Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 05.10.2023
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 7 Ekim 2023 · 1:02:23
Selamünaleyküm, Rabbim gecenizi hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin, hakkı hak bilip, hakkın yolunda mücadele eden, cihad eden, batıl batıl bilip, batıla karşı mücadele eden, cihad eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve sünneti seni sımsıkı yapışanlardan eylesin inşallah. Allah razı olsun, geceniz hayırlı olsun inşallah. 5-10 dakikalık kısa bir sohbet olabilir, sorusu olan varsa sorsun. Mikrofona sor. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm hazretleri bir hat-ı şerifte buyuruyorlar ki, beni Yunus kardeşimden üstün tutmayınız, benim Miraç'ta gördüğümü o da balığın karnında gördü.
Ayet-i kerimede de gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı diyor efendim. Burada görülen şey, zat mı, sıfatların tecelliyatı mı ya da nedir? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diğer peygamberlerden kendini, kendi tabiriyle üstün görmemeye çalışırdı. Bu konuda tevazı gösterdi. Aynı şekilde Yusuf aleyhisselamın güzelliğiyle alakalı da tevazı gösteriyordu. Yusuf daha güzeldir bu avından. Onu da Hazreti Ayşe annemiz diyordu, Yusuf onu görmüş olsaydı utanırdı, şöyle böyle olurdu gibisinden söylüyor. Aynı şey Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de tevazı gösteriyor. Ama Yunus aleyhisselam da balığın karnında benim gördüğümü gördü dediğinde, evet sıfatsal tecelliyat olarak görmüştür.
Veyahut da zatî tecelliyatı görmüştür. Biz bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Miraç'ta Cebrail aleyhisselamdan sonraki hadisesini biz Allah'ı gördü gözüyle görüyoruz. Bunun sıfatsal veyahut da zatî olarak ayırt etmemiş hadis-i şeriflerde ve sahabelerin de naklettiği bu konuyla alakalı hadislerde, o bu konuda ayırt etmeyenler de var, ayırt edenler de var.
Biz ayırt etmeyenlerin sınıfındanız. O yüzden Hazreti Abbas mesela o Allah'ı gördü der. O Allah'ı gördü hükmüne varınca Hazreti Abbas'ın oğlu Abdullah da der. Allah'ı gördü der. O yüzden bu Allah'ı gördü denilince biz bu konuda o denilenlere bakarız. Miraç hadisesi malum Mekke'de zuhur etmiştir. Mekke'de zuhur edince Mekke'deki ilk Müslümanlar, oradaki ilk iman edenlerin bu konudaki nakilleri bizim için, benim için bu konudaki nakilleri daha sağlamdır. Çünkü Miraç hadisesi olduğunda onlar oradaydı. Onlar orada oldukları için direkt birinci ağızdan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinden duyduklarını söylediler, aktardılar.
Hazreti Abbas tabi Mekke'de sonuç itibariyle, normalde Mekke'de o gün için Müslüman olanlar, büyük bir çoğunluğu sahabeler, diyorlar ki Cenab-ı Hakk'ı o gördü Allah'ı. Burada bu Allah'ı gördü sözünden sonra benim inancım Allah'ı hem zatı hem sıfatsal tecelliyatlar olarak gördü. Benim gördüğümü gördü sözü mesela Yunus aleyhisselam balığın karnında zatı değil sıfatsal tecelliyatları görmüş olsa ki ben ona öyle inanıyorum.
O zaman benim gördüğümü gördü deyince zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri de sıfatsal tecelliyatlara zaten mazardı. O yüzden bu söz boş bir söz olmamış oluyor. Veyahut da Yunus aleyhisselamı kendisinden daha yüce bir noktaya götürmemiş oluyor. Bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin bu konudaki tevazusu da var. Yine mikrofona soru anlaşılsın ki cevap da anlaşılsın. Efendim bir de gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı diyor. Şimdi burada gönül daha önce bir şey yaşamış, görmüş artık ne olmuşsa olmuş gözü yalanlamadı diyor. Birincisi bu, ikincisi de...
Adım adım gidelim. Eyvallah. Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Gözünün gördüğü dedi normalde hani bildiğimiz göz. Hani geçen derslerde anlattım ya bir de gönlünün aklı vardır, gönlünün gözü vardır, gönlünün kulağı vardır. Bu önemlidir diye söyledim. Demek ki bir çıplak gözle gördü ama çıplak gözle gördüğü şeyi gönlü yalanlamadı. Çünkü daha önce gönlüne tecelli etti defalarca. Şimdi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir, üç değişik miracı var. Çünkü üç sefer Cebrail aleyhi ve sellem kalbini yarda ameliyat etti. Üç değişik miracı var. Mesela bir miracı anlatırken bir hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke'de bir şeyde Beytullah'ta bir sütuna yaslanmışken miracı var.
Hadis-i şerifte diyor ki bir sütuna yaslanmıştım bir sütuna. O esnada onun bir miracı var. Normalde o miracını da anlatırken biz onu mirac olarak değil de işte bazıları uruç yükselme olarak görüyor. Yani tam bir mirac demiyorlar. Oysa o manevi olan yani vücudun olmadan, vücut olmadan manevi olan miracı. Yani o manevi miracla da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yine Cenab-ı Hak'a tabiri caizse aşina oluyor.
Yani o normalde gönül olarak Cenab-ı Hakk'ın zatı ve sıfatı tecelliyatlarına mazhar olmuş vaziyette. Ve gönlün aklı onu tanıyor. Şimdi onu tanıyınca normalde mesela bir kimse rüyasında birisini görmüş olsa, zahiren de gözü gördüğünde, aa bu filanca der. Neden? Rüyasında gördü. Rüyada gören neydi? Kalpti. Kalben onu gördüğünden, tanıdığından, onu zahiren gördüğünde, evet bu filancaydı der. Normalde neden? Çünkü o kalbe gelen, o görüntü, o kalbe gelen, o ilham, normalde akıl da onu hafızaya alır. Akıl onu hafızaya aldığı için, kalbinde hafızası vardır.
Kalbin hafızası yok zannetmeyin. Kalpte manevi tecelliyatları, manevi halleri hafızaya alır. Ve aynı hafıza akla da gider. Normalde yani beyne de gider. Kalbin gördüğünü, gözü yalanlamadı. Kalp daha önce zatı ve sıfatı tecelliyatlara mazhar oldu. Tanıyor, biliyor. Göz görünce, evet tanıdığı, bildiği kimse. Şimdi, Allah'ı bu dünyada görenler, tanıyanlar, yani âmâ olmayanlar, öbür tarafta da tanıyacaklar.
Burada âmâ olanlar, öbür tarafta tanımayacaklar. Allah cennet ehline tecelli eder. Allah cennet ehline tecelli edince, bir kısım cennet ehli, evet bu bizim Rabbimiz der, hemen secdeye gider. Bir kısım cennet ehli ise, hayır bu bizim Rabbimiz değil der, secdeye gitmez. Allah ikinci sefer tecelli eder. İkinci sefer tecelli edince, herkesin zannına göre tecelli eder. Herkesin zannına göre tecelli edince, bütün cennet halkı secdeye gider. Derler ki, bu bizim Rabbimizdir. Şimdi bu dünyada tanıyanlar, bilenler, görenler, cennete girmiş olduklarında, Cenab-ı Hakk'ın tecelliyatını hemen tanıyıp secdeye gidecekler. Bu bizim Rabbimiz diyecekler.
Bu dünyada tanımayanlar, bu dünyada onu bilme noktasında uzak duranlar, yine cennetlik oldular ama onlar tanımayacaklar. Neden? Görmediler. Kalbi akılları, kalbi gözleri onu tanımadı. Onu tanımadığından dolayı o tecelli ettiğinde, bu bizim Rabbimiz değil diyecekler. İnkar edecekler. Şimdi, böyle olunca aynı şey, aynı şey, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve diğer peygamberler içinde geçerli.
Eğer onlar gönül aklıyla, gönlüne tecelli etti, bildi. Tanıyor onu. Gönlüne tecelli etti, tanıyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönlü, gönlü, her daim, hem zati, hem de sıfatsal tecelliyatlara açık. Her daim. Bakın, her daim diyorum. Göz açıp kapatıncaya kadar, zaman biriminde dahi, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kalbi, zati ve sıfati tecelliyatlara açık. Çünkü, o nefsinden, heva, hevesinden hiç konuşmadığı ayet-i kerimesi, bunun delili. Allah ona sarttı. Bu, onun delili. Öyle olunca, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, miraçta, miraçta görünce normal gözü ile gönlü de, kalbi de onu yalanlamadı.
Çünkü, o gönül, o kalp haşa, tabiri caizse, Allah'ın yerleştiği, oturduğu kalp, orada Allah'tan başka bir şey yok çünkü. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönlünde, Allah'tan başka küçücük bir leke dahi yok. Öyle olunca, gönlü her daim, zati ve sıfati tecelliyatlara mazhar, görünce de normal gözü ile, gönül yalanlamadı. Şimdi ikinci safhaya geç. Efendim, kalbi akıldaki cevherle, Cenab-ı Hakk'ın, zatının cevheri o zaman aynı. Hani bu arifler, veliler, mürşid-i kamiller, bu tarafta da tanıyıp, öbür tarafta da tanıyacaklar ya. Şimdi, nasıl, soracağımı bilemiyorum ama.
Buradaki, gönül, fena filah, beka billaha, fena filah'a gelince, bütün, gönlün içerisindeki sıfatsallar, sıfatsal tecelliyatlar, onun sıfatsal tecelliyatlarına rağm oldu. Gönül, Allah'ın sıfatsal tecelliyatlarıyla dönüştü. Bir döngüye girdi. Ve komple gönül temizlendi. Artık orada, direkt sıfatsal tecelliyatlarının yansıması var. O sıfatsal tecelliyatlarının yansımasıyla, artık, gönülde, gönülde, perde kalmadı. Perde kalktı. Nereden perde vardı? O kimsenin kendi heva ve hevesinden vardı. O kimsenin kendisinin, şeytana uymasından vardı. Tövbeyle, zikirle, Allah'a, Allah'ı şedid bir sevgiyle, o perdelenme kalktı.
O perdelenme kalkınca, gönül aynaya büründü. Ayna olunca, komple sıfatsal tecelliyatlar, oraya tecelli edince, gönül sahibi, o kimse olmadı. O oldu. Çünkü, onun sıfatsal tecelliyatları, olay yerde, gönül sahibinin, kendi tecelliyatı, kendi nefsi kalmaz. Kendi nefsi kalmadığı zaman, fenafillah'a erişir. Kendi nefsi kalıyorsa, o zaman fenafillah oluşmaz. Fenafillah oluştuktan sonra, artık, o Arif'in gönlü, beka billah'ta oturdu. Gönül fenafillah'tan çıktı, beka perdesine geçti. Beka perdesine geçince, artık o bir mürşidi kamil oldu. O mürşidi kamil olunca, onun kalbi perdesinde, beka tecelli edince, onun sıfatlarından başka bir şey kalmadı.
O yüzden, bu manada, bu hale gelenler, zaten, her harikende tanır da, ama öbür türlü, hani, ey nefis, Rabbine mutmain olarak, dön, o hale gelen kimse de, tanır, cennete girdiğinde direk. O da tereddüt etmez. Çünkü, dördüncü makamdan, dördüncü makam, bu manada, önemli bir, şeydir. Perdedir. Önemli bir eşiktir. Oraya gelen bir kimse, orayı, orayı açtığı anda, mesela, tasavvufi olarak, sufili, sufilikte teknik olarak, beşinci esmaya alan bir kimse, şeyhlik yapar demelerinin sebebi odur. Artık o, dördüncü esmaya almış, artık kalp mutmain olmuş. Kalbin mutmain olması demek, inançsal zafiyetler yok.
Onun kalbi ilham almaya başlıyor. Onun kalbi harekete geçmiş artık. Onun kalbi harekete geçince, kalp ilham alıyor. Kalp ilham alınca, artık o kalp yanılmıyor. Yanılmaktan uzak. Onun, başlıyor, sıfatsal tecelliyatlar. Bir mesele oluyor, o meselede, Rezzak ismi şerefinin, sıfatsal tecelliyatını görüyor. Kadir ismi şerefinin, sıfatsal tecelliyatını görüyor. Dördüncü sonlarında başlıyor bu. Bu öyle başlayınca, onun kalbi mutmain oldu. Kalp mutmain olunca, cennette tecelli ettiğinde de, o kalp sahibi ne oldu? onu tanıdı. Ha, o beka billaha gelen bir kimse ise, o bütün, bu konuda artık hiç geri dönüşü olmayan bir noktada. Efendim, bir de, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.
Diyor, sonra diyor ki, benimle görür, benimle yürür, benimle duyar. Bu ikisi arasındaki çizgi nedir? İkisinin arasında bir çizgi yok. Geçen şeyin ne o? Salih İzmit de bu mevzuyu sordu. Ben de biraz, kinaya yaptım ona. Dedim ki, Allah'ın sıfatları sonradan olgunlaşmaz, ermez. Bu meseleyi sen, bir daha bir bak manasında. Tabii sonra incelemiş, sayfada yayınladım, güzel onu analiz etmiş. Aslında oradaki, söylemiş ya, orada da, hani, burada, gözüyle gördü demiyor diyor. Burada bir fiiliyatı, tarif ediyor diyor. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın sıfatları, yani görmediğini sonradan görmez Allah. Özür dilerim efendim, kulun üzerinde yansıması, kul görmüyordu önceden.
Kul görmüyordu, kulun görmemesinin sebebi, kendi kendisini perdelemesiyle. Kalpte Allah'ın nuru var. biz öyle, bunu tarif ederken ben diyorum ya, kalbinizde Cenab-ı Hakk'ın bir lambası var. Öyle diyelim. Bir lamba var kalpte. Siz günahla, kusurla, hatayla lambanın üzerine örtmüşsünüz. Biz kendimiz örtmüşüz. Örtünce o lamba, dışarı ışık vermiyor. E o lamba, yok hükmünde mi? Var. Hani Hazreti Mevlana diyor ya, sen diyor gözünü kapatırsan, güneşe yok dersin. Beytinde diyor ki, sen gözünü kapatırsan, gözünün önüne bir perde çekersen, sen güneşi görmediğinden dolayı, yok zannedersin diyor.
Aynı şekilde bizim Cenab-ı Hakk bütün herkesin kalbine o güneşi koymuş. Ama biz onun üzerine perdelemişiz. Biz onu perdeleyince, biz onu yok hükmünde görüyoruz. Ama perdeleyen biziz. Perdeyi çeken biziz. Kalpte yetmiş bin perde vardır. Hicap perdesi, örtü, hicap perdesi. Her iyi bir hadisi kudside, her iyi bir amelde bir perde kaldırılır, açılır. Yetmiş bin hicap perdesi. Bakın bu yetmiş bin hicap perdesi, senin kalbinin üzerine yerleşmiş. Sen iyilik yaparaktan, hayra girerekten, zikrederekten, farzları yerine getirerekten o hicap perdelerini açacaksın. O hicap perdelerini açınca kalpte bulunan o nur, hareketi, o nur başladı.
Kalbe ışık saçmaya başladı. Kalbi aydınlatmaya başladı. Bir baktık ki kalbinde gözü varmış. Bir baktık ki kalbinde kulağı varmış. Bir baktık ki kalbinde dili varmış. Bir baktık ki kalbinde kendine göre aklı varmış. Bir baktık ki kalbinde kendine göre bir ayağı, kendine göre bir eli varmış. Kalbinde kendine göre bir fikri varmış. Kalbinde kendine göre bir ilmi varmış. Hani diyor ya müftüler size fetva verse de siz kalbinize danışın. Allah Allah. Yani kalpte ne var? Kalpte ilmin alası var. Kalpte ilmin ledün var. Sen kalbine danış dedin de senin kalbindeki ilmin ledün harekete girecek. Biz ilmin ledün denilince böyle hani gökten bizim kalbimize kitap halinde bir şey inecek diyor.
Değil. Değil. Sen Allah'ı zikrediyorsan, Allah'a güzel kul olmaya başladıysan sana lazım olan oradaki o kalbindeki defterden, kitaptan neyse oradan aç aç oku. Açıp okuyacaksın. Neden dedi bilmediklerinizi Allah'ın ehli zikre sorun diye. Ehli zikrin kalbi, günün sıfatsal tecelliyatlarına rağm olmuş çünkü. Günün sıfatsal tecelliyatlarına, günün sıfatsal tecelliyatlarına rağm olduğundan, günün sorusuna da cevap verebilecek o kalp.
