Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 10 Aralık 2018 · 51:39
Sevgili halkımız, değerli konuklar, sayın valim, kıymetli protokol misafirlerimiz, Tekirdağ Valiliği, Gençlik İl Spor Müdürlüğü, Gençlik Merkezleri ve Tasavvuf Vakfı Tekirdağ Temsilciliğinin birlikte düzenlemiş olduğu, Hz. Mevlânâ'da hoşgörü temalı, Hz. Mevlânâ'nın 745. Vuslat Yıldönümü Şeberuz etkinliklerine hepiniz hoş geldiniz.
Programımızın açılışını yapmazdan önce, programımıza katılamayan misafirlerimizin telgraflarını sizlere iletmek istiyorum. Hz. Mevlânâ Haftası nedeniyle düzenlemiş olduğunuz Mevlânâ'da hoşgörü ve Sema program davetinizi aldım. Teşekkür ederim. Daha önceden planlanmış programım nedeniyle katılamayacağım bildirir. Programınızın hayırlara vesile olması temennisiyle selamlarım iletirim. Prof. Dr. Mustafa Şentop, AK Parti Tekirdağ Milletvekili, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili. Mevlânâ Haftası dolayısıyla düzenlemiş olduğunuz bu anlamlı programa parlamento çalışmalarımız nedeniyle, Ankara'da olduğum için katılamayacağım nazik davetinize teşekkür eder. Size şahsınızda bütün katılımcılara ve Tekirdağlı hemşerilerime selam ve saygılarımı sunarım.
Sayın Çiğdem Koncagül, AK Parti Tekirdağ Milletvekili. Düzenlemiş olduğunuz programda yanınızda olamıyorum. Davetinize teşekkür eder, saygılar sunarım. Dr. Canan Yüceer, Tekirdağ Milletvekili. Evet sevgili misafirler, programımızın başlangıcında tüm şehitlerimiz, gazilerimiz için saygı duruşu ve istiklal marşı için sizleri davet ediyorum.
Sayın Valim, kıymetli misafirler, programımızın başlangıcında Hazreti Mevlânâ'da hoşgörü temalı konuşmalarını yapmak üzere Sayın Üstadımız Mustafa Özbağ Beyefendi'yi huzurlarınıza davet ediyorum. Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah.
Ben Kur'an'ın kuluyum, Muhammed-i Mustafa'nın yolunun tozuyum. Kim bunun dışında bir şey söylerse, o söyleyenden de o sözden de şikayetçiyim diyen, Allah'ı ve Resulünü çok seven, tabiri caizse aşkı ve aşıklığı yeniden öğreten ve her dem öğretmeye devam eden, Hz. Mevlânâ Celâlet-i Rûmî Hazretleri'nin ölüm günü değil, düğün gününe hoş geldiniz.
Müslümanlar, ölüme nefretle bakmazlar. Çünkü, ölümü yaratan da O'dur. Ölümü yaratan O ise, O'nun yarattığı her şey sevilir deyip, ölüme güle oynaya gitmeyi öğretirler. Kıymetli dostlar, Anadolu toprakları, Orta Asya'dan itibaren dini yine Orta Asya'dan öğrenmiş.
Çünkü, Orta Asya'dan Türkler, bu topraklara doğru göç etmeye başlayınca, kendi din öğretilerini de yanında getirmişler. Bu din öğretisi, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretlerinin şehit olan Hüseyin'i kolundandır. Hz. Hüseyin Efendimiz, Kerbela'da Yezid'in askerleri tarafından şehit edildikten sonra, Hz. Hüseyin Efendimiz'in akrabaları, Orta Asya'ya doğru hicret ederekten, Türklere sığınmışlardır.
Ve Türkler, dini Hz. Hüseyin Efendimiz'in torunlarından öğrenmişlerdir. Böylece, Ahmet Yesevi, bu dini öğrenenlerin içerisinde, sufi kolunu temsil eder. Hz. Mevlana Celaleti Ruma Hazretleri de, Hacı Bektaş Veli Hazretleri de, Yunus Emre de, bu Hoca Ahmet Yesevi'nin öğretisini taşımışlardır.
Bu topraklar, Hoca Ahmet Yesevi'nin öğretisiyle, tohum dikilmiş, Hz. Mevlana Celaleti'nin Rumi Hazretleri'nde ağaç olmuş, Anadolu, Balkanlar, Afrika, Orta Doğu, Orta Asya, bu ağacın meyveleriyle nimetlenmiş, Selçuklu'dan sonra, Osmanlı, kocaman bir medeniyet kurmuş. Medeniyet kurmuş.
Bu medeniyetin temelinde, Allah sevgisi, Resulullah sevgisi ve insan sevgisi vardır. Bu sevgiyle yoğrulan bu topraklar, hamurunu taşırmış, Anadolu'dan Balkanlara doğru gitmiş, Balkanları bu sevgiyle yoğurmuş ve Balkanlar böylece İslam olmuş, Müslüman olmuş ve Balkanlar'da hala da Müslümanların dumanı tutuyorsa, bu sevginin neticesindedir.
Ve bütün dünya, terörün, açlığın, zulmün, her türlü ötekileştirmenin, her türlü ayrımcılığın, dengesiz, bilinçsiz eğitimin, dengesiz, bilinçsiz, vahşi bir ekonominin altında, inim inim inlerken, bütün insanlık, bütün insanlık, Allah'ın aram kıldığı, faiz, kumar, terör, fuhuş, insanların pahayla, yani parayla alınıp satılması, insanların ülkelerinin bir gece zalimler tarafından bombalanıp yerle yeksan edilmesi veyahut da insanların ülkelerinin bir gece Yezidiler yetiştirip, darbe yapıp, terör çıkarıp, ülkelerin kaosa sürükleme pençesinin altında inlerken,
yeniden bir Allah ve Resulullah sevgisiyle yorulmuş, insan sevgisini, gönlüne rahmetmiş bir medeniyete muhtaç. Ben sizi biraz Orta Doğu'yu gezdirip, ağzınızın tadını bozmak istemem. Ben sizi biraz Balkanlara götürüp, ağzınızın tadını bozmak istemem. Bakın, bugün Fransa ateş içinde, alev içinde yanıyor.
Bugün Afrika yanıyor. Yemen yanıyor. Irak yanıyor. Suriye, Suriye yanıyor. Afganistan yanıyor. Pakistan yanıyor. Bangladeş yanıyor. Bakın, Çin'e gittiğimizde Uygur Türkleri yanıyor. Bugün Amerika'ya gittiğimizde, Amerika'daki insanlar açlık, sefalet içerisinde yanıyor. Bakın, düne kadar Avrupa Birliği, işte şöyle güzel, böyle güzel dedikleri yer. Belçika yanıyor. İspanya patlamaya hazır. İngiltere patlamaya hazır. Kendileri bir materyalist bir dünya kurdular. Kapitalizmin üzerine. Dini, aşkı, muhabbeti, insanlığı unutturdular. Üret, tüket, üret, tüket, üret, tüket.
Bir tüketim dünyası kurdular. Ve insanlar tüketemeyince artık mutsuz, bu sefer etrafına saldırır oldular. Ve kendi büyüttükleri canavar kendilerini yutmakta. Ne kadar muhtacız Hazreti Mevlana'nın sevgisine. Ne kadar muhtacız mümin kardeşliğin sevgisine. Ne kadar muhtacız insan sevgisine. Ne kadar muhtacız doğa sevgisine. Ne kadar muhtacız hayvan sevgisine. Düşünebiliyor musunuz? Medeniyet dediğimiz, medeni dediğimiz insanlar hayvanlara tecavüz ediyorlar. İnsanlara tecavüzü alışmıştık artık. Şimdi hayvanlara tecavüz ediyorlar.
Ne kadar muhtacız güzel ahlaka, ince ahlaka. Ne kadar muhtacız kadınların baş tacı edilmesine. Ne kadar muhtacız insanın kıymet bulmasına. Bu öğreti Hazreti Peygamber'den sallallahu aleyhi ve sellem'den. Mekke'de Hristiyanlar yok. Mekke'de Yahudiler de yok. Mekke'de sadece müşrikler var. Hazreti Peygamber Medine'ye hicret edince bir gün ahzabıyla otururken bir cenaze geçiyor. Hemen ayağa kalkıyor. Saygı gösteriyor cenazeye. Sahabeler diyorlar ki, Ey Muhammed bu ölen Yahudi. Dikkat edin.
Dönüyor. O bir insan. O bir insan. Cenaze geçinceye kadar ayakta duruyor. O bir insan. Biz neredeyiz şimdi? Bakın bu topraklarda atalarımız bir tane kilise yıkmamış ve yakmamıştır. Balkanlar'da bir tane kilise yıkılmamış ve yanmamıştır.
Biz her sene Bosna Hersey'e davetli olarak gidiyoruz. Ayvaz Dede Şenliklerine. Ayvaz Dede Şenliklerine gittiğimizde orada küçük bir kasabada kalıyoruz. O küçücük kasabanın caminin minaresini bombalamışlar. Bosna'ya gidip gezmenizi isterim. Camilere roket atarla atmışlar. Roket atarla bombalamışlar. Camileri. Camileri. Bir tane bombalanmış kilise bulamazsınız. Bir tane roket atar atılmış kilise bulamazsınız. Bu topraklarda bin yıldan beri bir tane kilise yıkılmamıştır. Bir tane havra yıkılmamıştır. Müslümanlar tarafından veya Müslümanların devleti tarafından yakılıp yıkılmamıştır.
Bakın Van'daki kiliseyi bizim devletimiz tamir ve tadilat etti. İstanbul'daki Bulgar Kilisesi'ni bizim devletimiz tamir etti. Bir tane medeni dediğimiz Avrupa bir camiye müsaade etmez. Ne kadar muhtacız. Ne kadar muhtacız biz bu merhamete, bu şefkate ve insanlık ne kadar muhtaç. Ben size Hazreti Mevlana'nın hoşgörüsünün nereden geldiğini anlatmaya çalışıyorum.
Hazreti Mevlana durduğu yerde bu hoşgörüye sahip olmadı. Bu hoşgörünün sahibi Allah ve Resulü'ydu. Bir gün Necranlı Hristiyanlar geldiler. Medine-i Münevvere'ye başlarında bir tane papazları vardı. Ve o papaz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle din tartışmasına başladı. Bir gün tartıştılar, ikinci gün tartıştılar. Papaz dedi ki, ey Muhammed bizim ibadet etmemiz lazım. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne yaptı? Dedi ki, Necranlı Hristiyanlara gidin Mescid-i Nebevi'de ibadetinizi yapın. Mescid-i Nebevi'yi Necranlı Hristiyanların ibadet için tahsis etti. Ve Necranlı Hristiyanlar kendileri gittiler, Mescid-i Nebevi'nin bir köşesinde ibadetlerini yerine getirdiler.
Şimdi kıymetli dostlar, düşünebiliyor musunuz? Tekirdağ'a bir Hristiyan topluluk gelse, burada kiliseleri olmamış olsa, siz caminizin kapısını onlara açmakla mükellefsiniz. Siz camilerinizin kapısını onlara açmakla mükellefsiniz. Hoşgörünebiliyor musunuz? Ve o gelen Hristiyanları siz, Müslüman kalıbına alma hakkına sahip değilsiniz. Hoşgörü, karşındakini affetmek değildir. Hoşgörü, karşındakini kendine uydurmak değildir. Hoşgörü, karşındakini kabul etmektir.
Onun kabul edilmeye hakkı vardır. Senin ne kadar kabul edilmeye hakkın var ise, onun da kabul edilmeye hakkı vardır. Siz, karşınızdaki kimseyi kabul edeceksiniz. İnsan, dinini sorgulamayacaksınız, mezhebini sorgulamayacaksınız, meşrebini sorgulamayacaksınız, medeni halini sorgulamayacaksınız. Karşınızdaki kimseyi kabul edeceksiniz.
Kabul edeceksiniz. Bu hoşgörümüz nerede? Bakın, dünya mezhep kavgası yapıyor. Bir kimse eline bombayı alıp camiye giriyor, Allahu Ekber deyip camiyi patlatıyor. Bu İslam değil. Bunu İslam gören, bunu cihat gören, ne yazık ki Kur'an ve sünnetten gerekli öğretiyi alamamış zavallı kimseler. Onlara da doğru öğretiyi götürmemiz lazım.
Kıymetli dostlar, işte Hz. Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri, sahip olduğu hoşgörüsünü Hz. Muhammed Mustafa'dan alıyordu. Doğru dinden alıyordu. Doğru din nedir? Kur'an ve sünnettir. Hz. Pir, o yüzden Kur'an'ın kulu Muhammed Mustafa'nın yolunun tozuyum diyordu. Muhammed Mustafa'dan alıyordu hoşgörüsünü. Muhammed Mustafa'dan alıyordu insan sevgisini. Muhammed Mustafa'dan alıyordu hayvanlara olan sevgisini. Muhammed Mustafa'dan alıyordu yeşilliğe olan sevgisini. Muhammed Mustafa'dan alıyordu toprağa, taşa olan sevgisini. Çünkü onun peygamberi varlığa tamamen muhabbet besleyen, onun peygamberi alemlere rahmet olarak gönderilen, şefkatli, merhametli, yumuşak, eğer sen sert olsaydın, etrafında hiç kimseyi bulamazdın denilerek, ahlakı Kur'an'la met edilen peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin öğretisinden alıyordu.
O öyle bir peygamberden öğreti alıyordu ki, o peygamberin bir ayağı dünyaya basılıyken öbür ayağı miraçta dolaşıyordu. O öyle bir peygamberdi ki, bir eliyle maddi varlık aleminin üzerinde dururken, bir eli metafizik aleme doğru yürüyordu. İşte Hazreti Mevlana Celaletin Rumi Hazretleri, o peygamberin yolundan, o peygamberin izinden giderekten, o hoşgörüğü, o şefkati, o merhamete sahip olup, sevgide güneş gibi ol dedi.
O peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden öğrete alaraktan, merhamette, şefkatte, rahmet gibi ol dedi. O Hazreti Peygamberden aldığı öğretiyle, tevazu da toprak gibi ol dedi. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyordu ki, bir Müslümana diğer Müslümanın üzerinde kibirle bakması, bir Müslümanın diğer Müslümanı küçük görmesi, ona günah olarak yeter buyuruyordu.
Bir Müslüman, diğer Müslümanı küçük görmesi, diğer Müslümanı horhakir görmesi, ona günah olarak yeter diyordu Hazreti Peygamber. Ve o öğretiyi alan Hazreti Mevlana, insanlara merhamet, şefkat ve sevgiyle yaklaşıyordu. sizin en hayırlınız, etrafınıza hiç zarar vermeyen diyen peygamberin peşinden gidiyordu.
Kıymetli dostlar, biz ne yazık ki o Hazreti Mevlana'nın öğretisini terk ettik. Biz ne yazık ki Hazreti Mevlana'nın hoşgörüsünü terk ettik. Biz kendimizce, kendi topraklarımızda yetişmiş, kendi topraklarımızda büyümüş, kendi topraklarımızda neş-i neva bulmuş, kendi değerlerimize sırtımızı döndük. Hazreti Mevlana'ya sırtımızı döndük. Hacı Bektaşi Veli'ye sırtımızı döndük. Yunus'a sırtımızı döndük. Gittik, devşirdik birilerini. Birileri geldi, Hazreti Mevlana'nın küfrüne fetva verdi. Birileri geldi, Hazreti Yunus'un küfrüne fetva verdi. Birisi geldi, Hacı Bektaşi Veli Hazretleri'nin küfrüne fetva verdi. Oysa Hacı Bektaşi Veli Hazretleri diyordu ki, imanı kemale gelen kimse, yetmiş iki buçuk milletle barışık olmalı.
Biz, yetmiş iki buçuk milletle barışık olmayı unuttuk. Ona kafirsin, ona mükirsin, ona münafıksın, ona sen şöylesin, ona sen böylesin, o böyle, o şöyle diyerekten etrafımızı mahvettik. Komşularımızı mahvettik. Bir Bosnalı bizim kardeşimize şunu demiş, orada da vahabilik üremeye başlamış.
Demiş ki, şunlar geldiğinden beri çocuklarımızı kaybettik. Neden demiş? Çocuklarımız bizi artık kafir görüyor demiş. Biz, kendi topraklarımızdaki öğretiyi terk edince, ne yazık ki, Allah muhafaza eylesin, kendi kendimizi perişan ettik. Kıymetli dostlar, Hz. Mevlana'nın değildir, öyle söylerler. Ama Hz. Mevlana'ya atfedilir. Onun olmasa dahi, o söz ona çok yakışır. Hani gel, ne olursan gel der ya, rubayilerin başında geçer bu, tarihçiler tartışır. Bu işin ilmini yapanlar. Sufiler tartışmazlar. Hiç böyle şeylere girmezler.
Ama Hz. Mevlana'ya yakıştığını bilirler. Gel, ne olursun gel. İster putperest ol, ister ateşe tap. Yine gel. Bin sefer tövbe şişsesini, kırsan da yine gel. Bu dergah, ümitsizlikler dergahı değil der. Evet, aslında söz, Hz. Mevlana'nın olmasa dahi, mana olarak ona aittir. Yine, Hz. Peygamber'in öğretisidir. Hz. Allah'ın öğretisidir. Kim tövbe eder, geri dönerse, Allah onun geçmiş günahlarını hayra çevirir. Ayet. Kim tövbe eder, geri dönerse, salih ameller işlerse, Allah onun geçmiş günahlarını hayra çevirir.
Günah işleyenlerin en iyisi, günahına tövbe edenlerdir. Kim günahlarına tövbe ederse, hiç günah işlememiş gibidir. Hadis-i şerif. İşte Hz. Mevlana bu öğreti alınca, gel, ne olursan ol, gel. Yeter ki tövbe et, iman et. Hayırlı ameller işte. Allah'ın dergahı, ümitsizlik dergahı değil. Muhakkak ki affa uğrar, muhakkak ki hayırla buluşursun diyor. Kıymetli dostlarım, ümitsiz olmayın. Bu kadar ümitsizlik içerisinde, dünya bir ateş çukuru olmuşken, hele hele, ülke olarak etrafımızda bu kadar yangın var iken, ümitsizlik bizim işimiz değil. Biz, bu yangının ortasından, bir bahar bahçesi kurarak çıkmalıyız.
Karanlığın, en acımasız noktası, aydınlığın başlangıcıdır. Bu ateşin içinden, bir cennet çıkarmalıyız, tabiri caizse. İnsanlığın, bu vahşetin içerisinde yüzerken, onlara, biz cennet bahçelerini andıracak, bahçeler kurmalıyız. Gönül dünyamızı, böyle, düzeltmeliyiz. Etrafımızla, böylesine, barışmalıyız. Kıymetli dostlar, sufilerde eski bir öğreti vardır. Sufilerdeki eski öğreti şudur. Etrafındaki kimsenin, bir, dinini sormazsın. İki, mezhebini sormazsın. Üç, meşrebini sormazsın. Yani ona, hangi tarikattansın diye sormazsın.
Hangi mezhepten diye sormazsın. Ona hangi dinden olduğunu da sormazsın. Bu, sufi öğretisidir. O, insandır. İnsanca muameleyi hak eder. Hz. Mevlana, mesnevisinde bir hikaye anlatır. Hikayenin içerisinde, atasözünü alır. Atasözü vardır ya, üzüm üzüme baka baka kararır. Onu alır. Der ki, ey insanlar, iman edenler, olgunlaşmış üzümdür. İman etmeyenler ise, koruktur der. Ben İzmirliyim. İzmir'in bayındır kazasındanım. Biz de olgunlaşmamış üzüme, koruk derler. Hatta biz onu alırlar, sıkarlar, koruk suyu yaparız biz. Bilmiyorum, Tekirdağ'da yaparlar mı? Tekirdağ, şarap yapmayı seviyor, değil mi?
Biz de çok severiz. Sufiler şarap ehlidir. Çok güzel şarap içerler. Öylesine içerler ki, kendilerinden geçerler. Hiç ayılmazlar. Hiç ayılmazlar. Biz ayılmayı hiç istemeyiz. İçtikçe içesimiz gelir. İçtikçe içesimiz gelir. Ama Hazreti Mevlana ayırır. Der ki, biz, Mansur şarabı içmişiz. E kardeş, sen üzüm suyu içersin. Kafan der, bulanır. Oysa biz Mansur şarabı içeriz. Hiç ayılmayız der. Şarabın en hakikisi, şarabın en güzeli, Mansur şarabıdır.
O yüzden, siz bakmayın, Tekirdağ şarabı yapar derken, evet, Tekirdağ Mansur şarabı yapar. Hiç ayılmaz. Ayılmayız değil mi? Hiç ayılmayacağız. Mansur şarabı içenler, Allah aşkıyla yanıp tutuşanlardır. Resulullah aşkıyla yanıp tutuşanlardır. İnsan aşkıyla yanıp tutuşanlardır. Biz, Hazreti Mevlana öyle diyor, biz aşkın çocuğuyuz. Bizim anamız aşk, babamız aşk, bizim her şeyimiz aşk. Öyle olunca, biz Mansur şarabı içeriz gece gündüz. Ve, gece gündüz Mansur şarabı içenler, mahşerde de ayılmazlar. Gece gündüz Mansur şarabı içenler, cennette de ayılmazlar.
Mansur şarabı içenler, ebedi sarhoş dolaşacak olanlardandır. İşte, Hazreti Pir, insanları ikiye ayırır. Der ki, birileri, olgunlaşmış üzüm tanesi gibidir. Bunlar, iman etmiş, imanı kemalermiş, müminlerdir. Der ki, diğerleri, koruk gibidir. Yani, sendendir yine, senin gibidir. bir asma düşünün, onun salkımları gibidir. Birisi ermiş, birisi ermeyi bekliyor. Hani, yediverenler vardır, ha, bire koruk üretir, yediveren asması. Bilir misiniz? Yediveren asması gibi, ha, bire koruk üretir.
Onlar, olgunlaşacak, olgunlaşmaya aday. Sakın, onu hor görme. Sakın, onu kerih görme. Sakın, onu eksik görme. Sakın, onu itme. Sakın, onu öteleme. Sakın, sebep, o senden. Ne dedi, Hazreti Peygamber? Ey insanlar, hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Bir tarağın dişlileri gibisiniz. Arabın, aceme, acebin araba üstünlüğü yoktur. Kardeş olun, dedi. Kardeş olun, dedi. Düşman olun, demedi. Kardeş olun, dedi. Bütün insanlığı, veda hutbesinde, kardeş olmaya çağırdı. Bütün insanlığı, demedi.
birbirinize düşman olun, diye. Hani meşhur ya, Medineliler toplanmışlar, Bedru ilahisini söylüyorlar. Ellerinde defler. Kim geliyor? Allah'ın Resulü geliyor. Kim geliyor? Alemlere rahmet peygamber geliyor. Kim geliyor? Yerin ve göğün saltanatının anahtarı, eline verilmiş, miraçtan dönmüş, Hazreti Muhammed Mustafa geliyor. Herkes pür dikkat onu bekliyor. Ne diyecek diye? Ne dedi? Ey insanlar, açları doyurun, yetimleri gözetin, kadınlarınıza merhametli davranın. onlara, gelin İstanbul'un demedi. Onlara dedi ki, açları doyurun.
Etrafınızda, aç varken, tok yatan ne dedi? Bizden değil dedi. Ne ağır. Bunu komşu olarak aldın. Bunu diğer insanlar olarak almayacak mısınız? komşularınızı doyuracak mısınız? Komşularınızı doyuracak mısınız? Biz hangi ecdadın çocuğuyuz? Hani Harun Reşit, padişahtır. Emevi padişahı. Yokluk vardır. O yoklukta, hutbeye çıkar. Elhamdülillahi Rabbil Alemin, hutbenin başında, Behlül Dane kardeşidir. Kaldırır kafayı.
La! Elhamdülillahi Rabbil Müminin der. Harun Reşit bakar, hutbeden kardeşine, meczuptur ya Behlül Dane. Aşıklara meczup derler. Yani, aklı yokmuş gibi. Halbuki en akıllılar onlardır. Tekrar Harun Reşit, hutbeyi baştan alır. Elhamdülillahi Rabbil Alemin der. Yine Behlül Dane bağırır. Hayır! Elhamdülillahi Rabbil Müminin, üçüncüsünde de aynı olunca, dayanamaz Harun Reşit döner. Söyle kardeşim der. Ne oldu? Der ki, eğer Allah alemlere rahmet ise, Rabbil Alemin ise, sen neden Müslümanlara bir teneke buğday, gayrimüslimlere yarım teneke buğday dağıttın der.
Demek ki, açları doyurun. Mü'mindi, münafıktı, kafirdi, mürtetti, ayırmayın. Ayırmayın insanları. Açıktı, kapalıydı. Şu tarikattandı, bu tarikattandı. Bu mezheptenddi, bu meşreptenddi, bu şiadandı, bu aleviydi. Şu kadri tarikatındandı, bu rufaydendi. Aman ne yapacaksın ya, onlar şucu. Aman ne yapacaksın ya, onlar bucu. Ayırmayın. Sakın hiçbir kimseyi dininden, inancından, mezhebinden, meşrebinden, yolundan dolayı kınamayın. Ötekileştirmeyin.
Bu toprakların hepsi de bizim. Bu insanlar bizim. Bu insanlar bizim. Bu toprakların içinden yetişti hepsi de. Devlet ayırmasın. Diyanet ayırmasın. Resmi kurum ve kuruluşlar ayırmasın. Milletimiz, halkımız ayırmasın. Ayırmayın. Ayırlığa düşersek, o zaman sonumuzdur. Ötekileştirirsek, o zaman sonumuzdur. Allah muhafaza eylesin. Kıymetli dostlar, Hazreti Pir ne güzel söylemiş. Gel, gel daha yakın gel. Bu yol vuruculuk ne zamana kadar sürüp gidecek?
Madem ki sen bensin, ben de senin artık bu senlik, benlik nedendir? Evet, gelin birbirimize yaklaşalım. Gelin senliğimizi, benliğimizi atalım. Gelin birbirimizin yolunu vurmayalım. Gelin birbirimizin testisini kırmayalım. Gelin birbirimizin hayatını, kalbini, gönlünü kırmayalım. Bırakın, herkes testisini doldursun. Bırakın, herkes heybesini doldursun. Bırakın, herkes yolunu güzelleştirsin. Bırakın, herkes ibadetini derinleştirsin. Yol vuruculardan olmayalım. Biz hakkın nuruyuz, hakkın aynasıyız. Şu halde kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çekişip duruyoruz?
Kıymetli dostlar, bütün insanlar ve bütün varlık, Allah'ın aynası hükmündedir. Sen, karşındaki aynadır. Onu kırarsan, kendini nasıl görürsün? Aynasız kendini nasıl tanırsın? Aynayı kırma, aynayı parlatmaya çalış. Aynayı sen hala daha tozunu almazsan, aydan sana doğru söylemez. Bir aydınlık ki bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor? Biz hepimiz, bütün insanlar, tek bir vücut halinde, olgun bir insanın varlığında, toplanmış gibiyiz diyen, Hazreti Mevlana'nın Şebu Aruz gecesi, hepinize mübarek olsun. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Birazdan kardeşlerle beraber sema edeceğiz. Bizim sema, mevlevi yolunda bir zikir törenidir. Biz kardeşlerimizi her çarkta Allah diyerekten semazenliği öğretiyoruz. Biraz da latife yapayım. Bizim kardeşlerimiz sema ederken kaç para, kaç para, kaç para diye sema etmiyorlar. Gönüllülük esası Allah, Allah, Allah diyerekten sema ediyorlar. Biz hiçbir sema ve böyle etkinliklerimizden ücret almıyoruz, talep etmiyoruz.
Kapının önünde dergi, sidi, gazete, kitap, herhangi bir ürün satmıyoruz. Sufilik, sufi yolu Allah için yaşamaktır. Her ne yapıyorsa, ibadet tadında ücretini beklememektir. Alkış dahil. Alkış dahil dedim. Alkışlamayın yani. Biz yaptığımız bu hizmetlerin karşılığında kardeşlerden Allah razı olsun dahi denilmesini beklemiyoruz. Biz hiçbir zaman devletin kapısında durup biz şuyuz bize ihale verin. Belediyenin kapısında durup biz buyuz bizden adam alın. Veyahut da böyle soruları kenarlardan sızdırıp kendi adamlarımızı, elemanlarımızı bir yerlere katma derdimiz yok.
En hayırlı rızık, alnınızın teriyle kazandığınızdır. Hadis-i şerifi mucibince alın terimizde yaşamaya çalışıyoruz. O yüzden dini hizmetlerimizi ücrete devşirmemeye gayret ediyoruz. Ücrete devşirmiyoruz. Çünkü gözümüzü Hadis-i Kudsi'ye diktik. Hadis-i Kudsi. Bir grup topluluk mahşer yerinde hiçbir gölgenin bulunmadığı bir anda Allah'ın gölgesinde gölgelenirler. Mahşer halkı ve peygamberler onlara gıpta ile bakarlar ve sorarlar. Bunlar hangi peygamberlerden bir cevap veren münadi melek cevap verir? Der ki bunlar peygamber değil.
Hangi şehitlerden bunlar şehit de değil. Peki bunlar kim? Münadi melek cevap verir. Bunlar dünyada yaşarlarken birbirleriyle akraba olmadıkları halde, birbirleriyle menfaatleri olmadıkları halde, sırf Allah için birbirlerini sevip toplanan ve toplandıklarında Allah'ı zikredenler. Kıymetli dostlar, biz gözümüzü o mahşer yerindeki nurdan minbellere gözümüzü diktik.
Cenab-ı Hak bahşedecek, ihsan edecek, biz o nurdan minbellere oturacağız. Oraya gözümüzü diktiğimiz için biz dini hizmetlerimizin karşılığında bir ücret istemiyoruz. Allah için hepinizi seviyoruz. Allah için kardeşler sema edecekler. Allah için sohbet ediyoruz. Allah için bir yere gidiyorsak gidiyoruz. Ve sizleri de Allah için birazdan yapılacak semada zikre davet ediyoruz. Siz de içinizden Allah deyin. Menkıbe ya, bir gün Abdülkadir Geylan Hazretleri dergahta sabah namazından sonra zikrullah yaparken, bir papaz efendi oradan geçerken, ne yapıyorlar bunlar diye kafasını pencereden sokmuş böyle, bakmış dervişler Allah, Allah, Allah zikrediyorlar.
Papaz bir sefer böyle kafasıyla Allah demiş, kendine gelmiş demiş, sen papazsın ya, yürü. E yürümüş gitmiş, akşam olmuş. Kıyamet kopmuş, mahşer kurulmuş. Hadi bakalım, cennetlik, cehennemlik. E papaz efendiyi götürüyorlar. Geylan Hazretleri zuhur etmiş. Durun demiş. Bir kez durmuş. Allah'ın bana vaadi var. Senin dergahına kim gelir bir sefer Allah der ise, onu bağışlarım dedi. Bana böyle vaad etti. Baş bana ait demiş, kılıcı çekmişçe artık kesivermiş papazın başına. Demiş, gövdesini nereye götürüyorsanız götürün. Evliya menkıbesi ya, inanmayan inanmayabilir, ben inanıyorum. Velhasıl, aa sabah olmuş, papaz efendi kanter içinde, koşa koşa dergahın kapısına mübarek oturmuş huzurda.
Allah, Allah, Allah devam ediyor gene. Kapıyı açmış, papaz efendi içeri girmiş, Geylan Hazretleri kafasını kaldırmış. Gel papaz efendi demiş, akşam başı kurtardın, bugün de vücudu kurtar. Selamun aleyküm. Geceniz hayır olsun. Allah yar ve yardımcınız olsun. Cenab-ı Hak mutluluk versin, afiyet versin, bereket versin. Evlerinize, ülkemize, mahallelerimize, bütün dünyaya ihsan eylesin. Bütün dünyamıza barış, mutluluk, huzur versin inşallah. Geceniz hayır olsun. Efendim, üstadımızın değerli sohbetlerinden dolayı kendilerine teşekkür ediyoruz. Kıymetli hediyelerini vermek üzere, Sayın Vali Yardımcımız Tayyar Şaşmaz Beyefendi'yi huzurlarınızda buraya davet etmek istiyorum. Kısa bir bilgilendirme aldım.
Sayın Valimiz Konya'da hizmet etmiş, tabii Konya'da hizmet etmiş bir vali beyin önünde bizim Hazreti Mevlana'dan bahsetmemiz biraz abes oldu ama yine de huzurlarınıza kendilerinden özür diliyoruz. Hoş geldiniz. Allah razı olsun, Allah yar ve yardımcınız olsun. Tabii Sayın Valim, bu dervişlerin parası pulu yok ya. Çam sakızı, çoban ağırmalı, besnevi. Teşekkür ederiz. Biz teşekkür ederiz. Allah razı olsun, saygılar sınarız. Allah razı olsun inşallah. Sayın Vali Yardımcımıza teşekkür ediyoruz. Sevgili konuklar, Tasavvuf Vakfı Tekirdağ İl Temsilcimiz Sayın Erdoğan Ören'in hediyesini takdim etmek üzere, Tekirdağ Gençlik İl Spor Müdürümüz Sayın Hazan Kadir Kardeş Beyefendi'yi huzurlarınızda buraya davet etmek istiyorum.
Sayın Müdürüm, teşekkür ederiz. Allah razı olsun, sağ olun inşallah. Sevgili misafirler, konuklarımıza teşekkür ediyoruz.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.