Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 24 Nisan 2022 · 59:08
Enzübillâh'i mineşşeytanurracîm, Bismillahirrahmanirrahîm, Eftali zikr fâlemenlehu, La-i-la-i-la-i-lâhâ. Hak Muhammed'a Resulullah, Cemiyen, Enbiya'yı ve Ömerselîn, Velhamdülillâhi Rabbî'l-âlemin.
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi Kur'an ve Sünnet-i Sene'ye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Kur'an ve Sünnet-i Sene'yi yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hakkın hakim olması için mücadele eden, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Ramazanınız mübarek olsun. Oruçlarınız kabul olsun. Dualarınız, ibadetleriniz, tevbeleriniz makbul olsun inşallah. Evet. Son hazırlanan Diyanet-İslam Ansiklopedisi'nde İbn-i Teymiye'yi övücü ifadeyle bulunmaktadır. Bu konu hakkında fikirlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Bütün alim hükmünde insanların bir muhakkak övülecek, met edilecek yerleri vardır. Muhakkak onların da eksiklikleri, noksanlıkları vardır. Aynı zamanda kusursuz olan Allah'tır ve kusursuz olan Allah'ın kitabıdır ve günahsız olan da Hz. Muhammed-i Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem.
Çünkü Hz. Muhammed-i Mustafa ayet-i kerime mucibince ne yaptıysa heva hevesinden yapmamıştır. Allah'ın emrini yapmıştır. Geri kalan bütün insanlarda eksik, kusur, hata, yanlış herkeste vardır. Günah herkeste vardır bu konuda. İbn-i Teymiye muhakkak kendi zamanının önemli alimlerinden birisi. Muhakkak eserlerinde hata, kusur arayıp bulanlar vardır. Bununla alakalı da zaten reddiye yazanlar da vardır. O yüzden Teymiye ile Teymiyecileri ayırmakta fayda vardır. Ben bu konunun o kadar çok ilmi olan, alimi olan bir kimse değilim. Ben İbn-i Teymiye'nin herhangi bir eserini de okumadım.
Herhangi bir eserini de araştırmadım. Ama genel olarak bende klasik böyle tefsir, hadis, fıkıh kitapları var. Ben kendimce onları kendime yeterli gördüğümden bu zatın hiçbir kitabı elimde yok. O yüzden yorum yapmamın da bir anlamı yok. Avrupa Polis Teşkilatı'nın Almanya Federal Polis Ajansı'nın istatistiklerine göre Avrupa'da kayıp çocuk sayısının 100.000 olarak açıklamış, organ ticaretine, cinsel metai ve terör örgütlerine kurban giden bu çocuklar hakkında fikirlerinizi bizlerle paylaşır mısınız?
Bugün 23 Nisan Çocuk Bayramı. Evet. Bugün 23 Nisan Mesut oluyor insan. Ya ben bu tip sorulara cevap verince ben size karanlık bir tablo koyuyorum orta yere. Karanlık bir tablo koyunca da genç arkadaşlar evlenmekten vazgeçiyorlar. Evlenenler de bu sefer çocuk yapmaktan vazgeçiyorlar. Ama ne yazık ki bu karanlık tablo dünya üzerinde var. Dünya üzerindeki etkin güçler dünya üzerinde ne kadar istismar edilmesi gereken ne var ise hepsinde istismar ediyorlar. Öyle olunca mesela örnekliyorum çocuk pornosu Avrupa'dan Müslüman ülkelerine gelme. Müslüman ülkelerden Avrupa'ya giden bir çocuk pornografisi yok.
Porno Avrupa'dan Müslüman ülkelerine gelme. Müslüman ülkelerden Avrupa'ya porno ihracatı yok. Uyuşturucu Avrupa'dan Müslüman ülkelerine gelme. Müslüman ülkelerinden Avrupa'ya uyuşturucu gitmiyor. Şimdi çok özür dilerim ne kadar pislik var ise Avrupa'dan İslam ülkelerine gelmiş ve İslam ülkelerini kirletmişler. Şimdi İslam ülkelerine diyorlar ki siz kirlisiniz.
Ya bizi siz kirlettiniz. Sömüren sizsiniz. Bombalayan sizsiniz. Atom bombasını icat edip atom bombasını deneyen de sizsiniz. İslam ülkelerinde kadın satılmazdı, bilinmezdi. İslam ülkelerinde bilmem ne evlerini açan da sizsiniz. Kadınları meta haline de getiren sizsiniz. Kadınların tenlerinden para kazanan da sizsiniz. Kadınları fabrikalarda çalıştıran sizsiniz. Kadınları ekonomik meta haline getiren de sizsiniz. İslam kadına en büyük şeref payi vermiş, anne yapmış. Siz kadınları annelikten çıkarıp ekonomik meta haline getiren de sizsiniz. Şimdi böyle olunca Avrupa'daki bu tip şeyler timsah gözyaşı gibi.
Ve İslam ülkelerinde kargaşayı, kaosu, savaşı çıkaran da sizsiniz. Ve İslam ülkelerinden göçü de sağlayan sizsiniz. Çünkü size ucuz köleler lazım. Ucuz, bakın işçi de değil, ucuz köleler lazım. Bu ucuz köle yeri Afrika ve İslam ülkeleri. Şimdi Afrika'dan gidenler Amerika'ya gittiler ucuz köle olarak. İslam ülkelerinden de Avrupa'ya gittiler. O yüzden bunların hepsi de istismar. Bunların işleri güçleri de istismar. Bunların insan hakları da, çocuk hakları da, kadın hakları da, hayvan hakları da. Bütün hak dedikleri, bütün hepsi de istismara dayalı şey. Batı'nın işidir ama o. Önce kirletir, önce ihfal eder. Ondan sonra der ki, senin hakkın var.
Bu Bursa'yı kirleten yine Batı'dır. Batı'nın teknolojisi geçmiş, ne kadar tekstil makineleri, boyanesi var ise, ne kadar atıkları zehirli olan işletmeler var ise, kendi ülkelerinden söküp, getirip Bursa'ya veya ülkeye kurdurup, ülkede para kazandırıp, ülkeyi kimyasal atık haline getiren de Batı'dır. Bunları yaparken de içimizden satılmış insanlar lazım. İçimizden Batı aşığı insanlar lazım. Onlarla yaptılar. O yüzden bu 100 bin çocuk az. Şu anda geri kalmış ülkelerdeki çocuklar, bildiğiniz eşkare satılıyor. Batılılar alıyor. Organ mafyası olarak alıyor. Ve zaten İslam ülkelerine, bilhassa İslam ülkelerine, organ naklinin caizdir fetvasını verdiren de, perde arkasında Batı.
Organ naklinin caizdir fetvasını verdiren, gücün arkasında da Batı var. Yani herkes şunu zannediyor, masum birisinin böbreği rahatsız, birinden böbrek alıp ona koyacaklar. Böyle değil. Bu kadar masum değil bu iş. Dünya üzerinde organ mafyası denilen bir mafya var. Ya güzellikle satıyorsun kendin böbreğini veya takare ciğerini, ne lazımsa, ya da orada bir terör oluyor, terörle alakalı seni esir alıyorlar, kaçırıyorlar, organlarını satıyorlar, pazarlıyorlar veya çocuklarını satıyorlar. Şu anda Avrupa'ya sığınan sığınmacıların çocukları kayıp. Asıl kayıp olan onlar.
Avrupa'ya sığınan sığınmacıların çocukları kayıp. Genç kız çocukları kayıp. Erkek çocuklar kayıp. Yok. Bunu saklayacak, örtecek yer arıyorlar. Ve bunları alıyorlar, kimisini organ mafyasında kullanıyorlar, kimisini fuhuşta kullanıyorlar. Diyeceksiniz ki genç erkekleri de mi fuhuşta kullanıyorlar? Evet. Genç erkekleri de fuhuşta kullanıyorlar. Genç erkekleri de tabiri caizse lüti yapıyorlar, öyle kullanıyorlar. Ama bunun için her yerde yapıyorlar. Türkiye'de de yapıyorlar. Türkiye'de de bunun mafyası var. Biz kendi ülkemizi de görmüyoruz. Düşünebiliyor musunuz? Ben bunu dillendiriyorum. Benim bu konuda ben Yeldeğirmeni değilim. Don Kişot da değilim.
Ama işin hakikati bu. Hacin hakikati ne? Yani deccalist sistem komple eşcinselliği önümüze koyuyor bizim. Yani biz halkı Müslüman olan bir ülkeyiz. Halkı Müslüman olan bir ülkeyiz. Bizim ülkemizde bunu her aklıma geldiğinde, her sohbet sırası geldiğinde bunu söyleyeceğim. 2011 yılından beri SSK eşcinsel ameliyatları bedava yapıyor. Yani İslam ülkesi değil mi? Burası halkı İslam olan bir ülkeyiz biz. Halkı İslam olan bir ülkede bu düşünebilinir mi? Ama bunu bize bir batıcılık olarak değerlendirip önümüze koyuyorlar. Bunu bize bir ilericilik olarak önümüze koyuyorlar. Ve ne yazık ki biz kendimizce, kendi değerlerimizden hızla uzaklaşıyoruz. Şimdi bizim içimize onu koyuyorlar.
Bu eşcinselleri hoşgörüyle yaklaşın. Ya bu masum bir şey değil. Bu fıtratı bozan, Allah'ın lanetlediği bir fiiliyat, Allah'ın lanetlediği bir iş. Bunu hoşgörüyle bakmak mümkün değil. Ama siyasetçisi, ama sanatçı kisvesi altında olan kimseler, ama onlar, ama bunlar, kendince toplumun önünde görünen kimseler, bunlara karşı bir hoşgörü kampanyası düzenliyorlar. Ya Allah'ın lanetlediği bir şey neden hoşgöreyim ben? Allah'a savaş açmak, insanın fıtratıyla, fıtratına müdahale etmek, Allah'a savaş açmak. Bir kimsenin kendi fıtratına müdahale etmesi, fıtratını bozması, Allah'a savaş açması. Ya Allah'a savaş açmış bir kimsenin ben fiiliyatının için hoşgöreyim. Ama bu hale getirdiler.
Bu hale getirince bir tuhaf bir şey çıktı. Ben bunu söyleyince, nasıl bunu söylersin? Bir sufi bunu söyler mi? Ya ne yapacak? Sufi Allah'ın lanetlediği bir şey lanetli değil mi diyecek? İmanını mı kaybetsin? Ama ne yazık ki bu hale geldik. Allah bizi affetsin. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem teravih namazını sekiz rekat kılmış mıdır? Kıldığına dair rivayetler var. Kıldığına dair rivayetler olduğu için zaten iki, dört, altı, sekiz, on, on iki, on altı, yirmi rekat olarak teravih namazı kılınır. En fazla yirmi rekat kılınmış, en az da iki rekat kılınmış. O yüzden bir kimse ama bazı rivayetler var. Hani sekiz rekat ağırlıkta kıldığına dair. Ama Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri, biz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle bunu yirmi rekat kıldık diyerekten Hazreti Ömer Efendimiz radıyallahu anh hazretleri teravih, onun zamanında camide kılınmaya başlamıştır.
Yirmi rekat olarak kılmaya başlamışlar. O yüzden illaki yirmi diyemeyiz, illaki iki de diyemeyiz. Ama bir kimse hani ben makul orta bir yol tutacağım diyorsa sekiz rekat da kılabilir. Bunda bir sıkıntı yok. Ey iman edenler Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin.
Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resul'üne götürün. Eğer Allah, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha iyidir. Nisa elli dokuz. Bu ayet-i kerimenin ortasında şey var, hatırımda kaldığı kadar. Allah'a iman edenler Allah'a itaat edin, Resul'üne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Ondan sonra ayet-i kerime diyor ki bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resul'üne götürün. Nisa elli dokuz. Ebu Darda radiyallahu anh rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şu dokuz şeyi tavsiyede bulundu. Altıncısı kendini haklı görsem bile yöneticilerle asla çekişme. Yöneticilerle anlaşmazlığa düştüğümüzde hedef ve adat nasıl olmalı örnek verebilir misiniz?
Hangi yönetici? Yani hadis-i şeriflere bakarken hadis-i şerifin söylendiği yer, alan, mevki, mevzi hangi yöneticiyle? İyi yöneticilerle haklı olsan bile asla çekişme. Yönetici rüşvet yiyor. Ne yapacaksın? Çekişmeyeceksin. Sana da imza atıyor. Sana da rüşvetten pay veriyor. Ne yapacaksın? Çekişmeyeceksin. Payı alacak mısın? Hangi yönetici arsız, hırsız, ursuz yönetici mi? Hangi yönetici heva ve hevesini ilah eden yönetici mi? Hangi yöneticiyle biz çekişmeyeceğiz? Şimdi bir, bir mümin yönetici nasıl olur? Mümin bir yöneticisi ise, yöneticiyse biz onunla çekişmeyelim.
Yani hadis-i şeriflere bakarken çünkü hadis-i şeriflerin söylendiği 1400 yıl önceki Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem Hazretleri'nin zamanına gideceğiz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem Hazretleri'nin atamış olduğu bir valinin rüşvet alabileceğini düşünüyor musunuz? Liyakatsız olabileceğini düşünüyor musunuz? İnsanları ayırıp kayıracağını düşünebiliyor musunuz? Haksızlık yapabileceğini düşünebiliyor musunuz? Evet o yöneticiyle zaten mücadele edersen hatta karşı çıkarsan daha ağır hadisler var. İmansız geçersiniz. Siz ulul emre itaat etmezseniz imanınızın bir anlamı kalmaz. Ulul emre itaat o kadar çok üzerinde durulmuş bir şey ki, o kadar çok üzerinde durulmuş.
Çünkü anarşiyi ortadan yok eden bir şeydir ulul emre itaat. Ama kim ulul emir? Sizden olan ulul emirlere itaat edin. Böyle olunca yöneticilerin imam maturidiye göre devlet başkanı, ordu komutanı sizden olma şartı vardır. Geri kalan şeylerde maturidiye göre şart yoktur. Hani örneğin buradaki sağlık müdürü işte bizden olması şart değil, illaki mümin olması şart yok.
Sağlık müdürü, milli eğitim müdürü şart değil. Ama vali muhakkak emirel müminin atacağı bir kimse olduğundan dolayı muhakkak İslam olması gerekiyor. Tabii İslami teşkilatta belediye başkanı ayrı, vali ayrı değil. Bu sonradan ayrılmış bunlar. Öyle bir şey olunca ikisi bir kimsenin uhdesinde toplanıyor. Onun muhakkak İslam olması gerekiyor. E şimdi böyle olunca bu hadis-i şerifi bugüne yorumlamak, bugüne uyarlamak mümkün değil. Sebep, bizdeki yöneticiler bu ulu emir sınıfına girmiyor ki. O zaman bu hadis-i şerif üzerinden yürümeyeceğiz biz. O zaman yaşadığımız bir ülke var, yaşadığımız bir devlet var başımızda. Bu devletin yöneticileri var.
Biz de bu devletin çatısının altında yaşıyoruz. O zaman makul, malum dairede biz yöneticilerle çatışmayalım. Ama yönetici bir haksızlık yapıyorsa, devletine, milletine zarar veriyorsa ve bunu bizim üzerimizden yapıyorsa o zaman biz de bunu engellememiz lazım. Ama bunu böyle bir dini bir olgu olarak değil. Üç katta çok uğultu var. Sizi duymakta zorlanıyoruz. Bu konuda ne yapabiliriz? Gürültü yapanı aşağı atacak değilsiniz. Bunu yapamıyoruz, durduramıyoruz. Yani bu ne yazık ki bizim becerebildiğimiz, başaramadığımız, başarabildiğimiz bir şey değil. Ne yazık ki bayan kardeşler bu konuda hassas davranmıyorlar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dahi eşlerini bırakıp dama çıktıysa söyleyecek bir laf kalmıyor.
Kadınlarımız muhakkak ki başımızın tacı, küçümsemek için söylemiyorum. Ama bu oldu mu olası bitiremiyoruz bunu. Ya çocuklarıyla konuşuyorlar, ya yanındakilerle konuşuyorlar, etrafındakilerle konuşuyorlar. Bizim kalkıp da zorla bunu susturma gibi bir lüksümüz yok. Bak bir tane daha gelmiş, üst katta fazla uğultu olduğundan dolayı sohbeti dinleyemiyoruz diye. Olmazsa böyle küçük küçük yazılar yazalım, lütfen konuşmayalım sohbet esnasında diye. Böyle bir uyarıcı niteliğinde, levhalarda asabiliriz yani aklıma geldi şimdi. Ancak onu yapabiliriz. Başka yapacak bir şey yok. Müdahale etmek de yasak biz de. Yani kardeşim susar mısın demek yasak. Çünkü bunu da ben uygun görmüyorum.
Yani insanlar kendilerince, kendi kendilerini disipline etmeleri lazım. Biraz zor. Evet, maturidiye geçiriyoruz. Geldi mi soru sahibi, gelmedi mi yine? Ceza keseceğiz bunu böyle giderse bir sürü kestireceğiz ona sonra. Dizeriz ki, sürüyü getir başla kesme. Allah yiyesin inşallah. Şimdi soru sahibinin bir dinlediği anıyı ben size aktarayım şimdi.
Hakan anlattı bunu bana. Hakan'ın bir tane ufak erkek arkadaşı var, kardeşi var. Amerika'ya gitmiş. Amerika'da zencilerin meşhur bir kilisesi varmış. Çok meşhurmuş orası. Orayı ziyarete gitmiş. Kiliseye. Kilisenin görevlileri, ama bütün her şeyi zencilerden oluşan bir kilise. Yani bütün her şeyi. Ama çok meşhurmuş bu. Tabi bunların yabancı olduğu belli, soruyorlarmış kapıda. İşte nerelisin Almanım, geç. Nerelisin İngilizim, geç. Nerelisin Hintlisin, geç. Nerelisin Japonum, geç. Nerelisin Çinlisin, geç. İzliyormuş bunu Hakan'ın kardeşi. Sıra bunlara gelmiş. Nerelisin Türk. Demiş yok, siz giremezsiniz.
Demiş herkes alıyor mu, beni neden almıyorsun? Siz demiş problemsiniz. Anlatıyormuş ona. Diyormuş ki, siz uçağım kaçacak dersiniz, çıkarsınız. Çıkacağım diye mücadele edersiniz. Arabam kaçacak, otobüsüm kaçacak, saatim var dersiniz. Çıkmak için mücadele edersiniz. İçeride kavga edersiniz. İçeride konuşursunuz. İçeride kavga edersiniz. Ya bizim imajımızı düşünebiliyor musunuz? Demiş, biz sizlerle baş edemiyoruz. Sizlerle asla demiş, biz mümkün değil, baş edemiyoruz. Bunlar gireceğim diye uğraşıyorlarmış yine bak, aynı şey. Adam katmayacağım diyor, bunlar gireceğiz diye uğraşıyorlar. Tabii katmamış adam içeri bunları. Bunu Hakan anlattı bana.
Hakan bir de bana öneri sundu. Yanlış anlama dedi, aslında çok önemli konulara değiniliyor. Çok böyle kimsenin değinmediği konulara değiniliyor dedi. Dedi ki çocukları yasaklasan, bayanlar hiç konuşmasa dedi, erkeklerde bir problem yok da dedi. Çocukları dedi yasaklasak, bir de bayanlara konuşmayı yasaklasak dedi. Hakan'a döndüm. Vallahi Allah Resulü dama çıkmış, ben herhalde aya çıkarım dedim, böyle bir şey yaparsak dedim. Bu dedim mümkün değil. Ben tabii karşıyım yasaklamaya. Ama bizim ne yazık ki toplum, kültürümüz bu. Biz yine disiplinliyiz burada. Yani bu disiplinliyiz. Ama hani Müslümanlar daha disiplinli olması gerekirken, ibadet yerlerinde, ibadethanelerde, özel toplantılarda biz o disiplini kaybetmişiz.
Hani bazen cumalardan örnek veriyorum ya, cuma orada imam hutbe okuyor. Bizim cemaat yan gelmiş, kimisi böyle yaslanmış. Ondan sonra emeklilikten bahsediyor, torun tombalaktan bahsediyor. Ya hutbeyi dinlemek farz, konuşma yanındakiyle. Konuşuyor, muhabbet ediyor, yayılıyor caminin içinde. Ayaklarını uzatıyor, duvara yaslanıyor, yan geliyor. Neredeyse hutbe esnasında bir kaydıyla yapacak, uyuyacak. Veya alacak, satacak ortağı. Bu, ne yazık ki böyle. Bunu disiplin edemiyoruz biz. Bu disiplini bir kimsenin kendi kendisine etmesi lazım. Ben şeyhimin zamanında da görürdüm. Yani ben, Allah affetsin, bakardım ben. Yani senin şeyhin konuşuyor orada. Yanındakinle ne konuşuyorsun?
Nereye geldin? Sohbete geldin. Ne yapacaksın? Sohbet dinleyeceksin. Yanındakiyle ne konuşuyorsun? Ve o yanındakiyle konuşmaya çalışıyor. Sen ona ne yapma cevap veriyorsun? Sen üzerini alınma. Sen tercümanlık yapıyorsun. E şimdi, normalde insan kendince, ne yapmaya geldin buraya? Sohbet dinlemeye geldin. Yanındaki sana bir şey sordu. Ben hep derim bunu sohbetlerde. verme cevap kardeşim ya. Sohbet ne kadar ki zaten? En fazla bir saat sürsün. Bir saat sabret. İtikafa niyet et. Konuşma. De ki, bu mekandan çıkıncaya kadar itikafa niyet ettim de konuşma. Kendini disiplin et. Kadın erkek hiç önemli değil.
Bakın, hiç önemli değil. Biz bunu beceremiyoruz. Bunu becerip, ben 35 yıldır sohbet ediyorum. Ben 35 yıldır bunun becerildiğini görmedim. Benim hayatımda en fazla utandığım anlardan birisidir. O eski Refah Partisi, Şevket Kazan gelmişti. Şevket Kazan'a ben hiç unutamıyorum bu günü. Şevket Kazan'a ben mikrofonu verdim. Buyurun dedim. Hani hitap edin topluluğa. Eski arkadaşlar hatırlayacaklar. Hayatımda o kadar utandığımı hatırlamıyorum ben. Tekrar söyleyeyim. Şevket Kazan mikrofonu aldı. Eyyüzü Besmele'yi çekti. Kur'an-ı Kerim okumaya başladı. O zaman da böyle üst katta bayanlar var.
Konuşuyor bütün herkes ama. Nasıl konuşuyorlar böyle? Dedim Mustafa Özbağ, kendimce battığının günüdür bugün dedim. Bugün senin battığın gün dedim. Ne yazık ki dedim ben kendi üzerime aldım suçu. Sen dedim arkadaşlarına, kardeşlerine Kur'an-ı Kerim okunurken dinlemenin farz olduğunu öğretmemişsin dedim. Kur'an-ı Kerim okunurken dinlemenin farz olduğunu öğretmemişsin. Bir konuşmacı konuşurken onu dinlemesi gerektiğini öğretmemişsin dedim insanlara. Ben o gün kendi kendime yerin dibine girdim. Hiç unutmam ben bunu. Bakın hiç unutmam.
O yüzden biz ne yazık ki bu disiplini elde edemiyoruz. Bu benim yaralı tarafım. Ben bazen sohbet esnasında bunu hissediyorum. Hani uğultu geliyor, konuşuyorlar. Ben sesimi yükseltiyorum. Hani aslında sesimi yükseltmemin sebebi konuşmayın. Uğultudan bir şey anlaşılmıyor. Aşağısı da bir şey anlamıyor. Bunu bayan kardeşleri suçlamak için söylemiyorum. Ama bu disiplin lazım mı? El cevap lazım. Lazım. Biz bunu tolere edemiyoruz çünkü. O uğultuyu yok edemiyoruz.
İşte bugün iki kişi geçenlerde aşağıda da birkaç sefer yazdılar. Kimse incinmesin diye okumadım. Bayan kardeşleri de incitmek istemiyoruz. Ama böyle olabilir bakın. Ne kadar sessiz değil mi? Olabiliyormuş demek ki. Aynı şey, şimdi daha da bu mevzu açıldı. Bayramdan sonra divan-ı kebir yapmama kararı almamın altında da bu var. Yani burada divan-ı kebir okunuyor. Yukarıda gürültünün bini bir para. Okumanın bir anlamı yok. Çünkü divan-ı kebir meselenin en hakikati. Onu o kimse dinlerken yaşamalı. Divan-ı kebiri anlamaya çalışmalı. Söz anlamak içindir.
Anlaşmak içindir. Dinlemek içindir. Eğer bir kimse dinlemiyorsa, ona konuşmanın bir anlamı yoktur. Dinlemiyor. Konuşma. Birisi dinlemiyor değil mi? Seni dinlemiyor. Konuşma. Çünkü söz dinleyenedir. Dinlemeyene değil. Bir sufi terbiyesinde, sufinin, şeyhinin huzurunda kendiliğinden bir harf çıkartması dahi edebe mugayirdir. Konuşamazsınız. Bu şeyhe karşı yapılmış en büyük edepsizliktir.
Konuşamazsınız. Şeyh size bir şey sorarsa, sorduğu şeyle alakalı cevap verirsiniz. Eski arkadaşlar desinler ki, sen şeyhin yanında konuşuyordun. Konuşamazsınız. Yanınızdakiyle de konuşamazsınız. Bana çay getir bile diyemezsiniz yanınızdakine. Edebe mugayirdir. Çocuğunla bile konuşamazsın. Yüksek konuşamazsın. Sesini duyuramazsın. Edebe mugayirdir. Hizmet edenler konuşamazlar. Sessiz.
Sessiz çıkmaz. Bu edebe mugayirdir. Bunları söylüyorum ama unutuluyor demek ki. Unutulunca bir daha söylemek zorunda kalıyoruz. Ben şeyhimin sohbetinde konuşan bir kimseye vazife bile vermezdim. Bakıyorum konuşuyor. Ben başındaki kimseye uyarıdım buna vazife verme. Bu konuşuyor çünkü. Ben şeyh efendinin yanına dursun diye arkadaş verirdim. O bir iki böyle konuşunca şeyh efendi derdi. Oğlum çok konuşuyor bunu al yanımdan derdi. Konuşmayacak hiç.
Birisi Bursa'dan. Rüya anlatabilir miyim demiş ona. O hiç seslenmemiş. Ona rüya anlatmış. Yine seslenmemiş. Bakın yine seslenmemiş. Onlar da böyle ısrar ettiler biz götüreceğiz diye. Ben hani adabı erkanı bilenlerle İstanbul'a gönderiyorum. Benden geçemediler bunlar. Şeyh efendiye söylemişler. Israr etmişler biz götüreceğiz diye. Bana dedi oğlum bunlar götürsünler dedi. Siz bilirsiniz efendim dedim. Şeyhe bir şey söylenecek değil ya. Bunlar üç arkadaş aldılar şeyh efendi. İstanbul'a götürüyorlar. E tabi bana da bir şey demediler. Abi ne yapalım ne edelim öyle mi yapalım böyle mi yapalım.
Çok biliyor ya herkes. Arabaya biniyorlar selamun aleyküm selam. Çıkıyorlar yola. Bir tanesi diyor ki efendim rüya anlatabilir miyim diyor. Şeyh efendinin o malum halleri vardır. Allah rahmet eylesin. Tesbih alır arabanın önünde başlar. Çağat çağat çağat çağat çekme. Aslında o esnada hiçbir şey sormayacaksın ona. Tesbih elinde hafif gözler kısık. Başlar çatırtı. Hiçbir şey sormayacaksın. Bir şeyhe sorulmaz zaten. Selamun aleyküm aleyküm selam. Yolculuk yapıyorsun. Onun her türlü hali vardır. Bırak sorma. Konuşma. Asker arkadaşın değil ya senin. Ticaret ortağında değil. Hizmetini yapsan. O bir rüya anlatabilir miyim demiş.
Seslenmemiş. Rüyayı anlatmış. Yine seslenmemiş. Bir daha bir şey demiş. Yine seslenmemiş. Yandaki bir şey demiş. Yine seslenmemiş. Bir daha bir şey denilince. Şunu söylemiş onlara. Hata bizim oldu demiş. Biz Mustafa efendinin işine karıştık demiş. O demiş bizi demiş. İstanbul'a gönderdiği arkadaşlar. Arabada hiç konuşmazlardı demiş. Hata bizim demiş. Bunlar tabi cort arabanın içinde. İstanbul'a vardı. Vardığında telefon açtı bana. Selamun Aleyküm Aleyküm Selam. Mustafa efendinin oğlum hakkını helal et dedi. Senin işine karıştım ben dedi. Estağfurullah efendim dedim. Sen dedi bizi gönderiyordun İstanbul'a dedi. Arkadaşlarınla dedi. O şimdi Erkan'ın adını Erkan olarak parçacı Erkan'ın adı.
Araba parçası işi yaptığından onun adı parçacı. Böyle ona basit gelen şeyler vardır. Ondan sonra Cevdet'in adı tamirci mesela. Erkan'ın adı parçacı. Bunun gibi böyle şey. Ne iş yapıyor bu? Araba parçacı satıyor. Onun adı parçacı. Bu ne iş yapıyor? Tamirci. Onun adı tamirci. Onun gibi. İsim yok. Meslek var. Dedi oğlum hiç konuşmazlar dedi. Bu gelen arkadaşlar dedi. Maşallah dedi. Ne konuştular da ne konuştular dedi. Ben eyvah dedim ya. Bunlar ne yaptılar? Bu kadar konuşmuşlar ha. Konuştukları bu. Ama dedi ki çok konuşuyorlar. Tabi bir daha o arkadaşlarla. Nereye gidecek artık? Gider mi? Bir daha. Asla hiç demedi. Mustafa Efendi. Oğlum beni gemiye bindir.
Ben gideyim. Yok efendim. Biz sizi götüreceğiz. Tamam. İşte bir daha söyler. Efendim biz sizi götüreceğiz. Sıkıntı yapmayın. Gemiye gerek yok. Sonra ben hemen organize ediyorum. En son soruyor. Kim götürecek? İşte parçacı götürecek efendim. Yanında bir arkadaş daha var. Ha iyi o zaman. Tamam. Bitti. Şimdi o konuşulmaz. Konuşulmaz. Sohbette de konuşulmaz. Onun bulunduğu yere gideceksin. Oturacaksın. Allah'ı dilini, damağını yaslayacaksın. Allah'ı zikredeceksin. Sohbet esnasında. Sohbet bitmiş. Zikrullah. Zikrullahını yap. Duanı yap. Sonra serbest zaten. Konuş. Bunda bir sıkıntı yok. Allah bizi affetsin. Böylece bunun edebi de çıktı meydana.
Birisi sana bir laf söyleyince sen konuşma. Hani misafir olur, tanıtırsın, anlatırsın. Bunda bir beis yok. Ama öbür türlü sıkıntı yok. Evet. Harifi okuma yönteminden yola çıkarak hakemliği sadece yüce yaratanla sınırlandırmaya kalkmak, Kur'an'ın ruhunun ve maksadını anlamamış olmakla eşdeğerdedir.
Hariciler gibi. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin muhatabı siyasi anlamda sadece yöneticiler değil, dini anlamda toplum katmanlarının bütün alanlarında bulunan tek tek mükellefler topluluğudur. Profesör Ramazan Altıntaş. Evet. Yani bu hani Allah'ın indirdiğiyle hükmetmek, hükmetmek bütün hükmedicileri içine alır. Bunu sadece siyasi olarak devlet başkanına eğer atfedersek bu işin içerisine çıkamayız içinin içinden ve bu meseleyi anlamamış oluruz.
O yüzden bir baba evde eş ve çocuklarına Allah'ın hükmüyle hükmetecek. Bir anne evde eş ve çocuklarına Allah'ın hükmüyle hükmetecek. Bir patron iş yerinde Allah'ın hükmüyle hükmetecek. Bir patron iş yerinde. Veyahut da bir yönetici veya bir müdür Allah'ın hükmüyle hükmetecek. Eşler birbirlerine Allah'ın hükmüyle hükmetecek. Yani hangi alanda bir hükm var ise herkes orada Allah'ın hükmüyle hükmetmek zorunda. Bu sadece siyasi otoriteye ait değil. Bir. İkincisi bu sadece dini otoriteye ait bir şey de değil. Çünkü normalde sadece bunu dini otoriteye bırakırsak da biz bu işin içinden çıkamayız. O zaman biz hepimiz de sorumluyuz.
Elimizin altındakilerden de sorumluyuz. O zaman hepimiz hakkı, doğruyu, güzeli elimizin altındakileri tebliğ etme, elimizin altındakileri hükmetme noktasında olmamız gerekir. Dini metinleri harfi yöntemle anlama çabalarının arka planında nasların manasını koruma düşüncesi yatmaktadır. Bu zihniyete göre mana sat lafızdadır. Zihin, vakıa, akıl ve tarih ondan ayrılmaz. Hal bu ki, literel denilen harfi anlayış, teorik bir zorlama olup aklı, nası ve vakayı inkardır. Böyle bir durum hasımları tekfire, insanı dini davranışlarda aşırılığa götürür. Hasan Hanefi, İsa Rüz, zaman kahire. İmam Maturidi böyle bir tuzağa düşmemiştir.
Ona göre yeri geldiği zaman icma ve kıyasta dini anlamda meşru bir yorum biçimidir. Zaten hüküm vermede insanlardan hakemlere başvuran Arap geleneği, Kur'an'ın önerdiği bir yöntemdir. Eğer karı koca arasında açılmasında endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakim gönderin. Nisa 35, ayette söz konusu, hakemler Kur'an ve sünnet değil, eşlerin akrabalarıdır.
Nisa 105'te geçen Allah'ın sana gösterdiği gibi pasajı, aklını kullanarak anladığın şeylerle manasına gelir diyen İmam Maturidi, eğer Kur'an'la bütün hükümler anlaşılmış olsaydı, o takdirde Allah'ın sana gösterdiği gibi denilmesinin bir anlamı kalmazdı demektedir. Buradan sorunu insanın çözeceği anlaşılıyor. Evet, şimdi zaman zaman insanlar bir hakikatin meydana çıkmasını değil, kendi anlayış ve görüşünü dikte etme yoluna gidiyorlar İslam dünyasında.
Öyle olunca işte bu tarihselciler veyahut da akılcılar veyahut da işte direkt biz Kur'an'ın yüzeysel olarak nedirine bakarız, öyle hükmederiz noktasında duranların aralarında çatışma çıktığı gibi halk veya inananlar bu tip meselelerde nasıl davranacaklarını da karıştırıyorlar. Böyle olunca bu aslında Kur'an ve sünnetin anlaşılmasında ve anlatılmasında da problem çıkarıyor.
Öyle olunca bu az önce hani bir arkadaş da sormuştu Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin diye bir mesele çıktığında biz o zaman Allah ve Resulüne götürmeliyiz meseleyi. Allah ve Resulüne götürdüğümüzde de mesele de işin içerisine hem vahiy girdi hem akıl girdi. İşin içerisine hem gelenek girdi, işin içerisine hem aynı zamanda da kültür girdi. Aynı zamanda işin içerisine girilince mesela ailelerin kendi örfleri de girdi. Bunu böyle etraflıca alırsanız o zaman meseleyi Kur'an, sünnet, icma-i ümmet, aynı zamanda aklın öngörüsü, aynı zamanda oradaki topluluğun kültürel yaklaşımı, oradaki küçük bir topluluğun bir aşiret de olabilir. Oradaki onların edebi, adabı, bu meseleyi, anlayış biçimleri de cem edilerekten meselenin hakikati çıkar.
Bazı hakikatler vardır. İki kişinin arasında iki kişiyi ilgilendiren bir hakikattir bu. Bazılarında aileyi ilgilendiren şeylerdir. Bazılarında sülaleyi ilgilendiren şeylerdir. Bir mesele vardır ailenin bütün fertlerini ilgilendirir. Bir mesele vardır, karı-kocayı ilgilendirir. Bir mesele vardır, işin içerisine bütün dünürler de girer, akrabalar da girer. İşte bu tip meselere bakarken İmam Maturidi bütün yan ögeleri de toplar, bir bütünün içerisine alarakten, hepsini gözeterekten iştahat eder. Eğer bu devlet meselesi ise, o zaman devletin de kendine ait bir geleneğin kültürü vardır. Devletin de kendine ait bir geleneğini, kültürün de işin ortasına, işin içerisine koyar.
Diğer devletlerin gelenekleri, kültürleri, hukukları, diğer toplulukların hukukları hepsi de birbirinin içine girer. İmam Maturidi bu manada geniş bir yelpazede meseleyi analiz ederekten hüküm çıkarır. Yani mesele hariciler gibi, direkt Kur'an'ın yüzüne bakaraktan, Allah'ın eli vardır, Allah'ın elinin nasıl olduğu önemli değildir deyip çıkmaz örneğin. Veyahut da bir hukuki meselede Kur'an direkt bir şey hükmetmediyse, Çünkü Kur'an bir şeye direkt hükmettiyse, bir başkasının onun üzerindeki bir hükmü söz konusu değildir. Ama bu tip meseleler genel olarak Kur'an'ın açıkta bıraktığı, insanların kendi örf, adet, gelenek, görenekleri içerisinde uygulayabildiklerini serbest bıraktığı meselelerde olur.
Yoksa Kur'an bir şeye hükmettiyse, İmam Maturidin'in veya İmam-ı Azam'ın veya başka bir imamın onun karşısında bir şey söylemesi söz konusu değil. İşte hüküm vermede, bir şeyde hüküm vermede, İslam dünyasının titiz durması ve insanlara bunu önerirken kendi heva ve heveslerinizden hüküm vermeyiniz. Mesela bilmiyorsanız gidip bir zikir ehline sorunuz. Veyahut da bir hakeme müracaat ediniz demesinin sebebi budur. Çünkü o kimse kendince salt, hani Kur'an'ın yüzünden bakaraktan hükmetmeye çalışırsa sıkıntı yaşar. Bizim şey, arkadaşlardan birisi gelmişti, hep anlatırım bunu ben. Evlenecek, bana öyle dedi.
O zaman aşağıda havlucu dükkanındayım ben. Bunu kimseye söyleyemem dedi. Ben dedi, şimdi nasıl dedi, hiç cinsel ilişkiye girmemiş bir kızla evleneyim ben huş yaptım dedi. E dedim, dinliyorum şimdi. Dedi, ayet var, huş yapanları, zinacıları zinacılarla evlendirin diye dedi. Ben zina yaptım, ben ancak bir zinacıyla evlenebilirim dedi. Böyle ben masadayım, o da böyle karşıda oturuyor, kalktım. Böyle omuzuna vurdum, maşallah dedim ya. Sen dedim, bayağı ayet, hadis yutmuşsun dedim ya. Kendi kendine de hükmetmişim bak dedim. Senin işin ne dedim ben? Sen, sen zina işine devam ediyorsun. Böyle bir mesleğin mi var senin dedi. Hayır dedi. Dedim, zinacıları diyor dedim.
Sen zina etmeye devam ediyorsun. Hayır dedi. E dedim, nereden bu hükme vardı şimdi? Böyle kaldı. Dedim, bir kimse tövbe edip geri döndü. Allah affetti dedim. Biz şimdi onu dedim, hala da zinacı olarak mı göreceğiz dedim. Kendi kendine hükmetme dedim. Şimdi, İslam terbiyesinde bir kimse kendi kendisine hükmetmez. Onu o konuyla alakalı bir bilene götürür. Bunun durumu nedir der. Ama şimdi, tabi herkes, Hazreti Gogul var ya, Gogul'a soruyor, cevabı alıyor, hükmediyor kendi kendisine. Yani onun, tabi Gogul'da onun ailesini, aşiretini, terbiyesini, kültürünü, genel kültürünü, eğitimini, Hazreti Gogul bildiğinden ona uygun da fetvayı veriyor o. Gogul veriyor fetvayı.
Yani o kimse kendince vermiyor. Gogul'dan aldı fetvayı o. Bunun gibi. Ya canım kardeşim, senin gördüğün rüya aynı motomot bir başkası dahi görse aynı mana taşımaz. Aynı mana taşımaz. Dini ahkamlar bellidir. Bireylerin, ailelerin durumları farklıdır. Toplumların durumları farklıdır. Oradaki örf, adet, gelenek, görenek farklıdır. O yüzden değişkenlik gösterir. Ve hanefi, maturidi çizgisi buna müsaade eder. Bunu yasaklamaz. Allah bizi affetsin. Dini hükümlerin kanun kalıbına dökülü yasama faaliyeti anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak yargılama yapan ve hükümleri yürüten insanlardır.
E tabi normalde mesela bu İslam dünyasında Kur'an belli, sünnet belli, iştahatlarla alakalı yöresel iştahatlar vardır. Yöresel. Tabi bu öğreti ve bu uygulama İslam dünyasında çok uzun zamandan beri kalkmış vaziyette. Mesela Osmanlı'daki uygulama da buydu. Osmanlı'da birinci tanzimat, ikinci tanzimatla beraber bütün Osmanlı topraklarında tek hukuka geçme adımları atıldı. Zaten Osmanlı'nın yıkılmasına sebeplerinden birisi bu. Yani İstanbul'daki anlayış ile örnekliyorum, Yemen'deki anlayış aynı değil, adet, gelenek, görenek, örf aynı değil. Siz Yemen'deki örfü, adeti, geleneği nasıl İstanbul'a uygulayamazsanız, İstanbul'daki adet, gelenek, göreneği, örfü de Yemen'de uygulayamazsınız.
O yüzden Yemen'deki hukukun tecellisi, oradaki adet, gelenek, görenek, örfü de göz önünde bulunaraktan tecelli edecek. Yoksa halk şunu diyecek, burada hukuk tecelli etmedi. Bunun gibi ama İslam dünyası tabi buradan çıkınca, Avrupalaşacağız, medenileşeceğiz deyip de herkesi aynı hukuk sistemine koyunca iş değişti. Ama mesela Hz. Ömer Efendimiz'in fetvasını uygulayabilir misiniz siz şimdi?
Hz. Ömer Efendimiz'in zamanında çalışan bir eleman, işçi, patronundan, iş yaptığı şeyden hırsızlık yapar. Yakalanır, yakalanınca getirirler Hz. Ömer Efendimiz'in huzuruna. Hani o patron, onun kolunun kesilmesini ister. Der ki ben bunu hırsızlık yaparken yakaladım, kendisi de itiraf etti der. Hz. Ömer Efendimiz sorar ona. Der ki ne yaptın? Hani işte çalmış. Neden çaldın der. Ben açım ya emir-el müminin. Bunun der, verdiği maaş bana yetmiyor. Yevmiye bana yetmiyor. Ne yapaydım? Ben bir başkasının malını mı çalsaydım? Kendi çalıştığım işlerin malını çaldım. Hz. Ömer Efendimiz patronuna döner. Der ki asıl hırsız sensin.
Bu adamın emeğini çalmışsın. Bunun maaşını, bunun hak ettiği maaşı vermemişsin. Buna hak ettiği maaşı ver. Eğer bu diyor bir daha çalar gelirse senin bileğini keserim. Anladınız mı meseleyi? E şimdi siz bunu çalıştığınız yerde uygulayabilir misiniz? Kaos çıkar değil mi? Anarşi çıkar.
Evet. Ama bakın işte İslam hukuku, İslam hukuku. Hani bir ara ben dilime pelesenek ettiydim. Antep'te genç çocuklar iki dilim baklava çalmışlar. Sekizler, dokuzler yıl cezadan yargılanıyorlardı. Millet devleti soyuyor. Elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor. Çocuk iki baklava yiymiş oradan. İki baklava için sekiz yıldan mı, dokuz yıldan mı ne yargılanıyordu? Millet banka soyuyor. Kameralar belli. Kameralar belli. Çuvallara doldurup paraları. Kendi bankasının kendisi soyuyor adam. Bir gün cezaevi yapmadı. Yani elini kolunu sallaya sallaya yürüdü. Hiç kimse bir şey diyemedi. Ama iki baklava çalan bir kimseyi biz sekiz yılla yargıladık. İşte İslam hukukunun böyle hükmedicilerin üzerinde geniş alanları vardır.
Yani o hükmedici alim fazıl bir zattır. O meseleye bakar, analiz eder. Analiz ettikten sonra aklı ve çevresel faktörleri de kullanarak farklı iştahatlar çıkabilir. İslam'ın siyasi düşünce, bu alanlarda siyasi erkin ya da ulemanın hüküm vermesi ve yorum yapmasının önü açıktır. Evet, yani bu alan hem siyasi devlet başkanlarının hem de dini otoritenin, ben bu dini otoriteyi çok kabullenmek istemiyorum ama ulema takımı diyelim, onlar da bu konularda fetva verebilir.
Evet, saat on bir oldu. Burada iki paragraf daha vardı, bitirseydik iyiydi ama. El-Fatiha'ma salamata. Amin. İyi günler. İyi günler.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.