Böyle olunca aslında sonradan oluşan bir şey yok. Tabiri caizse kalbinizde bir bugünkü teknolojik dille anlatırsak hani bizim Cevdet Usta bir şey anlatırken arabanın üzerinden anlatıyor. Diyor ki conta yakmış o, o şanzıman dağıtmış, o motor dağıtmış, o adam dağıldıysa o piston çıkarmış diyor. Mesleği o mesleğinin üzerinden söylüyor. Teknolojik olarak biz ne diyeceğiz şimdi? Örnekliyorum işte sizin kalbinizde bir çip var. O çipin tuşu tevhidle onun bir sürü hani bir şey kuruyorsunuz. Sen bilgisayarcısın, bir şey kuruyorsun diyor ki bu programın çalışması için bu da lazım. Öyle değil mi? Bunun çalışması için bu da lazım. Başlıyorsun bir sürü yan program kuruyorsun daha değil mi?
Aynı onun gibi kalp başlayınca çalışmaya diyor ki şu da lazım, diyor ki bu da lazım. Ne o diyorsun, çalışıyor diyor ki cömertlik de lazım. Kalbine ilham geliyor. Cömertlik lazım. Hadi cebindekini dağıt diyor, sen dağıtıyorsun cebindekini. Hadi o diyor ki cesaret lazım. Hadi kalk bunu, şunu şöyle söyle diyor. Onu öyle söylüyorsun. Düşünmüyorsun başıma iş mi gelecek mahkemelerde mi sürüyeceğim diye. Bu iş çünkü öyle sizin bildiğiniz gibi zahiri yürümüyor. Yani gece saat üçte rüya görüyor. Filancı yerde aç açık var. Kalk doyurun diyor. Sen kalkacaksın doyuracaksın onu. Kalp çünkü hani nasıl programın çalışması için şu yan uygulama lazım, şu yan uygulama lazımsa o kalp çalışırken de seni rahat bırakmıyor.
Sen diyor ki ona şunu şöyle yap, bunu böyle yap, bunu şöyle et, şunu şöyle et. Etrafındaki herkes patinaj çekiyor. Sen öyle yaparken ama sen patinaj çekmiyorsun. Neden? Orada kalbi ilham almaya başladı. O program çalışacak. Artık sen kendini yönetmiyorsun. Söyle. Efendim size diyor cömertlik yap, garibi gözet. Bunu diyen ses neyin sesi? Onun sesi. Şeyh Efendi üzerinden mi tecelli eder? Hiç önemli değil. Bu dervişin üzerinde, şeyhin üzerinden de tecelli eder. Pirin üzerinden de tecelli eder. O ses tanımlandıktan sonra kimin üzerinden tecelli eder? Sesi. O zaman ilm-i ledun dediğimiz şey, bir mekanizmanın çalışması. Bunu mekanizmaya benzetmek de böyle abes biraz ama, yani meselenin anlaşılması bu konuda olacaksa eyvallah.
Bu öyle değil tabii. Ama anlaşılması için bu doğru mantık, öyle diyelim. Efendim bir de, şimdi bir zaman sohbetinizle demiştiniz ki, gerçek manada seyri sülukun başlaması için bir dervişin dördücü makamda ve fenafi şeyhde olması gerekir demiştiniz. Burada şimdi bazı nefis meratiplerinde geliyorlar, beşe de geliyorlar diyelim, kalıyor ama kalp ayağı çalışmıyor bunun. Şimdi seyri sülükte benim inancım şudur. Bir kimse bir mürşidi kamilden, bir veliden ders aldığında seyri sülükü başlar. O emmarede değildir. O bu zamanda levvamede de değildir. O yani öyle bir kötü bir zamandayız ki biz.
Ahir zamanın artık en kötü bir dönemindeyiz. Yani bunu böyle dervişler şimdi o belli bir dairede yaşadıklarından bunun vahşetinin farkına varamayabilirler. Yani şu anda bir kimse iyi bir dervişse bir dergahta, bir mürşidi kamilin, bir velinin dergahındaysa o kimsede levvamede de değildir o. O mülhümeye geçmiştir. Mülhümededir o. Yani bunu böyle kendime atfederekten söylemiyorum. Allah beni muhafaza eylesin. Nefsime uydurmasın. Gerçekten bu zamanda bir velinin bir mürşidi kamilin dergahına gitse o kimse böyle sağlam bir şekilde oraya tutunsa o emmarede durmaz. O emmare levvame mülhümeye oturur anında. Şimdi mülhümeye oturur o kimse bunu böyle de hani anlatmıyoruz ki millet şımarmasın.
Nefisiyle hani mücadele etsin diye. Çünkü o kimse örneğin işte kolay kolay içki içmez, kolay kolay zina etmez, kolay kolay haram yememeye gayret eder, kolay kolay böyle Allah'ın lanetlediği işlerden uzak durur. Kolay kolay bunlara düşmez. Düştü velev ki öyle ya insanlız hepimizde nefis taşıyoruz velev ki düştü o çabuk toparlar kendini. Hani der ki ya ben yanlış yaptım. Yani çünkü dini öğreniyor. Burada hani içki içmenin haram olmadığını bilmeyen yok. Kumar oynamanın haram olmadığını bilmeyen yok. Zinanın haram olmadığını bilmeyen yok. Veyahut da eşcinselliğinin ne kadar kötü bir haram olduğunu bilmeyen yok. Herkes biliyor bunu. Bu noktada bilmeyen kimse yok.
Veya namazı kılmamanın hani günah kebairini bilmeyen yok. Hatta yani ayeti kerimeye göre namaz Allah affesin. Hani münafıklara ağır gelir. Ayeti kerime de öyle diyor. Münafıklara, mürtedlere, kafirlere ağır gelir. Mü'mine namaz hafif gelir. E şimdi burada namazın ehemmiyetini bir derviş bilmemezlik etmez ki bilir. Bildiğinden belki de vakti kaçırır. İşte bir gün iki gün serkeşlik edebilir ama namaza devam eder o. Öyle olunca o kimse mülhümede oturur. Ha zaman zaman levvameye düşer mi? Düşer. Yani düşüyor mu arkadaşlar, kardeşler? Düşüyorlar. Ama dergahı terk etmediği müddetçe. Ben hani derim ki hani zikrullahı terk etmeyin. Yani mahallelerinizdeki veyahut da şehrinizdeki zikri terk etmeyin.
Bakın bunu terk etmeyin. Dersinizi terk etmeyin. Ben söylerim ya namazlarınızı terk etmeyin. Ne olursa olsun farz namazlarınızı kılın. Yani bunları böyle söylememin sebebi yani sen farz namazı kılarsan namazına dost doğru sımsıkı yapışır dersini çeker. Ondan sonra dergaha gelmeni gitmeni eksiltmez. Oradaki zikrullahlara katılırsan sen levvamede durmazsın. Yani mülhümeye hatta böyle bir çıt mutmayeneye bir çıt mülhümeye böyle gitgeller yaşarsın yaşarsın. Ama orada durursun. Bu kimse kafir olarak bu dünyadan göçmez. Münafık olarak bu dünyadan göçmez. Göçmez. Bugün kısa bir sohbet oldu telefonda abimle Ahmet Özbağlar Risale-i Nur'dan bir mevzu açıldı da namazı terk etmek veyahut da işte böyle bir kimsenin kaymasıyla alakalı.
Yani Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri muhteşem bir şey söylüyor. Diyor ki tasavvuf, tarikat, hakikat namlar altında dediği bölümde 29. mektup, 9. kısım, 8. telvi. Öyleydi değil mi? Risaleciler neredesiniz siz? Vahit. Nerede Vahit? Kendisi gelemedi. O risale okuyordu gidiyorlar değil mi? Evet. Mesela orada diyor ya, yani bir kimse kalbi harekete geçmemiş olsa, bakın burası çok önemli, kalbi harekete geçmemişse, bir sisili meşahitten bir intisabı da yoksa, bugünkü zındıkanın karşısında kendisini koruması müşkülleşmiştir. Kendisini koruyamaz diyor.
Alim bir zat olsa da, bakın alim bir zat olsa da ama adi, samimi, bakın adi, samimi bir ehl-i tarikat, sisili meşahiye duyduğu muhabbet cihetiyle ümidini kesmez, ümidini kesmezse de zındıkaya düşmez diyor. Şimdi bir mürid, hani o adi, samimi ehl-i tarikat ben olayım, siz benden daha iyi olun hepiniz de. O nedir? İşte farz namazlarını yerine getiriyor, işte dersini çekiyor, üstadını seviyor. Muhabbet cihetiyle diyor çünkü. Bir de o üstadın, üstadın üstadı, üstadın üstadı, üstadın üstadı bir sisili olacak yani. Birisini sabahleyen kalkıp da, yani ben şeyh oldum deyip çıkmayacak. Senin şeyhin kim diyecekler ona? O benim şeyhim filancaydı diyecek.
Onun şeyhi filancaydı, onun şeyhi filancaydı. Hani eskiler muhakkak icazet sorarlarmış ya. Senin icazetini kim verdi filanca. Onun icazeti, onun icazeti, onun icazeti, onun icazeti, onun icazeti icazet sorarmış eskiler. Sebep, hani o icazeti yoksa sisilede bir kesiklik var, bir sisilede sıkıntı var diye sorarlarmış. Ha şimdi ayrı bir mesele, bunu karıştırmayalım. Şimdi böyle olunca, böyle olunca o derviş mülhümeden aşağı düşmez. Mutmain ile mülhüme arasında gelir gider ve kalbi de harekete geçer onun. Ha o yürürse, burada seyir-i sülükle alakalı dördüncü makama geldi oturdu. O seyir-i sülük başladı zaten onun. Ama dördüncü makamda kalbi harekete geçmeye başladı. Asıl seyir-i sülük o zaman başladı.
Bu ne cihetle kalbin üzerindeki tecelliyatlar. Artık o böyle, onun kalbinde şeyhine karşı muhabbetin fazlalaşacak o. Artık bundan sonra kalbi tecelliyatlar olacak. Kalbi tecelliyatlar olunca kalp ayağı ile yürüyecek. Seyir-i sülük o kalp ayağı ile yürümek. Artık o normalde din belli, haramlar belli, helallar belli. İbadetler belli. Bu dünyanın neresine gidersen git. Ondan sonra farzlarda bir değişiklik olmaz. Yapılış şeklinde belki de ufak tefek nüans farkları vardır. Dünyanın neresine gidersen git. İslam'a göre büyük günah keballiler bellidir. Allah'a şirk koşmak, annen babaya asi olmak gibi. İşte namuslu insanların namusuna iftira atmak, savaş meydanından geri dönmek meşhurdur.
Yedi tanedir, dokuz tanedir, on tanedir. Mekke'ye göre yirmi dört tanedir büyük günah keballer veya elli dört tane olsun veya yüz dört tane olsun. Neyse her alim bu konuda ayet-i kerimelerden ve hadislerden günah keballeri çıkarmış. Nereye gidersen git günah keball, günah keball'dir. Artık onlardan uzak o. O kalbi ayakla gidecek. Onun artık günah keball ile muhakkak bakın bunu hiçbir zaman unutmayın. Hiçbir kimseyi tertemiz görmeyin. Bu da yanlış. Tertemiz olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Sen zamanın kutbu da olsan hadis-i şerif var. Bir günah onun perçeminden tutar diyor. Ayırmıyor burada. Şimdi insanlar şeyhlerini haşa peygamberle yarıştırıyorlar sallallahu aleyhi ve sellemle.
Bunun dersi şunu diyebilirsin. Ben üstadımın bir günahını görmedim benim yanımda. Eyvallah. Buna kimsenin söyleyecek bir lafı olmaz. Ama benim şeyhim hiç günah işlemedi. Yapma kardeş ya. Allah Allah. Hadis-i şerifle zıtlaşma. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözünü yere düşürme. Küfür. Hz. Peygamber diyor ki hiç kimse yoktur ki bir günah onun perçemeninden tutmamış olsun. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri böyle derken bir herhangi bir kim olursa olsun, nerenin dervişi olursa olsun, kimin dervişi olursa olsun. İsim yok. Ölçü bu. Sen kalkar benim şeyhim günahsız, kusursuz, hatasız, bembeyaz, pırıl pırıl dersen, sen Allah muhafaza eylesin, seni küfre götürür bu. Bu seni büyük bir yanlışlığa götürür.
Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözü var kardeşim. Şimdi böyle olunca o kimse zamanın kutbu da olsa bir peygamber değil sonuçta sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gibi mahfuz olsun. Böyle bir şey yok. Peygamberle mi yarışıyor sallallahu aleyhi ve sellemle? Yani geçmiş peygamberler dahi yarışamaz onunla. Böyle olunca onu böyle görmek istiyorlar parantez içerisinde. Öyle değil. O da hata yapar. O da yanlışlık yapar. O da eksiklik yapar. Ama orada durmaz. Hatta yaparken kalbi acır onun. Kalbi acır. Kalbi tırmalanır onun. O oradan hızla çıkar.
Hızla çıkar bakın. Tövbe eder. Burada yani o adi ama samimi. Dinli samimiyettir demiş hadis-i şerifte. Samimi o kimse silsile-i meşahitten duyduğu muhabbet cihetiyle zığındıklığa düşmez. Ve kalbi harekete geçer. Kalbi harekete geçince onun kalbi olarak seyir resulüki başlamış olur. O zaman o tefekkür kalbin işi. Rabuta, kalbin işi. Allah'ın sıfatsal tecelliyatlarına rağm olma. Kalbin işi. Efendim Allah'ın sıfatsal tecelliyatlarına rağm olma ya da sıfatsal tecelliyatlarını yaşama. Bakışımız nasıl olmalı? Yani örneklemek gerekirse buraya gelirken araba kaza yaptı. Perde önünde çözüm arıyorsunuz ama perde gerisinde diyorsunuz ki Allah'ın mani isminin tecelliyatı.
Ve ses çıkarmıyorsunuz. Bu bakış açısı nasıl bir bakış açısı? Bu olaya göre duruma göre değişir hepsi. Yani sıfatsal tecelliyat dediğimiz şey nedir? Bütün her şey sıfatsal tecelliyat. Buna bakın bütün her şey sıfatsal tecelliyat. Yani bir kaza olur Allah'ın mani sıfatıdır. Sen onunla mücadele edersin. Dar sıfatından geniş sıfatına gidersin. Sıfattan sıfata geçersin. Mücadele edersin. Onun normalde her şeyin yani burada kalbin durduğu nokta şu olmalı. Bütün her ne yaşanıyorsa hepsi de onun fiiliyatıdır. Hepsi de onun sıfatsal tecelliyatıdır. Güneşin ışın vermesi de sıfatsal tecelliyatıdır. Bulutun yağmur indirmesi de sıfatsal tecelliyatıdır.
Burada yağmur yağar, burada güneş açar. Sen kendince kalbin çalışıyorsa sana der ki yağmurdan yürü. Sen yağmurdan yürürsün. Herkes sana der ki aptal bu. Yani güneşten ne yürümüyor ki der. Ama kalbi tecelliyat senin ıslanmanı gerektiriyordur. Bu aklın işi değil. Anlatabildim mi? Orada sen aklına uyarsan işte kalbin üzerine perde oradan geliyor. Sen o esnanda yok ya ne alakası var ben şimdi filanca yere gidiyorum ıslanmayayım. Güneşten gideyim dediğinde kaybedersin. Buraya dayanmak zordur. Yani ben bazen böyle söylüyorum şaka gibi geliyor edebiyat gibi.
Yani bir tüccar düşünün. Adamın birisi geldi mal işliyor senden. Yani sen aklına göre ona baksan seni dolandıracak. İyi. Geldi Geylan Hazretleri tebessüm ediyor. Ver buna malı dedi ne yapacaksın? Zikrullah da oh Geylan Hazretleri geldi ne kadar güzel. Allah Allah Allah Allah. Ben bazen diyorum bizim dervişler işin bu tarafında. Ne güzel geldi Allah Allah Allah … İyi. E geldi. Sen saat 3-4 yatıyorsun. Eeeh dedi. Hadi bakalım. Efendim o zaman bu kalbi sesi ne kadar çok dinlersek kemaliyet derecesi o kadar yükseliyor. O kadar arcak yükseliyor.
