mustafaozbag.org

Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi - 21.12.2023

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 23 Aralık 2023 · 1:23:51

Selamün aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'e hakikati gören, hakikati yaşayanlardan eylesin, Rabbim inşâAllah ümmet-i Muhammed'i bir ve beraber eylesin, Siyonistleri, İsrail'i masonları, onlara destek verenleri batırsın, onları dağıtsın, onların kurmuş olduğu tuzakları kendi başlarına makus eylesin,
Nerede bir ümmet-i Muhammed'e zulmediliyorsa, Cenab-ı Hak zulmeden zalimlerden intikamımızı alsın, Allah hepinizden razı olsun, Allah Kur'an-ı Kerim'de geçmiş peygamberlerin kıssalarını bize farklı surelerde bölüm bölüm anlatıyor, Örnek Hz. Musa'nın kıssasını, Şuara suresinde birkaç ayet, sonra sure olan Emri suresinde birkaç ayet, Taha suresinde birkaç ayet olarak anlatılmış, Peygamber kıssalarının tek sure içinde bir kerede değil de, farklı surelerin içinde kısım kısım inzal olmasının hikmetini nasıl anlamalıyız?
Mısır Tanta şehrinden kardeşimiz Amr Gamil'in sorusuymuş, evet, Kur'an-ı Kerim malum, müşriklerin herhangi bir şekilde sordukları sorularla veyahut da o esnada lazım olan, gerekli olan ne ise ona göre ayetler inzal oldu. O yüzden bu Kur'an-ı Kerim'in indirilişi ihtiyaca göre ve aynı zamanda da o esnada yapılması gereken, işlenmesi gereken fiil ne ise ona göre inzal oldu.
O yüzden ama peygamber kıssalarıyla alakalı farklı ayetlerde geçmesi, bu onunla kaynaklı olur. Öyle denilebilirler. Tabii bunlar böyle düşündüğümüz zaman kendi kendimize, kendi kendimize sorarız. Ben sormam da sorarlar. Yani derler ki bu ayet-i kerime neden bu zamanda inmiş, şu zamanda inmemiş. Böyle peygamber kıssaları ayet-i kerime, surelerin içerisinde serpiştirilmiş. Cenab-ı Hak öyle takdir etmiş ama benim anladığım bu şu. Nasıl müşrikler bir soru sordular veyahut da Yahudiler geldiler soru sordular, ruhtan sordular. Cenab-ı Hak ona göre ruhla alakalı ayet-i kerimeyi indirdi. İşte başka bir şey sordular, onunla alakalı ayet-i kerimeyi indirdi. Veyahut da bir fıkıhi mesele oldu. Fıkıhi meselede peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri eğer İbrahimi olarak bir hüküm varsa onu söyledi.
Ama Cenab-ı Hak hemen nehyetti. Ondan sonra değiştirdi. Yeni hükmü bildirdi. Bu sorulan sorulara göre, ihtiyaca göre, ihtiyacıya göre ayet-i kerimeler inzal oldu. O yüzden benim anladığım bu. Muhakkak çok hikmetleri vardır. Kur'an-ı Kerim sonuçta kıyamete kadar sürecek olan bir kitap. Bizim bugünkü anlayışımızın üstünde ileride daha farklı anlayışlar çıkacaktır. Müteşabih meseleler. O yüzden onların anlayışları da hep yenilenecek. Hukuk hariç her şey yenilenebilinir. Evet, bugün konu üzerinde bir çalışma, sohbet yapmak istemedim. Biraz böyle gündem serbest olsun dedim. Rahatlayalım biraz da. Sor Salim. Soruları mikrofona söyleyin de, çünkü şeyden hani canlı yayında ne sorulduğu anlaşılsın.
Efendim, kelime-i şehadette, ben şehadet ederim ki Allah birdir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem onun kulu ve resulüdür. İsra suresi 53. ayette de diyor ki, kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Yoksa şeytan aranıza girer diyor. Kul kime denir efendim? Kulluk nedir? Sözün en güzeli nedir? Diyor ki 500 sayfayı, 5 kelime, 5 cümlede şey yap. Yok, söyle. Kulluk nedir dediğinde, 500 sayfa. Ama kulluk nedir dediğinde, bir kimse bu manada müşrik veya değil. İman etmiş, bütün yaratılan bütün insanlar, insan manasında Allah'ın kuludur. Kulluk nedir?
Cenab-ı Hak'ı yaratmış olduğu bütün insanlar kuldur. Allah'ı ister kabul etsin, ister kabul etmesin. Bakın, ister kabul etsin, ister kabul etmesin. Herkes kuldur. Cenab-ı Hak ona bir nefes vermiş, kendi ruhundan ruh hüflemiş. Allah'ın kulu. Kafirdik, kafir. Münafıktı, münafık. Müşrik de, müşrik. Mümin de, mümin. Sıkıntı yok ama Allah'ın kulu. Şimdi, kulluk nedir dediğinde, kulluk nedir dediğimizde, burada işin iman tarafı giriyor. Yani bir kimse, Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu dedi. Müslüman oldu. Bu sefer, Müslüman olunca, Müslümanca bir kulluk yaşayacak. Müslümanca kulluk yaşamak ne demek?
O zaman, Allah'ın farzlarını yerine getirecek. Cenab-ı Hak'ın haramlarından uzak duracak. O kimse, Müslümanca kulluğunu yerine getirmiş olacak. Bir de neydi? Şehadetle alakalı. Kullarıma söyle diyor Cenab-ı Hak. Sözün en güzelini söylesinler. Evet. Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesin. Sözün en güzeli, kelime-i şehadet. Sözün en güzeli, Tevhid. La ilahe illallah. Sözün en güzeli. E şimdi, bu tabii, sözün en güzeli, Tevhid dediğimizde, La ilahe illallah dediğimizde, kelime olarak, La ilahe illallah demek değil, aynı zamanda, mana olarak da, La ilahe illallah demek. Yani, mana olarak, La ilahe illallah demek dediğimizde, bunun bir, ilmel yakin noktası var, aynel yakin noktası var, hakkel yakin noktası var.
La ilahe illallah demenin, üç farklı tecelliyatı var. La ilahe illallah, yani, şeriata göre, o kimse diyor ki, Allah'tan başka, ilah yoktur. Eyvallah. Şimdi, bunu bütün herkes söylüyor mu? Söylüyor. Üç aşağı, beş yukarı, Müslümanların hepsi de söylüyor mu? Söylüyor. Bu ama, normalde, ilmel yakin noktasında söylüyorlar. Neden, böyle bir, ayrıştırma yapıyorum? Yani, adam, La ilahe illallah diyor, ama ve lakin, örneğin, yani, tam manasıyla, tevhide, tevhide ulaşmış değil. Yani, La ilahe illallahın, mana olarak, onun üzerinde, tecelliyatı yok. Veyahut da, o, kalbi olarak, La ilahe illallahı, kalbi olarak da, ne yapmıyor?
Mana olarak da, yaşantı olarak da, üzerinde tecelli etmiyor. Biz ama, kim, La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah derse, biz onu Müslüman olarak kabul ediyoruz. Geri kalan bizi ilgilendirmiyor. Ama bu, La ilahe illallah demenin, ilmel yakin noktasında o kimse, çünkü, hani, haram işliyorsa, üzerinde değişik bir sürü, tevhid noktasında, akayet noktasında, sıkıntıları var ise, onun, La ilahe illallah demesi, yani, ilmel yakin noktasında, onu kurtarır mı, hadis-i şerifte, kim, La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah der,
imanıyla göçerse, o, sonunda, cennete girer diyor. Yelpazeyi geniş tutmuş, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, biz daraltmayalım. Orası bizi ilgilendirmiyor. Ama bunun normalde, aynel yakin noktası olunca, o kimse gerçekten, artık Allah'ın, Allah'ın varlığıyla alakalı, ve Allah'ın indirdiği dinle alakalı, o böyle, daha hassas davranmaya başlıyor. Artık o, aynel yakin noktasında, ayn, görmek demek. Yani o, gerçek manada, tevhid noktasında, yürümeye başladı. Aslında burası, dediğim gibi, 500 sayfa bile yetmez. Tevhid noktasında, yürümek. Yani, tevhid noktasında, yürümek dediğimizde, o kimsenin, hem, akidevi olarak, akaidi sağlam olması lazım ki, her meselede, Cenab-ı Hak'a, şehadet etsin.
Her meselede. Artık onun, akaidi kuvvetli olması lazım ki, o kimse, tabiri caizse, hiç şirke düşmesin. Akaidi sağlam artık onun. O, normalde farzları yerine getiriyor, haramlardan uzak duruyor, o Allah'a yakin olma yolunda gidiyor. Artık o, aynel yakin noktasında, ayn görmek demek bu manada. O yüzden, o şehadet ettiği Allah'ı, şehadet ettiği Allah'ı, çünkü, şehadet edecek.
Tabi, diyanetçisi, ilahiyatçısı, hopur hopur hopluyor burada da, şehadet ettiği Allah'ı, görme, ayn, görme noktasına doğru gidiyor. Bu neyle? Sıfatlarıyla, görme noktasına doğru gidiyor. Artık o, sıfatsal tecelliyatları, izliyor. Sıfatsal tecelliyatları, görüyor. Artık onun kalbine, sıfatsal tecelliyatların, ilhamı geliyor. Aynel yakin noktada, şehadet ediyor. Aynel yakin noktada. Artık o, gizli şirkten de, ne yapıyor? Kurtulmaya başlıyor. Bulaşıklık kalmamaya başlıyor. Bunun bir adım ilerisine, hakkal yakin noktada, şehadet etmek. O zaman, hakkal yakin noktada, şehadet ettiğinde, ne tarafa dönerseniz dönün, Allah'ın veci oradadır. Onun sırrına ulaşıyor.
Artık o kimse, tevhide ulaştı. Tevhide ulaşınca, onun asla ve asla, hiçbir şekilde, soru işareti kalmadı. Hiçbir şekilde, Allah'ın dışında, güç, kuvvet, kudret, Allah'ın dışında, bir tecelliyat, Allah'ın dışında, herhangi bir şey kalmadı. O tam manası ile, tevhide ulaştı. Tam manası ile, tevhide ulaşmak demek, o halk arasında, cebriye olarak nitelendirilir. Halk arasında, denir ki, yok ya böyle, din mi olur? O artık, bütün, la faili illallah, Allah'tan başka fail yoktur, onun artık, olmazsa olmaz, sırrıdır. Yani Allah'tan başka fail yok. Ona dışarıdan bakan, bir kimseye söylesen, o der ki, ya bu kaymış, bu ne alakası var?
Onun için bütün, la faili illallah deyince, bütün fiiliyat, Allah'ındır. Ve orada, herkes, bunlar, tekrar bunu, tekrar tekrar söyleyeceğim, burası böyle, halka açık konuşulacak bir şey değil, halka açık bunu konuştuğunuzda, halk sizi cebriyeci olarak bilir. Veyahut da der ki, yani bu, din kalmamış bunda der. Çünkü, la faili illallah dediğinde, bütün fiiliyatı yaratan, Allah'tır. Bütün fiiliyatı yaratan, Allah ise, o zaman sen, bir tecelliyatta, Ahmet'ten, Mehmet'ten, bilmez artık, kendi iç aleminde. Çünkü, o fiiliyatı yaratan, o fiiliyata müsaade eden, o fiiliyata ol diyen, o fiiliyatın önünü açan, onu, o fiiliyatın önü, ardı, sağı, solu, Allah'la alakalı. Seninle alakalı değil, etrafındakilerle de alakalı değil, o yüzden cebriye gibi gelir, dedim ya, o zaman seni şikayet edeceğim, bir alan olmaz.
O zaman seni şikayet edecek olduğun, bir alan olmadığı gibi, her ne geldiyse, sen, gözün başım üstüne deyip, öpüp başına koyarsın ki, bu insanlar arasında, cebriye gibi görünür. İnsanlar arasında, kaderiye gibi görünür. O yüzden, insanlara bu, din olarak anlatılmaz. Bu ancak, ne yaparsın? Kendi içerisinde, bunu tevhidi, zevk edinmek denir. Tevhidi, zevk edersin. olan hadiseydi, bir başkasına da böyle, Allah böyle istedi demezsin. Sen kendi içinden onu zevk edersin ki, bunu bir taraftan da melamet derler. Buna bir taraftan da melamet derler. Melamet budur aslında. Ama, ya ne yazık ki, bizim melamilerin melameti değil bu. Ben açık açık konuşayım da böyle, alınan alınsın, satılan satılsın.
bizim Türkiye'deki büyük bir melamilerin, yüzde doksan dokuz nokta dokuzun, melameti değildir bu. Melamet, tevhide ulaşan insanın, konuşacağı sözdür. O da herkese konuşulmaz. Her toplumda da konuşulmaz. Yani, birisi senin gözünü çıkaracak, gözümü çıkaran Allah diyeceksin. Birisi, eve girdin, hatun, tavayı kafana vurduk, kafama tavayı vuran Allah diyeceksin. Bu böyle, insanı da şirke götürür. Yani, bunu bilmeyen dışarıdaki kimse, şirke düşer. O tevhid ehli, kendisine bir şey dua etmez, kendisine bir şey istemez, kendisiyle alakalı hiçbir şey yoktur. Bilir ki, hakikatte işleyen odur. Daha ileri, bir çıt daha söyleyeyim, ben konuyu bitireyim.
Bilir ki, hakikatin hakikatinde, ne yazıldıysa o tecelli edecek. Ama bu, onun zevki. Bu, onun tadı. Bu, o hale erişenin, yaşayacağı bir şey. O hale erişenin. Bunu ayağa düşürdüler şimdi. İşin acı tarafı bu. Yani, birinin ayağına bassan, ana avra söveceksen, o kendisini hakikat ehli gösteriyor. Melamete ermiş. Ben bazen diyorum, onun melamete erdim diyor. Canını yak bakalım. O canını yakandan da şikayetçi olmayacak çünkü. Al bakalım birisinin parasını da görelim. Bir canını yak birisini.
Görelim. Ve çok basit bir şey söylüyorum. Eve girdi, dan kafasına tavayı vurdu. Evdeki hatun. Görelim senin hak mısın, hakikat mısın, nesin. Çok basit. Bu, hakkel yakin noktası. o artık, o artık bu, hani, bazı, böyle, yüksek derecede, olan kimselerin, kendi risalelerinde, yazdıklarının, üstünde bu benim anlattığım şey. Onlar da kapalı yazmışlar. Örtülü yazmışlar. Hani, Hazreti Mevlana diyor ya, sen bunu cebir anlarsın, bu cebir değil diyor. Evet, millet onu cebir anlar. Ama bu, tevhitte ulaşılacak olan bir nokta. Ancak o zaman, o kimse imanı kemale erer. Ancak o zaman, şehadet eder. Sen olan hadiseleri, hala da, Ahmet'ten, Mehmet'ten görüyorsan, bu dışarı karşı, böyle konuşabilirsin.
Neden? Dışarı karşı, dinin, şeriatını koruyorsun. Bakın, şeriatını koruyorsun. Hallâc-ı Mansûr, şeriatı korumadığından dolayı, canınla diyet ödedi. Söylediği hak mıydı? Evet. Dediği hak mıydı? Evet. O hakkı, meczupane bir şekilde, dışarı aktardı, haykırdı. Meczupane bir şekilde, dışarı hakkı haykırınca, dışarıdaki, bu manada, zahir ulema, dini korumak adına, dini korumak adına, onu katletti. Dini korumak adına, din adına katledildi. Oysa söylediği haktı. Söylediği doğrudur.
Söylediği nasıl doğrudur? Tevhid deryasına düşen bir kimsenin, enel hak demekten başka bir, çıkış yolu yoktur. Enel hak demek, yani ben Allah'ım demiyor. Orada, sonradan, teknikleşen bir, vahdedi vücut düşüncesi var. O hali var. Arabi sonradan onu, teknikleştirmiş, kaideye koymuş. Oysa, Hallâc-ı Mansûr'da, o teknik yok. O sıfatsal deryanın içerisinde, ne tarafa baktıysa baktı, her yerde hakkın, sıfatlarının tecelliyatına, gark oldu. Nereye bakarsa baksın, ona gark oldu. İçine baktı, hakkın sıfatları, dışına baktı, hakkın sıfatları. Ve hakkın sıfatının dışında, hiçbir şey, hiçbir şey görmedi.
