet. Ve Allah'ın iradesi, ferdin iradesine muhalefet etmez. Yani siz iyilik yapacağız derseniz, Allah sizin iyilik yapma düşüncenizi ve fikriyatınızı geri çevirmez.
Bu konuda sizin iyiliğini yapmak istediğiniz iyiliğinizi yaratır. Siz kötülük yapacağım derseniz, Allah onu da yaratır. Size muhalefet etmez. Bazen Allah'ın rahmet ettikleri vardır. Husisidir bu. Allah dilediğini yapmakta hürdür, özgürdür. Allah'ın rahmet ettikleri vardır. Onlar normalde, birinci derecede peygamberlerdir. Onlar günah işlemek isteseler de, Cenab-ı Hak onlara müsaade etmez. Bu cebridir. Bu ayrıdır. Onların peygamberlikleri de cebridir çünkü. Onların iradelerinde değildir bu. Aksi halde, bu sünnetullaha ve kainatın işleyiş kuralına uygun düşmez. Tanrı, insana temyiz gücü olarak aklı verdiğine göre, insan Tanrı ile kendisi arasında nasıl ve hangi düzeyde bir ilişki kurmak istiyorsa, buna kendisi karar vermelidir.
Bunu esas almayan bütün anlayışlar, insanı yaptığını yapmak zorunda olan bir fert konumuna getirir ki, bu durumda hiçbir sorunluktan söz edilemez. Hasan Özcan, Hasan'dı değil mi adımın? Hanefi Özcan, Maturi'de bilgi problemi. Evet. Yani, bunun aksi düşünülemez zaten. Bunun aksini düşünenler olmuş mu? El cevap olmuş ve bizim Allah'la olan ilişkimizde düzeyi, Allah'la olan ilişkimizde mesafeyi ayarlayacak olan, koyacak olan biziz. Bakın, bunun açık örneği şu. Hades-i Kudüs'ü de Cenab-ı Hak diyor ki, kim Allah'a bir adım gelirse, Allah ona on adım gelir. Kim bir adım gelirse, Allah onu husisi bir adım attırmaz.
O bir adımı sen atmakla mükellefsin. Kim farzları yerine getirirse, Allah'ın en çok hoşuna gitmiş bir işi yapar. Bak burada kulun kendi cüz-i iradesi vardır. Kul kendi cüz-i iradesiyle farzları yerine getirir. Nafilelerle Allah'a yaklaşır ve Allah'ı sever. Ben sohbetlerde derim ya, bu üç adım kulağa aittir. Bir, farzları yerine getirmek. Bunun içerisinde günahlardan kaçmak da var. Günahlardan uzak durmak da var. Günah işlememek de var. İkincisi ne? Nafilelerle Allah'a yaklaşmak. Bu da bizim cüz-i irademiz. Üçüncüsü ne? Allah'ı sevmek. Bu da bizim cüz-i irademiz. Bir kul bu üç adımı kendisi atar. Ve bu üç adımı atacak olan, iradeyi gösterecek olan insanın kendisidir.
Ve insan bunu kendisi yerine getirecek. İnsan bunu kendisi mücadele edecek. Burada da aynı şeyi söylüyor zaten. Ve diyor, hangi düzeyde bir ilişki kurmak istiyorsa, yani hangi düzeyde sen Allah'a daha yakın olmak istiyorsan, bu sana ait bir şey. Ben orta derecede yürümek istiyorum. Bu da sana ait bir şey. Hani birisi dedi ya, Hazreti Peygamber'e, ben oruç tutmak istiyorum. Ona dedi ki, Ramazan orucu sana yeter. Daha fazlasına gücüm yeter. Dedi ki, başında, ortasında, sonunda tut her ay. Daha fazlasına gücüm yeter. Pazartesi, perşembe tut dedi. Daha fazlasına gücüm yeter. O zaman bir gün boş, bir gün dolu tut dedi. Bu kadar da sana son dedi. Daha fazlasını isteme. Bu da Davut'un orucudur dedi.
Bakın daha fazlası yok. Dinen bu yok. Yani siz yıl 365 gün oruç tutamazsınız. Bunun dini bir karşılığı yok. Bunu takva olarak görmeyin. Yıl 365 gün oruç tutmayı, takva olarak görmeyin. Yıl 365 gün oruç tutmayı, dinde yücelmek olarak görmeyin. Ya bunu sünnet dışı olarak görün. Bunu bidat olarak görün. Ama toplum şimdi, aa her gün oruç tutuyormuş o. Yıl 365 gün oruçluymuş. Ne şeyhmiş. Ben bidat işliyor o dedim. Herkesin yükselttiği, yücelttiğine dedim ki, bidat işliyor o. O dedim, sünnetullahın dışında, nefsine oymuş o dedim. Şeytan vesvese vermiş. Şeytan ona o orucu tutturuyor dedim. Bunu söylediğimde ödemişteydim.
Ona dedim, şeytan o orucu tutturuyor. Şöhret olmak için oruç tutturuyor. Nam olsun diye oruç tutturuyor. Yıl 365 gün oruçlu geçirilmiş. Otur edepsiz. Hadsiz insan. Sünnetullah'tır. Din olarak yürünecek olan yol. Sünnetullahın dışındaki her şey batıldır. Batıl. Allah bizi affetsin. O yüzden bunu normalde bir kimse, bu baremi tutturacak olan, kulluk ilişkisini kuracak olan, o insanın kendisidir. Başkası değil. Bir kısım sufiler, şunu kapatır mısın bir zahmet. Bir kısım sufiler de burada vartaya düşüyor. Yani bu iyi olmuş buradaki bu paragraf.
Sufilerin vartaya düştükleri bir yer burası. Kendi cüz'ye iradelerini ortaya koymayıp, Allah bir şey ayarlar ya. Sen sorunlu olmayacaksın yani. Öyle mi? Kulluğunu üzerinden atacaksın, öyle mi? Allah senin elinin üzerinden ayarlasın. Allah senin üzerinden ayarlasın. O iyiliğe sen vesile ol. İnşallah. Maturidiye göre Tanrı, Tanrı yaratılışta insana aklı vermek suretiyle zaten sorumluluğu ona peşinen vermiştir. İyilik ve kötülük hissi insana yaratılışta verilmiştir. O halde insanın iyi ve kötüyü bilmesi vahyin bildirilmesinden öncedir. Evet, bir hadis şeritte size mühtü olarak kalbinize danışın der ya, mühtü.
Herkesin mühtüsü kalbindedir. Herkesin vaizi kalbindedir. Bu iyilik ve kötülük hissi yaratılışta herkesin içine verilmiştir. Bazen deriz ya, Hristiyan ama çok iyi. Evet, iyilik hissini çalıştırmış o. Bununla alakalı tabi eleştiriler ben böyle Sokrat'tan ondan sonra örnekleyince. Mesela eski Yunan felsefesinde Sokrat'ın da böyle bir tabiri vardır.
Der ki, hani bir kimse Tanrı tarafından vahiy gelmese dahi iyiliği ve kötülüğü kendisi bulabilir der. Hani meşhurdur ya, o aynı zamanda da ilmi akli ve kalbi olarak ayırır. Ve kalbe gelen ilhamı da ilim yolu olarak görür. Rüya da bunun gibidir. Şimdi, bir kimseye peygamber ve kitap ulaşmamış olsa dahi, o vicdanına danışaraktan, vicdanına bakaraktan iyi ve kötüyü ayırt edebilir. Ben bunu kötü olarak bilmiyordum sözü boş bir sözdür. İncelikleri bilmeyebilir, incelikleri bilmeyebilir. Ama genel olarak onun kalbinde iyi ve kötü duygusu onda çalışır, onda tecelli eder.
Bu kim olursa olsun, ben buna inanan insanlardanım. O kimseye siz dini bilgi vermemiş olsanız dahi, o iyi ve kötüyü ayırt edebilir eğer akli melekeleri çalışıyorsa. Bugün hiç din bilmeyen bir kimseye gitseniz, bir topluluk bulsanız, bir kavim bulsanız, din onlara ulaşmamış. Onlar açı doyurmanın iyi olduğunu bilirler. Onlar mesela mazluma yardım etmenin, dara düşene yardım etmenin iyi olduğunu bilirler. Onlar insanlara kötülük düşünmemesi gerektiğini bilirler. Gittiniz Amazon'da bir yer buldunuz değil mi? Bir kavim buldunuz. Cısçıplak dolaşıyorlar ya, din gelmemiş onlara. Bunun altını çizin. Bugün şehir hayatındaki vahşilerden daha iyidir onlar.
Şehir hayatındaki vahşilerden daha iyidir onlar. Onları normalde insanlar, onları vahşi görüyorlar. Onlar vahşi değil. Vahşi kim? İnsanları aldatan, insanları adaletsizlikte bulunan, insanlara hukuksuz davranan, insanların hakkına, hukukuna riayet etmeyen, onları çiğneyen, onları gasp eden, insanların içerisinde fitne çıkaran, insanları haksız yere öldüren, yalan söyleyenler, dedikodu yapanlar, gıybet edenler, insanların namuslarına, şereflerine, haysiyetlerine laf söyleyenler.
Asıl vahşi bunlar. Biz çıplak dolaşan, Amazonların içerisinde çıplak dolaşana vahşi diyoruz. Ne vahşilik yaptı? Çıplak dolaştı. Sen geyiniksin, yalan var, gıybet var, dedikodu var, iftira var, haksızlık var, uğursuzluk var, namussuzluk var, şerefsizlik var, haysiyetsizlik var, hırsızlık var, her türlü alevere, dalevere var, sen geyinik dolaşıyorsun.
Hangisi vahşi? Vahşili biz, normalde bize de yanlış anlatıyorlar çünkü. Vahşi kim? Bir başkasının emeğini çalan kimse. Vahşi kim? Bir başkasının hakkına, hukukuna tecavüz eden kimse. Vahşi kim? Rüşvetçi kimse. Vahşi kim? Rüşvetle iş yapan bürokrat. Vahşi kim? İnsanları ayırt eden, haksız, hukuksuz, insanları işe katan siyasetçi. Vahşi bu. Evet, bunlar vahşi. Haksız, hukuksuz, insanların başına bombalar yağdıran vahşi. Sabaha karşı Libya'yı haksız, hukuksuz bombalayan vahşi değil mi?
Irak'a bilmem kaç bin ton bomba atan vahşi değil mi? Suriye'ye bilmem kaç bin ton bomba atan vahşi değil mi? Afganistan'a bilmem kaç bin ton bomba atan vahşi değil mi? Kim vahşi? Japonya'ya iki tane atom bombası atan vahşi değil mi? İnsanları köleleştiren, devletleri köleleştiren, bütün insanlığı IMF'nin üzerinden, Dünya Bankası'nın üzerinden borçlandırıp inim inim inleten dünyayı 350 trilyon dolar faizle borçlandıranlar vahşi değil mi?
Asıl vahşi onlar. Bütün dünya gençliğini uyuşturucuyla, kumarla, fuhuşla, uyuşturucuyla, kumarla, fuhuşla, işlevsiz hale getiren vahşi değil mi? Biz asıl vahşileri tanımıyoruz. Biz kravatlı vahşileri görmekten uzağız. Biz beş yıldızlı otellerde yaşayan, yedi yıldızlı, on yıldızlı otellerde lüks hayat yaşayan vahşileri tanımaktan uzağız.
Fakir fukaranın hakkını, hukukunu yiyen alevereyle, dalevereyle milyon dolarlar, milyar dolarları çevirip evrenlerin vahşi görmüyoruz. Asıl kör olan biziz. Biz Amazon'da çıplak dolaşan adamı vahşi görüyoruz. Elinde mızrak avlanacağım diye uğraşıyor. Onu vahşi görüyoruz. Asıl vahşi şehirlerde yaşayan, yüksek binalarda, iş merkezlerinin en tepelerine kurulmuş olan üçkağıtçılar vahşi. Asıl vahşi onlar. Evet. Allah bize yaratılıştan aklı vermiş. Yaratılıştan aklı verdiği için biz sorumlu oluyoruz. Evet. Ve iyilik ve kötülük hissini de vermiş. İyilik ve kötülük hissini vererekten biz ya iyilik hissiyle hareket edip insanlara iyilik yapacağız, ya da kötülük hissini de hareket ediyoruz, insanlara kötülük yapıyoruz ve bunun sorumluluğu bize ait.
Ona göre insanların dini ihtiyaca göre yorumlama hürriyetini engelleyen anlayışlardan en önemlisi, Kur'an'ın yaratılmış olmadığı inancıdır. Halbuki Kur'an'ı oluşturan harfler, sesler vs. yaratılmıştır. Tanrı insanlar gibi harflere ve seslere muhtaç değildir. Önemli olan anlamdır. Anlamın ifade edilişi ve sunuluşu değil. Bu yüzden Maturidi Arapça dışındaki dillere çevirisiyle ibadet edilebileceği görüşünü ortaya koymuştur. Bu tabi direkt İmam Maturidi'nin görüşü değildir. Bunun öncesi İmam-ı Azam'a aittir. O yüzden bunu Maturidi'ye atfetmek doğru değildir. Bu fetvanın elebaşısı, bu fetvanın anası, bu fetvanın babası İmam-ı Azam'dır.
Bu fetvayı ilk veren İmam-ı Azam'dır çünkü. İmam-ı Azam da bunu verirken, geçen derslerde söylemiştim ölçülerini, ona göre vermiştir. Burada yalnız, hani Kur'an yaratılmış mıdır, mahluk mudur, değil midir tartışması vardır İslam dünyasında. Eski bir tartışmadır. İmam Maturidi'nin piri olan İmam-ı Azam da bu tartışmanın içindedir.
İmam Maturidi'nin piridir çünkü İmam-ı Azam. İmam-ı Azam, Kur'an'ın mahluk olmadığını söyler ve Kur'an'ı mahluk olarak görenlerin küfrüne fetva verir. İmam Maturidi, çok ince bir çizgide durup harfleri ayırır. Kur'an Allah'ın kelamıdır. Kur'an Allah'ın kelamıdır. Allah'ın peygamberine indirdiği bir vahiydir. İmam Maturidi, ince bir çizgi çizerekten buradan der ki, harfler yaratılmıştır der. Buradaki çok ince çizgiyi İmam Maturidi çok geniş bir şekilde anlattığına inanıyorum. Okumadım bunu.
Ama İmam Maturidi'nin bu ince çizgisini biliyorum. Bu benim için çok elzem, gerekli bir konu olarak da görmüyorum bunu. Görmediğimden dolayı, sonuçta Kur'an'ın mahluk olmadığına dair İmam-ı Azam'ın fetvasına katılır İmam Maturidi. Ama İmam Maturidi, bu hadisede İmam-ı Azam'dan bir çıt ayrılaraktan harflerin yaratılmış olduğunu söyler. İmam Maturidi. Ama önemli olan, hani az önce dediği gibi anlamdır der. Fakat bu doğru anlamdır, önemli olan. Fakat anlamayı Hanefiler kulların kendi iradelerine bırakır. Anlamı. Burada da geçen derste söylediğim gibi anlamla alakalı taklit ve tahkik girer işin içerisine.
Bir kısım Müslümanlar taklit ederekten bir başkasının anlamını kabul edebilirler. Bir kısım Müslümanlar da bu meselede taklitten öte geçip, tahkike geçip, ben bu ayet-i kerimeden bunu anlıyorum diyebilirler ama hukukla alakalı ayetler bundan müstesna. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Sebebi şu, dünya üzerinde, yani bunların çünkü bu hadisede ben masumiyet görmüyorum çünkü. Kur'an bir şey hükmettiyse onun üzerinde iştahat yoktur. Yapılış işleyişinde, sünnetlerde farklılık var ise onların üzerinde iştahat olabilir.
Ama öbür türlü, Kur'an bir şey hükmetmiş. Kur'an bir şey hükmettiyse mesele bitmiştir. Orada iştahat yoktur. Onun tartışması dahi yoktur. Dünya üzerinde bunu tartışmaya açıyorlar. Sebebi şu, bunu tartışmaya açmalarının çok sebepleri var ama en önemli sebep şu. Biz bugün dünya üzerinde yaşayan bütün Müslümanların yaşadıkları İslam'ı çok özür dilerikten söyleyeceğim.
Benim haddime değil ama böyle bir yere koyalım bir kefeye, bir kenara koyalım. Kur'an ve sünnetin bize yaşayın diye anlattığı İslam'ı bir yere koyalım. Sebep, dünya üzerindeki bütün Müslümanlar büyük bir çoğunluğu yaşadığını dinileştiriyor. Din bu konuda farklı bir vadide, farklı bir cenahta, dünya üzerindeki Müslümanlar farklı bir cenahta.
Böyle olunca gerçek Kur'an ve sünnet ile Müslümanların yaşadığı İslam'ın arasında çok fark var. Bu yetmiyor. Dünya emperyalistlerine Kur'an'ın özünü de tahrif etmek istiyorlar. Kur'an'ın kendisini de tahrif etmek istediklerinden dolayı bu meselelere tereddütle bakıyorum ben şahsım olarak.
İyi niyet görmüyorum. Ve Kur'an'ın siyasi, hukuki, ahlaki duruşunu yok etmek istiyorlar. Ve bunu zaten İslam dünyasında fiiliyatta hallettiler. Dünya üzerinde İslam'ın hukukunu, siyasetini ve ahlakını yok ettiler. Yaşanmıyor. Yaşamaya çalışanların içerisine kendi bozulmuş fikirleriyle donanmış bizdenmiş gibi görünenleri bizim başımıza getirerekten onların da sonlarını getiriyorlar. Bunlar da hadislerle mevcut çünkü. Böyle olunca İslam dünyasının yaşadığı İslam ile Cenab-ı Hakk'ın peygamberinin üzerinden vahyettiği İslam'ın arasında çok fark var.
Bunu bariz şeyler söyleyebilirim ki. Mesela örnek İslam faizi haram etmiş. İslam dünyası faizin içerisinde yüzüyor. Faizin azı, çoğu, su, busu, Müslüman'dan Müslüman'a hepsi de haram edilmiş, yasaklanmış. İslam dünyası faizin içerisinde dolaşıyor. Fuhuş yasaklanmış. İslam dünyası fuhuşun içinde yaşıyor. Sarhoş edici. Her şey yasaklanmış. İslam dünyası sarhoş. Bakıyorsunuz Allah'ın haram ettiği ne var ise İslam dünyasında elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor. Allah'ın haram ettiği ne var ise. Ve İslam dünyası bir kısım haramları artık haram görmüyor. Bakın İslam dünyası artık bazı haramları haramdan saymıyor.
Tabiri caizse kendilerince onu helallaştırmışlar. Hani çok affedersiniz o pisliği yiyecek o. Pisliği helallaştırıyor. Pislik pisliktir. Necis necistir. Necisi helallaştırarak da yemeye çalışıyor. Kendini aldatıyor. İslam dünyasının durduğu en büyük handikap bu. Yani ben böyle derslerde söylediğimde kızıyormuş bazıları. Yani vakfın topluluğun dışındakiler. Yani kadınların başını ört namazını da kıldı tamam kurtuldu. Adamlar sakalı bıraktı namazını da kıldı kurtuldu. Hele bir de şeyhe bağlandı mı? Tamam bitti iş ya. Hiçbir şey yapmasına gerek yok. Buraya getirdiler insanları. Hani meşhurdu ben yeni İslam olduğumda meşhur şuydu. Ben şu olması lazım bu olması lazım dedim de bana diyorlardı ki camiler açık değil mi?
E açık. Camiye giden yollar kapalı ama. Cami açık. Cami açık. İslam dünyasındaki handikap bu. Ha diyeceksiniz ki şimdi insanlar hür değil mi? Hür. Ama Müslümanlar hür değil. Handikap burada. Herkes hür olsa dini yaşamayan ve hatta kafirler kadar Müslümanlar da hür olsa sıkıntı yok. Ben bir kimsenin zorla namaz kıldırılmasına karşıyım. Baştan söyleyeyim onu. Dinin devlet eliyle zorla yaşatılmasına karşıyım.
Bunların yeniden iştahat edilmesinden yanayım. Ama gerçekten dinin gerçek bir şekilde tebliğ edilmesinden de yanayım. Evet. Ma'at-u Redi her dönemin kendi ihtiyacını göz önüne alarak dini yorumlayabileceğinizi söyler. O dindeki tevhid ilkesinin her peygamber döneminde değişmeden kaldığı halde peygamberlerin uygulanmalarının toplumların ihtiyaçlarını ve özelliklerine göre değiştiğini belirtmektedir.
Doğru. Her peygamber döneminde ayrı hastalıklar vardı. Bu hastalıklara karşı Cenab-ı Hak peygamberler gönderdi. Ve o peygamberlerle bu hastalıkları tedavi etti. Aynı şey İslam için de geçerli. Yani insanların zamana göre ihtiyaçları değişir. Bakışları, görüşleri, düşünceleri değişir. O zaman normalde dinin belirli bazı noktaları, Kur'an-ı Sünnet çerçevesinde kalarak yeniden iştahat edilmesi gerekir mi?
Evet. Bunları değişik zaman içerisinde böyle değişik iştahatlarla söylemeye, anlatmaya çalışırım ya. Onun gibi. Bir kimse o yüzden veya bireyin kendisine ait bir hayat standardı vardır. Kendine göre durumu vardır. Benim eleştirildiğim yerlerden birisidir ya. Ben mesela bir sıkıntılı bir işte çalışıyorsa bir kimse namazınızı cem edin kılın derim ben. Hanefi'ye göre cem etmek bir tek hem Müjdelife'dedir, aynı zamanda da Arafat'tadır. Hanefi'ye göre başka bir yerde cem etmek yoktur. Sonradan gelen Hanefi'ler bazı cemleri, sıralarlar işte ameliyata girecek doktor gibi, hasta gibi. Ben mesela bir kimse hasta da olmasa, bir şey de olmasa, çalıştığı iş yerinin hakkına, hukukuna riayet etmek istiyorsa namazı cem edebilir derim.
Bunu söylerken de hadis-i şerif var ya, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri hiçbir sıkıntı yokken de Medine-i Münevvere'de şey de değil, seferi de değil, namazı cem ettiği görülmüş. Buna örnek veririm ben, askerlere, hemşirelere, doktorlara, işte devlet görevlilerine veya fabrikada çalışıyor kimse, bir başkasının emri altında, onunla 8 saatliğine anlaşma yapmışsın, mesai saatlerin içerisinde namaz var, adam gayrimüslim olabilir, senin namazını düşünmek zorunda değil, sen orada namazı cem edebilirsin, örnek.
Bunun gibi toplumun ihtiyacına göre, bireylerin ihtiyaçlarına göre, mesela Hazreti Peygamber ayakkabıyla namaz kılmış mı? Kılmış. Sahabe diyor ki, getir benim ayakkabılarımı oradan, kütübü siddete geçiyor, torununa diyor, getir benim ayakkabılarımı, giyiyor ayakkabılarını, namazı kılıyor. Ben Hazreti Peygamber'in böyle namaz kıldığını gördüm diyor. Askere giden gençler vardı, eski arkadaşlar bilir, ben derdim sabahleyin abdestli bir şekilde botunuzu giyin, sonra botun üstüne mesledin, namazlarınızı kılın, botla. Bunun gibi ihtiyaca göre, ihtiyaca binen yeni iştahatlar olabilir. Hani Hanefilere göre bir kadının, örneğin 80 km öteye, yalnız başına gitmesi caiz değil.
Hanefilere göre, ama bu yol güvenliğiyle alakalı bir meseledir. Farklı hadisler var, yaşanan olaylar var. Bu yeniden iştahat edilmesi gerekir, örneğin. Eğer güvenlik söz konusuysa, hani güvenlik böyle bir insanın güvenliğinde bir problem yoksa, yol güvenliği var ise, örnek, bir kadın bu konuda yanında mahrim olmadan da seyahat edebilir fetvası verilmesi gerekir.
Bunun gibi bu yeni toplumun ihtiyaçlarına göre yeni iştahatlar lazım. Evet, yani Tanrı'nın varlığı ve birliği anlayışının bir ilki olarak korunması şartıyla, insan kendi döneminde nasları, kurallara uymak kaydıyla istediği gibi yorumlayabilir ve hayat anlayışını da ona göre düzenleyebilir. Burası çok böyle ucu açık bir şey oldu.
Ya ben namazı böyle yorumlayabilirim, işte deme lüksünüz yok yalnız burada. Buradan hareket ederekten, namaz illaki rükusu, secdesi, kıyamı olacak, böyle bir namaz söz konusu değil diyenler çıkıyor çünkü. O yüzden bu iş oraya kadar değil. Bu normalde bir meselede 3-4 tane doğru varsa, bunların içerisinden bir tanesi alınıp iştahat edilebilir.
Yoksa buradan hareket ederekten, işte ondan sonra biz bunu da değiştirelim, böyle bir şey yok. Hani Zekeriya beyaz çıktıydı, dedi ki ne o ayakkabıdan da kurban olur deyip çıktığı dişin içinden. Balıktan da kurban olur, horozdan da kurban olur deyip çıktıydı. Böyle değil bu. Siz ayakkabı tasadduk edebilirsiniz. Tasadduk yerine geçer. Siz balık tasadduk edebilirsiniz. Tasadduk yerine geçer. Siz horoz tasadduk edebilirsiniz. Onun yerine geçer. Ama kurban bellidir. Bu kurbanın yerine geçmez. Öyle bir tevil söz konusu olmaz. Din, maturidiye göre din ve şeriat kavramlarının mahiyeti buna uygundur. Eyvallah. Yani, fakat bakın tekrar altını çiziyorum.
Kur'an bir şeyin sınırını çizdiyse, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem bir şeyin sınırını çizdiyse, sizin bu konuda çok hareket alanınız olmaz. Bunların içerisinde kalmak şartıyla hareket alanınız olur. Ben o yüzden hadis-i şerifleri çok önemserim. Sebebi şu, senin veya bir kimsenin zayıf gördüğü bir hadis-i şerife göre sen bir gün gelir, onunla amel etme noktasına gelebilirsin.
Sen onu zayıf deyip de kenara atma. Çünkü zayıf hadisle amel etmen, başka bir zürtobozun aklına uymaktan daha iyidir. Burası önemli. O yüzden hadis-i şerifleri, hadisçiler, işte mevzu demişler, zayıf demişler, amel edilir, amel edilmez. Eyvallah. Bunun ilmini yapmışlar, eyvallah. Ama sahih değilse hadis-i şerif söyleyecek bir lafım yok. Ulema ona fetvayı vermiş. Bu işin ilmini yapanlar onun sahih değil diye belirtmişler. Bunlara itiraz etmiyorum. Ama işte kütüb-i siddete veyahut da değişik hadis kitaplarına bu hadis zayıf demişler.
Ya zayıf olsun varsın. Sen onu atma. Bir gün ümmetin, ümmetin dini hayatını kolaylaştırmada yardımcı olabilir o hadis-i şerif sana. Ben meseleye pozitif yaklaşıyorum. Makul olanı yaklaşıyorum. Sebebim şu, yani insanlar dini yaşasınlar ve insanlar dini yaşarken kolay bir din yaşasınlar. çünkü kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz. Ölçü bu. Ölçü bu olunca ümmeti Muhammed'e ne kadar kolaylaştırdıysan o kadar iyilik yaptın. Takva kolaylaştırmaktadır, zorlaştırmakta değil. Başka bir hadis-i şerifte de çünkü kolaylaştırmak takvadır der.
Namazda bir sayfa okumak takva değildir. Takva, arkandaki emzikli çocukları, hamile kadınları, yaşlıları, abdest tutamayacak olanları düşünüp, en kısa surelerle namazı kıldırmaktır. Sen git evinde, bir rekatta on sayfa oku. Senin hakkın. Kimse sana bir şey söylemez. Ama sen bir cemaatin önünde imam olduysan, sen o zaman kısa tut. Namazı kısa tut. Sen zakir olmuşsun. Sen çavuş olmuşsun. Sen ders yaptırıyorsun. Sen dersi kısa tut zikrullahı. Sen orada milletin cacını çıkarma. İki saat ayakta zikrullah yaptıracağım. Sana madalya takmayacaklar. İnsanları bıktırma zikrullah'tan.
Allah saymaktan bıkmaz diyor. Siz yapmaktan bıkarsınız. Hadis-i şerifte. O zaman senin iki saat ayakta zikrullah yaptırman takva değil. Sen aman ne zakirmişsin ya. İki saat zikrullah yaptırmışsın. Alkışladık seni. Yok öyle bir şey. Kolaylaştır. İşe gidecek olanı düşün. Zamanı düşün. Otobüse gidecek olanı düşün. Evinde işi bekliyor. Evinde çocuğu bekliyor. Onu düşün. Kadınlar, kocaları eve, işten eve gelecek. Onların yemeklerini düşün. Çocuklarını düşün. Dersi kısa tuttur sen. İki saat zikrullah yaptırmak maharet değil. Çünkü dinin genel yapısı ve anlayışı şu. Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.
Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Böyle olunca o zaman zayıf hadisleri dahi sevdirmek ve kolaylaştırmak adına bir gün sana lazım olur. Atma kenara. Ve muhakkak ki insanların önüne siz bir meseleyi sevdirmede, bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisi var deyince, insanı nefsine vurmaz. Daha kolay onu işler. Evet, maturu diye göre kalbin dindeki yeri ve önemi dolayısıyla bütün dini bilgi ve tecrübe birikimlerine dayanarak üstlendiği seçkin görev bu anlayış ve kavrayışı gerçekleştirmeye müsaittir. Kişi aklını basit bir kavrama melekesi olmaktan kurtarıp bir kalp haline getirince akılla ulaşamadığı birçok bilgiye ulaşır ve akılla kavrayamadığı birçok hikmete nüfuz eder.
Maturidiye göre bu kavrayış düzeyine yükselen kişinin Tanrı-İnsan ilişkisiyle ilgili bilgisi artık kavramsal bilgi olmayıp şehadet bilgisi yani bir tanıklık bilgisi haline gelir. İşte Sufilerin İmam Maturidi'yi methedip tutmalarının ana ögelerinden birisi budur. Çünkü İmam Maturidi ve Hanefi Maturidi çizgisi kalbi ilme önem verir.
Kalbi ilme. Burada da aynı şeyi söylüyor. O kimse diyor bir müddet sonra artık diyor. Onun kalbi aklının yerine geçer. Kalbi ilham almaya başlar. Şehadet dediği bilgisi artık o kimse diyor kavransal bilgi olmaktan çıkar. Şehadet yani şahit olmaya başlar. Tahkik olur. Bu şehadeti neyle gerçekleştirir? Kalbi ile. O yüzden Hanefi Maturidi çizgisi imanı dil ile tebliğ etme, kalp ile tasdik der. Ve İmam Maturidi dil ile söylemenin hukuk olduğunu, bir başkasını bağladığını ama asıl önemli olanın o kimsenin kalbinin tasdik etmesi olduğunu söyler. Hatta İmam Maturidi'ye göre bir kimse kalben iman ettiyse o iman etmiştir.
Dil ile ikrarına gerek yoktur. Dil ile ikrar o kimsenin Allah ile olan ilişkisinde gerekli değildir. Dil ile ikrar o kimsenin diğerleri ile olan ilişkisindedir. Bir kimse dil ile ikrar etmeyebilir İslamlığını ama hukuki bir şey olacaksa ikrar etmek zorunda kalır. Mesela bir erkek dil ile ikrar etmedi Müslüman olduğunu. Evlenecek, evlenecek olduğu kadın onun İslam mı o değil mi olduğunu bilmek zorunda. O zaman ikrar etme mecburiyetinde olur. Bu, Sufiler için çok kullanılan bir şeydir. Mesela eski Sufiler kendi Sufiliklerini dahi dil ile ikrar etmemişlerdir. Eski Sufiler İslam olduklarını dahi ikrar etmemişlerdir insanlara. Hani bazen eski Sufilerin küfrüne fetva vermişler ya.
Mesela bir kısım melamileri camide görmemişler hiç. Camide görmediklerinden dolayı bunlar bey namaz demişler. Oysa onlar gitmişler namazlarını evlerinde kılmışlar. Veya kimsenin görmediği yerde kılmışlar. Bu, yukarı mezopotamya Sufiliğinde vardır bu tip şeyler. Hani kimisi bir şarap şişesi bağlamış beline. Kimse içinde ne var ne yok diye bakmamış. Şarap şişesi ile dolaşıyor diye. Ay yaşın teki demişler. Oysa onun içerisinde zemzem koymuş kimisi. Onun dışında şarap şişesi. İçi zemzem. Bir gün bizim abimin bir arkadaşı vardı. Kekik suyu istediler. İyi dedim filanca yere gelin.
Orada dedim vereyim ben size kekik suyu. Bizim bayındırdan gelen kekik suylarının içinde de hepsi de yeni rakı şişesinin içinde. Bizim orası şey. İyi içiyorlar maşallah. Gelen o kekik suylarının hepsi de yeni rakı şişesinin içinde. Sait bilir. Ben şimdi kekik suyunu aldım yeni rakı şişesinin içerisinde. Ben elimde sallaya sallaya gidiyorum. O ömrede de abimle beraber geldiydi. Ne oldu dedim ya. Bu elindeki ne dedi. Baktım hiç fark etmemişim. Rakı şişesi dedim. Ya dedi Çinli beni bunla görecekler dedi. E beni görüyorlar ya dedim.
Sen de görsün lan. Ya saklayalım onu dedi. Hani sakla diyor onu diyor. Hani rakı şişesinde görünmesin. İçimden dedim ya Allah Allah. Ne olacak en fazla şunu derler. Ulan hacıya bak akşamları sohbet yapıyor. Zekullah yapıyor. Demek ki linga linga şişeler ha. Dedim ya içinde kekik suyu var. Al dedim. Vallahi elini versin. Zaman zaman geliyor gene. Bizim Nuri. Oradan bizim bir kekikçi bir kadın var. Bizim orada iyi kekik suyu yapıyor. Yıllardır ondan alıyoruz biz. Bu ara o da pet şişe kullanıyor. Ondan sonra herhalde. Orada çok içen kalmadı galiba. Ilıca'da da çok içer millet. Orası böyle kaplıcaların olduğu yer. Biraz serin, yeşillik, güzel böyle bir yer.
Orada millet içiyor tabii. Orada da içmeden duramıyor millet. Kadıncağız da demek ki toplamış o eski. Ne o yetmişlik yeni rakı şişesleri. Onun içerisine koyuyordu kekik suyunu. Şimdi gelmiyor öyle eskisi gibi artık. Şimdi eski böyle sufiler var. Sizler yapmayın gene de. Ondan sonra böyle hani önceden de demek ki şarap şişeleri, şarap testileri özelmiş. Demek ki öyle bellerine bağlarlarmış. Millet onu kerih görsün, hakir görsün. Böyle işte onu derviş zannetmesin, sufi zannetmesin. Onu böyle halk içerisinde çok methedilmesin diye böyle şeyler yaparlarmış. Onun sonu. Yani düşünün Mustafa Özbağ böyle bir yeni rakı şişesiyle şöyle bir heykelde dolaşsa ne olur acaba? Küfrüme fetva verirler herhalde benim.
Bunun gibi. Veyahut da şimdi aslında sufilik insana böyle hani olmayan bir şey üzerinde bulundurmak uygun değil sufilikte. Yani neysen oysun. Yani kendini sıkmana gerek yok. Kendini farklı göstermene gerek yok. Gerçek manada sufilik bu. Eskiler buna çok dikkat etmişler. Yani bakıyorsun adam çok süslü laflar öğrenmiş, çok süslü beytler öğrenmiş. Yani çıkıyor işte bir yere bunları söylüyor, anlatıyor. Bakıyorsun harika. Ama bir bakıyorsun ikili ilişkilerine berbat. Veyahut da onun ev ilişkilerine bakıyorsun berbat. Bu öyle olmaması lazım. Yani İslam öyle değil.
Hatta birisi içebiliyor da. Biz de hemen onu tuğ kaka yapıyoruz ya biz. Sahabeden bir kimse iki de bir de içiyordu. Haberede Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem onu değnekliyordu boyuna. Hani meşhur ya. Sahabe dedi Allah kahretsin ya. Gene mi aynı bu şeyi yaptın dedi. Allah Resulü birden çok kızdı, ciddileşti. Döndü. Dedi ki o Allah ve Resulünü sever. Birinin hatası yüzünden onu kerek görmeyin. Bilemeyiz kiminin olduğunu. Evet. O yüzden sufilerde de aynıdır. İmam Maturid buna önem verir. Yani bir kimsenin kalibi şehadeti önemlidir. Sufiler de buna önem verir. Hani eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu.
Dedik. Allah kabul etsin. Orada diyoruz ki şahidiz. Şahidiz. Neye? Allah'ın varlığına ve birliğine. Şahidiz. Muhammed-i Mustafa onun peygamberliğine ve onun kulu olduğuna. Bakın burada Cenab-ı Hakk bizi kendisine şahid tutuyor. Peygamberine şahid tutuyor.
Önemli olan o şehadeti dil ile ikrardan öte kalp ile tasdik etmek. Ve kalp ile o şehadet noktasına çıkmak. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Buradan devam edeceğiz inşallah. Bu şehadet bilgisinden. Buraya bir işaret koyabilir miyim? Buraya küçücükle bir de devam yazdım. Haberin olsun. El-Fatiha ma selam. Amin. Geçen hafta bu şeyle Maturid'i ve Nesefi'ye göre insan hürriyet kavramı bu kitapla alakalı bir konuşma olduydu. O arkadaş sohbeti dinliyorsa eğer o benim kitabım dediydi.
Ben de sordum o kimseye. Dedim bir filanca arkadaşın kitabı varmış sende dedim. O da dedi ki böyle böyle ben ona söyledim dedi. Kitabın ondan sonra bende olduğunu dedi. Neyse kendi aralarında anlasınlar. Bu kitap o kitap değilmiş yani. Evet. Bu buranın kitabı demek ki. Bir anda meşhur oldu. Bütün herkesi zannediyorum buldu bir hayli bu kitaptan. Baktı. İnşallah okumak nasip olur. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Selamun aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.