Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 23 Mart 2025 · 1:02:28
Evet, Ramazan malum son on gün. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ilk önce Ramazan'ın ilk on gününde Kadir gecesini aramış, sonraki yıl ortasındaki on günde aramış, sonraki yıl son on günde aramış ve son on günde aranılmasında sabit kalmış. Ve ondan sonra Ramazan'ın son on günlerinde hep Kadir gecesini aramak için itikafa girmiş. Ve Ümmet-i Muhammed de yaklaşık 27'nin 28'e bağlayan 27. geceyi Kadir gecesi olarak kendilerince tespit etmişler. Bütün o hadis-i şeriflere ve görünen olaylara bakaraktan. O yüzden Cenab-ı Hak hüsn-ü zan üzerindedir. Ümmet-i Muhammed'in bu konuda hüsn-ü zanı var. 27. gece olduğuna dair Kadir gecesini 27. gecede kutluyoruz.
Ama son on gün içerisinde hangi gecede saklı tam bir net değil. İlk gün hani tek günlerde arayın demiş 21, 23, 25, 27, 29 gibi. O yüzden biz bu Ramazan'ın Cenab-ı Hak'a hamdolsun, geçen Ramazan da öyle olduydu. Biz devamlı her gece hem teravih kılaraktan hem de küçük bir zikir yaparaktan inşallah bütün Ramazan'ın içerisine öyle geçirmeye gayret ediyoruz. O yüzden hamdolsun mutluluğumuz, sevincimiz bu konuda üst düzeyde. Evet böyle bir Ramazan sohbeti olsun varsa sorunuz sorun inşallah. Ne güzel kimsenin sorusu yok demek ki. Elanım var salih yani. Salih olmasa kim soru soracak yani. Salih demeyelim yani onun lakabı bizde neydi? Küpeli derviş.
Kendisine itiraf ettirdim ben söylemedim. Evet. Efendim, müritle mürşid arasında veya Allah'la kul arasında korkulmak mı daha sevgiden üstündür yoksa sevgi mi, sevmek mi korkulmaktan daha evladır? Bak böyle sevgiden laf açıyorsunuz, millet pert oluyor sana. Şimdi normalde korkunun temel ögesine yani bir kimse neye korkar? Normalde eğer ki avam insanların korkusu gibi, hani işte cehennemde yanmaktan korkmak gibi veyahut da Allah'ın azap ediciliğinden korkmak gibi veyahut da Cenab-ı Hak ona celal sıfatıyla veya kahar sıfatıyla tecelli edecek, onu kahra perişan edecek. Öyle bir korku mu? O zaman böyle bir korku sufi noktasında şey değildir.
Hani avama aittir bu korku. Bütün cezalar avam içindir. Çünkü avam suç işler. Avam suç işeceği için onun o suçu engellemek için onu korkutursun cezayla. Bütün inanç felsefelerinin hepsinde bir ceza sistemi vardır, ceza yöntemi vardır. Bu ceza o avamı yola getirmek içindir. Normalde avam onunla yola gelir ama sevenin korkusu farklıdır. O Allah'ı seven bir kimse cehennem ateşinden, korktuğundan dolayı yapmaz. O Cenab-ı Hak'ın sevgisinde eksiklik olacak diye o ayrı bir korku yaşar. Asıl korkan sevendir. Gerçekten hakikat manasında o kimse korkuyorsa o zaman Allah'la arasının perdelenmesinden korkar.
Seven kendi maaşukuyla, sevdiğiyle arasının perdelenmesinden korkar. Bu korku çok farklı bir şeydir. Ondan uzaklaşmaktan korkar. Ona hasret bitmez de hasret kalmaktan korkar. Onunla diyaloğunun bozulmasından korkar. Bu korku öbür korku gibi değildir. Bu avam korkusu değildir. Bu aslında hasların, hasül hasların korkusudur. Mesela o kimse bir sufi düşünün. O sufi öyle bir tecellide, yani üstadını rabıta ettiği anda üstadıyla görüşüyor. Asıl korku ondadır. Sebep onun kesilmesini istemez. Onun perdelenmesini istemez. Bu noktada o kendisini hep disiplin eder. Hep rabıtasını kuvvetlendirir. Çünkü onun o perdelenmesi ona ölüm gibi gelir. Ama öbürkü böyle bir halden haberi yok.
O ne düşünür? O der ki, ben dergahtan ayrılırsam korkusu onda vardır. Mesela işte bir suç istedi, bundan haberdar olur da beni dergahtan atarsa korkusu vardır. Bu korku ayrı bir şeydir. İkisi de derviştir. Ama öbürkü perdelenmekten korkar. Her seven sevdiğinden uzak düşme korkusu yaşar. Sevdiğiyle perdelenme korkusu yaşar. Eğer bu korku onda yoksa, onun sevgi derecesi aşağıdadır. O muhabbeti de biz sevginin içine koysak, işte onları tasnif ederken, ben tasnif ederim çünkü ayırırım, beğenmeyi de biz sevmenin içine koysak, çünkü hepsi sevmenin içindedir. O kimse kendince, o sevme derecesine göre ondan ayrı düşmenin, perdelenmenin korkusunu yaşar.
Beğeniyordur o kimse, beğenende bu kadar çok korku olmaz. Perdelenme korkusu olmaz onda. Ama o kimse böyle üstadiyle devamlı, hem hal içindeyse, o zaman onda perdelenme korkusu olur. Onda hani bir şey yaparsam, üstad bana kaşını çatarsa korkusu olur. Bir suç işlersem, bir yanlış yaparsam, dergahın adabına, erkanına riayet etmezsem, o da bununla alakalı, hani beni ikaz ederse, veya bu konuda bana bir şey söylerse, korkusu olur. Arası bozulacak diye korkusu olur. Bu korkuyla, örneğin dervişler arasında, işte dergahtan atılma korkusu aynı değildir. O dergahtan atılma korkusu yaşayan kimse, avamdır. Dervişin avamıdır. Ya neden onu yaşar? Mesela işte bir dervişe hakaret eder, bir dervişin hakkına, hukukuna riayet etmez. O kendince hem onu yapar, hem de korkar.
Yani der ki bundan haber olursa, beni atar mı? Atar. Filancayı attı mı attı, filancayı şöyle yaptı mı yaptı. Bu örnekler de gözünün önüne sıralanır. Kendince o korkuyla kendini dizayn eder. Korku olmazsa olmaz. Eyvallah. Korku lazımdır insanlara. Ama öbürkünün korkusu, o maşukla arasının perdelenmesinden korkar. Dua etti o kimse şimdi. Ya Rabbi benim başımda böyle bir problem var. Veya şöyle bir şey var. Bundan, bundan beni uzaklaştır dedi. Tak uzaklaştırdı Cenab-ı Hak. Şimdi onun Allah'la olan ilişkisinin bozulmasını hiç istemez artık o. Çünkü duasının tecelliyatını görüyor. İsteğinin tecelliyatını görüyor. Veya Ya Rabbi hasretim sana bir cemal bakışı atsaydın da, yüreğimi bir okşasaydın, şu garip gönlüm gecenin yarısında cüşü huruş etseydi, seninle zevklenseydi deninde yıldırım gibi çarptı.
O yıldırım gibi o çarpınca onun o normalde onu asla kaybetmek istemez. Bu sefer der ki, Ramazan duaların kabul olunduğu ay, ben her gecimi böyle geçireyim. Ben şöyle bir dünyevi isteklerimi, arzularımı bir kenara koyayım. Şöyle nefsimin isteklerini de bir kenara koyayım. Ben Ramazan gecesini onunla baş başa geçireyim. Ya Rabbi seninle baş başa geçirecek geceyi istiyorum. Önümdeki engelleri, perdeleri kaldır, kaldırdı her şeyi. Duası kabul oldu. Anında cevap geldi. O zaman o kimse perdelenmek istemez hiç. Bak hiç perdelenmek istemez. O perdelenme korkusu yaşamaya başladı. Çünkü gece herkes kenara çekildi. O başladı tevhide, mürakabeye.
Ondan sonra gönlünden dedi ki, beni nurunun içine al. Bir göreyim senin nurunu, bu geceki nurunu dedi. Şak nurunun içine aldı. Rengi değişti, ahvali değişiyor, her şey değişti. O perdelenmiyor bu. Bu, bu perdesiz. O esnada o perdelenmemek için, o her türlü şeyi yapar. Ama o bir tecrübe de getirir insana. Ne zaman perdeleniyor? Eşine olmadık bir laf söylüyor, perde kalkıyor. İnce çünkü iş. Çocuğuna olmadık bir laf söylüyor, perde kalkıyor. Dervişi olmadık bir şey yapıyor. Perde. Perde de sıkıntı var. Perde kalkmıyor unuttur. Kalkıyor dedim yani. O perde, önünde perdelenme var çünkü. Neden perdelendi? O kendi kendine analize edecek. Tövbe edecek.
Tövbe ettikten sonra, ha diyecek ki, ben burada bunu yapmışım, burada şunu yapmışım. O yüzden perdelendim. Ya Rabbi, tövbe ediyorum. Bir daha bu yaptıklarımı yapmayacağım. Bir daha burada, normalde bunları şey yapmayacağım. Ben nefsimin, ve dünyevi isteklerimin hepsini de geriye attım. Şu Ramazan mübarek günde, ben seninle baş başa kalmak istiyorum. Bunu oluştuğunda, o zaman o kimse, asıl ondan korkar. Bu korku güzel bir korkudur. Bu korku insanın içerisinde hiç kaybolmaz. En korkusuz gibi görünen Mustafa Özbağ'da dahi o korku vardır. Ama bu korku farklı bir korkudur. O bir korkulara benzemez bu. O yüzden, orada perdelenmemek, lekelenmemek için, o var gücüyle mücadele eder.
O esnada ona haksızlık da yapsan, ben haddi aşarım korkusuyla, sana bir şey demez. Der ki, aman ben perdelenmeyeyim. O onu korkusuz, onu korkak görür, basiretsiz görür, ferasetsiz görür, aldattığımı zanneder. Ama asıl onun şeyi, perdelenmemek. O perdelenmek, çünkü onun için, küfür gibi gelir. Allah bizi affetsin. O yüzden, sevenin, korkusu, öbür korkulara benzemez. Sevgisi aşağıdaysa, o mesela, gafletle hareket edebilir. Ağzından çıkanı kulağa duymayabilir. Neyi ne yaptığını bilmeyebilir. O devamlı, sevmek demek, maaşını devamlı, hatırında tutmak. Devamlı onunla hemhal olmak. Devamlı onunla uğraşmak demektir. O çünkü, eğer devamlı onunla uğraşmıyorsa, hemhal olmuyorsa, o gaflete düşer.
Gaflet büyük perdedir. Aşık için gaflet küfürdür. Onu kaldırmaz. E, böyle ince bir hale gelmek kolaydır, bir şey değildir. Mesela, Cenab-ı Hak, ayet-i kerime de der ya, ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah'ın veci, o oradadır der. Şimdi o kimse bütün dikkatini, bütün rabıtasını, ne tarafa dönersen dön, Allah'ın veciğine döndüysen, büyük bir idrak, büyük bir seviyedir.
O seviyeyi kaybetme korkusu insana yeter. Evet. Asıl korkanlar onlardır. Arkada. Efendim, Nur'dan bahsede açılmışken, Nur'un da dereceleri var demiştiniz, sohbetinizde. Yani suyun katı sıvı gaz hali olduğu gibi de, Nur'da. Evet, Nur'un dereceleri de normalde renklerinden belli olur. Hatta gaz haline geçtiği zaman, buradayken, tayyi mekan, tayyi zaman.
O normalde, Nur'un dereceleri dedim, Cenab-ı Hakk'ın Nur ismi şerefinin, sıfatsal tecelliyatları, Nur'un derecesi, o kimsenin derecesiyle alakalıdır. Sen mesela, mülhümedeysen, mülhümenin, nur rengi ayrıdır. Mutmeyye'nin nur rengi ayrıdır. Radiyenin, mardiyenin, safiyenin, nur renkleri ayrıdır. O kimse, o nurun tecelliyatına mazhar olunca, kendisi de nurda fena oluyorsa, kendi rengi de değişir. Ama o nurda fena olmadıysa, nurda fena olmuyorsa, örnekliyorum bunu, örneklemek için söylüyorum. Sarı bir nurun içerisinde görür kendisini. her taraf sarı, sarı bir nur. Ondan sonra, ama kendisi sarı değil, örnek. O nurda fena, bunları açık açık konuşuyorum, o nurda fena olmamış daha. Nuru görüyor, ama fena değil, örneğin.
O yüzden, o nurda fena olanların da, fena derecelerine göre, nur renki görür, ve kendilerini de öyle görür. Nakşibendiler, genelde buradan, dersleri değişir. Cenab-ı Hakk'ım da olsun, bizim dergamızda, Nakşibendi dersi de olduğundan, o yüzden, bu böyle, onlar nurun rengi üzerinden, yürürler. Dersleri öyle değişir onların. Basa basa, bir hadis-i şeriften bahsetmiştiniz. Hazreti Peygamber'in, duası olan bir hadis-i şerif. Allah'ım, kederden, üzüntüden, acizlikten, cimrilikten, tembellikten, korkaklıktan, borç yükünden, insanların zulmünden, sana sığınırım diye.
Amin. Bu, hadis-i şerifte, Cenab-ı Resulullah, çaresizlik dememiş, acizlik demiş. Peygamber Efendimiz'in, bize anlatmak istediği, acizlik nedir efendim? Güç yetiremediği şeyler. Bir kimse güç yetiremez, aciz içinde kalır. Onu güç yetiremezsin. Normalde, aciziyet, güç yetirememektir. Senin ona gücün yetmez. Örnek diyorum, ben birey olarak, benim güç yetiremediklerim var, o yüzden güç yetiremiyorum ya, Allah'a dua ediyorum, Ya Rabbi, aciziyetsen sana sığınırım. Benim güç yetiremeyeceğim, imtihanlarla beni baş başa bırakma. Amin. Çünkü, insanın, bireysel olarak, gücü, sınırlıdır. Hem, maddi, hem manevi.
Bir topluluğun da, gücü, maddi, manevi, sınırlıdır. Ümmetin de, maddi, manevi gücü, sınırlıdır. Biz bunları, genişletirsek şimdi, sınırlıdır. Öyle olunca, güç yetiremediğin bir şeyde, aciz kalırsın. Aziyet içinde kalırsın. Başka bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri, yani mümin, ben böyle anladığımı, hadis-i şerifin tam metnini şimdi söyleyemeyeceğim, anladığımı söylüyorum. Mümin, güç yetiremeyeceği bir işe kalkışınca, kendisini helak eder. O zaman, güç yetiremeyeceğin bir şeye kalkışma. Mesela, ödeyemeyeceğin bir borcun altına girersin, kendini helak edersin. Yapamayacağın bir söz verirsin, kendini helak edersin. O söz seni ezer. O yüzden, aciziyet içinde kalacak olduğun bir işe girişme.
Güç yetiremeyeceksin ona çünkü. Ümmet-i Muhammed'in cahilleri, veya insanların cahilleri, güç yetiremeyeceği bir şeye kalkışır. Hz. Mevlana, Mesnevi'de, sen bir saman çöpüsün, dağı kaldıramazsın ki diyor. Şimdi bu, normalde, evet, bir saman çöpünün dağı kaldırmaya muktedir olabilir mi? Olamaz. O zaman o kimse kendince, kendisini aciz duruma düşürecek, bir işe kalkışmayacak. Aziyet. Çünkü, insanın psikolojik olarak helak eder. Aziyet. Bir şeye giriştin, ona güç yetiremedin, güç yetiremeyince ezildin onun altında. Bu aziyet insanı psikolojik olarak helak eder. Yapamaz. Mesela bazen derviş arkadaşlar, bir şey danışıyorlar.
Diyorum ki, buna gücün yetmez senin. Karar yine de senin diyor. O girişiyor, perişan ediyor kendisini orada örneğin. Ya neden? Senin buna gücün yetmez. Buna normalde, güç gerektiren şeyler var. Güç, illaki kaba kuvvet değildir. Güç, illaki ekonomi, para değildir. Güç, illaki üstün akıl da değildir. Güç, bunların hepsinin kompozisyonudur. Bir kimsenin üzerinde. Güç, illaki ilim de değildir. Sen bir şeyin ilmini yapmış olabilirsin. Hani öğrenmişsindir onu, onun matematiğini yapmışsındır. Ama onun siyaseti var, onun sosyal hayattaki iz düşümü var, onun normalde ekonomisi var, her şey var onun. Sen, onlar sende toplandığı zaman, sen onda başarılı olursun.
Onlar sende toplanmadıysa, başarılı olamazsın. O yüzden ne olursan, aciz kalırsın. Aziyet içinde olursun. Bana dese ki, bu kimse şimdi, ya işte, şuraya sıvayı ver, sıvar mısın? Ben sıvarım diyemem. Sebep, ben sıvacı değilim. Ona güç yetiremem ben. Benim yaptığım güzel olmaz, düzgün olmaz. Ben çünkü o işin, ilmini almış değilim. Şimdi Mustafa yanında bakıyor bana, dese ki, birisi bana ağaç işi yap, benim işim değil ki o. Ben ona güç yetiremem. Ama Mustafa'ya desen ki, ağaçtan bir tane sanat eseri yap Mustafa, Mustafa yapar. Biz şimdi oturuyoruz, buranın ağaç işleri komple, Cafer'le Mustafa'nın elinden geçti. Şimdi baktığın zaman, aman diyorsun ya, ne kadar güzel yaptılar diyorsun ondan sonra.
Harika, bakıyorsun bir eksik bir şey göremiyorsun. Hani işte o normalde kıyafetleri oraya mesela, Cafer düşündü. Dedi ki, böyle bir şey yapsam, içine yerleştirsem, harika olur Cafer dedim. Ya normalde şimdi, onun kafası ona basıyor. Ondan sonra bak, normalde güzel bir şey oldu. Değil mi burada şimdi? Ve onun yanında kapaklı bak, bu hamamın kendi içerisindeki, bu boşlukları değerlendiriyor. değerlendiriyor. Yani küçük bir metrekareye bir sürü şey yerleştiriyor. Şimdi bu onun işi. Ona güç getiriyor o. Ben şimdi ona güç yetirebilir miyim, yetiremem. Ben öyle bir, benim hani fikrim olmaz. Benim işim o değil çünkü. Herkes her şey güç yetirecek diye bir kaide de yok. Herkes her şey ehliyette olacak diye de bir kaide yok.
O zaman ehliyetsiz bir işe girersen güç yetiremezsin. Aciz kalırsın orada. Hz. Peygamber de sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de diyor ki acizlikten sana sığınırım. Hani bir şeye gücüm yetmez, o gücüm yetmeyecek olan şeye sana sığınırım. Veyahut da biz bir şey yapmamız şart değil. Bize doğru bir şey geliyor. Bize doğru bir şey geliyor. Bizim onunla mücadele edecek gücümüz yok. Diyoruz ki ya Rabbi sen bizi, normalde bu güç yetiremeyeceğimiz işlerin altında bizi ezme. Güç yetiremeyeceğimiz herhangi bir şeyle bizi de baş başa bırakma. O acizliği bize yaşatma. Amin. Ecmai. Evet. Efendim, dünya üzerindeki Müslümanlar yani Ümmet-i Muhammed'in Müslümanları kendi devletlerindeki stratejik olarak Kur'an ve Sünnet üzerinde düşünemiyorlar ve bazen yanlış kalkışmalarda bulunuyorlar.
Burada Ümmet-i Muhammed'e zarar veriyorlar. Yani yola zarar veriyorlar. Bu yolda bize nasihat eder misiniz? Şimdi İslam dünyasının en büyük handikaplarından birisi Osmanlı'dan sonra gerçek manada bir Kur'an-i Sünnet'e dayalı bir devletin olmayışı. Bazı yerlerde işte şurada burada böyle devlet var diyebilirsiniz. Ben hiç sistemlerini bilmediğimden dolayı ben onları gerçek manada Kur'an-i Sünnet üzerinde bir devlet olarak tanımlayamıyorum.
Mesela bir ara işte İran dediler. Dedim ki yani o zaman için araştırdığım yüzde üç faiz var. Bir yerde faiz varsa ben orayı İslam devleti olarak görmüyorum örnek. Veyahut da işte o devletin bütün kurum ve kurulları Kur'an ve Sünnet üzerine dizayn edilmeli. Kur'an ve Sünnet üzerine dizayn edilmiyorsa ben orayı İslam, kendi bu şahsi düşüneceğim. Orayı İslam devleti olarak görmüyorum. Veyahut da bir mezhebin dayatması varsa bir yerde bu ameli değil, itikadi mezhepler olarak. Ameli mezhepler olarak değil. O Hanefi'miş, o Şafi'miş, o Maliki'miş. Bu önemli değil. İtikadi olarak bir sapkın bir mezhebin dayatması var ise veya bir mezhebe dayalı bir şey varsa diğer itikadi olarak, diğer mezheplere aman verilmiyorsa, düşman olarak görülüyorsa orası da İslam'ı değil.
Bu benim kendi şahsi duruşum. Böyle olunca şu anda Müslümanların en büyük handikapı bu. Ama Müslümanların bir handikapı daha var. Müslümanlar yaşadıkları devlet sistemlerinin İslam olmadığını bildikleri halde onları İslam'mış gibi görüyorlar. Bir handikap da bu. Bunu böyle gördüklerinden dolayı Hazreti Ömer Efendimizin deyimiyle yaşadıkları gibi inanıyorlar. İnandıkları gibi yaşamıyorlar. O yüzden çarpıklıklar çok fazla. O yüzden hatalar, kusurlar, yanlışlıklar çok fazla. Veyahut da şimdi ahir zamanla alakalı hadis-i şerifler var. Siz ahir zamanda işte bir İslam devleti olmayan bir devletten görev istemeyiniz. Bu manada.
Veyahut da orada siz işte herhangi bir görev almayınız diye de hadis-i şerifler var. Çünkü oradaki uygulama İslam değil. Siz o uygulamanın içerisinde duruyorsunuz. Ha ben bunu biraz daha genişletiyorum. Ben Bağkur emeklisiyim. Hala da ticaretime devam ediyorum. Kendimce bir şirketim var. İşte bir şeyler alıp satmaya çalışıyorum. Cenab-ı Hak neden getirirse. Böyle belli bir kalem üzerinde de durmuyorum. İyi. Ben de aynı sistemin içindeyim. O sistemin içerisinde ben de orada duruyorum. Vergi dairesindeki memurla benim aramda bir fark yok. Bak benim aramda bir fark yok. Bu ama bizim mecbur istikametimiz oluyor. Şimdi Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin bu halin haramiyetinden kurtulmanın yolu olarak biz otobüs yolculuğumuzda benim böyle dizime vurdu.
Usta Efendi dedi sabaha kadar namaz kılsan devamlı Allah'ı zikretsen darül harbin darül İslam'a çevrilmesi için mücadele etmezsen kurtulaman oğlum dedi. Şimdi Şeyh Efendi'nin iç aleminde veya yakın dairedeki bu duruşunu kimse bilmez. Çünkü normalde bunu böyle söylemek de anayasaya göre suç unsuru. Bakın bunu böyle söylemek anayasaya göre suç unsuru. Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin otobüste giderken bunu bana söyledi. Buranın kurtuluş kapısı şu. Siz İslam'ın hakim olması için mücadele ederseniz bu acziyetten ve bu zilletten kurtarılırsınız kendinizi. Yoksa siz İslam'ın hakim olması için mücadele etmezseniz bu acziyet ve bu zillet içerisinde ölür gidersiniz. Oradan kendinizi kurtaramazsınız.
Kendinizi temize çekemezsiniz. O zaman o Müslüman, o mümin nerede yaşarsa yaşasın Kur'an ve sünnetin dünya üzerinde hakim olması için mücadele edecek. Hani vel asride her gün burada dersten sonra okutuyoruz, bütün zikirlerden sonra okutuyoruz. İman edip, salih amel işleyip hakkı ve sabrı tavsiye eden müstesna. Hakkı tavsiye etmek, hakkı tavsiye etmek demek, sen Kur'an ve sünnetin yaşanması için, yaşatılması için mücadele etmek demek.
Sen o mücadeleyi ediyorsan o zaman bu acziyetin ve zilliyetin senin üzerindeki olumsuz perdelerden ancak o zaman kurtarırsın. Bu bilinç, bu şuur olacak. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri arz yani yeryüzü, la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum demiş. O zaman o bununla emrolunduysa biz o peygamberin ümmetiyiz. Biz de kendimizde ilke olarak, hedef olarak onu koymamız lazım. Ali hoş geldin. Seni andık az önce, haberin var mı? Sen duydun, koşa koşa geldin. Dedin ki benim anıldığım yerde ben yokum. Böyle gözümüzün önünde dur, sen böyle arkada sandalyede oturuyorsun. Görüyoruz biz, içimiz diyoruz ki tamam Ali burada olmadı bir melamet hırkası patlatırız diyoruz.
Eyvallah. Ama böyle baba duruş. Eyvallah. O yüzden İslam dünyası ne yazık ki şu anda yaşadığı böyle bir acziyet var, yaşadığı böyle bir zillet var. Yani evet hamdolsun biz oruç tutuyoruz, iftar ediyoruz, ne bileyim işte böyle kendimizce ibadetlerimizi yerine getiriyoruz. Ama içimizin bir köşesi, hüzünlü, kederli, içimizin bir köşesi ne yazık ki o tadı acılaştıran bir şey var.
Ne var? Gazze var, Filistin var, ne var? Doğu Türkistan var, ne var? Dünyanın herhangi bir yerinde. Bizim ülkemiz de dahil buna. Müslümanların zulüm altında inlemesi var. Bu yani neşemizi kendi iç aleminde aşağı doğru çeken şeyler bunlar. Bunları yok hükmünde görmek mümkün değil. Ne yazık ki Müslümanların hakkını, hukukunu savunacak, hakkını, hukukunu koruyacak dünya üzerinde bir sistem yok. Bu acı bir şey. Ve İslam hukukunun olmadığı her yer zulüm altında. Bak İslam hukukunun olmadığı her yer Müslümanlar için zulüm altındadır. Zulüm ediliyordur orada Müslümanlara.
Bunun ne derseniz deyin, yok filanca yer özgürlükler ülkesiymiş. Aha ne oldu Avrupa özgürlükler ülkesiydi. Kimisi başörtüsünü yasaklıyor, kimisi camileri kapatacağım diye uğraşıyor. Kimisi başörtüsüyle metroya binemezsiniz diyor. Demek ki özgürlük ülkesi diye bir ülke yok. Yalandan ibaret. Yalandan ibaret. Müslümanları kandırıyorlar. Çünkü ucuz işçi Müslümanlar. Müslümanlar ucuz işçi. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanlar ucuz işçidir. Bir ülkede bir kaos çıkarırsınız, bir kargaşa çıkarırsınız. Son o kaostan, kargaşadan kaçan, haklı veya haksız, zayıf Müslümanlar gider kafirlere ucuz işçi olur. Avrupa'da bugün ucuz işlerde çalışacak hiç kimse yok.
Aldılar Türkiye'den işçileri, değişik yerlerden. İşçiler aldılar. Bizim giden oradaki işçiler orada patron oldular. Artık ucuz işlerde çalışmıyorlar. Şimdi kimler çalışıyor? Suriyeliler çalışıyor. Afganlılar çalışıyor. Müslüman, Afrika'dan giden Müslümanlar çalışıyor. Avrupa'nın içerisinden bir Bosna Savaşı'ndan sonra Bosnanlılar çalışıyor ucuz işlerde. E şimdi Avrupa bu noktada ihtiyarladı nesil. Yeni ucuz işçilere ihtiyaç var. Yarın öbür gün Filistinler gitmeye başlar ki gidiyorlar. Bombanın altında bir yere kadar sabredecekler. Her gün bombalanıyorsunuz. Her gün elektrik yok, su yok, yiyecek bir şey yok, pişirecek bir şey yok. Ve ne zaman bombalanacağınız belli değil.
Ve ne zaman sizin tutuklanacağınız belli değil. Ve ne zaman sizin eşinize gözünüzün önünde İsrail şerefsizlerinin, o pis, piç Siyonistlerin eşinize tecavüz edeceği belli değil. Veya 10 yaşında, 12 yaşında kız veya erkek önemli değil. Ne zaman ona tecavüz edileceği belli değil. Şimdi dün haberlerde okuyorum. İşte İsrail askerlerinin Filistinli kadınlara tecavüz ettiği, hani tespit etmişler. Yıllardır bağırıyorum, öyle değil mi? Tecavüz ediyorlar, böyle zulmediyorlar diye. E şimdi böyle bir ses, bakın dünyadan bir ses var mı? Yok, İslam ülkelerinden bir ses var mı? Yok, tutukladıkları veyahut da evlerine gittikleri Filistinli Müslümanların kadınlarına da, kız çocuklarına da, küçük erkek çocuklarına da tecavüz ediyorlar.
Ki bunlar yerlerinden, yurtlarından gitsinler diye. Şimdi, böyle bir ortamda insan bir yere kadar sabreder, bir yere kadar mücadele eder. Yani bir yerden sonra, mesela eşinize gözünüzün önünde tecavüz edildi. Yüz yüze bakabilir misiniz? Çocuğunuza gözünüzün önünde tecavüz edildi. Nasıl göz göze gelebilirsiniz, hiç düşündünüz mü? Peki, ben biraz daha sizi bizim ülkemizden geriye götüreyim. Bu, cezaevlerinde veya sorgu odalarında ülkücülere yapılan zulüm buydu. Evli olanların kadınlarına tecavüz ettiler, sorgu odalarında. Cezaevinden çıkan abiler anlatırdı bunları bize.
Birkaç tanesi, hani, hüngür hüngür, ağlaya ağlaya anlattı bunları. Bunlar yine devlete düşman olmadılar ama. Yine devlete silah çekmedi bunlar. Şimdi, ama, hani işte, bir tanesini çok iyi hatırlıyorum. Anımı demiş ki, beni boşa, ben senin yüzüne bakamam. Bir ömür boyu ben senin yüzüne böyle bakamam, beni boşa demiş. O boşamadı ama kadın onunla da beraber yaşamadı. Annesinin babasının yanına da gidemedi. Annesinin babasının yanına da gidemedi. Eşinin yanına da gidemedi. O adam bunun ızdırabını çekiyordu. Sonra hasta oldu, öldü zaten. Adam öldü bu ızdırapla. Şimdi, herhangi bir sistem, İslam değilse zulmeder o. O zulmeder.
Şimdi, dünya üzerinde de bu sıkıntı büyük. Ve ne yazık ki, İslami bir sistem olmadığı için, Müslümanlar büyük bir zulüm altında. Nerede olursa olsun. Ama tabii, biz şimdi mesela işte, kendimizce diyoruz ki ya, Suriyeliler bıraktı geldi değil mi? Öyle diyoruz. Evet, yani oradaki mücadeleden kaçanlar da var. Ama düşün, bir gece önce senin yan komşunu basmış, oradaki erkekleri öldürmüş, kadınlara tecavüz etmiş, bırakmış.
Yarın sıranın sana gelmeyeceğini nereden biliyorsun? Kolay bir şey değildir o. Bakın, bunlar kolay bir şey değildir. 28 Şubat'ta, kim kime ne diyebiliyordu? Adamlar istedikleri eve girip, istedikleri anda arıyorlardı. İstediklerini yapıyorlardı.
Cafer, Mustafa, Bilirler. Benim evde kaldınız değil mi Mustafa, günlerce. Bunları biz böyle açıklamıyoruz. Hani, millet korkmasın diye açıklamıyoruz. Korkar çünkü insan. Yaklaşık bir haftaya yakın kalmıştınız değil mi Mustafa? Evet. Boşalttık evimiz. Adam geliyor, istediğini yapıyor, o istediği gibi yapıyor. Kimse durdurmuyor ki. Yok BÇG'si, yok AÇG'si, bir sürü harfler var. Tabii. Bunu normalde yaşayan bilir ancak. Yaşamayan kimse bunu bilmez. Kendince der ki ya işte, tutturmuşsunuz, bir 28 Şubat gidiyorsunuz.
E gel, yaşasaydın da görseydin. Ticaret yapanlar elini kaldırsın. Vergi mükellef olanlar. Kaldırın ellerinizi. Eee, teşekkür ederim. Vergi İdaresi ertesi gün sizin için bir rapor hazırladı. Kalktı. Bugünün parasıyla bir milyon dolar ne yapıyor? Kaç? 38,5 milyon para yapar. Bir milyon dolar, yani 38,5 milyon size ceza kesti. 15 yıllık dava sonucunda o cezanın boş olduğu çıktı meydana. Ne yapardınız? Hakkınızda bir sürü de dedikodu, bir sürü de iftira.
Hadi yaşayın. Hadi yaşayın. Hadi doğru kararlar alın kendi üzerinizde. Hadi isabetli kararlar alın kendi üzerinizde. Hadi bunu sakinlikle, sükunetle karşılayın kendi üzerinizde. Hadi bunu eş ve çocuklarınızla anlatın nasıl anlatacaksanız. Hadi akrabalarınızla anlatın nasıl anlatacaksanız.
Yaşanıyor bunlar. Biz şimdi kime ne yaptıklarını biliyor muyuz? Yok. İki yıl önce 600 tane polis etrafı çevirdi mi? Çevirdi. Hepimizi alıp götürmek için bütün teşkilat hazır mıydı? Hazırdı. Hukuki miydi? Değildi. Aşure dağıtacağız bir tek. Biz dağıtmaya kalksaydık, başımıza ne geleceği belli miydi? Değildi. Cenab-ı Hak bir feraset verdi. İstişare ediyoruz böyle. Telefonda. Cevap ver, Ömer, ben. Telefonda da Mehmet Emin. Canlı istişare ediyoruz. Öyle mi yapalım, böyle mi yapalım, şöyle mi yapalım. Ben böyle bir geri çekildim. Böyle baktım bir kaos var ortalıkta. Dedim hiç kimseye haber vermiyoruz. Aşureyi iptal ediyor seni.
Ben dedim telegramda iptal ettiğimiz yayınlayacağım. Telegramdan dedim, telegramı da dedim imtihan etmiş olacağım. Bir yere bir söz kaçırıyorlar mı? Yazdım. Hiç kimseye söylemeyin. Aşureyi iptal ettik dedim. Bakın telegramdakılar bu konuda hiçbir yere bir söz kaçırmadılar. Geldi. Şimdi bir hareket olmuş olsaydı, o hareketin nerede duracağı belli miydi? Değildi. Bunu yaşarsınız. İslam olmayan bir yerde dini yaşamak. Gerçekten. Kur'an-ı Sünnet tarihinde kolay bir şey değildir. Korkuyu atmak gerekir. Anlatabildim mi? Onu ancak Allah'la ilişkisi sağlam olan korkmaz. Bu siyasetsiz, bu stratejisizlik demek değildir. Ama nerede yaşadığını iyi analiz edersin.
Bakın şimdi çocukları sürdüler mi orta yere? Bakın gencecik çocukları sürdüler. Çıkın meydana dediler. Öyle değil mi? Yürüyün dediler. Yakın yıkın diyorlar. Değil mi? Açık açık söylüyorlar mı? Söylüyorlar, o gençler yarın öbür gün cezaeviye ile karşılaşacaklar. Kim verecek bunun ceremesini? Gencecik çocuk. Benim nazarımda cahil. Gidecek, yakacak, yıkacak. Habire kameraya çekiliyor onlar. Habire fotoğraflar alınıyor. Kameraya çekiliyor, fotoğraflar alınıyor. Ben şeyhefendi ile olan fotoğraflarımı ben alındığımda ben bakıyorum. Diyor ki burası neresi? Burada ne yapıyordunuz? Çekmişler fotoğraflarımızı komple. Fotoğrafların arasınız.
Bunları açık açık konuşuyor. Yani değişen bir şey olduğunu zannetmeyin. Ben o yüzden ders verirken derim ki bakın bizim yolumuz kolay değil. Biz zor bir yolda yürüyoruz. Zor. Alma istersen ders, rahatını bozma derim. Çünkü yol dikenli. Bu yolda yürümek şey değil. Ben diyorum, hakkınızı helal edin. Basit bir sufi hareketi değil bizimki. Kenara çekil Allah'ı zikret. Öyle değil çünkü. Bir ilke var, bir ülkü var, bir strateji var, bir hedef var. Hedef ne? Arz-ı lalâhe illallah deyince kadar mücadele edeceğiz. Son nefesimize kadar. Biz öyle basit bir sufi topluluğu değiliz.
Bizim hedefimiz bu. Bu zahiri dünya hedefi. Manevi hedef var ne? Onun gölgesinde gölgelenmek. Bu işin manevi tarafı. Gözümüzü oraya dikmişiz. Onun gölgesinde gölgeleneceğim. Onun yarattığı bir şeyin gölgesinde değil. İstemiyorum onun yarattığı bir şeyin gölgesinde gölgelenmek. Onun gölgesinde gölgelenmek istiyorum. Duamız bu. Zahir olarak da arz-ı lalâhe illallah deyince kadar mücadelemize devam edeceğiz. İnşallah. Efendim, İslamiyet öncesi Peygamber Efendimiz hangi dine mensuldu? İbrahim'i. Teşekkür ederim. Onun annesi babası da İbrahim'iydi. Dedesi de İbrahim'iydi. Kureyş İbrahim'i bir dine sahip. Bilhassa Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin silsilesi İbrahim'iydi.
Kureyş dini de değil. Kureyşliler putları kendilerine vesile ediyorlardı. Onlar putperest de değildi. Kureyşliler ne diye geliyordu dedelerine? Diyordu ki, bu senin torunun bizim putlarımıza laf söylüyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin babası da dedesi de putperest değil çünkü İbrahim'i. Namaz o yüzden peygamberlikten önce de namaz kılıyordu o. Namaz çünkü İbrahim'ilerin içerisinde vardı. Oruç da tutuyordu o Mekke'de. Oruç da İbrahim'ilerin içerisinde vardı. Çünkü o İbrahim'i bir usul ve kaide üzerindeydi. Ne Hristiyanlığı üzerindeydi ne de Yahudiliğin üzerindeydi. O yüzden Hristiyanlar da Yahudiler de Müşrikler de ona düşman oldular. İbrahim'iydi çünkü.
Yazmaz hoşlarına gitmez. Biz üstadımıza tabi oluruz. Bu konuda varsa manevi olarak pirefendilerden onunla böyle bir tecelliyat noktasında soru cevap ona tabi olursun. Sahabelerden varsa, peygamberlerden varsa ona tabi olursun. Veya Cenab-ı Hak senin kalbine ilham ediyorsa ona tabi olursun. Bunlar yok ise şeyhine tabi olursun. Ben öyle anladım demek ki. Kaybolan bir eşya, bir ihlas, bir fatiha okur. Geylan Hazretleri'nin ruhaniyetine bağışıyor. Böyle bir tekniği var mı? Yok bu Bediüzzaman Hazretleri de diyor, benim diyor bir şeyim kaybolduğunda diyor, ben diyor on bir ihlas bir fatiha okur.
Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin ruhaniyetini diyor vesile ederdim, onu bulurdum diyor. Bunu bana şeyhefendi söyledi. Mustafa Efendi bir şeyin kaybolursa, on bir ihlas bir fatiha okur. Geylan Hazretleri'nin ruhaniyetine bağışla, onun ruhaniyetini kendine vesile edip kayıbını buldur oğlum diyordu. Ben çok kez, hani bunu Geylan, Bediüzzaman Saydın Nursi Hazretleri diyor, ben bunu çok kez bundan faydalandım, denedim demiyor da, ben bundan faydalandım, bunu gördüm diyor. Ben de çok kez görmüşümdür. Hala da bir şey kayboluyor, yaşlılık artık benimki. Neyi nereye koyduğumuzu unutuyoruz bazen. Ulan neredeydi bu? Aa diyorum, birkaç arıyorum. Diyorum, yok bu kadar da uğraşamam diyorum. Oturuyorum on bir ihlas bir fatiha okuyorum. Geylan Hazretleri'nin ruhaniyetini bağışlıyorum. Diyorum ki ben yaşlı ihtiyarım artık, arayacak halim de kalmadı diyorum.
Ondan sonra bir bakıyorum, yamasanın ucunda, yamasanın altında bir yerde görünüyor bana. Hamdolsun. Bir eşya ise, eyvallah. Ama bazen insanların kaybettikleri başka şeyler olabilir. Onları kaybetmemek lazım. Kaybolursa da o zaman güzel okumak lazım. Evet. Biz hep meseleye eşya gözüyle bakıyoruz da, kaybolanlar sadece eşya değildir. Birinin bir muhabbetidir, birinin bir sevgisidir. Birinin sana karşı olan bir duygusudur. Senin birine olan duygundur, senin birine olan sevgindir. Bunlar kaybolursa ne yapacağız? On bir ihlas bir fatiha yetecek mi o zaman? Biz hep eşyada gözümüz, bir tespihimiz kaybolsa, tespihimiz nerede?
Yüzümüz kaybolsa, yüzümüz nerede? Şu nerede, bu nerede? Bakıyoruz ama asıl insanı insan eden duygu, düşünce, karakter, yapı, bunlar kaybolunca ne yapacağız? Bu şeyhler, elinde asalarla, bir yolculuğa çıktığı zaman elinde asalarla geziyor oldu. Bu asaların anlamı ne, ne için yanında taşıyorlar? Bir sünnet, hani o kırk yaşına gelen peygamberler de asa edinmişler sünnet olarak.
Ama en güzelini Musa Aleyhisselam'ın kıssasında var. Hani Cenab-ı Hak diyor ya, ya Musa, elindeki nedir? Musa'nın elinde asa var ya, elindeki nedir deyince diyor ki, Ya Rabbi, ben bundan yırtıcı hayvanlardan kendimi korurum. Yırtıncı hayvanlardan işte sürümü korurum. Ben bununla hayvanlarıma yaprak düşürürüm. İşte dalları silkelerim. Buna yaslanırım, buna dayanırım, buna şunu yaparım, ben buna bunu yaparım diye. Musa Aleyhisselam lafı uzattıkça uzatıyor. Asa değil sanki harikulade bir şey çıkıyor ortaya. Peygamberler diyorlar ki, Viraç'ta bunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem naklediyor. Diğer peygamberler diyor ki, Ya Musa, Cenab-ı Hak bu senin elindeki ne dedi?
Sen onun tarifi edeydi bitiremedin demişler. Yani asa diyemedin mi? Lafı neden uzattın? Hani Cenab-ı Hakk'ın huzurunda neden böyle dedin? O da diyor ki, Ben diyor Rabbimle biraz daha fazla konuşmasay mıydım? O yüzden uzattım diyor. O zaman asa manevi olarak ne olmuş oluyor? İşte peygamberlerin sünneti olmuş oluyor. Veyahut da işte manen ona asa verildiyse, Örneğin o bir mürşidi kamil için o asa terbiye aracı oluyor.
Kimisine de ne oluyor? Manevi kurtuluş vesilesi oluyor. Bu işin manevi tarafı. Zahir tarafı ne? Önceden insanlarda araç yok. Sahra'da, dağda, bayırda yürüyorlar. Kendilerini korumak için öyle bir asa ediniyorlar. E bu zamanda da o kimse asayla dolaşabilir mi? El cevap dolaşabilir. Bana da birkaç sordular. Hani siz asayla dolaşmıyorsunuz diye. Daha yaşlanmadım dedim. Yaşlanınca iyice, elden ayaktan düşünce, dengemizi kaybedince bir tane asa bizde elimizde. Baya da asa var. Hediye getirdiler. Bilhassa Sudan'dakiler böyle asayı seviyorlar. Asalarla zikirlah yapıyorlar. Yani onlar iki, üç, dört tane filan böyle asa hediye ettiler. Gitsek yine asa hediye ederler.
Onlar da meşhur asa. Allah razı olsun. Yaşlanınca bir tane de asa orada geldi. Orasane'den. Yaşlanınca biraz daha elden ayaktan düşünce, yürüyemez hale gelince bizde bir asa alırız herhalde. Tamam mı? Babacığım, az önce acziyetten bahsettiniz. İnsan bazen bulunduğu ortamda ilminin yetersizliğinden dolayı lafa, özür dilerim, yola laf getirmemek adına, taş getirmemek adına susmayı tercih edebiliyor bazen. Bu nefistan mıdır efendim? Yok. Bu normal. Yani bakacaksın, burada bunlara söz yetişir mi? Yetişmez. Susacaksın. Gayet normal. O iştahda insan kendisi yapıyorsa harika bir şey.
Bakıyorsun azgın bir azınlık var orada. Onlara tebliğ etsen de bir şeye işe yaramayacak. Kendince iştahat ediyorsun. Diyor ya siz cahillerden yüz çevirin. Başka bir ayet-i kerimede cahillere selam de, geç. Bu hükmü sen vereceksin, bakacaksın. Bu azgın azınlığa söz geçer mi? Geçmez. Yüz çevireceksin, yürüyeceksin, gideceksin. Tartışmayacaksın bile, konuşmayacaksın. Doğru. Babacığım, geçmiş zamanda yaşamış olan işte Mürşikamiler, Veliler, mesela Fatih Sultan Mehmet'in hocası Akşemsed Nazaretleri, hani o kadar manevi büyükken devlet yönetiminde değil de geride kalıp Fatih Sultan Mehmet'in devlet yönetmesi, yani o manevi büyüklerin aslında devlet yönetimine gelse daha iyi bir devlet yönetmesi varken neden geri durmuşlar?
Onlar normalde böyle bir pir seviyesindeki olan zatlar yönleri cemalullah'a yöneliktir. Öyle olunca onlar için dünya kıymetsizdir. Ancak böyle bir işaret verebilir onlara, bir reçete sunabilir, onları ikaz edebilir, onları irşad edebilir. Ama devlet yönetimine geçmez. Devleti yönetmek farklı bir şeydir. Devlet yöneticiliği kesilecek olanı, kesecek, asılacak olanı, asacak riyakat üzerinde yönetiyorsa, bu farklı bir şey devlet yönetmek. Mesela bir aile reisi oldu, aile reisi farklı bir şeydir. Yani o ailesini yürütmekle, götürmekle yükümlüdür. Baba olarak, koca olarak. Öyle olunca taviz verilecek yerde, taviz verecek, toleranslı davranılması gereken yerde, toleranslı davranacak.
Yani o aileyi yürütecek çünkü. Aileyi yürütmek mi, bozmak mı? Yürütmek. O zaman yürütmekse, hedef yürütmek. Bir de çocuklar oldu. Çocuklarla beraber bir aile oldun. O çocukların burnunu kanatlayacaksın. Çocukları yürüteceksin, büyüteceksin. Onları da topluma iyi bir birey olarak yetiştireceksin. O zaman bir babanın sorumluluğu farklılaştı. Baba olmayanla baba oğlunun sorumluluğu aynı değil. Anne olanla anne olmayanın sorumluluğu aynı değil. Şimdi kucağında çocuk bekliyor sıradan, değil mi? Oğlan babası. Şimdi onun evlenmezden önceki davranış biçimiyle, şimdiki davranış biçimi aynı olmayacak. Yani neden? Bir sorumluluk var artık. Sen babasın, bir çocuk var.
Yani kendince bütün her babalar için geçerli. Çocuğunun babasız büyümesini ister misin? Çocuğunun annesiz büyümesini ister misin? Bak sorumluluk değişti. Yani bu sefer anneye taviz veriliyor. Toleranslı davranılıyor, davranılıyor. Mecbur kalıyorsun. Veyahut da anne baba çocuğuna karşı toleranslı davranmak zorunda kalıyor. Çocuk serkeşlik yapıyor, diklik yapıyor, terslik yapıyor. Kız erkek, ergenlik var. Onun terslikleri var, bilmem neleri var, her şeyi var. Bu sefer ne yapıyorsun? Onu sen tolere etmeye çalışıyorsun. Yumuşatmaya çalışıyorsun. O günler geçecek diyorsun. Onun yavaş yavaş, onu normalde şey yapıyorsun. Aynı şey bu. Yani bir mürşidi kamil de insan yetiştirecek sonuçta.
Devleti yönetmek ayrı, insan yetiştirmek ayrı. Sen insan yetiştireceksin, topluma iyi birey haline getireceksin. Ve onların çocukları da iyi bir birey haline gelecek. Adem nerede? Eline kalır Adem. Yok öbür, demir taştı Adem. Gelmedi mi? Bak Adem burada. Adem sen ders aldığında bekar mıydın? Yani evliydin. Adem ders aldı. Adem'in çocukları da burada. Şimdi büyük oğlan burada. Küçük Ankara'da zaten değil mi? Bak şimdi bir kişiyle kalmıyorsun. Adem normalde şimdi oğlanı burada görünce o yüzden Adem'den örnek verdim. Mesela senin. Senin baban da aynı. Normalde şimdi baktığımız zaman, bak tek başına değil hiç kimse. O çocukları yetiştirecekler.
O çocukları büyütecekler. O çocuklar dergahın içerisinde büyüyecek. Burada gelişecekler. Toleranslı davranılacak. Disiplinli davranılacak. Her türlü davranılacak. Şimdi Ali kapıda, oğlu da burada. Mesela bizim bayındırlı şeyin, nerede baban? Ha, örnek. Sen kaç yıllı oldun, derviş olulun? 95. Örnekliyorum şimdi. Onun iki oğlan da burada. Üçüncü oğlan da burada da. Çok sık görmüyorum onu. Neden görmüyorum onu çok sık? Vardiyalı çalışıyor. Örnekliyorum. Şimdi o tek başına değil. Öyle olunca hep onların eğitim istiyor. Bir baba sorumluluğu ayrı. O yüzden üstad onların da normalde bir kişi olarak görmüyor onu.
Sen Salih'i bir kişi olarak göremezsin. İki tane oğlan var. Yakıyor, yıkıyor ortalığı şimdi. Değil mi? Ama öyle değil bak. Yani Salih'in normalde bir de kız kardeşi var. O da terviş. Onun çocukları var. Onun kocası var. Bak bir tane bir yerde kalmıyor iş. Yani normalde baktığın zaman bunların hepsi de ayrı ayrı ayrı analiz edilip onlarla hem halloluyorsun. Aileleriyle hem halloluyorsun. E devlet o zaman yöneten bir kimse bunlarla uğraşabilir mi? Uğraşamaz. O yüzden bir adım geri durmuşlar. Biz insan yetiştirelim demişler. İnsan yetiştirmişler. Önemli olan o. Birini yetiştirmek. Bak Bosna'ya gitmiş. Sarı Saltuk. Balagay tekkesi. Ta buradan oraya gitmiş. Orada daha Osmanlı gelmezden önce gitmiş oraya.
Gidiyorduk program yapıyorduk değil mi? Şeyde Ayvaz Dede'de. Daha Osmanlı gelmezden önce gitmişler oraya. İnsanları İslam'la tanıştırmışlar. İnsan yetiştirme. Bak hala da ölü demiyoruz biz onlara. Şimdi Ayvaz Dede şenlikler oluyor. 700 yıldır. 500 kusur yıldır. Ayvaz Dede şenlikler oluyor. O büyük bir sevinç. Yani Akhisar'dan Horasani Sufi'dir o. Akhisar'dan yürü git orada. Ve orada susuzluktan kırılıyormuş. Gidiyor dua ediyor. Kayanın içerisinden su çıkıyor. Bütün insanlar faydalı bir şey yapıyor. Birine gel İslam ol demiyor onlar. Orada faydalı.
Etrafa faydalı iş yapıyorlar. İslam oluyorlar. O yüzden normalde genelde Sufiler insan yetiştirmişler. Yetiştirdikleri insanlar hani Yunus'un sözü var ya. Çıktım Söğüt Dalı'na ondan yedim üzümü. Baktığın zaman Söğüt Dalı'ndan üzüm mi yenilir? Ne yaptı? Söğüt Dalı'na üzüm aşısı yaptı. Ondan yedi. Sen şimdi üzüm meyvesisin. Aşı kimden? Babanı aşıladık. Meyvesini yiyoruz. Diyoruz ki ya harika bir çocuk. Elhamdülillah. Semasıyla, edebiyle, terbiyesiyle. Allah nazardan saklasın. Amin. Bunların jenerasyonu sağlam derviştir hepsi de. Elhamdülillah. Evet.
Üstadım Abdullah kardeşimizin söyledikleri de şöyle aklıma bir şey getirtti. Şimdi eskiden Osmanlı'nın padişahların arkalarında bir müşrüdü kamil değil. Binlerce müşrüdü kamil varmış. Yüzlercesi varmış. Şimdiki yönetimdeki başta bulunan kişiler arkalarına müşrüdü kamili alsalar, Türkiye'nin ve dünyanın konumu ne durumda olur? İnşallah yani böyle bir idrak, böyle bir akıl onlara da Cenab-ı Hak ilham eylesin. Amin. Yani demek ki zamanı var. Rüyamızda gördük birkaç sefer Cumhurbaşkanı'na. Söyledik bunları böyle böyle böyle bunları çok açıklamak istemiyorum ama inşallah manen haberdar olmuştur. Uygular inşallah.
Uygulandığını görmedik şu ana kadar ama Cenab-ı Hak manevi olarak bizim tebliğimizi yaptırdı ona. Rabbim hepsine de hidayet eylesin. Doğruyu göstersin ona. Amin. Memleket adına hayırlı kararlar aldırsın. Amin. Ümmet-i Muhammed adına hayırlı kararlar aldırsın inşallah. Amin. Evet. Bu sıkıntılı zamanlar inşallah geçer temennimiz o. Bugün de biraz hani gündüz sohbetinde şey yaptım. Söyledik dedim önceden karışıklıklar, sıkıntılar bekliyor bizi diye. Ama çok böyle insan hani söylenince önceden kale alınmıyor yaşanınca. Ben söyledim diye yaşanmıyor. Cenab-ı Hak olacak olan şeyleri bazı böyle bir işaret ediyor demek ki.
Biz de kendimize saklamıyoruz. Söylüyoruz arkadaşlar ayaklarına denk alsınlar, tedbirli olsunlar, temkinli olsunlar. Bu konuda ona göre kendilerini aziziyet içerisine sokacak kalp ve hareketlerden uzak dursunlar diye haber verilecek olan şeyleri haber veriyoruz. Rabbim cümlemizi iyi eylesin. Amin. Haklarınızı helal edin. Helal. Ramazanınız mübarek olsun. Amin. Oruçlarınız mübarek olsun. Amin. Cenab-ı Hak inşallah bütün Ramazan ayını son günlerini ibadetle, ihlasla, samimiyetle geçirdiklerinden eylesin. Amin. El Fatiha'ıma selam. Amin.
Ecmayet.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.