O zaman Allah'ın ipine sımsıkı sarılın dediği şey de perde gerisinde. Perdenin önü arkası yok artık o zaman. Ne perde gerisinden bahsediyor ki herkes her şey çıplak önünde. Al alacaksın sat satacaksın ver veracaksın. Bunu ister şeyhin söylesin ister ses geldi de ister normalde kağıt geldi de ister rüyada gördün de. Biz de ayırıyoruz biz onları. Biz ayırıyoruz onu. O bekliyor şeyhi ona bir şey söyleyecek. E geldi rüyanda gördün mü gördün hadi yürü git hadi. Ben bazen diyorum ya sana şunu buradan at dedi at hadi. Birine bir şey diyorsun yap diyorsun yap hadi. O yani normalde herkes onu mesela şimdi büyükler demiş ya Allah affetsin gene bir curcuna kopar şimdi.
Hani şeyhinin önünde ne diyor meyyit gibi ol ölü gibi ol. Şimdi herkes bunu eleştiriyor ya söylüyor ya yani sizler böylesiniz. O meyyiti getir göreyim ben. Şeyhinin önünde meyyit olanı getir göreyim ben ona halifelik vereceğim. O meyyiti göreyim ben onun şeyhlik icazetini yazacağım.
Sebep ya kardeş ya o kolay mı ya? O kolay değil. O kimsenin böyle şeyhini maddi manevi her şeyden fazla sevmesi lazım onun. Eşmiş çocukmuş malmış mülkmüş canıymış kardeşiymiş annesiymiş babasıymış. Ben şimdi bir şey söylesem kafanız oynar.
Medine bunu Medine-i Münevvere'de ben Şeyh Efendi dedim ki efendim hakkınızı helal edin. Bir şey size söylemem lazım. Söyle Mustafa Efendi dedi. Efendim hiç aklıma gelmeyen aklıma geldi dedim. Hiç tartmadığım şeyi tarttım dedim. Böyle hafiften tefessüm etti. Ne tarttın dedi. Dedim efendim size olan muhabbetim dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine olan muhabbetten fazla dedim.
Şeyh Efendi yatıyor yatakta hasta. Böyle gözleri yarım açık. Tak açtı gözlerini böyle. Ne zamandan beri dedi. Uzun zamandan beri dedim. Çünkü kendi içimde kendi içimde o kadar çok sevmenin Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine karşı bir perde olduğunu düşündüm. Kalbime gelen oydu.
Yani normalde hani en fazla Allah bir çıtaltı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Onun altında şeyhini sevecek bir kimse. Bakın onun altında. Dedim efendim hani dedim kendi kendime böyle bir baktım. Bu böyle dedim ben. Açtı gözünü. Mustafa Efendi olur böyle dedi. Bunda dedi bir hani korkulacak bir şey yok dedi. İyi oldu söylediğin dedi. Hani söylediğin iyi oldu dedi. Rahatsızım çünkü. Hani Hazreti Muhammed Mustafa'ya karşı kendi kendimi perdelediğimi kalbime gelen oydu çünkü. Bir gün sonra mı iki gün sonra mı ne?
Medine-i Münevvere'deyiz yine. O zamanlar gelen arkadaşlar bilir biz aynı sofraya oturmuyoruz. Ya onu böyle yan sofralardan davet ediyorlar. Ben arkadaşlar orada toplanmasınlar diye. Arkadaşlara özellikle de söylüyorum. Bizim bu tarafa bizim oturduğumuz yere gelin. Hani diye. Çünkü onu sevenler var böyle. Ona özel hurma getiriyorlar. İkram etmek istiyorlar falan. Böyle bir abeslik olmasın diye. Arkadaşları ben böyle bizim şeye ne o? Sofraya oturtturuyorum. Bir gün sonra mı olacak iki gün sonra mı ne? Onu yine davet ettiler. Başka bir sofraya. Mustafa efendi gel sen buraya otur dedi bana. Hani yanına çağırdı. Şimdi gittim ben tabii yanına oturdum. Ondan sonra böyle hani içsel olarak, içsel olarak şunu diyor.
Hani peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine rabıte et. Tam ikimiz de böyle, o böyle şeyinde ben onun solundayım. Ondan sonra o benim sağımda. İkimiz de böyle peygamber sallallahu aleyhi ve kıbleye karşı dönülükiz. Ondan sonra o eline aldığı tesbihi, meşhur onun tesbihi. Çağat, çağat, çağat, … Zikrullah yapıyor. Neyse ben de boynumu büktüm. Aa değişti. Rabıta ve kalbi hareket değişti. Yani gelen şey şuydu. Söylediğin isabetli olmuş. Söyleyeceksin. Şimdi bunlar kalbi hareketler. Kalbi.
Mesela şeyh efendi için herkes bir şey söyler mesela. Kendilerince işte şeyhdi, değildi, şöyleydi, böyleydi diye. Ama bende bu tip nüanslar var. Şey olarak. Beni yakaladığım veyahut da beni tespit ettiğim. Velhasıl kelam o hal bizim üzerimizde değişti. Yani o böyle öne geçme meselesi değişti. Cenab-ı Hak hamdü sena olsun. Şimdi bu kalple alakalı. Ama bu değişmesi demek. Üstadına olan sevgin azalmıyor. Buraya dikkat edin. Hazreti Peygamber'e sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine karşı olan sevgin çoğalıyor. Bakın bir şey azalmıyor. Çoğalıyor. E şimdi bu namaz belli. Bizim bu seyir-i sülük çok ibadetle alakalı değil.
Kalbi, muhabbetle alakalı. Üç ihlas bir fatiha-i şerife. Ya Rabbi okumuş olduğumuz üç ihlas bir fatiha-i şerife. Evvela bizzat, bahir-i kainat, sebebi mevcudu.
Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin mübarek fahak ruhu şerifine hediyeyle kabul ve haberdar eyle ya Rabbi. Amin. Şefaatlerini, ümmetlerini, feyzuatlarını, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Amin. Onun şeriatı, tarikatı Muhammed'i anlayıp yaşadığı gibi bizler de anlayıp yaşamayı nasip eyle ya Rabbi. Amin. Adem aleyhisselamla her ikisi arasına gelmiş, geçmiş bütün Peygamberi Zişan Efendi'nin ruhu şeriflerine, Cihal Yarı Gözün, Ebu Bekir Sıddık, Ömer'ül Faruk, Osman Uzunluğu'na, Alem-i Mutazarı Diyalan Hazretleri'nin ruhu şeriflerine, Ashab-ı Resulullah, Şühedâ-i Resulullah, Zevcaat-ı Resulullah, Evlad-ı Resulullah, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve 72 Şühedâ'nın ruhu şeriflerini dedik.
Kabul ve haberdar eyle ya Rabbi. Amin. Şefaatlerini, ümmetlerini, feyzuatlarını, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Amin. Bütün sahabe-i kiram efendilerimizin tabi'nin, tabi'yi tabi'nin de ruhlarına, İmamımız, İmam-ı Azam, İbu Hanife, İmam Şafi, İmam Hanbel, İmam Malik, İmam Maktab, Maturud, İmam Eşer'i, Bütün İmam ve İmam'ın ruhlarını hediye edildik. Kabul ve haberdar eyle ya Rabbi. Amin. Sefaatlerini, ümmetlerini, feyzuatlarını, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Amin. Onların şeriatı, tarikatı Muhammed'i anlayıp yaşadığı gibi bizler de anlayıp yaşamayı nasip eyle ya Rabbi. Amin. Üç İhlas Bir Fatiha-i Şerife. Ya Rabbi okumuş olduğumuz üç İhlas Bir Fatiha-i Şerife. Pirimiz Pir, Seyyid Abdülkadir Geylani, Seyyid Ahmet Er Rufay, Seyyid Ahmet Abedevi, Seyyid İbrahim Dosiki, Şeyh Abul Eseneli Şazeli, Şah Nakşibendi Muhammed-i Bahattin, Hacı Bektaşi ve Hacı Bayrambeli, Mevlana Celalettin Rumi, Muhittin Arabe Hazretleri'nin, Veysel Karani Hazretleri'nin,
Bütün Pir-i Piran Hazretleri'nin ruhlarına da hediye edildik. Kabul ve haberdar eyle ya Rabbi. Amin. Şefaatlerini, ümmetlerini, feyzuatlarını, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Amin. Onların şeriatı, Tarikat-ı Muhammed'i anlayıp yaşadığı gibi bizler de anlayıp yaşamayı nasip eyle ya Rabbi. Amin. Üç İhlas Bir Fatiha-i Şerife.
Ya Rabbi okumuş olduğumuz üç İhlas Bir Fatiha-i Şerife. Büyük Şeyh Efendilerimiz, Abdurrahim Tamtevi, Abdurrahim Neşabi, El Haç, Hafız, Habibi, Ecebekir, Sıttıki, Çorimi, Ali Haydar Efendimiz'in, Çorumlu Mustafa Efendimiz'in, Abdullah Babamız'ın, Üstadımız, Sultanımız, Canımız, Canımız, Mustafa Özbay, Fendi Hazretleri'nin, Ruhani Tegusselerine, Ced ve Ceddatların da ruhlarına ayrı ayrı edilir. Kabul ve haberdar eyle ya Rabbi. Şefaatlerini, himmetlerini, feyzatlerini, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Onların şeriatı, tarikatı Muhammed'i anlayıp yaşadığı gibi bizler de anlayıp yaşamayı nasip eyle ya Rabbi. Turuki ailemizden, akraba-i talikatımızdan geçenlerinde ruhlarına yedilir. Kabul ve haberdar eyle ya Rabbi.
Burada bulunan ve herhangi bir halden dolayı bulunamayan bütün kardeşlerimize ruhaniyetlerini yedilir. Kabul ve haberdar eyle ya Rabbi. Amin. Geçmiş ümmeti Muhammed'in yaşayanların bizden sonra gelecek olan zürriyetlerimizin cümlesini, ruhaniyetlerini yedilir. Kabul ve haberdar eyle ya Rabbi. Amin. Devam. Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah, El Azim, El Kerim, El Lezile, El İlahe İllâhu, El Hayy, El Kayyum, Ve Tûbile. Euzubillahimineşşeytanircim, Bismillahirrahmanirrahim. Allahümme salli ala seyyidine Muhammed'in nebi'im. Bülhemineşşeytanircim, Bismillahirrahmanirrahim. Estağfurullah, El Azim, El Kadim, Estağfurullah, El Azim, Atıbdil, Al, Eytü, Kalbi, Anmâsı, Valla.
Estağfurullah, El Kadim, Estağfurullah, El Azim, Atıbdil, Al, Eytü, Kalbi, Anmâsı, Valla. Tövbe ediyoruz, tövbelerimizi dergi hazetinde kabul eyle.
Aynı hata, kusur, günahları bizleri döndürme ya Rabbi. Koruduğun hıbs-ı muhafaza ettin, kullanırsa bizleri de dahil eyle ya Rabbi. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillahirrahmanirrahim.
Burha, sendan, kapar ya Allah. Settar olan sensin, Settar ismine sığındık.
Sen bizleri setreyle ya Rabbi. Kapar olan sensin, kapururrahim olan sensin. Bütün hata, kusur, günahlarımızı affeyle ya Rabbi. Bugüne kadar işlediğimiz, bundan sonra da işleyeceğim. Bütün günahlarımızı katında affeyle ya Rabbi. Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Eftari zikir fâlemennehu. Lâh. Allah cemiyen enbiyayı vel mursalin velhamdülillahi rabbil alemin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.