Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 24 Aralık 2018 · 1:19:52
Saygıdeğer Protokol, sevgili Gazi Emirliler, sevgili İzmirliler, sizleri Gazi Emir Belediye Başkanım Sayın Halil İbrahim Şenol adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Gazi Emir Belediyesi ve Tasavvuf Vakfı İzmir İl Temsilciliği İşbirliğinde hazırlanan Hazreti Mevlânâ'nın 745. Vusat Yıl Dönümü Şebi Arus programına hoş geldiniz. Sizleri Ulu Önder, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve aziz şehitlerimizin huzurunda bir dakikalık saygı duruşuna ve ardından İstiklal Marşımızı okumaya davet ediyorum. Şebi Arus, Mevlevilikte Mevlânâ Celâlettin Rûmî'nin öldüğü gecedir. Mevlânâ Celâlettin Rûmî bu geceyi Rabbine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğünden dolayı düğün gecesi olarak adlandırılır.
Şebi Arus, Rûmî'nin ölüm yıl dönümlerinde 17 Aralık tarihlerine denk gelen haftalarda yapılan ve Vuslat Yıl Dönümü olarak nitelendirilen uluslararası anma törenleri olarak isimlendirilmeye başlanılan törenlerdir. Gel, ne olursan ol yine gel. İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel.
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel, sözleriyle çağrıda bulunmuştur. Ateşe tapıyor olabilirsiniz. Her türlü günahı işlemiş olabilirsiniz. Belki bin bir fitnenin olduğu yerdesinizdir. Ama asla umudunuzu kaybetmeyin. O halinizi terk edin ve tövbenizi yenileyin. Allah tövbeleri kabul edendir.
Aklın varsa bir başka akılla dost ol da işlerini danışarak yap. İnsan dostunun huyunu alır. Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz. Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz. Sen çiçek olup etrafa gülücükler saçmaya söz ver. Toprak olup seni başının üstünde taşıyan bulunur.
Tan sonra ölmek şeker gibi tatlı şeydir. Seninle ondan sonra ölüm tatlı candan daha tatlıdır. Biz güzeliz. Sen de güzelleş. Beze kendini. Bizim huyumuzla huylan. Bize alış. Başkalarına değil. Bir katre olma. Kendini deniz haline getir. Madem ki denizi özlüyorsun. Katreliği yok et. Git.
Beri gel. Daha da beri. Niceye şu yol vuruculuk. Madem ki sen bensin, ben de senim. Niceye şu senlik, benlik. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Sevgili misafirler, programa geçmeden önce konuşmalarını yapmak üzere Tasavvuf Vakfı İzmir İl Temsilciliği Başkanı Tuncay Sizgen'i davet ediyorum. Değerli İzmirliler, değerli Gazemin Hemşehrilerim, hanımefendiler, beyefendiler, gençler, Hazreti Mevlana'nın ölüm yıl dönümü olan, sevgiliye kavuştuğu gün olan 745. Üstad yıl dönümünü için hepiniz hoş geldiniz.
Biliyorsunuz ki her yıl kutladığımız Aralık ayının 17'sinde sevgili Pir'in sevgiliye kavuştuğu gün olan, yani bize ölümü sevdirdiği an olan, anı kutluyoruz. Biz de biliyoruz ki, bir gün biz de o hakikatle yüzleşeceğiz.
Ama önemli olan, sevgiliyle buluşmak, onunla vustat olmak, ölümün bile güzelliğini bizi sevdiren, sevgili üstadımızı, pirimizi anmış olmanın sevincini yaşıyoruz bugün. Bu yılki temamız hoşgörü, Hazreti Mevlana'da hoşgörü. Biz, tasavvuf vakfı olarak mazlum ve masum olan bütün insanlara karşı şefkatli ve hoşgörülüyüz.
Ama bir tek insanları bugün yeryüzünde hepimizin seyrettiği gibi zulmeden, zalime karşı bir tek müsamakalar değiliz. Biz inanıyoruz ki, sevgili Pir'in dediği gibi, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da dön yine gel dediği gibi, bütün insanların bilmeden hata yapıp, bağışlanabileceğine inandığımız için bu yılda temamızı hoşgörü olarak devam ettirmekteyiz.
İnşallah biraz sonra üstadımızla birlikte sizleri baş başa bırakacağım. Kısaca özet olarak şunu bahsedeyim. Biz yaklaşık 11 yıldır İzmir'de tasavvuf vakfı olarak Gazemir ilçesinde merkez üst kurmuş durumdayız. Siz değerli misafirlerimiz de her yıl, her ay Gazemir Atatürk Kültür Merkezi'nde Gazemir Belediyesi ile birlikte ortaklaşa her ay SEMA programımız ve meslevi söyleşimiz yapılmaktadır.
Belki bu programımıza ilk defa katılan arkadaşlarımız, misafirlerimiz olabilir. Ben bir kez daha buradan duyurmuş olayım. Bu arada tabii yaklaşık 9 yıl ve 10. yıl programımızı da Gazemir Belediye'mizle birlikte geçtiğimiz günlerde yaptık. 2019 programımızı da aldık. Bu arada Gazemir Belediye Başkanımız ve programda katkısı olan bütün arkadaşlarıma ve Kültür Müdürlüğümüze tek tek tekrar teşekkür ediyorum. 2019 programı da İzmir'imizde, Gazemir'imizde bir yıllık olarak planlanmış durumda. Önümüzdeki ayda 13 Ocak'ta Gazemir ilçemizde, Atatürk Kültür Merkezi'nde her ay mutat olarak planlı, düzenli programımız yapılmaktadır. Bu arada ilk defa katılan arkadaşlarımıza, misafirlerimizle buradan duyurmuş olalım. Değerli davetliler, biz Tasavvuf Vakfı olarak bizim her hafta, aslında her gün programımız devam etmekte.
Ancak kaldı ki her salı akşamı Gazemir'deki Tasavvuf Vakfı binamızda semayi zikri şerifimiz devam etmektedir. Bu arada bütün misafirlerimiz, bütün kardeşlerimiz davetlidir. Erkek kardeşlerimiz olarak da her salı akşamı Vakfı binamızda semayi şerif törenimiz yapılmaktadır. Buradan da bildirmiş olayım. Değerli dostlarım, bizim Ramazan ayı içerisinde de İzmir il valileriyle birlikte yaptığımız programımız bulunmaktadır. Her hafta Ramazan ayı içerisinde İzmir Saat Kulesi'nin altında ücretsiz olarak semayi şerif törenimiz iftar programına mütakip. Cumartesiydi değil mi Hacı abi?
Her cuma akşamı Ramazanlara da İzmir Saat Kulesi meydanında yapılmaktadır. Değerli misafirlerimiz, biz aslında bizi belki burada ilk defa izleyen kardeşlerimiz olabilir. Bizim her hafta sema ve muhtırban çalışmalarımız yapılmaktadır. Müracaat yine Tasavvuf Vakfı binamızda yapılabilir. Bir ara biz Gazemir Belediyesi ile birlikte de kursiyer olarak çalıştırdık. İnşallah kültür müdürümüzden biraz sonra o sözü de alacağız inşallah. Bundan sonra belki önümüzdeki günlerde Gazemir Belediyesi olarak diğer hizmetlerimizle ortaklaşa sürdürebiliriz. Değerli dostlarım, ben sözü fazla uzatmak istemiyorum. İnşallah bu 745. Vustad yıl döneminde güzel bir gece geçirmenizi enişten dileklerimle diliyorum, arzu ediyorum.
Geceniz şimdiden hayırlı uğurlu olsun. Konuşmalarından dolayı iyi temsilcimize çok teşekkür ediyoruz. Kendisini bırakmadan önce bir plaket takdiminde bulunacak Tuncay Bey. Belediye Başkanım Sayın Halil İbrahim Şenol adına plaketi almak üzere Gazemir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürümüz Sayın Gürman Özkafalı'yı sahneye davet ediyorum.
Çok teşekkür ediyoruz kendilerine. Değerli konuklar, şimdi sahneyi çok değerli Mevlevi Üstadımız Mustafa Özbağ bırakıyorum. Herkese hoş seyirler diliyoruz. Bir şey deyin, millet beni sanatçı falan zannedecek.
Hepiniz de hoş geldiniz. Allah razı olsun. Cenab-ı Hak cümlemizi birbirimizi seven ve sevdiren kullarından eylesin. Hepinizin ellerine, ayaklarına sağlık. Cenab-ı Hak hepinizin evine, kalbine, gönlüne mutluluk versin inşallah. Ben bir de yazdım, okuyacağım sözde ama böyle olunca yine okumaktan vazgeçeceğiz herhalde. Haklarınızı helal edin inşallah. Şurada bir boşluk yer var. Ayakta kalanlardan birileri otursun. Var mı sahipleri? Tamam, yer mi ayırdınız? Hay maşallah subhanallah. Olsun varsın. Allah yardımcınız olsun. Böyle yoksatmak güzel bir şey. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Ama Cenab-ı Hak'a hamdü sena ediyoruz. Cenab-ı Hak'ı seven, Allah'a aşık, Habibine aşık, insanlara aşık bir zatın sene-i devriyesini büyük bir mutlulukla kutluyoruz.
Gözlerinize bakıyorum, sanki ölüm gününe değil, düğün gününe gelmişsiniz. Demek ki o zatın öldüğüm gün benim düğün günümdür dediği şey tecelli ediyor. O heva ve hevesinden konuşmamış. Öyle bir şey konuşmuş. O konuştuğu şey, o konuştuğu şey, bakın 745 yıl olmuş, 745 yıl sonra tecelli ediyor. Bakıyorum hepinize ben, düğünde bu kadar mutlu olmazsınız. Allah mutluluğunuzu artırsın, Cenab-ı Hak huzurunuzu artırsın, Allah gönlünüzün muradını versin. İnşallah, Rahman, bak Ahmet kardeş bile en mutlusu. Sen İzmir'in gülüsün zaten. Seni tanıyor mu herkes? Çoğu tanır seni. Bu adamı tanıyor musunuz? Bu İzmir'in gülü. İyi tanıyın. O bizim topluluğumuzun en enteresan kıyafet giyeni.
Evet, şimdi herkes ona böyle şey yapabilir hani böyle kıyafetine falan insanlar klasik kıyafeti severler ya ama İzmirliler böyle çiçekli böcekli kıyafetleri seviyorlar ya o da böyle çiçekli böcekli renkli kıyafetler giyiyor. Bizim sufi toplulukta biz onun yok neden çiçekli böcekli giydin, yok senin kulağında neden küpe var, yok sen küpeyi iki tane mi taktın, üç tane mi taktın, yok sen işte kıyafetin şöyleydi, sakalın böyleydi, sen şöylesin, sen böylesin.
Bunlar sufi literatüründe ayıp şeyler. Biz bunları konuşmayız. Gerçek sufi literatürü insanların kıyafet rengiyle uğraşmaz. İnsanlar, yok işte enteresandır sen aç bakayım bir şey. Aç aç aç. Ben seni bugün manken gibi göstereceğim. Dön. Bakın, çizmeler ayrı. Benim çizmeler onun yanında tabii daha fazla da benimki Efe çizmesi. Evet canım kardeşlerim. Hz. Mevlana Celaleti Rum Hazretleri 745 yıl önce ona atfedilen söz. O söz kendisinin değil ama kendisi demiş ki gel ne olursan ol gel. Bu müthiş bir söylem.
Tabii bu söylemi sanki Kur'an ve sünnetin dışındaymış gibi gösteriyorlar. Değil. Bu gel ne olursan ol gel sözü bütün insanlara açık. Bütün insanlar yine Hz. Mevlana Celaleti Rum Hazretleri'nin mesnevi de söylediğine göre bir üzüm salkımı gibi. Diyor ki üzüm salkımı olgunlaşmış olanlar iman edenler. Olgunlaşmamış olanlar iman etmeye aday. O zaman insanları ayrıştırmanın, insanları ötekileştirmenin, insanları birbirine düşürmenin, kavga etmenin bir anlamı yok. Oysa insanlar bazen zaman zaman bütün insanları dini anlayış açısından bir çatının altında toplamaya çalışmışlar. Bazen padişahlar, zalim sultanlar veyahut da kendince kendi dini görüşünü doğru olduğunu ispat etmeye çalışanlar, insanlara zulmederekten bir dini görüşün çatısının altında toplamaya çalışmışlar.
Örneğin Emevilerin son dönemi. Ne yapmışlar? İmam-ı Azam'ı düşünebiliyor musunuz? İmam-ı Azam bir kuyuda öldü. Bizim iştihattaki imamımız, hani deriz ya Hanefiyiz diye, İmam-ı Azam kuyuda öldü. Öldüren kim? Zamanın Emevi sultanı. Sebebi ne? Dini görüş. Bakın dini görüş. Dini görüşüne, o sultanın dini görüşüne uymadı diye İmam-ı Azam'ı katletmiş. O günün sultanı. Ne yapmış? Onu kalkmış, kuyuya hapsetmiş. Hani meşhurdur ya, yine Hanefilerden İmam Serasi vardır. Onun meşhur mevsutu vardır.
Mevsutunu o da kuyunun içinden yazdırmış. Neden? Günün sultanı, onu bugünkü manada Diyanet İşleri Başkanı yapmak istemiş. O da demiş ki, ben Diyanet İşleri Başkanı olmam, sultanın emrine girmem. Din sultanın emrine girmez. O yüzden din, sultanın emrine gelirse dinlikten çıkar. Ben onun emrinin altına girmem demiş. Onu da hapsetmişler, Emevi sultanları. Nereye? O da kuyunun içine. Mevsut 16 cilt. 16 cilti kuyunun içerisinden, hıfzından yazdırmış. Ezbere, o kadar da alim bir kimse. İşte tarih boyunca insanlar, dini görüşlerini ve anlayışlarını diğer insanların üzerinde dikte etmek. Diğer insanların üzerinde zorla kabul ettirmeye çalışmışlar.
Bunun için savaşlar çıkmış. Bunun için insanlar birbirlerini katletmişler. Birbirlerini yok etmişler. Şehirlerini yakmışlar. Ailelerini dağıtmışlar. Çoluklarını, çocuklarını katletmişler. Düşünebiliyor musunuz? Medine-i Münevvere'de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Medine-i Münevvere'nin içinde hiçbir Hristiyan'la savaşmamış. Hiçbir Yahudi ile savaşmamış. Hiçbir Hristiyan'ı ve Yahudi'yi Medine'de katletmemiş. Müşrikler Medine'ye saldırmak istemişler. Hep beraber Medine'yi, Münevvere'yi müşriklere karşı korumuşlar. Yani Medine'yi Münevvere'de birisi Hristiyan diye öldürülmemiş. Birisi Yahudi diye öldürülmemiş.
Hatta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sağlığında Müsellemetül Kezzab denilen yalancı bir peygamber çıkmış, kendi peygamberliğini ilan etmiş. Ben de peygamberim demiş. Ben de peygamberim diyen bir kimseye Hazreti Peygamber savaş açmamış. Hazreti Peygamber savaş açmamış. Ama gelin Müslümanlara bakın şimdi. Müslümanlar tekbir getirerekten camileri bombalıyorlar. Müslümanlar tekbir getirerekten birbirini boğazlıyorlar. Müslümanlar bırakmışlar her şeyi, birbirleriyle uğraşıyorlar. Oysa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuştur ki, Müslüman odur ki dilinden diğer Müslümanlar emindir.
Kıymetli dostlar, bu din nerede kaldı? Müslüman odur ki, diğer Müslümanlar onun dilinden emindir. Kardeşler, hepimiz aynı toplumun insanlarıyız. Söyler misiniz, annemizin dilinden emin miyiz? Babamızın dilinden emin miyiz? Eşimizin dilinden emin miyiz? Arkadaşlarımızın dilinden emin miyiz? Kardeşlerimizin dilinden emin miyiz? Yan yana yürüdüğümüz kimselerin dilinden emin miyiz? Sevgilimiz dediğimiz, uğruna şiirler yazdığımız kimselerin dilinden emin miyiz? Hangi noktadayız? Bana bir tane gelin gösterin, ben kayınvalidemin dilinden eminim diye. Alkışlayacağım onu. Bir tane erkek gösterin, deyin ki ben eşimin işte annesinden babasının dilinden eminim diye.
Ne hale geldik görebiliyor musunuz? Ve insanlar ne acı ki din uğruna birbirine katletmeye başladılar. Birbirlerini boğazlıyorlar. Bu yakın zamanda da değil, çok uzun zamandan beri. Ve Hazreti Mevlana, Cerahat-ı Rum Hazretleri de o gün için aynı toplumun içerisinde yaşıyordu. Aynı toplumun içerisinde yaşadığı için ümitle, umutla o topluluğa diyordu ki gel. Ne olursan ol gel. Ateşe de tapsan gel. Puta da tapsan gel. Neye taparsan tap gel. Ne kadar yaralandıysan yaralandın. Ne kadar seni üzdülerse üzdüler. Seni kimler hançerlediyse hançerledi. Seni kimler yıkmaya çalıştıysa çalıştı. Kalbinde pare pare, yaralar olsa da, için kanı alasa da, ve ümidini kes sen dahi, sabah olmayacak diye düşün sen dahi gel.
Allah'ın dergahı, ümitsizlik dergahı değil. Sen ya Rabbi der, elini açarsan o da sana buyur kulum der, sana cevap verir. Hiç kimse cevap vermez, o sana cevap verir. Annen cevap vermez, baban cevap vermez, eşin cevap vermez. Çocukların, komşuların, kardeşlerin, arkadaşların cevap vermeyebilir. Etrafında tanıdığın hiç kimse sana cevap vermeyebilir. Herkesten kapın kapınmış olabilir. Vardır ya, dostunu sıkıntıda tanı. Bir sıkıntı geldi mi, dostunu o zaman tanı. Bir problemin içerisine düştün mü, anneni, bababını, kardeşini, dostunu, arkadaşlarını o zaman tanı. İyi günde herkes dosttur. Yoklukta, sıkıntıda, hastalıkta, belada, müsibette, dertte, yaşlılıkta değil mi?
Evlat yaşlılıkta lazım değil mi? Komşulukta yaşlılıkta lazım. Öyle değil mi? Kapınızı çalansa, şimdi varsa o evlat değil mi? Kapını çalan olmazsa evlat değil. O da dost değil. Şimdi lazım değil mi? Şu an lazım değil mi? Şimdi lazım. Asıl evlat şimdi lazım. Asıl dostlar, arkadaşlar şimdi lazım. Kapını tıklayacak olan şimdi lazım. Artık yaşlandık. Evet. Acı gerçek bu. Artık yaşlandık. Şimdi lazım. İşte dostluk da en sıkıntılı zamanda lazım. Hiç kimse kalmayabilir. İşin en dip noktasındadırsınlar. En dip. Cepte yok, elde yok, ayakta yok, hiçbir şey de yok.
Kapını tıklatacağın hiç kimse yok. Yaşar insan böyle zamanla. O zamandır insanın Allah'la irtibatı, o zamandır insanın imanının kemale erdiği an. Yoksa kendi kendine düşünür. Abim bana yardım eder. İşte eşim bana yardım eder, dostum bana yardım eder. Kimse yardım etmez dediğinde sen Allah'la baş başasındır. Onun nasındır? Onun nasındır? Ama secdedesin, ama ayaktasın, ama yarı uyku halindesin, dertlisin, hicranlısın, sıkıntılısın, gömülmüşsün, gömülmüşsün. Dersin ki, sabah olmayacak mı? Sabah olunca evden dışarı çıkacaksın ya, atacaksın kendini, unutacaksın, biraz tedavi edeceksin kendini.
Sabahın olmasını beklersin, sabah olmaz. O zaman dersin ki, ya Rabbi, işte zamanın durduğu zamandır. Uzaklardan bir ses, söyle kulum, irkilirsin hemen, bu ses nereden geldi? Dersin ki, denersin kendini, tekrar, acaba ya, şeytan mı seslendi?
Secdede şeytan dokunmaz insana. Secdeye gidersin, ya Rabbi dersin, secdeden bir ses yükseler. Söyle kulum, söyle, o esnada kendinden geçer, derdini unutursun, seninle konuş yok. İşte Hazreti Mevlana da der ki, gel, ne kadar ümitsizlik deryasına düşersen düş, gel. Yeter ki, yeter ki benimle konuş, yeter ki bana anlat, yeter ki benden iste, dön, kime, ona, koş, kime, ona.
Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz, sırrına er, o esnada. Ya bunu kendin gönül rızanına, her şeyden ümidini keserekten yaşa, ya da mecburi istikamet gidersin, öyle yaşarsın. İşte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin ölmeden önce ölünüz sözünü, sufilerin kendilerine ölçü tutup, ölmeden önce ölümle yüzleşip, sadece ve sadece ona yönelmenin adıdır.
Gel, ne olursan ol, gel. Yoksa Hazreti Mevlana, Ceret-i Ruma Hazretleri insanı hevaya, hevese çağırmaz, şeytaniyete çağırmaz, nefsaniyete çağırmaz. Çağırdığı yer Allah'ın dergahıdır. Çağırdığı yer Ahmet-i Mehmet'in dergahı değildir. Çağıldığı yer Ahmet-i Mehmet'in, Hacca'nın, Hüseyin'in, Ayşe'nin yolu değildir. Çağırdığı yer, insanların heva ve hevesi değildir. Çağırdığı yer, Allah'ın dergahıdır. Başka bir yer değildir. O yüzden çağırdığı yer, imandır, sevgidir, hoşgörüdür. Çağırdığı yer, çağırdığı yer yine kendi deyimiyle gel, sevgiye gel, hoşgörüye gel, tevazuya gel diye haykırır başka bir beytinde. Onun çağırdığı yer sevgidir, hoşgörüdür. Hoşgörünün temeli sevgiye dayalır.
Eğer bir kimse sevemiyorsa, sevmiyorsa, hoşgörü sahibi değildir. Hoşgörü sahibi olan, seven insanlardır. Aşıktır o. Aşık olduğundan dolayı hoşgörü sahibidir. Sevmiyorsa, aşık değildir. Seviyorsa, hoşgörür sevdiğini ve sevdiğinin her şeyini. Ve bu, hoşgörünün temeli. Bakın, hoşgörü sevgi temelinde, sevgi merhamet getirir yanında. Bakın, sevgiyi biz böyle bir şeyin zirvesi olarak koyarsak, onun alt askerleridir. Hoşgörü, merhamet. Ve sevgi, imanla bütünleşince sevgi muhteşem olur. İmanla bütünleşmezse, o sevgi muhteşemliğini kaybeder.
Ve seviyorsa o kimse, merhamet sahibidir ve hoşgörü sahibidir. Sevmiyorsa, o ne merhamet sahibidir, ne de hoşgörü sahibidir. O yüzden, Hz. Mevlana Celalettin Rum Hazretleri, bunun çok güzel örneklerini bize verir hep. Ve çağırdığı yer, çağırdığı yer burasıdır. Başka bir yere çağırmaz. Bütün insanlar, bütün insanlar sevilmeyi isterler hep. İşin en kolay yanı olarak görürler. Sevilmek kadar insanların nefsine tatlı gelen bir şey yoktur. Aslında sevilmek kadar zor olan bir şey yoktur. Bana deseler ki, dünyanın en zor şeyi nedir? Ben derim ki, sevilmektir.
Oysa derler, değil mi herkes? Ya sevilmenin nesi var, değil mi? Oh ne kadar güzel, etrafında binlerce kişi pervane dönecek. İyi, birisi senin etrafında bir pervane dönsün de gör bakalım. Birisi senin ciğerini yara yara bir sevsin de gör bakalım. Bir kanını akıtsın senin kapının önünde. Desin ki, buradayım. Ne yapacaksın? Düşünsenize, kapınızın önünde devamlı duran birisi var. Önce nefse hoş gelir. Neden? Kapının önünde ya, muhteşem bir şey. Sabah oldu, o yine kapının önünde. Öğlen kapının önünde. Akşam kapının önünde. Gece saat üç kapının önünde. Sabaha karşı beş kapının önünde.
Hiçbir şey istemiyor. Karşıda bekliyor. Ne yapardınız? Birinci gün geçti orada, ikinci gün geçti orada, üçüncü gün geçti orada. Canın sıkılmaz mıydı? Değil mi? Canın sıkılırdı değil mi? Değil mi? Yeter dersin değil mi? Evet. Sevilmek çok zor bir şeydir. Biz uzaktan sevilmeler hoşumuza gider. Aşkım nasılsın? İyi misin? İyiyim aşkım. Sen de iyi misin? İyiyim. Bitti. Oh ne kadar güzel. Uzaktan sevmek seni. Aşkların en güzeli. Harika. Beni uzaktan sevsen. Sakın benim kapının önüne çadır koğurma. Bu muhteşem bir şey. Herkes nefsani olarak sevilmeyi ister. Ama en zor şeydir. Bakın en zor şeydir.
Sevilmek. En kolayı nedir biliyor musunuz? İnsanlara en zor gelen şey. Sevmektir. Seversin atarsın kenara. Oturur ağlarsın geceler boyu. O düşünsün. Bana ne? Sabaha kadar ağlarım. O düşünsün. Uyuyamıyorsa o uyuyamıyorsun. O uyuyamasın. Desin ki ya benim için ağlayan birisi var. Hadi uyu uyuyabilirsen. Hadi birisi senin için ağlıyor. Gözyaşı döküyor. Hadi sen vur. Bir gün vurur kafaya yatarsın. İki gün. Üçüncü gün. Birisi ağlıyor senin için. Sevmek kolaydır. O yüzden kolay olanı seçin, sevin. Kolay olanı seçin, sevin. Sakın sevilmeyi beklemeyin. Allah muhafaza eylesin.
İnsanı çok sıkıntılı yerlere götürür. İşte Hazreti Mevlana da insanlara diyor ki gelin Allah'ı sevin. Allah sevgisine çağırıyor. Bakın Allah sevgisine. Bunu çağırırken heva heves değil bu. Ayet-i Kerime ey insanlar Allah'a koşun. Allah'a koşun. Bu Ayet-i Kerime'ye tabi olaraktan insanları Allah'a koşmaya yönlendiriyor. Müthiş bir şey. İşte Hazreti Mevlana, Cerahat-i Rumi Hazretlerini böyle engin bir hoşgörüye, merhamete götüren en önemli duygu onun Allah sevgisiydi. O Allah'ı çok sevdiğinden dolayı insanları da severdi, etrafını da severdi ve hiç kimseyi hor hakir görmezdi.
Onun meclisinde her sınıftan insan vardı. İşçisi, hanbalı, bürokratı, siyasetçisi her sınıftan. Sufi dergahları öyledir. Orada hiç kimsenin sınıfsal ayrımı yoktur. Renksel ayrımı yoktur orada. Hiçbir ayrımı yoktur. Sen doktorsun, başka şeye oturacaksın. Sen iş adamısın, bu kürtüye oturacaksın. Böyle bir şey yoktur. Sufi dergahlarda gerçekten sufiyse, gerçekten sufiyse, orada o kimsenin zenginliği, fakirliği, teninin rengi, hangi millettenmiş o, bunlar ayrıştırmaya sebep olan şeyler değildir. Sufi dergahlarında, takvaca üstün olan Allah katında üstündür, distürü, orta yere konur ve takvaca üstün olanı da Allah bilir.
Biz onu, takvametremiz yok ölçelim, bizi de ilgilendirmez. Sufi dergahları böyledir. Hz. Mevlana, Cerahat-ı Rum Hazretlerine dergahı böyleydi. Sizin gibiydi. Biz şimdi içimizde kim zengin, kim fakir bilmiyoruz. Biz kapı açık, kimsenin teni, ırkı nereli olduğu bizi ilgilendirmiyor. Bu zaten sorulmaz, abestir bu. Bir kimsenin dinini soramazsınız, abestir. Mezhebini soramazsınız, abestir. Meşrebini soramazsınız, abestir. Tarikatını soramazsınız, abestir. Hangi tarikata bağlısın? Sorulmaz, abestir. Sen Müslüman mısın, Hristiyan mısın? Sorulmaz, abestir. Bakın, abestir. Sufi öğretisinde bunların hepsi de abestir. Ne iş yapıyorsun? Sorulmaz, abestir. Bize ne senin işinden?
Evli misin, bekar mısın? Ne yapacaksın, kızını mı vereceksin? Oğlunu mu vereceksin? Abestir. Bizde sorulmaz, sorulmamalı. Hz. Mevlana, Celalettin, Rum Hazretlerinin de tekkesi ve tekkesinin müdavimleri öyleydi. Ve içlerinde büyük bir çoğunluğu günahkar kimselerdi. Günahkar. Sufiler hep kendilerini günahkar görürler. Kendilerince derler ki, ya burada en günahkar varsa benimdir. Hani Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin söylediği gibi, bir kişi cennete girecek deseler, o Ömer'dir derim. Bir kişi de cehenneme girecek deseler, o yine Ömer'dir derim der ya. Bu da onun gibi. Sufiler deseler ki, burada bir kişi cennete girecek, o benimdir.
Bir kişi cehenneme gidecek olsa, o yine de benimdir derler. Ama biz takvaca üstün olanı Allah olduğunu biliyoruz. Ve o talebelerin içerisinde hep, her türlü sınıftan insanlar olduğu gibi, günah işleyenler de vardı. O günah işleyenlerden dolayı, etraftaki diğer tekkeler ve medreseler, onları eleştirirlerdi. O eleştirileri kulağına tıkardı. Derdi ki, eğer talebelerimin bana ihtiyaçları olmasaydı, ben onlara talebe olurdum. Bakın dikkat edin, tevazuya bakın, hoşgörüye bakın. Onların bana ihtiyaçları olmasaydı, ben onlara talebe olurdum. Kimin şeyhe ihtiyacı olmaz? Kendisini şeyh görene. Ey o kimse kendisini şeyh görüyorsa, şeyhe ihtiyacı yoktur.
Biz ona müritlik yaparız. Harika. Varsa şeyhlik yapacak olan içinizde, ben birinci müridi olmaya adayım. Gider hemen ona teslim olurum. Derim ki, harika. Teslim olacağım bir mürşid buldum kendime derim. Sebep, o ne kadar güzel. Bak, öğrenmeye ihtiyacı olmayan bir kimse, bütün bilgilerin fevkinde, üstünde bir insandır. Muhteşem, gider ona talebe oluruz. Hazreti Mevlana, öylesine, öylesine. İnce ruhlu bir kimse. Ama bunu, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden öğreniyor. Çünkü, Sufiler, dini temel özünden, kaynağından alırlar. Bu kaynak nedir? Kur'an, sünnettir. Sufiler, Ahmet şunu dedi, Mehmet şunu dedi diye bakmazlar.
Direkt ilmin, dinin kaynağı olan Kur'an ve sünnete bakarlar. Ve Kur'an ve sünnetten alırlar. İşte Hazreti Mevlana, Celalettin, Rum Hazretleri de, o Kur'an ve sünnetten alıyordu. İnsanları ayrıştırmamayı, Hazreti Peygamber'den öğreniyordu. Hazreti Peygamber Efendimiz ne demişti? Arap'ın aceme, acebin araba üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadır dedi. İşte Hazreti Mevlana da diyordu ki, aynı renkte bir damladan var oluruz. Daha sonra Hintlinin, Afrikalının, Kureyşlinin rengini alırız. Görünüşte ayrılırız. Fakat ölüp de toprağın altına girdiğimizde, hepimiz aynı rengi alacağız diyerekten, takvaca üstünlüğe bakardı. Ayrıştırmazdı.
Kıymetli dostlar, biz ne yazık ki bu medeniyetimizi, bu sevgi medeniyetimizi, ne yazık ki kendi ellerimizle biz boğduk. Biz son nefeslerini vermek üzere olanız. Bu medeniyeti yeniden ihya etmektir derdimiz. Yeniden bu toprakları sevgiyle, hoşgörüyle, muhabbetle, merhametle yoğurmaktır derdimiz. Yoksa bu topraklarda sen örtülüydün, o örtüsüzdü, o şucuydu, bu bucuydu, o ondandı, bu bundandı değil derdimiz.
Derdimiz bu topraklarda sevgiyi, muhabbeti, hoşgörüyü, merhameti yeniden yoğurmak, yeniden yaşanabilir bir Anadolu haline getirmek, yeniden bir sevgi medeniyeti kurmak, yeniden bir merhamet medeniyeti kurmak, yeniden bir hoşgörü medeniyeti kurmak, yeniden insanların birbirlerine dostça, arkadaşça, kardeşçe, komsuca, akrabaca bakmasını sağlamak, yeniden annemizi, babamızı sevmek, yeniden kardeşlerimizi sevmek, yeniden dostlarımızı yeni bir anlayışla sevmek, her gün taptaze bir sevgiyle eşimize, sevdiğimize, çocuklarımıza bakmak,
her gün taptaze bir sevgiyle etrafımızı dizayn etmek, yeniden yenilemek, kendimizi yenilemek, dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım diyen Hazreti Mevlana dünü bıraktı, bugün yeniden sevmek lazım, bugün yeniden ciğerini yaka yaka aşık olmak lazım, bugün yeniden, yeniden ciğerinden kan damlata damlata sevmek lazım, bugün yeni bir dünya kuruldu, yeni bir perdede yeniden sevmek, işte dün dünde kaldı, bugün yeni bir gün, bugün yeniden her şeye bakıp yeniden sevmemiz lazım, dünkü suladığınız çiçek, dünkü çiçek değil, dünkü kokladığınız gül, dünkü gül değil,
bugün yeni bir gül oldu o, bugün yeni bir çiçek oldu o, dünkü eş değil, bugün yeni bir eş o, sen önce kendin yeniden bakmayı öğren, yeniden keşfetmeyi öğren, yeniden sevmeyi öğren, de ki bugün sabahleyin ben bütün dünyaya yeniden farklı bir gözle bakacağım, aaa herif senin gözün körmüş, aaa hanım senin ayağın topalmış, e hayır olmadı, eksik gören kendisi eksikti, eksik sensin, Hz. Mevlana der ki, bu alemde her şey aksi sedadır, eksik gördüğün sensin, sen eksiksin, sen yanlışsın ki, onda yanlışlık gördün, sen yanlış olmasaydın, onda yanlışlık görmeyecektin,
sen eksik olmamış olsaydın, etrafında eksiklik görmeyecektin, eee bu eksiklik senden, bu yanlışlık senden, sen bakışını düzel, sen bakışını doğrul, sen anlayışını doğrul, sen yüreğini doğrul, kalbini doğrul, yeniden dünyanın yeniden kurulduğunu o zaman anlayacaksın. Ve Hz. Mevlana Celaleti Rum Hazretleri, 72 millet sırrını bizden dinler, biz ney gibiyiz, 200 mezhep ehliyle bir perdede konuşuyoruz.
Bu muhteşem bir duygu. 72 millet sırrını bizden dinler deyince, Hz. Mevlana bütün dünya üzerindeki, bütün ırki olarak veya dini olarak veya felsefi olarak birbirleriyle ayrılaya düşmüş bütün insanlık alemine sesleniyor. Hepinizin sırrı bizde saklı diyor. Bizde saklı derken, ben hepinizin sırrına ulaştım. Yani varlığın sırrına ulaştım. Yani ben Allah'ın kün lafzının sırrına ulaştım. Kün lafzının ol lafzının sırrına erişince, ben 72,5 milletin sırrına ulaştım. Gel o sırrı o sufilerden dinle. Gel o sırrı o sırrı o olgunluğa ermiş olan kimselerden dinle diyor Hz. Mevlana. Ve bunları insanların içerisinde kendisi yaşayaraktan, insanların içerisinde bil fiil olaraktan söylüyor.
Hz. Mevlana sırçalı köşklerde şeyhlik yapan, sırçalı köşklerde mürşitlik yapan bir kimse değildir. Hz. Mevlana hani Ahmet Kaya'nın şarkısında dediği gibi, beni bir çocuk bile bulur der ya, ben onu diyorum ki, beni bir çocuk bile vurur. Sebep, bir velinin, bir mürşidi kamilin etrafında koruması mı olurmuş? Filanca şeyh efendi, arkasından 25-30 tane koruması var. Allah, bu kim? Filanca şeyh efendi, etrafındakiler korumaları. Oğlum kimden koruyorlar onu? Ses yok. Allah Allah, Allah'a iman edenin korunmaya mı ihtiyacı var? Hz. Mevlana Celalettin, Ruma Hazretleri herkeste iç içe, bir gün sema ediyor. Kardeşleriyle, müritleriyle beraber, sema ederken yine o müritlerden birisi, ben biraz, ben bayındırlıyım ya.
Benim bayındırlı olduğumu bilmeyenler var mı? Elini kaldırsın. Ben İzmir'im, buranın hemen, ilerisinde bayındırdanım ben. Öyle deriz ya, biz bayındırdanız deriz. Bir de İzmirliyiz demeyiz. Bir de işin bu tarafı var. Ben şuradan bayındırlıyım. Ben orada konuştuğum gibi, rahat konuşacağım. Hani sema ediyor, sema ederken, müritlerden birisi, şişenin dibini bulmuş. Efkar basmış, koyuvermiş yakasını. Şişeler bitmiş, raflara gözüne dikmiş. Getirin demiş, raflarda ne varsa. Bugün demiş, keder günüm benim. Vurmuş şişenin dibini. Nereye gidecek? Seven sevdiğine gidecek. Aklında, fikrinde ne varsa oraya gidecek. Aklında, fikrinde kim var? Dergah var, tekke var, Hazreti Mevlana var.
Sallana, sallana, sallana, … Kafa bir dünya. Türkü çağıra çağıra, vurmuş dergaha gitmiş. Dergah'ta bakmış, semazenler. Sema ediyorlar, meşk ediyorlar. Hazreti Mevlana da sema ediyor. Ortada, seven orada, sevilen orada, dost orada, dostun dostları orada. Herkes birbirine bakıyor, cemalleşiyor. Öyle bir sema ki, kendinden geçmiş herkes. Allah, Allah, Allah. Sema ediyorlar. Bir Allah sesi var. Sarhoş. O da geliyor. O da başlıyor. Allah, Allah, sema etme. Kafa bir dünya. Şimdi her yerde vardır ham dervişler. Şeyhi koruyacak.
Bırak kardeşim ya, Allah. Sana mı düştü korumak? Bırak. Bizim Cevdet de yapıyor onu. Birisi geldi, diyor ki, beni nikahına al. Cevdet hemen beni arabaya doldurdu, bindirdi. Oğlum, kimden yanasın dedim ya. İstanbul'da bir de ters istikamete girdi. Kaçırıyor beni. Ulan dedim, kimden yanasın? Kimi kaçırıyorsun sen? Sustum bir ara, baktım. Ters istikamet. Bodozlamasına gidecek. Bırak, kendinden geçmiş birisi. Koruyacak ya, biz koruyacağız böyle. Kimi? Şeyhimizi. Allah muhafaza eylesin. Bırak kardeşim. Herkes gelsin onun yanına. Neyse, gelmiş o sarhoş. O da sema ediyor. E sarhoşun seması ne olacak? Yalpalaya yalpalaya.
Ne güzel, değil mi? Aaa! Kime çarpıyormuş? Umrunda değil. Kime çarpıyor? Hazreti Mevlana'ya çarpıyor. Semazenler akıllarıyla sema ederlerse, aman bizim tennuremiz bunun tennuresine değmez. Ulan sana ne tennureden yavrum. Bırak, kime dokunursa dokunsun sen Allah desene. Biz Allah demek için sema ediyoruz. Eyvallah. Sen bırak Allah de. İşte o sarhoş da gelmiş ya. Biz sarhoş görüyoruz. Öyle görmez miyiz? Değil mi? Biz deriz ki ya, ne sarhoş adam ya. Nasıl sarhoş sensin? O ayık. O böyle gitmiş, Hazreti Mevlana'ya da dokunmaya başlamış. Seviyor ya. Ona çarpmaya başlamış. Oradaki müritler hemen onu durduracaklar. Hemen ondan uzaklaştıracaklar.
Muhteşem cevap. Diyor ki, o içmiş, siz sarhoş olmuşsunuz. Ne yapma ona dokunuyorsunuz? O içmiş sadece. O sarhoş değil. Kim sarhoş? Onu Mevlana'dan ayırmaya çalışan sarhoş. Canım kardeşlerim, bir kimse içer sallana sallana gider. Onun işlediği günah göründü. Göründü. Değil mi? Göründüğü için biz onu kere görürüz. Bırak şunu ya. Neden? Her gün içiyor ya. İyi. Sen de onun için her gün içiyor deyince arkasından, sen gıybet ettin ya. Asıl sen sarhoş oldun. O ondan sarhoş oldu.
Sen gıybetten sarhoş oldun. Sen gıybet sarhoş oldun. O daha kötü ya. Gıybet. İçmekten daha kötü. Öyle dedi birisi. Hacı baba dedi. Ne yapayım dedi. Ne yapıyorsun yavrum dedim. Sen deyince dedi. Oğlum bu kimyasalı bırak. Ben dedi kimyasalı bıraktım. Eee dedim ben. Akşamları vicgaralık yapıyorum baba dedi ya. Oğlum ne yapıyorsun dedim ben. Ne yapayım baba dedi. Şimdi dedi. Ne o uyuşturucu bağımlılarının gittiği yer. Anatem mi diyorlar. Şimdi dedi ben anateme gitsem dedi. Bana dedi her akşam zaten dedi bir haf verecek uyuşturucu olarak dedi. Eee dedim ben. Sen dedi bana dedi doğru söyledin dedi. Bak nasihatını kabul ediyorum dedi.
Ondan sonra ben dedi bu kimyasalı bıraktım. Esrar içiyorum baba dedi ya. Akşamları dedi bir vicgaralık sarıyorum. Vuruyorum kafaya yatıyorum. Kimseyle işim yok dedi. Kimseyle dövüşmüyor musun dedim ben. Dövüşmüyorum dedi. Kimseye bir şey demiyor musun dedim ben. Demiyorum dedi. Sen dedim bir müddet böyle git. Gitmiş. Arkadaşlarla demiş arkadaşlar ben demiş şeyhi buldum. Demişler ne oldu. Akşamları bir cigaralıya fetva verdi bana demiş. Otya demiş. O yüzden demiş bir cigaralık akşamları bana dedi ki demiş bir müddet iç. Hemen birkaç tane arkadaşını almış yanına. Baktım orada çay hocağında 5-6 kişi oturuyorlar böyle her birinin şakülü kayık. Ondan sonra aa baktım bizim çocuk da onların içinden.
Dedim ne oldu tamam mı? Baba bizimkiler bunlar dedi. Bunlar kim dedim ben. Baba bunlara söyledim dedi. Bu kimyasalı bırakın. Bir şeyh buldum. Ondan sonra cigaralıya müsaade diyor. Dedim dedi getirdim dedi. Getir hepsini bana sen dedi. Hepsini de getir. Hepsi de geldi. Böyle duruyorlar. Biri dayanamadı. Sen ne güzel babasın ya dedi. Varsa birisi dedi ben onu bir çaklayayım geleyim buraya dedi. Ulan oğlum ben sizi dedim bunun için çağırmadım. Gelin tövbe edin. Gelin Allah'ı zikredin diye çağırdım dedim. O yüzden Hazreti Mevlana da diyor ki bakın hoşgörüye bakın. Bakın terbiyeye bakın. O sarhoş kimseye sen neden içtin demiyor. Arkadaşlarına diyor bu içmiş siz sarhoş olmuşsunuz.
Ama bu terbiye. Unutuldu. Hazreti Muhammed Mustafa'dan bu terbiye. Ne oldu? Sahabeden birisi içki haram edildiği halde içiyordu. İçiyordu. Hazreti Peygamber bir ona böyle bir ceza verdi. Gene içmeye devam etti. Bir daha ceza verdi. Gene içmeye devam ediyor. Bir gün böyle ceza verdiğinde sahabelerin bir kısmı böyle kendisini çok takva görenler olur ya. Böyle o, o, o, din ondan sorulur. Kendisini öyle görenler var ya sahabenin içerisinde de var. Onlar da insan. Birisi böyle hani tıh Allah senin cezanı vermesin. Yine mi içtin? Diyecek Allah Resulü husus da döndü ona. Dedi ki sus. O dedi Allah ve Resulü'nü sever. Bakın koca peygamber içki müptelası olan bir sahabesi için söylüyor.
Sus. O diyor Allah ve Resulü'nü sever. Onun aleyhinde konuşma. O sahabe ne yapıyor sonra biliyor musunuz? Hazreti Ömer Efendimiz İran seferine gidiyor. İran seferine gidince Ömer'in başında da komutan var. Asker İran seferinde. Böyle İran seferi sıkıntılı bir sefer. Bu da içki içiyor diye bunu hapsediyorlar. O komutanın eşine haber gönderiyor. Bir gelsin benim yanıma eşi geliyor. Diyor ki beni serbest bırak. Vallahi de billahi de ben diyor. Senin komutandan önce kocandan önce geleceğim kendimi tekrar buraya hapsedeceğim. O komutan hanımı bu sahabeyi serbest bırakıyor. Bu sahabe ağzını burnunu bağlıyor. Yüzünü örtüyor. Cenk meydanına bir çıkıyor.
Tam böyle Müslümanlar da ortada böyle. Bir doluyor o Müslüman şeylerin küffarın içerisine. Çifte kılıç kullanır. Çifte böyle sarık sarar. Taylasan yaparmış. Ağzına da bağlarmış sarığını. Ağzına ısırırmış böyle. Bir giriyor savaş meydanına. Tufanını çıkarıyor ortalığın. O komutan bakıyormuş ona. Diyormuş ki ya bu onun gibi savaşıyor. Ama ben diyormuş kendi elimle zincirledim bunu. Bu vuruyor, kırıyor, vuruyor, kırıyor, vuruyor, kırıyor. Müslümanlar bir nefes alıyor. Sonra tekrar atına hızla binip dönüyor geriye. Gene hafızhaneye giriyor. Komutan geliyor, diyor vallahi seni burada görmeseydim diyecektim ki bugün savaş meydanında savaşan sendin. Eşine diyor ki bunu bıraktın mı sen?
Vallahi diyor bana öyle yalvardı, öyle yalvardı ki. Beni bırak. Benim kardeşlerim, dostlarım zorda. Ben onlara gidip yardım etmem lazım, dedi bana. Ben diyor dayanamadım, bıraktım. Ve o sahabeyi, o komutanı affediyor. Canım kardeşlerim, bir kimse hata yaptıysa, kusur işlediyse, yanlış yaptıysa, bu çocuğumuz olabilir, bu gelinimiz, damadımız olabilir, bu annemiz, babamız olabilir, bu kardeşimiz, arkadaşımız olabilir.
Onların hatalarından ve kusurlarından dolayı onları itmeyelim. Onları reddetmeyelim. Onları ötelemeyelim. Onları kovmayalım. Ben şimdi, bende böyle anı çok, ben sabaha kadar anlatırım. Ben bazen anlatıyorum, bir gün derse çıkıyorum böyle telefirik diye bir yer var oraya. Bir tanımıyorum adamı. Adam esrarı yakmış sigarayı. Çeke çeke aşağı iniyor yukarıdan. Ben de zikrullığa gidiyorum. Arabayı durdurdum. Açtım camı. Bleder dedim ben şimdi. Vurdu var vakti. Buyur bleder dedi. Dedim oğlanı var, olmayanı var. Mangal kömürü gibi yakmışsın dedim. Ben tren bacası gibi tüttüre tüttüre gidiyorsun. Dedim ya Allah'tan kork. Hiç olmazsa sakla dedim ben şimdi buna.
Bu böyle baktı. Mustafa Hoca dedikleri sensin herhalde dedi. Ne oldu dedim ben. Seni söylediler. Ben seni tanıdım dedi. Buyur hocam bir dümanda sen çek dedi. Dedim ne alakası var. Ben seni bırakasın diye söyledim dedim. Böyle göstere göstere, özendire özendire yapmayasın diye söyledim. Hocam sen yukarı dedi zikruluğa mı gidiyorsun dedi. Evet dedim. Benim dedi sevmiyorum bir birader var dedi. O geliyor diye gelmiyorum dedi. Sen gel dedim ya. Sen gel. Aradan iki saat sonra bu kapıda böyle bir bakıyor bana. Drakula gibi dedim gel yanıma. Şimdi Almanya'da sohbetleri dinliyor. Ondan bahsettiğim zaman da hemen o tanıdıklarına haber göndermiş. Bende yeni telefonu yok bana hemen yeni telefonunu verin.
Şimdi normalde geldi bir baktım ben kayık kafası. Sen gel dedim buraya benim yanıma otur. Geldi yanıma oturdu. Bu cezaevirlerinde yatmış çıkmış bir sürü işler yapmış. Bu tövbe etti. Ne bileyim işte başladı dersleri gelip gitmeye. Bir gün gene teleferikte ben yukarı doğru derse gidiyorum. Birisi kocaman bir sarık sarmış. Sarık bizim sarıklardan. Van diyorum bu sarık bizinkilerin sarığından ama bu kim? Yanına yaklaştım. Bir baktım. Aa bizimki. Dedim ne yapıyorsun? Ne yapayım hocam dedi ya. Hep dedi üfürükle mi görecekler bizi millet. Bir sefer de sarıkla görsünler dedi. Dedim harika gel otur arabaya oturdu neyse. Bu kardeş aşıkmış birisine.
Bir kızcağıza aşık olmuş. Bunun yolu sıkıntılı diye bu kızı ona vermemişler. Kız Almanya'da bekar bu Bursa'da bekar. Aşıklığa bakın. Bunun arkasından bu çıktı. Dedim gel kuzum sen bendensin. İste benden ne istiyorsan. Bu güzel bir derviş oldu. Sonra bunun o aşık olduğu kızı haber gönderdim. Dedim bu seni bekliyor. Gel dedim bununla evlen. Sen de bunu bekliyormuşsun dedim. Babamlar vermiyor dedi. Gelsin dedim babanla ben konuşacağım. Kızlar geldiler Türkiye'ye. Bursa'ya geldiler. Adam Bursa'da evi bir barkı satmış. Bundan dolayı. Dedim bak bu çocuk tövbe etti. Her şeyi bıraktı. İyi bir derviş oldu. Bu dedim senin kıza ulaşamadığından dolayı yolunu kaybetmiş.
Gel dedim bunları evlendirelim. Evlendirdik. Almanya'da şimdi. Her şeye tövbe etti. Harika bir hayatı var. Çocukları doldu. Muhteşem bir hayat kurdular. Canım kardeşlerim. Buradaki derdim şu. İnsanları yanlışlıklarından dolayı, hatalarından dolayı, eksikliklerinden dolayı biz onları itmeyelim. Biz onlara sahip çıkalım. Onların tövbe etmelerine vesile olalım. Kötülüklerden kurtulmalarına vesile olalım. Şimdi canım kardeşlerim daha fazla sizi tutmak istemiyorum. Sema yapacağız ya. Bu sema ile alakalı bu seneki bütün programlarda kısacık bir konuşma yapıyorum. Çünkü bilir bilmez herkes semanın olmadığını, haram olduğunu, sonradan çıktığını, işte hatta bugün bir arkadaş göndermiş, bir böyle birisi yazmış.
Ne o? Yetiş Nur Muhammed. İşte ne o? İnsanlar dönüyor. Yetiş ya Nur Muhammed. Yok işte dinin özü gidiyor falan diye. Allah Allah. Kardeşler, canım kardeşlerim. Bu sizinle alakalı değil. Siz muhakkak ki böyle bir muhabbet içindesiniz, buradasınız. Ama bu sohbetler, bu konuşmalar şimdi canlı yayın olarak yayınlanıyor ya. O yüzden bu sohbeti dinleyen veyahut da dinleyecek olan bu meseleyi bilir bilmez lafı satanlara. Bir hadis okacağım. Vaktinizi alıyorum, hakkınızı helal edin. Meseleyi bitireceğim. Hadis şu. İmam-ı Hanbel Hazretleri Müsned'inde naklediyor. Hazreti Ali radiyallahu anh dedi ki, ben Cafer ve Zeyd'le birlikte Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme gittik.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Zeyd'e dedi ki, sen benim azatlımsın. Bu zaman sevinçten Zeyd bir ayağının üzerinde Peygamberin etrafında dönüp durmaya başladı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sonra Cafer'e dedi ki, Cafer Hazreti Ali Efendimiz'in kardeşi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin ve kendisi kardeş çocukları oluyor, amca çocuğu. Cafer'e dedi, sen ahlaken ve fıtraten bana benzersin dedi. Bu zaman Cafer de Zeyd'in arkasından dönüp durmaya başladı. Sonra da bana dedi ki, yani Hazreti Ali Efendimiz'e dedi ki, sen bendensin, ben de sendenim dedi. Bu zaman ben de Cafer'in arkasında dönüp durmaya başladım. İmam-ı Hanbel, Hüsnet, Cilt 1, sayfa 537, hadis nonsu 857.
Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler, bizim birazdan icra edilecek olan sema, hakkında hadis olan bir ritüeldir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin ashabı, Allah'a ve peygamber olan sevgisini böyle göstermişti. Sema bir sevgi gösterisidir. Bir kimse sevdiğini gösterir böyle. Sufiler kendilerine bunu ölçü etmişler. Bu Hazreti Mevlana ile başlayan bir ritüel değildir. Hazreti Mevlana, Celal'da'nın Rumi Hazretleri'nde zirve yapmıştır ritüel. Yoksa bu bütün Sufilerin içerisindeki bir ritüeldir. Zikir halakasında olan bir ritüeldir. Bunu kadınlar da yapabilirler, kendi aralarında erkekler de yapabilirler.
Bir de o var. Kadınlar sema eder mi? Ha kadınlar namaz kılar, oruç tutar, Allah'ı zikreder, hacca gider, ömre gider, sema edemez. Bir de böyle bir şey var. Allah muhafaza eylesin. Kadınlar da sema ederler. Namaz kılan erkekler, namaz kılan kadınlar, oruç tutan kadınlar, oruç tutan erkekler. Ayet-i Kerime meşhurdur. Şimdi kıymetli dostlar, o yüzden sema bu manada bir sevgi gösterisi, bir zikir ritüelidir. Bizim, biz kardeşlerimize semayı öğretirken, biz onlara her çarkta Allah demelerini tavsiye edip öyle öğretiyoruz. Onlar Allah, Allah, Allah, Allah diye diye sema ediyorlar. Ben bazen bu lafzı farklılaştırıyorum. Bizim semazen kardeşler kaç para, kaç para, kaç para, kaç para, kaç para diye sema etmiyorlar. Bizim hiçbir tasavvuf vakfının merkez ve şubeleriyle yapmış olduğu dini hizmetlerin hiçbirinde ücret yoktur.
Hiçbirinde sufilik yapmış olduğu dini ibadetlerinden ve hizmetlerinin karşılığını bekleyen bir felsefet inanış değildir. Din, din karşılığı ücret olan bir olgu değildir. Cenab-ı Hak Kur'an'ında sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz buyurmuştur. Emirdir bu, emir. Bir kimse size Kur'an-ı Kerim okuyup ücret alıyorsa, o Kur'an-ı Kerim okuyan ondan sevap beklemesin. Bir kimse bir dini hizmet yapıyorsa ve onun karşılığında ücret alıyorsa, ondan sevap beklemesin. O Allah için yapılan bir şey değildir. O yüzden sufiler karşılıksız Allah'a hizmet ederler. Karşılıksız Allah'ın kullarına hizmet ederler.
Karşılıksız. Karşılıksız sohbet ederler. Karşılıksız zikrederler. Karşılıksız sema ederler. Karşılıksız nasihat ederler. Biz buraya alkış toplamaya gelmedik. Biz buraya Allah razı olsun denilmek için de gelmedik. Bunu ciddi ciddi söylüyorum. Biz Allah için buradayız. Allah için buradayız. Sizi Allah için seviyoruz. Kardeşlerimizi Allah için seviyoruz. Benim halim vaktim yerinde. Ben hala da çalışıyorum, ticaret yapıyorum. Benim hiç kimsenin parasına, puluna, malına, mülküne ihtiyacım yok. Hiç olmalı. Cenab-ı Hak bana bahşetti, lütfetti. Dinin karşılığı, dinin karşılığı sadece Allah'tır. Cennet de değildir.
Burada beraber yol yürüdüğümüz kardeşlere sesleniyorum. Gözünüzü cennete diktiyseniz burada işiniz yok. Cennete girmek kadar kolay bir şey yok çünkü. Ey kadınlar bana üç şeyi söz verin, ben de size cenneti söz vereyim. Beş vakit farz namazlarınızı kılın, otuz Ramazan oruçlarınızı tutun, kocalarınıza itaat edeceğinize söz verin, ben de size cenneti söz vereyim. Hadis-i şerif. Cennet vallahi kolay, billahi kolay. Zor değil. Zor değil. Zor olan ne biliyor musunuz? Bana seni gerek seni demek. İsteyene versen onu. Bana seni gerek seni.
Cennet cennet cennet dedikleri. Üç beş hırı, üç beş kıvrı, üç beş kıvrı, bana isteyene versen onu. Bana seni gerek seni. Bana seni gerek seni. Zor olan bu. Allah için yaşamak. Allah için yaşamak, Allah için sevmek, Allah için tutmak, Allah için yürümek, Allah için yaşamak. Merhametini Allah için yapmak, hoşgörünü Allah için tutmak, bir kardeşinin elinden Allah için tutmak, eşini Allah için sevmek, çocuğunu Allah için sevmek, arkadaşını, kardeşini, dostunu Allah için sevmek.
Bir menfaat bekle. Bir menfaat beklemek sizin, bir tebessüm beklemek sizin, bir alkış beklemek sizin, bir lokma ekmek beklemek sizin, bir damla bir damla uyku beklemek sizin. Allah için olmak. Allah için. Bizim geceliğimiz beş bin lira değil. Bizim aylığımız seksen bin lira değil. Biz parayla sohbet eden, sema eden topluluklardan değiliz. O yüzden fitursuzuz. O yüzden bağımsızız. O yüzden özgürüz.
O yüzden hürüz. Ancak Allah'a hesap veririz. Ancak Allah'ın önünde eğiliriz. Ancak Allah'a secde ederiz. Hiçbir bürokrata, hiçbir siyasetçiye, hiçbir kurum ve kuruluşa, hiçbir olguya, hiçbir göbek bağımız yok. Biz bu vatanı ve bu milleti seven garip kullarız. O yüzden sufilik karşılıksız olmaktır. Sufilik karşılıksız sevmektir. Sufilik, vuslatı düşünmeden aşık olmaktır. Vuslatı düşünen, vuslatı kendisine hedef etmiştir. Biz o yüzden vuslatı düşünmeden aşıklığımızı düşünürüz. Aşık olmak, oldukça aşık olmak isteriz. Oldukça olmak isteriz. İçtikçe
içmek isteriz. Içtikçe içmek isteriz. Yok mu daha deriz. Saki. Doldur kadehleri yine bu gece. Bak ben Gazi Emir'e geldim. Yine efkar bastı benim ciğerimi. Yine kalbim kıpır kıpır etti benim. Haydi bir kadeh senin için, bir kadeh benim için. Bir kadeh de buradaki dostlar için doldur. Ben içeyim, onların gözlerine bakayım, seni göreyim. Onlar içsin, onlar benim gözlerime baksınlar, seni görsünler. Gel dostlar sarhoş olsun, sen sarhoş ol, ben sarhoş olayım. Hiç ayılmayalım. Biz topluca seni seyredelim. Ey sevgili, senin kalkülünü bir an
görmek için buradayız. Bir an için, kulun nidasını duymak için buradayız. Başımız okşansın diye buradayız. Garibiz, annesiziz, babasızızız. Garibiz, kimimiz, kimsemiz yok. Garibiz, arkamızda dayımız, emmimiz yok. Garibiz, arkamızda zenginimiz yok. Garibiz, arkamızda tankımız yok, tüfeğimiz yok. Biz senin yeryüzündeki garipleriniz.
kimsesiziz. Bizim anamız da sensin, babamız da sensin. Bizim dayımız da sensin, amcamız da sensin. Bizim sahibimiz de sensin. Beyiz, seni tanıdık, seni bildik. Gözümüzü sende açtık. Sen bizim ilk aşık olduğumuzsun. Sen bizim gözüne doya doya bakamadığımızsın. Sen bizim ellerini ellerimizde saramadığımızsın. Ey sevgili, hiç olmazsa bu gece gel. Hiç olmazsa bu gece gel. Bu gece bizim başlarımızı okşa. Bu gece yüreklerimizi okşa. Bu gece dillerimizi okşa. Dillerimiz seni desin. Dillerimiz senden istesin. Ve dillerimizin son kelimesi
Allah olsun. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.