Hakkın sıfatlarının dışında, zaten hiçbir şey yok. Bakın, zaten yok. Ama ve lakin, bunu böyle dışarı haykırınca, o günkü bilinç, o günkü din bilinci, bunu kabullenmek istemedi. Dediler ki, sen küfre düştün, bu sözden geri dön. Hakça, yürüyorsa bir kimse, o sözünden geri dönmez. O sözünden geri dönmedi, o da onun, can pahası oldu. Hani, var ya, ben onun canını alırım, onun pahası budur, diyor ya, hadisi kudside. O, onu yaşadı, Hallâc-ı Mansûr. Yani, o hadisi kudside yaşanan, onun pahası bana aittir, dediği nokta, bu oldu. Ve, Hallâc-ı Mansûr, söylediği, sözde, bir yanlışlık yoktu, bir eksiklik yoktu, bir şirk de yoktu orada, küfür de yoktu.
Aslında, apaçık tevhitti. Bakın, apaçık tevhitti. Ama, apaçık tevhidi, insanlar, dini, klasik manada, algıladıklarından, ve anladıklarından, dine yüzeysel baktıklarından dolayı, onu anlamakta ve algılamakta, güçlük çektiler, anlayamadılar, algılayamadılar, dini koruma adına, ne yaptılar? Şehit ettiler onu, katlettiler. Bakın, şehit ettiler, katlettiler. Ama bakın, onları şehit edenlerin, adı sana unutuldu, ama Hallâc-ı Mansûr'un, adı sana unutulmadı. Şehitlik fetvasına, altına imzasını atanların, adı sana unutuldu, ama onun adı sana unutulmadı. Çünkü o sözüyle de, davranışıyla da, haliyle de, evet, o hak, hakikatini yaşıyordu. Bakın, dikkat edin, enel Allah demedi, ben Allah'ım demedi, ben hakkım dedi.
Sen de haksın, ben de hakkım, buradakınlar da hak, her şey hak. Bu her şey hak, ne demek? Evet, Cenab-ı Hak seni bir varlık üzerine yarattı, bir ruh üfledi. Sen haksın, gerçeksin yani. Bu konuda, bunun, enel hakkı da, yorumlayacak olursak, onun da ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin, veçeler olur. Gözünüzün gördüğü her şey, haktır. Bu ne manadadır? Çünkü Allah yaratmıştır. Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatı vardır. O manada haktır. Küfür de haktır. Bu küfür doğrudur manası çıkmaz burada. Müşrik de haktır. Müşrik doğrudur manası çıkmaz burada. Ağaç da haktır, ot da haktır, su da haktır. Bütün mükevanatı gördüğünüzde haktır. Ama bunlar doğru manası çıkmaz.
Biz hakkı sadece bu manada doğru bir şey olarak algılıyoruz. Yanlış da haktır, küfür de haktır, müşrik de haktır, müşriklik de haktır. Yani vardır bu. Bu manada haktır. Bu ilmel yakin noktasında enel hak noktası. Aynel yakin noktasında hak ise ayrı. Ama bir de hakkel yakin noktasında hak demek, o bütün mükevanat, bütün her şey, bu manada hakkın sıfatları tarafından kuşatılmıştır. Çalışan, işleyen hakkın sıfatlarıdır. Ne tarafa bakarsanız bakın, Allah'ın veç'i o taraftadır. O yüzden hakkel yakin noktasında her şey haktır. Ama o günkü din anlayışı, yine bugünkü din anlayışından çok farklı değil. Bugünkü bakın din anlayışından da çok farklı değil. Yani hadis-i şerifler var. Allah'ın sıfatsal olarak görülebileceğini, bugünkü din anlayışı da bunu reddediyor.
Mahkemede bunun mahkemesini oldum, dava açıldı sonuçta bana. Yani Cenab-ı Hakk'ın görünmesiyle alakalı, ben mahkemede yargılandım. Yani Hallâc-ı Mansûr'un zamanında olsaydı, belki de beni de katleteceklerdi. Küfrüme fetva verdiler, bütün hepsi de. Kalktı, Bursa il müftüsü, cuma vaazını bana ayırdı. Hal neydi söz konusu olan? Allah'ın normalde bir kardeşimizin, işte Allah olarak, beni normalde Allah olarak görmesi. Onun rüyasından ben mahkemeye girdim. Yani bir başkası rüya söylüyor, rüya anlatıyor. Rüya anlatana mahkemeye vermiyorlar. Rüyayı dinliyor, rüyada görüleni mahkemeye veriyorlar.
Allah'lık iddia ettin sen diyorlar. Sen istediğin kadar hadis-i şerif, hadisi kutsi ne döküyorsan, dök orta yere. O kalıplaşmış bir din anlayışı var. İlahiyat, diyanet toplanmış. Diyor ki, bu hadisler var diyorsun. Allah görülebilir, rüyada da görülür. Ben daha da ilerisini söylüyorum. Rüyaya da gerek yok. Allah gerçekte de görülür. Ayet-i kerimede ne tarafa yüzünüzü döndürürseniz döndürün. Allah'ın yüzü oradadır, cemali oradadır dediğin müddetçe sen rüyadamışsın, rüyada değilmişsin. Ayet-i kerimi ayırmıyor. Hani size Kur'an yeterdi. Kur'an diyor ki, ne tarafa dönersen, Allah'ın cemali oradadır. Kur'an yeter dediysen işte, ben ne tarafa dönersem döneyim, Allah'ın cemali olarak göreceğim.
Sana ne? Veyahut da birisi ne tarafa dönerse dönsün, kimi görürse görsün, Allah'ın cemali olarak görecek. Sana ne? Ama yok, öyle değil. O diyor ki, benim istediğim gibi inanacaksın, benim istediğim kadar inanacaksın, benim söylediğim dine itaat edeceksin diyor. O öyle söylüyor. Hallâc-ı Mansûr da o yüzden zaten asıldı. O yüzden dar ağacına çekildi. O zamanki de dini otorite ve siyasi otorite diyordu ki, sen bizim istediğimiz gibi inanmıyorsun. Aynı şeyi Mekke müşrikleri de yapıyordu. Ben şimdi işi biraz daha arttırayım. Mekke müşrikleri de diyordu ki, Hz. Muhammed Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve selleme, bizim istediğimiz gibi, bizim atalarımızın dinine tabi olacaksın.
Bu senin söylediğin dine değil ya, bizim atalarımızın indirdiği dine tabi olacaksın. Aynı şey şimdi yerleşmiş bir oligark sistemi var. O oligarşi diyor ki, benim istediğim dine tabi olacaksın. Yani ben dersem ki, ne tarafa dönerseniz dönün, Allah'ın veci oradadır. Ben de bunu görüyorum, zevk ediyorum dediğinde, sen bunu göremezsin diyor. Veyahut da bir kimse zevk edindi, ben böyle gördüm dedi. Rüyamda da seni Allah'ın suretinde bürünmüş olarak gördüm dedi. Yandı ortalık. Kim görürdün? Mustafa Özba. Gel bakayım. Haydi çık mahkemeye, sen Allah'lık yapıyorsun. Ne yaptım? Ben, kudret benim, kuvvet benim mi dedim? Ne yaptım? Dünyayı halk eden benim mi dedim?
Ne yaptım? Ben bir Allah'ım deyip de orta yere mi çıktım? Ben yeni bir kitap mı getirdim? Kaldı ki, Allah'lığını iddia eden insanlar da oldu. Kaldı ki, peygamberliğini iddia edenler var, İslam toplumunda. Peygamberliğini iddia edenlere sen bir şey diyebiliyor musun? Diyemiyorsun. Hz. Muhammed Mustafa bile demedi. Yalancı peygamber çıktı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona savaş açmadı. Peygamberliğini ilan etti ki, müseylemetül kezzab. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin zamanında peygamberliğini ilan etti. Dikkat edin buraya. Hz. Peygamber ona savaş açmadı. Hz. Ebubekir raddallahu anh Hazretleri, o müseylemetül kezzab, Hz. Peygamber vefat ettikten sonra, biz, dedi ki, peygamber, hani Muhammed, haşa, onun ağzıyla söylüyorum.
Muhammed öldü, dedi ki, bundan sonra zekat yok, vergi yok, şu yok, bu yok, bir sürü ibareleri kaldırdı. Hz. Ebubekir Efendimiz haber gönderdi. Dedi ki, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nde ne yapıyorsanız, aynısını yapacaksınız. Eğer yapmazsanız dedi, vallahi sizi kılıçtan geçiririm. Hatta Hz. Ömer Efendimiz dedi ki, sen la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyenleri öldürmek mi istiyorsun dedi. Onun bu iştahdına karşı çıktı. Bu sefer Hz. Ebubekir raddallahu anh Hazretleri dedi ki, vallahi peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin çizgisinden, zerrece aşan bir kimseye dedi, kılıçtan geçiririm. Hz. Ömer Efendimiz, ondan sonra kalbi mutmain oldu. birden bir mutmainlik geldi ona. Ve dikkat edin, Hz. Ebubekir Efendimiz ona savaş açtı.
Yani bir kimse dese ki, ben Allah'ım, onun deliliğine hükmedilir. Der ki, bu deli, ben Allah'ım dediğine göre. Şimdi, biz bugün, böyle bir şey demiş olsa bir kimse, derler ki, ya bu adam deli, divane. Yani ben Allah'ım diyen, adamın normalde divaneli şart. Ama bir kimse dese ki, filancayı ben rüyamda Allah olarak gördüm. Kimi gördün? Mustafa Özbağ olunca ölülüyor. Gel Mustafa Özbağ. Ne oldu? Filanca demiş ki, rüyamda ben bunu Allah olarak gördüm. Eee, ondan sonra sen Allah'lık iddia ettin. Gel. Buna koskoca bühtü, koskoca vali, koskoca bürokrasi, koskoca insanlar, bu algıya kurban gittiler. Bakın, bu algıya kurban gittiler.
Ya birisi, senin rüyasında, çok affedersin şimdi, bir rüya gördü. Filanca dedi ki, şöyledir. Eee, rüya gören kim? X kimse. Şöyledir dediği kim? Filanca. Rüyayı göreni mi tutuklarsın, söylersin, görüleni mi söylersin? Yok. Yani, büyük bir hukuk garabeti var. Birisi rüya görmüş. Anlatmış. Rüya görmüş, anlatmış. Orada da sohbet bitmiş. Ama, birisini yutacaklar ya, onun haysiyetini, onun şerefini, onu böyle, eee, al aşağı indirmek isteyecekler ya, onun üzerinde operasyon yapmak isteyecekler ya, operasyon yapacaklar ya, operasyon yapacaklar.
Ben diyeceğim ki, Murtaza'yı Allah olarak gördüm, rüyamda, örnekliyorum şimdi. Bunu söyleyeceğim açık açık. Yani gelecek, adliye, Murtaza'ya diyecek ki, gel buraya. Ne oldu? Sen Allah'lık iddia ettin. Nasıl yani? Böyle. Ya rüyayı gören, benim, Murtaza'yla ne işi var? Yok. Murtaza'ya gel diyor. Düşündüğünüz zaman, çıldırırsınız. Ve bunu koca koca, hani böyle bürokrat, böyle yol yordam görmüş, böyle işte okumuş, hani böyle belli bir makama ermiş kimseler, hani hadi, diğerlerini attık kenara, din bilmezler, diyanet bilmezler diyeceğiz. Müftü dediği zaman, din, diyanet bilmesi lazım. Hele bir de il müftüsü olmuş, il müftüsü olduğu zaman, adamın kendi kendini düşünmesi lazım.
Yani adam, ben rüyamda kendimi Allah olarak gördüm demiyor ki, sen Allah'lık iddia ettin, gel bakayım desin. Birisi şimdi rüyasında dese ki, rüya gördüm müftü efendi, şöyle bir pislik bir iş yapıyordu dese, rüya görüp anlatanı mı alacaksın, pislik iş yapıyor dedi diye, yoksa müftü mü alacaksın? Ama, hukuk böyle çalışıyor. Diyor ki, Allah'lık iddia ettin. Aynı şekilde, Hallâc-ı Mansûr'a dediler. Hallâc-ı Mansûr'a dediler ki, sen Allah'lık iddia ettin. Enel Hak demekle. Biz bir de Enel Hak da demedik yani. Enel Hak demiş olsak, demek ki gerçekten, dumanımızı çıkartacaklar bizim.
Ama, tevhidin zirvesinde, o kimse Enel Hak dese, onun hakkı mıdır? Onun hakkıdır. Hakkel yakin noktasında, bir kimse haykırsa ben hakkım diye, hakkı mıdır? Hakkıdır. Şibli, bunu şöyle tarif eder. Şibli, der ki, bir demiri alsan, ateşin içine koysan, körüyü bassan, kızdırsan, demir lale gibi olsa, dese ki diyor demir, ben ateşim diye haykırsa, hakkıdır diyor.
Ateşin hem yanıcı, hem yakıcı özelliklerinin üzerinde taşır diyor. O esnada, yakıcı ve yanıcı özelliklerini, taşıdığından dolayı, o ben ateşim diye haykırmak, onun hakkıdır diyor. Ama demiri ateşten dışarı çıkarsan diyor, soğuduğunda, ben ateşim dese, kimse ona inanmaz diyor. Şimdi, tevhid deryasına dalan bir kimse, tevhid deryasının zirvelerinde dolaşırken, ben hakkım dese, hakkıdır onun. ama ben bunu böyle aşkın yüksek seviyede tecelli etmesi olarak seslendiririm. Aşk o kimsenin üzerinde yüksek noktada tecelli etse, o ben aşkın ta kendisiyim dese, hakkıdır onun. Ama o esnada, o hali nefsinden söylemediği müddetçe, o söz de ondan değildir aslında.
Ben aşkın ta kendisiyim, sözü de kendinden değildir. Ya, o da aşkın ondan tecelli etmesidir. O da kendini görürse, o da ikiliye girer. O söz de onundur çünkü. Nasıl, la faili illallahsa, o söz de la faili illallahın içine girer. Söz de onundur, kelam da onundur, harf de onundur. Ve kimden çıktığına bakılmaz o zaman. Kimden çıktığına bakılmaz. Kelam ona aittir. Ve Allah dostlarının, velilerin, aşıkların, öyle kelamları vardır ki, onlar kitaba sığmaz. Ama o kelam da onlara aittir. Ona aittir. Daha doğrusu. Onlar da bu konuda mazur görülür. O yüzden tevhidin bu manada deryasına dalan bir kimse, evet şehadette, hakkel yakin noktasına varır mı?
Varır. Vardığında da, ona söylenecek söz kalmaz. Efendim, fenadan bahsederken, Allah'ın cemal sıfatında, fenafillah da bahsetmiştiniz. Fenafi şeyhde ve fenafi resulde de, böyle sıfatların tecelliyatları olur mu? Bir de cisimle ilgili fena durumu var mı? Yani bir müridin, şeyhinin sakalında, bıyığında, kaşında, hal ve hareketinde fena olması gibi. Var. Başlangıç olarak zaten sakalı, üstadının sakalına benzer. Bir bakar ki sarık sarması, şeyhinin sarık sarmasına benzer. Bir bakar ki gözleri, üstadının gözlerine benzer. Bu onun fenaya doğru gittiğine işarettir. Adım adım gidiyor. Bakarsın bir başkasında, başka tecelli eder, şakkada fena olur.
Bu normalde, görülebilecek şeylerdir. Ama bunları, bir derviş seyri sülükte yaşar bunları. O derviş, bu tip şeyler yaşıyorsa, seyri sülükü, belli mertebeye gelmiş denir. Belli bir dereceye doğru geliyor denir. Ki bu, haktır. Bu manada bir sıkıntı yoktur. Benim dediğim o, Allah'ın cemalinde fena olması, fenalığın zirvesidir. O normalde, o fenalığın zirvesini, biraz bu meslevi sohbetlerinde adı geçtiği için, mecbur kaldık, söyledik. O, fenanın zirvesidir. O zirveyi böyle, Allah affetsin, insanları küçüklüksemek için değil, pir seviyesindeki kimseler o zirveyi yaşar. Bu kadarı yeter herhalde. Buyurdunuz ki, geçmiş cumartesi sohbetlerinden birisinde siz buyurdunuz ki, Cenab-ı Allah Celle Celaluhu, sadece Adem Aleyhisselam'a, ruhundan üfledi, insanlığın tümüne üflemedi.
Yok öyle demedim. Yani tüm insanlara üflemedi, Adem'e üfledi dediniz. Bu, yok o esnada, Adem'i yarattığında, Adem'e üfledi. İnsanlığın tümüne üflemedi dediniz. Orayı ben iyi dinledim, oradan da, O zaman hata yapmışım, orada bir karışıklık olmuş. Sağ ol Allah, ben oradan, şunu demek istiyorum, böyle bir şey. Karışıklık olmuş. Bütün insanların ruhlarını, Allah kendi ruhundan ruh üfledi. Ruhları yarattı, bütün ruhları yarattı, bütün ruhları yarattıkken de, ruhlar öncesinden yoktu. Cenab-ı Hak ruhları yarattı, ve ruhların hepsine de, ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. Ondan sonra, dünya üzerine gelince, oradaki ruhu, buradaki insana üfledi.
Ben hata yapmışım, konuşurken öyle dediysem. Estağfurullah. İnşallah. Efendim selamun aleyküm. Aleyküm selam. Peygamber aleyküm ve selam hazretlerinin, aşkı mı çok büyüktü efendim, yoksa, Rabbim tarafından hazır bir, aşık mı yaratıldı? Peygamber aleyküm ve selam hazretleri. İster öyle olsun, ister öyle olsun. Bir şey değişmez. Her şey, bütün la faili illallahı ile ise, zirve noktasında, her şeyin faili o. O dilediğini kendine seçer. İşte dedim ya, buradan konuşunca, Cebriye veya Kaderiye gibi gelir insana. Şimdi mesela, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selam hazretleri, sonradan mı aşık oldu, yoksa aşık olarak mı yaratıldı? Soru bu değil mi?
Evet efendim. Evet. Şimdi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selam hazretlerinin üzerinde, ben, kendim olarak söyleyeyim, kendi nefsim olarak söyleyeyim, sonradan bir aşıklık yok. Allah kendine seçti, yaklaştırdı. Allah onu aşık olarak yarattı. Mikrofonu getirin bu tarafa doğru.
Efendim, bir sohbetinizde, hiçbir şey yokken de, öncesinde, Allah'ın ilmi ilahiyesinde, zikrullah yaparken gördü, kullarını demiştiniz. Oradaki zik edenlere hayran kal. İşte gene bu böyle, kitaptan değil yani bu. Öyle bunu böyle, kendi kendinize diyeceksiniz ki, böyleymiş diyeceksin, açacaksın kenara. Bunlar soruya gelecek şeyler değil. Bu tip şeylerde, soruya gelmez bazı şeyler. Yani o esnada, sohbetin akışı içerisinde, akış zirveden konuşturur insanı, konuşur insanı. Ondan sonra normal, aklıyla onu toparlayacağım demeyi, uğraşırsa toparlayamaz. Toparlar, onun çok uzun sohbet etmesi lazım, toparlayınacak. Kendisi için toparlamayacak. Dinleyenler için toparlayacak.
Anlatabildim mi? Ben şimdi kendi kendime derim, ben burada da böyle oldu. Vardır bir tecelliyat, o tecelliyatın üzerine böyle oldu dersin. Ama o kimse normalde, onun yaşamadığı, onu bilmediği için, burası nasıl oldu, burası nasıl gitti, sanki yaşayan orası nasıl olduğunu biliyor mu ki? Bir merdiven, bir yol vardır, o merdiveni çıkarsın, merdiven merdiven, bu birinci kat, bu ikinci kat, bu üçüncü kat, merdiven çıkmıyorsun ki. Bir anda teller yandı, bir baktın, zirvedesin. Eee? Nesini anlatacaksın onun? Nesini tarif edeceksin? İnsanların normal gidiş yolunu anlatırsın, tarif edersin. Ama bazı yollar vardır, tarifi yoktur. Bir anda insan kendisini orada görür. Nasıl tarif edecek? Tarifi mümkün değil.
İmkansız nedir? Sufi dilinde imkansız diye bir şey yoktur. Bu dün akşam attığım bir şeyle alakalı, ne o? Bir, ey nefsim diye başlayan, o sözle alakalı. Bu, normal insanlar için attım onu. Siz imkansızı isterseniz, o imkansız tecelli etmez, tecelli etmeyince de, siz kendi kendinizi, kendi ellerinizle mutsuz edersiniz.
O zaman bir kimse, kendi isteklerini de analiz edecek. Hani Hazreti Mevlana Mesnevisinde der ya, sen bir saman çöpüsün, dağı nasıl kaldırabilirsin der. Burada, Hazreti, bu aslında beyt, biraz, hani bu benim söylediğim şey, biraz o beytin açıklaması gibi. Yani sen bir saman çöpüsün, sen dağı kaldırmaya çalışıyorsun. İmkansızı istiyorsun. İmkansızı istiyorsun. Ve sonuç itibariyle, o imkansız tecelli etmeyince, kendi kendine mutsuz oluyorsun. Kendi kendine mutsuz diye itiyorsun. Çok özür dilerim, bir erkek hamile kalır mı? Kalmaz. İstediği kadar ameliyat olsun, istediği yerini istediği kadar kestirsin, biçtirsin, döndürsün. Sonuçta onun hamile kalması mümkün değil.
Normal bir erkekten hamile kalması mümkün değil. İmkansız mı? İmkansız. Yani o yüzden bu tip ameliyat olanlar, sonuçta, akli dengelerini bozuyorlar. Sebep? Yani imkansızlığa doğru sen kanat çıptın. İmkansızlığa doğru gittin. Sen illaki ben kadınım, ben kadın olacağım diye, çaba sarf ediyorsun. İmkansız. İmkansızı istiyorsun. Ve sonun mutsuzluk, ya sonun intihar, ya sonun kendi kendine kilitleyip, kendini psikolojik problemler içerisinde yaşaman, hatta devamlı ilaç kullanman, hatta uyuşturucuya düşmen, hatta hiç ayılmamasına, kendini uyuşturucuya vermen. Sonucun bu senin. Sebep?
Sen çünkü imkansızlığa kanat çırptın. Şimdi, bir kimse de imkansızlığa kanat çırpmasın. İmkansız bir şeyi hedeflemesin. Ona ulaşamayınca, ona ulaşamayınca mutsuz olacak çünkü. Ve kendi, hani var ya siz, kendi ellerinizle kendi nefsinizi ateşe atmayınız. Bir kimse kendi elleriyle kendi nefsini ateşe atacak. Ha, sufi dilinde imkansızlık var mı? Yok. Allah deveyi nedeninden geçirir mi? El cevap geçirir. Allah'ın kudretinde, kuvvetinde, bir eksiklik, noksanlık yok. Ama sen, kendi fıtratının üzerinde, kendi kaderinin üzerinde şeyler istiyorsun. İki şeyde mağlup olursun. Fıtratın ve kaderin. İki şeydeki mağlubiyetin mutlaktır.
Biri fıtratındır, biri kaderindir. Kendi mutlak kaderimizin ne olduğunu bilmiyoruz. Bununla savaşılmaz. Ne olduğunu da bilmiyorsun çünkü. Bununla ne olduğunu bilmediğin bir savaşa girme. Normal hayatını makul bir şekilde yaşa. Asıl bizi ilgilendiren önemli nokta, insanın kendi fıtratıyla alakalı. Kendisini ilgilendiren şey o. E sen fıtratınla savaşıyorsun. Veyahut da kendimizi ilgilendiren şey. İmkansızı istiyorsun. İmkansızı istiyorsun. Ben bazen zaman zaman arkadaşlar, Allah razı olsun böyle, iş önerileriyle geliyorlar. Diyorum, benden medet beklemeyin. Ben bir şey yapamam. Sebep, ya benim bir meşgalem var. Benim başka bir şeye, zaman ayıracak zamanım yok.
