mustafaozbag.org

TASAVVUF VAKFI MERKEZ (MUSTAFA ÖZBAĞ SOHBETLER) - 15 ŞUBAT 2020

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 16 Şubat 2020 · 1:54:40

Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâAllah, Cenab-ı Hak gündüzünüzü de hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Senin de Adnan ağabey, şaka maka alıştık buraya ya değil mi? İnsanın kendi yeri gibi yokmuş. Geçen haftadan kaldığımız yerden devam ediyoruz inşâAllah. Sonuç olarak İslam'da devlet ve siyaset anlayışı, devletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını, adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını, viyetinin halktan alınmasının gerekli gören hukuki bir düzenleme ile iyiyledir.
Evet, bu maddeler halinde gelmiştik. Hatırlarsanız, bunun o maddeler haline geldiğimizin sonuç kısmı. Hani dördüncü madde siyasetin dini ve kelam açıdan temellendirilmesi, beşinci madde ehl-i sünnetin siyasi anlayışı, itikad alanında ilişkilendirdikten sonra, işte altıncı maddesi devletin hak ve adaletin gerçekleşmesinde toplumsal düzene sağlanmasında bir araç olarak görülmesi, yedinci madde ehl-i sünnete göre siyasi anlayışta asıl olan geçmiş tecrübe, ve sekinci madde ehl-i sünnet imametin usul-i dinden olmadığına, onunla alakalı ve sonuç kısmı.
Normalde bugün de sonuç kısmı. Sonuç kısmı da şu, İslam'da devlet ve siyaset anlayışı, adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını inceleyen, önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetkinin halktan alınmasını gerekli gören, hukuki bir düzenleme ile ilgilidir. Halbuki ehl-i sünnet bu konuyu hukuki çerçeveden ziyade, kelami çerçevede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyaset anlayışı geliştirememiştir. Bana kalemde getirir misiniz bir zahmet? Muhtar sende yoksa kimse yoktur, devletsin sen ya. Burayı çünkü önemli, geliştirememiştir. Böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset, maturidi tarafından aynı yolla yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zemininde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir.
Ayrıca ehl-i sünnet siyasi hakimiyetin kaynağını teoride halka dayandırmasına rağmen, uygulamada bunu gerçekleştirememiştir. Emevilerden itibaren Müslüman toplumların yönetimi, halkın onayıyla belirlenmemiş, babadan oğula geçen saltanata dönüştürülmüştür. Prof. Dr. Sönmez Kuttu, Ehl-i sünnet siyaset anlayışının dini temellerinin sorgulanması 2009. Bu akşamki ders metnimiz bu. Sonuç olarak İslam'da aynı metinden devam ediyorum. Devlet ve siyaset anlayışı, adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetkinin halktan alınmasını gerekli gören hukuki bir düzenleme ile ilgilidir. Paragraf bu. Şimdi genel olarak meselelere bakarken, Kur'an, sünnet ve imamların iştahatı daresinde baktığımızdan dolayı, önce Kur'an'a müracaat edeceğiz.
Kur'an bu nokta, bu noktada bize ne emrediyor? Haç suresi ayet 41. Onlar o müminlerdir ki, eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Haç 41. Eğer bir Müslüman topluluğu kendince iktidar olursa, devlet kurursa, o zaman bu devletin yapacağı çok önemli bir şey var.
Bir, onlar namazı dosdoğru kılarlar, namazı tesis eylemek. Neden namazı tesis eyliyoruz? Namaz çünkü insanları kötülükten alıkoyacak. Eğer gerçekten bir kimse namazı hakkıyla kılarsa, o insanların arasında adaletli davranmak zorunda kalacak. Namazı hakkıyla kılarsa, o insanların içerisinde emaneti ehline verecek. Dosdoğru namaz kılarsa. Çünkü dosdoğru namaz kılmak, insanı kötülüklerden alıkoyacak. Çünkü namazla alakalı, ayet-i kerimede en önemli şey bu. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Ardından ayet-i kerime ne geliyor? Allah'ı zikir en büyük iştir. Yani namazı insanı kötülüklerden alıkoyar ama Allah'ı zikretmek de en büyük iştir. İşte o yeryüzünde onlara bir iktidar verirsek, yani yeryüzünde Müslümanlar bir devlet idaresine geçerlerse, yeryüzünde size bir devlet noktasında bir makam verilirse, bir mevkiye oturursanız, bir makama, bir mevkiye oturursanız,
yeryüzünde size bir iktidar verilirse, siz bir devletin başında iktidar olursanız, onların yapacağı çok önemli bir şey var. Ne? Onlar dost doğru namazı kılarlar, zekatı dost doğru verirler, iyiliği emreder, kötülükten nehyederler. Eğer yeryüzünde bir Müslüman topluluğa devlet verilirse, müminler başa geçerse, devam ediyoruz, haç 41 ile alakalı, müminler başa geçerse, onlar ki eğer yeryüzünde bir iktidar mevki verirsek, namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülüklerden nehyederler.
O zaman bir İslami bir sistem düşündüğümüzde, en önemli şey, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek. O zaman kötülük dediğimiz ne? Allah'ın kitabıyla sabitlenmiş, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın sünnetiyle, sünnetiyle tamamlanmış, bir haramlar manzumesi. Kötülükten uzak tutmak, toplumu kötülüklerden arındırmak ve toplumu iyiliklerin içerisinde yaşatmak. Şimdi ben zaman zaman diyorum ya, yeryüzünde bir İslam devleti yok diye. Sebep, çünkü İslam devletinin en önemli özelliklerinden birisi, kötülüklerle mücadele etmektir. Müslümanlar için bu çok önemlidir.
Müslüman, kötülükle mücadele eder. Kötülükle mücadele etmeyen bir Müslüman, cihadı terk etmiştir. Kötülükle mücadele etmeyen bir Müslüman, kötülüğe yardım etmiştir. Bakın, mücadele etmiyorsanız, ona yardım ettiniz. Yani, kötülüğü işlemiş gibi günaha girdiniz. Çünkü kötülüğe göz yummak, kötülüğe seslenmemek, kötülüğe karşı yumuşak davranmak, harama ortak olmak. Hani, o meşhur ya, bir fiiliyatı işleyen kavim, kavim helak olmuştu. Neydi?
Eşcinsellikle alakalı. Ve o eşcinsellikle alakalı, o kavimde her gece 18 bin insan, gece namazı kılıyordu. Ve onların da onlarla beraber helak olmasının sebebi şu, Hadis-i Kudüs'de deniliyor ki, onlar yüzlerini bile ekşitmediler. Yani, o kötü fiiliyata yüzünü ekşitmemek. Bir yerde kötü fiiliyat varsa, ona yüzünü ekşitmemek. Bir kötü bir fiiliyata karşı mücadele etmemek, kötülüğü işlemekle eş değerde görülüyor. İslam, kötülükle mücadele etmeyenleri, kötülüğü yapmış, icra etmiş gibi görüyor. O yüzden İslam'da kötülükle mücadele etmek çok önemli. Elinizin altındakilerden sorumlusunuz.
Elinin altında erkekler için eş ve çocuklar, ellerinin altında bayanlar için eş ve çocuklar, her ikisi için de hadis de var. Yani sadece erkeklere ait değil, elinin altındakilerden sorumluluk. Kadınlar da sorumlu. Kadınlar da çocuklarından sorumlu, eşlerinden sorumlu. Kadının da eşi harama gidiyorsa, onu göz kulak olacak, ona nasihat edecek.
Çocuklarına da göz kulak edecek, ona da nasihat edecek. Çünkü İslam toplumunun ve İslam devletinin en önemli özelliği, kötülüklerle mücadele etmek. O zaman yeryüzünde bir iktidar olursa, o iktidar sahibi Müslümanlar, kendi bulundukları iktidarlıklarında, kötülüklerle mücadele edecekler. Etmiyorlarsa, o zaman onlar ayrı etten ayrı bir sorumluluk içine giriyorlar. Çünkü Cenab-ı Hak onlara ayrı sorgulacak. Diyecek ki, ben size hükümet olmayı bahşetmedim mi? Ben size belediye başkanlığı vermedim mi? Ben size meclis üyeliği vermedim mi? Ben size milletvekili olmayı vermedim mi? Ben size hükümet olmanızı vermedim mi? Siz neden kötülüklerle mücadele etmediniz? Sen neden kötülüklerle mücadele etmeyen bir kimseye oyunu verdin?
Sen neden kötülüğe çalışan bir kimseye destekledin? Bundan Müslümanlar da sorumlu. Hani çekti sahabeden, Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri dedi ki, Ömer saparsa ne yaparsınız? Sahabenin birisi çekti kılıcı, bununla düzeltmesini biliriz dedi. Bununla düzeltmesini biliriz diyen sahabe, küstah sahabe, küstah değil. O dinini bilen sahabe. O dinini bilen, bu noktada dinini yaşayan bir sahabe. Diyor ki kılıcını çekiyor, bununla düzeltmesini biliriz diyor. O gün için düzeltme kılıçla. Bugün başka argümanlar var. Evet. Ve bu ayet-i kerimenin bir veçesi, hicret eden Müslümanlarla.
Ve onlar hicretlerine sebebiyet gösterirlerken, diyorlar ki, biz Rabbimiz Allah'tır dediğimiz için sürgün yedik. Yani ya Rabbimiz Allah'tır diyeceksin, sürülüyorsan, sürüleceksin, ya da sen kötülüklerle mücadele edeceksin. İslam devlet sistemi, burası çok önemli. Kötülüklerle mücadele eden bir devlet sistemidir. Kötülüklerle mücadele eden. Allah bizi onlarla eylesin inşallah. Ve yine, Ömer bin Abdülaziz, hutbe okuyor. Onlar ki eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevki verirsek, ayetini okuyup, sonra şöyle dedi. Ömer bin Abdülaziz, biliyorsunuz, Hz. Ömer Efendimizin torunu.
ve o Emevi devletinin en adaletli hükümdarlarından birisi. Örnek. Ve Emevileri eleştiren, Emevi devlet sistemini eleştiren, en önemli bir kimselerden birisi. Dikkat edin. Devlet başkanı olurken, çok zengin bir kimse olup, devlet başkanlığında fakirleşen bir kimsedir. Hz. Ebu Bekir Ömer Osman Ali, devlet başkanı olduklarında, halleri, vakitleri yerinde olup, devlet başkanlıkları sona erdiğinde, veya şehit edildiklerinde, geriye mal bırakmayan devlet başkanlarıdır.
Ben o yüzden, dört halifenin, halifeden sonraki bir sistemi, İslami olarak görmem. Bakın, İslami olarak görmem. Hele Emevileri hiç görmem. Onların eline, çünkü Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, mübarek torunlarının, kanlarına elleri değdi. O devletin kuruluşunda, Hz. Hüseyin Efendimizin, ve 72 şühedanın kanı var, onların ellerinde. Ben o yüzden, Emevi devletini, kendi nefsimde, İslami devlet sistemi olarak, görenlerden değilim. Bunu en başından beri söylüyorum. Bu, Müslümanlar için acı bir şey.
Hz. Hasan Efendimiz'i zehirleyen, namaz kılan insanlardı. Hz. Hüseyin Efendimiz'i, ve yanında 72 şühedayı, katleden, onları şehit eden, namaz kılan Müslümanlardı. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, eşinin namusuna iftira atan, namaz kılanlardı. Namaz kılanları, kötülemek için söylemiyorum. Müslümanları, uyanık olmaya çağırıyorum. İmam-ı Azam'ı, namaz kılanlar şehit etti. Serahsi'yi, namaz kılanlar şehit etti. Bunlar, önemli done. elinizdeki kan, kimin kanı, ona bakın. Dilinize kime doladınız, ona bakın.
Kime karşı savaş açtınız, ona bakın. Bu sizin imanınızı gösterecektir. Evet, uyanık olun, muhakkak, bu sadece vali hakkında değildir, diyor. Bu sadece valiler, yani, siyasetçiler için değildir. Bu sadece devlet yöneticileri için değildir. Devam ediyor. Fakat, o hem vali idare eden, hem de idare olunanın hakkındadır. Size vali üzerinizdeki hakkınızı, valinin de sizin üzerinizdeki hakkını haber vereyim mi? Sizin vali üzerindeki hakkınız, sizin hakkınızda Allah'ın hukukunu gözetmesi, ve sizi bununla cezalandırması, bazısının hakkını diğerlerinden almasıdır. Gücü yettiği ölçüde en doğru olan yola sizi iletmesidir. Onların sizin üzerinizdeki hakkı ise, haksızlık ve zorlanma olmadan, gizlisi açığına zıt olmaksızın, itaat etmenizdir.
O zaman bir, bu ayet-i kerime idare edenlere ait, valilere ait. Bu ne? Onlar diyecekler ki, onların devletin vazifesi çıkıyor. Allah'ın hukukunu gözetecek, ve sizi Allah'ın hukukuyla cezalandıracak, ve bazılarının hakkını, yani zayıfların hakkını, hakkı yenilenlerin hakkını, güçlülerden ve haksızlardan alıp, onlara verecek.
Yani, insanların hakkını ve hukukunu koruyacak, zayıfları güçlülere ezdirmeyecek, mahkemeler güçlülere ayrı, zayıflara ayrı çalışmayacak, mahkemeler zenginlere ayrı, fakirlere ayrı çalışmayacak, mahkemeler bürokratlara ayrı, bürokrat olmayanlara ayrı çalışmayacak, mahkemeler bazı partililere ayrı, partisizlere ayrı çalışmayacak, mahkemeler hakkı, hukuku, hakkaniyeti savunacak.
Demek ki, bu devletin vazifesi. Devlet, vatandaşlarının arasında, adaletli davranacak. Devlet, vatandaşlarının arasında, hak ve hakkaniyeti, gözetecek. Devlet, vatandaşlarına kim zulmediyorsa, o zulmeden kimseyi, yine Allah'ın kanunu ve hukukuyla ne yapacak? Cezalandıracak. Devlet, bir grubu, bir topluluğu, sevmediğinden, hoşuna gitmediğinden dolayı, onlara adaletten sapmayacak. Bu ırki olabilir, bu siyasi olabilir, bu dini olabilir, bu dinin içerisinde, bu akidevi olabilir, bu mezhebi bir nokta olabilir. Burada İslam devletinin vazifesi, vatandaşlarının içerisinde, hak ve adaleti sağlamaktır.
Bunu kim söylüyor? Hazreti Ömer Efendimizin torunu, Ömer bin Abdülaziz. Ne zaman söylüyor? Kendi halifeliği döneminde, hutbede söylüyor bunu. Ben o yüzden, Ömer bin Abdülaziz'i, Emevilerin içerisinde ayırırım onu, özel bir yere koyarım. O zaman, böyle bir devlet sistemine, böyle bir devlet anlayışına, tebaanın da bir vazifesi var. Bu ne? Ona da diyor ki, onların da sizin üzerinizdeki hakkı ise, haksızlık ve zorlanma olmadan, gizlisi açığına zıt olmaksızın, itaat etmenizdir. O zaman, böyle bir devlet anlayışı var ise, o devlet anlayışına da, Müslümanların itaat etmesi, farz oldu. Bu ayet-i kerime göre. Yine, birkaç tane ayet-i kerime, Allah, içinizden iman edip, salih amel işleyenlere vaat etti ki, onlardan öncekileri nasıl, halef kıldıysa, onları da yeryüzünde halef kılacak.
Nur 55, ayeti, bu ne? Bu da, yeryüzünde Müslümanların, normalde, bir devlet kurmaları, devletin idare etmeleriyle alakalı. Yine, Maide 54, de ki, Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin, şayet yüz çevirirseniz, bilin ki, o kendisine yükletilenden, yükletilenden, siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz. Şimdi, o zaman, bir, Allah ve Resulüne itaat edeceğiz, ve o kendisine yükletilenden sorumlu. Kim? Hz. Peygamber. Biz de neden sorumluyuz? Biz de kendimize yükletilenden sorumluyuz. Bizim sorumluluğumuz ne? Kur'an ve sünnet tarihinde, halk olarak, tebaa olarak, Müslümanlar olarak, biz de kendi sorumluluğumuzu üzerimize alıp, ondan, bu noktada, geri dönmemiz mümkün değil.
Ve, Peygamber'e düşen, apaçık tebliğden başkası değildir. Ve, Peygamber sadece ne yapar? Tebliğ etmekten başka, bir vazifesi yoktur. Halbuki, Ehl-i Sünnet, yine paragrafa devam ediyoruz. Bu konuyu hukuki çerçeveden ziyade, kelami çerçevede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyaset anlayışı geliştirememiştir. Normalde, böylece, böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset, maturidi tarafından aynı yolla yeniden eski üvetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zeminde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir. Şimdi, bu, İslami ilimler tasnif edilirken, bu devletle alakalı, veyahut da biatla alakalı, veyahut da devletin işleyişle alakalı meseleler, kelam ilminin içerisine almışlar.
Ve bunu, hemen hemen, ilk kelam ilmi içerisinde konuşanlardan birisi de, farabidir. Farabi, siyaset felsefesini, siyaseti, kelam ilminin içine almış. Yani neden? Çünkü, bununla alakalı, Şia ile alakalı tartışmalar var çünkü, İslam dünyasında. Şianın, devlet başkanlığı ve seçimi ile, devletin idare ediliş biçimi ile, Sünnilerin, devleti işletme, devlet başkanı ve idaresi, farklı alanlarda. Böyle olunca, bu tartışmanın, devam edeceğinden dolayı, ehl-i sünnet, bu siyasetle alakalı, devletle alakalı meseleleri, kelami meselelerin içerisinde almış ve orada tartışmış.
Çünkü, Şia'da, devlet başkanlığı meselesi, imani bir meseledir. Ehl-i sünnette, imani bir mesele değildir. Şia bunu, imani bir mesele olarak algılar. Ve Şia'da, devlet başkanı, yani imamlar, masum hükmündedir. Onların, masum hükmüne koydukları için, ehl-i sünnetle ayrışırlar. Bizde, devlet başkanları, İslami olarak söylüyorum bunu, yani, Kur'an sünnet tarihisinde, devlet başkanı, masum değildir. Masumiyet karinesi, onlar için geçerli değildir. Ehl-i sünnette, ister devlet başkanı olsun, ister bir veli olsun, ister bir sahabe olsun, ister hangi evliya olursa olsun, kim olursa olsun, onlar için hiçbir masumiyet karinesi yoktur, hukukun önünde.
Bizde masumiyet karinesi, çocuklar içindir. Bizde çocuklar, akıl bağlı oluncaya kadar, masumdur. Akıl bağlı olduktan sonra, masumiyet karinesi, onların üzerinde çalışmaz. Yani, bir çocuk, bu noktada, akıl bağlı oluncaya kadar, sorumluluğu da yoktur. Ama bunu anlayabilecek çağdasa, bunu anlayabilecek yaştasa, bunu kavrayabilecek noktadasa, sorumludur. Çocuk, iyi, kötü, güzeli, çirkini, doğru eğri, kavramaya başladığında, o zaman, çocuğun masumiyeti, kalkar ortadan. İlla ki, bunun akıl bağlı olması, fiziki bazı şeylerin dönüşmesi, demek değildir. Akıl, bali, fiziki olarak, 20 yaşında, 30 yaşında da olabilir. Kadınlarda da, erkeklerde de. O zaman, 20 yaşına kadar, akıl bali olmayacak diye, bir kaide yoktur.
Buranın da, yeniden iştahat edilmesi gerekir. Bu, eski kitaplarda, böyle değildir, bunun iştahı. İşte, fiziki bir değişim olunca, onun sorumluluğu, başlar diye, böyle işaret edilmiş ama, yani bu, o zaman için, bir, hani, ölçü olabilir. Bugün için ölçü değil, bugün çocuklar, genç yaşta, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, öğrenebilecek noktadalar. O yüzden, onlar, masumiyet karinesi, bu noktada, çocukların üzerinde, bunu anladıklarından, itibaren kalkabilir. Şimdi, öyle olunca, Şia mezhebi hariç, diğer bütün, mezheplerde, siyaset, kelam ilminin, içerisinde alınmış. Orada, İmam Maturidi'ye, bir alıntı yapılmış. Bu, İmam Maturidi'yle alakalı değil, bu, İmam Maturidi'nin, hocası olan, İmam-ı Azam'la alakalıdır.
Yani, diyor ya, İmam Maturidi, böylece, dini bir kurum haline, dönüştürülen, kurumsal siyaset, Maturidi tarafından, aynı yolla, yeniden eski üyetine, kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zeminde, insani bir eylem olarak, temellendirilmiştir, diyor. Evet, yani, normalde, İmam Maturidi'nin, bu tip iştihatları, yani, İmam Maturidi'nin, dini iştihatlar ile, siyasi iştihatları, ayırt etmesi, dini, mekanizma ile, devletin mekanizmasını, ayırt ettiği, aşikardır. Eyvallah. Ayrıca, bunu geçen, hafta, farkındaysanız, işlemiştik.
İki tane ayet-i kerime, okumuştuk. Yani bu, Allah'a itaat edin ile alakalı. Hatırladınız mı? İki tane ayet-i kerime vardı. Bir ayet-i kerime vardı, Allah'a itaat edin, resimine itaat edin, sizden olan emir sahiplerine, itaat edin. Bu siyasiydi. Ve öbürkü, yine Allah'a itaat edin, resimine itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin, anlaşmaz diye düştüğünüzde, o ehli fıkıha, ehli alimlere gidin, onlar size, bu konuda hüküm verirler diye, ikiye ayırmıştık. Bunu hatırlarsınız inşallah. Normalde şimdi öyle olunca, evet İmam Maturi'de onlara farklı farklı anlamlar ve mana yüklemiş, doğru. Ayrıca ehli sünnet, paragrafa devam ediyorum, siyasi hakimiyetin kaynağını, teoride halka dayandırmasına rağmen, uygulamada bunu gerçekleştirememiştir. Emevilerden itibaren, Müslüman toplumların yönetimi, halkın onayıyla belirlenmiş, babadan oğula geçen saltanata dönüşmüştür.
Belirlenmemiş, babadan oğula geçen saltanata dönüştürülmüştür. Evet. Şimdi, İslami bakış açısında, dinin düzeni, dünyanın düzeniyle kaimdir, sabittir. Bu nedir? Eğer İslami bir sistem var ise, dinin de düzeni sağlanır. Eğer İslami bir sistem yok ise, dinin düzeninin sağlanması mümkün değildir ki görülüyor, mümkün olmadığı. Burayı bölüm bölüm alacağım, uzun bölüm. O yüzden siz de rahat bir şekilde, dikkatli bir şekilde dinleyin. Dünyanın düzeni, ancak kendisine itaat edilecek bir sistem, bir başkan, bir yönetimle mümkündür.
Başka türlü anarşi, terör, hak ve adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir. O yüzden insanlar arasındaki hukukun, insanın devletle, insanın eşiyle, çocuklarıyla, ticarette, karşı tarafla, her türlü meselede hak ve adaletin tesis edilmesi için, bir yönetime ihtiyaç var. İslam, siyaset düşüncesi bu noktada kavram olarak, Şura'nın, Şura'yı ve istişareyi getirir.
Kur'an'da bu noktada hem Şura suresi vardır, hem de Kur'an'da Hz. Peygamber'e istişare etmesi ve istişarenin neticesine tabi olması emredilir. O yüzden, mesela İslami dil literatüründe Şura, meşveret kökünden, meşveret kökünden türetilmiştir. İnsanları bir araya getiren, birbirlerinin görüşlerine başvurarak, ortak bir görüşü belirlemek istemelerine de, istişare denir. Bir araya gelip, görüş alışverişinde bulunan topluluğa da, Şura denir. Bir topluluk var, bunlar bir araya geliyorlar, görüş alışverişinde bulunuyorlar.
Bu topluluğun adı Şura, yaptıkları iş istişare. Bakın, topluluğun adı Şura. İslam, kendi yönetim biçimini böyle belirler. İslam'da her ne kadar bir tane halife var ise de, her ne kadar bir başkan ve etrafında yöneticiler var ise de, tek başına karar alması, bu noktada tek başına hükmetmesi, tırnak içerisinde, İslami kurallar manzumesinin içerisinde doğru değildir.
Ya, o devlet başkanının bir Şura meclisi olmalı ve o Şura meclisinde konular, meseleler istişare edilmeli. Eğer söz konusu olan şey, siyasi, devletin idaresi ile alakalıysa, siyasi bir Şura meclisi kurulmalı. Yok, söz konusu olan şey, dini bir meseleyse, o zaman dini Şura meclisi kurulmalı. Dini Şura meclisinde söz konusu olan şey, tasavvufla alakalıysa, sufilikle alakalıysa, tasavvuf ve sufi Şura meclisi kurulmalı. Bunların tarihte örnekleri var mı? Evet. Mesela Osmanlı'da meclis-i meşayih var. Belirli şeyhlerin toplandığı bir meclis.
Ve o belirli şeyhlerin toplandığı meclis, yeni yetişen şeyhlere icazet veren bir meclis. Tekkenin açılmasına, tekkenin kapanmasına, tekke de faaliyetlerin yürütülüp yürütülmemesine, o meclis karar veriyor. Bunun adı meclis-i meşayih. Osmanlı'da. Şimdi bu nerede var? Bosna'da var. Bosna'da meclis-i meşayih var. Kim? Buraya her Şebu Aruz'da davet ettiğimiz Sırr-ı Hacı Meyliç Efendi. Bakın Sırr-ı Hacı Meyliç Efendi, Bosna Meclis-i Meşayih Başkanı Veya tasavvufi tabirle Meclis-i Meşayih Başşeyhi.
O kime şeyhlik verildiyse, diyelim ki X kimseye şeyhi icazet verdi. O altına mühür basıyor, basması gerekiyor. Veya hatta o meclis-i meşayih, o şeyhi aldıysa, o kimse şeyhlik yapabiliyor. Bu kurum İslam'da var mı? Evet. Mesela fetva meclisi kurulu var mı? Evet. Bunu kim yapıyor? Bunu Türkiye'de şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı yapıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı'nda fetva kurulu var mı? Evet. Ve Diyanet fetva kurulu fetva veriyor mu? Evet. Peki Diyanet'in fetva kurulu kimlerden oluşuyor? Diyanet'in kendi memurlarından oluşuyor.
Kendi memurlarından. Bunu bildiğim kadar söylüyorum. Bu konuda Diyanet'in yapılanmasına çok aşina değilim. Ve Diyanet bir fetva verirken o fetva kurulundan çıkacak olan fetvayı vermeye çalışıyor. Bununla alakalı ama o kurulda mesela klasik medreselerden yetişme fıkıhçılar var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme hadisçiler var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme kelamcılar var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme tefsirciler var mı? Yok. Bildiğim kadarıyla yok. Ben bunu bir eksiklik, fazlalık olarak değil bir tanımlama açısından söylüyorum. O zaman dini konularda fetva verecek olan bir mercinin olması gerekiyor mu?
Evet. O merci tek başına mı? Hayır. Onlar da şuura olarak belli kimselerin toplanıp orada hükmetmesi lazım. Önceden bunlar genelde bir şahıs üzerinde toplanıyormuş. Mesela fetva verebilecek olan kimseler ayetten, hadisten, tefsirden, fıkıhtan, kelamdan, matematikten, fizikten, kimyadan, astrofizikten etkili ve yetkili icazetleri olması gerekiyordu. Eğer yok ise o eksik ve nakıstı. Bakın o eksik ve nakıstı. Mesela diyanetin fetva kurulunda matematikçi de olmalı. Diyanetin fetva kurulunda fizikçi, kimyacı, örneğin işte biyolojisi, örneğin işte diyanetin fetva kurulunda hatta bilgisayar yazılımcısı bile olmalı. Diyeceksiniz ne alaka var?
E klavye var, sosyal medya var. Orada dahi o bilgisayardan ve bugünkü sosyal medyadan haberi olan kimselerin olması lazım. Mustafa Özbağca söylüyorum bunu. Olmazsa eksik kalır, nakıs kalır. Sosyal medyadan haberi olan sosyal medyacı bir alimin orada olması lazım. Veya profesörün. Sebep, çünkü insanlar sosyal medyadan idare ediliyor bugün. Medyayı bilen bir profesör olması lazım. Sebep, insanlar medyayla sevgiye idare olunuyor şimdi. Medya yoluyla iyiyi, kötü, kötüyü, iyiyi çok rahat yapabilir misiniz? Evet. Medya yoluyla bir şeyin algı operasyonu yapıp farklı bir noktaya götürebilir misiniz? Evet. Bunun haramlığını, helallığını, bunun nerede duracağını, nerede biteceğini kim hükmetecek?
Hükümsüz. Örneğin siz Türkiye'de medyada yalan haberin suç olmadığını biliyor musunuz? Ben de dün gece öğrendim. Medya istediği yalan haberi söyleyebilir, yapabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde yalan haber yapmak medya için suç unsuru değil. Herhangi bir gazete, herhangi bir televizyon, herhangi bir internet medyası istediği yalan haberi yapabilir, suç değil.
Sizi öldü diyebilir, sizinle alakalı tutuklandı diyebilir, sizinle alakalı kaçarken yakalandı diyebilir, sizinle alakalı başka bir şey söyleyebilir. Evet suç değil. Peki, hani Nasrettin Hoca düşmüş ya minareden, herkes başına üşüşmüş. Bana demiş minareden düşen birini getirin. Evet, siz de ilk defa duydunuz değil mi? Evet ben de dün duydum, ben de Mehmet Emin'e sordum. Ya bu adam dedim yalan haber yapmış dedim ben. Bunun dedim bir suçu yok mu? Yok dedi. Ben durdum, nasıl yok dedim ya. Türkiye'de yalan haber suç değil dedi. Dedim nereden? Önceden suçtu dedi ondan sonra.
Ne dedi? Oda TV mi dedi? Yok bir tane daha var. Ne o ne? Efendim? Yok yok yok. Oda var, onunla beraber bir tane daha var. Oda TV mi dedi? Bir şey dedi ya. Yakına koyuyorum, kıymetinden dolayı değil. Üşürsem tekrar alacağım diye. Oda TV dedi herhalde. Oda TV. Tayyip Erdoğan, başbakansa, başbakıyorken, onun için bir yalan haber yapmış. Henüz daha başbakanmış o zaman. Yerel mahkemede mahkemeyi kazanmış, yargıtay bozmuş. Bir de yargıtayın bozma kararı şu olmuş. Ya bunlar haberci, medyacı. Halkın haber alma özgürlüğünü kısıtlayamayız demişler. Böyle bir yargıtay kararı çıkarmış.
Yargıtay bir karar çıkarmış. Yalan haber o gündür, bugündür serbest ülkede. Örnek bu fetva kurulunda bunun da olması lazım. Örneğin bence. O zaman İslam bunu, yani organlarını dersinde oluşturmuş bir ne lazım? Şura lazım. Şuraya kimler seçilecek? Bunlar özellikleri belirlenmiş. Özellikleri belirlenmiş. Mesela bir kimsenin şahitliğinin daha özelliği lazım. Mesela bir şahit daha önce başka bir yerde yalan söylediyse o şahitlik yapamıyor. Yalan söylediği hukuki olarak sabitlenmiş, tespitlenmiş o kimse yalancı. Onun şahitliği kabul edilmiyor. İslam bu kadar ince düşünüyor. Yani İslam'da yalancı şahitlik yok. Adam bir mahkemeden bir mahkemeye yalancı şahitlik için girmiyor.
Yani orada durup yalancı şahit var abi, yalancı şahit var abi diyemiyor. Biz çocukluğumuzda bunları gördük de o yüzden. Yani böyle tipik insanlar vardı. Yani Bayınır'da birkaç kişi vardı mesela. Ben daha çok gençtim, çok çocuktum daha o zaman. Onlar yalancı şahitlikle meşhurdu. Yani yalancı şahit lazımsa onu alıp götürüyorsun. O valla da billaha da tillaha da gördüm diyor atıyor kenara. Tamam bitti. Ama toplumun içerisinde işte düşük kapasitede kimseler. Kimseler, öyle söyleyeyim. Bunlar mahkeme kapılarında bekliyorlardı. Sabahtan akışlama kadar bekliyor. Yani hatta hakim diyormuş ya. Bunu mu getirdiniz gene? Bütün olaylar sen mi görüyorsun diyor olmuş onlar.
Bunun gibi. Şimdi İslam'da bunlar teknik olarak yerleşmiş. devlet başkanı da bir şura kuruyor. Bir şura kuruluyor. O şuraya bugün hani Türkiye Büyük Millet Meclisi deniliyor ya veya milletvekiller veya meclis deniliyor. Değişik yerlerde değişik isimlerle anılıyor. İslam'da şura var. Bu şuraya katılacak olanların özellikleri var. Mesela biz bunu eğer millet meclisi diyorsak örneğin milletvekili seçilecek olanların özellikleri var. Öyle bir üniversite diplomasıyla yeterli değil bu. Şuraya katılacak olan bir kimse bilgili, hikmetli, ahlaklı, doğru, dürüst, şerefli, namuslu, haysiyetli bir kimse olması lazım. İlim ehli olması lazım.
Hikmet ehli olması lazım. Güzel ahlaklı olması lazım. Şuraya katılacak olan kimseler. Kur'an'da işler onlara danış. Yani bir iş yapacağında onlarla istişare et. Kime söylüyor bunu? Hazreti Peygamber'e söylüyor. Sallallahu aleyhi ve selleme. Ve diyor istişare ettikten sonra o istişareye de uy. Yani bir konuyu danıştın, bir konuyu istişare ettin. O istişareden çıkacak olan karara da uy. İstişareye tabi ol diyor. Kime? Hazreti Peygamber'e diyor. Ve onların işleri aralarında müşavere iledir. Ayeti de bu şuraya delildir.
O zaman İslam yönetim biçimi kendisini geliştirememiş diyemeyiz. Bununla alakalı Kur'an bize yol biçmemiş, bize yol çizmemiş diyemeyiz. Normalde ayrıca 42. surenin adı da şuura. Ve bu Kur'an'da tavsiye edilen istişare ve şuura sadece siyasi konularla mı sınırlıdır? Hayır. Bu imam maturidiye, şimdi tekrar geliyorum. İmam maturidiye göre müşavere, muhkem nasrın bulunduğu yerde değil, bulunmadığı yerde geçerlidir. Yani bir şey muhkem ayetle sabitse, bir şey Kur'an ve sünnetle sabitlendiyse, bunun üzerinde müşavere etmek, bunun üzerinde istişare etmenin anlamı yok. O çünkü ayet ve hadisle sabit.
Örneğin bir hukuk var. O hukuk ne? İşte Kur'an'daki bir ceza. Onun üzerinde sizin istişare etme söz konusu değil. Veya bir şey hadisi şerifle sabit. Siz onun üzerinde bir şey istişare edemezsiniz. Bakın, onun üzerinde bir şey istişare edemezsiniz. Çünkü bir şey Kur'an ve sünnetle sabitse, onu siz şuurada, şuuraya sunup da onu değiştirmeniz mümkün değil.
Onunla alakalı hükmü kaldırmanız veya hükmü değişikliğe götürmeniz mümkün değil. Bakın, mümkün değil bu. Zaten şu anda yeryüzünde İslam'ın insanları acı gelen ve değiştirmeye çalıştıkları, oynamaya çalıştıkları yer burası. Nefislerine acı gelen, nefislerini bangır bangır bağıttıran, şeytanla beraber kol kola gezdirip, kol kola gezdirip horon teptiren yer burası. Biz, ayetle, hadisle sabit olan bir şeyi kim adına değiştirebiliriz? Değiştiremeyiz. Değiştirmeye kalkanlar küfür ehlidir. Kafir olurlar, dinden çıkarlar, tecid-i iman, tecid-i nikah gerekli. Siz orucu değiştiremezsiniz, siz namazı değiştiremezsiniz, siz bunların vakitlerini dahi değiştiremezsiniz, siz bunların kılınma şeklini değiştiremezsiniz.
Yani siz camilere sandalyeleri oturtturup, orada iki tane ayet-i kerime okuyup, siz namazı kıldınız deyip gönderemezsiniz. Yapamazsınız. Bir şey Kur'an'la ve sünnetle sabitse bunu değiştirmek mümkün değil. Bunu İmam-ı Azam söylemiş, İmam-ı Şafii, İmam-ı Maliki, İmam-ı Hanbeli söylemiş. Bunu İmam-ı Maturidi kaideleştirmiş, sistemleştirmiş. Bunu söyleyen İmam-ı Maturidi'nin hükmü değil bu. Bu İmam-ı Maturidi'ye kadar gelen bütün alimlerin hükmü bu. Hani meşhur ya neyle hükmedeceksin, Kur'an'la ya Resulallah, bulamazsan sünnetinle ya Resulallah, bulamazsan kıyas ederim, iştahat ederim, fetva veririm. Yanağını okşuyor, ona dua ediyor. Nereye gönderiyor? Yemen'e vali gönderiyor.
Yemen'e vali gönderdiği kimseye konuşuyor bunu. O zaman bir kimse ister dini olsun, ister siyasi olsun, birinci derecede Kur'an'la, ondan sonra sünnet-i seniye, ondan sonra imamların iştahatına bakmakla mükellef. Ve bu noktada Kur'an ve sünnetin olmadığı yerde iştahat söz konusudur. Kur'an ve sünnetin olduğu yerde iştahat söz konusu değildir.
Faizin azı da çoğu da haramdır. Siz faizle alakalı hükmü değiştiremezsiniz. Azı da çoğu da haramdır. Siz zorunluluktan dolayı işte faiz caiz olur diyemezsiniz. Bunu derseniz herkes zorunluluktan dolayı başka şeyleri de caiz görür. Kapı aralamış olursunuz. O zaman bir erkek de kalkar, ben çok zorunlu kaldım, evlenemedim, yapacak hiçbir şeyim kalmadı.
Ben gittim filanca eve, orada nefsimi körelttim. Ben zorunluydum der. Kıyas eder. Kıyas eder. Bakın kıyas eder. Adam evi olmayı versin. Zorunluktan dolayı sen faize caiz dersen öyle yapacağını git milli emnihan arsalarını aç. Herkes gelip buralara çadır kurabilir de gitsin birisi çadırını kursun.
Evi yoksa çadır yardımı yap. Faize kapı aralama. Zorunluktan dolayı fetva verme yani. Onun başka bir kapısı var. O zaman bakın Kur'an ve sünnet de sabit. Ayet de sabit. Onlar mahşer günde şeytan çarpmış ki bu halk olacaklar. Alamazsın kardeşim. Mümin, müminden faiz alamaz. Alamaz. Her fazlalık faizdir. Alamazsın. Ya o vadeli satış gibidir. Diyemezsin. Gibidir diyemezsin. Söyleyemezsin.
Nas'la sabit çünkü. Nikasız bir kadınla erkeğin birleşmesi zinadır. Buna sen zorunluluk getirip de başka bir yerden başka bir fetva veremezsin. Veremezsin. Nas'la sabit. Ya aç kalınca nasıl domuzdan yiyorsun ya. İyi. Aç kalmak insanın ölümle, azalarıyla alakalı. Susuz kalmak azalarıyla alakalı. Evsiz kalmak azalarıyla alakalı değil. Değil. Bakın değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde Nas'ın bulunmadığı yerlerde iştahat söz konusudur.
İştahat geçerli olur. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem savaş gibi konularda ashabıyla istişare ettiğini, sahabenin de kendi aralarında hükmü açık olmayan kimi konuları istişare neticesinde karara bağladıklarını örnek olarak gösterebiliriz. İster dini, ister siyasi, ister dünyevi olsun, hayatın her alanında, hayatın her alanında istişare övülmeye değer bir davranış biçimidir. Her alanda istişare etmek sünnettir. Ayetle emredilmiş. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin davranışıyla sünnet olduğu bitlenmiş. Çünkü işlerini onlarla istişare et, emir niteliğinde. O zaman her halde istişare edilebilir mi? Evet. Ve her güncel meselelerde, güncel meselelerde hakkında Nas yoksa bunlara iştahat edilebilir mi? Evet.
Her türlü meselelerde, hakkında Nas olmayan, ister siyasi, ister dünyevi, ister dini, bunların üzerinde iştahat edilebilir mi? Evet. Ve o iştahat uygulanabilir mi? Evet. Bu iştahatlar edilirken istişare edilmeli mi? Evet. Bu istişareyi yapacak olanların bir şura kurulları olması gerekir mi? Evet.
İslam'ın sistemi bu. Ve bu noktada, ister siyasi meselelerde, ister dini meselelerde, ister dünyayı ilgilendiren meselelerde, farkındaysanız, dünya üzerinde hızla terimler değişmede, olaylar gelişmede ve toplumlar hızlı bir dönüşüm ve değişim içindeler. Bu toplumlar hızlı bir şekilde dönüşüm geçirirken, siyasi, dini ve dünyevi istişare kurullarının, yani şuraların her an, her an aktif olması ve her an o değişen kural, değişen kurum, değişen lafızlarla alakalı istişare kurullarının açısından her daim iştahat etmeleri gerekir.
Yani bu noktada İslam dünyası her meselede güdük kalmasının sebeplerinden birisi budur. Meselenin ve meselelerin yetkili kurullarda istişare edilip, iştahatların edilmemesinden dolayı İslam dünyası her meselede güdük kalmakta. Her meselede hem siyasi meselelerde güdük kalmakta, hem dini meselelerde güdük kalmakta, hem de dünyevi meselelerde İslam dünyası bugün için güdük kalmakta.
Çünkü dünya hızla değişim ve dönüşüm geçirirken ve dünyada insan toplulukları, devletler hızla değişim ve dönüşüm geçirirken İslam dünyası ne yazık ki kendi iç çekişmelerinden veya kendi iç hastalıklarından, midelerini ağrıtmalarından, başlarını ağrıtmalarından, bağırsaklarındaki kirlilikten ve guruldamalarından dolayı dünyanın gerisinde kalmakta.
Dünyanın gerisinde kalmakta. Sufi topluluğun dahi gerisinde kalıyorlar. Bu Sufi topluluk 30 yıldan beri sigara haram derken, onlar Cumhurbaşkanı'nın sigaraya savaş açmasını beklediler. Cumhurbaşkanı sigaraya savaş açınca, Diyanet sigara haramdır hükmünü verdi. Ama 30 yıldan beri bu Sufi topluluk sigaranın haram olduğunu söylüyordu. Bu Sufi topluluktan 30 yıl geri, gerici bunlar, bunlar gerici. İleriyi göremeyen, ileriden haberi olmayan, bu konuda kalbi akılları körelmiş, bu konuda fiziki akılları iyidiş edilmiş, üretmeyen kalbi ve normalde nazari akılları çürümüş insanlar. İslam dünyası, dünyası siyasi meselelerde, dini meselelerde, dünyevi meselelerde, iştahat mekanizmasını kurup çalıştıramayan bir dünya.
Çalıştıramayan bir dünya. Bizim bir şey önümüze geliyor, bu kalemdir diye hükmetmek için 30 yıl geçiyor. Sebep, buna kalemdir diyecek olan bir şura heyeti yok. Buna kalem hükmünü verecek bir şura heyeti olmadığından dolayı, biz kendi içimizde konuş Allah konuş, çatış Allah çatış, bağırış Allah bağırış. Herkes bir şey söylüyor. Biz bunun hükmünü veremiyoruz. Siyasi meselelerde de aynı. Dini meselelerde de aynı. Diyanet kendisi bir İslam ansiklopedisi hazırlamış, İslam ansiklopedisinde rüyetullah haktır diyor, hadisleri veriyor, imanlarını, iştahatlarını veriyor. Müftü, böyle bir şey olmaz diyor.
Kendi okuduğu kitap, kendi kurumunun kitabından uzak. Dini mi mesele? Dini bir mesele. Bu konu gündemde olduğu için söylüyorum. Bu konuyu ben ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde, 5-6 tane ilayet profesörünün önünde söylüyorum. İtirazınız varsa diyorum, önümüzdeki hafta gaz emirde diyorum, sohbetim var. Getirin diyorum delillerinizi oraya. Orada bu konuyu tartışalım, konuşalım. Bir tanesi gelemiyor. Ben hazırlıyorum bütün hadisleri, sözleri, gidiyorum oraya ve ben çatır çatır orada onu konuşuyorum. Bir tane ilayet fakültesinden profesör gelip orada bir test savunamıyor. İlim kibri veya gevşeklik veya boşluk veya tembellik veya karşıdaki kimseyi hiçe saymak.
5 sene sonra medyada gündem oluyor. Kes, kopyala, yapıştırla. Ama bir tane hak ses duyamıyorsunuz. Sebep? Herkes kafasını kuma gömmüş. Kardeş, rüyetullah haktır ya. Diyemiyor kimse. Neden? Çünkü ya ilim olarak yetersiz ya da korkaklar. Evet, o yüzden normalde toplumlar değişiyor. Bakın dün konuştuğumuz, bundan 100 yıl önce konuştuğumuz tarım toplumuydu. Ondan önceki topluluk hayvancılık yapıyordu. Orta Asya'dan itibaren bu toprakların insanları göçebe bir toplumdu. Göçebenin dünya bakışı, dünya anlayışı, din anlayışı, siyaset anlayışı, devlet anlayışı ile yerleşik olanın anlayışı aynı değildir.
Ardından tarım toplumlar oluşmuş. Öyle değil mi? Avrupa'da da olmuşmuş, Anadolu'da da olmuşmuş, bütün dünya üzerinde ne olmuş? Tarım toplumu oluşmuş. Bir tarım toplumunun ihtiyaçları ile, tarım toplumunun yönetmekle, bir sanayi toplumunu yönetmek, bir sanayi toplumunun istekleri, arzuları, onların dini, dünyevi, siyasi anlayışları aynı değil. Bakın aynı değil. Toplumlar değişiyor. Değişen toplumlara siyasi, dini ve dünyevi iştahatlar etmen gerekiyor. Onlar aç doyurman gerekiyor. Şimdi sanayi toplumundan da çıkıyor dünya. Şimdi ne diyorlar? Bilgi çağı diyorlar değil mi? Bilgisizliğin adını bilgi çağı koydular.
Bu çağ bilgi çağı değil. Bu çağ algı çağı. Algıların üzerinden gidiyorlar. Olmayanı varmış gibi gösteriyorlar. Helogram çağı. Ve asla bilgi çağı olarak değil. Ama bugün için toplumun istekleri, yaşam standardı, kafası, düşüncesi, hayat tarzı, hayat standardı. Farklı.
Bakın farklı. Siz onların önüne yeni iştahatlar getirmelisiniz. Örnek diyeceğim şimdi bunu örnek olarak söyleyeceğim. Irgalansın, çalkalansın diye. Birisi kalksa dese ki AVM'lerden alışveriş etmek caiz değildir. Kim buna cevap verecek? Bütün toplum şunu diyecek. Ne saçma şey söyledi ya. Ne alakası var ya AVM'lerden alışveriş etmek caiz olmaz mı? Hayır değil. Hadi bakalım. Nasıl basbayağı? Nasıl yani? Kapitalist sistemin mabetleri ya. Gitmeyin kardeşim buraya. Caiz değil girmek dese birisi. Haklı gerekçeler.
Ben şimdi oturup bir sürü haklı gerekçe sunarım size. Bir, hevai hevesi arttırıcı. İki, şeytanın kol gezdiği yer. Üç, kapitalist sistemin insanları ütmek için ürettiği yerler. Dört, kapitalist sistemin insanların düşüncelerini iyidiş ettiği yer. Beş, kapitalist sistemin insanların kalplerini körelttiği yer. Altı, kapitalist sistemin insanların akıllarını körelttiği yer. Yedi, kapitalist sistemin insanları ihtiyacından fazla alışveriş ettirdikleri, israf ettirdikleri yer. Sekiz, insanların normal çalışması gerekirken, kendilerince çalışmaları gerekirken veya çalışmadıkları zamanlarda dinlenip, kitap okuyup, üretmeyi düşünmeleri gerekirken, aylak aylak, salak salak, geri zekalı bir şekilde dolaştıkları bir yer.
Var mı itiraz edecek olan? E diyorum diyelim, boğazını sıkacağım zaten. Nasıl olsa kabadaymışım ya. Ben de o sosyal medyadan öğreniyorum ne olduğumu. madem kabadayayım, elhamdülillah, yumuşak demediler, kabadayı dediler. Onu da diyebilirler bundan. Ama normalde şimdi kendi kendime, bakın az önce bunları sıraladım. Sıraladıklarının içerisinden, yok hayır ya bu arkadaş, bu yanlış diyebilecek olan kimse var mı? Yok. Bakın yok. Kim iştahat edecek bunu? Mustafa Özbağ'a söyledi, hadi yarın hürriyete manşet. Bu adam zaten kalktı, bir de dedi ki, AVM'lerden alışveriş etmek caiz değildir.
Bunu söylese yeter zaten. Herkes, ooo bu adam nerede yaşıyor ya, nereden geldi bu ya? Bu gene mi bir şeyler söyledi ya? Kendini Allah gördü, kendini peygamber gördü, kendini şöyle gördü. Laf hazır ya Allah Allah. Altına da herkes klavyede namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz. Haydi, altına da klavye de söyleyecek. Eyvallah. Dert klavye kahramanlığı öyle. Biz de bir şey yapabileceğimizden değil ha, dervişlik bizim boğazımıza ilmek atmış, idam mahkumu gibi. Az önce bizim Oktay, Nuri, Harun geliyoruz. Mevzu oldu. Dedim ya birisinin Mustafa Özbağ'a bir laf söylemesi mümkün müydü? Değildi. Ya birisi kalkacak, diyecek ya Mustafa Özbağ'ın gözünün üstünde kaşı var.
Ya bu mümkün müydü? Mümkün değildi. Şimdi dedim, dervişlik ilmeği boğazımıza geçmiş. Şimdi ciğeri değil, tüyü de, ciğeri değil, aklı, beyni, kalbi, komple vücudunu bir kefe koyacaksın. Üç kuruş yapmayacak olan adamlar da hala söylüyor dedim. Dervişlik ilmeği boynumuzda bir şey yapamıyorsun, bir şey diyemiyorsun. Neden? İlmek boynumuzda. Söyleyecek laf yok ama insanlar bunu söyleyebilirler mi? Evet. Bunun fetvasını kim verecek? Söyleme fetvasını? Yok. İşte hukuksuzluk. Benim namusumu korumuyor, benim şerefimi korumuyor, benim haysiyetimi korumuyor, benim çocuklarımı korumuyor, benim kendimi korumuyor, demokrasi denilen devlet biçimi benim hiçbir şeyimi korumuyor, aklımı korumuyor, namusumu korumuyor, şerefimi korumuyor, dinimi korumuyor, benim haysiyetimi korumuyor, benim şerefimi korumuyor, benim çocuklarımı korumuyor, düşünsenize.
Ya benim çocuğum okula gidiyor. Ya oradaki sınıf arkadaşlarının önünde, onların önünde düştüğü konumu düşünün. Korumuyor benim çocuklarımı. Beni korumuyor. Ondan sonra diyorlar ki Mustafa Özbağ demokrasi düşmanı. Ya kardeşim benim yaşadığımı yaşamıyorsun ki sen. Sen benim gibi korumasız değilsin ki. Adam bana istediğini orada söylüyor. Benim hakkımı, hukukumu koruyacak hiçbir şey yok. İstanbul hukuku yok çünkü. Bakın adam istediği yalan haberi yapabiliyor ülkede. Senin hakkını koruyan yok. Adam medyada senin hakkında istediğini yazıyor.
Yarın senin çocuğun okula gidecek. Senin çocuğunun yanında da sosyal medyanın içerisinde dolaşıyor herkes. Ve senin çocuğun baban bu mu dediğinde, senin çocuğunu koruyacak bir şey yok. Senin arkadaşını, senin kardeşini, senin akrabalarını koruyacak bir kimse yok. Düşünebiliyor musun Özbağ soy ismi? Ne kadar varsa hepsi lekelendi. Onlarca. Kim koruyacak? Yok koruyan. Neden? Toplumlar değişiyor. Toplumlar değişirken algılar değişiyor. Teknoloji değişiyor. Bunlara yetişecek iştahat yok. Zaten o global sistem bunlara iştahat edilmesini istemiyor. Dilediğini söylesin, dilediğini istediği gibi karalasın. Onlar birbirleriyle uğraşırken biz iki bin tane büyük şirket dünyayı sömürelim.
Dertleri bu. Bugün ülkede medyayla alakalı bir kısıtlayıcı düzenleme olsa dünya ayağa kalkar. Bunlar demokrasiden çıkıyorlar diye. Sosyal medyayla alakalı bir şey yapamazsınız. Medyayla alakalı bir şey yapamazsınız. Dileyen dilediği gibi hakaret ediyor mu? Evet. Bir sürü sahte hesap aç. Bir sürü sahte hesaptan istediğine hakaret et. Kapat. Biz, Mehmet Emin boyuna dilekçe hazırlıyor, gönderiyor. Gelen cevap şu. Böyle bir hesaba ulaşılamamıştır. Adam hakaret ettiğiyle kaldı. Bir de gidiyorsun karakola. Mustafa Özbağ, evet.
Şikayetiniz vardı, evet. Ne oldu? İşte bu adam bana, sosyal medyada, Twitter üzerinde bana hakaret etti, bana küfretti yazdı. Diyor ki, bunun sahibini bul gel bana. Bu hesabın sahibini bana bul, bul diyor ona. Diyorum ya ben devlet miyim? Ben bu adamı nereden bulayım? Ben bu adamı aramaya kalksam, bu adam beni zaten şikayet etse, bu adam beni vurmak için mi aradı, öldürmek için mi aradı, tehdit unsuru olup adamı tehdit etmekle içeri gireceğim. Hoş, hiç kimseye tehdit etmediğim halde dün de içerideydim de, öyle dediler ya, adamı içeri alınmıştı dedi. Adama bir şey diyebildik mi? Hayır. Adam bugün sabahleyin mutlu, mesut bir şekilde, yatağından kımıl kımıl, çımıl çımıl, yumuş yumuş, kalktı mı? Kalktı. Gerindi böyle, oh dedi ya Mustafa Özbağ'dan, intikamımı aldım dedi, böyle bir şey yaptım dedi, ortalığı karıştırdım dedi mi?
Dedi, demiştir. Evet. Toplumlar değişiyor, değişen toplumlara iştahat gerekiyor. Hem siyasi olarak, hem dini olarak, hem de dünyevi olarak. Bu iştahatlar yetişiyor mu İslam dünyasında? Hayır. Devam ediyoruz. Kavramlar değişiyor. Bu kavramlar değiştikçe, biz bu kavramlara karşılık herhangi bir iştahat geliştirebiliyor muyuz? Hayır. İşte, İslam ne böyle ilkesizlik tanır, bunlar ilkesizlik çünkü. İslam böyle ilkesiz diye, böyle kanunsuz diye, böyle kuralsız diye karşıdır. Ne de bunu kabul eder. Bakın burası çok önemlidir. İslam bunu istemez ama bunu kabul de etmez. Bununla mücadele eder, bununla savaşır.
İslam bununla cihad eder. Ve İslam kendi öz değerini orta yere koyar. İslam bu ilkesizliğe, bu kuralsızlığa, bu kuramsızlığa, bu başıboşluğe, bu heva ve hevese, bu deccaliyete, bu şeytaniyete kendi öz değerlerinden kurallar koyar. İslam hiçbir zaman kuralsız değildir. Ve bu kuralları tayin eden, birinci derecede Allah'tır.
Bu kurallar da heva ve hevesten değildir. Bu kurallar manzumesi, heva ve hevesten değildir. Bu kurallar manzumesinin birinci derecede kural koyan Allah'tır. Allah'a itaat edin. İkinci derecede kural koyan, onun yaşanması, o kuralın tecelliyatını gördüğümüz, tecelliyatını gördüğümüz Hazreti Peygamber'dir. Sallallahu aleyhi ve sellem. O zaman normalde bu değerler, İslam'ın bu değerler manzumesi, bu kurallar manzumesi, Kur'an ve sünnetle sabittir. Heva ve heveste değil. Ve Kur'an'la sünnetle sabit olan şey, toplumların değişmesiyle değişmez. Kavram ve kuralların değişmesiyle değişmez. O nasla sabittir. Yani Kur'an ve sünnetle sabittir. Bu bir ilkesizlik değildir, bu doğru ilkedir.
Ne zaman hangi ilkenin değişeceğini bilmediğiniz bir kanun maddeleri ile değişmeyeceğini muhkim olarak kalacak olan kanun maddeleri ile yönetilir İslam. Yani dün adam, haksız yere adam öldürmenin cezası müebbet iken veya idam iken, bugün müebbete çevrilmez. Ertesi gün elli yıla düşmez. Ertesi sene, ya biz bu insanlara haksız yere adam öldürmekten dolayı fazla ceza veriyoruz. Otuz yıla inmez. Bu kadimdir. Haksız yere bir kimse, bir kimse öldürürse karşılığı ölümdür. İkinci karşılığı diyettir. Kim? O normalde ölen kimselerin varisleri ile alakalıdır. Üçüncüsü aftır.
Eyvallah. Ama onu devlet değildir affeden. Ya varisini affeder. Kural budur. Değişmez. Dünya değişti. İşte tarım toplumundan, sanayi toplumuna, sanayi toplumundan, sanayisiz topluma, sanayisiz toplumdan, heva heves toplumuna geçti. Eee kuralları da değiştirelim. İslam böyle değildir. O yüzden normalde İslam'ın bu kendi içerisinde koymuş olduğu Kur'an sünnetle alakalı bu kanun ve kaidelere, kurallara uymayanların İslam'ın termolojisi de.
O nedir? Kafirdir. Termoloji bellidir. İslam'ın koymuş olduğu Kur'an ve kanunlara uymayan kimsenin İslam'daki yeri kafirdir. Evet. Siz ayetten birisine karşı çıkıyorsanız, siz ayet-i kerimeye karşı çıkıyorsanız kafirsinizdir. İslam termolojisi bellidir. Ve o topluluk, bakın, o topluluk yani Kur'an ve sünnete uymayan o topluluk İslam toplumu değildir. O topluluk İslam toplumu değildir. İslam'da bu da bellidir. Siz Nas'la belli olan, Kur'an ve sünnetle belli olan, kural ve kanunlara uymayan bir topluluk İslam toplumu değildir.
Müslümansa cahil bir topluluktur. Cahildir. Cahil. Bugünkü İslam dünyasının durduğu nokta gibi. Bugün İslam dünyası cahili bir topluluktur. Büyük bir çoğunluğu. Sebep? Çünkü kendi dininin kural ve kuramlarını bilmez. Bilen de uymaz. Cahil bir topluluktur. Karşı çıkarsa kafir bir topluluktur. Su mu akıyor buradan? Akmasa damlıyor. Mekan diyorsunuz yani. Bizim benim ilk kahvede çalıştığım bir Feyz amca vardı bizim Allah rahmet eylesi. Yağmur yağdığında kahvenin üzerinden akardı. İşte millet bağırırdı. Feyz abi akıyor burası ya.
O gözlüklerini böyle koyar böyle. Evladım mekan burası. Akmasa da damlar. Dikkan burası. Akmasa da damlar. O yüzden burası da tekke. Akmasa da damlar. Damlıyor. İslam kural ve kuramlarına uymayan bir topluluk. Müslüman ise cahildir. İnkar ederse kafir bir topluluk olur. Çünkü bu topluluk bir takım insanlara Allah'ın belirlemiş olduğu değer, ölçü, düşünüş, ahlak, düzen ve kurumlara dair Allah'ın belirlediği ölçülerin dışında kalan, Allah'ın belirlediği ölçülerin dışında bir hüküm koyar bunlar.
Bunun adına da demokrasi derler. Bunun adına işte siz bir sürü isim koyabilirsiniz. O yüzden İslam nettir bu konuda. Ya Kur'an ve sünnetin koymuş olduğu Kur'an ve hukuklara uyarsınız. Uyarsanız İslam toplumu olursunuz. Devletse İslam devleti olur. Uymazsa o devlet İslam devleti olmaz. Kafir bir devlet olur. Uymazsa o toplum karşı gelirse, inkar ederse kafir bir toplum olur. Kabul ediyor ama işlemiyor, yerine getirmiyor. O zaman cahil bir toplum olur. Ve İslam bu konuda nettir. Ya bir şey İslamidir ya da İslami değildir. Ortası yoktur bu konuda. Şimdi buradan hani siyasi hakimiyetin kaynağını teoride halka dayandırmasına rağmen diye bir söz var ya burada.
Bununla alakalı. Halka dayandırması. Burada hakimiyet anlayışı çıkar. İslam'da hakimiyet. Veyahut da hakimiyet türleri çıkar orta yere. Nedir bu? İşte demokratik hakimiyet anlayışı. Bugün dünya üzerinde şimdi bizi aldattıkları yer ne? Demokratik ne o? Hakimiyet anlayışı. Öyle değil mi? Bunun çıkış noktası ne? Halkın sesi hakkın sesidir. Böyle bir yutturmacayla çıkmışlar bizim önümüze. Yani İslam'ın önüne bununla çıkmışlar. Ne diyorlar? Halkın sesi hakkın sesidir. Hiçbir zaman olmamıştır. Ve halk eğitildiği kadar, eğitimi kadar bilir. Siz bir toplumu eğitmezseniz ne bilir o insanlar?
Hiçbir şey bilmez. Hiçbir şey bilmeyen hakkın sesi olabilir mi? Cahil bir insan hakkın sesi olabilir mi? Bu normalde bu demokrasiyi savunanlar dahi, ben bu konuda küçük bir araştırma yaptım. Öyle boş gelmedim buraya. Demokrasiyi savunan en böyle katı demokrasiciler dahi, normalde demokrasinin tam anlamını açıklayamıyorlar. Hiçbir kimse. Demokrasi eşittir şu, böyle bir açıklama yok. Jean-Jacques Rousseau bile demokrasiyi bize anlatamıyor. Baktım Jean-Jacques Rousseau'yu dahi araştırdım. Ve kendi kendime dedim ki, demokrasiyi bu noktada en katı savunanlardan birisi Jean-Jacques Rousseau, o bile demokrasiyi anlatamamış dedim. Kendimce anlatamamış, bence anlatamamış.
Zaten anlatamadığına dair herkes hemfikir. Yani sadece ben değilim. Yani başka bu konuda kafa yoran, bu konuda düşünceyle alakalı düşünmekten beyni çatlayan insanlar dahi demokrasi eşittir, şudur diyememişler. İşin en acı tarafı bu. Ve bizde anayasa maddesi. Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir cumhuriyet. Demokrasinin ne anlamı olduğu yok. Tarif edilmiyor. Layıklığın tarif edilmediği gibi. Demokrasinin de tarifi yok. Demokrasi şudur, yok. Demokrasinin çıktığı ülkelerde dahi demokrasinin tarifi yok zaten. O zaman ne oldu? Demokrasi heva ve heves oldu. Hazreti Ömer'in helvadan yaptığı put oldu. Ben demokrasiyi Hazreti Ömer Efendimiz'in tabiriyle helvadan put olarak görüyorum.
Hani Hazreti Ömer Efendimiz diyor ya, biz diyor helvadan putlar yapardık, karnımızı acıkınca da yerdik. Karnı acıkılınca yenilen helvadan put demokrasi. Ben o yüzden diyorum ben demokrat değilim. Ben o yüzden diyorum benim demokrasiyle hiçbir bağım yok. Ben Kur'an ve sünnete iman etmiş bir Müslümanım ben. Ben ne demokratim ne de demokrasiyi savunanlardan birisiyim. Olmak zorunda da değilim zaten. Ben layık da değilim. Açık açık net söylüyorum bunlara. Saklım gizlim yok, ortadayım. Ve bana derlerse ki, neden sen demokrasiye karşısın, demokrat değilsin? Diyeceğim ki anayasada demokrasiyi tarif edin, bilelim ne olduğunu. Ve diyeceğim ki, layık değilim. Evet, layıklığı tarif edin anayasada.
Layıklık ne? Bileyim. Biz layıklığı önceden din ve devlet işlerinin ayrılması olarak okuduk. Nerede? Ortaokulda, lisede. Lisede okumadık. Lise, meslek lisesi bizim sanayi gibiydi. Lisede ders ne, kitap ne, defter ne, ne sanayi gibiydi yani. Meslek liseleri hala da aynı mı bilmiyorum da, bizim zamanımızda öyleydi. Öyle mi yine meslek liseleri? Sanayi gibi mi? Her şey serbestti. Atış serbestti. Bizde de öyleydi. Silahla girip silahla çıkıyorduk. Sıkıntı yoktu yani. Trenin üstü meslek lisesi öyleydi. Bildiğiniz sanayiydi ya. Sanayi daha iyiydi belki de o zamanlar. Yok, bizimki o kadar değildi. Ama öyleydi.
Şimdi, bize öğretilen, yani o kadar öğrendik zaten başka bir şey yok. Ama buradaki demokrasinin anlamı yok çünkü. Herkese göre bir demokrasi anlamı var. O yüzden, hakimiyet gibi bir kavram, hakimiyet. Bizim millet meclisinde yazıyor ya, hakimiyet kayışsın, sarsız, milletinir. Tabii. Siz bir ihtilal yapar, bir anayasa yaparsınız. Ondan sonra anayasada halk oylamasını sunarsınız. Yüzde doksan sekiz anayasa halk oylamasında çıktı dersiniz. İşte oldu, hakimiyet kayışsız, sarsız, milletin. Eşcinselliğe bu millet müsaade eder mi? Kayışsız, sarsız, milletinir. Değil mi? Ama elliyi sona edebilir.
Bu cehalet devam ederse, elliyi sona edebilir. O yüzden normalde hakimiyet ve halk, hakimiyet ve halk, halk dediğiniz kimse de işte aslında birbirleriyle ortak yönleri az olan, kültür farkı var, dil farkı var, din farkı var, anlayış farkı var, bakış açısı var, görüş açısı var, yaşam tarzı var, yaşam standartı var.
Evet. Çok az sayıda insanlar birbirleriyle ortak değerler manzumesinde buluşabilir. Zaten öyle o kitle de büyümeye başlayınca hemen böyle herkes kafasını kaldırır. Burada ne oluyor? Neden çoğalıyorlar bunlar? Anlı ay, aynı anlayışta olmamaları lazım. Çatışmaları lazım. Eğer aynı anlayışta büyüyor olarsa bölüp parçalamamız lazım. Risalecilerin 3'e 4'e bölündüğü gibi, refah partililerinin 3'e 4'e bölündüğü gibi, ehli sufinin bir sürü parçaya bölündüğü gibi. Aynı yerde olmaz. O topluluk büyümemesi lazım.
Parçalanması lazım. O yüzden normalde demokrasilerde asıl olan şey, hakimiyetin halkta olması lazım. Öyle değil mi? Yani hakimiyet halk olacak. Halk yönlendirecek ve yönetecek. Bunun da olması için ne demişler? İşte demişler ki bir parlamento kuralım. Eee bu parlamento aracılığıyla halk devleti yönetsin. Öyle değil mi? Eee parlamento sizden mi oluşuyor? Hayır. Parlamento'ya gidecek olan milletvekillerini önce kim seçiyor? Partiler seçiyor. Öyle değil mi? Partilerin seçtiklerini sizin önünüze koyuyorlar. Değil mi?
Siz kendi seçtiklerinizi değil. Siz seçemezsiniz çünkü. Siz bilemezsiniz. Sebep siz cahilsiniz. Kimi milletvekili yapacağınızı, kimi belediye başkanı yapacağınızı bilemezsiniz. En ideal seçim nerede var biliyor musunuz? Köy muhtarlığında. En demokratik seçim köy muhtarlığı. En ideal seçim köy muhtarlığı. Köy muhtarlığının haricinde hiçbir seçim ideal seçim değil. Hiçbir seçim. Muhtar bir partisi yok. Bildiğim kadarıyla var muhtar. Yok. Kaç tane karşına şey çıktı? İki tane aday çıktı karşına değil mi? İki tane aday çıktı.
En yakın rakibine kaç fark attın? Kaç? Üç yüz. Kaç seçmen var? Üç yüz, yetmiş seçmen var. En yakın rakibine kaç fark attın diyor. Üç yüz diyor. Yetmiş kişi mi kaldı sana şimdi oradan daha sana devşirmek için? O yetmiş kişiye özel toplantı yap bence. De ki ya ne istiyorsunuz de. Bir dahaki seçimlerde üç yüz yetmişini dal. İnşallah. Bakın yani bu aslında en ideal seçim. Yani sebep yani buraya muhtar sen olacaksın, sen aday olacaksın diyen yok. Hoş ona diyen oldu da. Yani muhtarlık açısından söylüyorum. Yani o olmayacaktı. Ben ona dedim tamam burada muhtar ol sen dedim ben.
Geldi İyidir'lilerden bir heyet. Dediler ki söyledik olmuyor, kabul etmiyor boyuna. Eee dediler sen söyle. Ne için? Ondan sonra işte muhtarlığı kabul etsin. Dedim ne kabul etmiyorsun? Dedi ki anam darılır, abim istemez filan. Öyle oldu dedi değil mi? Ve dedim ya boş ver. Onlar ileriyi görmüyorlar. Sen muhtar ol dedim. Bir tane muhtarımız var elhamdülillah. Tabii muhtarın bütçesi yok. Öyle bize ne o ilan ve reklam parası versin. Şimdi en ideal seçim muhtarlıkta aslında. Bu noktada o zaman demokrasi olarak hakimiyetin halkta olması bugüne kadar oluşmuş bir şey değil. Yani parlamentoyu oluşturan milletvekilleri ne yazık ki halkın kendi seçtiği milletvekilleri değil.
Seçilenlerin tasdik edildiği milletvekilleri. Şimdi öyle olunca tabii parlamento ülkenin en yüksek ve mutlak iktidarı olarak nitelendiriliyor. Ama milletin iktidarı ve ben kendimce milletin iktidarı ve hakimiyeti olarak ben görmüyorum. Ama normalde ben şunu soruyorum. Hani hakimiyet halkındı diyorum.
Hani demokraside halk hakimdi. O zaman her ülkeye göre demokrasi değişti. Her topluma göre demokrasi değişti. Her hükümete göre demokrasi değişti. Bizde padişahlık demokrasiye aykırıdı. İngiltere'de kraliçe demokrasiye aykırı değil. Padişahlığı savunduğum için söylemiyorum. Bizde padişahlık demokrasiye aykırı Belçika'da kral var. İsviçre'de kral var. Danimarka'da kral var. Hollanda'da kral var. Ulan Avrupa'nın büyük bir çoğunluğu krallık. İspanya'da kral var. Avrupa krallıklarla yönetilen bir ülkeler topluluğu. Onların demokrasilerinde bir yanlışlık yok. Ama bizde Osmanlı olunca demokraside yanlışlık var.
Bunu normalde partisel olarak bakmayın. İşte Amerika'da başkanlık sistemi var. Rusya'da başkanlık sistemi var. Demokrasi var. Ülkeye başkanlık sistemi geldi. Demokrasi bizde gitti. Bu demokrasi bizde bir geliyor bir gidiyor. Durmuyor durduğu yerde demokrasi bizde. Sadece bizde değil ama. Başka yerlerde de durmuyor. Mısır'da da durmadı. Mısır'da seçimle geldi. Mursi darbeyle gitti. Bir de milletin önünde öldürdüler adamı. Katlettiler. Göz göre göre. Verdiler ilacı. Su saat, su dakikada ölecek. Ona göre dozajını da verdiler. Adamı herkesin önünde mahkeme, salonda öldürdüler. Dediler ki dersinizi alın. Biz istediğimizi böyle öldürürüz.
Olmadı. O yüzden demokrasi, batı siyaset tarihinde özel bir geçmişi var. Ama batıdaki, batının kendi tarihi birikiminin sonucunda oluşan bir şey. Bir İslam ülkesinde uyar mı, uymaz mı? Bir Anadolu ülkesinde uyar mı, uymaz mı? Bir işte Suriye'de veyahut da Suudi Arabistan'da uyar mı, uymaz mı? Fas, Tunus, Cezayir uyar mı, uymaz mı? Öyle mi olması lazım? Hani nerede batı demokrasisi? Yok. Batının kendi içerisinde de yok. Bir ara hani Viyana'nın olduğu yer Avustralya mı? Avusturya mı? Avustralya. Avusturya. Avusturya'da bir adam seçilmişti başbakan. Adama başbakanlık vermediler. Öyle değil mi? Hani demokrasi vardı? Avrupa'da da demokrasi yok. O zaman normalde demokrasi bütün toplulukların kendilerine göre değişken bir şey.
Öyle olunca işte bizi de şöyle bağlamaya çalışıyorlar. İslam'la demokrasi bağdaşır. Nereden hükmettin buna? Akayet imamı mısın? Hayır. Fıkıh imamı mısın? Hayır. Hadis imamı mısın? Hayır. Nereden birleştirdin kardeşim sen demokrasiyle İslam'ı? Sen ne? Din koyucu Allah mısın? Sen peygamber misin? Demokrasiyle bağdaştırdın veya sosyalizmle bağdaştırdın veya komünizmle bağdaştırdın veya kapitalizmle bağdaştırdın. Sadece demokrasi değil. Sen neyle neyi bağdaştırıyorsun? Birisi ilahi sistem. Allah'ın koymuş olduğu kurallar ve kanunlar. Diğeri insanların kendi tecrübeleriyle, kendi heva ve hevesleriyle, kendi şeytaniyetleriyle kurdukları bir sistem.
Nereden bağdaştırdın kardeşim sen bunu? Kim bağdaştırdı bunu sana? Bu fetvayı nereden aldın sen? Kim söylüyor bunu bize? Siyasetçiler söylüyor. Kim söylüyor bize? Sosyalaklar söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Toplumu kendince böyle deniştirecek, dönüştürecek olanlar söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Kendisini İslami siyasetçi görenler söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Söyleyeyim mi? Fethullah Gülen söylüyor. Hatta biz diyor ileri demokrasi isteyen bir topluluğuz. Daha ileri bir demokrasi. Neyi kastetti ise? Allah demokrasiye baktığında, yani demokrasi sadece böyle milletvekili seçtin gönderdin o değil ki. Milletvekili kanun yapıyor orada.
Neye göre kanun yaptı? Kime göre kanun yaptı? Kanun yapma yetkisi kimde? Parlamentede. Yetmedi. Parlamentanın yapmış olduğu kanunu bozma yetkisi var. Kimde? Başkanda. Nerede? Parlamentanın yapmış olduğu kanunu geri gönderme yetkisi vardı. Kimde? Cumhurbaşkanındaydı. Necdet Sezer habire gönderiyor muydu geriye? Gönderiyordu. En fazla geriye kanun gönderen Necdet Sezer Cumhurbaşkanı'nın arasında. Adam anayasa profesörü. Dü. Adam hayatı boyunca hakimlik yapmış. Kapının önden almış araba mahkemeye, mahkemeden evine. Yüksek hakim olunca araba değişmiş, korumalar değişmiş, şoför değişmiş, lojman değişmiş.
Kapının önden hakimlik yaptığı yere oradan eve. Aç mı var, açık mı var, meydanda olan var mı, çadırda mı kalıyor, köprünün altında mı kalıyor? Memlekette sarhoşlar neden sarhoş, neden uyuşturucu artıyor? Adam bundan haberi var mı? Yok. Ne oldu adam? Cumhurbaşkanı oldu o. Ya normalde bu noktada sadece biz milletvekili seçmiyoruz. Bizim seçtiğimiz milletvekilleri veyahut da bizim seçilmiş, onayladığımız milletvekilleri, öyle söyleyeyim, seçtiğimiz değil. Hani diyorlar ya demokrasi, diyor kardeşim beş tane parti başkanı ondan sonra listeleri hazırlıyor, sizin önünüze koyuyor. Senin en çok sevdiğin, met ettiğin adam onuncu sıraya konulabilir. Hiç sevmediğiniz bir adam da birinci sıraya konulabilir.
Siz de bizim partimiz deyip gidip oy atıyorsunuz. Örnek, sizin seçiminiz değil. Ben bazen diyorum ya, yani ön seçim yapsalar birinci sıra aday olurum. İddia ediyorum, evet. Bursa'daki belediye başkanları dahil, milletvekilleri dahil ön seçim olsa en fazla oy ben alırım. Sakın ha milletvekili falan olacağımı düşünmeyin. Öyle bir derdim yok, öyle bir şeyim yok. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde yeri geldiğinde o kimseler kanun yapacaklar mı? Evet, yapmış oldukları kanunlar Kur'an ve sünnete uygun olacak mı? Hayır. Laf sırası gelince yüzde doksanı Müslüman olan bir ülkede İslam'ın kural ve Kur'an'larına aykırı kanunlar meclisten geçer mi?
Evet. Hani halkın meclisiydi? Hani halk kendi kendini yönetiyordu? Ama İslam dairesinde hükmü Allah'ındır. Sizin kurmuş olduğunuz şuura Allah'ın hükmünün dışına çıkamaz. Bunun dışında bir kanun maddesi de yürürlüğe koyamaz. Ve İslam'ın açıkça hükmü, yasayı koyduğu şeylerde milletvekillerinin yasama yetkisi yoktur. Demokrasiyle bağdaştı mı? Hayır. Günümüzde demokrasi, benim bu benim hakkınızı helal edin. Benim gördüğüm bunlar, tespitlerim.
Bugün demokrasi kayıtsız, şartsız parti politikalarını savunma haline gelmiş. Yani böyle bir parti hizipçiliğine bürünmüş. Eğer sizin partiniz bir şey yaparsa doğru, sizin partiniz bir şey yapmazsa, başka bir parti bunu öneri olarak koyarsa yanlış oluyor. Böyle olunca parti perestlik çıkıyor orta yere veya şahısperestlik çıkıyor orta yere.
Demokrasilerde çıkıyor bu. Şahısperest oluyoruz, bir şeyci oluyoruz. Adına ne derseniz deyin siz, anlayın. Oycu olmazsanız demokrat değilsiniz. Örnekleyeceğim yine tırnak içerisinde. Hangi partiyi kurarsanız kurun, Atatürk İlke ve İnkilapları Dairesi'nde bir parti kurmakla yükümlüsünüz. Eğer parti programınızda Atatürk İlke ve İnkilapları olmazsa partiniz kapatılır. Demokrasi budur. Veya mevcut Türkiye Cumhuriyeti anayasasına aykırı bir parti kuramazsınız. Anayasa suçu işlersiniz, partiniz kapatılır, ceza alırsınız. Yani mevcut anayasanın hükümlerinin içerisinde bir parti kurar, mevcut anayasanın içerisinde Atatürk İlke ve İnkilaplarına yönelik olduğundan dolayı bunun dışına çıkamazsınız.
Ve siz herhangi bir parti toplantısında Atatürk İlke ve İnkilaplarına karşı bir şey konuşursanız, suç unsuru işlemiş olursunuz. Veya da herhangi bir toplantıda siz Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasasının dışına çıkarsanız yine suç işlemiş olursunuz. Anayasal suçtur. Demokrasi mi bu? Ama Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretlerinin sağlığında müseylemetül kezzap kendi peygamberliğini ilan etmiştir. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri kendisinin karşısında peygamberlik ilan eden kimseyi katletmemiş, ona savaş açmamıştır. Ama siz yaşadığınız hangi toplumda olursanız olun, bugün Almanya'da da olsanız Almanya Anayasası'na bağlı olup, partinizi öyle kurmanız gerekiyor.
İşte demokrasi bu. Ve normalde bütün dünya üzerindeki demokrasi partilerin kendi tüzüklerinin içerisinde kalmıştır. Parti demokrasisi vardır. Amerika'da demokratlar bir tarafta, öbür karşısında ne vardı? Efendim? Cumhuriyetçiler bir tarafta. Aynı şey. Zaten her yerde Amerika modeli vardır. İki kutupta birleşirler. Türkiye'de de iki kutup birleşti. Bir tarafta bir, ne diyorlar ona? Şimdi ittifaklar oluştu. Bir tarafta Cumhur İttifakı, öbür tarafta Millet İttifakı. Yani Cumhur'la milletin arasında mana olarak bir fark yok. Cumhur demek, millet demek. Toplum olan yer.
Bir fark yok ha. Ama isim böyle kelime, lafız olarak farklı ya. O yüzden bizim insanımız da Cumhur İttifakı, Millet İttifakı yok. Ama farklı bir şey zannediyor. Kelime olarak. Allah bizi affetsin. O yüzden normalde parti programlarına karşı çıkmak da mümkün değildir. Siz herhangi bir partinin içerisinde parti programına karşı çıkamazsınız. O partiye girdiğiniz anda parti programını kabul ettiniz. Din gibi. İslam dinine girdiniz. İslam'ın bütün kural ve kuramlarını kabul ettiniz. X partiye girdiniz. Partinin bütün tüzüğünü kabul ettiniz. Kur'an ve kurallara uydunuz. Oysa Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri Müslümanlara başka bir şekilde öğüt veriyor.
Diyor ki, sizden biriniz, biz insanlarla birlikte hareket edeceğiz. Onlar iyilik yaparsa yaparız, kötülük yaparlarsa onu da işleriz demesin. Fakat insanlar iyilikte bulunurlarsa iyilik yapmaya, kötülük işlerlerse zulmetmemeye kendinizi alıştırınız. Hz. Peygamber diyor ki, bir topluluk iyilik yaparsa sen de onların arasında iyilik yaparım. Bu topluluk kötülük yaparsa ben de onların arasında kötülük yaparım demeyin diyor. Bakın bizi hizipçilikten uzak tutuyor. Bizi diyor ki, bir topluluk, yani burası bir sufi topluluk. Bunlar iyilik yaparlarsa ben de iyilik yaparım. Bu topluluk burada kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım demeyin diyor. Burada topluluk hizmini, parti hizmini, şansperestliği öldürüyor, yok ediyor Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.
Diyor ki, iyilik yapmaya devam ederlerse onlarla beraber iyilik yapın. Ama kötülük işlerlerse diyor, zulmetmemeye kendinizi alıştırınız. Yani sen kötülük işleme, sen orada zulmetme, sen orada zulme ortak olma diyor bize. Orada bir kötülük işleniyor. Sen o kötülüğe ortak olma. Sen o kötülüğün içerisinde bulunma diyor. Oo saat on bire çeyrek var. Aa burada kaldık ya. Gidemedik, demokrasiyi bitiremedik. Yok, bu kadar fazla ben sizi yormayayım ya. Buradan her biriniz böyle kahrolsun demokrasi deyip çıkacaksınız şimdi. Demokrasiyi bitiremedik arkadaşlar.
Aa az kalmış ya. Toparlayayım. Diğer taraftan demokrasinin en çok üzerinde durduğu ve adeta bir siyasal tezimbel kemiğini oluşturan çoğunluk prensibi de Kur'an-ı Kerim'in pek o kadar değer vermez. Bütün çoğunluk bir yerde toplansa, örneğin deseler ki sarhoş edici malzemelerin hepsi de serbest olsun, caiz olsun, Kur'an buna karşı durur. Der ki hayır, benim haram ettiğim haramdır der. Bir topluluk haramı helal edemez. Ama demokrasiye göre bir topluluk haramı helal edebilir mi? Eder Türkiye'de olduğu gibi. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde hatta vahiyden uzak her şeyi reddeder din. O zaman demokrasi dediğimiz şey vahye dayanmaz.
Vahye dayanmayan her şey atıl ve batıldır. Bir ayetle meseleyi son buldurayım. İki ayetle. Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar ancak zannı uyarlar ve onlar hak budur, gerçek budur gibi iddialarda bulunduklarında vahyden uzak olmaları dolayısıyla yalan ve iftira edenlerden başka kimseler değildir. Enam sure 110 aldı. Ant olsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu sapıtmıştı. Saffat ayet 71. Sen ne kadar hız göstersen de insanların çoğu inanmaz. Yusuf suresi ayet 103. Öyle olunca yani İslam çoğunluğa bakmaz. İslam'da çoğunluğun çok hükmü yoktur. Sebep?
Çoğunluk doğru da olursa değeri ve hükmü vardır. Çoğunluk vahye dayandığı müddetçe değeri ve kıymet olur. Çoğunluk vahye dayanmıyorsa ya kafirdir ya cahildir. Allah bizi kafirlikten de cahillikten de uzak eylesin. Haklarınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. El Fatiha. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi