TASAVVUF VAKFI MERKEZ (MUSTAFA ÖZBAĞ SOHBETLER) - 07 MART2020
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 8 Mart 2020 · 1:52:09
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Geçen hafta batılılaşmış aydınları ve ulema ya da okumuşlardan bahsetmiştik. Ulemadan bahsederken özellikle İmam-ı Azam'a anlatmıştım. Çünkü benim nazarımda ulema denilince hem İslami siyaset açısından kendi yaşadığı zamanda mevcut olan yönetimlerle, diyalogları mevcut olan yönetime, yönetimlere vermiş olduğu fetvalar beni çok cezbettiğinden dolayı hemen hemen İslami siyasetin,
yani devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğiyle alakalı ulema olarak üzerine düşen vazifeyi tam anlamıyla yaptığına inandığım için onlardan örnekler verdik. Tam bitmedi. Yani normalde devam dediğim yerde gerçekten daha bir hayli not almışım. Kendimi kaybetmişim not alırken. O notlardan bir sonuç çıkardım ben kendimce. O yüzden o sonucu tespit edip bu akşamda bu devletin inşasıyla alakalı İslamcılar ne demiş? İslamcılar kimler? Hani işte ben Müslümanım ama İslamcı değilim. Ben Müslümanım şeriatçı değilim.
Ama onlar İslamcı veya onlar işte radikal dinci. Bir sürü söylem geliştiriliyor ya batıda. Ondan sonra bu da geliyor bizim Müslüman dünyanın içerisine. Biz o geliştirilmiş olan kelimeleri, cümlelerin biz peşinden kıyametler koparıyoruz. Bu akşam da İslamcılarla alakalı konuşacağız inşallah. İmam-ı Azam hani geçen haftadan hatırlayacaksanız böyle anlatmıştık yönetimle alakalı ve siyasi iştihatlarıyla alakalı.
Sonuç olarak İmam-ı Azam kendi zamanda İslam camiasının komple İslam ümmetinin çıkmazdan kurtulması için kendi canı pahasına savunduğu bilgiye ve adalete dayalı ilkeleri siyasete temel olması ile imkan dahilinde bunları sunmuş. Kendi imkanları dahilinde ve bu Kur'an sünnet bilgiden benim kastım Kur'an sünnet bilgisi.
Kur'an sünnet bilgisi ile adalet temelli bir devlet sistemi oluşması için var gücüyle mücadele etmiş. O yüzden ulema açısından bu bir örnek teşkil ettiği için size İmam-ı Azam anlattım. Ve İmam-ı Azam kendi yaşadığı çağda ve şehirde bütün ırklardan mevcut, Orta Doğu'nun bütün ırklarından ve inanışlarından toplanmış bir şehirde yaşadı.
Ve o gün için Emevilerin ve Abbasilerin ırkçılığına karşı çıktı. Yönetimdeki adaletsizliklerine karşı çıktı. Yöneticilerin devlet malını ve hazinesini kendi şahsi menfaatlerine kullanmalarına karşı çıktı. Bakın karşı çıktığı noktalara baktığımızda bugün İslam dünyasının yegane problemleri var.
Bugün İslam dünyasının yegane problemlerinden birisi adalet mekanizması. Ne bizde Batı stantlı bir adalet sistemi var, ne de İslam stantlı bir adalet sistemi var, ne de bizde Doğu stantlı bir adalet sistemi var. Bizdeki adalet sistemi işte Cumhuriyet'in ilk yıllarında memurların üzerine kurulmuş. Birinci sınıf, birinci derecede insanlar memur, onların üzerine kurulmuş. Sonradan zengin kapitalistlerin hiyerarşisine girilmiş, onların üzerine kurulmuş. Ve hala da şu anda adalet sistemiyle alakalı bütün İslam dünyasında problem var. Ve bu problem ne yazık ki çözümlenmiyor. Çözümlenmek istemiyor çünkü. Çözümlemeyi isteseler çözümlenecek.
Ama çözümlenemeyen İslam dünyasında bir adalet problemi var. Bakın bu dört halife döneminde bu problem yok. Dört halifeden sonra bilhassa Emevilerle yani Muaviye'nin oğlu Yezid'le başlayan, hatta Muaviye zamanında başlayan bir adalet problemi var. Bir adalet sıkıntısı var. Ve Muaviye'yle başlayan bir yönetimsel sıkıntı var. Bu yönetimsel sıkıntı ne? Önceden bir topluluğun oyuyla seçilmiş olan devlet başkanları var. Ama sonradan babadan oğula geçen bir saltanat var. Bu Türkler İslam olmazdan önce de Orta Asya'da böyleydi. Ama İslam olduktan sonra da Türkler bu geleneklerini ve kültürlerini devam ettirdiler. Bu normalde seçimle devlet başkanının gelmesi Hazreti Ali radıyallahu anh hazretlerinden sonra son buldu.
Ve İmam-ı Azam bunun mücadelesini verdi. İmam-ı Azam adaletsizliğin mücadelesini verdi. İmam-ı Azam liyakatsizliğin yani devlette liyakat ehli insanların görev almasının mücadelesini verdi. İmam-ı Azam devlet başkanının bir kurul tarafından seçilmesi gerektiğinin mücadelesini verdi. Ve İmam-ı Azam bağnazlığa karşı bağnazlığın mücadelesini verdi. Yani bağnazlık derken buradaki kastım ne? İnsanların Kur'an ve sünneti bırakıp kendi heva ve heveslerine benim dedem şöyle dedi, benim şeyhimin şeyhi böyle dedi deyip bir ilme dayanmayan, bilgiye dayanmayan, heva ve hevesten doğmuş olan şeylere normalde insanların devam etmesi buna karşı çıktı. İmam-ı Azam ayrımcılığa karşı çıktı.
Nasıl ayrımcılığa karşı çıktı? Emevilerde de, Abbasilerde de belli bir ırka dayalı bir devlet sistemi vardı. Yani Emevi hanedanlığının etrafında kendi akrabaları vardı ve ayrımcılık yapıyorlardı. Sonradan Müslüman olanlara karşı ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı. Arap olmayan, bakın Arap olmayan ırklara karşı ikinci, üçüncü sınıf muamelesi yapılıyordu. İmam-ı Azam bu ayrımcılığa karşı çıktı. Ve İmam-ı Azam heva ve hevesten, insanların kendi şansı menfaatlerinden, bilhassa yöneticilerin kendi şansı menfaatlerini korumak, onları daha da fazlalaştırmak için yapmış oldukları zulme karşı çıktı. Eşitsiz diye karşı çıktı. Hoşgörüsüz diye karşı çıktı.
Ve İmam-ı Azam bunlarla çatıştı. Şimdi İmam-ı Azam'ın zamanındaki tespitlere baktığımızda, bugün İslam dünyasında bu tespitleri görmek, bunun devamiyetlerini görmek, bu hastalıkları görmek mümkün. Bugün işte biz Suudi Arabistan'a gitmiş olsak, Suudların haricinde devlette görev alan yoktur hiç. Önemli mekanizmalarda Suudlular vardır. Daha doğrusu Suudi ailesinin elemanları vardır. Veyahut da kuvvete gitseniz, Bahreyn'e gitseniz, Birleşik Arap Emirlikleri'ne gitmiş olsanız, aynı şeyle karşılaşırsınız. İran'a gitseniz, orada ağırlık Moğollalardadır. Moğollaların aileleri, Moğollaların etrafı yönetimde söz sahibidir. Onlar orada asıl rejimi ayakta tutarlar ve onlar sıkıntı yaşamazlar.
Enteresan bir şeydir. Yani Şia'da bunun böyle oluşması, Arap unsurlardaki farklı oluşması ama zeminsel olarak aynı şey. Bir yerde Moğollaların sınıfından olacaksın, bir yerde Suudun sınıfından olacaksın. Değişen bir şey yok. Osmanlı'da da kendi zamanında hanedanlık vardı. Hanedana yakın olanlar, hanedanın etrafında duranlar, bozulma döneminde rahat hayatı yaşamaya başladılar.
Sadrazamlar, sadrazamların etrafındaki kimseler, bu noktada adaleti, işte ayrımsızlığı, devleti devlet eden unsurları koruyamadılar. Şimdi günümüz dünyasına baktığımızda, günümüz dünyasına baktığımızda, İslam dünyasının içerisinde bu yanlışlıklara, bu körü körlüğüne dur diyecek ulema sınıfı yok. İşin en ilginç noktası bu. İmam-ı Azam'ın yolunu takip eden, İmam-ı Azam'ın siyasi iştihatlarını takip eden, siyasi duruşunu takip eden, benim bildiğim bir ulema yok. Yine Hanefiyiz diyen şeyh efendiler, mürşitler, işte İmam efendiler, ne yazık ki İmam-ı Azam'ın yolundan gitmiyorlar. Hanefiyiz diyenler, İmam-ı Azam'ın yolundan gitmiyor. Yani biz abdest şu mu bozar, bu mu bozar da kalmışız.
Yani yönetimde adaleti, İslam dünyası aramıyor. Yönetimde liyakatı, İslam dünyası aramıyor. Yönetimde ayrımcılık, ayrımcılığa karşı duruşu, İslam dünyası aramıyor. İşçi hakları, İslam dünyası aramıyor. Ne bileyim, işveren hakları, İslam dünyası aramıyor. Kapitalist sistem, deccalist sisteme karşı, İslam dünyası, hakkaniyet ölçüsünde, adalet aramıyor. Ve ne yazık ki, İslam dünyasındaki, bütün unsurlar, kendi içerisinde kullanılan unsurlar, kapitalist sisteme, deccalist sisteme çalışıyor. Ve bunun bilincinde değil, İslam dünyası bunun bilincinde değil, bilincinde olmuş olsalar, kendilerini bu tarafa doğru yönlendirmiş olsalar, İslam dünyası bambaşka olacak. Bakın, Osmanlı yıkıldığından beri, İslam dünyasında kan durmuyor.
Osmanlı yıkıldığından beri, İslam dünyasında gözyaşı durmuyor. İslam, Osmanlı yıkıldığından beri, İslam dünyasının iki yakası bir araya gelmiyor. Müslümanların bulunduğu her yerde kan var. Ve işin enteresan noktası, önceden Haçlı seferleri vardı, Haçlılar ordularını toplarlar, ondan sonra asker toplarlar, Müslümanlar bunları duyar, Müslümanlar birlik ve beraberlerini korurlar, onlara karşı onlar da savaşırlar, ordularını toplarlardı. Şimdi, Hristiyan uyandı, Yahudi uyandı. İslam dünyasının içerisinde, değişik terör örgütleri kurup, değişik kurum ve kuruluşlar tespit edip, bunlarla birbirlerini öldürttürüyor. Ve birbirleriyle savaştırıyor. Ve İslam dünyası, kendi içinde birbiriyle savaşarak, fikir üretmekten, düşünce üretmekten, mal üretmekten, ne bileyim bir ahlak üretmekten, yeni bir şey üretmekten uzak.
Biz tabiri caizse, kargaşanın, kaosun, savaşın içerisinde, can derdine düşmüşüz. Debeleniyoruz boyuna. Ve meselenin, gerçeğini, ve işin, özünü görmüyoruz. Bunlar çok ağır sözler. Bakın, benim konuşacaklarım, çok ağır sözler. Hep aldatılıyoruz. Bize Kur'an, sünnet, vatan, millet deyip, önümüze geçenler, belli bir yönetime geçtiklerinde, ilk önce onlar bozuluyorlar. Parayı gören bozuluyor. Makamı gören bozuluyor. Ne taahhütlerle geliyorlar, o taahhütleri yerine getiremiyorlar. O kapitalist sistemle, o deccalist sistemle yüzleşen Müslümanlar, ne yazık ki, kendilerini kaybediyorlar. Ve, geldikleri kesime, sırtını dönüyorlar. Geldikleri kesime ihanet ediyorlar. Sırtını dönmekle kalmıyorlar.
İhanet ediyorlar. Ve, onları oraya getiren, ezilmiş, yıkılmış, parçalanmış, her şeyinden fedakarlık eden Müslümanlar, ne yazık ki, o yönetime gelen, kendindenmiş gibi görünen kimselerin, yine zulmüne uğruyor. Kendindenmiş gibi görünen insanların, yine kadrine uğruyor. Kadrediyorlar onları. Katlediyorlar. Yine kendindenmiş gibi görünen, o yönetime gelen, seçimle gelen, ama seçimsiz gelen, veyahut da işte atanan, işte böyle İslam'ı, kimliğiyle, kişiliğiyle, belli bir noktaya gelen insanlar, ne yazık ki, heva ve heveslerine uyuyorlar. Nefislerine uyuyorlar. Ve bir bakıyorsunuz ki, birbirlerine normalde, kamunun malını peşkeş çekiyorlar.
Bir bakıyorsunuz ki, birbirlerine kamuyu peşkeş çekiyorlar. O, onun tanıdığı, o, onun kardeşi, o, onun teyzesinin oğlu, o, onun dayısının oğlu. Bir bakmışsınız, işe girecek olanlar, parsellenmiş. Bir bakmışsınız, hukuk parsellenmiş, memuriyet parsellenmiş, belediyeler parsellenmiş, veyahut da herhangi bir iş yeri, veya devletle alakalı, bütün her yer parsellenmiş. Liyakat söz konusu değil, adalet söz konusu değil, ve belli nemalar, belli insanların elinde dolaşıyor. Ve bunu, ne yazık ki, Müslümanlar görüyorlar. İslam dünyası, bunu görüyor. Ve ne yazık ki, bu bizim partimizden, bu bizim hizbimizden, bu bizim tarikatımızdan, bu bizim kardeşimiz. Ya ne yapalım şimdi, o da böyle yaptı deyip, biz onu sineye çekiyoruz.
Biz bunun mücadelesini vermiyoruz. Bunu siyasetçiler vermiyor, bunu cemaatçiler vermiyor, bunu tarikat ehli vermiyor, bunu sufiler vermiyorlar. Biz bu mücadeleden uzak yaşıyoruz. uzak yaşıyoruz. Biz evlerimizdeki rahatımızı düşünüyoruz. Arabalarımızı düşünüyoruz. Dolaplardaki yiyeceklerimizi düşünüyoruz. Biz eşyalarımızı düşünüyoruz. Kaç tane takım elbisemiz var, kaç tane de takım elbise yapalım. Biz fabrikamıza fabrika katalım, tezgahımıza tezgah katalım diye düşünüyoruz. Ve diyoruz ki, evet Müslüman ekonomik olarak güçlü olmalı. Ekonomisi güçlü olan Müslüman, önce arabasını en lüks araba haline getiriyor. Evlerini en lüks ev haline getiriyor. O zekat vermemenin yolunu arıyor.
İslami mücadeleye sırtını dönüyor. Oysa o çok mücahitti. Hani meşhur söz var ya, mücahit olarak yola çıkanlar, yolun ortasında müteahhit, yolun sonuna doğru it olup çıkıyorlar. Yolun başında mücahit olan, yolun sonunda münafık olup çıkıyor. Bakın yolun başında mücahit. Ama bir müddet gittikten sonra, münafık olup çıkıyor. Ve ne yalnız ki, işte derler ya kavun değil ki koklayasın diye. O mekanizma eritiyor. O kapitalist sistem, o deccalist sistem, o heva hevesin üzerine kurulu. Heva hevesin üzerine kurulu. Nefsin ve şeytanın üzerine kurulu. O sistem Müslümanları ne yazık ki helak ediyor.
Ve bu noktada, biz ne kadar kendi içimizde, özümüzde, kendi kendimizi eleştirsek de, en sağlam duran sufiler, ehli tarikatta demiyorum bakın. Sebep, onlar da zaten 200 yıldan beri çürümüşler. çürüdüklerinden dolayı böyle, çürümemiş olsalar, onlar da menfaatlerin peşine gitmemiş olsalardı. Onlar da vakıflardan alacak olduğu maaşa bakmamış olsalardı. Onlar da müritlerin askere gidip gitmememisine bakmamış olsalardı. Belki de bu çürüme bu kadar çok hızlı yürümeyecekti. Şeyh Efendiler maaşlarını düşündüler. Vakıflardan maaşları, vakfiyeden maaşlarını düşündüler. Vakfiyenin başındaki kimseyle, Şeyh Efendinin arasında uçurumlar çıktı. Vakfiyenin başındaki kimse, Şeyh Efendinin akçesini kesmekle tehdit etti.
Şeyh Efendi akçeyi terk edemedi. Şeyh Efendi tekkeyi de terk edemedi. Tekkeyi de akçeyi de terk edemeyince bozulma başladı. Dervişlerine doğruyu söyleyemediler. Etrafındaki insanlara hakikati aykıramadılar. Adalet diyemediler. Liyakat diyemediler. Ayırımsız bir dünya diyemediler. La ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen kardeştir ve kardeş olarak kalacaktır diyemediler. Ne yazık ki İslam dünyası bu bozulmaktan nasibini aldı. Şimdi ulemanın yerine geçen diyanet, ulemanın yerine geçen üniversiteler, başlarının kafalarını kuma gömmüş vaziyetteler. Kuma gömmüş vaziyetteler. Oturuyorlar, kalkıyorlar. Sinek orucu bozar mı, bozmaz mı? Sigara dumanı orucu bozar mı, bozmaz mı?
Krem sürdüm orucu bozar mı, bozmaz mı? Yok ruj sürdüm orucu bozar mı, bozmaz mı tartışıyorlar. Adalet nerede bunu tartışan yok. Liyakat nerede bunu tartışan yok. Devlet ne halde bunu tartışan yok. Hukuk nasıl olmalı bunu tartışan yok. Hukuk nasıl olmalı bunu tartışan yok. Ve böylece o bozulma devam ediyor. Buradan ulemadan İslamcılara geçiyoruz. Çünkü soruyu soran kardeş, tespiti yapan kardeş, Müslüman dünya çıkıştı eleştiriler, üç çevreye göre farklılaşır diyor. Üçüncüsü ne? İslamcılar. İslamcı, yani bunu da batılılar koydu bu İslamcılar sözünü. Bu aslında bu hareketin içerisinde olan kimselerin kendince isimlendirdiği bir şey değil. Hani İmam-ı Azam'ın kendisini Hanefi fıkıhçısı olarak isimlendirmemesi gibi.
İmam-ı Şafi'nin kendisini Şafi fıkıhçısı gibi isimlendirmemesi olması gibi. Veya Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin kendi sağlığında Kadiri tarikatını kurmaması gibi. Veya Ahmet el-Rufay, Ahmet el-Bedevi İbrahim, Dusuki, Şeyh-ı Blasan'ın, Şah-ı Zeli, Şah-ı Nakşibendi, Şah-ı Mevlana. Kendi sağlıklılarında bir tarikat ismiyle isimlendirilmemişler. Kurmamışlar. Onlar sufiliği yaşamışlar. O sufi ölçütlerini koymuşlar kendi sağlıklarında. Arkasından gelenler o ölçütlere devam etmişler. Kendi kendilerini öyle isimlendirmişler. Demişler ki biz Hazreti Mevlana'nın, Celalet-i Rumi'nin sufi görüşlerini, sufi kaidelerini kabul ettik. O yüzden işte Mevlana'cı gibi Mevlevi olmuş Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin peşinden gidenler.
Onlar kendilerini işte isimlendirirlerken Kadir'iyiz biz diye isimlendirmişler. İşte bu islamcılar da islamcı olarak nitelendirilenler kendilerinin çıkış noktasında islamcı olarak nitelendirmemişler. O yüzden normalde bu islamcıların genel olarak fikir çerçevesi, inanç, ibadet, ahlak, felsefe, idare, siyaset, iktisat, hukuk, eğitim alanlarında İslam'ı bütün bir hayat nizamı olarak yeniden hakim kılarak Müslümanları medenileştirme İslam dünyasını geri kalmışlıktan Batı'nın hakimiyetinden, Batı'nın zalimliğinden, Batı'nın zulmünden, Batı'nın müsibetlerinden ve Batılı zihniyetin keyfi böyle yönetimlerinden kurtarma
ve mevcut yaşadıkları yönetimin adaletsizliklerine, keyfiyetlerine karşı duruş bir hareket. Ve bu hareketin başlangıç noktası Osmanlı. Osmanlı'nın duraklamasıyla başlayan, gerilemesiyle daha da aktif hale gelen bir zamana rastlıyor. Ve bu noktada onlar şimdi isimlerin de ben size çok fazla da olmasa tespit ettiklerimi kendimce size isimleri de söyleyeceğim.
Onlar çıkış noktası olarak ben samimi olduklarına inanıyorum. Bu benim kendi inancım. Çünkü orta yerde bir yangın var. Bu yangının söndürmenin, bu sıkıntıları gidermenin yolunu arıyorlar. Ve Osmanlı hanedanlığı meydanda, ortada. Tabi Osmanlı'nın işte devlet yönetimine geçecek olan genç memurları Fransa gibi, o zaman için işte bilginin, ilmin, devlet yönetiminin bu noktada en ideal olarak görüldüğü yere gönderdiği o genç talebeler, o sefirler, o devlet yöneticileri orada farklı bir dünyayla karşılaşıyorlar.
O farklı dünyayla karşılaşınca, bunun da İslam dünyasında oluşması, bunun da İslam dünyasında böyle hürriyetin olması, fikir hürriyetinin olması, teşebbis hürriyetinin olması, adaletin olması ve bu noktada örneğin, padişahın yetkilerinin sorgulanabilir olması daha ileri, halifenin dahi yetkilerinin sorgulanabilir olması, hatta halifenin, Allah'ın halifesi değil, minnetin seçtiği halife olması gerektiğine dair, böyle o gün için konuşulması zor olan ve bununla dillendirilmesi zor olan meseleleri dillendiriyorlar.
Bunların o birinci sıradaki batıllaşmış aydınlardan farkı, bunlar meselenin özüne yönelip, yani din olarak Kur'an ve sünnetin özüne, yani ilk çıktığı noktaya bakıp, oradan yeniden iştahatlar edip, yeniden hükümler çıkarıp, bidatlardan ve hurafelerden kurtulmayı, daha ileri söyleyeyim size, hatta tarikatların işleyişinin, tarikatların davranış biçimlerinin, hurafelerle dolu olduğunu, tarikatların bu hurafelerden kurtulması gerektiğini dair söyleyen kimseler var.
ve İsmail Fenni Ertuğrul gibi, işte Muhyiddin İbni Arabi Hazretlerinin eserlerine vakıf olan, bu noktada ileri derecede Arabiyi anlayan, çünkü bu İsmail Fenni Ertuğrul da bu İslamcıların içindedir, din algısının ve anlayışının, batı dünyasının karşısında İslam'ı savunmanın ancak felsefi olarak Arabi ekolüyle mümkün olabileceğini, Batı maddiyetçılığının karşılığında ancak Arabi metafiziyle karşı çıkılacağını savunan bir ulema topluluğu var.
Ama bunlar mevcut, Şehli İslamlığın bünyesindeki gibi düşünmeyen, içlerinde paşalar var, Osmanlı hanedanlığı gibi düşünmeyen, İslam dünyasının yeniden silkelenip, özüne dönüp, özünden bir şeyler çıkarıp, ileriye doğru götürülmesi gerektiğine inanın, böyle bir Batılıların İslamcı diye nitelendirdiği, bir yenileme hareketinin içerisinde olanlar var. Bunun içerisinde işte, Bediüzzaman Said'in Nursi var, bunun içerisinde Mehmet Akif var, örneğin, bunun içerisinde Mustafa Sabri Efendi var, bunların içerisinde, yani bunlar zaman içerisinde değişik yerlere kaydıkları tespit edilse de, başlangıç noktasında böyle.
O yüzden bu İslamcı diye nitelendirilen bu kimseler, ben sizin affınıza sığınarak bir çay içeceğim. Çünkü boğazıma şey oluyor, konuşmakta, bana bir çay getirir misiniz? Zorluk çekiyorum. Hakkınızı helal edin. Mesela bu devlet adamlarından birisi, Said Halim Paşa.
Bu Said Halim Paşa, çok tartışılır ya, bu bilmiyorum, yani biraz böyle Osmanlıyı inceliyorsanız, veya ta, birinci meşrutiyet, ikinci meşrutiyet, tanzimatlar falan, bakar, araştırırsanız, Said Halim Paşa'yı önünüze gelir. Said Halim Paşa, örneğin, İslamlaşmak demek, Said Halim Paşa'nın bu tarifi, İslamiyet'in inanç, ahlak, yaşayış ve siyasete ait esaslarını tam olarak uygulamak demektir.
Buna itiraz edecek olan bir kimse olabilir mi? Yok. Kim itiraz ediyor? Devlet. Kim itiraz ediyor? Şeyhli İslamlık. Enteresandır bakın bunlar. Said Halim Paşa, Avrupa'da eğitim görmüş. Ve devletin yeniden ayağa kalkmasını, milletin ayağa kalkmasını isteyen bir paşa. Çalışkan, üretken bir kimse.
Bakın, üretken bir kimse. Yani, medreseten yetişmiş bir kimse değil. İslamcılara göre, Kur'an-ı Sünnet, belli bir devlet ve hükümet biçimi ortaya koymamış. Genel esaslaları belirlemekle yetinmiştir. Onlar devlet yönetimine de şerh düşüyorlar. Diyorlar ki, İslam, Kur'an-ı Sünnet tarihinde belli bir metot getirmedi. Bu metodu insanlar bilgileriyle, Kur'an ve Sünnet'e dayanarak geliştirmeliler. Yani, şunu demek istiyorlar. Zamana, şartlara ve ihtiyaçlara göre, Kur'an-ı Sünnet esasları dahilinde, her türlü yönetim biçimi, şeriata uygundur deyip, fetva veriyorlar. Yani bu ne demek? E, hanedanlık, veya Osmanlı hanedanlığı, babadan oğula geçiyor.
Ve bu son dönem, bu hanedanlık çürüyor, çatırdıyor. Bu yönetimsel olarak, sıkıntılar var. Bu yönetimsel sıkıntıları, yine Kur'an ve Sünnet'ten, iştahat alaraktan, Kur'an ve Sünnet'ten delillendirerekten, bizim yeniden biçimlendirmemiz gerekir, diyor. Said Halim Paşa ve İslamcılar. Yönetimde esas olan unsurlardan, birisi şuura, diğeri de meşerettir. Şura neydi? Bir, şuuraya katılacak olanların, belli bir protipleri var, belli bir yetkinlikleri ve yeterlilikleri var. O şuuranın toplanması lazım. ve şuurada meşeret dediği, istişare edilmesi lazım. Konuların, kaidelerin, kanunların, yapılacak olan işlerin, istişare edilmesi lazım.
Ve bunu da, Cenab-ı Hak peygamberine zaten emretmiş. Diyor ki, sen işlerini onlarla istişare et. O zaman, ve istişareden de diyor, bir karar aldığında da, ondan geri dönme, onu değiştirme. istişareyle karar alma, istişareyle karar alma, Kur'an ve sünnet de sabit. Şimdi, parantez açmak istiyorum burada, kendimi methetmek için söylemiyorum. Bu dergahın içerisinde, ilk istişare mekanizmasını kuran kardeşiniz, Şeyh Efendi'nin zamanında, Abdullah Efendi'nin zamanında ben, ilk istişare heyetini, ben, bayındır da kurmuştum. Orada istişare ederdim arkadaşlarla. Şeyh Efendi, beni ödemişe götürdüğünde, ödemişte istişare etmeye başladım.
Çünkü, istişaresiz bir iş, doğru iş değildir. Cenab-ı Hak, peygamberine istişare ettiği, emrettiyse, toplumu ilgilendiren, topluluğu ilgilendiren, aileyi ilgilendiren, konularda, ehliyle istişare edilmesi gerekir. Örnekliyorum bunu. Ardından ben, Bursa'ya göçtüm de, Bursa'da da istişare etmeye başladım. Mesela, Bursa'nın ilk istişare heyetinde olanlar, Hüseyin, bizim dikkatli durumdaki, Hüseyin'dir, Adnan'dır, Cafer'dir. Bunlar, Bursa'nın ilk istişare heyetinde olanlardır. Bütün, o zaman için ders yaptıran, çavuş kardeşler, onların normalde ilk dervişler, istişare heyeti vardı.
Ben onun, hatta, onları ben kırkler derdim, kırk tane istişare heyeti vardı. Onlar normalde, önemli meselelerde toplarız. Onlarla istişare ederiz. Hatta ben derdim ki, ben dahilim. İstediğiniz konuyu konuşalım, tartışalım. İstişare edelim. Bakın, hala da, biz istişare ederiz. Her konuda, istişare heyetimiz vardır. Toplanırlar, istişare ederler. Her ne kadar, ben artık, ben artık yavaş yavaş geri çekilsem de, bu tip meselelerden, ama arkadaşlar istişare ederler, istişarede alınan kararları bana bildirirler, bazı istişarelere. Ben de katılırım, ama benim katıldığım yerde, rahat bir tartışma ortamı olmayacağından, veyahut da insanlar fikirlerini tam olarak aktaramayacağından dolayı, ben bir çıt geride duruyorum.
Rahat konuşsunlar. Orada konuşsun ki, başka bir yerde konuşmasın, dedikodu etmesin, gıybet etmesin. Ya şu şöyle olacaktı, bu böyle olacaktı demesin. O zaman bakın, biz ehli sufi olarak, bir şuuramız var mı? Evet. Ehli sufi olarak, o şurada istişare ediliyor mu? Evet. Bakın bunu, İslamcılar savunuyorlar, Osmanlı'nın son döneminde. Bakın Osmanlı'nın son döneminde. Diyorlar ki, istişare edilmesi lazım. Bir şuura kurulması lazım. Bakın, millet meclisi değil, şuura kurulması lazım. Şura. Şuraya girecek olanların, özellikleri var. Siz, cahil bir insanda, milletvekili olabilir mi? Olabilir.
Ahlakan, ahlaken, verili bir derecede, olmayan bir kimsede, milletvekili oluyor mu? Oluyor. Adamın ahlakı zayıf. Milletvekili olmuş. Adam kumarcı. Adam her gün içki içiyor. Adam zinacı. Adam uyuşturucu kullanıyor. Milletvekili. Şura, heyeti ayrı.
Yani bir, şimdi parti kuruyorlar, partide bir MK'ye kim diyorlar? MK merkez, karar yürütme organı. Öyle değil mi? Öyle mi? Kurulu. Evet. Bunun gibi bu. Şura bunun gibi. Devlet öyle yönetiliyor. Öyle yönetilmesi lazım. İşte, İslamcılar diyor ki, şura lazım. ve normalde buna göre siyasi ve idari faaliyetler yönetilenlere danışarak yürütülmelidir. Yönetilenlere danışılacak. Yani halka, millete danışılacak. Millete danışılaraktan iş yapılacak. Yani bugün işte ona ne yapıyorlar? Halk oylaması diyorlar ya, örneğin. Milletin içinden o şuraya fikir verecek erdemli insanların oluşması. O erdemli insanların o şuraya fikir üretmesi lazım. Bunun gibi.
O günkü İslamcılar bunları istiyorlar. Ve bu ise o grupların, o halkın temsilcilerinin olması gerekiyor. Eğer temsilciler olmazsa bu mümkün mü? Değil. O zaman bu insanlar kendilerince temsilci seçmeleri lazım. Kendileri seçmesi lazım ama. Birilerinin atamaması lazım. Kendilerini seçmesi ne demek? İnsanlar diyecekler ki biz x kimseyi seçiyoruz. Ama şimdi ne yazık ki dünya üzerindeki demokrasi denilen neydiği belirsiz sistem, parti başkanlarının atadıklarını seçiyor insanlar. Veyahut da kapitalist sistemin aleveresiyle, daleveresiyle iktidara getirdiği, getirmeye çalıştığı algı operasyonlarıyla iktidara getirdiği kimseleri seçiyorlar.
Zaten o kapitalist deccalist sistemin istediği kimse seçilmezse bir darbe yapıp veya darbeler silsilesi oluşturup onu yine indiriyorlar aşağıya. Veyahut da iç kargaşa çıkarıp, iç savaş çıkarıp değişik ekonomik ambargolar uygulayaraktan istedikleri kimseyi yönetime getiriyorlar. Yani emperyalist sistem istediği ülkeye, istediği devlet başkanını atıyor. Eğer o devlet başkanı onun istediği gibi hareket etmezse halkı ayaklandırıyorlar. Mesela işte seçimle geldi. Neydi o? Venezuela'ydı değil mi? Neydi onun devlet başkanının adı? Maduro mu oldu? O ABD'nin yıkmak istediği kimse o öyle değil mi?
Bakın ABD seçilmiş bir kimseyi yıkmaya çalışıyor. Halkı ayaklandırıyorlar. Orada seçilmiş bir devlet başkanı varken muhalefet dedikleri kimseyi devlet başkanı olarak tanımlıyorlar. Ve asker gönderiyorlar. Ve ekonomik ambarga koyuyorlar. Ve batı demokrasi dediği puttan helvasını canı sıkılınca yiyor. Veyahut da Mısır'da seçimle gelen Mursi'yi televizyonlarda canlı yayında, canlı yayında, bütün dünyanın önünde, bütün dünyanın önünde, bütün dünyanın önünde mahkemede katlediyorlar.
Şehit ediyorlar. Ve seçimle gelmiş olan bir kimseyi darbeyle yıkıyorlar. Bu batının demokrasi dediği şey, Hazreti Ömer Efendimizin, o hani biz cahiliye döneminde helvadan put yapardık. Karnımızın acıkınca da biz onu döner yerdik dediği gibi. Batı demokrasisi dediğimiz şey, helvadan put. Batılılar canları istedikleri anda dönüp onu yiyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Rusya, Afganistan'ı işgal ediyor. Ve orada savaş çıkıyor. Ve savaş çıktığında insanlar topraklarını korumak için uğraşıyorlar. Ama oyun içinde oyun oynanıyor. Dünyanın her bir tarafından cihatçı Müslümanlar toplanıyor. Yıllardır o savaş orada devam ediyor. Ve bir taşla çok kuşvuruyorlar. Bir taraftan Rusya ekonomisini çökertirlerken, dünya üzerinde cihat şuuruyla olan Müslümanları da orada ne yapıyorlar?
Şehit ediyorlar. Bakın, bitmiyor oyun. Orada bitiyor, Irak'ta başlıyor. Irak'ta bitiyor, Suriye'de başlıyor. Suriye'de bitmeden Yemen'de başlıyor. Yemen'de bitmeden başka bir Afrika'nın ülkesinde başlıyor. Orada bitmeden işte Libya'da başlıyor. Bu bitmiyor. Ve Batı, emperyalist düşüncelerini İslam dünyasının üzerinde oynamaya devam ediyor. Tarikatları kullanıyor, cemaatleri kullanıyor, partileri kullanıyor. Sivil toplum örgütlerini kullanıyor. Çok böyle şey gibi geliyor bize. Hani böyle nasıl söyleyeyim? Masumaneymiş gibi geliyor. Masumane değil. Bakın, Suriye'de Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar. Irak'ta Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar. Yemen'de Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar.
Bakın, Libya'da Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar. Bunlar çok masum şeyler değil. Ve ne yazık ki İslam dünyası komple içindeki entelektüelleriyle, aydınlarıyla, ulamasıyla, siyasetçisiyle, tarikatçısıyla, sufileriyle kafalarını kuma gömmüş vaziyetteler. Görmek istemiyor hiç kimse. O acı tabloyu seyretmek istemiyor hiç kimse. O acı tabloyu görmemezliğe geliyor. Her akşam insanlar oturuyorlar televizyonlarının karşısında. Ya bir normalde bir yarışma programı izliyorlar. Ya da çal kızım oynayalım bir eğlence programı izliyorlar. Yani Müslüman dünyasının acısı, Müslüman dünyasının kanayan yarası tamir edilmiyor. Ve tamir edileceği esnada bir yerden daha yeniden patlak veriyor.
İşte bu yönetimsel krizlerden kaynaklanıyor. İslam dünyasının üzerinde yönetimsel kriz var. Ve bu yönetimsel krizi ne batı kendince düzeltmeye çalışıyor, ne de İslam dünyası kendince kendisi düzeltmeye çalışıyor. Ve ne yazık ki İslam dünyasında halk bu konuda korkak, pasif. İslam dünyasındaki halk bu konuda bilgili değil.
Bilgili değil. Ve şu hali görüyor musunuz? İnsanlar Yunanistan'a geçmek için canhıraş uğraşıyorlar. Canhıraş uğraşıyorlar. Ve Esed kendi halkına zulmederken susuyor insanlar. Babası da zulmetti. Babası da hamayı ve humus'u yerle bir etmişti. Bütün topları ve obüsleri hama ve humus'un etrafına çevirdi. Elektriği kesti, suyu kesti. Hama ve humus'un. Ondan sonra o büslere emretti komple bombalayın diye. İki şehri yok etti babası. Ve dünya bunu seyretti. Bakın dünya bunu seyretti.
Düşünebiliyor musunuz? 12 Eylül'de insanlar kardeş kardeşi katlediyordu, öldürüyordu. 35-40 kişi ölüyordu günlük terörden. Günlük 35-40 kişi ölüyordu. Bakın günlük en az 35-40 kişi ölüyordu. Ve 12 Eylül sabahı bitti.
35-40 kişi. O zaman nüfus 30 milyon. 85 milyon değil. 30 milyon nüfus var. Ve günlük terörden ölüm 35-40 kişi. Şimdi 85 milyon Türkiye'nin nüfusu. Yurt içinde terörden ölen sıfır desek yeri var. Günlük. Ve şimdi işte gönül arzu etmez. Hiç şehit vermeyelim. Yani terörü durdurmak için şu anda şehit verdiğimizde belli kesimler işte şehitler tepesi muhabbet açıyor. Bizim zamanımızda boş kalacak diyor.
Hani biz savaşmayacağız diyor. Ama 12 Eylül'ü unutuyorlar. Bir ülke düşünün 30 milyon nüfusu var. Günlük 30 kişi 35 kişi ölüyor terörden. Ve Batı bizi bu noktada ne yapıyor? Terbiye ediyor. Neyle? Darbelerle. Başbakan asıyoruz. İçişleri, dışişleri bakanı asıyoruz. 12 Eylül'e gelinceye kadar günlük 30 kişi ölüyor. 28 Şubat. Seçilmiş bir hükümet var. Asker seçilmiş hükümeti yıkıyor. Belli çevreler seçilmiş hükümeti yıkıyor.
Ardından yine AK Parti iktidara geliyor. Muhtıra veriliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi için. Sebep Tayyip Erdoğan seçilmeyecek diyorlar. Bu sefer ödün veriliyor. Kime? Kraliçeye. Kim seçiliyor? Abdullah Gül. Ardından yine bir daha Cumhurbaşkanlığı seçimi. Yine ortalık ayakta. Neden bırakmıyorlar insanlar istediklerini seçsinler? Öyle değil mi? Yok. Atanmış birisi gelecek. Ama insanlar kendi kendilerini aldatacaklar. Biz seçtik diyecekler. Ama atanacak.
Bakın atanacak. Daha önce kimi seçtiler? Anayasa Mahkemesi'nin başkanını. Kim seçti? Dört tane parti lideri seçti. Ya da seçtirildi. Bir günde bitti seçim. Demek ki Batı'nın demokrasisi helvadan put. Ve o yüzden halk yönetimde söz sahibi değil. Ha bu sadece İslam ülkelerinde değil ha. Ah Batı'da da aynı. Batı'da sanki oradaki halk yönetimde söz sahibi mi? Değil. Bu sadece İslam dünyasında değil. Bütün dünyada aynı. Halk yönetimde söz sahibi değil. Ve İslamcılar kendi zamanlarında saltanat sisteminin tek meşru yönetim biçimi olmadığı kanaatini de söylüyorlar.
Diyorlar ki tek bu yönetim biçimi bu değil. Zaten İslamcılar diye o yüzden nam salıyorlar Osmanlı'da. Ve normalde mesela Elmalılığı Hamdi Yazır hilafeti bir vekalettir diye tanımlıyor Elmalı. Yani halkın vekilisin sen. Müslümanların vekilisin. Sen Allah'ın halifesi değilsin. Müslümanların vekilisin. O manada söylüyor. Ve vekaleti verenle millet yani Müslüman ümmettir. Dolayısıyla teorik olarak milletin hakimiyeti halifenin üzerindedir diyor. Dikkat edin. Milletin hakimiyeti halifenin üzerindedir diyor. Elmalı söylüyor bunu. Ve bu noktada İslamcıların tefsir dalında en önemli kimselerden birisi.
Bu İslamcıların içerisinde tefsirciler var, hadisçiler var, fıkıhçılar var, siyasetçiler var, paşalar var. Bunlar zaten Cumhuriyet döneminde de bu İslamcıların bu kimselere yeni Cumhuriyet bazı işler yaptırıyor. Mesela Elmalı'ya tefsir yazdırıyor örneğin. Bunun gibi. O yüzden normalde bunların kendince duruş noktaları böyle Osmanlı'daki geleneksel akıma körü körüne bağlı değiller. Veyahut da dinin geleneksel akımına körü körüne bağlı değiller. Yani dönüp Kur'an ve sünnete yeniden iştahat edilmesi gereken konular var.
Hem yönetimsel olarak, hem hukuk olarak, hem de dini olarak yeniden iştahat edilmesi gereken konular var diyen bir kesim. O yüzden bu din algısını da zamana göre değişeceğinden, fıkıhın zamana göre hani olmazsa olmazların haricinde değişeceğini savunan kimseler. Ve normalde bu kendi dönemlerinde mesela onun çünkü ben özellikle bu İslamcıların o günkü hani biz böyle döneriz hemen tarikatların kapatılmasını hani çok sert bir şekilde ben eleştirmem insanlar eleştirirler ya ama bunun temeli Osmanlı'da daha birinci meşrutiyet, ikinci meşruiyette atılır.
Çünkü batıcılık vardır. O günkü tarikatlar kendi konumlarını ve durumlarını değiştirip dönüştürmektense kendi varoluş mücadelesini kendilerini değiştirerekten, dönüştürerekten değil de işte hep derim ya şeyhimin şeyhimin şeyhi böyle yapardı da kendilerini sabitleyip o noktada durduklarından dolayı bu İslamcılar o zaman için tarikatları ve tarikatların İslam'ı anlayış ve yaşayış biçimlerini de eleştiriyorlar.
Hani bundan bir örnek vereyim, Bediüzzaman Said Nursi'nin işte zaman tarikat zamanı değil sözünün arkasında bu var. Çünkü Bediüzzaman o zaman için tarikatların işleyişi, tarikatların normalde duruşuna bakınca diyor ki bunlarla bir iş olmaz düşüncesine kapılıp o günkü mevcut tarikatların işlevlerini yerine getirmediğini söylüyor.
Zaten mesela mektubatta da Osmanlı'yı ayakta tutan işte o tekkelerin, camilerin arkasındaki tekkelerdeki Allah, Allah nidalarıydır deyip sonra tarikat, tasavvuf, hakikat namları altında dediği o risalesinde zamanının ehli sufilerin, ehli tarikatının vartalarını anlatıyor. Vartalarından birisine mesela bir diyor ehli tarikat, üstadının vermiş olduğu virdi veya üstadının edebini, adabını Hz. Muhammed Mustafa'nın sünnetinden üstün tutmasıdır diyor örneğin.
Ve hala da bu tip tarikatlar İslam dünyasında var mı? Var. Bir yerde sünnet-i seniye dururken işte üstadının sünnette olmayan bir herhangi şeyini körü körüne bağlanaraktan onu yapmaya gayret ediyorlar mı? Evet. Halbuki yok sünnette ama onu yapıyorlar. Yaptıklarının da temelleri biz şeyhimizden böyle gördük diyorlar.
Şeyhinde yanlış görmüştür diye düşünmüyor. Bunları böyle açıktan söyleyince de değişik tarikatları, müritleri benim mail adresime işte bunu böyle yazdınız. Neden bunları atfettiniz? Neden bunlara söylediniz? Ya ne yapalım? Hakikati söylemeyelim mi? Bir üstad olduysan, bir şeyh olduysan dervişlerden para mı toplamak zorundasın? Veya ben cumaları buraya gelip, cuma mübareğine bütün herkes gelip benim cebime burada para mı koyması lazım? Ve benden sonra böyle bir hiyerarşi mi oluşması lazım? Bu nereden çıkacak? Veya hatta ben burada geleceğim bir minbere oturacağım, minderin dibine herkes gelip cuma mübarek olsun deyip elimi öpüp minderin altına para mı sıkıştıracak?
Biz şeyhimizden böyle gördük deyip bir bidat, bir hurafe mi oluşacak? Bunlara laf söylediğimizde veya ölçüyü koyduğumuzda kimisinin canı sıkılıyor. Adam siz diyor işte yıllardan beri gelen usulleri mi terk ediyorsunuz? Kardeşim senin yıllardan beri gelen usulün mü önemli? Yoksa Hz. Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti mi önemli? Senin yıllardan beri gelen heva ve hevesinden doğmuş olan, Kur'an ve sünnette yeri olmayan bir kaiden usulün mü önemli? Yoksa Kur'an ve sünnet mi önemli? İmamların iştahı mı önemli? Bunu normalde tartışmaktan, konuşmaktan dahi aciz bir İslam dünyası var. Ve bir yerdeki eksikliği ve yanlışlığı bütün ehli tasavvuf çekiyor.
Bütün sufiler çekiyor. Bir yerde bir sıkıntı var, bir yanlışlık var. O sıkıntıyı bütün sufiler, bütün tarikatlar çekiyor. İşte o gün için tarikatların konumunu, durumunu gören bu zevat, o günkü tarikatların işleyişlerine bakaraktan onlara karşı çıkıyor. Ve fark ettiyseniz, yani Atatürk tekke ve zaviyeler kanunu çıkardığında hiç kimse buna itiraz etmiyor.
Veya tevhid-i tedrisat kanunu çıktığında hiç kimse buna itiraz etmiyor. Çünkü belki de o günkü İslamcılar kantarın topusunu kaçırdılar. Kaçırdıklarının da belki de farkında değillerdi. Yani bunları normalde talim ve terbiye ederekten, bunları tecid etme, eski dilde teciddir, yenileme. Bunları yenileme yoluna gideceklerine komple kapatmayı öngördüler. Yani bunu sadece Atatürk'ün üzerine bu meseleyi koymak. İşte Atatürk kapattı demek. Bunun sadece Atatürk'ün, bunun boynuna bu ilmeği geçirmek, bir yerlerden korktuğum için söylemiyorum bunu. Doğru değil. Bugün İsmail Fenni Ertuğrul da o günkü tarikatların duruşundan ve o günkü tarikatların işlevinden şikayetçi. Mesela İsmail Fenni Ertuğrul'a göre o günkü tarikat şeyhlerinin ve o günkü tarikat öğretisinin batının materyalizminin karşısında bir şey üretemeyeceğini düşünüyor.
Çünkü üretemiyorlar. O yüzden İsmail Fenni Ertuğrul, mesela Batı'nın o materyalist felsefesine karşı Arabi'den alıntılar yapıp eserler yazıyor. Mesela o geleneksel ulemanın, o Muhyiddin İbnü'l Arabî'nin, hani bunlar panteist veya bu küfür ehlidir. Veyahut da işte vahdedir vücut şöyledir diye çıkışlarına İsmail Fenni Ertuğrul oturup Muhyiddin İbnü'l Arabî'nin vahdedi vücut felsefesinin, vahdedi vücut düşüncesinin Kur'an ve sünnette var olduğunu ispatlama noktasında kitaplar yazıyor.
Avrupa'da yayınlanıyor ve Osmanlı'nın içinde yayınlanıyor. Enteresan bir çıkış noktası buluyorlar. Ve ben size şimdi bu İstancılık fikrinin oluştuğu kimselerden, isimlerden bahsedeyim az bir şey. Şeyh Benderzade Ahmet Hilmi, Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Mustafa Sabri, Ferit Kam, Mehmet Ali Ayni, İsmail Fenni, Said Nursi, Musa Kazım, Halim Sabit, Seyyid Bey ve Şemseddin gibi ilim ve düşünce adamları var bu İslamcıların içerisinde.
Ve bunlar bazı yerde yeni Osmanlıcılar olarak nitelendiriliyor. Bunların bir kısmı iddia-ı telakinin içerisinde duruyor. İddia-ı telakide bozulunca onlar da bozulmuş sınıfına giriyor işin içerisinde. Ve buradaki bu Osmanlı'nın içindeki bu İslamcıların hareketi çevre ülkelerde, Mısır gibi, Afganistan gibi, Hindistan gibi yerlerde de zemin buluyor.
Mesela Mısır'da Cemalettin Afgani var. Bunun talebesi kim? Abduh. Ama bunlar sonradan yolu şaşırıyorlar. Afgani-Abduh çizgisi Masonik bir çizgi. Enteresan bir şey. Ama bunlar da başlangıç noktasında, yolun başında İslam dünyasına bir kurtuluş arıyorlar. Veyahut da işte Hindistan'da Seyyid Ahmet Han gibi.
Hindistan'da da o çıkıyor. Bunlardan sonra mesela Mevdudi. Bunlardan sonra Said Havva gibi Mısır'da. Ve o ardından bunlar Müslüman kardeşler olarak nitelendiriliyor ya sonradan. Enteresan. Mesela bunun başlangıç noktası Osmanlı. Ama bu hareketin ivme kazandığı yer Mısır. Hindistan, Afganistan, Pakistan. Ama işin içerisine İngilizler giriyorlar sonradan. Aynı şekilde Osmanlı'dan sonra Vahabil'i kuruyor İngilizler. Ve Vahabil'in çıkış noktası da başlangıç noktası Selefi bir çizgi olarak görünüyor. Selefi bir çizgi ne demek? Yani Selef alimlerinin yolu o zaman için bir mezhep yok. O yüzden mezhepleri reddediyorlar. Mesela İmam-ı Azam desen kabul ediyor.
O Selef alimi diyor. İmam-ı Malik Selef alimi diyor. Bunu reddetmiyor. Ama mezhebi reddediyor. Mesela bu çizgiden sonradır Vahabil'ik. Vahabinin başlangıç noktasına da gitseniz tipik bir İslamcılık örneğini bulursunuz. Veya Afgani'nin başlangıcına gitseniz tipik bir İslamcılık örneğini görürsünüz. Veya da ben zaman zaman hala da mesela tefsir okuyacak olanlara derim ya siz gidin işte elmalıyı okuyun derim.
Yani elmalıyı bu noktada ben okunacak bir tefsir olarak görürüm. Ve enteresan Cumhuriyet döneminde yazılmıştır. Ve millet meclisinden Atatürk'ün İsniyatifi ile Atatürk'ün gözünün önünde ve devlet akçesiyle yazılmış bir tefsirdir örneğin. Ama bu tabi insanlara dinin tecrit edilmesi, yenilenmesi hareketlerinden birisidir. Ve bu İslamcı anlayış, bakın bu İslamcı anlayış kuvvay milliyede bulunur. Bunlar çünkü tipik bir hanedanlığın da değişmesini isteyen entelektüel takımdır. Belki de Osmanlı hanedanlığını içten, bakın içten yıkılmasına sebep olan bu İslamcılardır. Şimdi bir de bu tarafı vardır.
Hani Bedri Zaman Said Nursi sonradan bu eski Said Allah affetsin dediği Said'in zamanıdır bu. Veyahut da Mehmet Akif sonradan Mısır'a gitmek zorunda kalır ya, bakar ki çıkış noktaları farklıydı, Cumhuriyetle beraber gelinen nokta farklı oldu. Veya Mustafa Sabri çıkış noktası bir İslamcıydı ama gelinen noktaya bakınca gelinen noktada onların kurguladıkları, istedikleri, arzuladıkları, düşündükleri ve hatta muhayleleri yani hayalleri başkaydı, oluşan şey başka oldu.
Öyle olunca mesela bir ara Mehmet Akif de gider ülkeden. Bunlar o zaman için İslamcıların tabiri caizse düşünce ve fikir babalarıdır. Ve bu düşünce ve fikir babaları ülkeyi terk etmek zorunda kalırlar, hicret etmek zorunda kalırlar. Mesela Mehmet Akif ile Mustafa Sabri Mısır'da çok kötü günler geçirirler. Per perişan olurlar, hastalanırlar, perişan olurlar, bakın perişan olurlar ve tabiri caizse hiç kimse yüzüne bakmaz.
Mesela Mustafa Sabri ile alakalı not düşerler. Ömrünün sonuna doğru cebriyeci olduğu söylenir. Örneğin, şimdi bunlar başlangıçla ondan sonra hayalleri başkaydı ve kuvvayi milliye ile beraber cumhuriyet kadrolarının içerisinde durdular. Mesela Mehmet Akif'in siz milletvekilliğinin olduğunu bilir misiniz? Mehmet Akif ilk mecliste milletvekilidir. Örneğin, Mustafa Sabri ilk Şeyhülislam'dır. Örneğin, yani ilk Diyanet İşleri Başkanı'dır. Şeyhülislamlık lav edilir, Diyanet İşleri Başkanı'na kurulur. Bunlar o zaman ateşli İslamcı, İslam savunucusudur. Ama ne yazık ki bu benim kendi şahsi düşüncem. İslamcılık, Cumhuriyet'le beraber, Cumhuriyet'in ilk yıllarında tabiri caizse boğulur.
Mesela İslamcıların iç siyasinde İskilip'le Atıf Hoca da vardır. Örneğin, her ikisi de İslamcıdır. Hem tefsir yazan el malı, hem de İskiilip'le Atıf Hoca. Bilir misiniz, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde vatana ihanetten yargılanır ikisi de. İdamdan yargılanır. İskiilip'le Atıf Hoca asılır, idam edilir. Ama şey, el malı beraat eder. Ve vatana ihanetten yargılanan el malıyı sonradan tefsir yazdırırlar. Bakın, vatana ihanetten yargılanan, idamla yargılanan el malıya sonradan devlet tefsir yazdırır ona. İskiilip'le Atıf Hoca'yı asar.
İskiilip'le Atıf Hoca'yı da asarken, daha henüz şapka devrimi olmadan vermiş olduğu fetvadan dolayı. Hatta o fetva şapka da değildir. Fetva bir kimse bir frenk elbisesi geyse frenklere benzemek için. Fetva böyledir. Aslında bunun temelinde hadis vardır. Temelinde hadis vardır. Bir kimse gayrimüslimlere benzemek için bir şey yapmış olsa onlardan sayılır der. Hadis-i şerif, siz kime benzemek istiyorsanız onlardan olursunuz. Hadis-i şerif, şimdi bizim kıyafetlerimiz batılı oldu mu? Evet. Ve batıda çıkan moda, biz de onlara uymak için burada uyuyor muyuz? Evet.
Aslında o hadis-i şerife biz mazhar oluyor muyuz bu manada? Evet. Yani kime benzemek istiyorsan onlardan oluyor musun? Evet. Benzemek istersen. Ama yok örtünmek için giyiniyorsan bir sıkıntı yok bunda. Örnekliyorum bunu. O yüzden normalde bu kimseler tabi İslamcı hareket olarak yola çıkmış ama İslamcılık bu noktada. Bu benim kendi şahsi karnatım Cumhuriyet'in ilk yıllarında bitmiştir.
Bunlar son temsilcileri. Mehmet Akif olsun, Mustafa Sabri olsun, Elmalı Hamdi Yazır olsun. Bunlar o son temsilcileriydi. Bu son temsilcileri de vefat edince, Türkiye'de bilhassa İslamcılık hareketi bitmiştir. Yani şu anda Türkiye'de İslamcı hareketi yoktur. Çünkü bunun fikir babası olacak, bunun dinaması olacak bir şahıs yoktur.
Buna soyunan son Bediüzzamandır. Yani o da sonuçta Cumhuriyet'in ilk yıllarında saltanatın devrilmesi için mücadele etmiş, İslamcılık hareketinin içindedir. Ama Cumhuriyet kurulduktan sonra o da Cumhuriyet'in yöneticileri tarafından devamlı gözetim altında kalmış, cezaevi cezaevi dolaşmış, koronavirüsü varmış gibi tecid edilmiş bir kimsedir.
Ağaçların tepesinde, dağların tepesinde Kur'an, sünnet anlatacağım diye uğraşmıştır örneğin. Ama İslamcılık hareketini ve mevcut yönetimin, belki de onlar ben kimsenin üzerinde suizan yapmak istemiyorum, tecid etme, yenileme hareketi başlattılar belki de başlangıç olarak. Ama bu çok önemlidir. İmam-ı Azam buna iştahat eder. Bir şey yıkmaya karar verdiyseniz, onun yenisini hazır tutmanız gerekir. Eğer onun yenisi yoksa, o yıkıntının altında herkes kalır. Bu İmam-ı Azam'ın iştahatıdır. Emevilerin yıkılmasına, mesela o ilk Abbasi halifesinin halifesini destekler. Hem iştihat olarak destekler, hem de madde olarak, para olarak destekler.
İmam-ı Azam tüccardır çünkü zengindir. İmam-ı Azam onu parasal olarak da destekler. Ama yerine konulacak olan şey hazırdır, mevcuttur. O yüzden o günkü İslamcılar, hanedanı yıkacaklarında, yerine koyacaklarının, yerine gelecek olanın ne olduğunu belki de tespit edemediler. Onu düşünemediler. Yani Osmanlı'yı lav edeceksiniz, Osmanlı'yı lav edeceksiniz. Lav ettiğinde ne gelecek yerine bilemediler. Osmanlı'yı bu noktada, İslamcılar yönetimsel olarak, bakın Osmanlı'yı yönetimsel olarak zayıflattılar mı? Evet. Ve Osmanlı'nın içeriden zayıflamasına sebep oldular mı? Evet. İttihat ve telakkinin içerisinde bulunarak, ondan sonra bu ittihat ve telakkinin sonradan, batınlıların emrine girmesiyle Osmanlı'nın yıkılmasına onlar da sebep oldular mı?
Bu bence. Evet. Ama yerine gelen şey, dini noktada Osmanlı'yı arattı mı? Evet. Arattı mı? Evet. Ama sonuçta İslamcılık da Türkiye'de, Cumhuriyet'le beraber boğuldu mu? Evet. Şimdi Osmanlı'nın dışındaki, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, oradan Suudi Arabistan, oradan işte Irak, Suriye, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan olarak yürüdüğümüzde, burada da İslam'ın tecdit çalışmaları, İslam'ın yenileme çalışmaları, ne yazık ki Türkiye'de, Anadolu'da İslamcılık boğulunca, oralarda da boğuldu mu?
Evet. Orada madden boğulmasa dahi, manen boğuldu mu? Evet. Neden? Onlar artık kendi varlıklarını dış güçlerin desteğine bağlayaraktan boğuldular. Yani Afganı Abduh çizgisi İngilizlerin himayesine girdi. Vahabi çizgisi İngilizlerin himayesine girdi. Aynı şekilde çok acı bir şey ama Pakistan, Afganistan mevdudi çizgisi ve hatta Ahmet Han çizgisi Hindistan'da İngilizlerin himayesine ve yoluna girdi.
Anadolu'ya baktığımızda bunu zaman zaman hep dile getiriyorum. Anadolu'da bir kısım tarikatlar, özellikle Nakşibendi tarikatları, özellikle söylüyorum bakın bunu. Bunlar da İngiliz kraliyet ailesinin birer üyeler oldu mu? Evet. Bunun yakın örneğini gördünüz. İsim olarak söyleyeceğim. Kim? Kıbrıs'i. Yakin örneği bu. Nakşibendi idi. Prens Charles'ı da Müslüman edeceğiz. Veyahut da ana kraliçe, onlar da Ehlibeyt'tendir dedi mi? Evet. Bakın bunlar bizim elimizde tarihi vesika, belge niteliğinde. Yani siz İngiliz kraliyet ailesini Ehlibeyt'ten gösteriyorsanız insanlara, Prens Charles'ı da Müslüman diyorsanız insanlara, o zaman sizi nereden nemalandınız, nereden yiyip içtiğiniz çıkar meydana.
Bunu böyle artık mızrak çuvala sığmıyor çünkü. Mızrak çuvala sığmadığından dolayı söylüyorum. Veyahut da Irak'ta İngiltere ile savaşacak olan, oradaki Şia, Sadr'ın, ne o genç vardı? Sistani, Sadr'ın üstüne geldi. Normalde orada Sadr, İngilizlerle, Felluce'de, Felluce miydi orası? Felluce'de İngilizlere kök söktürürken, Sadr, Londra'dan apar topar oraya getirilip, orada İngilizlerin ölmemesini sağladı mı?
Evet. Ve İngilizlerle anlaştılar mı? Evet. Ve Irak'ta bir tane İngiliz askerinin burnu kanamadı mı? İstanbul'da kanamadığı gibi? Evet. Bakın tekrar söylüyorum. Felluce'de Sadr oraya gelerekten, bir tane İngiliz askerinin burnu kanamadı mı? İstanbul'da kanamadığı gibi? Evet. İngilizler İstanbul'u işgal ettiler. İngilizler İstanbul'u işgal ettikleri zaman, gripten dahi bir tane İngiliz askeri ölmedi. Grip grip, hastalıktan, baş ağrısından dahi bir tane İngiliz askeri ölmedi. Bırakın kurşunun silahı. Herhalde bir tane İngiliz askeri ölmüş olsaydı ne gelirdi başımıza bilmem. Veya Kurtuluş Savaşı'nda, koca bir Kurtuluş Savaşı ve İngilizler de işgalci kuvvet.
Koca Kurtuluş Savaşı'nda bir tane İngiliz askeri ölmemiştir. Bir tane İngiliz askeri ölmemiştir. Felluce'de ölmediği gibi. Dünya üzerinde hiçbir yerde ölmediği gibi. Dünya üzerinde hiçbir yerde ölmediği gibi. Bakın dünya üzerinde. Diyebilir misiniz siz Hindistan'da bir tane İngiliz asker öldü diye? Diyebilir misiniz Kanada'da bir tane İngiliz asker öldü diye? Diyemezsiniz. Hani meşhurdur ya, üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye. Evet. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun bir tane asker ölmemiştir. Kurtuluş Savaşı'nda da ölmemiştir. Felluce'de de ölmemiştir.
O yüzden İslamcılık sonuçta, İslamcılığı destekleyen, o günkü için destekleyen tarikatlar, siyasi çevreler, ulema takımı, hepsi de Cumhuriyet'in ilk dönemiyle Anadolu'da boğulmuştur. Bitmiştir İslamcılık hareketi. Şu anda Anadolu'da, ülkemizde İslamcılık hareketi yoktur. İslamcılık'ı da bu noktada, çünkü soruyu soran öyle dedi, 3'e böldü.
Batılılaşmış aydınlar, batılı devlet modelini değil de evrensellik payesi verdiği modelin uygulanmaması için her şeyi yapan batının çifte standartlarını eleştirirler. Bu batılılaşmış aydınlar, o yüzden normalde işte batının devlet modelini değil de böyle kendilerince evrensellik payesi verdiği modelin uygulanmaması için onlar batının çifte standartlığını bu noktada eleştiriyorlar.
Yani batının devlet modelini eleştirmiyorlar, batının yönetimselini eleştirmiyorlar. Biz mesela batı yönetimiyle alakalı, mesela ben dedim ya batıda işte yönetimsel problemler var. Nasıl yönetimsel problem var? Batıda da halkın seçtiği kimseler seçilmiyor. Bu bir yönetimsel problemdir. İslam göre, İslam'a göre düşünüyorum. Halk kendi sözcüsünü kendisi seçmeli. İslam bunu öngörüyor. Bakın halk kendi sözcüsünü kendisi seçmeli. Ama Almanya'da da, İngiltere'de de, işte İsviçre'de de, Fransa'da da, Amerika'da da veya herhangi bir yerde de, dünya üzerinde herhangi bir yerde de halk kendi sözcüsünü kendisi seçmemekte.
Aslında hani zaman zaman bir yönetimsel problem olarak aslında farklı bir dilde sizin önünüze koyuyorum ya. Diyorum ki, hani eğer milletvekili adaylığı halkın oylarıyla olacaksa, benden daha fazla oy alan olmaz diyorum. Şimdi bu insanlar var mı? Beş bin kişi bir kimseye gidip oy verecek Bursa'da bir milletvekili adayını. Herhangi bir partiden dört tane milletvekili adayının ismini söyleyebilir misiniz bana? Ben de söyleyemem.
Siz, bu topluluk Şebarus programı yapıyor. Kapalı spor salonu dört bin kişilik var mı? Var. Ayaktakilerle beraber, dönenlerle beraber beş bin kişi toplanıyor mu? Evet. Bu beş bin kişinin böyle bir etkinliğine, herhangi bir partiden bir milletvekili geliyor mu? Gelmiyor. Sizin oyunuza ihtiyacı yok. Sebep, onun milletvekili sıralamasını, çünkü siz yapmıyorsunuz. Onun milletvekili sıralamasını veya onun milletvekili adayı olmasını siz yapsanız, o zaman sizin yanınıza gelir.
Bir blok oyu var burada der. Bursa gibi bir yerde beş bin tane blok oyu var. Beş bin kişi, beş binde annesi olsa on bin. Beş binde babası olsa on beş bin. Bir şahsın, kendi annesi, babası ve kendisi on beş bin etti. Kayınvalide, kayınpeder on bin dörlük oyu yirmi beş bin etti. Bu beş binin birer tane de çocuğu olsa otuz bin etti. Bursa'da bu topluluğun otuz bin oy potansiyeli var. Çok kısa hesaptan fazladır da otuz bindir. Otuz bin oy potansiyeli olan bir topluluğun, abartmıyorum bakın, son Şebu Aruz'dan hareket ediyorum. Bakın, son Şebu Aruz'dan hareket ediyorum.
Abartı yok bundan. Son Şebu Aruz'dan otuz bin oy potansiyeli olan bir topluluğun önüne bir milletvekili gelmiyor. Bir il başkanı gelmiyor. Sebep, çünkü onu siz seçmeyeceksiniz.
Yönetimsel problem dediğim şey bu. Onu partide MKYK'ye seçecek veyahut da işte etkili bir kimse bu olacak dediğinde o olacak. Bitti. Bu herhangi bir parti haberli bir parti değil. Hepsi de aynı çünkü. Ya X partide böyle de, Y partide öyle değil mi? Hepsi de aynı. O zaman yönetimsel problem dediğimiz şey bu. Yani halkın sesi olacak. Halkın sesi olacak. Halkın yönetimden isteklerini, halkın yönetimle problemlerini halledecek bir kimse yok. Bakın yok. Yönetimsel problemin başlangıcı bu.
Bakın yönetimsel problemin başlangıcı bu. Ve sizin bu noktada yönetimle alakalı bir temsilciniz yok. Bunu normalde çok işte örneğin daha önceki yöntemle işte Risale-i Nur'dan, Yeni Asya grubundan bir milletvekili alalım. Bir milletvekili alıyor ondan. İşte ne yapıyor mesela bunu Süleyman Demirel yapardı. Hatta anlatırlar, Risaleciler toplanmışlar bir sefer böyle işte Yeni Asya'dan büyük abiler gitmişler. Demişler ki işte Süleyman Demirel'e yakın dairesi beyefendi der. Adı beyefendidir.
Beyefendiden şey alırlar, randevu alırlar giderler. Derler ki işte efendim bize bir milletvekili verseniz cemaat olarak ne yapacaksınız ki siz milletvekilini der. Başbakanınız var Risaleci olarak. Milletvekili ne yapacaksınız der. Başbakanınız var. Böyle siyasetçi bir adam. Şimdi Türkiye'de mesela örneğin kalabalık görünüyor ya onlar işte menzil grubundan bir iki tane milletvekili vardır. İşte şeyden neydi Süleymancılardan bir tane milletvekili vardır mesela. Böyle şimdi de vardır ha.
Şimdi de böyle şey yaparlar. Birer tane milletvekili adayı vardır. İşte o artık bu tip büyük görünen tarikat ve cemaatları muhakkak işte yurtları var, Kur'an kursları var. İşte oralara para toplanması lazım. Onların gelirleri var, giderleri var, işleri var. E şimdi orada bir yurda, mahalleye baskın yaparsa, işte oradaki paraları, pulları, akçeleri bakarsa, işte zekat topluyorlar. Bu tarikatlar, bu cemaatler, bu zekatlar nerede toplanıyor, nasıl toplanıyor? E normalde işte bunların toplandığı yer neresidir, kayıt altına giriyor mu? İşte bu cemaatlerin, tarikatların, ticarethaneleri var. İşte market açmışlar, kasap açmışlar, kitap evi açmışlar, basın yayına girmişler. Örneğin televizyonları var bunların.
Bunların girdileri, çıktıları, parasının nereden geldiği. Bunları sorarlar, evet şurada biz bir pilav dağıtıyoruz, bize 118 sefer soruyorlar, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye bize. Ulan millet hamudundan götürüyor, televizyonu var, basın yayını var, gazetesi var, bilmem nesi var. Hiç kimse sormuyor, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye. Örneğin, böyle olunca, onlar işte bu büyüklüklerini böyle kullanıyorlar. Bakın, yine yönetimsel sıkıntılara kimse dem vurmuyor. Ümmetin problemine kimse dem vurmuyor. Milletin sıkıntısına kimse dem vurmuyor. O kendince benim cemaatim, benim tarikatım, benim akçem düşüncesinde. Öyle olunca, yine Müslümanların kanı akıyor, yine Müslümanların yarası kanıyor.
Yine Müslümanların yarası merhem tutmuyor, olmuyor. Yani Müslümanlar adına, İslam adına herhangi bir şey yine, herkes kendisi yine kendi cemaatinin cebini doldurma veya kendi cebini doldurma derdinde. Veyahut da kendi cemaatinden 3-5 tane şuraya buraya adam koyabilir miyim, şuraya buraya insan koyabilir miyim, bunun derdinde. Sıkıntı bu zaten. O yüzden normalde batılılaşmış aydınlar da batının devlet modelini eleştiren veya batının devlet modelini tanımlama açısında değiller. İster veyahut da İslam'ın içerisindeki, ister İslamcı olsun, ister ulema olsun, ister batılı olsun, batının devlet modelini araştırma veyahut da İslam'ın devlet modeli bugün için nasıl olmalı, bugün için nasıl olmalı, nasıl bir devlet modeli sistemleşmeli, işte seçimi nasıl olmalı, devlet başkanı nasıl seçilmeli, bugün için nasıl bir devlet başkanı seçimi uygulanmalı, bugün için nasıl bir şura seçimi olmalı, şura nasıl tanzim edilmeli, şura da neler konuşulmalı,
siyasi hukuk nasıl oluşmalı, içtimai hukuk nasıl oluşmalı, ticari hukuk nasıl oluşmalı, öyle ya, medeni hukuk nasıl oluşmalı, bunların tartışılması, bunların oluşması, örneğin bunların tanzim edilmesi lazım. Mesela örnekliyorum, hayal ya beninkisi, işte böyle bir şey oluştursalar, böyle bir internetten bir sayfa oluştursalar, böyle bir ilim meclisi kursalar, herkes nasıl olması gerektiğiyle alakalı makaleler yazsalar oraya, bunları kendi aralarında ilim ehliler, bu devlet onlara para veriyor, tabi onlar hala da, işte ne o, kadınların kullandığı, işte deodorant orucu bozar mı, bozmaz mı, bozmaz mı tartışmasını yapıyorlar.
Yani ama nasıl bir yönetim olmalı, yönetimsel biçim nasıl olmalı, buna kafa yoran, buna beyin ütüleyen insanlar lazım. Yok ne yazık ki. Ne batılılaşmış aydınlarda bu var, ne de şu anda ulema olarak benim gördüğüm kimse yok ama kendince, kendilerini ulema gören o takımda da yok. İslamcılık zaten boğulmuş vaziyette, onlarda da yok. Ve ne yazık ki İslam dünyası bu noktada kısır kalıyor. Batının en kötü mirası hiç kuşkusuz, Müslüman halklara kullanıma hazır bir şeytan sunmak olmuştur. Şu sıralar Müslüman siyasal düşüncesini sürekli felce uğratan şey komple teorisidir. Çünkü her başarısızlığın şeytandan geldiğini söylemek, sorunların çözümünü Tanrı'ya ya da şeytanın kendisine, yani günümüzde Amerika'ya havale etmek demektir.
Bu işin zaten İslam dünyasında kolaycılığı. Yani birileri bize bir operasyon yapmıştır yine. Birileri bizim içimizde bir kargaşa oluşturmuşlar. Yani bizim başarısızlığımızı bizim kendimizce, işte siyasette, ekonomide, askeriyede, kültürel alanda, içtimai alanda, sosyal alanda geri kalmışlığımızın sebebi birileridir. Bizim kendimiz değildir. Bizim kendi iş dinamiklerimiz değildir. Yani normalde böyle konuşlanılır çünkü. Biz normalde sufiler olarak bir yere gelemediysek bize operasyon yapmışlardır. Biz çalışmamazlık etmemişizdir. Biz tembel değiliz. Biz çok çalışkanız. Biz çok koşuşturuyoruz. Ama gel şu şeytan Amerika işimizi bozuyor bizim. Veya biz şöyle şöyle şöyle … yapacağız ama bize bir türlü müsaade etmiyorlar gibi.
Biz evet kendi İslam dünyası kendi aymazlığını, bu noktada kendi tembelliğini, kendi körlüğünü, kendi ilimsizliğini, bilgisizliğini başkalarının üzerine atar. Ama bu ben normalde İslam'la tanıştığımdan beri hep aynı bu. Dervişler de aynıydı. Ya normalde bizim Şeyh Efendi'nin zamanında Allah rahmet eylesin. Bütün dervişler aynı şeyi söylüyorlardı. Bilhassa işte zakir kesimi. İşte Mustafa Efendi, ya bizim orası bayındır gibi değil. Bayındır gibi olsanız hiç olmayacağınız zaten. Bayındır'da ayık dolaşan adamı saf görüyorlar. Bayındır'da ayık dolaşan kimse geri zekalı, embesil, işe yaramaz. Ondan ne koca olur ne adam olur. Bayındır öyle bakıyor.
Öyle bakan bir yerde derviş oluyor insanlar. Tövbe edip geri dönüyorlar. Onlar diyorlar ki bizim orası bayındır gibi değil. Bayındır gibi olsanız zaten siz hiç yapamayacaksınız. Sebep bayındır'da hancı sarhoş, yolcu sarhoş. Herkes derebey gibi. Adama neden yan baktın deyip silahı çekip tangır tangır adam vuruyor. Adam köyün ortasında kovboy filmleri gibi birbirini ateş ederken ikisi de sağ etraftan yedi tane ölü var.
Minnet silahı meydanda dolaşıyor. Saklama ihtiyacı duymuyor. Yolda giderken esrarı sarıyor. Yolda giderken patlatıyor, içiyor. Bayındır nerede bayındır gibi olacaksınız? Olamazsınız. Kahvenin bir köşesi var. Esrar içenler ayrılmış. Bildiğiniz kahvenin bir köşesi var. Arka köşesi. Cigarayı saran oraya geliyor. Elden ele dolaşıyor. Meydanda. Adam gece gündüz yakmış. Yürüyor aşağı doğru. Duman dumanı ortalık. Yoldan geçen de birader afiyet olsun diyor. Lan sen ne yapıyorsun diyen yok. Veya otur parka zeytin ağaçlarının dibi esrar ekili. Millet elinde bidon. Bizim orada çünkü Mayıs Haziran'da sıcak olur artık iyice. Yaz geldi bayındıran.
Muhtar eski Mart 9'u girdi mi? Girdi mi? Mardın 9 oldu mu eski Mart? Mardın 9'unda eski Mart'ta bizim orada Nevruz var. Ondan sonra yaz geldi, bahar geldi. Bütün herkes çıkar. Evde bir kişiyi bulamazsın. Hırsızlık yapacaksa bir kimse girecek bayındır da ne varsa evlerden çalar gider. Bir kişi yoktur evlerde. Yalnız hırsızı yakalamasınlar. Sorgulamazlar. Güv ateş ederler. Adamın damına hırsız girmiş ateş etmiş öldürmüş adam. Tabi jandarma geliyor ya adam ölmüş orada. Bütün halk ayaklanıyor. Sen nereye götürüyorsun diye. Hakimine savcısına. Adam çok az bir içeride kalıp çıkıyor. Millet ayaklanık. Ama Müslümanların böyle bir aymazlığı var.
Burada olmaz. Burası olmaz. Burası oraya benzemiyor. Biz çalışmadık değil. Biz koşturmadık. Biz fedakarlık etmedik. Böyle bir düşünce yok. Burada olmuyor. Zaten olunca da 5 kişi kavga ediyoruz zaten biz. Biz 5 kişi oluyoruz kavga ediyoruz. Kim zikir yaptıracak? Bu biraz böyle öndeymiş gibi duruyor. Buna yok canım buna makam vurdu. Diyorum ya 5 kişisiniz ya. Hiç zakir olmayacak burada diyorum. Sırayla ders yaptıracaksınız diyorum ben. Bir gün biriniz, bir gün biriniz, bir gün biriniz. En son ne yapıyorlar biliyor musun? Bizim arkadaşlar yapıyor bunu. Adam daha yeni derviş olmuş.
450 kilometre gitmişim. 450 kilometre gitmişim. 5 kişiler. Dedim sırayla ders yaptıracaksınız. Örnekliyorum. O hafta Mustafa Özbağ ders yaptıracak ya. 3 kişisi gelmiyor. Ona muhalefet ediyor. Bir bahane bulduruyor. Dedim kime muhalefet ettiğinin farkında mısın? Durdu. Dedim benim koyduğum ölçüye muhalefet ettin ya. Ne yapayım dedim. Tazeceksin. Alayım mı senin dersini? Göndereyim mi seni şimdi? Bakın Suriye'de Müslümanların oluk oluk kanı akıtlıyor. Sıra Türkiye'de. Sıra Türkiye'de. Orada iş bitse Türkiye'ye gelecek. Bunu 15 yıl önce söyledim mi ben? Evet.
Herkes İran'a saldırılacak diye bekliyordu o zaman. Öyle değil mi? Ben ne dedim size? İran'a değil dedim. Önce Ira'ya vuracaklar sonra Suriye'yı vuracaklar. Dedim mi? Evet. Sonra dedim sıra. Türkiye'de dedim. İran'a vurmayacaklar. İran onların dostu çünkü dedim. Bunu 15 yıl önce söyledim. Ya bunu söylüyorum. Diyorum ki Suriye'den sonra sıra Türkiye'ye gelecek. Türkiye'deki Müslümanların durumunu görebiliyor musunuz? Dışarı bakmama gerek yok. Bakın dışarı bakmama gerek yok. Şimdi izliyorlar onlar da zaten. Canlı mı? İzliyorlar bakın onlar şimdi. 450 kilometre gitmişim. 5 kişiler. 450 kilometre. 450 kilometre gidiyorum.
450 kilometre geliyorum. 900 kilometre yapıyorum. 5 kişi. 5 kişi ya. Birinin ders yapacağı zaman 3 kişisi gelmiyor. Başka bir şey gerek var mı? Adam kendi kendisine düşünse. Çok özür dilerim. Hakkınızı helal edin. Adam kendi kendine düşünse. Bu adam 58 yaşında. Eşinden, çoluğundan, çocuğundan, işinden, aşından fedakarlık etmiş. Yürümüş, gelmiş. 450 kilometre. Yemez, içmez, bir şey istemez. Sohbetini yapar, zikullarını yapar, döner. Nerede kalacağım demez. Ya insanda biraz merhamet olmaz mı ya?
Değil mi? Ulan merhamet eder insan ya. Der ki ya bir daha geldiğinde 450 kilometre gelecek. Ulan 5'i biz 5 daha katalım. 10 kişi yapalım. Onu 15 yapalım. 15'i 20 yapalım. Bazen diyorum ya. Ben zakir olsam ben çıkmam diyorum şeyhimin huzuruna 5 kişiyle. Bir dahaki geldiğinde bir daha 5 kişi. Ben çıkmam. Ben gider yevmiyeyle adam tutarım. Kaç para kardeşim geceleri senin? Hiçbir şey yapamazsam. Geleceksin orada duracaksın ya. Vereyim 30 bin lira ben sana. Siyasetçiler yapıyor ya. Ya 450 kilometre ya. Ama ümmetin durduğu nokta bu. Müslümanların durduğu nokta bu.
Birbiriyle çatıştıkları kadar gavurla çatışsalar dünya Müslüman olacak. Birbirleriyle çatıştıkları kadar şeytanla çatışsalar kendileri Müslüman olacak. Birbirleriyle çatıştıkları kadar kötülüklerle çatışsalar ülke düzelecek. Yok yok Allah muhafaza eylesin. O yüzden biz kendimizce bir düşman buluruz işlerimiz kötü gitti diye. Şeytan gelir bizim işimizi kurcalar. Biz yapmadık demeyiz. Biz şeytana uyduk demeyiz. Şeytan geldi elini kolunu sallaya sallaya geldi bizim işimizi kurcaladı bizim. Sen ne yapıyordun? Sen onun kolunu koparamadın mı? Ezzübillahimine şeytanirracim.
Bismillahirrahmanirrahim diyemedin mi? Diyemedik. Allah bizi affetsin. Ulamalara, okumuşlara, mollalara ve soğuflara göre Müslüman dünyanın tarihsel evrimi, İslami toplum paradigmasının ürünü olan İslami muhayyile herhangi bir zarar vermemiştir. İslami muhayyile, yani olanı bilmezlikten gelmek ya da gözden düşürmek için elinden geleni yaptı.
İslami düşünce layıklık ve milliyetçiliğin otomatik olarak modernleşme olmadığını doğru olarak saptar. M. Sevrat. L. Etat sayfa 23. Bu artık M. Sevrat kimse oradan anıntı yapmış bunu. Evet, yani normalde İslami düşünce, layıklık ve milliyetçiliğin otomatik olarak modernleşme olmadığını saptamıştır. Doğru. Ama bu İslami toplum muhayyilesi, hayali, evet İslam dünyasında orada durur. Bu durduğu müddetçe zaten batılılar bununla uğraşırlar. Yani ne kadar biz kendi kendimizi eleştirsek de hepimizin kendi kafasında, kendi düşüncesinde bir İslami toplum hayali vardır. Bunu normalde dini biraz bilen, bu noktada biraz bu mevzularla ilgilenen kimselerde bu İslami toplum hayali hep var olmuştur, hep de var olacaktır.
Tabii biz bunları şimdi parça parça konuşurken böyle bir toptan konuşup, toptan bir konuşma oldu. Böyle olunca da bence güzel oldu, hoş oldu öyle diyelim. En azından neyin ne olduğuyla alakalı, bence ben kendimce de bu soru malzumesi benim de hoşuma gitti. Ben de kendimi bu noktada ifade ettiğime inanıyorum, ne düşündüğümü, neyi hayal edeyimi, kendimce benim için de bu İslam'da siyaset benim de hoşuma gitti.
Evet, buradan şimdi devam diyelim inşallah. İslami düşüncenin modernliği bu evrensel devlet anlayışından gelirden devam edeceğiz inşallah. Valla 25. sayfadayız, 41 sayfa bu, bayağı da bu iş gidecek demek ki. Burada 2-3 soru var, onlara da bakayım, sizi serbest edeyim. Saat 11 oldu, burası rahat oldu böyle bu durumda.
Benim için bir sıkıntı yok. Osmanlı bitti, Cumhuriyet başladı diyorlar ateistler. Doğru söylüyorlar, Osmanlı bitti. Yeniden kalkıp da Osmanlı'nın yeniden kurulma, bu şey değil, ne o? Olacak bir şey değil zaten. Böyle bir şey, benim öyle bir hayalim yok. Yani yeniden bir Osmanlıcılık veya Osmanlı hayali yok. Bende yok. Açık açık konuşayım. Yani ama yönetimsel problemler var. Yönetimsel problemlerin hallolması lazım inşallah. İkinci Abdülhamid Han'ın da Mehmet Akif Ersoy'un da İslamcı olduğu halde Mehmet Akif'in Abdülhamid Han'a karşı iddiaçıları savunmanın nedeni neydi?
Normalde Abdülhamid Han'la aslında onlar İslamcılarla Abdülhamid Han önce beraberdiler başlangıçta. Ama Abdülhamid Han işte sonradan bu kanun-i esasi ve millet meclisini lav edince yollar ayırıldı. Abdülhamid Han'ın lav etmesi, bu noktada kanun-i esasi de devreden çıkartması şeyle alakalı, meşhur 93 Harbi ile alakalı, Kırım Savaşı ile alakalı ve Osmanlı'nın artık toprak kaybetmeye başlamasıyla alakalı.
Ve bu noktada Abdülhamid Han içeriden yıkıntının işaretlerini görüyor. Yenilenme, tecdit etme değil, yıkma, hani yenileme düşüncesiyle yenilecek ama yıkılıyor ortalık. Yenilenme, yıkılıyor. Yıkıldığını ve yıkma hareketini görünce Abdülhamid Han ikinci meşrutiyeti komple ortadan kaldırılan kanunlar ve kararlar alınca İslamcılarla Abdülhamid Han'ın arası bozuluyor.
Evet doğru. Emanet ve Ehliyet kitabında diyor ki, bütün müminlerin bütün günahlarının af edilmesine dua etmekte haramdır. Çünkü bunda da müminlerin bir taifenin günahları sebebiyle mutlaka cehennemde azap göreceklerinin ve ondan şefaatle yahut başka sebeple çıkacaklarını açıklayan sahih hadisleri yalanlamak vardır. Halbuki bizler dua ederken tüm müminlerin bağışlanmasını dileyerek bu yazıyı yanlış mı anladım diye size sormak istedim.
Normalde bu bir iştahat yoksa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de işte dua ederken Ümmet-i Muhammed'e de müminlere de dua edenin eksilmez diye kendisiyle alakalı hani onun dua edenin bir şeysi eksilmez diye hadisler de var. O yüzden iştahatla alakalı bir sıkıntı yok. Haklarınızı helal edin. Bizden yanında helal olsun. El Fatiha'na selamat.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.