Eee ben imkansıza doğru koşacağım. Bu saatten sonra, benim öyle bir koşuşturmam mümkün değil. O zaman imkansıza doğru o kimse, yol almayacak. Kendi durumunu, konumunu, haline, ahvaline bakacak. Ona göre kendisine bir hayat yolu ve standart koyacak. Eee o kimse, bunu görmedikçe, bunu analiz etmedikçe, imkansıza koşacağım diye uğraşıyor. Allah muhafaza eylesin. Ben bazen arkadaşlara diyorum, hani hayal güzel bir şeydir, hayali kurgulayıp, hayalin peşinden de koşmak güzel bir şeydir. Ama kurgulamış olduğun hayal, imkansız olmasın. İmkansız bir hayal kurgular da, ben bu hayali gerçekleştireceğim diye uğraşırsan, o zaman kendini mutsuz edersin. Hatta yolun sonunu beklemene gerek yok.
Bir müddet sonra mutsuzluk başlar. Yani ticaret kuracaksın, iş yapacaksın, hayat kuracaksın, evlilik kuracaksın. Makul şeyler seç. Makuliyeti ara. Sen makuliyeti seçmezsen, imkansızlığın pençesinde kıvrım kıvrım kıvranırsın. Kıvrım kıvrım kıvranırsın. O yüzden ve kendini de mutsuz edersin. Allah bizi affetsin. Hani böyle şey olarak, insana böyle makul yaşamak basitmiş gibi gelir. Oysa makul yaşamak kadar, makul yaşamak kadar zor bir şey yoktur. Asıl zor, makulü yaşamaktır. Rabbim cümlemizi bizi onlardan ayırsa. Ahmet senin elin kalktıydı. Resulullah Efendimiz, insanı yaratılışını tarif ederken, iki tane kırk günden bahsediyor.
İlk kırk günde anne rahmine yerleşir, ikinci kırk günde mudga olarak rahime yapışır. Ve o esnada diyor bir melek gelir. Cenab-ı Hak ona diyor, dört şeyi, ruhu üflediğinde, dört şeyi tespit eder. İşte bunlardan bir tanesi rızkıdır diyor. Bir tanesi ömrüdür. Bir şey daha vardı ama, onu tam hatırlayamadığım için söylemek istemiyorum. Cinsiyeti dedi sanki ama, o hatırımda kalmamış tam. Bir de Saidler'den veya Şakiler'den olacağıdır. Hadisin devamında diyor ki, eğer bir insanın diyor Saidler'den olacağı yazıldıysa, bütün hayatını Şakiler'den geçirse dahi, en sonunda o diyor Said olarak vefat eder. Eğer diyor Şakiler'den yazıldıysa, Saidler'den gibi yaşar, ölümünde Şakiler'den olarak ölür.
Orada bu hadis çıkınca karşımıza şey dedim, hani Cebriyeciler veya Kaderiyeciler, aslında hani boşuna da Cebriyeci veya Kaderiyeci olmamışlar. Ama biz bu hadisin son kısmını, yani Cenab-ı Hakk'a sığınıyoruz muhakkak. Ya Rabbi sen bizi Saidler'den yaz. Zaten yazılmış da hani, Saidler'den olmayı ümit ederek, belki half ve reca arasında müminin olması gibi şey yapacağız, diye düşüneceğiz ama, bu hadis-i şerifi biz, yani amelimizde nasıl yansıtacağız?
O açmazdan nasıl kurtaracağız kendimizi? Bunu soracaktım efendim. Hadis-i şeriflerde normalde aynı konuyla alakalı, çokça hadis bulmanız mümkün. Bu çokça hadisler de, ilmel yakin, aynel yakin, hakkal yakin derecelerine verilecek olan cevaplardır. Bu normalde söylenilen bu hadis-i şerif, hakkal yakin derecesindeki bir hadis-i şerif. O yüzden buna birisi, normalde dışarıdan birisi bunu sorsa bana, derim ki, senin hadisin şu, nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz. Bu normalde, dışarıdan söyleyecek olan, bir kimseye söylenecek laf bu. Bu hadis-i şerif üzerinden daha zirve bir şey söyleyeyim. O kimse Said yaşasa da, son noktada ilmi ilahide yazılan şaki, şaki ismi tecelli eder, şakilerden olur.
Kaldı mı burada cüz-i irade şimdi? Kalmadı. Bak herkes burada cebriyeci oldu, çıktı şimdi. Veyahut o kimse şaki yaşasa, son nefese kadar, son nefeste ilmi ilahiyedeki kader, kader dediğimiz ilmi ilahiyedeki yazılı, onun başına, onun önüne gelir, o Said olarak vefat eder. Bu hadis-i şerifi böyle şerh etsem, herkes cebriyeci olur mu burada? Olur. Olur. Demek ki böyle şerh edilmezmiş, avamın içinde. Avam içinde bu böyle şerh edilmez. Ama bunun hakikatinin, hakikatinin, hakikati bu mudur? Budur. Lafımı da esirleyecek değilim. Bak hakikatin, hakikatinin hakikati bu mudur? Evet. Ama o zaman da, hani sahabe de dedi ki, o zaman neden insanlar, haramdı, helaldi, imandı, dindi, bununla uğraşıyor?
Allah Resul de dedi ki, yani normalde, siz dedi, hani cennetlik olanlar, cennetlik amel işlerler, cehennemlik olanlar, cehennemlik amel işlerler. İşte bu hadis-i şerif, bu anlatın, hadisi kudsi olması lazım. muhtemelen. Evet. Bu, efendim, bilen var mı bunu? Hadis-i şerif, muhadisi kudsi mi diye? Diyor sahabe, sahabe diyor ki, biz artık, bunu böyle duyunca, ne yapalım?
Siz çalışınız diyor, Efendimiz Aleyhisselam. Neye çalışınız? Hani sayıda olmaya. Evet. Yani amelinizi yapın. Tamam. Orada işte, zirveyi aşağı çekti. Anlatabildim mi? Oradaki zirveyi aşağı çıktı. Muhyiddin İbni Arabi, kaderi sınıflandırır. Der ki, kaderi mutlak vardır, değişmez o da. Mesela kaderi normalde mutlak vardır, o değişmez diyor. Ama levhalar iner, levhalar olarak iner, bir de diyor, hani levhalar içerisinde, hani böyle değişkenler vardır. O aslında, değişiyormuş gibi görünür, ama kaderi mutlaka yürür diyor. Bu işte zirveyle alakalı. Normalde o kimse, tevhidin, deryasında yüzdü zaman, bu hadis-i şerifini okusa, her cevap tamam der. Bunda bir sıkıntı yok.
Çünkü namazı bırakmaz, orucu bırakmaz, bu hadis-i şerifi dinleyince. Ulan nasıl olsa, sak isem, şak olacağım, sayd isem, sayd olacağım deyip, öyle bırakmaz. Anlatabildim mi? Bu, tevhid hadisleri, öyle diyelim. Ama bu iş böyle, zirve ya, bu mesela örnekliyorum. Ben bu hadis-i şerifi hiçbir sohbette anlatmam. Söylemem de, konuşmam da. İlmi gizlemek değil bu. Benim söylememem, konuşmamam, ilmi gizlemek değil. Ya kardeşim, sen bunu dinlediğin zaman, kendi ilminin yetersizliğinden dolayı, yani cebreci olacaksın, çıkacaksın. Yani, veya diyeceksin ki ya, bana Said yazıldıysa, son nefeste zaten Said gideceğim. Ondan sonra, bana Şaki yazıldıysa, son nefeste de Şaki gideceğim.
O zaman benim şimdi bir şey yapmamı gerek yok der. Tekrar söylüyorum, bunlar böyle zirve hadisler, zirve hadisi kudüsler. Bunların böyle, çok özür dilerim sizi, avam gördüğümden dolayıdır ama, izleyenler var ya, canlı yayında, adam, beş yıl sonra, üç yıl sonra, YouTube'a giriyor, orada sohbeti izliyor, diyor ki ya, bunlar da, hani, işte ayrı bir din sahibisiniz, siz tasavvuf ellisiniz, ayrı bir din sahibisiniz, deyip çıkıyor. Bunlar zirve olan şeyler, böyle, bunları böyle, hani, yumuşatıp da, orta yere koymak lazım. Buyur hocam. Efendim, selamun aleyküm. Aleyküm selam. Allah razı olsun. Bu, kaderle alakalı ben de soracaktım efendim. Bazı hak arasında söyleniyor, Allah yazdıysa bozsun, da alakalı. Yani, Allah-u Teala yazdıysa, bozma durumu, durumu, oluyor mu?
olur. Olur. İkinci sorun da var. İkinci sorun da efendim bu, geçen hafta, ee, dini geçim aracı kullanmayınız diye, söylediğiniz sohbetle, ee, imamlar, müezzinler, işte, devletten maaş alıyor. Bu da, dinden geçinme midir? Devlet memuru. Devlet. Bitti. Devlet memuru, onda bir sıkıntı yok. Yani normalde, maliyede çalışanla, diyanette çalışanla arasında bir fark yok. Devlet memuru, bunda bir sıkıntı yok. Şey diyecektim, birinci konuyla alakalı, neydi şey? Allah yazdıysa bozsun. Allah yazdıysa bozsun, bozsun. Hani, bu noktada bir sıkıntı yok. Neden? Onu da, dayanak hadis-i şerif söyleyeyim. Hani, Miraç'la alakalı çıkıyor, bu cızırtı ne diyor, Cevrail aleyhisselam'a, diyor, kalemin cızırtısındadır.
Ne yapıyor, diyor. Allah hala da yazdığını siliyor, siliyor, yeniden yazıyor, dedi. O zaman, sadaka ömrü uzatır. Bu hadis-i şerif, evet. Uyuyor o zaman. Evet. Yani normalde, az önceki, söylenen hadis-i şerifi, unutma. Onu oraya bir kenara koy. Normal din, anlatacağın zaman, o hadis-i şerif, din olarak anlatılacak bir hadis-i şerif değil. Anlatabildim mi? Bizim için anlatılacak olan, hadis-i şerif ne? Kalem hala da çalışıyor. Cızırtısı devam ediyor. Cenab-ı Hak yazdığını siliyor, tekrar yazıyor mu? Yazıyor. Dua değiştirir mi her şeyi? El cevap değiştirir. Bizim insanlara söyleyecek olduğumuz, din bu. Dua et kardeşim. Gerçekten de ben buna inanırım, cüz-i irade noktasında.
Beni orası ilgilendirmiyor çünkü. Yani az önce bizim Ahmet'in naklettiği hadis-i şerif beni ilgilendiren bir şey değil. Ben neyin ne olduğunu bilmiyorum sonuç itibariyle. Bana düşen az önceki şeyin bizim Salim'in sorduğu kulluk. Ben kulluğuma bakarım. Ben dua ederim, zikrederim, yalvarırım. Örneğin, Allah'tan isterim, bir şeyi değiştirmesini isterim. Neden değiştirmesin? Kudret, kuvvet onun elinde. Yazdığını bozar mı? El cevap bozar. Ben herkese de anlatacağım. Din bu. Dua et kardeşim. Yoksa sen çalışmazsın, gayret etmezsin, dua etmezsin, zikretmezsin, tövbe etmezsin. Hiçbir şey yapmazsın sen o zaman. Ama din bu değil. Allah bizden çalışmamızı, gayret etmemizi, tövbe etmemizi, zikretmemizi istiyor.
Biz çünkü mutlak kaderi bilmiyoruz. Ben neden bir de şüphedeyim? Saki mi öleceğim, şakim öleceğim. Sait mi öleceğim, şakim öleceğim. Ben Sait öleceğim. Örnekliyorum. Buna da inanıyorum ben. Bak buna da inanmıyorum. Böyle hani böyle milleti böyle gaza getirmek için söylemiyorum. Vallahi de, billahi de, tillahi de bu duvarı gördüm, inandığım gibi inanıyorum Sait öleceğime. Ben bu ümitle yaşıyorum çünkü. Benim hiç Allah'tan ümidim kesilmiyor. Ben hiç Allah'tan ümidimi kesmedim hayatım boyunca. Ve kendi kendimi de düşünüyorum. Hani var ya bir hadisi kutsi ne? Kul getirildi mizana. Cenab-ı Hak kulağına eğildi. Sen bu güzel işleri yaptın. Allah bunları kabul etti dedi. Kul sevindi, bir daha eğildi kulağına.
Hadisi kutsi bu da. Dedi ki Allah, sen bu güzel işleri yaptın ama bu kötülükleri de yaptın. Kul üzüldü. Sonra Allah tekrar kulunun kulağına eğildi. Allah onları affetti dedi. Kul bir daha sevindi, rahatladı. Sonra Allah kulunun kulağına tekrar eğildi. Dedi ki yapmış olduğun yanlışlıkları, eksiklikleri, haramları var ya, evet onları hayra çevirdi dedi. Kul o kadar sevindi, o kadar sevindi. Dedi ki ben ne güzel Rabb'mişim, sen de ne güzel Allah'mışın. Allah buna tebessüm etti dedi. Bu söze Allah sevindi. Ben bu hadisi kutsiyi kendime ölçalıyorum. Evet ben kulum günah da işleyeceğim, hata da işleyeceğim, kusur da işleyeceğim. E tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir. E bir de halak-i zikullah'a kim katılırsa, geçmiş günahları hayra çevrilmiş olarak gitsin dedi mi?
Dedi. Hadis-i şerif var mı? Var. Tövbe eden hiç günah işlememiştir. Var mı? Var. Hem tövbe ettim, hem Allah'ı zikrettim. Geldim, Allah'tan ümit ediyorum, umut ediyorum ve inanıyorum buna. Biz buradan şimdi kalktığımızda, geçmiş günahlarımızda, her ne var ise, hayra çevrilmiş olarak, ben buradan çıkacağım. Ben buna inanıyorum. Buraya gelen kardeşlerin üzerinde de buna inanıyorum. Bazen kardeşlerin hatalarını, kusurlarını söylüyorlar bana. İçimden diyorum ki, adam perşembe günü gelecek, Allah'ı zikredecek. Hani iman ehli, iman ehli olmayan burada ne işi var? Ancak bizi takibi tuğkübe geldiyse, onun işi olur. Öbür türlü bizde ne işi var? Adam kalkıp da zaten normal, akıllı bir insan gelip de, ulan burada ne işi olsun adamın?
Her birinin bakışı deli deli bakıyor herkes. Tabii zikullah esnasında böyle baksa adam, ulan her biri normal kafayı kırmış, deli deli bakıyorlar, deli deli hareket ediyorlar. Adam ürker burada. Adam iman ehli olmayan burada duramaz. Gerçekten. Bakın bizim gibi sufi toplulukların içinde, iman ehli olmayan duramaz. Sıkıntı gelir ona. Afakanlar basar. Ya ulan ben buraya ne yapmak geldim, burası benim için değil der, doğru söylüyor. Bana diyorlar, hocam sen çok iyisin, hoşsun ama, yani topluluk benim için değil, doğru söylüyorsun diyorum. Neden? Ya yok kaldırmaz burası. Böyle enteresan bir yer. Eee ben şimdi bazen arkadaşlar birbirleriyle bir şeyler yaşıyorlar, bazen bana aktarıyorlar.
Şöyle oldu, böyle oldu, şu oldu, bu oldu. İçimden diyorum ki, ya ne güzel bir kapı. Ben kendim için de öyle söylüyorum. Ben bütün hafta içinde günah işlemiş olsam, hepimiz için geçerli. Benim de sizden bir farkım yok. Geleceğim buraya, oturacağım. Allah'ım bir Allah'ı zikredeceğim. Bir karman çorman olacak bir. Orası mıydı, burası mıydı? Öyle mi fena, böyle mi fena. Vela dal namin. Tertemiz olarak, kuş gibi kalk, yürü git. Ha, daha kapının önünde yeniden kirleneceğiz mi? Kirleneceğiz. Ha, adam, o mu satıyor, kirlenmekten korkmayın diyor. Tevvap olan, rahman olan, rahim olan Allah var. Ben mi korkacağım kirlenmekten? Müşriki korksun, kafiri korksun, ne bileyim işte, ne iyiydiği, belirsiz insan korusun.
Ben ne korkayım? Hasbelkader, kirlendiysem kirlendim. Nefsime uydum ya. Nefsimi de temize çıkaranlardan değilim. Buranın en günahkarı, ben olayım varayım ya. Ha, ne olacak ki? Ha, en günahkarınız benim. Birazdan zikrullah başlayacak mı? Başlayacak. Cenab-ı Hak, bu zikrullah alakasında bulunanları affedecek mi? Hadisi kutsiyle esabet. Bu sufiliği dışarıdan kem gözle bakan, çatlasa da patlasa da, kabul etse de etmese de, neresini yararsan, nereni yararsan yar. Zikrullah alakasına oturan kimse, Allah affedecek ya. Vadetmiş. Sen istediğin kadar doğul dümbek çal. İslam'da böyle ibadet yok. Böyle zikrullah mı olur?
Böyle ibadet mi olur? Siz bunu nereden çıkardınız? Siz bunu nereden yaptınız? Ya senin hadis bilgin yoksa, cahilin teki sen. İstediğin kadar ilahiyat bitir, istediğin kadar üniversite oku, istediğin kadar imam hatipli ol, istediğin kadar diyanetçi ol, hiyanetçi ol. Beni ilgilendirmiyor. Zikrullah alakası, hadisi kutsiyle sabit mi? Sabit. Orada bulunanların hepsini affettim diyor mu? Hadisi kutsiyle sabit mi? Sabit. Bir de hadis sahih mi? Sahih. Bütün hadis kitaplarında hadisi kutsi olarak geçiyor mu? Geçiyor. İster senin kör gözüne, ister senin kör kalbine, istersen kör kulağına, ister dinle, ister dinleme. Ben affolmuş olarak buradan kalkacağım.
Çatlasan da, patlasan da, kabul de etmesen, bu zikrullah alakasına oturan kimse, affolmuş olarak kalkacak kardeş. Vahet bu, söz bu. Ya böyle ben bunu kabul etmiyorum. Allah yolunu açık etsin. Nereye istiyorsan oraya git. Hangi taşı kendine büyük görüyorsan oraya. O taşı vur kendine. Ya da çırpın ya. Bunlar ne yapıyorlar de. Böyle şey olmaz de. Lan benim umurumda değil. Benim umurumda değil. Ben göreceğimi görmüşüm, duyacağımı duymuşum. Benim kendi elimde, kendime ait. Ayet-i Kerimeler, hadisi şerifler, hadisi kutsiler, bir de ki benim kendi yaşadıklarım ve gördüklerim var. Bunlar bana yeter. Varken kendinden sorunlar. Bana diyorlar, böyle bir ibadet var mı?
Aman kare, cevap bile vermiyorum. Cevap bile vermiyorum. Ya sen bunu soruyorsan, zaten dinden haberim yok. Öğrenecek olsan, ya biz böyle bir şeyi bilmiyorduk. Bunu bize öğret demek ayrı bir şey. O sorgulayacak, kendince laf söyleyecek. Allah bizi affetsin inşallah. Nerede mikrofon? Ertan'a ver mikrofonu. Üç şehir hasb-ı fatiha şerife. Ya Rabbi, hasıl olan sevabı evvela iki cihan serveri, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin, geçmiş bütün Peygamberi Zişan Efendilerimizin, Cihar Yari Güzün Efendilerimiz, Ebu Bekir Sıddık, Ömer-ül Faruk Osman-ı Zündüreyn, Ali El Murtaza radiyallahu anh hazretlerinin ruhlarına, Haşereyim-ü Beşeren'in evladı Resulullah, Zevcat-ı Resulullah, Şehid-i Kerbela'nın bütün ashabı Resulullah hazretlerinin ruhlarına, İmamız İmam-ı Azam Ebu Hanife,
İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik, İmam-ı Hambeli ve bütün mezhep imamlarımızın, İmam ve İmam-ı Efendilerimizin de ruhlarına ayrı ayrı hediye eyledik. Ve asıl ve hissedar eyle ya Rabbi. Haberdar eyle ya Rabbi. İmmetlerini, şefaatlerini, fevzatlarını, bereketlerini, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Üç ihlas bir Fatiha şehrim.
Ya Rabbi hasıl olan sebebi, Pirimiz Pir Seyyid Atbil Kadir Geylani, Seyyid Ahmet El Rufai, Seyyid Ahmet El Bedevi, Seyyid İbrahim Eddusuki, Şeyh Ebu Lesaneli, Eşşazeli, Şahı Nakşibendi, Mehmet Bahattin, Şahı Mevlana Celaleddin Rumi, Şahı Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayramı Veli, Mehmet Muhittin İftadı Hazretleri, Aziz Mahmut Udayi Hazretleri, Niyazi Müsri Hazretleri, Muhittin Arabe Hazretleri, Veysel Karani Hazretleri ve tüm Pir-i Piran Efendilerimizin de ruhlarına ayrı ayrı hediye eyledik ve asıl ve hissedar eyle ya Rabbi.
Amin. Haberdar eyle ya Rabbi. Amin. Himmetlerini, fevzuatlarını, bereketlerini, teveccühlerini, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Amin. Üç ihlas bir Fatiha şehrim. Ya Rabbi geçmiş büyük üstadlarımız Abdurrahman Tantabi, Abdurrahim Neşabi, El Hacı, El Hafızı, Ebu Bekir'i Sıttık, İç Orum'i, Hacı Ala İder Efendi, El Haç Orumlu Mustafa Anaç Efendi, Nevşehir'li Hacı Abdullah Gürbiz Efendi, Kaçuni Dergahı'nın, Kabahşi Dergahı'nın geçmişlerine, geçmiş bütün mürşüd-i kamillerin, velilerin, evliyaların, dervişlerin, müminlerin ruhlarına,
Üstadımız, Sultanımız, Canımız, Cananımız, Bayındırlı Hacı Mustafa Özba Efendi Hazretleri'nin ruhaniyeti kutsiyelerine, cihet ve cettatların ruhaniyetlerine, yaşayan bütün mürşüd-i kamillerin, velilerin, evliyaların, dervişlerin, müminlerin ruhlarına, Turuk Ali'yemizden, akrabayı talikatımızdan, Osman Ali'den, geçmişlerimizin ruhlarına, yaşayanlarımızın ruhaniyetlerine, ayrı ayrı hediye eyledik, vasıl ve hissedar eyle ya Rabbi, haberdar eyle ya Rabbi, İmmetlerini, şefaatlerini, fevzuatlerini, bereketlerini, dualarını üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi, Amin. Estağfirullah, El Azim El Kerime, El Rahime, Lezile İlahe İllâhu, El Hayyel Kayyûme, Ve Etûb İleyhi, Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, İnnallâhe yuhibbu'l-tevvâbîne, ve yuhibbu'l-mutetâhirîn, Sadakallâhul-azîm.
Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Estağfirullah, El Azim, Ya malükel mülkül kadim, estağfirullah el-azim.
Ya malükel mülkül kadim, estağfirullah mülkül kadim, estağfirullah mülkül kadim, estağfirullah. Estağfirullah, eman ya Rabbi, min küllü zembin, tövbe ya Rabbi.
Estağfirullah, eman ya Rabbi. Estağfirullah, eman ya Rabbi, min küllü zembin, tövbe ya Rabbi. Estağfirullah Tübdül Allah Veleytu kalbi Anmasivallah Estağfirullah Tübdül Allah Veleytu kalbi Anmasivallah Ya Rabbi tövbelerimizi kabul eyle Hatalarımızı, kusurlarımızı, eksikliklerimizi affeyle Bizlere merhamet eyle Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim
İnnehu min Süleymane ve innehu bismillahirrahmanirrahim Bismillahirrahmanirrahim Ya Sümeha
Ya Ya Ya Hennan Ya Mennan Ya Allah Ya Ya Settar Ya Gaffar
Ya Allah Ya Settar Ya 함 Bizleri ve cümle Mehmet'i Muhammed'in günahlarını setre eyle Ya Rabbi Gaffar ismi şerifine inanıyoruz Bizleri ve cümle Mehmet'in Muhammed'in günahları Af ve mağfiret eyle Amin Amin Bismillahirrahmanirrahim Hema salavat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi