mustafaozbag.org

TASAVVUF VAKFI MERKEZ (MUSTAFA ÖZBAĞ SOHBETLER) - 8 ŞUBAT 2020

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 11 Şubat 2020 · 2:04:12

Osmanlı'dan sonra tekke ve zaviyeler kapatılmış ya, tekke ve zaviyeler kapatılınca bir mekana, bir makama bağlı olan tekke ve zaviyeler doğalmışlar. Böyle işte bir vakfın parasıyla, puluyla, devletin parasıyla, puluyla geçinenler yerle yeksan olmuşlar. Onlar yollarını devam ettirememişler ama devletin akçesinden, vakıfların akçesinden geçinmeyen, Kur'an-ı Sünnet dairesinde duran gerçek o veliler, yol sahipleri yollarını terk etmemişler.
Onların yolları bitmemiş, onların yolları dağılmamış. Ben öyle bir yolun müntesi bıyım. Benim normalde şeyhimin, şeyhimin, şeyhimin, şeyhinin yolu hiç kapanmamış. Tekke kapanmış, onların yolu kapanmamış. Çorumlacı Mustafa Efendi Hazretleri almış elbiseleri omuzuna, köy köy, şehir şehir dolaşıp elbise satıyorum diyerekten yolu kapatmamış.
Mücadeleye devam etmişler. O mücadeleye devam edenler, sufiliği gönülden gönüle getirmişler, yürütmüşler. Bunların ne arkalarında devlet olmuş, ne arkalarında vakıf olmuş, ne arkalarında CIA olmuş, ne arkalarında Mossad olmuş, ne de arkalarında İngiliz M16 olmuş. Bunların tekkelerini, zavilerini dağıtmışlar. Ama kendilerini dağıtamamışlar. O yüzden bizim sufiliğimiz bir mekana bağlı değil. Bizim sufiliğimiz belediyeye, devlete veyahut da şahıslara, zenginlere, himmete, paraya, pula bağlı değil. Biz nerede olsa sufiliğimizi yaşarız, yaparız.
Biz nerede olsa toplanırız, orada zikrullah yaparız, orada semad ederiz. Orada ne gerekiyorsa yaparız, hamdolsun. Daha da olmadı sokakta yaparız. Millet eğlence yapıyor, kimse bir şey demiyor. Sufiliğimize mi laf söyleyecekler? Kimse hiçbir şeyimize laf söylemez. Söyleyeceklerse de gelirler, söylerler. Devletle inatlaşacağız, resmi kurumlarla inatlaşacağız diye bir derdimiz yok. Böyle bir şeyimiz hiç olmaz. O yüzden Cenab-ı Hak'a hamdolsun, Cenab-ı Hak basiret veriyor, feraset veriyor, alternatif şeyleri oluşturuyor. Bak burası da, değil mi basiretle, Cenab-ı Hak ferasetle oluşturmuş. Aha kendi yerimiz, alın tekkenizde, takkenizde sizin olsun. Cemil öyle yazmış ona. Tekkelerde, takkelerde kendilerinde olsun demiş.
Alın sizin olsun, sıkıntımız yok. Takkemiz de var, tekkemiz de var, kendimize göre hamdolsun. O yüzden problem yok. Sohbete kaldığımız yerden devam mı edeyim, yoksa bugün gündemi serbest mi edeyim? Soru-cevap mı yapalım? Kafanıza takılanlar varsa hem sorun, hem soru-cevap da yapabiliriz bugün. Nasıl isterseniz. Yoksa sohbetim hazır. Ya da biraz sohbet edelim, ondan sonra buradan devam edeyim, ondan sonra. Ha sorular olanlar var, bak verin mikrofonu. Bugün bayan kardeşlere söyledim, size de söyleyeyim. Benim hiçbir zaman tekke derdim olmaz. Bunu böyle söylemek istemiyordum. Ama Cafer'in, işte bizim madenli İsmail'in, işte şeyin o, Cevdet'in. Nerede Demirtaş'ta Asım bizim, Asım'ın haberi var.
Ben yer arıyorum zaten, bir yer yapalım diye. Kendi kendime böyle bir herkesin gidip gelebileceği bir yer arıyorum zaten. Öyle bir yer kendimce lazım diye düşünüyorum. Üç-dört aydan beri. Öyle bir yer bulsam zaten, yani Cenab-ı Hak nasip eder olursa, hiç sıkıntı değil. Ben orayı kıldan çadırla çevirivereceğim, tekke yapacağım oraya zaten. Problem olmayacak yani. Sıkıntı yok. Ama şimdi insanlar hak ve hakikatin mücadelesini vermesi lazım. Doğrunun mücadelesini vermesi lazım. Bir yerde doğru varsa onun mücadelesinin verilmesi lazım. mücadele verilmezse, bu sefer yanlışlar, eksiklikler, kötüler, kendilerince bu dünyada kendi ilahlıklarını ilan edenlere dur diyecek ki hiç kimse kalmayacak.
Benim mücadelem bu, başka bir şey değil. Yoksa biz Allah'ın izniyle, yola ben başladım, elektrik yoktu, su yoktu dedemin evinde, gaz lambasında. Onu da açmıyorduk fazla, silmesi zor oluyor diye. Sonradan bodrumdan bodruma geçtik, hala da bodrumdayız. Bir sıkıntımız yok yani. Evet, soruları alayım inşallah. Efendim sorum şu, bizim ya da sizin birinci felsefi anlayışınız para toplamamak, herhangi bir kurum adında para dilenmemek. Son zamanlarda insanlar bu Facebook, hayır hasenet kurumları adı altında kendileri memleketlerini ön plana koyarak hayır hasenet toplamaya başlıyorlar. Bunun için Facebook'ta hesap oluşturuyorlar, insanları davet ediyorlar.
Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi sormak istedim. Benim her zaman için söylediğim test şudur, eğer normalde cemaatler, tarikatlar, dini oluşumlar para toplamaya çıktılarsa sıkıntı vardır. Allah muhafaza eylesin. Yani sıkıntılı bir durum değil mi hocam? Ben cemaatler, tarikatlar olarak söylüyorum. Böyle hesap açtırıp kendilerince para topluyorlarsa sıkıntı vardır. Ama öbür türlü insanlar kendilerince, herkes bir parayla alakalı geçim yolu bulmuş kendine, beni ilgilendirmez. Bu her zaman için bir yol oluyor mu efendim? Hep yol. Yani kötü bir yol oluyor değil mi? Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz, ayet-i kerime. Başka var mı sorusu?
Evet, Hakan'ın sorularından devam edeceğiz inşallah. En son altıncı maddiyi okumuşuz. Devletin hak ve adaletin gerçekleşmesinde, toplumsal düzenin sağlanmasında bir araç olarak görüleceği yerde, devletin ve devlet başkanının kutsallaştırılması suretiyle Müslüman toplumun siyasi iradesi ve seçimi hiçe sayılmıştır. Bu da İslam siyaset anlayışının hukuki temeller üzerine kurulmasını engellemiştir.
Burayı okumuşuz en son, burayı konuşmuşuz zaten, yedinci maddeden devam ediyoruz. Ehl-i sünnete göre siyasi anlayışta asıl olan geçmiş tecrübe ve onun devamı durumundaki mevcut durumdur. Mevcut durumun zulmetse dahi korunması her türlü değişimden daha iyidir. Özellikle siyasi irade, Allah'ın iradesiyle meşhurlaştırılma yoluna gidildikten sonra, insanların çabaları ve faaliyetleri Allah iradesine karşı gelmek olarak görülmüştür.
Eğer ehl-i sünnet devlet idaresini veya ehl-i sünnet siyasi anlayışına biz Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerinden sonra Cihad-i Yarı Güzin Efendilerimizin zamanına bağlar isek, yani Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve kısa bir dönem 6-7 aylık bir Hz. Hasan Efendimizin zamanını bağlarsak, bu hani geçmişe yönelik tecrübe doğru tecrübedir. Yani nedir bu geçmişe yönelik tecrübe? Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri ne yaptıdır? Sonra Ebu Bekir ne yaptıdır? Ondan sonra Ömer ne yaptı? Ondan sonra Osman Radiyallahu Anh Hazretleri ne yaptı? Sonra Ali ne yaptı? Eğer geçmişe yönelik tecrübe, geçmişe yönelik bir ders alınacaksa, evet bu doğrudur. Ama Hz. Hasan Efendimiz'den sonra hilafetin babadan oğula geçirip saltanata çevrilmesi noktasında ben orayı ehl-i sünnet olarak görmüyorum.
Çünkü Muaviye nasıl babadan oğula Yezid'den sonra devam ettirdiyse buna karşılık olarak Şia başlamıştır. Şia'daki imamiyetin kutsallığı ise farklı bir noktadadır. Mesela Şia'da imamlar masumdur, suç işlemezler. İmamların normalde masumiyetini ve suç işlememenin üzerine kuruludur. Siyasi teşkilatlanma. Bunu ben ehl-i sünnet olarak da görmüyorum. Yani Muaviye'ninkini de, Muaviye'den sonrakini de ehl-i sünnet olarak görmüyorum. Muaviye'den sonrakini. Çünkü Muaviye'yi Hz. Hasan Efendimiz devretmiş, savaş çıkmasın diye. Normalde aslında yine seçimle olmuş olmuyor. Ama ve lakin hadi onu da biz makul noktada alalım.
Ama Muaviye'den sonrasını ehl-i sünnet olarak ben algılamıyorum. Ve öyle de inanmıyorum. Öyle de anlamıyorum. Öyle olunca normalde evet zaman zaman Yezid ve Yezid'den sonraki devlet başkanları aynı zamanda da sanki onlar Allah'ın iradesiymiş gibi oluşmuş. Bunu meşrulaştırmışlar. Aynı şey Şia'da da var. Şia'da normalde kendince kendi halifelerini, imamlarını, onlar imam derler. Onlar da Allah'ın iradesi noktasında görüp bu noktada yaptıkları her şeyi meşru görmüşler. Ama İslam ümmetinin içerisinde burada sıkıntı olmuş mu? Evet. Zaman zaman İslam ümmetinin içerisinde problemler olmuş. İslam ümmetinin içerisinde problemler olunca bir kısım ayaklanmalar olmuş. O ayaklanmaları da çok kanlı bir şekilde bastırmış.
Her iki tarafta bastırmış. Yani Şia da bastırmış. Emeviler, Abbasiler de bastırmış. Ve devlete olan isyan yine hadis-i şeriflerden fetva çıkarılaraktan vahilik olarak görülmüş. Ve fetvalar verilmiş. Yani bayilerin öldürülmesiyle alakalı. Bunların içerisinde İmam-ı Azam'ın enteresan fetvaları vardır. Mesela İmam-ı Azam bir topluluk devleti silah zoruyla, kılıçla ele geçirirse onu bayi hükmünden çıkarır.
Enteresan bir şeydir bu. Bunu İmam-ı Azam'da bulursunuz bu fetvayı. Ama diğer imamlarda mesela eşari zihniyetlerde bunu bulamazsınız. Ama maturide zihniyet. İmam-ı Azam'dan sonradır imam maturide ama İmam-ı Azam'da bunun fetvasını bulursunuz. Mesela İmam-ı Azam'da kalkışan bir kimse, devlete karşı kalkışan bir kimse bayi hükmündedir. Görüldüğü yerde öldürülür, kanı helaldir. İmam-ı Azam'ın fetvasıdır. Ama kalkışan topluluk, tabiri caizse ihtilal yaptı, o zaman bayi hükmünden çıkarır İmam-ı Azam onu. Ve devleti idare etmenin onun hakkı olduğunu görür, gösterir. Bu normalde İmam-ı Azam'ın geldiği ırkın da bunda etkisi vardır. Neden etkisi vardır?
Çünkü İmam-ı Azam Türktür. İmam-ı Azam Türk olduğu için Türklerde bir kimsenin hakan olması için bir, hakan oğlu, hakan oğlu, hakan olacak. İki, o devletin başına kılıçla gelecek. Bu Orta Asya'dan itibaren Türklerin kendi devlet gelenekleridir. Yani Türklerde hakan ölür, hakan öldükten sonra kaç oğlan bıraktı? Üç oğlan bıraktı. Üç oğlan birbirinin arasında savaşır, ayakta kalan veyahut da galip gelen veyahut da üstün olan devletin başına oturur. Ve devletin başına otururken kılıçla oturur. Bakın kılıçla oturur. Türklerde hiçbir zaman seçim yoktur. Orta Asya'dan itibaren Türk devlet geleneğinde seçimle hakan olmaz hiç kimse. Hakan olabilmesi için iki yolu vardır.
Bir, Hakan oğlu, Hakan oğlu, Hakan olacak. Aynı zamanda kılıçla gelecek. İki, bu çok muteber görülmemiş. Daha doğrusu hiç muteber görülmemiş. Kılıç zoruyla o kimse gelecek. Bu hiç muteber görülmemiş. Ama kılıç zoruyla da gelse onun devlet başkanlığını tanımışlar mı? Evet. Şimdi İmam-ı Azam hem kendi ırk olarak Orta Asya'dan itibaren geldiği öğreti bu. Türklerin öğretisi. Aynı zamanda İslam olarak da normalde eğer bir kimse kılıçla devleti ele geçirdiyse onu da kabul eder. O yüzden bu sadece İmam-ı Azam'da böyle fetva vardır. İmam-ı Azam'ın dışında olan fetvalar, fetvalarda bunu bulmak zor ya da ben bulmadım. Ben bulamadım. Şimdi böyle olunca ehl-i sünnete göre bir algı oluşuyor.
Algı şu, devletin başına gelecek olan kimse, devletin başına gelecek olan bir kimse bir ehl-i sünnet düşüncesine göre belli bir şuranın seçimiyle gelecek. Ehl-i sünnete göre umumi bir seçim değildir bu. Bu iştihat edilebilir edilmez bunlar ayrı mesele. Ama hem Ebu Bekir Efendimiz'in, hem Ömer'in, Osman Ali radıyallahu anh hazretlerinin, hem İmam-ı Hasan hazretlerinin devletin başına geliş sistemi, seçiciler kurulunun içinden seçilmesi, aşere-i mübeşşeriden seçilmesi.
On tane aşere-i mübeşşere var, on tane aşere-i mübeşşerin içerisinden seçiliyor. Şimdi İslam'da bu manada bir şura var. Ayet-i kerimelerde de şura öngörülür zaten ve o şura seçer devlet başkanını. Bir de şura seçilir. Şuranın seçilmesi de ayrı bir yoldur. Kimler şuraya katılabilir? Kimler şura seçimlerine girebilir? Bu da ayrı bir özellikli bir şeydir. Bunlar eğer vakit kalırsa, eğer sorular nasıl devam ediyor bilmiyorum bakmadım tam olarak. Eğer bunlar şey olursa, gerekirse bunlar da inşallah anlatılır. O yüzden böyle bir irade, yani şuranın seçmiş olduğu o irade, yine İslam geleneğinde Allah'ın iradesi olarak tanımlanmamış.
Hiçbir zaman tanımlanmamış. Mesela Hz. Ebu Bekir Efendimiz'in iradesi, Allah'ın iradesi olarak tanımlanmamış. Yok hiçbir yerde böyle bir şey. Veya Hz. Ömer Efendimiz'in, veya Hz. Osman, Hz. Ali Efendimiz'in iradesi, Allah'ın iradesi diye tanımlanmamış. Hiçbir zaman tanımlanmamış. Mesela Hz. Ömer Efendimiz hutbeye çıkar, Ömer yanılırsa ne yaparsınız deyince, sahabeden bir kimse kılıcını çeker, bununla düzeltmesini bilirizler. Eğer Allah'ın iradesi olarak görülecek olsaydı, o sahabe o kılıcı orada çekemezdi. O yüzden Ehl-i Sünnet gelenekte böyle bir şey yok. Ve meşrulaştırma, yani devletin veya devlet başkanının yaptığı her şeyi meşru görme Ehl-i Sünnet içerisinde yok. Hz. Ebu Bekir Ömer Osman Ali radıyallahu anh hazretlerinin içerisinde yok.
Çünkü Hz. Ebu Bekir Efendimiz'in mesela aldığı ilk karar var. Devlet başkanı olur olmaz, müseylemetül kezzabın üzerine ordu gönderiyor. Seriye gönderiyor. Hz. Ömer Efendimiz diyor ki, sen la ilahe illallah diyenleri mi katleteceksin? Enteresan, buna yaptığının Allah iradesi, Allah'ın bu noktada bir hükmü olarak görmüyor. Diyor ki, sen la ilahe illallah Muhammed'in Resulullah diyenleri katletecek misin? Onları mı öldüreceksin? O da diyor ki, eğer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde ne yaptılarsa aynısını yapacaklar. Yapmayanları vallahi bu kılıcımdan geçiririm. Yani bu sadece müseylemetül kezzab değil. Çünkü müseylemetül kezzab ne yaptı?
Dedi ki, Peygamber öldü, sizden zekatı da vergiyi de kaldırdım dedi. Bundan sonra zekat da vermeyeceksiniz, vergi de vermeyeceksiniz dedi. Oradan harekete geçti Hazreti Peygamber, Hazreti Ebubekir Efendimiz. O yüzden veya Hazreti Ömer Efendimiz'in mesela uygulamış olduğu bazı şeyleri sahabeler sorguladılar. Veyahut da bir şeyin fetvasını kendi heva heveslerinden vermediler. Sahabeleri topladılar. Hazreti Ebubekir Efendimiz de, Ömer Efendimiz de bunu çok yaptı. Bununla alakalı Peygamberden bir şey duyan var mı diye sordu onlara. Onlarla Peygamberden bir şey duydularsa bunu söylediler. Dediler ki biz Hazreti Peygamberden bunu duyduk. O yüzden İslam'da siyasi irade bu manada Allah'ın iradesi gibi meşhurlaştırılmış bir irade değil.
Bunu Hazreti Ebubekir, Ömer Osman Ali radıyallahu anh hazretlerinin zamanlarında görüyoruz. Bu sıkıntı Muaviye'den sonra Emevilerde ve Abbasilerde görülen şey. Yani mesela onlar kendilerini Allah'ın halifesi, yeryüzündeki halifesi ve aynı zamanda da Allah'ın yeryüzündeki meşru iradesi olarak göstermişler. Burada sıkıntı var. 8. Ehli sünnet, imametin usulü dinden olmadığı, siyasi bir kurum olduğunu ve dinin ameli kısmıyla ilgili olduğu konusunda hemfikirdir. Ancak sünni siyaset anlayışında imamlar Kureyş'tenler şeklindeki bir rivayetin kabul edilmesi, imametin dini olmaktan ziyade dünyevi bir kurum olduğunun kelamı açıdan temellendirilmesinde önemli bir engel olmuştur.
Şimdi imamete ayet-i kerimeler ışığında baktığımızda iki ölçü çıkıyor. Bir, devletin iradesiyle alakalı ve idare etmekle alakalı ulul emir, imamet. İki, dinden fıkıh çıkarmakla alakalı, hüküm çıkarmakla alakalı imamet. Bunu İmam Maturidi çok ilginç bir şekilde ayırt etmiş. Şimdi bununla alakalı, İslam birey ve toplum hayatının bütün alanlarında olduğu gibi yönetim alanında da ilkeler ortaya koyar.
İslam'da boşluk yoktur. Mesela bir aile, aile hukuku bellidir. Ticaret, ticaret hukuku bellidir. Ticaretin ahlakı bellidir. Veyahut da yeme içme, yeme içme adabı erkanı hukuku bellidir. Giyinme, giyinme adabı erkanı hukuku bellidir. Barınma, barınma bu noktada hukuku bellidir. İşte ziraat yapacak, ziraatın hukuku bellidir. İşte sanat yapacak, sanatın hukuku bellidir. Yani İslam'da hukuk konulmamış, hukuk konulmamış hiçbir alan yoktur. Bakın hiçbir alan. Zaten bugün gayri İslami nizamlarla İslam'ın çatışmasının sebebi budur. İslam bizim dünyalık hayatımıza karışır. Dünyanın içerisinde ekonomidir, sosyal hayattır, ahlaktır.
İşte ev geçimidir, iş yeridir. Bütün hepsiyle alakalı İslam'da söylemler mevcuttur. Hukuk mevcuttur. Bugünkü Hristiyan dünyada ise bu öyle değildir. Mesela İslam ticarette karışır. Diyer ki ölçülerde, tartılarda haksızlık yapmayın. İşte insanları aldatmayın. Riba'dan uzak durun. Örneğin ticaretin hukukunu belirler. Evliliğin hukukunu belirler. Anne baba çocuk ilişkisinin hukukunu belirler. Bir çalışanla işverenin hukukunu belirler. Yani İslam'da belirlenmemiş veyahut da açıkta kalmış uygulanması mümkün olmayan hiçbir şey yoktur. Sizin evden içeri girişinizden yatıp tekrar çıkışınıza kadar karışır.
Hukuku belidir. İşte evlerinize hırsız gibi girmeyiniz. Evlerinize işte böyle anahtarla açıp girmeyiniz. Evde birisi varsa sessizce giremezsin kendi evine. Evlerinize kapılardan giriniz. Sen kendi benim evim deyip de pencereden atlayıp gelemezsin. Bahçe duvarından atlayıp gelemezsin. Sessizce içeri giremezsin. Eve girişin dahi hukuku bellidir. Bakın eve girişinizin dahi hukuku bellidir. O yüzden İslam hem dünyayı hem ahireti çepe çepe sarmıştır. Dünyanın içerisinde ne kadar dünyalık bir şey varsa, ne kadar dünyalık bir şey varsa hepsini de çepe çepe çevre çevrelemiştir. Ortada, muallakta hiçbir şey bırakmamıştır. Bakın hiçbir şey.
Açın fetevai hindiye yaklaşık 16 cilttir. Açın mesela el ihtiyarı 4 cilttir. Açın İbn-i Abidin'i 16 cilttir örneğin. Açın mebsutu yaklaşık 32 cilttir. Bakın dünyayla alakalı bir kimsenin doğumundan ölümüne kadar bütün hayatının hukukunu ve fıkığını bulabilirsiniz. Boşlukta hiçbir şey yok. Heva hevese bir şey bırakmamış. Bakın heva hevese bir şey bırakmamış. Bütüncüllük içerisinde. Bütüncüllük içerisinde. Böyle olduğu için zaten sıkıntı var. Yani dünyayı idare eden o global sistem, İslam'ı bu noktada kendisine tehlike görüyor. İslam'ı kendisine düşman görüyor. Neden?
Çünkü İslam her şeyde hükmetmiş. Onların tabiriyle söylüyor. Her şeye burnunu sokmuş. Her şeye maydanoz olmuş. Bakın her şeye maydanoz olmuş. O yüzden sıkıntı zaten. Böyle olunca, İslam başlangıç olarak hani böyle bir yönetim olarak da hani siyasi yönetim olarak kendisine ilkeler koymuş. Yani İslam'da siyasi yönetim de başıboş değil. İslam'da devleti yönetenler kendi heva ve heveslerine göre, kafalarına göre devlet yönetemezler. Hani bu sohbetin en başında dediydim ya. Bir, o insanın din ve vicdan hürriyetini koruması, kollaması lazım. İmam-ı Azam'a göre, maturi de ekola göre, hangi dinden olursa olsun. Yani İslam devletinde, İslam siyasi teşekkülünde yaşayan bir Hristiyan'ın da dinini korumakla mükellefsiniz.
Siz bir Yahudi'nin de dinini korumakla mükellefsiniz. İslam olarak. Siz kendi tebaanızın din ve vicdan hürriyetini korumakla mükellefsiniz. Herkes istediği dine iman edip, o istediği dinde yaşama özgürlüğüne sahip. İslam hukukunda, İslam siyasi hukukunda. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine-i Münevvere'de, Müslümanlarla savaşmayan, Müslümanların aleyhine bir şey yapmayan Hristiyanların ve Yahudilerin yaşamalarına müsaade etti.
Hayber normalde Yahudidir, onlar normalde hem Uhud'da hem Bedir'de hem sonradan Müslümanların aleyhine çokça işler yaptıkları için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o fitne yuvasını dağıtmakla, dağıtmaya mecbur kaldı. Hatta öyledir, mesela Yahudileri öldürttürmez. Onlara der ki siz normalde işte kendilerini, kendi yaşayabileceğiniz kadar eşyalarınızı, hayvanlarınızı, neyinizi alacaksanız alın, hicret edin.
Buradan boşaltın gidin der, boşaltıp giderler. Ama onlar topyekun Müslümanlarla savaş halindedir, savaş açmışlardır. O yüzden Müslüman bir iradede, idarede gayrimüslim unsurlar da din ve vicdan hürriyetlerini çok rahat bir şekilde yaşarlar. Bunun normalde adalet, eşitlik, seçilmek, seçmek, bir şeyde ehliyetli olmak, ehliyetli olanların iş başına gelmesi, emanet, emanetlere riayet etmek, şuura.
Bunlar İslam yönetiminin vazgeçilmez şeyleri. Ondan sonra biat etme. Bunlar İslam siyasetinin kendi içerisinde oluşturmuş olduğu kuramlar, kurallar. Bunların hepsiyle alakalı Kur'an ve sünnette ve imamların iştahatında iştahatlar var. O kimsenin sen din ve vicdan hürriyetini sağlayacaksın. O kimsenin sen akıl emniyetini sağlayacaksın. Sen tebaanın namus emniyetini sağlayacaksın. İslam devletinde, İslam siyasi yönetiminde kendi tebaanın, kendi tebaanın kadınını sen bilmem ne evlerinde satamazsın devlet olarak. Sen onun namusunu korumakla mükellefsin. O kadın tenini satmak zorunda kalmayacak. Sen ona bakmakla mükellefsin sosyal olarak.
Bakın sosyal olarak sen ona bakmakla mükellefsin. Mesela bu en güzel bir şekilde Hazreti Ömer Efendimiz'in zamanında yaşanmıştır. Hazreti Ömer Efendimiz dul ve yetimlere maaş bağlamıştır. Hazreti Ömer Efendimiz doğan çocuklara belli bir yaşa kadar maaş bağlamıştır. Hazreti Ömer Efendimiz yapıyor bunu. Her doğan çocuğa maaş bağlıyor devletten. Her doğan çocuğa. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine döneminde ne kadar dul ve yetim varsa hepsinde babası hükmünde. Hadis-i şerifte var ya ben sizin babanız hükmündeyim diye. Kimin ne ihtiyacı varsa gelip benden istesin, gelip bana söylesin. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şahsında aynı zamanda devlet başkanlığı da var.
Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine baktığımızda biz devleti de görüyoruz onda. Bütün Medine-i Münevvere'de ve İslam hududunun içerisindeki bütün dullara Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Beytülmal'den onlara iaşe, erzak dağıtılıyor. Önceden dinar yok, para yok, erzak var. Mesela filanca yerde bir dul var, onun yıllık erzakı yaşayabileceği kadar erzak temin ediliyor. Yaşayabileceği kadar buğday, bir yıllık yaşayabileceği kadar neyse arpa, hurma, neyse ne yiyecekse, ne içecekse. O günkü noktada erzak dağıtımı var. Yani normalde ilk etapta para dağıtımı yok çünkü. İlk önce eşya ve erzak dağıtımı.
Hazreti Ömer Efendimiz'de de var bu. O yüzden Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri bunda bu iş zirvesi yaşanıyor. İlki ve zirvesi yaşanıyor. Devlet zenginleşiyor çünkü Hazreti Ömer Efendimiz zamanında. Mısır fethediliyor, İran'ın tamamı fethediliyor. Bahreyn, Yemen o bölge komple fethediliyor. Afrika işlerine kadar gidiliyor. Öbür taraftan İran'da Hindistan sınırına kadar gidiliyor. Böyle olunca devlet bütün tabiri caizse bugün Batılıların Orta Doğu'yu diye nitelendirdi. Yine Batılıların bize Orta Asya dedikleri normalde Türklerin sınırlarına kadar, Türklerin sınırlarına kadar, orlara kadar gidiyor. Yani normalde hani Türkler sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın.
Hadis-i şerifini herkes biliyor. O yüzden Orta Asya'ya doğru, işlere doğru, İran'dan, bugünkü Tebriz'e doğru gidilen yerlerde oralarda fazla savaş çıkmıyor. Yani sıkıntı var çünkü oralarda. Savaşmıyorlar Türklerle. Çünkü Türklerin bir boyu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanında. O kılıç ustaları, o bahadır savaşkanlar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanında. Bunu Hazreti Osman Efendimiz'in evindeki kılıçtan, şu anda normalde kutsal emanetlerde bulunan kılıçların üzerindeki işaretlerden, aynı zamanda Selman'ın Farisi'den, Türktür kendisi ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin etrafında Türklerden kurulu bir tabiri caizse koruma bölüğü var. Onlar çünkü müthiş kılıççılar.
Kılıçlarını kendileri yapıyorlar, müthiş savaşçılar. Bakın müthiş savaşçılar. Öyle olunca Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde hadisi var, Türklerle savaşmayınız diye, Hazreti Ömer Efendimiz'in zamanında Türklerle savaş yok. Türk sınırına kadar geliyorlar, orada duruyorlar. Zamanın İran kralını içlere kadar takip ediyorlar. Böyle olunca devlet zenginleşiyor. Burada söylemek istediğim şey bu. Devlet zenginleşince de bütün duluna, yetimine, çocuklarına maaş bağlıyor. Bakın çocukların anneleri, babaları var. İhtiyaç sahibi olup olmadığına bakmıyor. Devlet bütün çocuklara iaşe veriyor o zaman için. Para yerine geçen iaşe veriyor. Öyle olunca İslam siyasetinde veya yönetim biçiminde insanların din vicdan hürriyetini, insanların akıl hürriyetlerini, insanların namus hürriyetlerini, namusunu koruyor o kimseyi.
Muhafaza ediyor. Ve insanların namusu muhafaza edince nesebi koruyor. Yani doğan çocuğun annesi babası belli. Neden? Namusu korudu çünkü. Nesebi korudu. Namusu korumazsa nesep korunmuyor. Nesep korunmazsa orta yerde sıkıntılar çıkıyor. Yani işte şu anda dünya üzerinde diyorlar ki babasız çocuklar yapıyorlar. İşte sperm bankaları kuruyorlar. Sperm bankalarında kimin sperm olduğu belli değil. Geçenlerde normalde Amerika'da bir doktor çıktı. Yaklaşık beş bin tane mi ne çocuğun babası hükmünde. Yani bütün bu spermine sonradan dölleme yapılacak olanlara kendi spermlerini vermiş adam. Ortalık ayağa kalktı. Örtbas ettiler. Bu çünkü neden? Teşvik ediliyor. Neden teşvik ediliyor?
Yani kocaya ihtiyaç duymadan çocuk sahibi ol. Kadına ihtiyaç duymadan çocuk sahibi ol. Kiralık anneler bul. Kiralık anneden çocuk sahibi ol. Çocuk mu? Al çocuk sana. Veyahut da işte savaşlarda ne bilemişte her şeyde kahnevan olmuş kimsesiz çocuklar var. Onlara sahip çık. Onlara normalde baba hükmünde ol gibi. Nesep ve aynı zamanda zürriyeti korumuyor. Muhafaza etmiyor bugünkü sistemler. İslam diyor ki namus ve nesep emniyetini, akıl emniyetini, mal emniyetini koruyor. Hiç kimse kimsenin malını haksız yere almayacak. Devlet bir başkasının malını haksız yere almayacak. Güçlü olan kurum, kuruluşlar bir başkasının malını haksız olarak almayacak. Herkesin malını devlet koruyacak.
Mal edinme hürriyeti var. Şimdi mal edinme hürriyeti ve devletin bir kimsenin malına el koymaması deyince aslında burada komünizme cevap veriyor İslam. Komünizm ne yapıyor? Bütün herkesin malına el koyuyor. Özel bir mal bırakmıyor. Özel bir mülk bırakmıyor. İslam buna karşı çıkıyor. Diyor ki hayır bir kimsenin malı var ise o malını sen konamazsın. Ancak bir kimse tarlasını işlemiyorsa, bu çünkü kamuayet bir şey. Yani yüz dönüm yeri var adamın, yüz dönüm yerine ekip biçmiyor. Onun Hanefi'ye göre belli bir senesi var. Yedi sene mi, üç sene mi ne olması lazım? Şimdi tam aklımda değil. Onun belli bir senesi var. Belli bir sene eğer oraya ekip dikmiyorsa devlet o tarlayı alıyor, ekip dikecek olanı veriyor.
Diyor ki sen ekip dikemiyorsun, ekip dikecek olana veriyorum diyor. Sebep, çünkü İslam'da üretmek var. Bütün her şey üretime tabi olması lazım. Bütün her şeyin üretimde kullanılması lazım. Mesela eski köylerde yaylalar vardır. Devlet hayvanlarını insanlar otlasın diye sahipsiz araziler İslam hukukunda devlete aittir. Bir arazinin sahibi yok. Orası fethedildi. Arazinin belli bir bölümü sahibi yok. Bir, oranın birinci derecede sahibi devlettir. İki, bunu Osmanlı sonradan farklı bir şekilde uygulamıştır. Hani sipahiler var ya işte orada belli bir tarlayı veriyor orada bir kimseye. O da belli bir asker bakıyor orada. Belli bir asker bakacak olana belli bir tarla veriliyor.
Yer veriliyor. O belli bir asker bakıyor. Savaş zamanında da o askerleri ne yapıyor? Savaşa gönderiyor. Osmanlı bunu böyle halletmiş. Ama öbür türlü devletin yer. Devlet kendi arazisini tarımla iştigal edecek olan, hayvancılıkla iştigal edecek olanlara tahsis ediyor. Mesela gidiyor örneğin İdir muhtarı devlete gidiyor. Diyor ki ben İdir'in köy muhtarıyım. E benim diyor köyümde örnekliyorum. Üç bin tane küçük baş var. Bu üç bin tane küçük başı doyurabilmem için bana yaylalık ver diyor. Devlet ona bir sınır çiziyor. Üç bin hayvanlık. Sen diyor bu sınırlar içerisinde üç bin hayvanı otlatabilirsin, yaylatabilirsin diyor. Veyahut da birisi gidiyor.
Diyor ki ben tarım yapıyorum. Örneğin ben buğday ekiyorum. Ama benim yerim yok diyor. Bana yer ver ben buğday ekeceğim. Devlet kaç bölüm yer istiyorsun? Yirmi bin bölüm. Ona yirmi bin bölüm yeri tahsis ediyor. Bundan devlet çıkan üründen ondan kira alıyor. Üründen. Gönderiyor sonra vergi memurunu. Ne kadar ton yapmış? İşte yüz dönümden, dönümünden üç yüz kilo almış olsa eski zamanda. İşte üç yüz ton yapıyor. Üç bin ton yapıyor. Üniversiteler elini kaldırırsın. Utanmadan kaldırın ellerinizi. Kaldır kaldır kaldır … Kaldır. Hay maşallah.
Amma amma. Üniversite sonrası gibi. Hadi bakalım. Dönümünden üç yüz kilo buğday almış olsa yüz dönümden kaç kilo almış? Otuz ton mu? Otuz ton buğday aldı almış. Bunun mesela bir oranı var. O oranı da devlete veriyor. Buğday olarak veriyor. Para olarak vermiyor. Şimdi İslam bu manada insanların hani malına konmuyor. Mesela 28 Şubat'ta bazı cemaatlerin, tarikatlerin kendilerince yaptırmış olduğu şeylere el koymuştu devlet o zaman için.
Bazı şeyhlerin evlerine el koyup sattırmıştı mesela. Sonradan mahkemeleri devam etti. Mahkemeleri kazandılar. Onlar ama baya perişan olmuştu o zaman için. Burada devlet mal emniyetini de koruyor insanların. Diyor ki İslam hukukunda malında emniyeti var. Ve o yüzden İslam bu noktada siyaset anlamında hem dinin düzenini korur hem de dünyanın düzenini korur.
Bakın dinin de düzenini korur. İslam'ın devlet modelinde. Şimdi İslam'ın devlet modelinde dinin de düzenini koruma siz şimdi yavaş yavaş alışacaksınız. Mesela Osmanlı'da şeyh-i islamlar var. Öyle değil mi? Dinin düzenini koruyor. Osmanlı'dan önce Selçuklu'da var. Dinin düzenini koruyan kurumlar var. Selçuklulardan önce Abbasiler de var. Onlardan önce de Emeviler de var. Mesela işte İmam Muhammed Hazretleri'ne dinin düzenini koruması için bugünkü manada Diyanet İşleri Başkanı yapmak istiyorlar kabul etmiyor. Kabul etmeyince onu katletmek için Şam'a götürürlerken o gün kralı ihtilalle değeriliyor örnek. Veyahut da İmam-ı Azam'ı o zaman için dinin başına getirmek istiyorlar.
İmam-ı Azam'ı o zaman gitmiyor hapsediyorlar, şehit ediyorlar. Mesela ondan sonra İmam-ı Yusuf kabul ediyor bunu Diyanet İşleri Reisi'ni. Ama İmam-ı Muhammed kabul etmiyor. Ben diyor İmam-ı Azam'ın peşinden gideceğim, kabul etmiyor. İmam-ı Serahsi de kabul etmiyor. Benim normalde fıkıh ölçülerinde İmam-ı Azam, İmam-ı Muhammed Serahsi çizgisini benim takip etmemin bir sebebi budur. Benim hoşuma gider. Ben onu çok önemli görürüm. Yani İmam-ı Azam devletten maaş almıyor, devletin tabiri caizse Diyanet İşleri Reisi'ni kabul etmiyor. İmam-ı Yusuf kabul ediyor. Kabul edilebilir mi? El cevap edilebilir. Ama İmam-ı Muhammed de kabul etmiyor. Arkasından gelen İmam-ı Serahsi de kabul etmiyor. Enteresandır.
Çünkü normalde bu minval üzerinde hadis-i şerifler var. Hani bir alimin, bir velinin devletin kapısına gitmemesiyle alakalı. Gitmemişler. Bunun gibi. O yüzden İslam yönetiminde, sisteminde dinin de düzeni ve dünyanın da düzeni başıboş değildir. Şimdi tabii o yönetecek olanların vasıfları var. Bu konuda en önemli şey mesela Darül Harf fıkıhıyla alakalı ilgilenenler bunun üzerinde çok önemli durmuşlar. Ve mesela İbni Abidin'den tutun da, El İhtiyar'dan tutun da, Dürer Gürer'den tutun da, İki Cilt Emanet ve Ehliyet'ten tutun da, yönetimle alakalı Hanefilerin İmam-ı Maturi'den tutun da, İmam-ı Maturi'de dahil buna.
Bunların hepsi de Müslümanların yöneticilerinin muhakkak kendilerinden İslam olmalarını öngörmüşler. Bir Müslüman olmayan bir kimse, Müslümanların başında devlet başkanı olması mümkün değildir. Bu olmazsa olmaz bir şarttır. Bakın bu olmazsa olmaz bir şarttır. Bir Müslümanın başındaki devlet başkanı muhakkak Müslüman olması gerekir. Muhakkak Müslüman değilse o Müslümanın devlet başkanı değildir. Ölçü, delil, ayet-i kerime, ey iman edenler Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan ulul emre idarecilere itaat edin. Burada sizden olan ulul emre idarecilere itaat edin sözünü İmam-ı Maturi'de sadece devlet başkanı olarak algılamaz.
Bunu askeriyenin içindeki komutanlar olarak da algılar. Bunu sadece devlet başkanı olarak algılamaz. Devletin en önemli idarecileri olan bugünkü tabirle bakanlar kurulu, bugünkü tabirle genelkurmay başkanı ve ordu komutanları. İmam-ı Maturi'de enteresan bir biçimde der ki, bu ayette geçen ulul emir hem devlet başkanını hem komutanları hem de yöneticileri bağlar der.
Yani siz bir yere belediye başkanı seçerken, İslami bir sistemde siz İslam olmayan bir belediye başkanı seçemezsiniz. Siz Almanya İmparatorluğu'nun komutanını Çanakkale'de komutan olarak tayin edemezsiniz. Çanakkale savaşlarını hatırlayın.
Almanlarla ortak olduk ya, Osmanlı. Ortak olunca ne yaptı? Çanakkale'nin savunmasını Alman generale verdiler. Veremezsin İslam hukukunda. Siz askeri personelin başında komutanı gayri İslami yapamazsınız. Siz bakanları ve önemli devlet adamlarını gayri İslamilerden oluşturamazsınız. Sizden olan emir sahiplerine itaat edilir. Yani burada o kimsenin Müslüman olması gerekir. Eğer ki o kimse kendisine Müslümanım dediğinde, o kimsenin hükmedeceği şey Kur'an ve Sünnet olur o zaman. Zaten o yüzden maidede birçok ayet-i kerimede Kur'an ve Sünnet'le, Kur'an'la hükmedilmesini, Allah'ın emirleriyle hükmedilmesini söyler. Çünkü yöneticiler Allah'ın hukukunu, Allah'ın hükmünü uygulamak zorundalar.
Bunu çok önemser İslam devlet siyaseti. Bunu çok önemser. Ve der ki muhakkak ki bu ulul emirler Müslüman olacaklar. Ve normalde burada tabi İmam Maturidi aynı zamanda kendi zamanında masum imam literatürüne sahip Şia'ya da karşı çıkar. Onlara da cevap vermiş olur.
O yüzden normalde İmam Maturidi burada enteresan bir ince çizgi. Ardından İmam Maturidi yönetimle alakalı Nisa suresi ayet 59'u yorumlar. Bakın bu normalde az önce sizden olan emir sahiplerine itaat eden ayetinin farklı bir ayet. Bu ayet ayrı bu ayrı. Bu ayeti farklı burada kulluğun emri farklı yorumlar. Ayet-i kerime şu. Ey iman edenler Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah ve Resulüne bırakın. Bu hem hayırlı hem de netice itibariyle daha güzeldir.
Burada geçen hani ulul emir kavramını bu normalde Nisa 59'daki bu kavramı normalde yöneticilere atfeder. Ama sonradan gelen Nisa 83'teki ayeti ise farklı yorumlar. Der ki kendilerine emniyet veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar. Eğer onu peygamberlere ve kendilerinden olan emir sahiplerine havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi.
Allah'ın üzerinizde olan lütfu ve merhameti olmasaydı pek azınız müstesna şeytana uyardınız. Burada Nisa 83 bu ayet-i kerime. Nisa 83'teki ulul emir lafzını imam matur idi. Burada fakihlere yorumlar bunu. Nisa 59'u yöneticilere ve idarecilere yorumlar. O yüzden derim ben kitab-ı tevhidi okuyun diye imam matur eden. Ve buradaki normalde 89'daki ayeti, 83'teki ayeti kerimeyi de fakihlere yorumlar. Yani din Kur'an ve sünnetten hüküm çıkaracak. Bir şey meydana geldiğinde, bir şey husule geldiğinde, bir problemle Müslümanlar karşı karşıya kaldıklarında o problemi aşacak, fakihlere atfeder buradaki ulul emri. O zaman iki tane ayeti kerime.
Nisa ayet 59. Oradaki ulul emir yöneticilerle alakalı. Öbürü Nisa ayet 83. Oradaki ulul emir de fakihlerle alakalı. Hani bize zaman zaman diyorlar ya bu mezhepler nereden çıktı, sonradan çıktı. Kardeş mezheplerin çıkmış ayeti kerimesi bu. Nisa ayet 83. Fıkıh çıkaracaklar. İştahat çıkaracaklar. O fıkıh ve iştahat mekanizması çalışacak. Peki fıkıh ve iştahat mekanizması nasıl çalışacak? Bu da Nisa 83 ayeti kerimesinde hüküm çıkarmaktan söz ediliyor çünkü. O zaman bunun da sünnette yeri var mı? Hüküm çıkartmanın var. Ne yaptılar? Ben Kur'an'a bakarım dedi. Bulamazsan dedi Hazreti Peygamber. Senin sünnetine bakarım dedi.
Bulamazsan deyince, iştahat ederim, fıkıh ederim. Ben ona kendim hükmederim deyince, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin hoşuna gitti. Tebessüm etti. Ona dua etti. O zaman bir şey çıkıyor orta yere. Orta yere çıkan şey şu. Bir, İslam hem yönetimsel olarak hem dinsel olarak, başıboş bırakmamış. Nisa ayet 59'da yöneticilere, ümaralara, yöneticilere, ümaralara atfetmiş ulul emri.
Nisa 83'te de fıkıh edecek olanlara hükmetmiş ulul emri olarak. O zaman iki ulul emir kavramı çıktı. Bir, ulul emir kavramı ne? Yöneticiler. İkinci ulul emir kavramı ne? Fıkıhçılar, bu noktada mezhepleri buna koyabiliriz. Veya bugünkü iştahat edebilecek noktada olan kimseleri veya iştahat mekanizmasını çalıştıran bir kurulu da bu noktada ulul emir olarak görebilir miyiz? Evet. Böylece normalde herhangi bir konuda anlaşmazlık çıktığında yönetimsel olarak İslam yöneticileri ama bunun devlet başkanı deyin, bakanlar düzeyinde deyin, komutanlar deyin bir meselede işin içinden çıkamazlarsa dönüyorlar kime? Fıkıhçılara, ikinci ulul emir olan fıkıhçılara, hukukçılara, anayasacılara onlara dönüyorlar.
Diyorlar ki burada böyle bir sıkıntımız var bizim. Biz bu işin içinden çıkamadık. Biz devlet başkanı olabiliriz ama biz dini bilmiyoruz tam olarak. Biz devleti idare edebiliriz. Ama devleti idare ederken neyin aram, neyin helal, neyin yapılıp neyin yapılmadığını biz dönüp fıkıhçılara soruyorlar. Fıkıhçıları da nereye yönlendiriyor? Bilmiyorsanız zikir ehline sorun diyor. Onları da yönlendirdiği yer var. Siz de bilmezseniz siz de gidin zikir ehline sorun. Sebep? Zikir ehli de kalp ehli. Onların da kalpleri açık. Normalde zahir noktada işin içinden çıkamazlarsa batın noktada zikir ehli işin içinden çıkacak. Mekanizma İslam yönetiminde üç aşağı beş yukarı böyle çalışıyor.
Normal, gerçek bir İslam yönetiminde. O zaman devlet idarecileri, ulul emir olan idareciler, Müslüman, sizden olan emir sahipleri. İki, emir sahibi, fıkıhçılar. Üç, bilemezlerse ehli zikre soracaklar. Sufiler. Böyle bir devlet yıkılır mı? Böyle bir devlet sistemi hayal ettiğinizde farklı bir şey çıkıyor. Allah muhafaza eylesin. Çünkü İmam-ı Aturidi, ayeti öyle yorumluyor. Herhangi bir hususta, anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız onu Allah ve Resulüne arz edin. Yani bu hadisleri inkar eden zırtabozlar, bakmayın siz onlara. Onlar böyle Avrupa'nın beslediği dönme beslemeler onlar.
O hadisleri inkar eden, o Amerika'dan, oradan buradan laf küf edenler, ülkede bunlara laf küf edenler, bunlar normalde Soros'un beslemeleri bunlar. Çünkü ayeti kerimede bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde Allah'a ve Resulüne götürün. Oradaki ibare enteresan. Eğer gerçekten diyor, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, enteresan bir şey, eğer gerçekten sen Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsan, işin içinden çıkamadığın bir problemi Allah ve Resulüne götüreceksin.
Yani Kur'an'a ve sünnete götüreceksin. Bir hüküm çıkacaksa, onun Kur'an'dan ve sünnetten delili olacak. Kur'an'dan ve sünnetten delili yoksa onun, yoksa o zaman o heva heves oldu. Ona uyulmuyor. Bu devlet yönetiminin, İslam devlet yönetiminin olmazsa olmazı. Ve o yüzden, dinle alakalı bir anlaşmaya düştüğümüzde, dinle de alakalı bir anlaşmazlığa düştük. Öyle ya, dinle alakalı bir anlaşmazlığa düştük. Nereye gideceğiz? Onda da Kur'an ve sünnete gideceğiz. Onda da fıkıhçılar ne yapacaklar? Oturacaklar, onlar da Kur'an ve sünnete müracaat edip, bize fıkh edecekler. Diyecekler ki, evet bu böyle olabilir. Bu böyle edilebilir. Ya delil getir bize. Bize delil getir.
Şimdi mesela, işte Toki'nin faizi caizdir dediler. Onun altına delil oluşturmak için uğraşıyorlar boyuna. Tabii bunlar, Türkiye'de bir ekol, Hayrettin Karaman da var bu işin içerisinde. Bursa'daki neydi fıkıhçı? Hamdi Döndüren de var bunun içerisinde. Hayrettin Karaman'ın ve Hamdi Döndüren'in yetiştirdiği, üniversitelerdeki fıkıh profesörleri, doçentleri var işin içerisinde. Bunlar çünkü önceden beri, bunlar daha da geriye bunlar. Normalde Muhammed Hamidullah'a kadar gidiyor bunların silsileleri. Türkiye'deki fıkıh silsilesi, tefsir silsilesini takip etmek lazım. Yani onun hocası, onun haccısı, onun hocası. Böyle takip edeceksiniz onları. Mesela işte gitmişler, Mısır'da örneğin eserde okumuşlar.
Bizde eser tabudur. Eser doğru. Eser mezunu deyince, her şey durur. Değil kardeşim. Eseri kuran 33 dereceli masol. Öyle değil. Müslüman uyanık olacak. Onun nasıl bir kimsenin şeyhuna, şeyhuna, şeyhuna, şeyhuna bakılıyor? Sufilikte. Şeyhi kim filanca? Onun şeyhi filanca. Bakılıyor mu? Evet. Fıkıhta da o kimsenin hocasına bakacaksınız. Doktorasını kimde yapmış? Kimde okumuş? Onun hocası kimde okumuş? Bu çok önemli. Bakın bu çok önemli.
O yüzden Türkiye'de bir faiz lobisi var. Profesörlerin içerisinde. İlahiyat fakültesinde faiz lobisi var. İlahiyat fakültelerindeki faiz lobileri enflasyon miktarı kadar faize cevaz veriyorlar. Bu ne demek biliyor musunuz? İslam dünyasının kapitalist sisteme teslim olması demek. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri faizin azını da çoğunu da haram etti. Ancak darülhab hukukundan oraya cevaz verebilirler. Onu da söyleyemezler. Sebep? Türkiye'ye darülharptür. Hükmünü vermeleri lazım o zaman. Bunu ilahiyatçılar verebilir mi? Veremez. Diyanetçiler verebilir mi? Veremez. Bakın bu hükmü de ne ilahiyatçiler verebilir ne diyanetçiler verebilir.
Ben onların işlerini kolaylaştırıyorum. Kızıyorlar. Mustafa Sabri Efendi vermiş diyorum fetvayı. Mustafa Sabri Efendi vermiş. Yayınlamış. Hicret etmiş gitmiş. Onun üzerine bir daha fetva veren yok. Türkiye darülharp değildir diye fetva veren yok. Resmi kurum olay. Çünkü Osmanlı'dan kalma Mustafa Sabri Efendi Şeyhülislam. Oradan fetva verebilirler. Veremiyorlar ama oradan da. Sebep? Yani bir diyanet işleri fıkıh kurulu veya bir diyanet işleri başkanını kendi yaşadığı devleti darülharp diyebilir mi? Darülislam da diyemiyorlar. Diyemiyorlar.
E şey diyorlar. Üçüncü sonradan oluştu bu da. Darülakt. Akit. Yani bir yere akitle oturulan bir yer. Akitle oturdun. Yani biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık aktı yaptık. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık aktı yapıp burada oturuyoruz. Böylece de devletin bütün kanun ve kurallarına uymak zorundayız. Akit yaptık çünkü. Veya bir kimse gitti Almanya'da. Almanya'ya ne için gitti? İşçi olarak gitti. Almanya'ya işçi giderken Almanya ona vize verdi. Oturma izni verdi. Çalışma izni verdi. Darülakt oldu orası. Yani orada yaşayabilirsin. Aslında bu da Darül Harp.
Darül Akit olan yer İslam hukukunun icra edildiği yer değil. Burada o yüzden İmam Muhammed'e katılıyorum diyorum ya benim çizgim İmam Muhammed diye. İmam Muhammed tek şart koyuyor orta yere. Bir yerde İslam hukuku yoksa orası Darül Harp'tir diyor. Net kesin. İmam-ı Serahsin net kesin. Bir yerde İslam hukuku yoksa orası Darül Harp'tir diyor. Net kesin. İslam hukuku var mı yok. Orası Darül Harp'tir. Darül Akti yok işte Darül Siyase yok bir sürü şey çıkarıyorlar son dönem. Hani böyle değişik ibareler kullanıp Müslümanların kafalarını karıştırıyorlar. Ben o yüzden diyorum son dönem çıkan fıkıh kitaplarına bakmıyorum. Git en eskisine bak. Canını vermiş İmam-ı Azam doğru ve hakikat için.
İmam Muhammed canını vermiş doğru ve hakikat için. İmam-ı Serahsi candan geçmiş. Hakikateyi konuşmak için. İmam-ı Hanbel candan geçmiş. İmam-ı Şafi'yi candan geçmiş. Candan geçmişler. O yüzden İmam-ı Muhammed'e göre hiçbir şey lazım değil. Bir yerde İslam hukuku yoksa orası Darül Harp'tir diyor. Net. İmam-ı Serahsi net. Bir yerde İslam hukuku yoksa orası Darül Harp'tir diyor. Bitti. Bu kadar netler. Böyle olunca o zaman siz faizin azı da çoğu da haram. Oraya buraya kaydırma. Oraya buraya döndürme. Şimdi mesela birkaç yazı dizisi yaptığı şey Hayrettin Karaman. Birkaç tanesinin bir bölümlerini okuyabildim. Yani okuyacağım onu inşallah.
Geriye dönün. Mesela zaruretten dolayı cevazlık veriyor. Bir şey zaruretse o zaruretten dolayı bunu kullanabilirsin. Hani bu İslam'da zaruretler var ya. Mesela bir kimse hani meşhur ya. Bir kimse işte susuz kalsa, çölde kalsa, işte o kimse şarap bulsa, susuzluğunu giderebilmesini, içmesi caiz midir? El cevap caizdir. Bir kimse çölde susuz kalsa veya depremde susuz kalsa. O kimse kendi, çok özür dilerim, bevlini içebilir mi, sidiğini içebilir el cevap. Yani zaruretler var ya zaruretten dolayı fetva vermek. Hani meşhurdur ya eski fıkıh kitaplarında da vardır. İşte bir kimse açlıktan perişan olsa domuz eti yiyebilir mi? El cevap yiyebilir.
Veyahut da leş yiyebilir mi? El cevap yiyebilir. Örneğin. Yani bu tip hani bir kimse zaruretten oruçlu olmuş olsa, işte bir tarafına helak olsa, o kimse orucunu bozabilir mi? El cevap bozabilir. Hatta onun orucunu bozması farz. Veyahut da bir kimse rahatsız olsa orucu kaldıramayacak halde olsa o kimsenin oruç tutması caiz midir? Değildir. O kimse oruç tutmayacak. Zaruretten dolayı onun üzerinden farz sakıt oldu. Varsa parası işte para tasadduk edecek. Eğer yok o da yoksa Allah onu affetsin. Hiçbir şey yok. Şimdi buradan zaruretten hareket ederekten Türkiye'de faize kapı aralanmaya çalışılıyor. Bunun altı doldurulmaya çalışıyor ve altı doldurulurken klasik fıkıhçılara cevap vermeye çalışıyorlar.
Uğraşma kardeşim. Faizin azı da çoğu da haram. Bir gramı da haram, on gramı da haram. Faiz faizdir. Her fazlalık da faizdir. Hadislerle sabit. Yani Cemil'in bana beş lira borcu var. Cemil zamanında ödeyemedi. Ben onu altı lira yaptım. Bunun şimdi günün faizcileri diyor ki bunu enflasyon miktarı kadar buna fazla ödeyebilir. Bakın enflasyon miktarı kadar buna fazla ödeyebilir. Bir borç alacak meselesi vardı bizim eski dervişlerle alakalı. Dedim ki bu parayı benden istemeye hakkınız yok. Onlar dediler ki var. Var diyorsanız öderim. Önemli değil dedim. Hatta bana dediler ki gel imam müftülüğe soralım. Dedim bu işin içerisinde bir şey var. Gittik müftülüğe.
Günün, şimdi ismini söylemeyeyim. Merkez vaizi Hamdi döndürene soruyor. Hamdi döndürene sorma dedim. Böyle durdu. Neden dedi? Hamdi döndüren dedim. Diyecek ki dedim enflasyon miktarı kadar faiz alabilirsin. Hiç sorma. Ben de onun dedim kitabı var. Gel dedim el hidayeyi götürdüm koydum ortaya. Buna göre fetva ver. Bunu zamanın merkez vaizine söylüyorum. Bursa'da yaşadığım olayı anlatıyorum. Canlı el hidayeyi götürdüm koydum önüne. Ben buna göre hüküm istiyorum senden dedim. Hamdi döndürenden istemiyorum dedim. Ama hamdi döndüren hocamız şöyle fıkıhçıdır, böyle fıkıhçıdır. Canım kardeşim. Ben el hidayeden, ben dürer gürerden, ben İbni Abidin'den, ben el ihtiyardan.
Ben fetevayı hindiye'den sana fetva istiyorum dedim. Yok. Tezgah hazır. Kim? Hamdi döndürenden. Telefon açtı. Dedim biliyor musun öyle canlı? Böyle bakıyor bana şimdi hani sen çok mu biliyor? Dedim öyle bakma hocam biliyorum dedim. Hamdi döndürenin dedim kitabı var bende. Onun şimdi diyecek ki size dedim ben. Size diyecek ki. Bu fazlalığı vermesi lazım diyecek dedim. Telefon açtı. Hocam bir probleminiz var. Bize yardımcı olabilir misiniz? Tabii dedi. İşte hocam şöyle bir. O geçen bana anlattığın mesele mi dedi. Bunu söyledi ya ses açık. Hocam ses açıktı dedi. Geçmiş olsun dedim ben. Öbürkünün omuzuna vurdum.
Bu parayı vereceğim sana merak etme dedim. Sana bu parayı vereceğim dedim. Tezgah kurmanıza gerek yoktu dedim. O böyle merkez vaiz böyle kaldı. Böyle ne yapacağını bilemedi. Dedim o yüzden iki yakanız bir araya gelmiyor. Öbürküne dedim bana dedim müsaade et. Ben parayı tamamlayınca sana haber versin. Parayı tamamladım getireyim. Çağırdım. Verdim parayı. Orta yerde senet, sepet hiçbir şey yok. Ödedim bitirdiğim bir borçtan 30 milyar daha istediler. Verdim 30 milyara. Hakkını helal et. Hayır dedim. Ben sana hakkını helal et dedim mi dedim şu anda. Demedim.
Bak ben borçluydum dedim. Ben helal et demiyorum. Sen neden öyle diyorsun? Helallaşmazlık lazım. Mahşerde helallaşırız dedim. Bu para çünkü faiz dedim. Şimdi Türkiye'de böyle bir faiz lobisi var. Bakın bu ilahiyatın içerisinde, diyanetin içerisinde bu faiz lobisi. Bunlar normalde bu noktada kendilerince zorluyorlar. İştahat çıkarıyorlar. Kapitalist sisteme İslam dünyasını peşkeş çekiyorlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden toplumun içerisinde hem siyaseten, hem siyaseten, hem de diyaneten İslam iki ulul emir kavramı koymuş. Bunu başıboş bırakmamış. Sonuç olarak bu sohbeti bitirivereyim artık bugün. Kısa kısa keseyim diyeceğim ama baya çokmuş daha.
Konu bitmeyecek. Sonuç olaraktan devam edeceğiz inşallah. Hatta 10 olmuş zaten. 7 ve 8. bölümleri, maddeleri okuduk. Sonuç olaraktan devam edeceğiz inşallah. Hakkınızı helal edin. Bizden yanı da helal olsun. Vallahi işin doğrusunu söyleyeyim güzel oldu ya. Bu yana böyle sohbet biz bir tek şeyde yapıyorduk. İzmit'te yapıyorduk o şeyde. Ne o? Saatçide yapıyorduk. Böyle canlı oluyor. Daha böyle samimi oluyor. Bence. Allah hayırlısını eylesin inşallah. Cenab-ı Hakk en hayırlı yöne çevirsin. Hakkınızı helal edin. Soru sormak serbest.
Buradayız. Bugünkü darbe yapanlarla İmam Azam Efendimizin ufet vasını... Anlayamadım. Bugünkü darbe yapan devlete kılıçla veya silahla İmam Azam Efendimizin ufet vasını... Biz normalde bunu İmam Azam Hazretleri o zaman için caizdir demiz. Kılıçla devlet ele geçirmeyi caizdir demiş ama... Bugünün şartları farklı. Biz öyle bir şey... Ben öyle bir şey diyemem. Ben darbelere karşı bir insanım. Evet. Kim faizi kendisine cevaz görüyorsa, caiz görüyorsa, kim faizi kendisine helal görüyorsa... İslam'dan çıkmış oluyor zaten.
Helala haram etti. Bir de devletle bağlantılıysa bir kurum... Devlet bizim İslam devleti değil zaten. Kabul etmiyorlar ki. Bizim devletimiz ne o... Layık, demokratik, insan haklarına dayalı bir hukuk devleti. Tanımlaması bu. İslam devleti değil. O ilk anayasa da vardı İslam devleti diye. Onu lav ettiler, kaldırdılar. O yüzden Hanefilere göre faiz hükmünde olmuyor. Mesela vergi dairesi yatırmadın, faiz işletiyor. Onda bu sefer sen sorumlu olmuyorsun ondan. Harbi olarak baktığın eğer Müslümansa bakamazsın.
Bakamazsın yani sen şimdi Onur'a öyle bakamazsın. Kurum olarak bakabilirsin evet. Mesela ben vergi dairesinden bir alacağım olunca ben faiziyle beraber alabilirim ondan. Caizdir. Anlamadım? Küçük yerlerde faiz olayı biraz farklı yapılıyor. Örneğin diyelim adamın marketi var. Marketi ben diyor sana diyor çiçek yağını verdim. Sen ne zaman vereceksin? Diyor altı ay sonra. Altı ay sonraki çiçek yağını ne kadarsa ben o kadar yazarım diyor. Bu faize giriyor mu efendim? Faiz o direkt faiz. Direkt faiz mi? Direkt. Endirekt değilim. Hem de fasit alışveriş. O alışveriş de fasit. Çünkü bir alışverişte miktar, fiyat belirli olması lazım.
Miktar ve fiyat belirli değilse o fasit alışveriştir. Fiyatı belirli olacak. Mesela örnek öyle yapacağına altı ay kaç para bu yağ şimdi? Örneğin işte peşin para 30 lira ama altı ay sonra 35 lira. Vadeli 35 lira dedi değil mi? Sen kalktın, vadeli 35 liradan aldın değil mi onu? Bu faiz değil. Peşin ödersem 35 lira, vadeli alırsam 36 lira. O alışveriş de fasit alışveriş oldu Hanefi'ye göre. Çünkü öyle bir alışverişte çift fiyat, iki fiyat, üç fiyat geçerli değil. Birisinin üzerine akit yapılması gerekiyor. Biz iplik ticaretinden çıkmaz sebebimin bir sebebi de oydu benim. O zaman için iplik ticareti yapanlar peşin şu kadar, onun bir ay vadeli bu kadar, iki ay vadeli bu kadar, üç ay vadeli bu kadar, dört ay vadeli bu kadar, beş ay, altı ay vadeli bu kadar.
Adam diyor ki sana iki ton iplik gönder bana. İki ton iplik gönderiyorsun, iki ton iplik gönderdiğinde ne vadesi belli ne fiyatı belli. Adam eline çekleri alıyor, geliyor. İşte üç aylık çek var, dört aylık çek var, beş aylık çek var. Ortalaması ne oldu? Dört ay oldu. Dört aylık çekin ne kadar, yüz elli denye tekstüre, şu kadar. O kadardan alıyorsun. Biz bunu normalde mesela bunu uygulayamayız ya bile bile. Biz diyorum kardeşim vadeyi koysan. De ki bana şu kadar alacağım. Ya Hacı abi hiç kimse böyle satmıyor ki. Sen böyle satmaya kalkıyorsun. Ya kardeşim benim böyle satmam lazım. Sen bana söyle, beş aylık de beş aylık vade, altı aylık de altı aylık olarak ben bunu hesaplayayım.
Yok, öyle hesaplamıyor adam. Çünkü neden? Piyasa kendince farklı. Yani bir fiyata bağlamamış. Adam normalde işte peşin öderse, örnekliyorum bunu, otuz lira ödecek. Eee bir aylık öderse otuz üç lira, iki aylık öderse örneğin işte otuz yedi lira, üç aylık öderse kırk bir lira. Bu ama ne ödeyeceği belli değil. Bu fasit alışveriş oldu, olmadı. Bir de efendim bu eee Darül Harp meselesinde müminle kafir arasında faiz yoktur. Konusuna istinaden de olsa, insanların çoğu bu olaydan biraz daha uzak durmaya çalışıyor. Hani kalbi ısındığı için mi bundan uzak durmaya? Yani faizle arasında mesafe koymamak için, direkt kalbi ısındığı için mi yani ona meyil ettiği için mi uzak durmaya çalışıyorlar?
Ya normalde faiz parası tatlı geliyor millete, haram. Adam oturduğu yerden hiçbir iş yapmadan kazanacak çünkü. Öbür türlü üretecek, o kimse satacak, koşturacak, mücadele edecek. helal para kazanmak kolay değil. Mesela adam mal dediği, para satıyor adam. Evet. Faiz parasını peki, aldığımız faiz parasını nasıl kullanmak gerekir? Oldu ki vergi dairesinden veya devletten bu şekilde. Ben çatır çatır yerim. Bir de bu var çünkü. Yani bunu özellikle böyle söylüyorum. Sebebi şu. Şimdi bankada adamın parası var. Bankada parası olunca işte, bilhassa ticaret yapanlar.
O normalde şimdi onlara diyorum ki, bankalarınızı faize yatırın, paranızı faize yatırın. Sebep? Zaten banka onu satacak faizle. Sen onu daha fazla zenginleştirme. Faiz kurumu. Hiç olmaz. İki gün dahi dursa, iki günlük faizi çalıştır. Ben o normalde bir kimsenin ihtiyacı yoksa, hani böyle bir paraya, kendisinin yiyip işmesine gerek yok. Gitsin fakir fukaranın birisine versin. Veyahut da bir yere tasadük etsin. Ama normalde gerçekten ihtiyacı yoksa, ama ihtiyacı varsa o kimse, örneğin memur, işçi bir yerde çalışıyor. Memur, bir yerde memurluk yapıyor. Aldığı belli, sattığı belli. Yani eğer fazlaca bir geliri yoksa, zaten Türkiye'de memur ve işçi zekata tabi.
Başka geliri yoksa, yani özel gibi benim memurum işimi bilir der de, işini bilen memurlar varsa, bu ayrı bir mesele. Ama öbür türlü bir memur kaç para maaş alacak? Ne kadar maaşın? Dört lira. Adam normalde dört lirayla ancak geçinir, geçinemez bile zor. Tıkı tıkına gider. Gidemez. Örnekliyorum şimdi. Yani bizim derviş kardeşlerin hayat standartları, yani normalden de aşağı olduğundan dolayı, yani geçinir, yürür. Öbür türlü zor. Yani o adam nereye para biriktirecek? Zekata tabi. Normalde fabrikada çalışan bir kimse, asgari ücret ne kadar şu anda?
Kaç? İki bin üç yüz kuz... İki bin üç yüz yirmi beş lira. Adam asker ücretle çalışıyorsa bir yerde mümkün değil. Geçinemez. Türkiye'de geçinemez. Çok zor. E o kimse zekata tabi. Öyle olunca onun diyelim ki, onların hani maaşlar şimdi bankaya yatırılıyor ya, bankaya yatırılınca promosyon mu veriyor bankalar?
Savaş promosyon mu diyor ona? İşverene, işçilere? İşçilere de mi veriyorlar? Evet. Emekliye veriyorlar, evet. Bana bir şey imzalattılar çünkü. Halk Bankası'nda kaç para? İki yüz lira mı? İki yüz elli lira mı o gün için vermişlerdi. İki yüz yirmi lira mıydı? Sen yanında mıydın o zaman? Evet. Tabi kavga çıkardık biz bankada parayı vermediler diye. Kavga çıkardık derken ben diyorum bu para benim mi? Senin ver diyorum ben veremem. O zaman yazı ver bana veremediğine dair diyorum ben. Ne yapacaksın diyor? İcrae vereceğim diyor. Bakıyorlar diyorlar tam kırık bir adam geldi. Diyorum. Biz diyorum ödemesek icrayı vereceksiniz mi?
E tabi diyor. Ben neden sizi vermeyeyim icrayı diyorum? Ya paramı verin ya kağıt verin bana diyorum ben. Şef olmadı, ikna edemedi. Müdür yardımcısına gittik. Öyle oldun değil mi? Hocam dedi. E tamam dedim bitti işimiz. Karabaşı velda. Evet o dedim. Aa hocam nasılsınız? İyi misiniz? İyiyiz ama parayı alamadık dedim ben tamam. Hocam yarın dedi. İşte bu benim kartım. Yarın hiçbir yere dedi. Hiç kimseye de gitmeyin yanına dedi. Bu benim kartım. İçeri gidin buraya gelin dedi. Yarın ödeyeceğim ben size dedim. Bitti işimiz. Tanınmak da iyi değil. Didişemedim. İçimde kaldı. Hırsım. Ertesin gittim. Hüsesin gerçekten. Gittim kartı verdim.
Hemen ben oturuyorum. Hemen paraları getirdi. İmzalattı her şeyi. Bitti. Parayı aldım. Bu sefer arkaya arkaya bakıyorum. Bu para benim mi? Ulan çağırırlar mı beni bir daha diye. Arkaya döne döne baka baka gittim. Aşağı doğru indim. Şeyden Halk Bankası'ndan. Ahmet Açar'ı aradım. Ulan Ahmet Açar dedim ya. Bankadan bu kadar para aldım dedim ben. Biriken maaşları. Bu para benim mi değil mi diye. Hep arkama arkama baktım dedim. Buzağlı inekler gibi dedim. Baba senin ya ye dedi. Savaşı aradım. Ulan bu para benim mi? Yiyeyim mi dedim ben. Savaş dedi. Yiye dedi. Ondan sonra bir güzel yedim. Bırakır mıyım? Evet. Faiz de böyle. İhtiyacı yoksa bir kimse verebilir, dağıtabilir.
İhtiyacı varsa da çatır çatır yiyebilir. Yok ben yemeyeceğim, yiyemiyorum diyorsa, takva yapıyorsa getirsin. Harcayarız biz, sıkıntı yok. Evet. Türklerle savaşmayın. Onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Ben Hazreti Ömer Efendimizin zamanına söyledim zaten.
Emeviler zamanını söylemedim. Emeviler zaten öyle yaptığı için Emevilerin öyle yapmasının sebebisi oraya Ehlibeyt'in Türklere sığınması, Ehlibeyt Türklere sığınınca Emeviler Ehlibeyt'i oralarda da öldürmek istiyorlar. Oralarda da öldürmek, katletmek isteyince Türklerle o yüzden savaşın içerisine giriyorlar ve Türklerin İslam olmasına sebep oluyorlar. Altın da aynı şekilde olabilir mi? Altın şey olmaz, faiz olmaz. Mesela bir kimse örneğin on tane sarı lira borçlandı, on tane sarı lira olarak öder. Bugün sarı lira beş liraydı, o gün on beş liraydı. Bu faiz olmaz. Çünkü mesela bu Osmanlı ulemasının da bu noktada verdiği fetva var. Bu hadis-i şerife dayanıyor zaten.
Hani borçlanırken iyi hurmanın karşılığı yine iyi hurmadır. İyi hurmanın karşılığı kötü hurma değildir. Hadise sabittir bu. Veya kötü hurma, bir kimse iki ölçek kötü hurma verip bir ölçek iyi hurma alamaz. Aradaki faizdir bunu. Bakın dikkat edin. Hadis de sabittir bunlar. Yani iki ölçek kötü hurmayla siz kötü hurmayı verip bir ölçek iyi hurma alamazsınız. Aradaki fark faizdir. Hadis de sabittir bu. Buradan hareket ederekten Osmanlı uleması şu fetvayı veriyor. Kağıtla borçlananlar kağıtla, altınla borçlananlar borçlarını altınla ödeyecek diye hükmü çıkarıyorlar. Bu iyi hurma kötü hurmadan çıkarılan hüküm bu. O yüzden normalde mesela siz 24, 14 ayar borçlanıp 24 ayar ödeyemezsiniz.
Aradaki şey faiz olur. İkisinin de adı altın. Birisi 14 ayar, birisi 22 ayar. Siz 14 ayar borç alıp 22 ayar ödeyemezsiniz. Bu da faiz olur. Miktar aynı ama kalitesi aynı değil. O yüzden yine faiz olur. Ama 24 ayar altın aldınız, 24 ayar altın olarak ödediniz. Bunda bir sıkıntı yok. Fazlalık da yoksa bir sıkıntı yok. Kaç gram? 100 gram. 100 gram 24 ayar altın aldınız, 100 gram ödediniz. Bunda bir sıkıntı yok. Bu faiz değil. Evet. Kitab-ı Tevhidi var. Yazarını bilmiyorum aklımda değil. Nasıl nasıl?
Bu şöyle bir şey. Şimdi İsmail'e ben, İsmail benden 20 lira borç aldı. Ondan sonra getirirken bana 25 lira getirdi. Örnek. Ben istemedim 25 lira. O 25 lira getirdi. Buna fetva vermişler. Bu demişler bu fazlalık kendiliğinden olduğu için caizdir demişler. Bu kendiliğinden olduğu için caizdir demişler. Görmemişler onu. Evet, o kendiliğinden, hediye babından 25 lira getirdi. Veya 20 lira para getirdi, 5 liralık da altın getirdi örneğin.
Geçen enteresan bir şey yaşadım, söyleyeyim mi? Bizim mahallede bir komşu vardı. Bir gün işte, ya çok sıkıştım dedi, şu faizci benim perişan ediyor dedi. Bin liram var mı bana dedi. Cevdet geldi o esnada, nerede Cevdet? Kahveci vardı ya, parayı getirdi o geçen gün. Cevdet de biz de oradaydık. Cevdet bin lira var mı üzerinde dedim ben. Var dedi, ver dedim ben şimdi. Verdi bu bin lirayı. Şimdi ondan aldım ki, hani beni es geçer çünkü. Ben diyorum bak Cevdet'ten aldım parayı diyorum ben. Getireceğim hocam, şöyle de böyle de neyse. Tabii ben Cevdet'e ödedim. Tabii o parayı, öyle duruyor. Ben bir daha bir şey demedim. Geçen gün gelmişti bu şimdi. Bayağı üzerine.
İki yıl geçti mi Cevdet? Değil mi? İki yılı geçti. Görüyor beni tabii ben. Selamun aleyküm aleyküm selam. Nasılsın komşu, iyi misin? O böyle konuşuyorum ben hiç. Ben bozuntuya vermiyorum. Geçenlerde geldi. İşte dedi, sana mahcubum. Estağfurullah dedim ya. Dedi bu bin lira. Ondan sonra aldığım para dedi. Bir de küçük altın yapmış. Bunu dedi, hediye olarak kabul et hocam dedi. Böyle baktım. Dedim şu küçük altına al. Elin bile değmesin ona dedim. Böyle baktı. Sen değil mi ki dedim bu parayı getirdin? Benim nazarımda sen namuslu, şerefli bir adamsın dedim. Bir insan zora düşebilir, dara düşebilir. Sen de zora dara düştün dedim.
Şu altına al sen dedim. Hocam dedim. Şu altına al. Hem hocam diyeceksin dedim. Hem bir de senden dedim. Faiz mi oluyor? Valla faiz değil, billa faiz değil. Ben gönlümden koptu geldim. Yok dedim. Ben öyle para almam. Allah'a olsun. Benim ihtiyacım yok zaten dedim. Sen dedim koy cebine. Bu hediye hükmünde doğrusun. Ama dedim ben böyle hediye de istemiyorum. Neyse koydu cebine. Gözleri doldu. Ya dedi sen ne iyi adammışsın ya dedi. Estağfurullah dedim ya sen bu işler sen sıkıntı değil. İşin gücünden gelsin senin dedim. Şimdi toplum bunu kendince kendi kafasından çok faizli para alıyordu o çarşıda. Kendince bunu alışkanlık haline getirmiş. Hani bu adam faiz almıyor ama götüreyim diye.
Bakın enteresan bir şey. Sonra bir yerde benim mevzum geçmiş. Böyle. Bu bir güzel sövmüş hepsine de. Bu adam iyi bir adam. Siz nasıl tanımadınız bir adama böyle davranıyorsunuz diye. Ben böyle oldu, böyle oldu, böyle oldu demiş. Onun aleyhine konuşanların anasını, avradını bu ondan sonra. Orada birisi daha varmış. Nasıl düz gitmiş ama. Demiş varsa sövülecek olanı bıçaklayacağım şimdi demiş burada. Bıçağı da çekmiş bu. Böyle baktım. Ondan sonra onun yanındaki söyledi. Dedi hocam ne yaptın sen bu adama nasıl üfledin dedi. Ne ol dedim ha. Vallahi doğuracaktım dedi. Yok be dedim hiçbir şey yapmadım. Allah razı olsun o sever beni dedim. O yüzden yapmış dedim.
Tabii toplum arasında bu var delikanlıya söylüyorum şimdi. Ama bu normalde evet bir kimse bunu yapar caiz midir? Evet. Ama çok uygun değil. Hani şüphelilerden kaçınınız diyor ya. O yüzden gerek yok. Olmaz.
Olmaz. Çünkü o altını bozdu TL olarak gönderdi. Olmaz. Birisi gidecekti altını alıp gelecekti orada. Olmadı. Efendim bu mahkemelerin mahkemelerin uzun ya uzadığı sürece faiz istiyor. Bu faizi almak doğru mu? Dedim ya az önce resmi kurumlardan. Mahkemede bu ne işe daha iyi. Bu noktada sıkıntı yok. Alınmasında bir beis yok. Oğlumuzda şimdi bir acayip bir hastalık var. İnsanlar çok yalan atıyor. Soruyorsun böyle gönül rahatlığıyla hemen yalanı atıyor. Dinimizde yalan atmak siz daha iyi biliyorsunuz.
Cenab-ı Hak naletlik iş diye şey yapmış. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesselam'e sormuşlar. Müslüman bunu yapar, bunu yapar, bunu yapar. Asla ve asla yalan atmaz. Üç kere tekrarlamıştır. Geçenlerde bir kuruma telefonu açtım. Alenen yalan atıyor. Diyor ki, efendime söyleyeyim, eğer tekke hakkında konuşmak şeyse... Konuşma. Tamam. Diyor ki böyle böyle. Dedim, Müslüman yalan atmaz. Dedim, naletlik iş yapıyorsunuz. Artı, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesselam'in bu gibi şeyini, yani hadisi söyledim. Bize söylenen bu diyor. Yani bu toplumumuzdaki bu hastalık, örnek veriyorum misalen, alışverişte yalan, birisiyle evlenmeye kalktığı zaman yalan, örnek veriyorum ne söylüyorsa yalan.
Bunun Müslüman'ı da yapıyor, Hristiyan'ı da yapıyor, Yahudisi de yapıyor. Yani yalan atmayan eziliyor, adı çıkıyor. Yalan atan, çok affedersiniz, işi yürütüyor. Bu hakkında ne söylersin? Yalan söylemek, bir, büyük günah kebay'dır. İki, mekruhtur yalan söylemek. Üç, farzdır. Tabii, yalan söylemek farzdır. Kime? Düşmanına. Yani düşmanına yalan söylemek farzdır. Nasıl? Harp hutadır, harp hutadır, harp hutadır, hiledir. Hadis-i şerif ve mucibince, Hanefiler, İslam fıkıhçılar bu konuda, hemfikirler. Yani bir kimse düşmanın eline geçerse, düşmanı kandıracak, düşmana doğruyu söylemeyecek, düşmanına doğru yol tarif etmeyecek, düşmanına ona göre şaşırttıracak, kandıracak.
O yüzden düşmanına bu noktada yalan söylemek farz olmuş oluyor. Yalan söylemek, nafile hükmünde. Hani nafile ibadet gibi. Bu ne? Bu ne oldu? Hani işte iki küsü barıştırmakta, karı kocaya barıştırmakta, o zaman da yalan cahiz oldu. Yani normalde işte diyorsun ki kadına, adam seni sayıklıyor gece gündüz. Doğru mu? Bir yerde doğru. Adam Allah lanet etsin diyor tanıştığım güne. Gece gündüz onu sayıklıyor. Ama kadına öyle demiyorsun, adam seni çok seviyor diyorsun. Kadın da onu sayıklıyor. Kör olasıca adam. Boyunu devrilsin gelsin diyor, adama diyor seni sayıklıyor. Adam böyle bir çekileceğini veriyor. Gerçekten mi diyor hani?
Beni sayıklıyor. Ya sen ne muhteşem adamısın. Tabii seni sayıklıyor. Hep şey yapıyorlar. Ne o? Barışıp gidiyorlar. Böyle olunca da yalan söylemek bu noktada caiz olmuş oluyor. Hatta nafile ibadet gibi. İki küsü barıştırıyorsun. Ama yalan söylemek haram. Evet mümini aldatmaz, kandırmaz. Yalan söylemek. Bu noktada da haram. O yüzden Ömer, bu yalan söyleyenlerin hepsini orta yerde güma atmaya yalan böyle O X devlet kurumuyla alakalı söyleniyor. 50 tane yalan atıyor. Önce kan duruyor. Ondan sonra bir bakıyorsun. İkinci gün mahkemede görüyor kendini. Alışveriş yapıyor.
Aldatan bizden değildir. Evet. Aldatan bizden değildir. O doğru değil. Doğru. Yoksa iftira atıyor. Hiçbir şey yok. İftira atıyor bir insana. Halbuki yalan atmış oluyor orada. O çifte katmerli oluyor. Allah muhafaza eylesin. Helal olsun estağfurullah. Tamam. Burada programı nasıl tanzim ettiniz? Sema olacak mı? Saat on buçuk oldu. Evet. Harika oluyor. Evet. Bugün gerçekten güzel oldu. Benim hoşuma gitti. Allah razı olsun inşallah. Allah izin verirse inşallah büyük konuşmayayım. Sufilikte büyük konuşmak yok. Ben daha önce de zaman zaman oradaki sohbetleri son vermek istiyordum. Şimdi böyle bir şey oluştu. Allah hayırlısını eylesin. Cumartesileri burada sohbet edebiliriz.
Buradan semaya geçeriz. Allah ne gösterecek bilmiyoruz. Bir konuşmaya gerek yok. Tepeden konuşmaya da gerek yok. O yüzden hamdolsun bir sıkıntı yok. Bugün bayanlara söyledim. Burada da söyleyeyim arkadaşlara. Tekke sıkıntımız yok. Perşembe günü akşam da söyledim. Benim böyle bir derdim yok hiç. Benim mekan derdim olmaz hiç. Biz böyle zaman zaman yer arıyorduk. Yer aramaya devam ediyoruz. Oraya bir kıl çadır kurar. Oraya da tekke yaparız biz. Bizim için sıkıntı yok. O yüzden sakin olun. Herkes, hiç kimse kimseye hakaret etmesin. Bu çok önemli. Bunu yıllardan beri söylüyorum. Hep söyleyeceğim. Hiçbir şey için hakaret etmeye değmez.
Hiçbir şey için küfür etmeye değmez. Haklılığınızı hakaret ederekten, küfür ederekten sağlayamazsınız. Biz güzel ahlak savaşı veriyoruz. Canımız yanınca asıl güzel ahlakı korumamız lazım. Haksızlığa uğradığımız zaman biz güzel ahlakı korumamız lazım. Ne pahasına olursa olsun, evlerinizde de, işlerinizde de, dergahta da, tekkede de, sokakta da, her yerde güzel ahlakınızı koruyun.
Kimseye hakaret etmeyin. Kimseye küfür etmeyin. Kimseye zulmetmeyin. Kim olursa olsun. Adi Şerif var ya düşmanınıza ölçülü düşmanlık edin. Bir gün dostunuz olabilir. Bilinmez ki. Sizin en çok düşman olduğunuz kimse gelir buraya oturur, ben derviş olacağım der. Ne diyeceksiniz? Sufi kültürü, dergah kültürü bambaşka bir kültürdür. Bakın bambaşka bir kültürdür. Demir leblebi gibi çiğnemek zorunda kalırsın. Yutmak zorunda kalırsın.
Adam sana, herkes ne zararlar eder. Gelir selamun aleyküm. Abi ben geldim dese ne diyeceğim ben ona? Ne diyebilirsin? Dersini de alıyoruz. Normalde görmek de istemiyorum diyorum ben zaman zaman. Geliyor oturuyor. Ne diyebiliyorum? Dergah kültürüdür bu. Sen onu kovamazsın oradan. Burada herkes edebinle oturuyor mu oturuyor. Benim kan katili düşmanım da olsa ben onu buradan dışarı çıkaramam. Yok.
Sebep? Kardeşim burası Allah'ın evi. Burası Allah'ın zikredildiği yer. Burası Kur'an ve sünnetin öğretilmeye çalışıldığı yer. Sen oradan buradan onu kovamazsın. O yüzden ölçülü davranım. Sen ona hakaret edemezsin. Sebep? Bir gün çıkar gelir senin önüne. Hakaret etmeyin. Kimseye, hiçbir kimseye. Adam çıktı geldi dergaha ne yapacaksınız? Geldi affedersiniz Mustafa Özbağ beyefendi. Ben mikrofonu alıp iki kelime konuşabilir miyim? Tabii dedim verdim mikrofonu ona. Arkadaşlar hakaret ettiniz adam burada dedi. Ne diyeceksiniz?
Ben geldim üstadınızla helallaşmaya. Benim ona hakkım helal olsun. Sen de hakkını helal olsun. Helal olsun. Arkadaşlar hakaret edenler size helal etmiyorum dedi. Sözümü unutmayın. Bu dergah kültürüdür. Bu dergah sufilik edebi adabıdır. Sen doğrunu anlatırsın. Sen doğrunu anlatırsın. Sen haklılığını anlatırsın.
Bunu anlatırsın. Bir şeyi şikayet edebilirsin. Orta yerde bir haksızlık vardır. Şikayet edersin. Bir kimsenin özelliğini araştıramazsın ama. Onlar araştırabilir. Sen araştıramazsın. Bir başkası senin özel hayatını lime lime edebilir. Sana istediği hakarete edebilir. Senin üzerinde istediği iftirayı edebilir. Sen edemezsin. Sen yapamazsın. Hangi birini düzeltmeye çalışacağım bu devirde? Adam videonun orasını kesiyor. Burasını kesiyor. Salıyor meydana. Veya biz kesiyoruz. İyi niyetle. Adam orada mı başka bir şey söylüyor ona? Hakaret edeni durduramazsın.
Ama biz hakaret edemeyiz. Biz küfredemeyiz. Biz belden aşağı vuramayız. Biz hiç kimsenin eşini, çoluğunu, çocuğunu dilimize dolayamayız. Yapamayız. Biz hicredemeyiz. Yapamayız. Biz alay edemeyiz. Yapamayız. Yok. O yüzden hakarete, küfüre, haddi aşmaya gerek yok. Koruyun. Ağırlığınızı ve vakarınızı koruyun. Gerek yok. Bu meselelerle ilgilenen arkadaşlarımız var, kardeşlerimiz var. Zaten onlar benden izinsiz, benden habersiz bir şey yapmıyorlar.
Ne olacaksa hepsini bana danışıyorlar. Bunu şöyle mi yapalım, bunu böyle mi yapalım? Ben yapın dediğimde yapıyorlar. Gerek yok. Ama hakaret, küfür, aşağılama bunlar kabul edebileceğim şeyler değil. Hiç önemli değil. Tekke burada Cemil'in dedikleri gibi takkeleri de tekkeleri de onların olsun. Sıkıntı değil. Biz kendimizi bozmayalım. Biz hakaret etmeyelim. Birisi hakaret etse bütün dergahın gardını bozuyor. Birisi küfür etse bütün dergahın gardını bozuyor. Biz bu eğitimi vermiyoruz bundan. Yok. Muhakkak içimizden çıkacak öyle kardeşler arkadaşlar. Ama onlar da kendilerini bu noktada terbiye edecekler. Buna hakları yok.
Biz başı dik yürüyebilmeliyiz arkadaşlar. Başı dik her yere de gidebilmeliyiz. O yüzden benim ve yönetimdeki arkadaşlarım boyunlarını bükmeyin hiçbir yerde. Açık ve net. Ben Cafer'i, Ömer'i örneğin yönetimde olan arkadaşlarım. Bir yere gönül rahatlığıyla gidin buna böyle böyle böyle söyleyin diyebilmeliyim. Ona şunu dememeliler. Sizin arkadaşlar bana ana avrat küfretti. Sizin arkadaşlar bize olmadık hakaretler etti. Bu olmalı. İmtihanı kaybediyoruz o zaman. O zaman imtihanı kaybediyoruz. Doğru şey değil. Bunu ben ta dergahla haşir neşir olduğum günden beri bütün arkadaşlara söylerim. Sufiler her yerde yani mesela Türkiye'deki bunu böyle açık açık konuşacağım hakkınızı helal edin.
Nakşibendi yapılanmaları vardır. Bu nakşibendi yapılanmalar Türkiye'deki etliye sütliye karışmazlar. Bakın hiçbir etliye sütliye karışmazlar. Bunlar bulundukları yerde gerekirse İslam'ın söyleminden geriye dahi dönebilirler, konuşmazlar. Bu mesela risale yapılanması ile nakşibendi yapılanması birbirine yakındır bunların yapılanmaları.
Zaten mesela Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri biraz daha nakşibendi yapılanmasına yakındır. Mesela onun sözüdür. Her hak her yerde söylemek o kimsenin hakkı değildir der. Örneğin. Bu ne demektir? Sen kendini saklarsın, gizlersin, konuşmazsın. O yüzden Türkiye'de sufilik denilince bir nakşibendi yapılanması göz önünde bulundurulur. Karşıdaki kimse seni analiz ederken bir nakşibendi yapılanması noktasında analiz eder seni. Bizim insanlara ilk etapta ters gelmemiz, sert gelmemiz, biraz böyle tuhaf gelmemiz buradan kaynaklanıyor. Bende öyle bir yapılanma yok. Bende tipik nakşibendi yapılanması hiç yok. Hiç olmadı bende. Bunun benim yetişme tarzımla da alakalı, gençliğimle de alakalı, çocukluğumla da alakalı.
Benim çocukluğum, gençliğim böyle kıyıda, köşede böyle örtülü kapılar ardının altında bir şeyler yapmak öyle geçmemiş benim. Ben paldır küldür, içi dışında. Söyleyecek olduğumu söylerim, yapacak olduğumu yaparım, yürünecekse yürürüm, dövülecekse döverim, gençliğimi anlatıyorum. Bir şey yapılacaksa yaparım, ben ona alışmışım. Ben ona alışınca tarikatta, yani ben dergaha girdiğimde de aynı alışkanlık bende devam etti. Nereye gidilecek? Şeyh Efendi'ye gidilecek. Kalkın lan yürüyün hadi Şeyh Efendi'ye gideceğiz. Abi ya işte ya yürü lan! Alışmışım ben buna. Bu ben öyle pıs pıs pıs yapamıyorum. Bana telefon açıyorlardı. Ben orman işletmesinde çalışıyordum.
İşte trenin zakiri söylüyordu. Selamun aleyküm. Aleyküm selam. Misafir geldi de. Şeyh Efendi mi geldi? Öyle deme, öyle deme, öyle deme diyor bana. Neden telefonlar dinleniyor diye. Yani adam Şeyh Efendi demeye korkuyor. Ben Şeyh Efendi mi geldi diyorum. Ben bunu söylerken bizim orada serviste 12-13 kişi çalışıyor. Orada bir tane de şef yardımcısı var. İrfan Bey var. Bir de muhasebe şefi var. Onun odası ayrı. Ama şef yardımcısı var İrfan Bey. Duyuyor o şimdi ortadaki masalı. Bu sabah ne oluyor? Kim gelmiş ya? Şeyh Efendi gelmiş diyorum ben. Herkes bakıyor bana. Bütün servistekiler bakıyor. Benim hayat tarzım bu. O yüzden benim tarikattaki duruşum da bu. Biz biraz o yüzden ters geliyoruz millete.
Hani onlar nakşi yapılandırmasına sahipler. Biraz daha saklı gizli gidecekler. Evlerde toplanacaklar. Kimse haber vermeyecekler. Mesela Türkiye'deki nakşibendi yapılanmasıdır. Bir ders 10 kişidir. 11 kişi değildir. Orada 11.si ayrı bir derse gider. Orada 10 kişi devam eder. Veya oradan bir kişiyi çıkarırlar. Ayrı böyle örgüt kurar gibi. Benim öyle bir şey değil. Bizimki hepsi de meydanda. Ben daha yeni derviş olduktan sonra camide zikrullay yaptıran bir kimsenim. Benim saklı gizlim yok. Ortadayımdır ben. Benim hani Ahmet Kaya var ya. Beni bir çocuk bile bulur diye. Ben ona ilave ediyorum. Beni bir çocuk bile bulur. Bir çocuk bile beni vurur. Meydanda.
Benim sözüm de meydanda. Hareket tarzım meydanda. Her şey meydanda benim. Saklım gizlim yok. Ben herkese, herkesin içerisinde söylerim. Var mı burada benden alacağı olan derim. Derim ben. Var mı benim birisinden böyle dergah için para istediğim bir kimse. Derim. Benim saklım gizlim yok. Ortadayım ben. O yüzden bizim söylemlerimiz de böyle ortada. Ama bizde hakaret olmamalı. Onların, herkesin ters köşeye gittiği yerin orası. Herkesin. Bakıyor şimdi içi dışında. Bir yere gideceğiz biz. Güldür güldür gidiyoruz. Saklımız gizlimiz yok ki. Çiğ yemedik ki karnımız ağrısın. Biz milletin alışılagelmiş tarikat anlayışı ve işlevinden biraz farklıyız biz. O yüzden ters köşe oluyorlar.
Bir abenden oluyorlar. Laf söylüyorlar. Bize küf söylüyorlar. Evet biz kendi içimizde mutluyuz. Bir sıkıntımız yok. Biz gülüş ahenk devam ediyoruz biz. Ama o kimse buna alışkın değil. O evde on kişi oturacak. Onların hayatı bu. Bizim öyle değil. Bizde üç kişi var. Bendir ellerinde. La la illallah. Allah'ım bütün apartman ayağa kalkıyor. Apartmandan başkası telefon açıyor. Hocam seni tanıyorum. Benim bende telefonum var diyor. Ya bizim apartmanda dört tane bayan var diyor. Bütün apartmanı imlettiler. Siz böyle değildiniz diyor. Ben diyorum ki tamam biz buyuz. Ama biz böyleyiz yani. Gerçekten böyleyiz. Bizde normalde bir yerde üç kişi ders yapıyor.
Biri ilahi söylüyor. Biri Bendir vuruyor. Birisi zikrullah yaptırıyor. Ya mübarek insanlar. Üç kişisiniz. Bırakın Bendir'i de ilahiydi. Üç kişi zikrullah yapacak. Yok o Bendir'i vuracağız biz. Ortalı bir ayağa kaldıracağız biz. Veya birisi böyle. Ya da koro halinde ilahi söylenecek. Ya on kişisiniz zaten. Nesinin koro halinde ilahi söylüyorsunuz? Ben de zikrullah'tayım. Ya on kişisiniz. Mübarek insanlar. Onu birden ilahi söylüyor. Ben tek başıma başlıyorum zikrullah. Allah Allah Allah. Onu da ilahi söylüyor. En son durdum. Eşhedü en la ilahi illallah. Söyleyin ilahi had dedim. Oturdum ben şimdi. Madem ilahi söyleyeceksiniz hepinizde. Söyleyin ben oturayım. Tek başıma zikrullah yapacağım diye uğraşmayayım dedim.
Böyle dururlar. Efendime özür dileriz. Oğlum niye özür dileyeceksiniz? Lan on kişisiniz zaten. Onunla ilahici mi oldunuz? Biz de bu işini böyleyiz ya biz şimdi. Bak gürültümüz bol. Patırtımız bol bizim. Söylemimiz bol. Bir yere giderken hüra bütün cemaat gidiyor. Millet alışkın değil bunlara. Bir bakıyorlar. Bunlar ne yapıyorlar diyor. Ya biz buradan bir yürüdük. 15 Temmuz için emniyet ayağa kalkmış. Olunca polis demişler ki. Ya tamam Karabaşı Veli yürüyor ya. Bir ucumuz şeyde tekkenin başında bir ucumuz Ulu Cami'de. Ama biz böyleyiz. Karakteristik yapımız bizim bu. Benim önceden beri bu karakteristik yapımız bu. O yüzden bizi bir gören bir abandon oluyor.
Bir karıştırıyor kendi kendini. Bir önce bir cepheleşiyor bize. Bunlar ne oluyor diye. Sonra bizi araştırmaya başlıyor. Sonra derviş oluyor. Sonra bir bakıyorsun en önünde o koşturuyor. Böyle bir halimiz var. O yüzden kimseye hakaret etmeyin. Kimseye küfür etmeyin. Dalaşmayın kimseyle. İşinizi yapın. Bir şey diyorlarsa ona harifen yerine git. Bak işine. Biz ne bu ya? Biz de mücadele edenlerle mi ömrümüzü geçireceğiz? Bu bir tane iki tane değil ki. Bugün biter yarın bir başkası başlar. Ne olacak ki? Hepsine laf yetiştireceğiz diye uğraşacağız. İşimiz o mu? Bütün sosyal medyada kim hakkımızda ne dedi araştırıp onlara cevap mı yetiştireceğiz? Yürüyün kardeşim verilmeyecek hesabımız yok.
Bizim Allah yolumuzu açık etsin. Alıyorlar tekkeye. Ağasınlar. Aha var. Yaptık mı sohbeti? Yaptık. Şunu unutmayın. Dervişlik zeminde çalışmaktır. Mahalle mahalle eve. Dervişlik odur. Cemil kaç yıldır orada Şevbarız yapıyoruz İzmit'te? Peki. On bir yılda Ya her Şevbarız'da Elli kişi derviş olsa Beş yüz kişi olması lazım değil mi? Oldu mu? Bitti. Bunu biliyorum ben. Bursa'da Şevbarız yapıyoruz. Öyle değil mi? Beş bin kişi toplanıyor mu? Evet. Kaç yıldır yapıyoruz Hacı Cafer? On beş yıldır yapıyoruz.
Ya on beş yılda Yılda yüz kişi oradan derviş Bak oradan Oradaki Şevbarız'dan Yüz kişi derviş olmuş olsa Bin beş yüz kişi yapardı. Oradan derviş olanı gördünüz mü hiç? Yok. Var mı ben geldim orada Sizi kapalı spor salonunda seyrettim Ondan sonra derviş olmaya karar verdim diyen Kaç kişi var burada? Bir kişi var. İki. Üç kişi var. Bakın. Arkadaşlarınıza İyi ahlakınızla Güzelliğinizle Derviş yapmaya çalışın. Yol odur. Etrafınızı Cömertliğinizle İyi ahlakınızla Tebessümünüzle İyi muhabbetinizle Öyle arkadaşlıklar Kuraraktan Dervişlik kurun.
Doğru yol odur. Hani anlatırım ya Kutus'u babayı İlla ki Çavuş diyormuş ki Efendim işte Filancanın dergahı Şöyle de Fişmancanın dergahı Böyle de İşte bir çoğalsa da Filan Böyle çarşıda giderlerken İki tane horoz güleştiriyorlarmış Horozun birisi öbür Horoz dövmüş Öbürki yatmış böyle Yatınca Horoz sahipleri Çok sinirli olur Sanki hayvan yenilince Kendi yenilmiş gibi Nefis yaparlar Kafasını koparıp atıvermiş Horozun Kutus'u baba gitmiş Kopan kafayı birleştirmiş Bismillahirrahmanirrahim demiş Sıvazlamış Horozu salmışken eşe
Horoz kopan kafa Yerine gelmiş Canlı bir şekilde Pataküte pataküte pataküte Öbür horozu kaçırmış Demişler Vay lan ya Burada evliya varmış Hüra herkes dergaha Pirinç lazım Şeker lazım Un lazım Yağ lazım Oradan bir tane tüccar Dervişler yiyecek Gelen yiyor gidiyor Giden yiyor gidiyor Gelen yiyor gidiyor Giden yiyor gidiyor Bir gün tüccar gelmiş Demiş Şeyh Efendi Borç Demin olmuş ne oldu İşte demiş Böyle böyle Demiş Parasını getir Bakmış Kudüsü baban Demiş Sahibi gelir öder Oradan tatlıcı Geçiyormuş Bağıra bağıra Tatlıcı demiş
Tatlı getir O da tatlı getirmiş Ye demiş tatlı Yemiş Tatlıcı demiş Para Tatlıcıya demiş ki O duysun diye Ben mi yedim tatlıya demiş Şeyh Efendi demiş Sen söyledin Sen ödeyeceksin Sen de otur demiş Sahibi gelir şimdi öder Siyah Cübbe Siyah sarık Siyah takke Siyah Pantolon Siyahlar giymiş Birisi gelmiş Vuu demiş Selam vermiş Hoş geldin demiş Hoş bulduk Efendim Evladım Nerede kaldın Demiş Efendim Hakkınızı helal edin Biraz demiş Geciktik İyi oğlum demiş Dağıt şunların Alacaklarını Bütün alacaklılar orada Herkesin parasını
Dağıtmış Çavuşa dönmüş Oğlum demedim mi Ben sana demiş Hani bu kadar kalabalık olmasın Biz bizi yeteriz Doğru söyledin efendim demiş Akşama kimse kalmaz şimdi demiş Koltuğa tulum koymuş Islatmışlar tulumları Oturmuş mündere gıcırt O tarafı dönmüş Gıcırt O tarafı dönmüş Sığırt O tarafı dönmüş Pırt Yanındaki duymuş Ulan koca şeyhefendi Yelleniyor demiş Bir de Allah'tan bahsediyor bize O ona Oradan daha sohbeti Herkes çekmiş gitmiş Bir o siyahlar giyinmiş Zat Derkan çavuşu Bir de kendi kalmış Evladım demedim mi demiş
Sonunda Senle ben kalırız Bunlar demiş Gıt gıtla geldi Zırt zırtla gitti Bu işler böyledir O yüzden bir kimse Rüyasında görür gelirse O kalıcı olur Bire bir dervişlik olarak Gelen kimse kalıcı olur Siz ona bakın Yoksa Ha böyle şeyler lazım mı? Evet Lazım mı? Evet Ama Elzem değil Birinci derecede değil Öyle bir şey yok Tekrar söylüyorum Tekke problemimiz yok Gideriz bir yerden Bin beş yüz iki bin metre Kiralık bir yer buluruz Kıl çadırla çeviriveriz Ederiz tekke oraya Bitti Bugün öyle dedim Bir de dedim Geyinirim Türkmen başbuğu gibi
Otururum oraya dedim Semazenleri de toplarım dedim Vur Allah zikrullah dedim Semazenleri birer tane dedim Şiş batırırım dedim Elinde Elinde şiş Semazenler dedim Sema eder Amerika'dan varıncaya kadar dedim Ben televizyonlar gelir Bunlar kıl çadırda Nasıl bir mevlevilik diye Bizim buradaki var ya Hazreti Mevlana'nın torunları Deyip ahkam kesenler Hop oturup hop kalkarlar dedim Bunlar nasıl mevlevi Bunlar mevlevi değil diye Bitti Bizim böyle bir derdimiz yok Rahat olun Sıkıntı yapmayın kendinize Bakın tekrar söylüyorum
Rahat olun Sıkıntı yapmayın Ne ya Allah Allah Altı üstü dört duvar değil mi? Duvar olmaz Kıl çadır olur Ne olacak ki? Başka bir şey olmaz Çadırda var zaten bizde Değil mi? Cafer Bak çadırımız bile hazır Şunun şurasında ne kalmış? Bir at dört nal Bir de muhı kalmış Allah Allah Hiç sıkıntı yok Kendinizi sıkıntı yapmayın İnşallah Haklarınızı helal edin Bizden yana da helal olsun El Fatiha Amin Amin

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi