Selâmünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin inşallah. Bugün hızla sohbete gireyim inşallah. Çünkü yaklaşık 25 dakika geç kaldım. O yüzden sizlerden ve canlı, beyin, bekleyen kardeşlerden hepsinden de özür diliyorum. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. Bir soru var gündemle alakalı. Sonra inşallah geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Sorular geldiğine göre soru sahibi de gelmiştir herhalde. Görmedi gözüm. Hoş geldin. Nasılsın, iyisin? Bir mikrofon verin soru sahibine. Teşekkür ederim. İyiyim, iyiyim. Sizler nasılsınız? Allah razı olsun. Peki geçen haftanın yorumunu yapamadık hiç. Nasıl oldu ki sence geçen hafta? Muhteşemdi ama son soru biraz siyasi oldu. Ezanın Türkçesi. Siyasi değil. Ben normalde bildiğimi söyledim. Senin açık yürekliliğin için sana da ayrıca teşekkür ediyorum. Bakalım böyle bizim Hakan kardeşle olan diyaloğumuz var. Böyle diyalog sorular üzerinden gidiyor. Tabii soruları ben almıyorum.
O da vermiyor zaten kopya çekme diye. Böyle bir tel yakıcı sorular oluyor bunlar. Ama hoş oluyor. Ben memnunum. Allah razı olsun kendisinden inşallah. Rusya'nın cepheye Tatar, Kazak, Özbek, İnguş, Çeçen, Dağistanlı Türkleri ve Müslümanları sürdüğü doğru mudur? Bilmiyoruz. Bunlar hep böyle ne diyorlar? Dezenformasyon mu diyorlar bunu? Bu tip şeyler var. Yani normalde neyin ne olduğunu, neyin doğru olduğunu, neyin yanlış olduğunu, neyin arkasında ne hesabı var bilinmiyor. Bakın bunu hep ben böyle defalarca söylerim. Yani bir devlet bir hareket eder veya bir kimse bir şey yapar, onun arkasında ne var, önünde ne var bilinmiyor. Bunun çok açık örneğini yaşadık biz Afganistan'da.
Şimdi olayları izleyen ve olaylardan kendince ders çıkaran bir kimse, o olaylardan kendince ders çıkarıp ona göre önlem almalı. Rusya Afganistan'a girdiğinde cihat başladı. Bizim tabii kaç yıl oldu bu hadise olalı? 30 yılı geçmiştir. Allah'u alem, bilmiyorum tarih olarak. Ve bütün dünya üzerinden herkes cihat maksadıyla Afganistan'a gitti. Ben o zaman da aynı şeyi söylüyordum. Diyordum ki, bunun arkasında ne var bilmiyoruz. Bilmiyoruz.
Bütün ülkelerden, Avrupa'dan, Afrika'dan, Orta Doğu'dan, Türkiye'den, buradan da gidenler var, benim tanıdıklarım var. Hatta onlar geldiklerinde kafalarında o Afgan şapkaları mı, kalpakları mı bir şeyler ne diyorlar onlar? Bir şey diyorlardı. Onlarla geldiler hatta bir daha buraya geldiklerinde. Hepsi de gittiler. Hepsi de sözde cihat ettiler orada. Kime karşı? Rusya'ya karşı. Sonra Amerika geldi oraya işgal etti bir daha. Bu sefer cihat edenler döndü Amerika ile savaşmaya başladı. Ardından Amerika, bütün oraya gelen o cihatçı diye nitelendiren kimseleri Amerika katletmeye başladı.
Hem de böyle, öyle bir katliam yaptı ki, bildiğiniz yasaklanmış bombalarla öldürdü hepsini. Ardından oradan ne çıkardılar? El-Kaide'yi çıkardılar. El-Kaide'yi çıkardılar. El-Kaide dünyada sözde ne yaptı? Teröristirdi. Sonradan El-Kaide de ne oldu? Terörist oldu. Sonra El-Kaide'nin üzerine çöktü Amerika. Sonra El-Kaide'nin lideri bu dedi, onu öldürdü. Ardından El-Kaide renk değiştirdi, isim değiştirdi. Orta Doğu'da dayış oldu. Bir fırtına koptu birden. Adamlar ellerini, kollarını sallaya sallaya, Irak, Suriye dolaştılar. Ardından dayış da terörist oldu. Ondan sonra dayışın da tepesine bindiler.
Dayış'ı da yok ettiler. Ben şunu biliyorum. Bildiğim yer de ne zamandan? 12 Eylül'den. Bildiğim yer 12 Eylül'den. Bir ülkede sivillerin eline silah tutuşturuluyorsa, devlet tarafından değil, onun arkasında dünya emperyalist güçleri vardır. Hiçbirisine güvenilmez, hiçbirisine inanılmaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları belli. Kim çizdiyse çizmiş, nerede çizildiyse çizilmiş. Benden önce olmuş. Ben o, kendime bu laf. Ben o sınırları korumakla mükellefim. Eğer benim sınırlarıma bir tecavüzde bulunulursa, devlet de bana müsaade ederse, bir görev verirse, ben çıkar meydana aslanlar gibi savaşırım.
Kim benimle beraber hareket ediyorsa, hep beraber gider savaşırız. Bu legal olur bu, illegal değildir. Bunu devletten habersiz yapmam. Devlet benim devletim. Senin devletin, onun devleti, hepimizin devleti. Hükümetler gelir geçer, bürokratlar gelir geçer. Orada kalıcı olan devlettir. O yüzden bu normalde Rusya, Tatarları askere götürüyormuş. Götürüyordur, gitmesinler. Müslümanlar gidiyormuş, gitmesinler. Şimdi Ukrayna'da Müslümanları topluyor. Cihatçı Müslümanları topluyor. Kime karşı? Rusya'ya karşı.
Gitmesinler. Ülkenizi savunun, ülkenizi koruyun. Ülkeniz için ayakta durun. Ülkeniz için canınızı verin. Ülkeniz için kanınızı verin. Eyvallah. Benim bildiğim doğru bu. Bana deseler ki, Ukrayna'ya savaşa gidiyoruz. Ben derim ki, devletin haberi var mı bundan? Yok. Devlet bunu öngörüyor mu? Yok. İşin gücün az gelsin. Bu kadar. Çünkü yine bulanık suda balık avlanacak. Avlananlar Müslüman olacak yine. Kanı dökülen Müslüman olacak. Kanı dökülen Müslüman olacak yine. Suriye'de savaşmayan Müslümanlar, Irak'ta savaşmayan Müslümanlar, şimdi nerede?
Ürdün'de mi savaşacaklar? Ukrayna'da mı savaşacaklar? Bunu böyle siyaset olarak söylemiyorum. Ben NATO karşıtı bir insanım. Ben Amerikan karşıtı bir insanım. Ben İngiliz karşıtı bir insanım. Ben Avrupa Birliği karşıtı bir insanım. Çarşı her şeye karşı, kabul edene. Ben kendi milletimden başka hiçbir şey tanımam. Ülkemin de bağımsız olmadığını düşünüyorum. Ben NATO'ya da Avrupa Birliği'ne de normalde bütün emperyalist ne varsa hepsine de karşıyım. Eş değer devletler ilişkisine inanan bir insanım. Eş değer. Muhakkak ki devletlerle ilişkimiz olacak. Muhakkak ki devletlerle anlaşmamız olacak.
Eş değer olacak. Sizin Amerika dediğiniz yer, örneğin şu anda Yunanistan DEDAŞ sınırından komple silahlandırıyor, üst kuruyor. Dost mu bize? Değil. Bulgaristan'ı silahlandırıyor, oraya üst kuruyor, oraya silah getiriyor. Dost mu bize? Bunu görmüyoruz. Allah bizi affetsin. Evet, bu birinci sayfayı okuduk, ikiyi okuduk, en başa bir şey koymuşum. Buradan mı başlayacağız? Üçteyiz değil mi? Bu böyle rakamsız bu ne? Bunu arkaya bir ulaştırın.
Kaçıncı sayfa olduğunu bilirim. En üstteydi bak o. Üçten başlayacağız değil mi? Tamam. Evet, soruların üçüncü sayfasından başlıyoruz. Konunun detaylarına girmeden önce İmam Maturidi'yi bir nebze kafamızda şekillendirmek için ufak bir pararaf açalım. Marifetullah, Allah'ı bilmek.
Maturidi'ye göre Allah'ı bilmek aklen vaciptir. Eğer Allah hiçbir Resul göndermeseydi, yine de insanların akıllarıyla Allah'ın varlığını ve birliğini, onu layık olduğu sıfatlarla tanımlamayı ve Allah'ın evrenin yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekir. Çünkü bunları bilmenin yolu akıldır. Dolayısıyla vahiy ulaşmayan kimse bu konuda sorumlu olup mazur görülmez.
Resul, ibadetlerin miktarı ve şekliyle şeriat konusunda gereklidir. Maturidi, Tevilatul Kur'an, Bekir Topaloğlu çevirmiş. İmam Maturidi'nin ve aslında İmam Maturidi'nin piri hükmündeki İmam-ı Azam'ın muhteşem bir tespitidir bu. Bu tespiti ilk yapan İmam-ı Azam da değildir. Bu tespiti ilk yapan zatlar, ilk Selefi Salihin denilen sufilerdir. Kindi gibi. Bunlar normalde ilk sufiler. Yani Selefi Salihin'in içerisindeki ilk sufiler. Şimdi ismi aklıma gelmedi. Meşhur bir kimse o.
Bu kimseler, ismi aklıma gelince söyleyeyim inşallah. Bu kimseler Allah'ı bilme dairesinde, noktasında peygamber olmasa dahi bir kimsenin aklederekten, kıyas ederekten Allah'ın varlığına ve birliğine ulaşacağına inanırlar. Ve o insanlar akletmezler mi?
Ayet-i kerimelerini insanın aklederekten, düşünerekten, tefekkür ederekten Allah'ın varlığına ve birliğine ulaşacağına inanırlar. Bu görüş, hanefelerin içerisinde ve ehl-i sufinin içerisinde oturmuş, yerleşmiş bir görüştür. Ve Allah aklen bilinir ve aklen bilmek vaciptir.
Bu değişmez kaidedir. Ve İmam-ı Azam'dan gelen o silsile bu kaideyi özellikle belirtir. Mesela bu konuda büyük sufilerin de aynen bu şekilde görüş ve düşünceleri vardır. Derler ki, hiçbir peygamber gönderilmeseydi, insanoğlu bu akılla yine Allah'ın varlığını ve birliğini tesvit eder, ona inanır ve tevhide doğru yol yürürdü derler.
O yüzden sufiler kalbi ilme, kalbi ilme bu manadan çok önem verirler. Çünkü Allah'ı bulmak, Allah'ı tanımak aklın işi, Allah'ı sevmek, Allah'ı sevmek kalbin işidir. Sufiler aklı ve kalbi harmanlayarak yol yürürler.
Böyle olunca da bir kimseye peygamber ulaşmazsa dahi, o kimse aklederekten ve kalbi olarak Allah'ı tanır ve bilir. Türklerin neden matur ediliği benimseyip kabullendiklerini biraz açalım. Sonra zaten eşarilik, müntelize, hadisçiler ve vesaire bu olup gideceğiz. Devam edelim. Evet, Türklerin, ben biraz önden koşmuşum demek ki, geçen hafta maturidiliği yani İmam-ı Azam üzerinden yürümeyi ve Hanefi olmalarının sebeplerinden birisini, Türklerin akleden insanlar olduğunu ve bu manada onların geçmişteki dinlerin de İslam olduğunu söylemiştim. Maturidiye ekonunun inanç ve ibadet ve ahlak anlayışını yani gerek teorik gerekse pratik din görüşünü ortaya koyan bir kültür hazinesidir.
Evet, yani gerçekten biz İmam-ı Maturidi'nin akaitle alakalı iştahatlarına baktığımızda önümüze çok çarpıcı bir yelpaze çıkar. Hemen hemen, bu tabi İmam-ı Azam'dan kaynaklanır yine ben hep İmam-ı Azam'a atıfta bulunacağım. İmanın başlı başına ayrı bir daire olduğunu, ibadetin ayrı bir daire olduğunu önce İmam-ı Azam koyar orta yere.
Mesela Şafiler, Malikiler, Hanbeliler genel olarak böyle düşünmezler. Ama Hanefiler ve dolayısıyla İmam-ı Maturidi ise ayırır bunu. İmanı ayrı bir kategoride ve dairede değerlendirir. İbadeti ayrı kategoride ve dairede ilgilendirir. Ahlakı da ayrı bir kategoride, ayrı bir dairede değerlendirir. Bakın, bu enteresan bir şeydir. Bunu Hanefilerin dışında bulmanız çok zordur. Sebep şudur, bir kimsenin ibadetteki eksiklikleri olabilir, onun imansız olduğunu göstermez. Ama ahlaki eksiklikleri varsa, Maturidi'ye göre onun ibadeti onu kurtarmaz. Hanefi'ye göre de.
Bunu çok önemser Hanefi-Maturidi çizgisi. Şimdi ise, biraz eleştirel bakalım. Şimdi ise günümüz İslam dünyası, ne yazık ki ibadet ediyor, ahlaki umdelere itibar etmiyor. Ve ibadetle kibirleniyor ama ahlaki umdelerle batıyor. Ve ahlaki umdeler de şahsın kendisini ilgilendiren ahlaki umdeler değil.
Şahsın toplumu ve kamuyu, devleti ilgilendiren ahlaki bozukluklarınla sıkıntı var. Yani, ellerinin tekbir getirirken kulak memesine değip değmediği kadar çok hassas düşünen bir Müslüman, bir başka bir Müslümanın hakkına riayet etmekte bu kadar hassas değil. Evet, o yüzden Maturidi'ye ekolünün inanç, ibadet ve ahlak, buna ben bir şey daha ilave edeyim, ve siyaset.
Soru soran kardeş her ne kadar bundan uzak dursa da, Hanefi Maturidi ekolünü siyasetsiz, siyasetsiz tanımlamamız mümkün değildir. Muhakkak, inanç, ibadet, ahlak dediğimizde içine siyaseti de koymamız gerekir. Ayrı bir bap olarak. Diyeceksiniz ki, inancın, ibadetin, ahlakın içerisine siyaset girmez mi? Hayır, girmez. O ayrı bir bölüm olarak anlaşılmalı. Eğer ben burada kalır da, inanç, ibadet, ahlak dersem, İslam dünyasındaki hastalığa ben de tutulmuş olurum. İslam dünyasındaki hastalık şudur. İslam'ı sadece inanç, ibadet, ahlak düzleminde anlayıp yaşamaktır.
Böylece bilmem nerenin kralı halkını soyuyormuş, bilmem nerenin kralı halkına zulmediyormuş, bilmem nerenin kral ailesi sarayda oturup milletine zulmediyormuş, bilmem nerenin kral ve kraliçe ailesi, bilmem nerede, bilmem hangi haram işlerle iştikal ediyormuş, insanlar bunları konuşmaktan uzak duruyorlar. Dini sadece, ibadet, iman ve ahlak düzleminde alıyorlar. Ve bu ibadet ve bu ahlak, bu iman avam için geçerli. Nasıl avam için geçerli? Halk için geçerli. Halk iman edecek, ibadet edecek, ahlakı düzgün olacak. Eee, halkı idare eden, siyasetçiler, bürokratlar, elit tabaka, aynı ibadet, ahlak, iman dairesinde durması gerekmiyor mu?
Eee, gerekiyor. İyi, ben ahlaklı dururken senin ahlaksızlığını kim konuşacak? Ben namuslu dururken senin namussuzluğunu kim konuşacak? Ben hakkaniyete riayet ederken senin haksızlığını kim konuşacak? İslam dünyasının en önemli meselelerinden birisi de bu. O yüzden kardeşin yazmış olduğu bu paragrafa biraz daha ilave etmiş oldum. Yeni Müslüman olanlar, Arapça bilmedikleri için namazda ayetlerin nasıl okunacağı problem haline gelince, Ebu Hanife toplumun o anda bildiği dili göz önüne alarak ayetlerin farsça tercümesiyle namaz kılınabileceğini ifade etmiştir. Maturidi tevilatta bundan söz ederken, önemli olan anlamanın doğru olarak nakledilmesidir.
Dilin ve cümlelerin söyleniş biçiminin değişmesi, anlamın ve hükmün değişmesini gerektirmez. Bu tırnak içerisinde, evet. Yani normalde bu İmam-ı Azam Hazretlerinin o güne kadar hiç kimsenin cesaret etmediği bir fetvadır. Bir kimsenin namazı kılarken, hani Fatiha-i Şerifi okumak namazın içindeki vaciplerden birisidir. Hanefi'ye göre. Eğer bir kimse Fatiha-i Şerifi okumazsa, vacibi terk etmiş olur. Vacibi terk edene seviş secdesi gerekir. Herkes Fatiha-i Şerifi okumayı farz olarak görür namazın içinde. Öyle değildir. Fatiha-i Şerifi'yi okumak namazın içerisinde vaciptir. Ve bir kimse Fatiha-i Şerifi'yi bilmiyorsa, İmam-ı Azam'daki fetva öyledir.
Benim okuduğum. Bunu ister el-i ihtiyara bakın, ister dürer-gürere bakın, ister el-hidayeye bakın. El-hidayede muhakkak vardır. İsterseniz bunu İbn-i Abidin'e bakın, Hanefi kitaplarının hemen hemen büyük bir çoğunluğunda bu fetva vardır. Bir kimse o gün için o toplumda Farisice meşhur, Farisiler de meşhur. İmam-ı Azam, büyük bir bana göre o güne kadar insanların cesaret edemeyeceği bir fetva, bizim Hakan kardeşin deyimiyle büyük bir devrimci.
O öyle nitelendiriyor. Ben de kabul ediyorum onun nitelendirilmesini, reddetmiyorum. İmam-ı Azam, bir kimsenin öğreninceye kadar el-hidayede öyle geçer. Yani burada el-hidaye olması lazım, gerekirse bakabilirsiniz. Öğreninceye kadar Fatiha-i Şerife'yi Farisice okumasında bir beis görmez. Bu tabii Farisice denilince bu kıyas edip dünyanın bütün dillerini bunun içerisine koyabilirsiniz.
Kıyasla. Farisice'ye fetva verildiyse Türkçe'ye de verilir. Farisice'ye fetva verilince de İngilizce'ye de verilir. Almanca'ya da verilir, İspanyolca'ya da verilir, İtalyanca'ya da verilir, Rumca'ya da verilir. İstediğin dile de fetva verebilir misin? Evet. Önemli olan anlamın doğru olarak nakledilmesidir. Dilin ve cümlelerin söyleniş biçiminin değişmesi anlamın ve hükmün değişmesini gerektirmez. Burada o kimsenin anlamak dediği şey, bir kimse bir şeyi anlar, dile dökemeyebilir. Anladığı şeyi kelimelere dökmekte zorluk çekebilir. Önemli olan oradaki, buradaki İmam Maturid'in dediği şey o. Önemli olan o kimsenin anlamasıdır bir şeyi. Yani biz Fatiha'nın başında Elhamdülillahi Rabbil Alemin deriz. Ve Fatiha'nın başında Elhamdülillahi Rabbil Alemin'i biz anlayarak mı okuduk, anlamadan mı okuduk?
İmam Maturid'i bunu söyler. Eğer ki sen Fatiha'nın başında Elhamdülillahi Rabbil Alemin sözünden ne kadar anladıysan, senin için mana o kadardır. Eğer sen onun üzerinde tefekkür etmediysen, onu anlamadıysan, bakın onu anlamadıysan, bu okumanın bir anlamı kalmaz. Senin açından kalmaz. Okursun, okumayı yerine getirmiş olursun. Okumak faziletli midir? Evet. Ama okumaktan daha faziletli olan anlamaktır. Allah bizi anlayanlardan eylesin. Amin. Maturid'in sistemleştirdiği bu anlayış, gerek kendi döneminde, gerekse kendisinden sonra bir kural olarak uygulana gelmiş. Dolayısıyla herkesin kendi dilinde ibadet ve dua edebileceği ilkesi, dini anlama ve yorumlamada bir düstur olarak kabul edilmiş ve ibadet için Arapça şart koşulmamıştır.
Doğrudur. Bu konuda normalde bir kimse, bunu hep ben bu konu önüme geldiğinde hep aynı şeyi söyleyeceğim. İbadet dili bir kimse öğreninceye kadar kendi lisanıyla, kendi diliyle, kendi anladığı diliyle yapabilir. Bunda tartışılacak bir konu yok zaten Hanefilerce. Ama bu aşağı mezopotamya, din anlayışı bunu kabul etmek istemiyor.
Çatışmanın çıkış noktası bu. Ben bu mevzuyu biraz daha açayım. İçimdekini söylemezsem, içimde dert olacak çünkü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve beş halifeden sonra, beşinci halife Hazreti Hasan Efendimiz'i koyuyorum, muaviye değil. Hep dört halife söylenir, beşinci halife Hazreti Hasan Efendimiz'dir. Altı aylık bir dönemi vardır. O yüzden o beşinci halife dönemini İslam dünyası böyle altı aylık bir zamana tekabül ediyor diye konuşulmaz. Bu beş halifelik dönemi vardır. Hz. Ebu Bekir Ömer Osman Ali, sonradan da altı aylık Hazreti Hasan Efendimiz'in zamanıdır. Bu beş halifeden sonra Emevi Devleti kurulur Şam merkezde.
Şam merkezi Emevi Devleti kurulduktan sonra, Emevi Devleti tipik bir Arap milliyetçisi devletidir. Arap milliyetçisi devleti olunca en üstün ırk, Arap'ın ırkı hükmüne girer. Zaten İmam-ı Azam Hazretleri'nin o dönemdeki bu tip fetvaları Arap milliyetçiliğinin karşısında verilmiş olan fetvalardır. Ve o gün için Emevi Devleti tüm her şeyi birinci derecede Arapların üzerine kurar.
Ve Arap olmayanlar diğerleridir. Hiçbir hükümleri yoktur, devlette hiçbir vazifeleri yoktur, devlet kanadında da bir vazifeleri yoktur. Ve İslam dünyasında vahşi Arap milliyetçiliğinin yeniden hortladığı zamandır bu. Bu Mekke'deki, bunlar böyle sizin ilk defa duyacağınız şeyler.
Mekke'deki müşrik, kibirli devletin uzantısıdır Emevi Devleti. Bakın Mekke'deki müşrik, kibirli devletin uzantısıdır Emevi Devleti. Ve Emevi Devleti'nin bu ırkçı, bu milliyetçi, bu üstün ırk tavrı diğer Müslümanların arasında tepki oluşturmaya başlar. İmam-ı Azam'ın bu konudaki fetvası, bunu küçümsemek için söylemiyorum.
Bu tepkinin sonucudur. Çünkü yeni Müslüman olan değişik kavimlerden insanlar, Arapçayı öğrenmekte zorlanmaktalar. Ve Arapçayı öğrenmezlerse, ibadetten gerek bırakılmaktalar. Böyle olunca İmam-ı Azam, tipik Emevi Devleti'nin zulmane baskısına bir başkaldırıdır. Bir kimsenin kendi lisanıyla, anladığı lisanıyla ibadet etmesi.
Şimdi bir hadis-i şerifin, bir ayet-i kerimenin sebebi nüzülünü anlamazsak, biz o ayet-i kerimeyi ve hadis-i şerifi anlamakta zorlanırız. Bu kendi lisanıyla ibadetin çıkış noktasının sebebi nüzülünü anlayacağız ki, biz bu meseleyi anlayıp çözmüş olalım. İşte zaman zaman devletlerin hangi dil olursa olsun tebasına bir dili baskıyla kabul ettirmesi veya dilini değiştirmeyi, ona böyle baskıyla zorlaması ne kadar insan haklarına aykırıysa, Emevi Devleti'nin yaptığı da bir insan ve birey hakkına aykırıydı.
Ve böylece de tepkisel bir şekilde herkes kendi lisanıyla ibadet edebilir, hükmü çıkardı. Ama bu hükmü çıkarırken örneklemesi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir. Nasıl? O bir cariyeye bu konuda bir soru sorar ve cariye kendi lisanıyla dinden anladığını söyleyince, onun söylediğini kabul eder Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Bunun çıkış noktası da orasıdır. İşte bu dinde aklın ve tevil yönteminin kullanılmasıyla ulaşılan bir sonuçtur. Ve tevil, dini sonradan kabul edenler için, bilhassa Türkler için vazgeçilmez bir yöntem olmuştur. Evet, yani bu Türkler için gerçekten vazgeçilmez bir yöntem olmuş.
Ve Türkler ne zaman ki bunu kaybetmişler, tarih sahnesinden silinip atılmışlar. Sebep, çünkü yeni iştihatlar günü yakalayamama, geleceği yakalayamama, geleceğe kör olma ne yazık ki Türklerin içerisine yerleşmiş. Ve Türkler son 300 yıl tarih sahnesinden geriye itilmişler.
Ve Türkler son 300 yıldır geleceği okuyamama hastalığına tutulmuşlardır. Çünkü akletmek, tevil etmek, yeniden iştihat etmek ama mevcut kurulu sistemin işine gelmemiştir. Ama mevcut devlet sisteminin haricinde değişik sistemlerin işine gelmemiştir. Bunlar ayrı bir sohbet ve tartışma konusu ama ne yazık ki sadece Türkler de değil, İslam dünyası akletmeyi ve yeniden tevil yöntemine başvurup yeniden iştihat etmeyi ne yazık ki kendi aralarından kaldırmışlar.
Ve bu acı bir şey, ben belki de çok eleştiriyorum bu konuda ama bu hastalık tedavi edilmiş değil, bu hastalık geçmiş değil, hatta bu hastalık daha acımasız, daha keskin, daha vahşi, daha cahilce İslam dünyasının içerisini kemirmekte, İslam dünyasının içerisini çürütmekte, kemirmekte ve çürütmekte. Bu çok acı bir şey.
Bakın bu çok acı bir şey. Hem Müslümanız diyenler için acı, hem de Müslüman olacaklar için acı. Araya bir soru sıkıştıralım. Bir, Maturidi'nin en önemli eseri Kitab-ül Tevhid'in bilinen tek nüshası neden Cabridge Üniversitesi kütüphanesindedir? Evet. Bunu zaman zaman arkadaşlar hatırlarlar. Maturidi'nin Türkçe'ye basılmış eserini bulamazsınız. Çok ender bulursunuz. Büyük kütüphanelerde bile zor bulursunuz. Evet. Tabii böyle Cabridge Üniversitesi'nde bulunmuş normal şeyin, Mesnevi'nin çevirisinin Nicholson'dan olduğunu biliyor musunuz siz? Divan-ı Kebir'in çevirisinin Nicholson'ın çevirisinden olduğunu biliyor musunuz?
Yani Farisi'den direkt Türkçe'ye değil, Farisi'den Nicholson'ın İngilizcesine, oradan Türkçe'ye çevirilme. Bunlar bizim acı taraflarımız. Acı. Veya Hazreti Mevlana araştırmaları Londra'da kurulduğunu biliyor musunuz? Araştırma merkezinde. Avrupa üniversitelerinde, Türkiye'de hiçbir yerde Mevlana kürsüsü yokken Avrupa üniversitelerinde olduğunu biliyor musunuz? İlk defa Çanakkale Üniversitesi'nde Mevlana araştırma kürsüsünün kurulduğunu biliyor musunuz? Bizim oradaki Yunus Hoca, Halit Hoca, hep beraber onların böyle gayretleriyle. Türkiye'de ilk defa Çanakkale'de kuruldu.
Konya'da bile yoktu. Bunlar bizim acı taraflarımız. İmam Maturidi için de aynı. Ben bunun arkasında yalnız bir hinlik görüyorum. Mesela örnekliyorum bunu. Şunu kapatır mısınız?
Türkiye Diyanet İşleri Vakfı, Türkiye'nin en zengin vakfıdır. Bakın tekrar söylüyorum. Türkiye Diyanet İşleri'nin vakfı, Türkiye'nin en zengin vakfıdır. Nakit para olarak, mal varlığı olarak. Evet, vakıftır. Türkiye'nin en zengin vakfıdır.
Ve Maturidi'nin bir eseri yoktur. Türkçe'ye çevirmiş. Ben 15 yıl falan oluyor, ben böyle bir araştırdım yoktu 15 yıl önce. 15 yıl araştırmışsındır sen Hakan kardeş. Var mı? 1980. Hangisini çevirmişler? Kitab-ül Tevhid, tam Türkçesi var mı? Var. Kim çevirmiş? Topaloğlu çevirmişti. Evet. Ben bir ara Kitab-ül Tevhid'ini ben araştırdım onun. Çok önemli bir eseri İmam Maturidi'nin. Bulamadıydım o zaman için. Bilhassa Diyanet Vakfı'nı araştırdım o zaman için. O yüzden Diyanet Vakfı'nı söylüyorum yoktu diye.
Her neyse şimdi bunun yaygınlaşmamasının sebebinin arkasında bir hinlik arıyorum ben. Çünkü İmam Maturidi'nin hem iman, hem ibadet, hem ahlak, hem siyaset dairesindeki iştihatları bayağı insanı rahatsız eder. Bayağı insanı rahatsız eder.
Bu bayağı insan dediğim bazen zaman zaman din baronları diyorum ya, din baronlarını, bürokrasi baronlarını ve siyasi baronları rahatsız eder. Rahatsız edeceği yerler ondan. İki, neden 1970'e kadar çevirisi olmadı? Zamanları kalmamıştır. Bunda ben gerçekten bir özel bir hinlik hissediyorum kendimce.
Üç, Maturidi'ye siyasal İslam'ın kurbanı mı? Ben bunu siyasal İslam'ın kurbanı olarak demeyeyim de, Türkiye'de belli dini baronların kurbanı. Mesela zaman zaman söylüyorum ya, Abduh'un çevirisi var, İmam Maturidi'nin yok. Cemalettin Afgani'nin çevirisi var, İmam Maturidi'nin yok. Fi zilalil Kur'an'ın çevirisi var, Maturidi'nin çevirisi yok. Hasan Benna'nın çevirileri var, Maturidi'nin çevirisi yok. Ali Şeriatı'nın çevirileri var, Maturidi'nin çevirisi yok. Hümeyni'nin çevirileri var, Maturidi'nin çevirisi yok. İbni Teymiye'nin çevirileri var, Maturidi'nin çevirisi yok.
Eğer siz Maturidi'yi okuyup da, örnekliyorum bunu, İbni Teymiye'ye okursanız İbni Teymiye'ye bakış açınız farklı olur. Maturidi'yi okuyup da bir Vahabi'yi okursanız sizin ona bakışınız değişir. Maturidi'yi okuyup da siz Hasan Benna'yı okursanız sizin bakışınız değişir. Siz Maturidi'yi okuyup da Türkiye siyasetine bakarsanız Türkiye siyasetine bakışınız değişir. Maturidi'yi okuyup da Türkiye'nin sosyal, kültürel, siyasi, ticari, askeri yapılanmasına bakarsanız bazıları rahatsız olur bundan. Evet İmam Maturidi'nin çevirisi bu kadar tehlikeli bir çeviridir.
Bakın İmam Maturidi'nin çevirisi bu kadar tehlikeli bir çeviridir. Şimdi İmam-ı Azam'ın bütün çevirileri vardır. İmam-ı Azam'ın iman ile, ahlak ile, ibadetle alakalı fetvaları vardır çevirilerde. İmam-ı Azam'ın devletle, siyasetle alakalı çevirileri İmam-ı Muhammed'in devletler okundan okursunuz. El-i ihtiyardan okuyamazsınız onu. Veyahut da dürer-gürerden onu okuyamazsınız. Veya El-Hidaye'den okuyamazsınız. Veya İbn-i Abidin'den okuyamazsınız. Veya Feteva-i İndiye'den onu okuyamazsınız. Devletle, sistemle alakalı İmam Maturidi'nin veya İmam-ı Azam'ın iştahatlarını, siz İmam Muhammed'in İslam devlet hukukundan okuyabilirsiniz onu.
Onu başka bir yerden de okuyamazsınız. O yüzden İmam Maturidi, siyasal İslam'ın kurbanı mı? Onlar da var içinde ama İmam Maturidi, komple sistemin ve sistemden geçinen din baronlarının kurbanı. İmam Maturidi, aynı zamanda emperyalistlerin kurbanı. Emperyalizmin kurbanı. Çünkü dünya emperyali, hiçbir devleti ve hükümeti ahtopot gibi sarmadan bırakmaz. Onu ahtopot gibi sarar ve onu sömürür. Bu sömürüye karşı çıkılacak olan her türlü fikri akımı boğar, sulandırır, tebdil eder, değiştirir. Muhakkak ve muhakkak onu tebdil eder, onu değiştirir.
Kimler neden engelledi? Evet buna da girmiş olduk. İnsanın Tanrı'yla kendi arasındaki ilk ilişkiyi tesis etmesini ve Tanrı'nın varlığının ve birliğinin farkında olmasını sağlamak toplumun görevi değildir. Çünkü bunun yani tevhid ilkesinin aklı sağlam olan her ferdin bizzat kendisinin bulması gerekir. Ve bu dini bir zorunluluktur. Ancak unutmamak gerekir ki akıl itikadi alanda bir temel ve esas niteliğindeki şeyleri kavrayacak itikadi bilgi kaynağı olmasına rağmen ameli alanda yani ibadet ile ilgili işlerde bilgi kaynağı olmayıp naklin yardımına ihtiyaç vardır. Bu da demektir ki ibadet ile ilgili fiillerde filozof ve alimlerin de belli ölçüde nakle yani kitap ve sünnete ihtiyaçları vardır.
O halde dinde sadece bu konuda akıl bir alettir, bir kaynak değildir. He özcan maturide dini çoğulculuk. Evet, şimdi bir kimse birey olarak Allah'ı tanımak ve bilmekle mükelleftir. Çünkü ayet-i kerimede ben insanları ve cinnileri beni tanısınlar ve bilsinler diye yarattım der. Böyle olunca her birey kendi bireysel anılında kendince Allah'ı tanımak ve bilmekle yükümlüdür.
Bu Allah'ı tanıma ve bilmenin bir akıl yürüterekten bulmak vardır. İki, peygamberlerin yolunu ve izini takip ederekten bulmak vardır. Sufiler genel itibariyle peygamberin yolunu takip ederekten bulmayı önemserler. Ama asıl Allah'ı tanıma ve bilme noktasında kemale eren, kendince akli yönergeleri ve önergeleri takip eden kimsedir.
Çünkü o taklidi değil, tahkiki yolda yürür. Şimdi siz bir kimseye paket bir din öğretirsiniz. Paket bir din öğrettiğinizde o taklididir. Burada paragrafın sonunda filozof ve alimlerin de belli ölçüde nakle yani kitap ve sünneti ihtiyaçları vardır dediği yer burasıdır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetleri ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın der.
Bu nakli bir ilimdir. Ondan gören bize aktarır, o bize aktarır, o bize aktarır, bu devam eder gider. Ama bir kimse tahkiki olarak Allah'ı bulur ise, onun Allah'la olan ilişkisi taklidi bulanla aynı derecede ve noktada olmaz. Tahkiki olan ondan daha faziletli olur. O yüzden İmam-ı Azam özellikle taklitten tahkike geçilmesinin gerektiğini önerir. Ve der ki, tahkiki imana geçmesi gerekir bir insanın der. Tahkiki iman sahiplerinin imanları kemale erer. Eğer bir kimse tahkiki bir iman sahibi değil ise, o her an için küfre, her an için yanlışlıklığa ve boşluğa düşme ihtimali çok fazladır.
Ama tahkiki iman sahibi öyle değildir. Sağlam adımlarla yürür. Tabiri caizse, bir laboratuvarda yaşarmışçasına, deneyliğe deneyliğe, gözlemleye gözlemleye yürür ki, bu imanın en berrak ve tatlı noktasıdır. İslam toplumu ne yazık ki, büyük bir çoğunluğu tahkiki iman dairesinde değil, taklidi iman dairesindedir.
Bir kimsenin bir müddet taklid etmesi, taklidi yolda yürümesi makuldür, malumdur, mübahtır. Ama onun bir ömür boyu taklit yolunda kalması, onun tembel olduğuna, çalışmadığına, kalbinin de harekete geçmediğine, aklının da harekete geçmediğine işarettir. Oysa Allah, bir mümini, bir bireyi, kendisini bilmiş, tanımış olarak huzuruna istemekte.
Taklid ehli, hiçbir zaman Allah'ı tanıma ve bilme dairesinde durmayacaktır. Avam tabiriyle, kıl beşi, bitir işi yapacaktır. Beş vakit namazını kıldı, onun dini vecibeleri yerine geldi. Otuz Ramazan'da oruç tuttu, mesele bitti. Hadis-i şerif de var. Siz, otuz Ramazan farz orucunuzu tutacağınıza, beş vakit farz namazı kılacağınıza ve dosdoğru olacağınıza söz verin, ben de size cenneti söz vereyim.
Bu taklidin, bu manadaki hadis-i şerifi. Onu reddetmiyoruz. O taklidin de bir delili var mı? Evet. Ama Cenab-ı Hakk'ın bizden istedi, kendisini tanımamız ve bilmemiz. Bu taklitle mümkün değil. Bu tahkik ile mümkün. Ben biraz da bu paragrafları sufiyane açmaya çalışıyorum. Sebep, aslında gerçek sufiler, toplumun kalibi ve akli perdelerini açan insanlardır.
Eğer bir sufi, önce kendisinin ve sonra etrafının akli ve kalbi perdelerini aşamıyorsa, o gerçek bir sufi değildir. O hakikat hamurunda yoğrulmuş bir sufi değildir. O perdeyi kaldıramamıştır. O taklidi bir sufidir. Bugün İslam dünyasındaki isimlerini tarikat olarak nitelendirdiğimiz toplulukların yüzde 99.9.9.9'u taklidi bir sufilik yaşar. Tahkiki bir sufilik yaşamaz. Taklidi bir sufilik yaşadıklarından dolayı sufiliklerinin ne kendilerine hayrı vardır ne de başkalarına. Eğer tahkiki bir sufilik yaşamış olsalar, bulundukları topluma ya ayna olurlar ya da ışık olurlar.
Ayna olması onun kendisine iyilik olmasıdır. Sadece kendini düşünmüştür tahkiklik noktasında. Işık olması başkalarına yol göstermedir. Başkalarına yol gösterme noktasında olan sufi, gerçek manada tahkiki bir sufidir. E şimdi böyle olunca fıkıhçısı taklitçi, akaitçisi taklitçi, hadisçisi taklitçi, tefsircisi taklitçi, sufisi de taklitçi bir İslam dünyasının önüne gelen bir meselede çok affedersiniz apışıp kalması gayet normaldir.
O yüzden maturidi anlamaktan dahi uzaktırlar. Maturidi çizgisinden uzak oldukları gibi anlamaktan da uzaktırlar. Böyle olunca imam maturidinin anlaşılması ve anlatılması mümkün görülmez. Ve burada şu aklınıza gelmesin, nakil yani Kur'an ve sünnetin nakledilmesi, vahyin nakledilmesi, sünnet-i seniyenin nakledilmesini küçük gördüğümü düşünmeyin.
Bu dinin olmazsa olmaz, dünya var olduğunca ayakta duracak olan iki önemli unsuru. Size iki şey bıraktım, birisi Kur'an, birisi sünnet-i seniyenin kim sımsıkı yapışırsa kurtuluşa erer. Bunu yok etmemiz mümkün değil. Ama her meselede oraya dönüş yapıp yeniden iştahat edilmesi gereken konuları belirleyip toplumun dinini özgür bir şekilde, hür bir şekilde, bağımsız, bağlantısız yaşanabilir olduğunun da gösterilmesi gerekiyor.
Neredeyse sürekli eşarilikle aynı anda zikredilmek mağturili din kaderidir. Ne yazık ki böyledir. Çünkü İslam dünyası kendince, bilhassa sünni dünya, eşariliği ve mağturili diliği hak olarak görmüş. Eşari ve mağturili dinin dışında kaderiyi, cebriyi, müteziliği gibi. Bilhassa müteziliği hak görmediğinden dolayı imam mağturidilik karşılaştırılırken mağturidilik eşarilikle karşılaştırılmış.
Tabi meseleye hakim olan bir kısım zevat. Meselelere bakarken mütezile şunu demiş, kadereciler bunu demiş, cebriyeciler bunu demiş, eşari bunu demiş, eşariden imam-ı şafi bunu demiş, imam-ı hanbel bunu demiş. Bunları teferruatta anlatırlar ama ne yazık ki İslam dünyasında bir konu anlatılacağı zaman eşarilik ve mağturidilik karşı karşıya getirilip, hatta zaman zaman dövüştürülüp, hatta zaman zaman kanlı katil ettirilip, bazıları tarafından kanlı katil ettirilip, birbirleriyle kıyasaya mücadele ettirilmiş.
Oysa bu anlayışta olmayıp, birbirlerinin doğrularını kabul edip, birbirlerinin doğrularını kendilerine ölçü ve ilke edilmiş olsalardı, daha farklı bir zenginlik çıkar, daha farklı bir din anlayışı orta yere çıkabilirdi. Bu tabi bizimkisi sadece şey, ne o? Bir temenni. Olan olmuş, biten bitmiş. Bu saatten sonra da bunların doğrularını alıp, sentezleyip, analiz edip, insanların önüne koyacak bir hareketin olacağını da düşünmüyorum.
Bu böyle umutsuzluk gibi oldu ama hakkınızı helal edin. Ulrich Rudolf, Wilfert Madelung, Filip Burçmayr, Sönmez Kutlu, Montgomery, Montgomery Walt, Said Yazıcıoğlu ne demiş? Daha sonra, şimdi devam edelim. Bu, Ulrich Rudolf'u uzaktan tanıyorum biraz ama Said Yazıcıoğlu'nu tanıyorum. Benim nazarımda son 40 yılın en entelektüel, en saygın, en dirayetli, en omurgalı Diyanet İşleri Başkanlarından birisiydi. Bir haç dönemindeki, orada Suud'un yapmış olduğu hatayı kendi üzerine alıp, Diyanet İşleri Başkanlarından istifa eden bir kimse.
Ve aynı zamanda hiç kimsenin cesaretle yazamayacağı bir kitabı yazan kimse. Doçentlik tezi. Nedir? İnsan fiilleriyle alakalı. Neydi kitabın adı? Sesli, efendim? İnsan hürriyeti, evet. İnsan hürriyeti, Mehmet Said Yazıcıoğlu'nun İnsan Hürriyeti adlı kitabı, elinde bulunanlar elini kaldırsın. Çok üzüldüm. Hakan kardeş, sana bu kitaptan göndereceğim. Bende bir tane olması lazım fazlalıktan. Sen bu soruları hazırlıyorsun ya.
Ben onu tam okumadım. Ama sana göndereyim o kitaptan. Muhteşem bir eser. Ve bence kıymeti bilinmemiş bir eserlerden birisi. İnsan ne kadar hür, nereye kadar hürriyet sahibi? Hani o hürriyetten ne anlamalı? Gerçekten önemli bir kitap. Evet. Muhakkak edinin, muhakkak okuyun. Burada arkada kütüphanede orada birisi varsa bir baksın bakayım var mı? Burada kütüphanede var mı? Kitaplık ilk sahadaki, tek olan kitaplıkta ikinci rafta. Maşallah. Navigasyon gibi oldu.
Tanıtayım şimdi kitabı size de o yüzden. Bulamadınız mı? Bir daha söyle. İkinci, ne o? Sağda. Tamam bakıyorlar, bakıyorlar. Yol açın şuradan.
Yok yok siz oturun önüne. Şuradan ortadan yol açın. Maturidi'ye göre iman etmek mutlaka ibadet etmeyi gerektirmez. Bunlar birbirinden ayrı olan şeylerdir. O bunu amel, imanı dahil değildir şeklinde meşhur klasik formülle dile getirir. Evet. Bu imam-ı azamdan gelen bir iştahattır. Maturidi ve nesefeye göre insan hürriyeti kavramı. Kitap bu. Hem kameraya da göstereyim burada. Evet. Maturidi'ye ve nesefeye göre insan hürriyet kavramı. Bunu bir Müslümanın muhakkak okuması gerekiyor. Yaratma ne?
Kesb ne? Allah bir şeyi yaratırken neye göre yaratır? İstemek, kesb istemek. Bir fiiliyatın üzerindeki tecelliyat. Kime ait? Bu konuda çok muhteşem bir kitap. Bu hala da yanıyor mu?
He? Şunu Hakan'a götür. Aklımla hikâh vereyim. Bana hatırlat. Ben de olmasın. Var mı? Tamam. Evet. İmam-ı Azam'a göre bir kimsenin imanla ameli ayırmıştır. Mesela eşaride, imam-ı şafide, imam-ı malikide, imam-ı hambelide bir kimse namazı kasten terk etse küfür ehlidir. Ama İmam-ı Azam, imam-ı İmam-ı Azam, imam-ı maturidi çizgisine göre o kimse küfür ehli değildir. Bir kimsenin kasten bir ibadeti terk etmesi, onun küfrüne fetva vermez.
İmam-ı Azam, imam-ı maturidi çizgisi. Ama mesela İmam-ı Şafi çizgisinde veya İmam-ı Malik'te veya İmam-ı Hanbel'de küfür ehlidir o. Zaten Hanefeli diğerlerden ayrıştıran en önemli ilkelerden birisi de budur. Bize göre bir kimse, imam-ı Azam, imam-ı maturidi çizgisinde ben Müslümanım diyen bir kimse Müslümandır. Siz asla onu tekfir edemezsiniz.
Ve İmam-ı Azam'a göre bir kimseyi haksız yere tekfir eden kendisi küfre düşer. Siz İmam-ı Azam'a göre bir kimseye ey kafir diyemezsiniz. Ne günah işlerse işlesin, siz ona küfürle ithamda bulunamazsınız. İmam-ı Azam'a göre. Onu isterseniz hiç namaz kılmayan birisi olarak bilin, yine küfürle itham edemezsiniz. Hiç oruç tutmayan olarak bilseniz dahi yine onunla küfürle itham edemezsiniz.
En önemli ayrışan çizgisi burasıdır. Ben zaman zaman derim ya arkadaşlar hiç kimseyi tekfir etmeyin. Yani sebep, yani bir kimse bakın, kelime-i şehadet eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en muhammeden abduhu ve resuluhu. Bir kimse dedi Müslüman oldu değil mi? Klasik şey bu. Bunu demesine gerek yoktur. Ben Müslümanım diyorsa Müslümandır o. Bakın ben Müslümanım diyorsa bir kimse, sen ona kelime-i şehadet getir bakayım diyemezsin. O Müslümanım dedi. Sen onu Müslüman olarak hükmeder, Müslüman olarak onu kabul etmek zorundasın.
İsterse besmeleği çekmeyi bilmeyebilir. Sen onu imtihan edemezsin. Sen Müslümanım dedin oku bakayım besmeleği diyemezsin bunu. O kimse besmeleği bilmeyebilir. O kimse ben Müslümanım dedi, kelime-i şehadet getir bakayım. Bilemedi değil mi o? Sen ona kelime-i şehadet getir diyemezsin. Sufilikte de ölçü budur. Ne enteresan değil mi? Geçenlerde bir video izliyorum. İşte onlar hani kendilerince doğru yaptıklarına inanıyorlar. İşte Müslüman mısın? O kız da işte Müslümanım, kelime-i şehadet getir diyor.
O ne diyor kız şimdi ona? Bu bir taraftan acı ama bir taraftan o eline mikrofon sırtına kamera koyan kimsenin hakkı değil. Bana gelse sorsa Müslüman mısın? Sana ne? Sana ne kardeşim? Allah mısın sen? Bana dese ki kelime-i şehadet getir, sana ne?
Sen kimsin bana kelime-i şehadet getir diyecek? Ama o din algısı insanların içerisinde o kadar dejenere oldu bozuldu ki, o kadar dejenere oldu bozuldu. Bir böyle parantez açayım şimdi. Ben ilk dergaha girdiğimde dergahda bir ölçü vardı.
Şimdi herkes beni tanıyor artık bu konuda benim tavrımı da biliyor. Bir bayan başı açıksa ona ders verilmiyordu. Benim etrafımdaki herkesin başı açık. Ben başladım ders vermeye. Beni Şeyh Efendi'ye şikayet ettiler. Başı açık bayanlara ders veriyor diye. Hani onlara ders tarif ediyor diye. Şeyh Efendi böyle tatlı, narin, nazik bir şekilde. Mustafa Efendi oğlum başı açıklara ders veriyormuşsun dedi. Evet veriyorum efendim dedim. Ben böyle evet veriyorum deyince baktı. Hani böyle evet veriyorum efendim dedim. Âlâ oğlum dedi Şeyh Efendi şimdi.
Hiç itiraz etmedi. Mustafa Özva bu cesaret alır durur mu? Dergahanın içerisinde ilk başı açık bayana çavuşluk veren kimseyim ben. O zaman bir ırgalandı, başı açık bir kadına çavuşluk vermiş Mustafa Efendi diye. Bursa'dayım. Böyle Şeyh Efendi'de bir şey var söyleyeceğimi söylemeyeyim mi böyle duruyor böyle. Efendim bir şey var dedim. Var mı Mustafa Efendi dedi. Oğlum dedi, başı açık bir kimseye dedi, çavuşluk vermişsin dedi. Verdim efendim dedi. Kim o dedi. Ben o bayanın böyle Şeyh Efendi'nin yanında ismini söyledim.
Yola çık seni alacağız şimdi yoldan dedim. Burayı iyi dinleyin. İşte ismini Ayşe, Fatma neyse ismini söylemeyeyim şimdi. Yola çık dedim alacağım seni oradan şimdi dedim. Şeyh Efendi baktı böyle. Kim oğlum bu dedi. Çavuşluk verdim bayanın efendim dedim. Bindik arabaya. O bir iş yerinde çalışıyor. İş yerinin kapısının önüne çıkmış. Böyle boynunu da yarım bükmüş. Ağlıyor. Ben iş yerinde arabayı durdurdum.
Nasıl ağlıyor ama. Nasıl ağlıyor ama. Arabanın arkasına bindi. Şeyh Efendi önde. Mustafa Efendi bu mu dedi. Bu efendim dedim. Bir tek kelime yok Şeyh Efendi'de. Hüseyin nerede? Hasan burada. Onların eski evi dergah ya o zaman. Bayanlar da gündüz orada toplanıyorlar ya. Tam onların, tam ben bayanların toplandığı gündüz oraya kapının önüne geldim. Şeyh Efendi arabadan inemiyor. Ağlıyor ya devamlı şimdi. Mustafa Efendi susmayacak mı dedi. Susmuyor efendim dedim. Bu model böyle.
Cevdet öyle diyor. Bu modeller böyle diyor. Arabayla alakalı. Dedim yok susmuyor efendim dedim. Arabanın içinde ben Şeyh Efendi'yi indirdim. Ben dahi ona in diyemiyorum. Oradan bir bayan çağırdım. Birisi gelsin oradan dedim. Geldi oradan birisi. Dedim onu alın arabadan. O grogi bir durumda arabadan aldılar onu. Kulakları çınlasın. Şeyh Efendi bir daha yorum yapmadı. Tabii başlamış şeyde diğer başka yerlerde, sohbetlerde. Mustafa Efendi açık bayanlara ders vermekle üstüne bir daha açık bayanı çavuş ediyor diye. Şimdi toplumda şöyle bir algı var. Algı şu.
İşte bir bayan başı açıksa küfür ehlidir o. Veya bir erkek namazı terk ettiyse küfür ehlidir o. Ama bir kimse gıybet ediyorsa, başı örtülü olsun, gıybete devam etsin. Kimse onu küfür ehli görmez. Adam beş vakit namazı kaçırmıyor. Ama ne halt işleyecekse işliyor. Ona küfür ehli demiyor hiç kimse. Toplumun algısı bu. Allah bizi affetsin. O yüzden İmam-ı Azam, İmam-ı Aturidî çizgisi, bir kimse bir ibadeti yapmazsa onu küfür ehli olarak görmez. Veya bir haramı işlerse onu yine küfür ehli olarak görmez. Ama harama helal derse, helalı haram ederse o küfür ehlidir.
Bu ayrı. Evet. Amel imana dahil değildir şeklinde meşhur klasik formülle dile getirir. Evet. Yani onlar bir elma düşünün. Amel, ahlak, itikad hepsi de bir elma, bir bütün. Bu bütünü işlersen imanın kemale erer. Ama Hanefi, Maturidî çizgisi öyle değil. Bütün her şeyi bir tarafa alır, imanı bir tarafa alır. Çünkü kıymetli olan iman etmektir. Ona göre dinde öncelikle önemli olan tevhid ilkesini deruni olarak yaşama ve yaşatmaktır. Hüseyin Özcan, Maturidî'ye göre iman İslam. Evet. Yani o imam-ı azam, imam-ı maturidî çizgisinde önemli olan bir kimsenin iman etmesi ve tevhid birliğine ulaşmasıdır.
Çünkü hem sufice, hem imam-ı azam, imam-ı maturidîce ibadetler bir kimsenin tevhide ulaşmasına birer sebep, birer yoldur. Ahlak da buna ait. O yüzden önemli olan Allah'ın bilinmesi ve tanınmasıdır. 7. sayfadan devam edeceğiz. İnşallah. Biraz vaktinizi aldım, 22.48 oldu. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha'na selavat. Amin. Ben 7. sayfayı en üstte koydum. O gene değiştirecekse değiştirebilir. Haklarınızı helal edin inşallah.
Allah razı olsun. Geceniz hayır olsun inşallah. Hakan Bey kardeşim, o kitabı bak normalde sen böyle inceleme, araştırmayı çok seviyorsun.
O Türkiye'de bu konu hakkında öz bir şekilde hazırlanmış ender, entelektüel kitaplardan birisi. Ve muhakkak ve muhakkak maturidili bakarken, incelerken ondan çok fayda göreceğine inanıyorum. Nasıl bizim aklımıza gelmemiş, biz onu es geçmişiz. Hani sen bana kitap sordun da ben bir tek kitabı tevhidini biliyorum dedin sana.
Ama bu tabi şeyden, imam-ı mahturiden, imam-ı eşariden, mütezileden, kaderiyeden, cebriyeden alıntılar yaparaktan birbiriyle dövüştürmemiş bu aldığın kitap. Bu dövüştürünce benim canımı sıkılıyor. Yani ilim girmiyor işin içerisine. Mesela ben birkaç yerde böyle üstün körü incelerken gördüm. Bazı yerlerde bakıyorsun mütezilenin o konudaki hani görüşü insana daha sıcak gelebiliyor.
Öyle bir eser. Bir şey sormak istiyorum. Buyurun. Dediniz ki insanlar anlayabildiği dilde ibadet ve dua edebilir. Evet. Ta ki Arapça öğrenene kadar. Evet. Neden? Dinin dili o. Hani indirilen dinin dili Arap toplumuna indirilmiş. Ben Kur'an-ı Kerim'i özür dilerim. Arapça olarak nitelendirmem. Ayet-i Kerim'de biz onu Arapça olarak indirdikler. Ayet-i Kerim'i inkar etmek değil. Ama Kur'an'ı bu noktada, oradaki Arap toplumu anlayabilir. Bütün içindeki dili o manada algılıyorum onu. Ama eğer bir kimse, burada seninle anlaşamadığımız yer var zaten. Anlaşamadığımız yer burada seninle orası. Sen orada kalıyorsun. Böyle ya da ben burada kalıyorum. Öyle söyleyelim.
Şimdi, eğer dini veyahut da dinin içerisindeki belli şeyleri anlayabilmemiz için biz o kitabın dilini çözmemiz gerekir. Kitabın dilini çözeceğiz ki, biz kendi dilimize onu aktaralım. Eğer kitabın dilini biz çözemezsek, o zaman bizim onu kendi anlayışımızla yine dil ve kalp olarak aktaracağız çünkü.
Evet, kalbi olarak bir şeyi yakalamış olabilirsiniz. Bunu anlatırken kalbi yakaladığınız şeyi kendi lisanınızla bir başkasına aktarabilirsiniz. Çünkü Allah'ı tanımak ve bilmek bireysel değildir. Allah'ı tanımak ve bilmek, tanıdığını ve bildiğini nakletmek, tebliğ etmek, Allah'ın ilmini dağıtmakla mümkündür. Öyle olunca siz anladığınızı yine kendi lisanınızla nakledersiniz.
Kendi lisanınızla anlatırsınız. Ben de bitten beri burada anlatırken, ben hep kendi lisanımla anlattım. Hatta belki de yöresel kelimeler seçmiş olabilirim, içinde geçmiş olabilir. Böyle husisi bir, hani aklederekten seçmek değil bu. Kim hangi topluma giderse gitsin, anladığını kendi diliyle aktarır. Kendi diliyle de aktarırken, kelime hazinesi ne kadarsa o kadar aktarabilir. Kelime hazinesi ne kadar dar ise o kadar dar anlatır. Kelime hazinesi ne kadar genişse o kadar geniş anlatır. Şimdi, bir kimse düşünün, o kimsenin dinin dilini hiç bilmiyor. O kimsenin insanlara anlatacağı bir şey yoktur, fazla. Ancak o kimse kalbi ilhamatını anlatabilir.
Başka bir şey anlatamaz. Ama siz ona din anlatacaksanız, dinin dilini öğrenebildiğiniz kadar öğrenmekle mükellefsiniz. Anlatacağınız şeyi dinin dilinden öğrenmek zorundasınız. Yoksa siz insanlara din anlatacaksanız, o zaman dinin dilini öğrenmek zorundasınız. Ya da dinin dilini öğrenip, sizin dilinize çevrilmiş olan eserleri okuyup, anladığınızı aktarırsınız.
Bunun başka yolu, izah tarzı yok. Ya birileri dinin dilini öğrenecek, sizin lisanınıza onu aktaracak, siz onu oradan okuyup, insanlara anlatacaksınız. Örneğin, Hüseyin Özcan'dan alıntı var. Hüseyin Özcan kim? Bildiğim kadarıyla ilahiyatta profesör. Doğru mu? Hüseyin Özcan, ilahiyatta profesör. O kimse, Arapça diline sahip, hakim olması gerekir ki, İmam Maturi diye düzgün bir şekilde çevirsin, bizim önümüze koysun.
Kitab-ül Tevhidini. Örneğin, orada birisi daha vardı, Hüseyin Özcan'dan başka bir şey. Hasan Onat. Hasan Onat da ilahiyatçıdır bir kimse. Doğru mu? Hasan Onat ilahiyatçıdır. İyi bir Arapça bilgisi vardır. Hasan Onat'ı daha iyi tanıyorum, Hüseyin Özcan'dan. Ve o kimse, iyi bir dini dile sahip olacak ki, oradan anladığını bize anlatsın. Başka nasıl anlatabilecek ki o kimse? Şimdi seninle yaşadığımız bir hatırayı anlatayım mı arkadaşlara? Biz Gökçeada'ya gittik. Gökçeada, Metropolita'nın bizim birkaç davetimize icabet edince, Gelibolu'daki iftarlara, ben de ona söz verdim.
Dedim, bir gün sizi ciddiye geleceğim. O da beklerim dedi. Metropolita'nın sağdağı, şeyi bekliyor, Bartolomeu'su. Ölürse beş kişiden birisi o şey olacak, başpiskopası olacak. Tabii gittik. Gerçekten çok iyi ağırladı bizi. Ondan sonra. Hepsini anlatayım mı? Çok eski bir kilise var. Tabii ben kiliseyi de geziyorum orada. Orada bir Cebrail kapısı, Mikail kapısı var. Böyle bir şey yapmışlar. Kimse giremiyormuş oraya. Ya Mustafa Özbaç'ım böyle şeyler, ben bayındır çocuğuyum, buraya giremezsin deyince zorla girmeye çalışıyorum. Buraya gir dese önemsemeyeceğim.
Buraya giremezsin deyince, ben kendi memleketimde bir yere giremeyeceğim. Lan gırt girdim ben. Papazlar, hepsi de böyle bir telaş, bir telaş. Ne telaş? İşte buraya kimse giremiyor. Bir tek Metropolita'nın ama papazlar giriyormuş. Ben kaldırdım telefonu Metropolita'nın. Ben dedim girdim içeri. O da Türkçe biliyor. Dedi Mustafa Bey, oraya herkes giremiyor ama dedi. Yani işte sen girmişsin artık, yapacak bir şey yok. Ben zaten içerideyim. Şimdi masanın üzerinde bir İncil duruyor. İyi. Bir, İncil'e rabıta edeceksiniz o esnada orada. Burada ne yazıyor diye kalbinize gelene göre anlayacaksınız. Dünya üzerinde kaç kişi vardır böyle?
Ya da siz Latince'yi bileceksiniz. Orada ne yazdığını öğrenmek için. Bunun başka yolu var mı? Yok. Bir tanesi Türkçe biliyor. Papaz. Dedim gel. Geldi. Bir tane oradan İncil'in üzerinden bir yeri seçtim. Ayet. Burayı oku bana. Latince okudu. Türkçesini bana söyle dedim. Türkçesi şu. Bir deveyi iğne deliğinden geçirebilirsiniz. Ama kalbinde dünya sevgisi olanı hidayete erdiremezsiniz. Hatırladın mı? Niham.
Evet dedim ben. Bu dedim. Deveyi iğne deliğinden geçme metaforu dedim. Kur'an'ın şeyde de var. Ne o? İslam'da da var dedim. Tabii biz Cebrail kapısı ne? Mikail kapısı ne? Oraya baktık. Orada bir mum. Orada bir ışık. Güzel. Tamam. Bitti işimiz. Gerisini de anlatacağım şimdi artık. Yemek yenecek. Dedi ki şey metaforitan burada mı yemek yeriz dedi. Yoksa dışarıda mı yemek yeriz? Dedim misafiriz. Sen nasıl istersen öyle yaparız. Biz dedi dışarıda size yemek tanzim ettik. Tamam dedim. Dışarıda yiyelim. Soros köfrezi ayaklarımızın altında yüksekte böyle bir restorana gittik. Ondan sonra ne balıydı o sen biliyorsun. Lüfer balık geldi. Hakan böyle yapıyor şimdi bana.
Kafa salıyor. Tabii o Lüfer'in yanına Hakan'ın içinden geçiyor. Şimdi diyor bir kadehde diyor burada bir şey olması lazımdı. Bana diyor ki balık isyan edecek midemizde diyor. Dayanamadı Hakan. Anladı metropoliten. Bunun kıvır kıvır ediyor her tarafı. Tam bunu damardan yankaladı. Sizde perhiz var değil mi dedi. Siz bir şeyleri yiyip içemiyorsunuz. Evet dedim bizde perhiz var dedim. Ondan sonra bizde dedi perhiz yok dedi. Ben her akşam dedi bir kadeh şarap içiyorum dedi. Ondan sonra şimdi de tabii dedi.
Siz varsınız hani o balığın yanına bir kadeh şarap gider. Ama şimdi dedi siz varsınız dedi. İçmiyorum dedi. Dayanamadı. Dininin kıymetini bil dedi. Metropolitan'ın bir hoşuna gitti. Bizim Hakan dininin kıymetini bil deyince bir hoşuna gitti metropolitan'ın. Metropolitan kendinden geçti adamcağız. Evet şimdi bu normalde hani dille alakalı mevzuya döneyim şimdi örnekleyerekten. Şimdi biz oradaki o İncil'i bilmediğimiz bir dil nasıl çözümleyecektik? Bilen birinden.
İşte bilen birinden. Ben de onu diyorum zaten. Başka bir şey demiyorum. Bir kimse kendince o ibadet edecek kadar, dili öğrenince kadar kendi lisanıyla Fatiha mı okuyor? Allahu Ekber mi diyor? Mesela İngilizce Allahu Ekber ne demek? Yukarı soruyor değil mi? İngilizce dili edebiyat okuyan yok mu? Neredesin kızcağız? Hıh. Evet. Bu yüzden kavga etmeyin. Hayırlı geceler.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.