mustafaozbag.org

TASAVVUF VAKFI MERKEZ (MUSTAFA ÖZBAĞ SOHBETLER) - 29 ŞUBAT 2020 İmamı Azam

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 29 Şubat 2020 · 2:03:07

Selamun Aleyküm. Allah gecenizi, gündüzünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak cümlemize affı muhafret eylesin. Türkiye zor günlerden geçiyor uzun zamandan beri. Daha da zorlaşacak dediydik desem sanki böyle kendini meth ediyormuş gibi olacak. Daha bu zorluklar da bir şey değil. Daha da önümüzde zor günler bekliyor. O yüzden daha da zorluya, daha da sıkıntıya herkes alışacak bunlarla mücadele etmeye.
Allah minnetimizin sabrını, direncini, birlik ve beraberliğini arttırsın inşallah. Gavurlara karşı, kafirlere karşı bir ve beraber eylesin. Aramızda bu bugünkü konudan önce iki tane üniversiteden arkadaş var. Onların mevlevilikle alakalı bitirme tezleri varmış. Onunla alakalı soruları var. Önce o sorulara bir cevap verelim. Ondan sonra konumuza gireceğiz. Bu akşamki konuyu da çok iyi dinleyin. Kayıt olarak da bunu çok iyi bir kayda alın. Hiç kimsenin tanımadığı İmam-ı Azam'ı tanıyacak herkes bu akşam. Anladınız mı? O yüzden mezhep imamınızı tanıyacaksınız. Ama o mezhep imamınızı tanırken böyle yani şey olarak söyleyiver şunu, fıkihi, akaidi bir imam olarak tanımayacaksınız.
Asıl İmam-ı Azam kim? Ve şu anda Hanefi'yim diyenler Hanefi mi değil mi? Hanefilik nerede? Nasıl bir şey? Bugün inşallah güzel bir konu hazırlandı. Konunun gelişi öyle. İnşallah bu konuyu bugün enine boyuna dinleyeceğiz. Soru sormak gündem sizde. Tabii. Sormak serbest. İstediğinizi sorabilirsiniz. İstediğiniz yerden. Bildiğimizin alemiyik. Şeyh'im öyle derdi. Bilmediğimizin talebiyik. İlk önce benimle röportaj yaptığınız için çok teşekkür ederim. Uludağ Üniversitesi'nde okuyorum. Bitirme tezim için sizinle röportaj yapmam gerekiyordu. Mevlevi'yi iyi bilen birisi için lazımdı bana.
İlk sorum nasıl mevlevi oldunuz? Nasıl bir eğitim aldınız? Bu konuda olacak. Benim mevleviliğim veya ta kadiriliğim, rufailiğim belli bir istikamet üzerinde değildi. Ben kendimce ilk hayat, yani tövbe edip İslam dışı bir hayattan İslam'a dönüş yapınca kendi kendime zikretmeye başladım. Edindiğim kitaplardan öğrendim ki onların alami Ahmet Er Rufay Hazretleri'nin, Hak Yolcusu'nun distorları bunları okumuştum ilk etapta.
Ve mesnevi okumaya başlamıştım. Evde abimin de bu kitaplar benim de değildi. Kendi kendimi zikretmeye başlayınca değişik haller görmeye başladım. Böyle işte sesler duymaya başladım. O kitapların ışığında benim bir şeyhe imtisap etmem gerektiğini kendi kendime hükmettim. Dedim ki benim bir şeyhe imtisap etmem lazım. Sonra bir Ramazan günü imama tipli bir arkadaşım vardı. Onu bir arkadaş sohbete çağdı. Daha doğrusu bir yere davet etti. Davet eden de eski nurculardan birisiydi. Sakal bırakmıştı. Ben onu daha öncesinden tanıyordum. Nurcu olduğunu da biliyordum. Bizim arkadaşın arkadaşa dedim bu seni nereye davet etti? Sana göre bir yer değil bile der dedi bana. Ben de dedim onun köyde evini biliyorum.
Basacağım bugün ben o gün orayı dedim. Ben eski ülkücüyüm. İhtilal'de Bayındır Ülke Ocakları'nda yönetim kurulundaydım. Basacağım dediğim zaman basardım. Döveceğim dediğim zaman döverdim. Öyle bir kimliğe sahiptim. Yıkacağım dersen bir şeyi yıkardım. Yani benim önüme geçecek bir kimse yoktu. O zikrullaha zorla gittim ben. Zikri varmış o gün. O zikire ben zorla gittim. O gün kaldım. Kaldım derken orada hoşuma gitti. Orasının bana ait olduğunu anladım. Şeyhim Nevşeli Abdullah Gürbüz Efendi. Ona intisap ettim. O Kadir'den, Rufay'den, Bedevi'den, Tuziki'den, Şazeli'den, Hazreti Mevlana'dan, Mevlevi'den ders veren bir mürşidiydi. O yüzden benim de Mevlevilikle bağlantım onunla beraber başladı.
Tabi ondan önce ben mesnevi okumaya başlamıştım. Mesnevinin içerisindeki vurgular, mesnevi, benim hayat anlayışıma, benim din anlayışıma daha uygun gelmişti. Ama benim Mevlevilim şeyhimle beraber başladı. Peki, Bursa'da ne gibi faaliyetler yürütüyorsunuz? Karabaş dergahında ve diğer illerde ne gibi faaliyetler yürütüyorsunuz? Biz normalde birinci derecede gittiğimiz bütün yerlerde sufiliği, Mevlevilik açısından bakaraktan her yerde sufiliği tanıtmaya çalışıyoruz. Bizim o kadar çok böyle fanatik bir mezhep noktamız, fanatik bir meşrep noktamız yok. Ama Mevlevilik, sufilik öğretisi olarak kabul ediyoruz. O yüzden sufilik öğretisi olarak kabul ederekten, sufi öğretisini mesnevinin üzerine kurguluyoruz.
Mevlevilikten fazla mesnevinin üzerine kurguluyoruz. Çünkü Mevlevilik farklı bir şey, mesnevi farklı bir şey. Hz. Mevlana farklı bir noktada, Mevlevilik farklı bir noktada bizim anlayışımıza göre. O yüzden Hz. Mevlana'nın ve mesnevinin duruşu ile şu anda ama Türkiye'de ama dünyada Mevlevilik'in duruşu aynı paralelde görülenlerden değilim. Peki, Bursa'da Mevlevilerin yaşadığı bir sorun var mı? Zaten eğer bir sufilerin yaşadığı sorun yoksa onlar sufi değildir. Sufiler bulundukları noktada hem din erkiyle hem siyaset ve devlet erkiyle bütün sufilerin problemi olur. Çünkü sufiler yerleşik bir din erkiyle anlaştılarsa o zaman onlar sufilikten taviz vermişlerdir.
Sufi değillerdir. Sufiler yerleşik devlet, siyaset erkiyle de anlaşamazlar. Anlaşırlarsa yine kendi sufiliklerinden taviz vermişlerdir. O zaman anlaştıkları devlet erkinin veya siyasi erkin veyahut da anlaştıkları dini erkin su yoluna gitmişlerdir. Bu doğru bir hareket değil. Peki, Bursa halkı, Mevlevilere karşı nasıl bir bakış açıları var? Mevlevilere ve bize, ben kendimizi kastedeyim o zaman. Tüm Mevlevilere elini içine alırsak işin içerisinde sıkıntı çıkar. Çünkü Türkiye'de öyle Mevlevi'yiz diyen topluluklar var. Mevleviliği geçim yolu yapmışlar. Sema edenler var, geçim yolu yapmışlar. Mevlevi'yiz deyip Mevlevi yolundan gidenler geçim yolu yapmışlar.
Sufilik geçim yolu değildir. Bizim çatıştığımız noktalardan da birisi bu. Eğer bir kimse yapmış olduğu, işlemiş olduğu, yaşamış olduğu sufilikten kendisine maddi olarak bir kaynak çıkarıyorsa, o zaman o sufi değildir zaten. O bir ameledir. Hem de basit bir ameledir. Veyahut da bir kimse dinden para kazanıyorsa, dinden para kazanıyorsa, dinden her para kazanan kimse basit bir ameledir. Biz o yüzden çatışırız herkesle. Dinden bir kimse para kazanıyorsa basit bir ameledir. Hazreti Adem'den Muhammed Mustafa'ya kadar, sallallahu aleyhi ve selleme kadar hiçbir peygamber dinden geçinmemiştir. Sahabelerin hiçbirisi dinden geçinmemiştir. İmam-ı Azam dinden geçinmemiştir. Pir efendilerin, eski sufilerin hiçbirisi de dinden geçinmemiştir.
Bir kimse dini geçim kapısı yaptıysa, onun imanıyla alakalı problemi vardır. O yüzden biz kendimizden bahsedelim. Bizim normalde halkla hiçbir sıkıntımız yok. Şebu aruzlar yapıyoruz. Şebu aruzlar da yaklaşık kapalı spor salonunu, yaklaşık 4500-5000 kişilik geri dönenler oluyor. İşte ne bileyim hemen hemen ben sıralamaya kalkarsam şimdi İstanbul, ondan sonra Trakya bölge bölge söyleyeyim, Ege bölgesi, İç Anadolu, Güneydoğu'ya kadar yapılanmalar var.
İlil, şehir, şehir. Oralarda da herhangi bir sıkıntı, problem yok. Peki Bursa'da buraya bağlı kaç tane mevliği var sayısını üyeniz? Ben sayma özürlüyüm canım kardeşim. O yüzden ben hiçbir şeyi saymıyorum. Sufiler bir şey saymazlar. Bizim için bir de adet değildir. Kalite önemlidir. Sizin 5000 tane, 10.000 tane, 20.000 tane müridiniz olabilir. Kalitesi önemli. Sizin fabrika gibi düşünün. Fabrikanızda 30.000 kişi çalışıyordur. Bir ürün çıkmadıktan sonra, ürün kaliteli çıkmadıktan sonra 30.000 kişinin bir anlamı yoktur. O yüzden sufilik kaliteye bakar, çokluya bakmaz. Ama ne yazık ki tabii sufiliği şu anda insanlar farklı yönde yönlendirdiklerinden adetselliğe bakıyorlar.
Kaç kişiler acaba diye. Normalde kaç kişi olduğu önemli değil ki. İçinden kaç tanesi sufiliği düzgün bir şekilde yaşıyor? Örnekliyorum. Kaç tanesi duvarın arkasından haber verecek? Kaç tanesi bize manevi hallerden, manevi tecelliyatlardan haber verecek? Kaç tanesi bize kalp ilminden, sadırdan haber verecek? Kaç tanesi o Cibril hadisindeki ihsan noktasından bize haber verecek? Bu önemli. Peki Bursa'da dini ve kültürel faaliyetleriniz neler? Biz normalde perşembe günleri namazgah mahallesinde toplu olarak zikrimiz var. Cumartesi günleri burada bazen genelde mesnevi sohbeti olur. Ama bir arkadaşın şimdi özel bir soru var. İslam'da siyasetle alakalı, onunla alakalı böyle devam ettiğimiz soru cevap var.
Ayrıca Bursa'nın hemen hemen bayanlar şey orada mı? Gülay orada mı? Gülay kaç yerde Bursa'da ders var bayanların? 32 yerde bayanların yapılanması var Bursa'da ders yapıyorlar. Hüseyin erkekler kaç yerde ders yapıyor Bursa'da? 10 yerde de erkekler ders yapıyorlar. Bunlar ayrı ayrı mahallelerde, bölgelerde, Bursa'nın içinde kendilerine göre günleri var. O günlerde toplanıp orada ders yapıyorlar, zikrullah yapıyorlar, sohbet ediyorlar. Peki son bir sorum kaldı. Son olmasın. Son sorum, tekke ve medreselerin kapatılmasını nasıl yorumluyorsunuz? Buna iki veçeden bakmak lazım. Yani bir veçeden bakmak lazım. Normal bir veçeden bakarsak bu siyasidir. Siyasi olduğu için normalde Osmanlı'dan itibaren süre gelen batılılaşmanın son adımıdır.
Daha doğrusu batıcılığı ve batılılaşmayı bizim içimize sokan fitnenin son adımıdır o. Tekke ve zaviyelerle alakalı değil. Türkiye'deki İslam devletinin ibaresinin kaldırılması, İslam hukukunun yok edilmesi, kaldırılması. Buna bağlı olarak mektef ve İslami medreselerin, zaviyelerin, tekkelerin kapatılması. Bu Türkiye'deki batılı Osmanlı'dan itibaren tanzimatla, meşruiyetle devam eden, tanzimatta başlayıp meşruiyetle devam eden son halakadır o. İngiliz kraliyet hegemonyasının Türkiye'deki son mührüdür o. Anadolu'da. Bu taraftan, siyasi pencereden bakarsak böyledir. Ama normalde biz bu işe sufice bakarsak şöyledir. Allah siz kendinizi değiştirmedikçe sizin üzerindeki hükmü değiştirmez. Demek ki tekkeler ve sufiler gerçek yapması gereken şeyi yapmadılar ki tekkeleri kapandı.
Buna şu açıdan da bakalım. Hani bir Musa-Hızır kıssası vardır ya, o Musa-Hızır kıssasında bir de suficesi vardır onun tefsiri. Suficesinde ben, vaktiniz yok ya son kısmı alayım. En son Hızır'la Musa Aleyhisselam bir suyun başına gelirler, abdest alırlar. Abdest aldıktan sonra işte namaz kılarlar. Hızır Aleyhisselam eline bir taş alır, su künkünü, su yolunu başlar kırmaya. Musa Aleyhisselam der ki dur ne yapıyorsun milletin hayrını olan yeri kırıyorsun. Sen ne muzır adamsın. Der ki Musa'ya burada yollarımız ayrıldı. Künkü kırıyorum ki diyor. Baktım ki diyor ki bu su yolunu yapan, eden, getiren, tamir eden hepsi de ehli cennet olmuş. Ben kırdım diyor. Sonra gelecek diyor inananlar, bugünkü yeniden yaptıracaklar, yeniden işler hale getirecekler.
Bunlar cennete gidecek diyor. Tekke ve zaviyeler kapandı, sufilik kapanmadı. Tekke ve zaviyeler kapandı ama normalde sufilik kapanmadı. Ben 33 yıldan beri sufilin içindeyim. Kaç sefer karakolluk olduk, basıldık, dağıtıldık, ezildik. 28 Şubat'ı gördük, kapanmadı. Hala da kapanmadı. Burası hamam. Buranın tarihçesini söyleyeyim. Biz burada tekkeye geldiğimizde burada hamam bir tane de ressam bozuntusu. Burada orta yerde göbek taşı gibi bir yer var. New potreler çiziliyordu. Burada bu hamamda, Osmanlı'dan kalan bir yer burası. Cenab-ı Hak nasip etti. Kiraladık, dizaynını yaptık. Şimdi sohbet ediyoruz burada.
Sufi sohbeti yapıyoruz. O yüzden her yere kilit vurabilirler. Sufilerin gönüllerine kilit vuramazlar. Çok sağ olun yardımcı olduğunuz için. Estağfurullah. Siz şimdi hocalarınıza Mustafa Özbağ'la konuştuk derseniz sizi bitirme tezinizi geçer not vermezler. Beni sevmez ilahiyatçılar ya. Dediniz mi oraya gideceğiz diye. Dediniz mi hayret. Kim hocanız? Saim hoca. Mustafa Kara tanır, çok sevmez beni. Mustafa Kara ise Mustafa Kara'nın doçentliğinde, asistanlığından tanışırız. O zaman çok atıştık biz onunla, dervişlikle alakalı. O yüzden çok bizi sevmez Mustafa Kara. Hoş, ilahiyatçıların büyük bir çoğunluğu bizi sevmez. Bu ücretle alakalı bizi sevmezler. Diyanet de bizi sevmez.
Ücretle alakalı konuştuğumuz için sevmez. Siz de sağ olun. Soracağınız bir şey varsa sorun yine. Peki. Allah yardımcınız olsun. Allah başarı ihsan etsin. Bugün İslam'da siyasetle alakalı kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama bu soruyu soran arkadaş malum böyle enteresan girişler yapıyor ya.
O yüzden biz de inşallah bu devam ederekten devletlerin inşası süreci daha sömürgecilikten önce başlamıştır. Devletlerin inşa süreci sömürgecilikten önce başlamıştır. Fas, Mısır, İran hatta Afganistan. 19. yüzyılda son 3 ülke ve Osmanlı İmparatorluğu aydınlanmış despotizm modeline uygun olarak ve bir ordu ile modern bir devlet sektöründen yola çıkarak devlette yukarıdan aşağıya bir dönüşüm başlattılar. Avrupa'nın o sıralarda biçimsiz bir şekilde kök salmış bu devletlerin kolunu kanadını kırmak için elinden geleni yaptığı bir gerçektir.
Müslüman ülkelerdeki devlet oryantalist bakış açısı karşısında Müslüman dünya çıkışlı eleştiriler 3 çevreye göre farklılaşır. Bir, batılılaşmış aydınlar, modern devletin değerlerini kabul edenler parantez içinde. İki, ulema ya da okumuşlar. Üç, İslamcılar. Burada bıraktım bunu çünkü bu akşam buraya kadar anca geleceğiz. Burada hani başlangıç olarak devletlerin inşası süreci daha sömürgecilikten önce başlamıştır. Evet, Müslümanların başlarında bulunan devletlerin inşası gerçekten batı sömürgeciliğinden öncedir. Tabi bu devletleşme veya devlet sürecini biz 4 halife döneminden sonra alırsak eğer, Emeviler, Abbasiler devam eder, Selçuklular, Osmanlılar.
Tabi Mısır, Yavuz Sultan Selim zamanında alınıncaya kadar Mısır'da ayrı bir devlet var. Sonuçta yine İran'da ayrı bir devlet var, Afganistan'da ayrı bir devlet var. Hatta Mısır seferinden şeydir, Tunus, Fas, Cezayir malum onlar Osmanlı zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Orada da ufak tefek devletler vardır ve henüz daha sömürgecilik başlamamıştır. Sömürge anlayışı başlamamıştır. 19. yüzyılda son 3 ülke ve Osmanlı İmparatorluğu aydınlanmış despotizm modeline uygun olarak ve bir ordu ile modern bir devlet sektöründen yola çıkarak devlette yukarıdan aşağıya bir dönüşüm başlattılar. Avrupa'nın o sıralarda biçimsiz bir şekilde kök salmış bu devletlerin kolunu kanadını kırmak için elinden geleni yaptığı apaçıktır.
Avrupa bu normalde kendince kendisini biçimlendirmeye çalışan Osmanlı ve diğer devletlerin kollarını kanatlarını kıldığı apaçık meydandadır. Yani burada bir batıya karşı da bir özelleştiri var. Evet bu paragraf hakkında bir küçücük bir şey ben değineyim. Bu aslında uzun bir şey Osmanlı'nın batılılaşma süreciyle alakalı ayrı bir ders konusu olması lazım. Ama yine de böyle kısa bir paragraf geçiş yapayım. Bu akşamki konuşacağımız, konuştuğum şeyler değişik eserlerden alıntılar. Bazı belki de yerlerine hani değiştirmiş olabilirim, bazı yerlerine dokunmuş olabilirim ama genel olarak alıntı hepsi de. Bunun da altını çizeyim. Tekrar söylüyorum bu akşamki sohbet alıntı. Bir yerlerden korktuğumdan, bir yerlerden çekindiğimden dolayı alıntı demiyorum en baştan söyleyeyim bunu.
Gerçekten bunu birer böyle değişik eserlerden, böyle değişik kaynaklardan toplanmış birer alıntı manzumesi. Bu akşamki genel hatlar. Bunu neden söylüyorum? Çünkü bugüne kadar belki de bu bizim arkadaşların dahi tam anlamıyla duymadığı, hatta İslam dünyasının tam olarak duymadığı, duymak istemediği notlar olacak bu akşam. O yüzden hatta Cafer Sema işi ne olacak dedi. Dedim ben firiyim, kim nereye gidiyorsa gitsin, hani bağımından bir şey oldu. Bunun böyle belli bir kesintiye uğramasını da istemiyorum. Osmanlı Devleti'nin 16. yüzyıldan itibaren Batı karşısındaki üstünlüğünü kaybetmeye başlaması, devletin askeri yapısının yozlaşması, merkezi otoriteniz gıflaması, teşkilat ve hukuk yapısının gelişme kabiliyetini kaybetmesi, mevcut kurumların mali ve sosyal gereksinimleri karşılayamaması, meydana gelen sorunların halledilememesi, anlık çözüm yollarının sorunları ortadan kaldırmaktan uzak kalışı gibi nedenler,
yeni düzenlemelere gidilmesi ihtiyacını doğurmakla, daha kalıcı ve daha köklü çözüm yollarının aranması gereğini hissetmiştir. Devlet adamları, 19. yüzyılın başlarında Avrupa'nın ahvaline dahil hazırlamış oldukları lahiyalarda, Batı'nın üstünlüğünün sadece askeri gelişmelerle olmadığı anlayışına yer vermişler. Böylece 100 yıldır Avrupa'nın askeri tekniğini almakla iktifa edilmesi gereği fikrinin yerine, Batı'nın farklı sahalarda da terakki ettiği düşüncesi hakim olmaya başlamıştır.
Mustafa Sami Efendi'nin tespitiymiş bu. Tabii normalde Osmanlı, bu 16. yüzyıldan sonra, hatta kanuniyle biz bunu başlangıç olarak kanuniyle başlatabiliriz bunu, yurt dışına gönderdiği sefirler, devlet adamları, yurt dışındaki bilhassa Fransa'da, Fransa bu noktada çok etkileyici bir noktada, başlangıç noktasında, Fransa'da görmüş oldukları o devlet düzeni sistemi, halkın duruşu etkilenmişler.
O seferiler, sefirler, kendilerince belli notlar almışlar, kendilerince belli bir risaleler yazmışlar ve bu notları, bu risaleleri, devletin içerisinde, devletin yeniden yapılanmasıyla alakalı, kendilerince iyi niyetli olarak, ben iyi niyetli olduklarını düşünüyorum, iyi niyetli olarak bunların oluşması için çalışmalar yapmışlar. Ve Türkiye'deki batılılaşma aşkı, yani Osmanlı'daki batılılaşma aşkı bunlarla başlamış. Ve Osmanlı, yani Avrupa'da okuyup teknik getirsinler, Avrupa'da okuyup bilgi getirsinler, Avrupa'da yetişip, Osmanlı devleti âliyesini yeniden ayakta tutup, ayakta tutmak için gayret göstersinler diye, gönderdiği öğrenciler ve oradaki ekip, ne yazık ki Osmanlı'yı yıkmak için sonradan tersine çevrilmişler.
Ve tersine çevrilince de, bu Osmanlı'nın kendi akçesiyle, devletin akçesiyle, okumak için göndermiş olduğu öğrenciler, birer Osmanlı düşmanı olarak geri dönmüş. paşalar, sefirler, sonuçta Osmanlı'daki bütün argüman, devlet, askeriyenin üzerine kurulu. Yani sadrazam da paşa. Ve askeriye, devlete bürokrat yetiştiriyor. Devlete eleman yetiştiriyor. Asker olmayan, hiçbir kimse yok. Yani bütün en önemli görevlerde, asker kökenli hepsi de, askeriyeden yetişme, ve askeriyeden yetişterekten gelme, ve Osmanlı bir tabiri caizse, bir asker devlet.
Bakın, asker devlet. Tabii bu dönüşüm, bu değişim, bu batılılaşma süreci, tanzimatlar, meşruiyetler, şunlar bunlar, bunlara girmek istemiyorum. Benim işim Osmanlı neden yıkıldı, neden yıkılmadı, işi değil, bu gecenin işi değil. Ama sonuçta, bu Osmanlı'yı, batılılaşmayla alakalı, tepeden aşağı doğru bir batılılaşma, emirvaki, bu süreç tabii Osmanlı'dan sonra, Türkiye'de de devam etti. Yani Türkiye'de de, bu değişim ve dönüşüm, asker kökenleriyle devam etti. ve normalde Cumhuriyet'in kuruluşu, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki, işte devrimler, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki değişikler, hep askeri rejimle oldu. Ve Türkiye Cumhuriyeti de, son döneme kadar, 15 Temmuz'u da bunun içerisine koyarsak, koyarsak, askeri, onu ihtilallerle, askeri, çalışmalarla bir yere geldi.
Ve şu anda Türkiye Cumhuriyeti'nin, son anayasası da, askerlerin 12 Eylül'de yapmış olduğu anayasa. Ve o anayasayı da ne yazık ki, sivil Erkan hala da, değiştiremiyor deyip, burayı kapatayım. Çünkü bu gecenin işi değil. Gerekirse böyle konferans şeklinde, Osmanlı'yı yıkan sebepler, iç sebepler, dış sebepler, bununla alakalı çalışma yapabiliriz. Ama bizim işimiz değil. Öyle söyleyeyim. Ama böyle bir soru gelirse, kaçınamayız. Şimdi, Müslüman ülkelerdeki devlet, oryantalist bakış açısının karşısında, Müslüman dünya çıkışlığı eleştiriler, üç çerçevede farklılaşır. Bir, batıllaşmış aydınlar. Bu batıllaşmış aydınlar, malum Osmanlı'da başlayan bir şey. Bu batıllaşmış aydınlar, Osmanlı Devleti'nin, devlet adamlarının batıda aldıkları eğitim ve bilhassa Fransa ve diğer batı ülkelerine atanan sefirler, devletin problemlerinin, batının gelişmelerinin imparatorluğa getirilmesiyle hallolacağına dair düşüncelerini giderek,
devlet politikası haline getirmişlerdir. Bu düşünce zamanla klasik Osmanlı ulemasının yanında yeni bir aydın tipini ortaya çıkartmıştır. Yani bu batıllaşma aşkı, batıllaşma düşüncesiyle, klasik Osmanlı ulemasının yanında, ayrı bir batıcı, ondan sonra batı değerlerini kendisine değer gören, ölçü gören yeni bir aydın profili çıktı. Bu normalde Osmanlı Devleti'nin batıya yönelişiyle, gitgide, bakın bu devam ediyor, bunun altını çiziyoruz, gitgide daha az gelenekçi, daha az dindar, daha batıcı, daha seküler, seküler dediğimiz dünyevici, daha dünyacı, daha dünyaperest ve layık, daha az süzmeci, yani bir şeyi böyle süzmeden alıyor, ayrıştırmadan alıyor ve daha az seçmeci, bir şeyi seçmiyor.
Bir aydın sınıfı meydana getirmiştir. Devlet himayesinde ve çevresinde, daha önce bulunmayan yeni aydın tipi, eskinin ilmiye sınıfının yerini almaya başlamış, daha sonra değişecek olan modern aydınların, öncüleri olmuştur bunlar. Bakın bunun altını çizerekten söylüyorum, bunlar İslam dünyasında ve Osmanlı'dan kalan, Türkiye'de bunlar devam ediyorlar çalışmaya, bunlar böyle düşünmeye, böyle yapmaya devam ediyorlar.
Yani bunlar meseleden geri çekilmiş değil. Bu daha devletin himayesinde, tekrar söylüyorum, devletin himayesinde, daha batıcı, az dindar, daha batıcı, az dindar, layık, daha seküler, ve bunlar normalde, bir şeyi süzmeden, bir şeyi Kur'an, sünnet dairesinde analiz etmeden, olduğu gibi her şeyi kabul eden, bir aydın tiplemesi.
Bunlar henüz, bunlar hala da, şu anda Türkiye'de, ve İslam dünyasında, hızla bunlar bu şekilde çalışmaya devam ediyorlar. yeni Osmanlı aydını, batının fen ve teknik gelişmelerinin yanında, onun fikir hayatına dair malumatlar da elde etmiştir. Özellikle Fransız ihtilaliyle, intihac eden anayasal meclis sistemi, Osmanlı aydınları için, devletin kuruluş vesilesi, kurtuluş vesilesi olarak algılanmış, batının fikri gelişmelerini yakından takip etme fırsatı bulan, ve Osmanlı Devleti'nin kurtuluşunun, batılılaşmakla mümkün olacağına inanmış olan aydınlar,
batının siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi ve fikri gelişmelerini, Osmanlı Devleti'ne taşımada, aktif rol oynamışlardır. Ayrıca, Osmanlı Devleti'nin politik değişimi sürecinde de, önemli görev üstlendikleri gibi, gelenek ile modernlik olgusunu da tartışmaya açmışlardır. Osmanlı aydınları, batılılaşmada üç farklı metodun, takip edilmesini gündeme getirmişlerdir. Bunlar, siyasi rezim tartışmaları, batının ilim ve tekniğinin alınması, batının ilim ve tekniğinin yanında, manevi kültür unsurların da, alınması şeklidir. Bu, Osmanlı'da, bu az önce, hani batıllaşmış aydınlar dediğimiz, modern devlet değerlerini kabul edenler dediğimizin, başlangıcı Osmanlı'dadır. Bu Osmanlı'da bu şekilde başlayıp, hala da bu devam etmektedir.
Bugün için, ama Diyanet İşleri Teşkilatı, ama Diyanet İşleri Teşkilatı'nın şu anda, temelini teşkil eden, Türkiye'deki üniversitelerdeki ilahiyat fakülteleri, Osmanlı'daki ve buna paralel olarak, Türkiye'deki cemaat yapılanmaları, buna cemaat yapılanmalarının içerisinde kızacaklar şimdi bana. Normalde mesela, Risale-i Nur'dan ayrılan Fethullah Gülen cemaati gibi, çünkü normalde ileri demokrasiyi savunan, daha batıcı, daha seküler, cemaatı öyle oluştu, oraya oturtturuyordu çünkü.
Daha seküler, normalde bu noktada, batının değerlerini reddetmeyen, ve batının değerlerini, kendince, İslami, distürlerle, figürlerle, boyayıp, sunan bir yapı bu. Normalde aynı zamanda, bir kısım ehl-i tarikat, bunların içerisinde melamiler, bunların içerisinde bir kısım mevleviler, bunların içerisinde bir kısım bektaşiler, bunların içerisinde İstanbul tarikat ve sufi toplulukları, bu batılılaşmış, aydın kesimi olarak nitelendiren, nitelendirilenlerin yanında.
Tabii bunu böyle, siz batılılaştırılmış, aydın kesiminin yanındasınız deseniz, bunu kabullenmezler. Ama, hem içsel dünyalarında, hem de din anlatımlarında, ve dini sentezlemede, analiz etmede, batı düşüncesi bunlarda çok rahat görülebilir. Ama bizim toplumumuz, tam bir Kur'an, sünnet ve imamların iştahatı bilgisinden uzak olduğundan dolayı, onların sentezlerini, sanki İslam'mış gibi algılıyor. Çünkü, İslam'ı bilmediklerinden dolayı, Müslüman ama İslam'ı bilmiyor. Müslüman, İmam Maturidin'in akaidini bilmiyor. Müslüman, İmam-ı Azam'ın akaidini bilmiyor. Müslüman, İmam-ı Azam'ın, Hanefi'yim dediği halde, siyasi duruş noktasını bilmiyor. Müslüman, İmam Malik'in siyasi duruş noktasını bilmiyor. Yani neden bilmiyor?
Bu öğretilmiyor, bu konuşulmuyor. Çünkü, fıkıhçıların, veyahut da akaidçilerin, sen ya buraya otur, ya arkaya otur, böyle ayrı durdun. Geçersin, geçsin millet ya başlar. Bu normalde, bu devam ediyor. Fakat, toplumun içerisindeki, cemaatler, toplumun içerisindeki, tarikat, kendilerince, sufi yapılanmaları, tam olarak analiz edilemediğinden dolayı, analiz edilememesinin sebebi, bu konuda bilgili, bu konuda bu meselelere, iştahat edecek, bu meseleleri, masayın üzerine yatıracak, bilgi olmadığı gibi, bunları konuşmak da,
herkesin harcı değil. Çünkü, herkesin başında duran, bir rejim var. o rejimin, her an için, normalde, kıyma makinesinden, geçme ihtimali var. Bu böyle, çok farklı farklı şeyler. O yüzden, bu, batılılaşmış, aydınlar argümanı, İslam dünyasında, devam etmekte. Bu değişik, örtülerle, değişik böyle, yapılanlarla, Müslümanlar, bunun farkında değiller. Hiçbirimiz farkında değiliz. Bu aydınlanmış, batıcı kafalar, siyasetçilerin içerisinde de var. Yani, muhafazakar siyasetçi dediğimiz, veya, İslamcı siyasetçi dediğimiz, veyahut da, dini siyasetçi dediklerimizin, içinde de var. Bunlar, normalde, hadisleri inkar eden, fıkıhı inkar eden, ne bileyim, işte, her şey batıda görüp, batıyı, normalde kendisine, örnek alan, muhafazakar veya, dini noktada duran, siyasetçiler de var.
Şimdi, geldik, ikinciye, ulema ve okumuşlara, ulemalara. Neydi bu, ulema ya da okumuşlar? Normalde, ülkelerdeki, devlete, oryantilist, bakış açısının karşısında, Müslüman dünya çıkışlı eleştirirler. Müslüman dünya, yani bunlar, kimler, Müslüman dünya istiyorlar? Bir de, ulemalar. Şimdi, ulemaları konuşmazdan önce, benim için, bu benim kendi şahsi durduğum nokta. Malum, bütün arkadaşlar, kardeşler, benim duruş noktamı bilirler. Ben, İmam-ı Azamcıyımdır. Ben, İmam-ı Azam'dan sonra, İmam-ı Muhammed ve, bu noktada, işte, Serhasi'nin yolunu takip ederim, kendimce. Ama ben kendimce, kendi fıkıhi konumumu, İmam-ı Azam'a dayandırırım. İmam-ı Azam, benim için, gerçekten İmam-ı Azam'dır.
Ve, İmam-ı Azam'a dayandırırken, İmam-ı Azam'ın duruşu, fetvaları, dünya görüştüğü, iştihatları, bunun içerisinde, sadece ameli ve, fıkıhi veya hukuki değil, siyasi duruş noktası da, İmam-ı Azam'ın beni çok etkiler. O zaman, ulema dediğimizde, hani, devletin yapılandırmasındaki, veya devletin nasıl olması gerektiğindeki, ulemanın duruş noktası çıkar meydana. Biz, nasıl bir ulema olmalı ki, o ulema, bizi, normalde doğru noktaya götürsün. Buradaki, asıl, mesele bu, Osmanlı'da böyle bir ulema var mıydı, veyahut da şeyden sonra, Osmanlı'da böyle bir ulema var mıydı, veyahut da Osmanlı'nın olmadığı bölgelerde böyle bir ulema var mıydı, ulema hangi noktada durdu, hangi noktada geçti de, yani bu meselelere cevap veremedi, veya bu meseleleri yerli yerine oturtturamadı, yerleştiremedi, ve ulemanın Osmanlı'nın yapılanmasında, veya Osmanlı'nın çökmesinde, veyahut da Osmanlı'nın çökerken,
ulema neredeydi, ne yapması gerekirdi, neyi yapmadı, veyahut da Osmanlı devleti yıkılırken, mevcut ulemalar, neyle meşgul oldular, neyle uğraştılar da, gelinen nokta bu oldu. İslam dünyasında, ulema problemi var mı? Varsa nasıl bir ulema problemi var? Yani her şey, siyasi organizasyonun hatası mı? Veya her şey, batılılaşma düşüncesinin hatası mı? Yani batılılaşmak isteyenlerden dolayı mı bu hale geldik? O zaman batılılaşmak isteyenler bu noktada dururken, onun karşısına hiç kimse çıkmadı mı? Çıkamadı mı? Nasıl bir ulema profili olması lazımken, nasıl bir ulema profili var önümüzde? O zaman ulemayı biz konuşacaksak, bize bir tane ulema portresi lazım. Biz o portreye göre ulemaları nitelendirmemiz lazım.
Mesela sufiler için portre kimdir? Sufiler derler ki, işte bizim üstadımızdır. İyi, üstadın portresi ne olmalı? Hz. Peygamber olmalı, sallallahu aleyhi ve sellem. Veya pir efendiler olmalı. Nasıl bir profil çiziyor üstad? O profile uyuyor mu? Veyahut da üstadın profili, Hz. Peygamber'e ne kadar uyuyor? Veya üstadın profili, mesela işte bir fıkıh imamına ne kadar uyuyor? Veya üstadın profili, işte atıyorum bu noktada, Abdülkadir Geylani'ye ne kadar uyuyor? O nerelerde uyuyor, nerelerde uyumuyor? Biz bunu nasıl bileceğiz, nasıl tespit edeceğiz? O zaman ulemayı da biz konuşurken, bizim elimizde bir protip, bir ulema lazım. Benim için protip ulemadır İmam-ı Azam. Bu sadece benim için değildir.
Kendisinden sonra gelecek olan mezhep imamlarının da bu noktada protipidir. Ya bir kimse ona uyar ama uymaz. Ama protiptir İmam-ı Azam. İmam-ı Malik'e protiplik yapmış, İmam-ı Şafi'ye protiplik yapmış, İmam-ı Hanbeli'ye protiplik yapmış. Bakın protiplik yapmış. Ve bütün mezhep imamları, kendilerini İmam-ı Azam'ı protip olarak almışlar. Ve İmam-ı Azam'ı kendilerine ölçe etmişler. O zaman biz nasıl bir İmam-ı Azam tanıyoruz? Veya biz İmam-ı Azam'ın şahsında ulemaları nasıl nitelendireceğiz? Nafız beni görmeden gitme. Şimdi bu İslam dünyasında belki de zaman zaman konuşulan, tartışılan bir mesele. Ama halkın bilmediği bir yön, konuşmadığı bir yön. Şimdi batılılaşmış aydınlardan sonraki şey bizim için neydi?
ulema kısmıydı. Ulema ne? Bu okumuşlar kimler? Kelime manası. Ulema, fıkhi ilimleri tahsil eden, bazı şer'i hükümlerin tatbikinden sorumlu, dini ve dünyevi alanlarda ilmi aktiviteler gerçekleştiren, bilgi üreten, dini bir kimliğe sahip alimler, fakihler, mütefekkirler. Bunlar neymiş? Ulemaymış. Ulema varsa, o zaman ulemanın işi nedir? Bir tarafı ümera, yani yöneticilerle alakalıdır. Ulema ve ümera, din ve devlet, İslam'da ayrılmaz ikilidir. Bakın, İslam'da dinle devlet ayrılmaz bir ikilidir. Bunları ayrıştırmak, bunları ayırmak, bunları farklı farklı odalara hapsetmek, mümkün değildir.
İslam'da bu mümkün değildir. Hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Dinle devlet hep iç içe olmuştur İslam'da. Zaten batıyla İslam'ın yol ayrımı, ayrışması bu noktadandır. Yoksa bir İslam'ı, yani kutsal metin olarak kabul ettiğimiz Kur'an'ı ve kutsal metin olarak, kutsal metnin açıklaması olarak kabul ettiğimiz hadisleri devlet işinden ayırırsak, o zaman din sadece okullarda öğretilen, işte imam hatiplerde, ilahiyatlarda öğretilen, insanların camide, mescide yaşayacağı bir din olacak.
Ayırıştırırsak, bunu normalde mesela hukukla alakalı ayetler, hukukla alakalı hadisler, yönetimle, siyasetle alakalı ayetler ve hadisler, ne yapacağız? Bunlar atıl vaziyette duracak. Ya da daha önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ilk yıllarında kurulduğunda meclisteki tartışmalardan birisi oydu. Kur'an-ı Kerim'deki bazı ayeti kerimeleri biz ortadan kaldıralım, kaldıralım, Kur'an'ı yeniden basalım. Veya geçenlerde Fransa bunu söyledi ya, Fransa bunu söyleyince ortalık ayağa kalktı. E büyük millet meclisinde, bu zaten konuşuldu. Fransa devlet başkanı dese ki ne ayağa kalkıyorsunuz? Bunu siz kendiniz konuştunuz. Kendiniz tartıştınız. Kendiniz hala da bunu kendiniz istiyorsunuz dese, söyleyecek bir lafımız yok. O zaman din ve devletin birbirinden ayrılması mümkün değil.
İşte Ümara, yönetim, idari ve mali işlerden sorumlu, politik bir kimliğe sahip, ülke düzen ve asayişinden sorumlu, yöneticiler sınıfı, devlet başkanı, vali, yüksek rütbeli askerlerdir, dini iktidarı temsil eden ulema ile, dünyevi iktidarı temsil eden Umara'nın, Hz. Muhammed ve sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ve Raşid halifeler döneminde böyle bir ayrımı söz konusu değil. Bu ulema-Umera ayrımı ne Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında var, ne Hz. Öbü Vekir Ömer Osman Ali zamanında var. Ulema ile Umera'nın, yani devleti yönetenlerle dinin üzerinde iştihat eden, fetva veren ulemanın birbirinden ayrı, birbirinden gayrı işleri yok. Ama normalde bu Hz. Ali Efendimiz'den sonra inkıtaya uğradı mı?
Evet. İslam geleneğindeki din-dünya, din-mülkiyet ya da din-devlet şeklindeki ayırımın, batıyla bizim ayrı düştüğümüz noktalardan birisi, Hristiyan düşüncesindeki kilise-devlet arasındaki ayırım ile aynı olmadığı bir gerçek. Biz onlardan ayrılıyoruz. Biz asla bir batı gibi bir devlet modeli bize olmuyor, uymuyor. Sebep, onlardaki kilise yapılanması ile bizdeki dini yapılanma aynı değil. nitekim dini ve Hristiyan düşüncesinde dini ve dünyevi alan şeklindeki ayırım zaman içerisinde oluşmuş olmakla birlikte İslam geleneğinde Hristiyan dünyasında olduğu gibi bir ruhban sınıfından ve din zemininde gerçekleşen tabakalı toplum yapısından bahsetmek güçtür.
Nitekim ortaçağ Hristiyan Avrupası'nda kilise papazları hiyerarşik olarak en üst konumda temsil edilmekte. Kilise papazları hiyerarşik olarak en üst noktada. İkincisi kim? İşte devlet başkanları, ondan sonra yönetici sınıfı, askerler, soylular, ondan sonra kim? Bunlar tüccarlar, zanaatkarlar, normalde köylüler, bunlar da ne? Toplumun en alt kategorisi olarak nitelendiriliyor. Bir, papazlar toplumun, devletin birinci kategorisi, en üst sınıf, hiyerarşik olarak. İkincisi, yöneticiler, yani devlet başkanları, bakanlar, işte valiler, askerler, bunlar ikinci kategorideki insanlar.
Üçüncü kategoride ne? Zanaatkarlar, ticaret yapan tüccarlar, köylüler, işte ne bileyim, bunlar da ne? Bunlar da üçüncü sınıf vatandaşlar. Hiyerarşik olarak böyle, kategorileşmiş her şey. Bir, en üst sınıf var, bunun papazlardan ve kilise, ikinci sınıf var, devleti yönetenler, üçüncü sınıf var, halk. Zaten, halkın ezilmesi, ve normalde kiliseye, başkaldırmasının bir sebebi o, kilise, normalde vergi topluyor, toplanan vergilerden belli bir kısmını alıyor, kilise vergileri arttırıyor, veya vergileri düşürüyor, dünya, kilisenin üzerinde dönüyor. Evet, İslam siyasi tarihinde, ulema ve umara mücadelesi, birlik, düzen ve emniyeti tesis ettiğine inanılan, umara aleyhinde sonuçlanmışsa da, bu mücadelede, Ebu Hanife'nin, hem Emevi, hem Abbasi zulüm yönetimlerine karşı, ortaya çıkan, siyasal fıkhı, ve muhalif alimliği, İslam siyasi tarihinde,
bu türden bir duruşu temsil eden, ulema açısından, dikkate değer bir örnektir. Burada, İmam-ı Azam'ın, ulema noktasında, işlememin, yegane tek sebebi de bu. Çünkü, İmam-ı Azam, hem Abbasi, veya, önce Emevi, ondan sonra, Abbasilere karşı, muhalefet etmiş, bu noktada, siyasi fıkhı da oluşturmuş, ve siyasi fıkhı oluşturaraktan, bu, ümera'dan, yani, zalim devlet başkanlarından, ve devlet yönetimlerinden, korkmadan, iştihat etmiş, fıkhı etmiş bir kimse.
O yüzden, normalde, bence, İslam siyasi tarihinin, en önemli, temel taşlarından biri, sadece, İslam fıkhı, veya, akaidi tarihinin değil, bence, siyasi tarihinde, önemli taşlarından birisi, önemli direklerinden birisi. o yüzden, imamlarını takip eden, İmam Muhammed gibi, İmam-ı Sarasi gibi, büyük şahsiyetler de, bu yola katkıda bulunmuş.
Bu yolu daha da, oturması, yerleşmesi için, çaba sarf etmiş, şahsiyetler. Bakın, önemli talebelerinden birisi olan, İmam-ı Yusuf'u buna katmıyorum. Sebep, çünkü İmam-ı Yusuf, siyasi, faaliyet, siyasi duruş olarak, İmam-ı Azam'ı takip etmiş, bir kimse değil. İşin enteresan noktası bu. Yani, İmam-ı Azam'ın yolunu takip etmiş, İmam-ı Azam'ın mirasını, bu noktada devam ettirmiş, bir kimse değil. Zaman zaman, ben, İmam-ı Yusuf'u bu noktada, işte bir şert düşerim, dememin bir sebebi de bu. Şimdi, Ebu Hanife, İmam-ı Azam, iktidar sahiplerinin sunmuş olduğu, burası çok önemli, İmam-ı Azam'ı, ulema noktasında, ayrıştıran, ulema noktasında, benim nazarımda, büyüten, devleştiren, devleştiren, en önemli özelliği, İmam-ı Azam'ın.
Bir, neymiş? İktidar sahiplerinin sunmuş olduğu, tüm imkan, şöhret, makam ve mevkii, hakikat ve adalet uğruna reddetmiş, iktidarların, adaletsizliklerine, eklemli bir bilgi yerine, emir sahiplerinin, tüm yanlış, icraat ve keyfi uygulamalarına karşı, aktif bir muhalefet sergileyerek, doğru muhalefeti, canı ile ödemiş, bir fakir ve alim insandır, Ebu Hanife.
Ebu Hanife, Emevilerin, o devleti yönetirken, haksızlıklarına, zulümlerine, Emevilerin ve Abbasilerin, devlet başkanlarının ve yönetim biçimlerinin, Kur'an ve sünnete uymayan, bütün noktalarına varıncaya kadar, hepsine de, karşı duruş, karşı bir muhalefet yapmıştır. Ve, bu noktada da, sonunda, şu heda şerbetini içmiştir. Bakın, bu noktada, şu heda şerbetini de içmiştir. Ve, 70 kusur yaşındayken, hapsedilmiş, 70 kusur yaşındayken, bunu böyle en sonunda söyleyecektim ama, içim dayanmıyor. 70 kusur yaşındayken, 70'in üzerindeyken, hapsedilmiş, yemekten, ekmekten, sudan kesilmiş, 70 yaşın üzerindeki bir zata, her gün, sopa ile, dövülerek, öldürülmüştür.
İmam-ı Azam. Bir rivayet var, ölümüne yakın, evine gönderildi. Bu sefer de, evinde zehirlendiğine dair, zehirliyorlar çünkü. evinde zehirlendiğine dair, bir daha rivayet var. Evet. Ebu Hanife, ulema ve ümara ilişkisinde, ortaya koyduğu örneklik, İslam siyasi tarihinde, yüzyıllardır, oldukça sorunlu ola gelen, bilgi, yani ulema, iktidar, yani ümara problemini anlamak, Müslümanların, iyi, adil ve doğru bir yönetim kurmalarının, önündeki engelleri aşmak, ve ulema, ümara ilişkisinde olması gereken, mesafesini tayin etmek açısından,
önemlidir. Müslümanlar için bu çok önemlidir. Ve bu normalde, ulema ile ümaranın arasındaki, mesafeyi tayin etme, ulemanın nerede durması gerektiği, ümaranın nerede durması gerektiğine dair, İmam-ı Azam'ın üzerindeki, duran elbise, protip, herkese örnek teşkil edecek bir protiptir. Herkese derken, bütün ulemaya, örnek teşkil edecek bir protiptir.
Ama bu nasıl? Buna normalde can yetirene, buna akıl yetirene, buna iman yetirene, bakın iman yetirene diyorum. Buna iman yetirene, çünkü imanı kamil lazım buna. Bu böyle basit bir şey değil. Ebu Hanife, siyasi alanda İslam'ın emir, hüküm ve ilkelerini terk edilmeye, saltanatın ve Arap ırkçılığının güçlenmeye, nepotizm ve yozlaşmanın hızla yaygınlaşmaya başladığına şahit olmuştur.
Kendi zamanında. İslam toplumuna hükmeden idareciler, Allah'ın hükümlerinden ve adaletli yönetimden uzaklaşmaya başlamış, bunu örtbas etmek için ise, gözle görülür ibadetler ve ritüellere vurguyu arttırmışlardı. Dönemin idarecileri, alimleri, kendi zalim yönetimlerini meşru göstermek ve halk tabanında itibar ve onay elde etmek için bir araç olarak kullanıyorlardı.
Ebu Hanife bunun farkına varmış, bu nedenle de idarenin hangi katmanından gelirse gelsin, ister kadılık olsun, ister hazine bakanı, her türlü görev teklifini geri çevirmiştir. Ebu Hanife, bu Ümer Ağa'nın projelerine alet olmamış, Ümer Ağa'nın bugünkü batılı dilde, makyavist, ilkesizliğine karşı ulemanın bağımsız ve onurlu duruşunu korumuş, despotizme boyun eğmeyerek ferdi bir mücadele vermiş ve bunu hayatıyla ödemiş bir fakih, ilim insanı ve mütefekkirdir.
Şimdi tabi, bunu İmam-ı Azam, bunu uygularken, İmam-ı Azam'ın yaşadığı zaman, yaşadığı yer de önemlidir. Emevilerin, siyasi duruş noktası da önemlidir. Bunda en büyük paylardan birisi, İmam-ı Azam'ın böyle, Emevi ve Abbasilere karşı duruşunun bir sebebi, Emevi ve Abbasilerin Arap milliyetçisi, ırkçısı olmasıdır.
Bunun başlangıcı Yezid'dir. Emeviler, bütün devlet erkanını Araplardan oluştururlardı. Bir yere vali tayin edilecekse Araptır. Bir yere fakih tayin edilecekse, kadı tayin edilecekse Araptır. Bir yere vergi memuru tayin edilecekse Araptır. Bir yere devlet başkan yardımcısı veya bakan atanacaksa Araptır. Meselenin ehliyetine, o kimsenin ehil olup olmadığına bakmazlar. Devlette sadece ve sadece, Arap kökenliler görev alır. Şimdi ben sizi haydi taşıyayım Suudi Arabistan'a. Suudi olmayan bir kimsenin devlette yüksek derecelerde görev alması mümkün mü? Değildir. Asla.
Aşırı derecede bir ırkçılık vardır. Haydi ben sizi başka yere götüreyim. Nereye? İran'a götüreyim. İran'da Pers olmayan, yani İranlı olmayan bir kimsenin devlette üst kademelerde görev alması, asker, bakan, vali gibi, önemli bir yerde vali gibi, mümkün değildir. Şimdi, İmam-ı Azam, kendisi Türktür. Ve, Emevilerde, mevaili kültürü vardır. Mevaili. Mevaili. Bunun şeyi, normalde, literatürü budur. Mevaili kültürü. Bu mevaili kültürü, bazı tekkelerde de vardır. Dergahlarda da vardır. Bu mevaili kültürü, bazı cemaatlerde de vardır. Bu, mevaili kültürdür bu.
Mesela, işte, bir toplulukta, örneğin, işte, Kürtler, hakkı olduğu halde, bir göreve getirilmiyorsa, orada mevaili bir kültür vardır. Bir toplulukta, işte, esmer vatandaşlar, veya herhangi bir ırka dayalı bir kimse, bir önemli vazifeye getirilmiyorsa, orada mevaili bir kültür var demektir. Şimdi, bu, mevaili kültürün temelini atan, Emevilerdir. Ve bu temelin üzerine kurulmuştur. mevaili kültür. Ve, mevaili kültürde, sonradan, fethedilen, veyahut da, İslamlaştırılan yerlere, yerlerde, bu, normalde yeni ırklar, yeni, ne bileyim işte, kavimler, bu noktada, yeni topluluklar, yeni inanışlar, İslam dünyasına katılmıştır. Ve, o zaman için, kendilerince, onlar, bu yeni İslam olan kimselere, mesafeyle davranmışlar.
ve, Arapların içerisinde, İslam öncesinde, mevcut olan, kabileciliği, biraz daha yaygınlaştırmışlar. Biraz daha, o kabilecilik ruhunu, işlevini, ilerletmişler. Ve, bu noktada, farklı kimliklerden, farklı kültürlerden, gelen insanları, kendi topluluklarında, ikinci sınıf, vatandaş olarak görmüşlerdir. İmam-ı Azam, küfede doğmuş, küfede büyümüş, küfede yaşamış, küfede dini ilimleri tedris etmiş, ve küfede ticaret yapmış bir kimsedir. Küfede, o gün için, sonradan, İslam topraklarına katılmış, malum şu anda küfe, dini bir merkez olarak, şu anda duruyor.
O zaman için, İslam topraklarına katılmış, ama aslında, ilk kurulurken de, askeri amaçla kurulmuş. Fırat'ın yanında, ortada bir bölge, askerlerin yiyecek ve içeceklerini, rahat bir şekilde, kolay bir şekilde alabileceği, ikmalin kolay bir şekilde yapılabileceği, bir coğrafi yapıya sahip. Ama sonradan küfe, ticaret merkezi haline gelmiş, kültür merkezi haline gelmiş, sanat merkezi haline gelmiş, her türlü kültürün, birleştiği, odak nokta haline gelmiş. Küfe, bu noktada, ilk etapta, Medine, Medine-i Münevvere, ayrı bir simge, ayrı bir odak noktası, ama, Mekke, ayrı bir odak noktası, Şam, ayrı bir odak noktası, Küfe'de, ayrı bir odak noktası oluşmuştur, İslam dünyasının içinde.
Şam'da malum, Emevilerin, normalde, saltanatı var, Emevi saltanatının, kurulduğu yer, Şam, Dimeşk yani, ama Küfe'de de, Hazreti Ali, Radiyallahu anh Hazretlerinin, yaşadığı yer, durduğu yer, ve orada da, farklı bir kültür var. Şimdi, işte, o gün için, Emevilerde, bir, Arap Müslümanlar var, bunlar birinci derecede, birinci kategoride Müslümanlar, iki, Arap olmayan Müslümanlar var, bunlara Mevaili deniliyor.
Ve, bundan sonra gelenler de, Gayri Müslümanlar, yani Hristiyanlar ve Yahudiler. Şimdi, Mevaili, kelime olarak, arkadaş, yardımcı, veli, köle anlamlarına gelmekte, ve, ilk böyle, İslami kaynaklarda da, azat edilmiş, kölelere, bu noktada, Mevaili kelimesi kullanılıyor, ilk başlangıçta, azat edilmiş kölelerine, işte, savaşta esir alınmış, veya daha önce, satın alınmış olan kimseler, azat ediliyor.
İslam, onları azat ediyor. Eğer onlar, İslam olurlarsa, Müslüman olurlarsa, din, onları azat ettiriyor. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, bunu başlatan, bir kimse, o azat etmeye başlayınca, sahabeler de azat etmeye başlıyorlar. Hatta, zengin sahabeler, köle pazarına gidip, iman etmiş köleleri satın alıp, azat ediyorlar. Ama onlara, mevaili deniliyor, Arap toplumunun içerisinde. İşte, bu noktada, Araplar, bu mevaili olan kimseleri, dışlıyorlar, ayrımcılığa tabi tutuyorlar, ve, bu mevaililer de, Emevi ve Abbasi topluluklarına karşı, düşman oluyorlar.
Onlara karşı, Çinliler, onlara karşı, muhalifler. Bakın, muhalifler. İşte, İmam-ı Azam, küfede, böyle bir atmosferin içerisinde, yaşamış, büyümüş, Arapların deyimiyle, mevaili bir kimsedir. Yani, ayrımcılığa tabi tutulmuş, dışlanmış, ötekileştirilmiş, itilmiş, tabiri caizse, kakılmış bir, hal ve ruhaniyet içerisinde, büyüyor. O yüzden, İmam-ı Azam, biraz, Emevi ve, Abbasi hanedanlarına karşı, muhalif bir tutumdan gelmekte. Ama bu sadece, küfede değil. Bu bölgenin, hemen hemen, her tarafında, böyle bir, mevaili kültürü var. İşte, İmam-ı Azam'ın, bu noktada, ilk, tabiri caizse, muhalefeti, bununla başlıyor.
Ve, İmam-ı Azam, bu noktada, sorgulayan, ve, sorgulayan, aklı önemseyen, özgür iradeyi öne koyan, hani diyorum ya ben bazen, biz Hanefiyiz, İmam-ı Maturidi'ye göre, biz özgür irademiz var, biz kendi irademizden sorumluyuz diye, söylediğim şeyin temeli orasıdır. Özgür irade, yani, cebiri, veya kaderi, ideolojiden uzak. Çünkü, cebriyetçiler var, kaderiyeciler var, bunlardan uzak. Veyahut da, hani şimdi, selefi, vahabi olarak, nitelendirdiğimiz, ayet ve hadisi, direkt metninden alıp, onu akletmeyen, ondan normalde, bir fıkıh ölçüsü çıkarmayan, anlayıştan uzak.
İmam-ı Azam Hazretleri, ayeti kerimelere ve hadis-i şeriflere bakarken, yani normalde, kendi cüz-i iradesinin neticesinde, rey sahibi olan bir kimse. Hatta meşhurdur ya, sözünü hep söylerim, biz bir meselede, Kur'an'a bakarız, ne demiş? Bulamazsak, sünnet-i seniye bakarız, ne demiş? Eğer oradan da bulamazsak, hani rey sahibiyiz, biz deriz, Ahmet şunu demiş, Mehmet şunu demiş, demeyiz, biz deriz diyor. Bu, İslam dünyasının içerisinde, bu çizgiye, rey sahibi olmak deniliyor. Rey sahibi olmak demek şu, yani daha önce, Ahmet öyle demiş olabilir, daha önce Mehmet ona öyle demiş olabilir, daha önce x kimse ona böyle demiş olabilir, yok, hayır. Eğer o meselede, Kur'an'a bakarız, bulabilirsek, Kur'an'la hükmederiz.
Bulamazsak, sünnet-i seniye bakarız, sünnet-i seniye ile hükmederiz. İmam-ı Azam'ın duruşu bu. Eğer sünnet-i seniyeden de bulamazsak, işte, bir rivayette öyle diyor, hani, sahabelerin, bu meselede nasıl davrandıklarına bakarız? Bulamadık. O zaman, Ahmet ne demiş, Mehmet ne demiş, bakmayız, biz deriz diyor. Rey sahibi olmak bu. İmam-ı Azam da, bu noktada rey sahibi bir kimse. Ama rey sahibi demek ne demek? İştahat'ı kendisi yeniden yenileyen, yeniden veren kimse demek. Ve, o yüzden, İmam-ı Azam bu noktada, körü körüne bağlılık noktasından uzak, zulme, keyfiliğe, Arap ırkçılığına dayalı, her türlü yönetimlere karşı, yönetimlere karşı duran, ve, bu yönetimlere karşı dururken, ahlak, adalet, hakkaniyet, liyakat, vicdan, ve erdeme dayalı bir, muhalefet tutumu sergileyen, ve, hak, adalet,
ve hukukun yanında duran, söylemi ve eylemi ile, derinlikli ilmi, dönemin seçkin uleması, ve müslüman toplumu tarafından benimsenmiş, ve kendisine, İmam-ı Azam, yani büyük imam, yani yüce imam denmesine vesile olmuştur. Ebu Hanife, gerek Emevi, gerek Abbasi halifeleri tarafından, kendisine teklif edilen, kadüül kadılık, yani başkadılık, başkadılık denilince, aklınıza ne geliyor biliyor musunuz?
Yargıtay başkanı, veya HSYK başkanı, bugünkü manada, yani kadılar kadısı demek, kadılar kadısı olunca, Şam'a göçeceksin, Şam'a göçeceksin, Şam'a oturacaksın, ondan sonra, Şam'da senin bir devlet, dairen olacak, ve bütün her şey, son, senin imzana bakacak, senin imzana bakacak, senin caizdir dediğin olacak, caiz değil dediğin olmayacak, böyle bir noktadasın sen, tabiri caizse, anayasa başkanı gibi, bu HSYK başkanı da geçiyor bu iş, bugünkü karşılığı, anayasa başkanı, teklif edilen, en yüksek yargı organı başkanlığı,
mevkini, Emevi ve Abbasi yönetimlerinin, yönetimlerini meşru görmedi, düşünebiliyor musunuz? O gün için Emeviler, büyük saltanat sahibi, güç, kuvvet, kudret Emevilerde, ama o yönetimi meşru görmüyor, meşru görmedi, zulümlerine ve keyfi yönetimlerine, kendisi aracılığıyla, kılıf aradıkları, ve Arap ırkçılığı yaptıkları, gerekçesiyle reddetmiştir.
Ebu Hanife, kendi dönemindeki, Emevi ve Abbasi halifelerinin, zulme sapan, adaletsiz ve keyfi yönetimlerine, karşı muhalefet edenleri, ve ayaklananları, modern siyasal teorinin, kavramıyla, ifade edecek olursak, bir tür, sivil itaatsizlik eylemi ile, ilmi ve malı ile desteklemiştir. Ebu Hanife'nin, muhalif kimliği, ve adalet merkezli, siyasal fıkıhının, temel dinamiklerine, geçmeden önce, onun siyasi mücadelesinin, sünni dünyada, neden göz ardı edildiğine, değinilmesi gerekir.
Çünkü, sünniyiz ve hanefiyiz diyenler, İslam dünyasında, hem sünniyiz, hem hanefiyiz diyenler, ne yazık ki, Ebu Hanife'nin, duruş noktasını, ya anlayamıyorlar, ya anladıkları halde, işlerine gelmiyor, ama, onun yolunu, takip etmiyorlar. Ebu Hanife, bütün diğer imamlar gibi, kendi sağlığında, mezhep kurmuş bir kimse değildir. Bütün pir efendiler, kendi sağlıklarında, bir tarikat kurmuş değillerdir. Bakın, hiçbir tarikat piri, Abdülkadir Geylan Ahmet Errufay, Bedevi, Dusiki, Şazeli, Şahı Nakşibendi, Hazreti Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayramı Veli, bunların hiçbirisi de, kendi sağlıklarında, bir tarikat kolu kurmamıştır.
Bir tarikat kurmamışlardır. Düşünebiliyor musunuz? Yani son, kırk, elli yıldır, yüz yıldır, insanlar, kendi sağlıklarında, kendileri, bir tarikat kolu kurmaya çalışıyorlar. İşte, bize de şu kol verildi, bize de şöyle dendi, diyenleri duyuyorsunuz. Hiçbir pir efendi, kendi sağlığında, bir tarikat kurmamıştır. Hiçbir fıkıh ekolünün, başında bulunan zatlar, kendilerince bir fıkıh ekolü kurmamışlardır. İmam-ı Azam, bir sabah kalkıp, ben Hanefi fıkhını kuracağım, Hanefi mezhebinin imamı olacağım, diyen bir kimse değildir. Veya İmam-ı Malik, İmam-ı Malik, İmam-ı Azam'da fıkıh okurken, İmam-ı Azam'da ders alırken, ve aynı zamanda, İmam-ı Azam'dan hadis ders alırken, ben Malik'i mezhebini kuracağım, diyenlerden değildir.
Ve acı bir şey, İmam-ı Malik de, bir müddet sonra, İmam-ı Azam'ın yolunu takip edememiştir. Siyasi yolunu. Bir müddet sonra ne yapmıştır? O da takip edememiştir. Bunu eleştiren olarak söylemiyorum. İmam-ı Azam'ın, durmuş olduğu noktaya, kendisinden sonra gelen, imamların, kendisinden sonra gelen imamların, ona güç yetiremediğini, kendisinden sonra gelen imamların, onun yolunu takip edemediğini, beyan etmek için bunu söylüyorum.
Küçümsemek için değil. İmam-ı Malik'i küçümsemek, kimin haddine? Benim gibi bir kimsenin haddine değil, haşa. Allah muhafaza eylesin. Ve, imamın, imamın hayatı boyunca mücadele ettiği, melikler, sultanlar, halifeler, vesayeti altında gelişmiş ve yayılmış olması, en önemli nedenlerden biri olarak sayılabilir. Neden? Çünkü o zulmeden, o insanları normalde kahreden, insanlara haksız davranan, ve insanların parasına, malına, canına, namusuna konan, ve insanları bu noktada sömüren, o zalim devlet yöneticilerine karşı, muhalefet etmesi, ve bu muhalefetini açıktan yürütmesi, ve bununla alakalı iştahattar etmesi, bununla alakalı fetvalarını açık bir şekilde yayınlaması ve söylemesi, Müslüman toplumun içerisinde yerini almış, ve Müslüman toplum, İmam-ı Azam'ı başına tac etmiş, ve ona İmam-ı Azam, yani en büyük imam payesini vermiş.
Dolayısıyla, Hanefi mezhebine mensup olduğunu iddia eden, yöneticiler, İmam'ın muhalif kimliğinden hoşnut olmamış, ve Ebu Hanife'nin politik mücadelesini gizleme, açıya çıkarmama eğilimi göstermişlerdir. İkinci olarak, İmam'ın müktesebatının varisi olan öğrencileri, içinde yaşadıkları siyasal ortam gereği, İmam'ın siyasi mirasını üstlenememişler, hatta bu mirası aktarmaktan çekinmişlerdir. Bu yapılmayınca, İmam'ın siyasi fıkhının, imkanlarından yoksun kalmış, hatta İmam'ın muhalif fıkhı, baskıların katkısıyla, muvafık fıkhı, ve iktidar fıkhı haline getirilmeye çalışılmıştır. Üçüncü olarak, İmam'ın fıkhının kendisini geride bırakacak varisler olmuş ama, İmam'ın siyasi mücadelede varisleri olmamıştır.
Diğer bir ifadeyle, onun siyasetine ve muhalif hayatına talip olan, öğrencileri olmamıştır. Ebu Hanife'nin, siyasal fıkhının en önemli dinamikleri, adalet, şuura ve rıza merkezi bir yönetim anlayışı, zulme rıza göstermeyen, muhalif ve hak palest duruşu, ve hayatı pahasına da olsa, doğruyu ve hakikati, dile getirmekten korkmayan, tavizsiz tutumudur.
Bu tutumu gereği, iktidar sahiplerinin, Ebu Hanife'nin muhalefetini susturmak, ve meşruiyetlerini sağlamak adına, sunmuş oldukları her türlü, imkan, para, makam, mevki, şöhret, zenginlik ve itibar tekliflerini, hakikati savunma, ve ayakta tutma idali uğruna reddetmiştir. Ebu Hanife'nin, Emevi ve Abbasi halifeleri tarafından, sunulan görevleri kabul etmemesindeki temel faktör, hukuki siyasetten bağımsız görmemesi.
Saraya eklemli bir alim portresinden ve hukuk ile, kayıtlı olmayan saltanat düzenine, alet olmaktan kaçınmak istemesidir. Emevi döneminin meşhur Irak valisi, İbni Hübere, Ebu Hanife'ye defalarca kadılık teklifi sunmuş, fakat Ebu Hanife reddetmiştir. İbni Hübere tarafından yapılan teklif şuydu, üzerine imza koymadığın hiçbir kanun yürürlüğe konmayacak, sen izin vermeden devlet hazinesinden kuruş çıkmayacak.
Bu en yüksek yargı ve yürütme gücünü onun eline verilmesi demekti. İmam şiddetle reddetti. Vali Ebu Hanife'yi zindana atarak işkence etmeye başladı. Onu her gün kırbaçlatıyordu. Diğer fakihler, kendi zamanının, çağdaşının diğer çağdaş fakihler, kendine yazık etme, biz nasıl istemeyerek kabul etmişsek, sen de öyle yap dedilerse de, Ebu Hanife bu teklifi şu kesin sözlerle, sözlerle reddetmiştir.
Eğer vali benden vasıt mescidinin kapılarını saymak gibi sıradan bir iş istesin, yine kabul etmem. Yani bir mescidin kapılarını say desin, yine kabul etmem. O bir insanın zulmen katline hükmedecek, ben mühür basacağım ha, yahut haksız yollarla malları gasp edecek, ben onaylayacağım öyle mi?
Vallahi Allah şahidim olsun ki bu mümkün değil. Bu onun zalim olarak nitelendirdiği bir iktidarla asla beraber çalışmak istemediğinin ifadesiydi. Allah katında bundan sorumlu olacağını düşünüyor. Bu denlerle valinin teklif ettiği hiçbir görevi kabule yanaşmadı. Vali de onu hapse attırdı. Orada Ebu Hanife'yi her gün dövüyorlardı. Nihayet hapishane görevlisi böyle giderse Ebu Hanife'nin bu işkenceden öleceğini fark ederek İbni Hüberi'ye durumu iletti. İmamın ölmesi valinin işine gelmezdi. Çünkü halk Ebu Hanife'ye valinin öldürdüğünü düşünerek ona karşı bilenecekti. Belki de bu durum iyice kontrolden çıkacaktı. Ama yemininden de dönemezdi. Zira bu kendisi için önemli bir itibar kaybolurdu.
Nihayet orta bir yol buldu. Ebu Hanife'ye mühlet istesin ki mühlet verelim diye haber yolladı. Ebu Hanife'de arkadaşlarımla bir istişare yapayım deyince Ebu Hübeyr'e onu salıverdi. İmam hapisten kurtulunca Mekke'ye kaçtı. Ve Emevi hilafeti sona erene dek yaklaşık olarak 6 yıl burada kaldı. Abbasilerin Emevileri muhalefet edip Emevileri yıkmasıyla İlk etapta Ebu Hanife Abbasileri destekledi.
Onların ayaklanmalarına fetva verdi. Onların ayaklanmalarına iştahat etti. Ve ardından yine Kufi'ye döndü. Abbasilerin, Emevilerin normalde hilafetiyle, ayaklanmasıyla Emeviler yıkıldı. Ve Abbasisi devleti kuruldu. Ve ikinci halife dönemi. Yani Abbasilerin ikinci halife dönemesi. Ebu Câfir el-Mansur'un Ehlibeyt'e eziyet etmeye başlamasıyla yine Abbasi devletinin karşısına geçti. Çünkü bu Abbasiler o zaman için Ehlibeyt'le beraber hareket ederekten Emevileri devirmişlerdi. Ardından Ehlibeyt'i Abbasiler de kendileri için bir tehlike gördüler.
Tehlike görünce ikinci Abbasi halifesi Ehlibeyt'e yine zulmetmeye, onlara da yeniden sürmeye başladı. Ve önce Hz. Ali Efendimiz'in torunlarına yumuşak davranan Abbasiler onları sertleşmeye, onlara zulmetmeye başladılar. Ve halife Mansur döneminde çatışmaya dönüştü. Çünkü Mansur, Ali oğullarını kendine muhalif görüyor ve baskıyla onları sindirmeye çalışıyordu.
Bu da Ali oğullarına meşhur alim Abdullah bin Hasan'ın oğulları Muhammed ve İbrahim'in de Abbasi'lere karşı isyan etmesine neden oldu. Abdullah bin Hasan, Ebu Hanife'nin kendisinden ilim aldığı hocalardan birisiydi. Oğulları isyan edince Mansur'u onu yakalatarak hapsetti ve oğullarının yerini söylemesi için ona işkence etti. Abdullah bin Hasan işkencelere dayanamadık hapiste vefat etti. Bu noktadan sonra da Ebu Hanife'nin Abbasi'lere dair hiçbir umudu kalmadı. Ve Ebu Hanife, Abbasi'lerin zalim bir iktidar olduğu için meşruiyetini kaybettiğini belirttiler ve onlara itaatı reddetti. Ve normalde reddettikten sonra yeniden normalde onların devrilmesi için İmam-ı Azam yeniden iştahat etti, yeniden fetva verdi.
Bu normalde bu fetvaya destek verenlerden birisi de İmam Malik'ti ve ne yazık ki İmam Malik'ti o zaman için Abbasi'ler döneminde hapsedildi. Ve normalde yine Ebu Hanife'ye Cafer el-Mansur yine kadılık teklifiyle geldi. Bir Abbasi'nin Emeviler geldiydi, şimdi bu sefer de Abbasi'ler geldi. Yine İmam-ı Azam bu teklifi reddetti. Fakat Mansur'un ısrar etmesi sonucunda şöyle demiştir. Allah'tan kork. İmam-ı Azam diyor bunu, Mansur'a diyor. Allah'tan kork. Bu görevi kabul etsem bile size yaralanmam mümkün değil. Sizin aleyhinize olacak bir karar verebilirim. Bu durumda gazabınızdan emin olamam. Beni Fırat Irmağı'nda boğmakla tehdit edersiniz. Boğulurum fakat kararımı geri almam.
Senin etrafındaki insanlar kendi arzu ve keyiflerine göre hüküm verecek birini istiyorlar. Vallahi buna ben de asla yanaşmam. Onun için bu görevi kabul edemem dedi. Ebu Hanife, bakın siyasi iştahat, siyasi duruş noktası Ebu Hanife'nin. Ebu Hanife kamu mallarının kullanımı konusunda da oldukça tetizdi.
Ona göre yöneticiler tarafından kamu mallarının gayri meşru kullanımı halifeliğin hükmünü geçersiz kılmaktadır. Dikkat edin fetvalara. Ona göre yöneticiler tarafından kamu mallarının gayri meşru kullanımı halifeliğin hükmünü geçersiz kılmaktadır. Dahası, yabancı devletlerden halifeye gönderilen hediyelerin bile halifenin kişisel mülkü olması caiz görmemiş, devlet başkanı olmasaydı bu ilgiyi celbet etmeyecekti deyip fetva vermiştir.
Aynı zamanda, kamu mallarının halifenin şahsi ihtiyaçları için kullanılmasına ve hediye olarak sunulmasına karşı çıkmıştır. Hatta, kendisine sunulan kadılık ve hazinedarlık şeklindeki görevleri reddettiği gibi, Emeve ve Abbasi yöneticileri tarafından gönderilen hediyeleri de kabul etmemiştir. Mansur'un kendisine gönderilen hediyeleri neden kabul etmediği sorusuna ise şöyle yanıt vermiştir. Şahsi malınızdan bana bir hediye gelmedi ki onu kabul edeyim. Siz bana ümmetin hazinesinden aldığınızı yolladınız. Oysa ümmetin malında benim bir iddiam olamaz. Ben silah altında savaşan bir asker değilim. Böyle bir askerin çocuğu da değilim. Fakir de değilim ki hazinenin tahsisatından yararlanayım. Ebu Henife, rey ekolüne mensubiyetinin de katkısıyla rıza, devlet yönetiminde, şuura ve meşverete dayanan bir yönetimi, batıl meşverete dayanmayan bir yönetimi, batıl kabul etmiş ve böyle bir yönetime halk tarafından itaat yükümlülüğünün olmadığını
ifade ederek gelenekselci tutumun aksine farklı bir tavır sergilemiştir. Gelenekçilerin büyük bir bölümü halkın yöneticiye karşı sesini yükseltmesine cevaz vermiş. Fakat yöneticiler onların haklarını gasp ederse zulüm ve kan dökme ile devleti idare etseler bile iktidara yönelik herhangi bir isyan teşebbüsüne izin vermeyerek tahammülcü ve sabırcı bir muhalefete esas almıştır.
Fakat Ebu Henife, gelenekçilerden farklı bir tutum sergileyerek böyle bir yöneticinin hilafetinin meşru olmadığını iddia etmiştir. Dolayısıyla yönetilenlerin rızasına dayanmayan ve yönetim karşısında halkın ayaklanma başlatma, isyan etme ve hatta yöneticiyi azletme hakkı vardır diye fetva vermiştir. Bu bir icazet değil, görevdir. Bununla birlikte daha fazla can ve mal kaybı yaşanmaması adına zalim yöneticinin yerine derhal adil ve erdemli bir yönetici başa geçmelidir diye fetva vermiştir. Zalim bir yönetimin varlığı, adaleti tesis etme amacı ve planlı bir organizasyon, isyana teşebbüsünün rasyonel temellerini oluşturmaktadır. Nitekim Ebu Hanife'ye göre zalim bir yöneticiye karşı isyana teşebbüs etmenin üç temel şartı vardır.
Bunlar zalim yöneticinin yerine geçebilecek adil ve erdemli bir yöneticinin varlığı, isyanın planlı ve organizeli bir şekilde gerçekleşerek başarıya ulaşabilme şansının olması ve son olarak da isyanın halkın yararı ve iyiliğine odaklanıyor olmasıdır. O yüzden Zeyd, İbrahim ve Muhammed'in nefüs zekiye ayaklanmaları ve daha bunun gibi birçok saltanat zulmüne karşı Ebu Hanife'nin ilmi ve malı ile destek verdiği isyanlar, onun bugünkü çağdaş dille protest kimliğini çözümlemek ve zalim yöneticiye karşı direnme söylemini anlamak açısından dönüm noktalarıdır.
Ebu Hanife, devlet yönetiminin ehli beytin hakkı olduğunu savunmakla birlikte şianın iddia ettiği gibi bu hakkın Allah tarafından nas ve tayinle belirlendiği inancını taşımamış, ehli beyti bir kutsiyet affetmemiş, atfetmemiş, Ali oğullarını işgalci, zalim, emevi idarecilerine karşı adil, erdemli ve ehil oldukları için desteklemiştir.
Zulme karşı direnme, Ebu Hanife için aynı zamanda dini bir görevdir. Ebu Hanife, sosyal, siyasal ve ekonomik hayatı düzenleyen bir şura kurumunun olması gerektiğini savunmuştur. Halife, tüm Müslümanların ortak aklı yani meşveret ve biat ile seçilmeli ve yönetim tek bir grubun tek elinde olmamalıydı. Halife, adil olduğu ve İslami emir ve hükümleri uyguladığı müddetçe hükmetmeye devam etmelidir.
Aksik takdirde halk, biata ki biat pasif bir bağlılık sözleşmesi değil, meşruiyetin asli kaynağıdır. Yönetici ve yönetilenler arasında sorumluluk ve hesap verilebilirlik ilişkisi doğrudan karşılıklı bir sözleşmedir. Fakat Raşit Halifeler sonrası dönemde yalnızca sembolik bir anlam ifade etmiştir. Sadık kalmayıp, tiranlaşmış yöneticiliği azledebilme hakkına sahiptir. Ebu Hanife'ye göre, halife, görüş bildirme yetkisi ve ehliyetine sahip kişilerden oluşan bir danışma kurulunca seçim ile belirlenmelidir. Benim ahdime zalimler nail olamazlar ayetinin yorumlayış tarzı gereğince, halife, vali, kadı ve diğer yöneticilerin de mutlak surete adil ve erdemli olması gerektiği, bu koşulları sağlamadığından emirlerin hükümsüz olduğunu ve azledilebileceklerini ifade etmiştir.
Nitekim önce hilafet tahtına oturup, sonra kendi hilafetinin meşruiyetini ulemaya onaylatmak isteyen Ebu Cafer el-Mensur'a, Ebu Hanife şöyle demiştir. Doğru yola ulaşmayı arzu eden öfkeden kaçınır. Vicdanına danışırsan göreceksin ki, bizi Allah için çağırmadın. Fakat utanmadan bize senin hoşuna gidecek ve halka da ulaşacak bir şeyler söyletmek için çağırdın. Doğrusu şu ki, fetva ehlinden iki kişinin bile ittifakı olmadan halife oldun. Oysa halifenin, Müslümanların müşaveresi ve muvaffakatı sonucu seçilmesi gerekir. Biliyorsun Ebu Bekir, Yemenlilerin biatı ulaşınca kadar altı ay süreyle karar almaktan kaçınmıştır. Aynı zamanda Hz. Ali Efendimiz de altı ay boyunca biat etmemişti.
Bu iki biatı bekledi Hz. Ebu Bekir Efendimiz. Daha sonraları yaygın bir şekilde benim senecek olan, ulul emre her koşulda itaat şarttır görüşünü kesinlikle reddetmiştir. Ona göre zalim ve fasık bir kimse halife olursa, onun halifeliği geçerli sayılmaz. Halkın da böyle bir halifeye itaat zorunluluğu yoktur. Emirleri geçerli değildir, verdiği fetvalarda makbul sayılmaz. Zira Allah'a karşı bir günah söz konusu olunca mahluka itaat gerekmez. Zulüm yani adaletli olmama Allah'a karşı işlenmiş büyük bir suçtur. Çünkü Allah'ın koymuş olduğu ilahi kurallara uygun davranmamaktır. Böyle bir kimse bir de iktidara hukuk dışı yollarla gelmişse, gaspçi olarak anılır ki bu durumda meşruiyeti tamamen düşer.
Ebu Hanife zalim iktidara karşı isyana cevaz vermekle kalmamış, bunun Müslümanlar üzerine vacip olduğunu söylemiştir. Oysa bir kısım ulema, halifenin kan döküp hak gasp etmesi durumunda bile isyanı caiz görmemişlerdir. Ebu Hanife'nin isyan konusundaki en önemli şartı akıllıca tasarlanmış olmasıdır. Ona göre kan dökülmemesi için her türlü tedbir alınmalı, zalim halife indirildikten sonra da yerine mutlaka adil biri çıkarılmalıdır.
Aksi takdirde isyan sadece başka bir fasığa yarayacak, halk yine zulüm altında yaşayacaktır. Öbu Hanife her şart ve koşul altında yargının bağımsızlığından yanadır. Ona göre yargının hükümlerini halife bile kabul etmeli, yargı üzerinde baskı kurmaya çalışmamalıdır. Zira adalet sadece böyle tesis edilebilir. Hukuk erbabının yani fakihlerin verilen hükümler lehine veya aleyhine konuşması yasaklanmamalıdır. Ne var ki çoğu zaman iktidarın şerrinden çekinen fakihler halifenin veya ona bağlı kadıların verdiği kararları eleştirememişlerdir. Hatta halife tarafından atanan kadılar halifenin hoşuna gitmeyecek hükümler vermekten kaçınmışlardır. Ebu Hanife'nin ifade özgürlüğünü o denli önemsemiştir ki, yönetici meşru dahi olsa aleyhinde konuşulabileceğini söylemiştir.
Hatta bir adım ileri giderek meşru bir yönetici hakkında argoyla bezeli kötü sözler söyleyerek hakaret edenlerin, hatta halifeyi ölümle tehdit edenlerin bile tutuklanmasına cevaz vermemiştir. Sadece sözlerini eyleme döküp silahlı isyana kalkışan veya toplum huzurunu bozanların cezalandırılacağını ifade etmiştir. Ebu Hanife, ama uzun yazmışım ya, yok çok yazmışım, bu kadar iyi etsin.
Okumak çok hoşuma gitmiyor ama velakin Ebu Hanife'nin iyi anlaşılması lazım. Ebu Hanife'nin iyi anlaşılması lazım ki, yani ulema nasıl olmalı? Sonraki bahis çünkü İslamcılar. Bu son dönem Osmanlı'da çıkan, Osmanlı ile beraber diğer İslam ülkelerinde, İslam topluluklarında çıkan Ahduh gibi. Mesela Türkiye'deki şey ne o, Bediüzzaman gibi.
Bunlar İslamcı kategorinin içerisindeler. Yani bu, çok su götürecek bu sohbet. O yüzden önümüzdeki hafta inşallah burayı bitirebilirsek Ebu Hanife'yi bitirmemiz lazım iyi bir şekilde. Ondan sonra İslamcılara gireceğiz çünkü. Ebu Hanife, yani ulema kısmını bir oturtturalım, bir ulema nasıl olur? Neler yapmış? Sonraki İslamcılara bakacağız. Veya günümüzün ulemalarını siz düşünün artık. Ben bazen, hani kim o ulema gösterin bana dememin sebebi o benim. İmam-ı Azam'a bakınca ulema yok. İmam-ı Azam'ı buraya potresini as, onun karşısında ulema yok. Allah yiyesin inşallah.
Evet, bu gecelik bu kadar. Soru sorun varsa soru alabiliriz. Bu normalde sizden olan emir sahiplerine itaat edin deyince daha önceki sohbetlerde bu emir sahiplerini ikiye ayırtadık. Bir, siyasi noktada duran emir sahipleri.
İki, dinden yani Kur'an'dan hüküm çıkaracak, yeniden iştahat edecek olan emir sahipleri diye. İşte bu ikinci kategorideki bir kimse çok az bugün. Ya da ben tanımıyorum o yüzden yok diyorum. Yani normalde bir siyasi bir iktidarın veyahut da siyasi bir iktidarın gözetiminde baskısından uzak veyahut da onun korkusundan uzak veya maaş kaygısından uzak bir ulema görmüyorum. Ben de o yüzden. Ben İslam dünyası için söylüyorum. İslam dünyasında şu anda herhangi bir devlet yönetiminden korkusuz bir şekilde iştahat edecek, bu noktada devlet yönetiminden korkmadan yeniden olmayan bir şeye, yeni bir şeye hüküm getirecek bir kimse görmediğimden söylüyorum. O yüzden ve şu anda da zaten o sizden olan emir sahipleri dediğimiz o siyasi emir sahibinin de olmadığını düşünüyorum.
Her ikisinin de olmadığını düşünüyorum. Evet. Bu benim kendi düşüncem tabii. Yani çünkü sizden olan emir sahipleri deyince birinci derecede İslam. Yani yöneticinin Kur'an ve sünnetle hükmetmesi lazım. İmamların iştahatıyla hükmetmesi lazım. Şu anda benim bildiğim öyle bir devlet sistemi yok. Sizden olan emir sahipleri, iştahat kapısı diyelim, herhangi bir yönetimin etkisinde, baskısında kalmadan iştahat edecek olan bir ulemanın olduğuna inanmıyorum.
Böyle bir ulema varsa mesela şu anda dünya üzerindeki bütün İslam ümmetinin başındaki devlet sistemleri hükümsüz kılması lazım. Yani normalde şimdi Suud ilaması oturup fetva verecek. Bu yönetimin azledilmesi lazım diye. sebep, yani İmam-ı Azam'ın koymuş olduğu seçilme yöntemine uygun değil. Mesela İmam-ı Azam diyor ki, belli bir şura alacak, o şura seni diyor başkan seçecek.
O şura mı başkan seçiyor? Hayır. Bugün Suud yönetimi babadan oğula, krallık gibi. Osmanlı'da şura mı seçti? Hayır. Babadan oğula seçildi. E şimdi İslam ülkelerinde seçimle iş başına gelenler bir şura mı seçti? Hayır. Yani demokrasiyle İslam da bağdaşmıyor çünkü. İslam'ın kendine ait bir sistemi var. Öyle olunca bağdaşmıyor. Sıkıntı bu. Köylü, o sahrada yaşıyorlar evet. O normalde tabii bu noktada mesela Kur'an, sünnetle hükmetmeyenler cahil, bedevi zihniyetinde olmuş oluyor. Bu önemli değil nerede ne olduğu, ne yaptığı.
Zaten mesela İslam devlet başkanındaki özellikler var. Bu özelliklerin en önemli birisi, o kimse Kur'an ve sünnete hakim olması lazım. Yani en azından. Bu ne demek? Belli bir ilim sahibi olması lazım. Yani kalkıp da İslam ümmetinin başına cahil, cühella bir kimse geçemez ki mümkün değil. Yani o hani geçen derslerde de bir emirin nasıl olmasıyla alakalı bir bahis oldu. O yüzden olması mümkün değil. O ırkçılık yapanlar bedevi zihniyetli. Köylü yani cahil. O yüzden normalde hani ırkı öne koyuyorsa bir kimse, kendi ırkının üstün olduğunu söylüyorsa, o kimse cahil insandır. Başka bir şey değildir zaten.
Yani İslam ırkçılığı reddetmiştir. Bir kimse kendi kavmini sevebilir, onun hakkıdır. Kendi ailesini, sülalesini sevmesi gibi. Veya kendi arkadaşlarını, kendi dergahını birinci derecede tutmalı. Doğrudur zaten bu. Mesela akrabaya iyilik gelir birinci derecede. Yani normalde bir insan annesine, babasına ve akrabalarına iyilik eder. Sonra dostlarına, arkadaşlarına iyilik eder. Yani iyilik etmeye en uzak yerden başlamaz o kimse. Bu da onun gibi bir şey. Bir insanın kendi ırkını sevmesi fıtri bir şeydir. Bunda bir sıkıntı yok. Hatta, mesela hadis-i şeriflerde kendi kavminden evlenirmeyi teşvik etmişler. Sebep, kültürü aynı çünkü. Hani kendi kültüründen al, kendi kavminden al.
Yani kültür uyusun. Çünkü işte birisinde tarana çorbası içiliyor sabahları, öbürkünde yumurta kaynatıyor, atıyor kenara. Öbürkünde hiç kültür yok. Yumurta da yok, hiçbir şey yok. Yatağın altından böyle üç dört parmağını görürsen görüyorum kadının. Hadi diyor sana güle güle bile demiyor örnek. Şimdi bu kültürle alakalı. Bu yetişme tarzıyla alakalı. O yüzden o kimse diyor ki sen kendi kültüründen seç. Bu hakkı. Onun gibi. Normalde tabi Timur Müslüman biliyorsunuz. Böyle bir şeyin, o Orta Asya'dan kopup gelen o Müslüman Türklerde böyle şeyler var.
Enteresan durumlar var. O da bir zulüm aslında da. Hani normalde işte el pençe durumdu, kellesini al adamın. O da bir zulüm, ayrı bir zulüm o da. Ama normalde o muteber, yani muteber değil. Ama Hanefiler şey noktasında hani yöneticilere el pençe duran ilim ehlini hiç muteber görmemişler zaten. Mesela devletten maaş alan ilim ehlini hiç muteber görmemişler.
Yani bir kimse işte devlet memurluğu yapabilir belki de bir yerde ama o ulema hükmündeyse onun devletten maaş almasını çok uygun görmemişler. Bu çok tartışılmış ama İmam-ı Azam'ı takip eden ulema bunu böyle caiz görmemiş. Çünkü Hanefilerin ortak görüşü bu. Günün birinde, günün birinde siz ümeranın emrine girebilirsiniz. Bunu uygun görmemişler. Yani mesela bir sufi, bir ümeranın yönetimine girmemiş hiç şeyhler. Yani örneğin bir şeyh efendi bir devlet erkanının yönlendirmesini ve yönetmesini kabul etmemiş. Eğer o devlet erkanının zulmediyorsa ona söylemiş, sen zalimsin veyahut da sen şöylesin veya sen böylesin demiş ona.
Şey, sufiler. Mesela hiçbirisi de bir devlet erkanının ayağına gitmemiş. Bir şey istememişler onlardan. E bu tabi bu tavırlar zaman içerisinde şey olmuş. Ne o? Değişmiş. İşte sufiler devlet erkanının önünde elpençe durmaya başlamışlar. Ulema devlet erkanının önünde elpençe durmaya başlamışlar. Öyle bozulmuş zaten. Yani normalde bu devlet erkanına isyan etmek değil. Ama devlet erkanının eline bakma. Onlardan bir şey bekleme. Onlardan bir şey isteme. Normalde onlardan hakkın olmayan bir şey almaya çalışmak. Bunun gibi. Onların önünde elpençe durmamışlar. Yani daha açık konuşmak gerekirse, benim gidip de herhangi bir valiliğin önünden yardım almak veyahut da bir belediyeden maaş almak veya ben şurada konferans veriyorum deyip bir yerden ücret almak gibi bir şey.
Yani belediyeye gidip işte ben şurada ücret alayım, işte buradan bana bir şeyler aktar, aylık on bin lira, yirmi bin lira paralayayım gibi bir şey. Yani siz o zaman doğrusu doğru konuşamıyorsunuz. Öyle bir noktaya götürüyor sizi. O yüzden karşı çıkmışlar. Biz büyüklerin işine kafa yürütemeyiz. Akıl yürütemeyiz onların.
Bu fitneye sebebiyet verir. O yüzden sahabenin iştahı, sahabenin aklı, hele bu Hazreti Ali Efendimiz ise bizim gibi insanların onun yaptığının üzerinde bir şey oluşturmaya çalışması abes-i iştigal olur. Ben kendi nefsim için söyleyeyim. Yok. Hazreti Ali Efendimiz öyle yapmış. Hiçbirisi de yok şuurayla olmuyor.
Hiçbirisi de şuurayla olmuyor. Babadan oğlu oluyor. Ona bakacağız İslamcılara bakarken.
Ona bakacağız. Anladın mı? Sen anladın mı? Sen anladın mı? Acaba bende mi sıkıntı var diye sordum. Siz anladınız mı diye kimse anlamamış öndekilerden. Sorunu kimse anlayamamış. Bize özel görmeye gelmiş. Size özel? Bize derken, şu anda üç tane işim var benim başımda.
Saydım dedim böyle böyle. Üç tane işin var. Evet fabrikada şu an. Kendim askı bakımcıyım özellikle. Ege'nin ön tamponunu yapıyoruz. Dedim ki bu kadar askının bakımı var, şu şu var. Ekstra başka işler yüklüyorsunuz bana dedim. Böyle böyle saydım. Bu döndü gitti. Bu konuda nasıl bir yol izledi. Ne yaptı? Döndü gitti yani. Müdür döndü gitti. Sana bir cevap vermedi. Ben dedim sabah dedim, Boyana müdürüne, kendim Boyana müdürüne dedim ki, sabah bu dediklerimde ona da söyledim dedim. Tam zamanımı denk ettin dedi. Yani böyle ben sizi özel öpmeye geldim demek istedi. Özel de? Ya özellikle ben sizi öpmeye geldim. Öpmeye geldim. Derken fırça gibi manasında.
Ben de az önce öpmeye geldim muhabbetini söyleyince. Efendim fırça manasında söylüyor. Ha fırça ettin o. Hakkınızı helal edin. Müdür fırça atmaya geldi. Sen ona böyle böyle söyleyince döndü gitti. Ben döndüm ona fırçaladım gibi bir şey oldu. Bu konuda nasıl bir yol izlemeliyiz? Sen yolu gibi yürümüşsün zaten. Hakkınızı helal edin. Helal olsun. Yol bitmiş zaten. O da güzel. Mikrofon gelsin. Yaşlanıyorum artık demek ki.
Efendim ayette siz hak yolundan dönerseniz sizin elinize yeni bir kavim getiririm diyor ya. Siz de anlattığı da önce Emeviler, Abbasiler daha sonra da Yavustan Seyem döneminde Türkler geliyor. Burada kastedilen bu mu acaba? Bunun böyle yorumlayanlar var. O ayeti kerimeyi böyle yorumlayanlar var. Yani siz normalde eğer zulmederseniz bu noktada Kur'an ve sünneti uymazsanız ben yeniden bir kavim getiririm. Ben onları severim. Onlar da beni sever. Musa Aleyhisselam ile alakalı bu ayeti kerime. Ama ve lakin bu ayeti kerimeyi Emeviler ve Abbasilerden sonra gelen Selçuklular ve Osmanlıları kastediyorlar. O zaman Osmanlılar da demek ki hak ve hakikati tam tecelli ettiremediler ki yıkıldılar. O zaman yeni bir kavim bekleniyor.
Allah razı olsun. İnşallah. Seçimle gelme vardı. Seçimle gelme vardı. Sonrasında Osmanlı Devleti geldi. Osmanlı'da babadan oğula geçti. Fakat padişahların İslam'ı yaşaması ve bunu değiştirmemesi padişahların İslam'a bakışında mertebeyi düşürür mü? Yani babadan oğula geçiş var ama kimse de seçimi getirmemiş.
Osmanlı padişahlarının mertebelerini düşürür mü bu durum? Bu şimdi normalde zorlama iştahatlar var bu konuda. Babadan oğula geçebileceğinin devletin zayıflamaması ile alakalı. Zorlama iştahatlar bunlar. Ama sonuçta başlangıç olarak Hazreti Ebubekir Ömer Osman Ali belli bir şuranın seçimiyle geldi. Ama ne Emeviler, ne Abbasiler, ne Selçuklular, ne Osmanlılar böyle bir şura seçimiyle devlet başkanı olmadı. Bunun oluşması için sistemin çok düzgün işlemesi, böyle bütün kurum ve kuruluşların düzgün kurulması lazım. Bunu başaramadılar. Ben bunu normalde dört halifeden sonra bunun başarılmamış, bu konuda geliştirilememiş bir yol olarak görüyorum. O yüzden bu böyle biz Osmanlı'yı paklamamız, Selçukluları paklamamız veya Abbasiler, onun başkaları da Abbasileri paklar, Emevileri paklar.
Herkes kendi kavminin devletini paklar o zaman. Bu doğru bir yöntem olmaz bence. Doğru yöntem şu, yani normalde Türklerin geleneği o. Hani babadan oğula geçmesi, hatta kardeş katline fetva verilmesinin sebebi de odur. Yani Türkler Otasya'dan itibaren babadan bir tane oğula da geçmez. Baba ölür, kaç oğlan kaldı dört. Dört oğlanın dördü de zaten vali hükmündedir, bölge valisi gibi. İşte dört bir daha birbirlerine bir savaşırlar. Kim galip geldi? Galip gelenler birbirleriyle savaşır. En sonunda dört oğlandan bir tane kalır ayakta. Ayakta kalan Kaan olur, bütün devletin başına geçer. Ondan sonra da o yönetir. Türkler'de şöyle bir şey daha vardır. Bir kimse sonradan Kaan olmaz. Kaan oğlu, Kaan oğlu, Kaan oğlu, Kaan oğlu, Kaan'dır.
Aynı şey Arap ırkçılığında da vardır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gelinceye kadar kavim devletleri var. Bu kavim devletleri de babadan oğula geçiyor. Zaten o dört halifeden sonra Muaviye'nin Şam'da halifeliğini ilan edip sonra kendi sağlığında kendisinden sonra gelen halifenin oğlu Yezid olacağını ilan edip onun bir kurula imzalatmasının da sebebi o Arap kavmiyetçilikten geliyor. Yani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin döneminden öncesine dönerekten cahiliyeye gitti yani. Cahiliyeye giderekten onu yapıyor. Hazreti Hüseyin Efendimizin karşı çıkışı bu yüzden o yüzden. Diyor ki hayır bu seçilme yöntemi İslami değil. Bu seçilme yönemi İslami olmadığından dolayı karşı çıkıyor.
Sıkıntı bu. O yüzden normalde İslami yöntemle bir şura oluşacak o şura seçecek. Bu olmadığı müddetçe İslami değil. Bu belki de yeniden iştahat edilebilir, yeniden şekillenebilir. Mustafa Özban buna güce etmez. El Fatiha. Aman selam. Amin. Haklarınızı helal edin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi