mustafaozbag.org

Ramazan Sohbeti - 15.03.2025

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 15 Mart 2025 · 51:58

Selamun aleyküm. Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı, hakkı, hakkı, batılı, batıl bilenlerden eylesin. Amin. Hakkı, hakk bilip, hakça yaşayan, batılı, batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Amin. Nerede Müslümanların hakkına, hukukuna tecavüz ediliyorsa, namusuna, şerefine, haysiyetine, canına tecavüz ediliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinden de onların intikamlarını alsın. Amin. Cenab-ı Hak İsrail'i batırsın. Amin. Destekçilerini batırsın. Amin. Çin'i dağıtsın. Amin. Doğu Türkistan'a ve tüm Müslümanlara özgürlük nasip eylesin.
Amin. Eczmayın. Ramazanınız mübarek olsun. Amin. Herhalde tam ortasıyız değil mi? On beşi tamamladık. On beşten sonrasına normalde. Ben cumartesi sohbetlerinden çıkarıyorum. Demek ki Cenab-ı Hak inşallah Kadir gecesinde ihya edenlerden eylesin. Amin. Son çünkü on günde arayınız denmiş. Aslında ilk on günde aramış Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem. O yüzden ilk on gün itikafa girmiş. Sonrası senesinde ortasında on gün itikafa girmiş. On günü Kadir gecesinde aramış. Üçüncü sene son on günde tekrar itikafa girmiş. Yine Kadir gecesini aramış. Son on günde o Kadir gecesini söylemiş, ilan etmiş. Kadir gecesi diye unutturuldu sonra bize demiş. Son on gün içerisinde Müslümanlar Kadir gecesini ararlar.
İnşallah biz de son on gün içerisinde inşallah aramıyoruz biz de. Her geceyi Kadir bil demiş Sufiler. O yüzden biz Ramazan, otuz Ramazan her geceyi Kadir bilip otuz Ramazan'ın gündüzünü oruçlu. Bu gecesinde namazla, zikirle gücümüzün yettiğince ihya etmeye çalışıyoruz. İnşallah Cenab-ı Hak Kadir gecesini bize denk getirir. Böylece Kadir gecesinde ihya edenlerden olmuş oluruz. Spontane olsun dedim bu gece sohbet varsa sorunuz sorun. Ben sormayacağım. Rahat olun. Ne güzel. Kimse soru sormuyor. Sor. En sevimli iş nedir Ya Resulallah dedilerinde? İşte birisine vaktinde kılınan namazdır demiş.
Birisine cihadı tavsiye etmiş. O an yoruluyor ki bu sahabe efendimizin nefsinin ihtiyaçlarına göre cihabı verdiği söyleniyor. Bir Sufi şeyhinin bu noktada sohbetinden kendisi nefsine ait dersi nasıl alabilir? Ölçüyü nasıl alabilir? Bu en sevimli, Allah'a en sevimli gelen iş nedirle alakalı? Bir normalde sahabelerin bireysel olarak söylediği cevaplar var. Tabi bu bireysellikten umuma gidilebilir mi? Evet. Ama bu konuda mütevatir derecede olan bir hadis-i serif var. Allah'a en sevgili gelen şey, o kulun farzlara sımsıkı yapışıp farzları eda etmesi. Nafilelerle Allah'a yaklaşması ve Allah'ı sevmesi. Sonra Allah da onu sever. Allah onu sevince gören gözü duyan kulağı, tutan eli yüreğin ayığı, söyleyen dili olurlar.
Bu hadis-i kudüsü bütün ulema tarafından, bütün Ümmet-i Muhammed'e mütalik bir hadis-i kudüsü olarak algılanmış. O yüzden o kimse için Allah'a en sevimli gelen şey farzları yerine getirmesi. Farzları o kimse yerine getirdiğinde Allah'a en sevimli işi yerine getiriyor. Tabii normalde sufilerde bu hukuk değişir mi? Değişmez. Sufilerde de en o kimsenin kendisini disiplin etmesi gerektiği yer Allah'ın farzları. Yani o kimse farzlara sımsıkı yapışacak. Farzlara sımsıkı yapışacak dediğimizde bu normalde her farzın vakti vardır, zamanı vardır. Namaz kılmanın vakti vardır. Oruç tutmanın farz vakti vardır. Hacca gitmenin vakti vardır. Bunların hepsi de vakitli ibadetlerdir.
O vakti girmeden o ibadeti edemezsiniz. Sabah namazının vakti girmeden sabah namazını kılamazsınız. Öğlen namaz vakti girmeden öğlen namazını kılamazsınız. Hac belirli zamanlarda farz kılındı diyor ayet-i kerimede. Haccın farz kılındığı zaman hadis-i şerifle sabittir. Siz haccı ancak o zaman yapabilirsiniz. Öyle bazılarının uyduruk bir şekilde işte kışın haç yapılmalı. Normalde buna uyamazsınız. Sünnet-i seneye uyacaksınız. Haccın vakti bellidir. O vakitte yaparsınız. Mesela zekatın miktarı bellidir. O zekatın miktarı belli olduğundan dolayı zekatın o miktarını siz değiştiremezsiniz. Ne aşağı çıkarıp aşağı indiremezsiniz. Malınızın kırkta biridir. Onu normalde kırk nokta kırkta bir değil de sıfır nokta beş yapamazsınız örneğin.
Onun tavanı açıktır. İstediğiniz kadar zekat olarak niyet eder verebilirsiniz. Ama vakti vardır. İşte nedir? Senede normalde bir mal senin elinde bir yıl durduktan sonra onun vakti girmiştir. Siz onun zekatını vermekle mükellefsiniz. Vakti vardır. Burada vakitsiz olan normalde Allah'ı zikirdir. Allah'ı zikretmek de farzdır. O yüzden Allah'ı zikretmek farzdır. Ama bunun vakti yoktur. Vakte bağlı değildir. Ne bileyim yere, zamana, zemine herhangi bir şeye bağlıdır. Ayet-i kerimede siz yanlarınızın üzerine yatarken, ayaktarken, otururken Allah'ı kesiren çokça zikredin der. Bu öyle olunca bir kimse normalde ya ayaktadır, ya oturuyordur, ya yatıyordur.
Üç fiili vardır. Üç fiilin içerisinde de o kimse Allah'ı zikredecek. Bakın bir kimse ya ayaktadır, ya oturuyordur, ya da yatıyordur. Üç fiil. Üç fiilin üzerinde de sen Allah'ı zikredeceksin. Bir de çokça Allah'ı zikredin der. Demek ki çokça zikredeceksin. Başka bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak buyurur. Sabah akşam Allah'ı çokça zikredin der. Sabah ve akşam günün dönümüdür. Yani sabah oldu uyandın, Allah'ı zikir başlayacak. Akşam oldu, Allah'ı zikir devam edecek. Sabah akşam devamiyet vardır burada. Allah'ı zikirde duraksamak yoktur, durmak yoktur. Böyle olunca Allah'ı zikir farz, emir çünkü bu. Birçok ayeti kerime var bununla alakalı. Bu fakirin tespit ettiği kırkın üzerinde ayeti kerime var.
Allah'ı zikirle alakalı farzdır. Ankavit ayet 45'te de en büyük iş olarak belirlenmiş Allah'ı zikir. Olunca sufiler zikrullahın üzerine odaklanırlar. Bu demek değildir ki işte namazı hafife alacağız, orucu hafife alacağız, haccı hafife alacağız, zekatı hafife alacağız, cihadı hafife alacağız. Bu demek değildir. Çünkü zikir en faziletlisidir. En faziletlisi. Allah Resulüne sordu sahabe kalabalığın içerisinde. Namaz kılanların en faziletlisi kimdir ya Resulallah? Allah'ı zikredenler dedi. Oruç tutanların en faziletlisi kimdir ya Resulallah? Allah'ı zikredenler dedi. Yine sahabe devam etti. Cihad edenlerin en faziletlisi kimdir? Allah'ı zikredenler dedi. Hazreti Ömer Efendimiz kalktı, çıkarken dedi ki Hazreti Ebubekir Efendimiz ya.
Ya Ebu Hafs, yani Hafs'ın oğlu demek. Allah'ı zikredenler bütün sevapları aldı götürdü dedi. Bunu böyle fısıldayarak da söyledi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem oturduğu yerden dedi ki, Ne'am, evet. Allah'ı zikredenler bütün sevapları aldı götürdü dedi. Başka bir hadis-i şerifte cihad mı üstündür, zikrullah mı üstündür gibisinden bir soru soruldu. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'e dedi ki, Bir mücahit eline kılıcı alsa, kırılınca kadar savaşsa, İkinci kılıcı alsa, yine kırılınca kadar savaşsa, Üçüncü kılıcı alsa, yine kırılıncaya kadar savaşsa, Allah'ı zikredenle müsavidir, denktir dedi. Üstündür demedi. Şimdi bir kimsenin bir savaş esnasında, Yani üç tane kılıcının kırılması biraz olağan dışı bir şeydir.
Ama üç tane kılıcı kırılacak savaşınca kadar Allah'ı zikredenle beraber olacak. O yüzden Sufiler bu farzların içerisinde Allah'ı zikri daha fazla ehemmiyet verir. İmam Gazali ihyasında der ki, Hani namaz mı üstün, Kur'an-ı Kerim'i okumak mı üstün, hangisi üstün dediğinde, Ankavus suresinden hareket ederekten Allah'ı zikir hepsinden daha faziletlidir, daha üstündür der. Bir kısım bunu farzlarda gevşeklik olarak algılar. Bizim öyle bir halimiz yoktur. Biz farzlara sımsıkı yapışırız, Sünnet-i Seniyye'ye de gücümüzün yettiğince yerine getiririz. Farzlardan gevşeklik yok. Ölünceye kadar, sana ölüm ulaşıncaya kadar, Ayet-i Kerime o, sen ibadete devam et. Allah'a olan zikrini, fikrini, şükrünü, farzlarına devam et.
Ayet-i Kerime'dir bu. O yüzden biz ölünceye kadar gücümüzün yettiğince farzları yerine getiririz. O yüzden namazda gevşeklik yok, Oruçta gevşeklik yok, Zekatta gevşeklik yok, Haçta gevşeklik yok. Bunlarda gevşeklik yok. Eğer bunlardan birisini bir kimse Göz göre göre, göz göre göre, Tembelliğinden veya işte benim nefsime ağır geliyor, Gelip deyip terk ederse, En büyük günahı kebairi işlemiştir. Terk etmek yoktur. İmam-ı Şafi'ye göre bir kimse, Bir farzı terk ederse, Kasıtlı bir şekilde, Bileşli bir şekilde, İmam-ı Şafi onun küfrüne fetva verir. Küfrüne. Şimdi, Tabi Ümmet-i Muhammed'e bu zaman için farzlar bazen nefislerine ağır geliyor. Mesela işte namaz ağır geliyor, Kadına, erkeğe.
Oruç ağır geliyor. Ağır geliyor. Farzlar nefis ve şeytan onlara ayrı bir etkiliyor. Farzlardan uzaklaşıyorlar. Biz Hanefiler olarak, Muhammed-i Turidi çizgisinde, Onların küfrüne fetva veremeyiz. Ama velakin, Onlar uzak duruyorlar. Yani, Kadınlar tesettürden vuruluyor mesela. Kadınların vurulduğu yer tesettür. Yani, Erkeklerin vurulduğu yer var mesela işte. Müsait olduğu halde sakalını bırakmıyor örneğin. Erkeklerin vurulduğu yer. Sanki resmi bir görevi var onun. Bırak. Hani hafiften bir sakal bırak. Yani, Kimliğini belirle. Resmi bir işin var. Sana söyleyecek bir lafımız yok. Ama öbür türlü, Sen, Kimliğini belirle. Sakal, Müslüman'ın kimliğidir.
Mesela, Bir kadının tesettürü, Onun kimliğidir. İslam kimliğidir. Uygun olan, Kur'an ve sünnete göre. Mesela, Senin farzları yerine getirmen, İslam kimliğindir. İslam kimliği. Ama bugün, Bu deccalist sistem, Dünya üzerindeki deccalist sistem, Bütün dinlerin içerisini boşalttı. Şimdi, Müslümanların dininin içerisini boşaltıyor. İslam'ın demiyorum bakın. Müslümanların diyorum. İslam'ın içini kimse boşaltamaz. Kur'an belli, Sünnet belli. Kur'an belli, Sünnet belli. İmamların iştahı belli. Kalkıp da, Kur'an'dan bir ayet-i kerimeyi tahrif edemezler. Veya bir hadis-i şerifi yok sayamazlar. Yok saysalar da, İşte o, Müslümanlar kendi içlerini boşaltma hareketi o.
Müslümanlar kendi içlerini boşaltıyorlar. İslam'ın içi boşalmaz. İslam, Allah koruyucusu, Allah onun. Müslümanlar kendilerini koruyamıyorlar. Müslümanlar kendilerini koruyamadığı için, Müslümanlar birey olarak kendi İslami kimlik ve kişiliklerini kaybediyorlar. İslami duruşlarını kaybediyorlar. Bunlar artıyor. Aileyi sirayet ediyor. Aileden topluma sirayet ediyor. Toplum, Müslüman toplum kendi dini kimliğini kaybediyor. Dini kimliğini boşaltıyor. Adet, gelenek, görenek giriyor. Bizim adetimiz böyle, bizim göreneğimiz böyle. İnsanlar ne der, sülale ne der, anne baba ne der, eş komutu ne der, şu ne der, bu ne derden bir giriyor. Kendi İslami kimliğini boşaltıyor.
Şimdi bu deccali sisteminin altında böyle olunca, hani insanlar yaşadıkları gibi inanmaya başlıyorlar. Biz kimsenin üzerinde iman metremiz yok, bir şey diyemeyiz ama kimlik bunalımı yaşanıyor. Yani bakıyorsunuz Müslüman, Müslüman kimliğiyle bir şeyleri yapamaması lazım ama yapıyor. Meseleyi toparlayacak olursak, evet, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Müslümanların kendi halet-i ruhiyelerine göre, nefis meratiplerine göre onlara değişik tavsiyelerde bulunmuş. Ama bunun ceman topladığımızda, o zaman önce farzları yerine getirmek ve Allah'ı çok zikretmek. Sufilik desek ki neyin üzerine kuruludur? Sufilik farzları yerine getirme, sünnet-i seneyi icra etme, Allah'ı çok zikir, Allah ve Resulü'nü çok sevmek. Benim bildiğim ana hatlar bunlar. Rabbim bizi bunları yaşayanlardan eylesin.
Salih, mikrofonsuz konuşmaz. Efendim benim sorum seyir-i sülükle alakalı olacak. Benim hayal gücüme göre seyir-i sülük şöyle tarif ediyorum. Bir kişi ders aldığında, haddimi aşarsam özür dilerim, ona bir boş kova veriliyor. Dersini çektikçe ve üstadına itaat ettikçe, Kur'an sünneti uydukça o kova doluyor.
Ne zamanki dersini çekmediğinde o kova dolması duruyor. Günahlar abatında ve üstadının söylediğinin dışına çıktığında da o kova boşalmaya başlıyor. Doğru mu dur diyebilirim, bunu sormak istedim. Bir de nasıl başlar, nasıl biter? Yani bu konuda hayal dünyası geniş olanlar istedikleri gibi hayal kurabilirler. Birisi kova görür, birisi bardak görür, birisi kazan görür, birisi kocaman derya görür. Böyle baktıkça insanlar kendilerince bir şey yaptıklarında, orayı doldurduklarında, yapmadıklarını, boşalttıklarını da kendilerince düşünebilirler. Ama seyir-i sülük dediğimiz şey, bir kimsenin bir nefis meratibleriyle alakalı, iki kalbi meratibleriyle alakalı. Seyir-i sülükü iki veçeden bakmamız gerekir. Genelde ehli tasavuf hep nefis meratibleri olarak bakmış, kalbi meratib olarak bakan çok az olmuş.
Bu fakir hem nefis meratibleri olarak bakar, hem kalbi meratibleri olarak bakar. Böyle olunca seyir-i sülük bu manada bir Müslümanın bir mürcide kamile intisap etmesiyle başlar. O kimse farzları, az önceki hadisi kutsi çok böyle benim yaslandığım, dayandığım, faydalandığım hadisi kutsidir. Çünkü dinin özü hükmündedir. Farzları yerine getirir. Bunun bir ibadet kısmı var, bir ahlak kısmı var, bir de hukuk kısmı var. İbadet kısmı, malum herkes bunu yerine getirmeye çalışır. Ama farzları yerine getirmede bir de ahlaki hal vardır, ahlaki kısım vardır. O kimse de ahlakını güzelleştirmek de mükelleftir. O yüzden seyir-i sülükün kendi içerisinde nefsi ilgilendiren yerde ahlakını terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi söz konusudur.
O yüzden seyir-i sülük bu manada farzları yerine getirmek, eyvallah, birinci adım, ahlakını güzelleştirmek ikinci adımdır. O kimse ahlakını güzelleştirmediği müddetçe, o farzları yerine getirmiş olsa dahi, o ahlak güzelleşmediğinden dolayı senin tabirine göre, hayaline göre kovayı doldurması mümkün değildir. Hz. Bir de bir metafor kullanır meslemesine, bir havuz koyar. Der ki havuzun orada bir gider deliği var ama senin der, işlediklerin orada gider var, delik var. Oradan çıkıp gidiyor, senin havuzun dolmuyor der. Başka bir yerde yine metafor kullanır, bu buğday ambar olarak bu metaforu kullanır. Ambar der, senin ambarı neden dolmaz? İçinde fare var der. Başka bir yerde senin ambarın neden dolmaz?
Çünkü ambarın bir de dışa yönelik bir tarafı var, sen ambara döküyorsun, oradan çıkıyor. Ondan ambarın dolmaz der. Böyle olunca ehli sufinin, bu konuda büyük pirefendilerin değişik metaforları var. Kimisi ambar demiş, kimisi havuz demiş, kimisi kova demiş, bardak demiş. Bu, o kimsenin en önemli şey ahlakıyla alakalıdır. Şu anda Müslümanların en büyük handikapı ahlakla alakalı. Yani burada herkes çok iyi derviş, eve gidince eşine küfür ediyor. Burada kadınlar olarak çok iyi derviş, eve gidince eşine itaat etmiyor. Burada herkes çok iyi derviş, çocuğunu dövüyor. Burada çok iyi derviş, çocuğuna küfür ediyor. Burada bayanlar olarak çok iyi derviş, çocuğunu tokatlıyor.
Çocuğuna ağza gelmeyecek hakaretler yapıyor. Çok iyi dervişiz. Birbirlerimizle olan diyaloglarımızla hiç dervişliğe yakışmayacak hallerimiz var. Şimdi bunları böyle topladığımızda ambar dolmuyor. Veyahut da havuz dolmuyor, kova dolmuyor. Bir taraftan gidiyor. Gidiyor bir taraftan. Yoksa işte biz camileri dolduruyoruz, teravihler kılıyoruz şimdi. Oruçlar tutuluyor, iftarlar havada dolaşıyor. Pide kuyrukları, Ramazan geldi ya, Ramazan bayramı pide bayramı sanki. Pide kuyrukları, izleyeceğiz o pideyi biz. Pidesiz bir Ramazan düşünemeyiz. Kültürel bir şey olmuş. İyi güzel ama ahlak nerede? Temiz ahlak sahibi olmak nerede? Dilimizi tutabildik mi? Tutamadık.
Hani orucun faziletini gideren şeyler vardı ya. Hani o kimsenin kavga etmesi, dilini muhafaza etmemesi, gözünü muhafaza etmemesi, orucun faziletini aldı götürdü. O zaman çok affedersiniz merkep orucu oldu. Merkebi bağla oraya. Ona da saman su verme. O da oruç tutmuş olsun. Ama o değil, ahlakı güzelleştirmek. O yüzden farzların en önemli kısmı ahlak. Ve Müslümanlar bu konuda gerçekten kendi inanışlarının, kendi dinlerinin bireysel olarak içini boşaltıyor. Ahlakla alakalı. Ve tabii arkasından Allah'ı sevmek geliyor, Allah'ı zikretmek geliyor. Yani biz sevgi noktasında özürlü bir toplumuz. Biz Allah'ı sevemiyoruz. Biz Resulullah'ı sevemiyoruz sallallahu aleyhi ve sellem'i.
Biz eşimizi, çocuklarımızı, arkadaşlarımızı, şeyhimizi sevemiyoruz biz. Bu konuda özürlü toplumuz. O zaman seyr-i sülûk dediğimizde farzları yerine getirme, haramlardan uzak durma, ahlakını güzelleştirme ve nafilelerle, sünnet-i seniyeli ahlakı güzelleştirmek. Çünkü Hz. Peygamber'in en önemli sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetlerinden birisi, sünnetlerinin büyük bir kısmı ve ondan sonra Allah'ı zikir ve sevmek geliyor. Eğer bunları biz becerebilirsek, evet o zaman seyri sülükte daha hızlı bir şekilde yol gideceğiz. Yol giderken buradaki sevmeyi özellikle koyuyorum, zikrullahı özellikle koyuyorum. Çünkü o kimse hem zikrullah yapacak hem sevecek. Zikrullah hem nefsi terbiye edecek hem de kalbi tenvir edecek. Yani kalbi düzenleyecek, düzeltecek zikrullah.
Çünkü kalp önemli olan ve o kalp tenvir olunca, güzelleşince kalbin işidir sevmek. Aklın işi değildir. Akıl sevmekten kaçar. Akıl sevmeyi istemez. Kalp ise sevgiyle yoğrulur ve düzelir. Burada en önemli ayak sevmektir seyri sülükte. Tabii Allah rahmet eylesin, üstadım bize anlatırdı eski dervişleri söyleyecek. Hazreti Ömer Efendimiz de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin diyaloğunu anlatırdı. Ya Ömer beni ne kadar seversin, işte seni malımdan, paramdan, eşimden, çoluğumdan, çocuğumdan fazla severim. Kemal'e ermemiş ya Ömer.
Ayrılırlar bir kaçadım, döner Hazreti Ömer Efendimiz. Seni nefsimden de fazla severim ya Resulullah deyince, şimdi Kemal'e erdin der. Şimdi sevmek, Allah sevgisi, o kimsenin her şeyinin üzerinde olmalı. Resulullah sevgisi, sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olan sevgi, her şeyin üzerinde olmalı. Allah ve Resul'unu öyle her şeyin üzerinde severse o kimse, kalibi olarak seyr-i sülûk eder. Nefis olarak seyr-i sülûk edebilirsiniz. emmare levvame milhüme mutmeyenne radiyemar diye geçebilirsiniz. Kalibi seyri sülükünüz yok ise tökezlersiniz. Yani ben bunu geçebilirsiniz diyorum, teknik olarak söylüyorum. Geçemez bir kimse. Kalibi seyri sülükü olmazsa o kimse nefis meratiplerini de geçemez. Kalibi seyr-i sülûk, Allah'a teslimiyet, sevgiyle alakalıdır.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine teslimiyet ve sevgiyle alakalıdır ki, o zaman o kimsenin kalbi olarak da seyri sülükü devam etsin. Gönlüm arzu eder ki bütün kardeşlerim bu seyri sülükleri devam etsin. Yoksa bir derviş, bir üstadı, bir mürsid-i kamile intisap etti, seyri sülükü adımını attı. Geri kalan o kimsenin gayretiyle alakalı. Ben bunda istidat da aramam. Ben ona gayret ararım. Gayret ederse, çalışırsa, mücadele ederse, çabalarsa o kimsenin seyri sülükü hızlı veya yavaş olur. Devam ederse, çalışırsa o kimsenin seyri sülükü olur. Devam eder yani. Öbür türlü o kimse o yolun içinde mi? Evet. Seyr-i sülûk içinde mi? Evet. Bir nefis bırakmaz insanı gitsin bir mürşid-i kamilden ders alsın.
Nefis bırakmaz. O nefis onu böyle öylesine çeker ki. Yani o şeyhte kusur arar, hata arar, eksik arar, yanlış arar. Arar da arar. Sen buna mı layıksın der. Der de der nefis. Her şey der. Etraf der, dedikodu, gıybet, o, bu. Bütün nefis ve şeytan onun aleyhine çalışır hep. Bak hep aleyhine çalışır. Aleyhine çalışıyorsa zaten bilir ki istikamet doğrudur. Hani içinden ses geliyorsa, bu adamı mı buldun, ne intisap edecek ya? E ne oldu? Hangi, nesini söyleyeceksin? Senin yalana, yanlışa, eksiğe mi sevk ediyor? E yok. E ne? Ne var? Ama nefis onu dinlemez. Saçına kabahat bulur, sakalına kabahat bulur, konuşmasına kabahat bulur.
Bir şeysine kabahat bulur. Nefis oraya gitmesini istemez. Hani Üftada Hazretleri'ne göndermemiş ya, istememiş. En sonunda at sırtından atmış Mahmud-i Hüdaya Hazretleri'ne. Bakın at sırtından atmış. At dahi şeytan atı yoldan çıkarıyor. Çok affedersiniz, atı dürtüklüyor götürmesin diye. Ve at Mahmud-i Hüdaya Hazretleri'ne. Sırtından atıyor. Ve gidiyor Mahmud-i Hüdaya Hazretleri. Yayın, dergahtan içeri giriyor. Ve hep böyle sorguluya sorguluya gidiyor. Hani senin ne işin var? Koskoca kadısın. Kolay bir şey değildir. Yani o kimse, Bursa bölge valisi. Öyle düşünün. Hani senin ne işin var burada? Sorguluya sorguluya gidiyor. Veya hatta İznik'te Eşnefolu, Rumi, alim bir kimse, sekiz, dokuz ilimden icazetli, o Hacı Bayram'ın Veli Hazretleri'ne gidinceye kadar hep sorguluyor.
Ve gidiyor. Hacı Bayram, Veli Hazretleri dervişleriyle beraber Hüday biçiyormuş. Bakıyor, ben buna mı bağlayacağım ya diyor. Irgat gibi çalışıyor burada bu diyor. Irgat. Dost doğru nereye gidiyor? Şam'a gidiyor. Şam'a gidiyor. Şam'da bir bakıyor ki, Şam'a girecek. Hani gece girilmesi caiz değil. Karanlıkta. Orada geceliyor. Geceleyince bir bakıyor ki, Hacı Bayram Veli Hazretleri'nin rüyasında görüyor. Boynunda bir tasma, zincirin ucunda Hacı Bayram Veli var. Şam'dan tekrar geri geliyor Hacı Bayram Veli'ye. Geliyor, intisap ediyor, boynunu büküyor. Bizim kelpin yanına diyor, götürün oraya koyun onu diyor. Dergah'ın bir kelpi var, köpeği var.
Hala da nefis sorguluyor. Yani sen alim insansın, bu ümmi, Hacı Bayram Veli. Ne ekmezse, hep veliliği de ümmülere veriyorlar genelde. Yani onlar hep nefisini tezki ediyor ya, ben bilmiyorum, ben etmiyorum, ben yapmıyorum. Kendileri o noktada. Ümmi Hacı Bayram Veli. O demiş ki, götürün öyle, kelpin yanına koyun. Kelpin yanına koymuşlar, hep soruyor o daha. Devam ediyor. Hani böyle sen insansın, hani senin takvim üzerine yaratıldın, ne işin var? Hayvanın yanında gibisinde. En sonunda diyor ki, ben onun tabağından yiyeceğim, onun yalandan su içeceğim. Deyince Hacı Bayram Veli Hazretleri tutuyor. Diyor, yetti, buradaki çilen bitti. Hadi diyor, kalk. O da zannediyor ki, ben dergaha imam olacağım.
Şimdi diyor, tuvaletleri temizle. Nefis terbiyesi böyle bir şey. Sonra normalde dergahın imamı oluyor. Dergahın imamı olduktan sonra bir müddet daha orada süluka devam ediyor. Bakın enteresan bir şey. Sonra diyor ki, sen şimdi Şam'a gideceksin. Sonra Şam'a gidiyor. Hamedane Hazretleri'ne. Hamedane Hazretleri'ne gidiyor. Orada da hemen gider gitmez. Onu da o kırk günlük halvete katıyor. Kırk gün boylu boyunca upuzun yatmış, bayılmış zaten. Kırk gün sonra kalkıyor. Hu diyor onu, kaldırıyor onu. İcazetini yazıyor. İcazetin yanındaki bir tane de kızcağızı varmış. Kızını da ona nikahlıyor. Hadi diyor şimdi, Rum ellerine git. Orada insanları irşad et diyor.
O yüzden eşdefolu, Rumi olarak ismi kalıyor. Ve oradan tekrar geliyor. İnsanları irşad etmeye çalışıyor. Nefis, bir mürşidi kamile intisap ettirmek istemez. İntisap etse de hep böyle sorgulan. Biz eski dönemde sorgulayan arkadaşları çok gördük. Ben onları küçümsemem hiç. Hor görmem. Nefistir çünkü. Nerede sorgulacağı, nerede kayacağı, nerede kaynacağı belli olmaz. Ben derim, bu nefsin sesi, sen bunu susturmanın yolunu bulacaksın. Sen bulacaksın. Cenab-ı Hak inşallah bütün kardeşlerin bu noktada manalarını açsın. Amin. Nefislerini sustursun. Amin. Ve seyir-i sülüklerini de devam ettirsin. Amin.
Çünkü bir kimse, bir mürşidi kamile intisap etti mi, onun seyir-i süluku, hani dursa da, yavaşlasa da kaybolmaz. Bazen dervişler ümitsizliğe düşer. Ben yoldan atıldım mı, yok ben işte şöyle mi oldum, böyle mi oldum. Bu nefsin oyunudur. Sen dersini bırakmadığı müddetçe, şeyhin senin dersini almadığı müddetçe, sen dergahtasın, seyir-i sülükün devam eder. Ama senin dersin alınırsa, üstad dedi ki, senin dersini aldık bu dergahda. Senin bir bağın, işin kalmadı. Allah yolunu açı gelsin. Sen git bir mürşidi kamil bul kendine, intisap et. Yoluna orada devam et. Bu illaki herkes bir dergahda olacak diye bir kaide yok. Veyahut da o kimse baktı, etti. Ama bunun sakalını beğenmedim, boyunu, posunu beğenmedim, sohbetini beğenmedim.
Veyahut da işte, kendince nefsin oydu. Ben bırakıyorum dedi. Bıraktı, gitti. Bıraktı, gitti. Allah yolunu açı gelsin, gitsin başka bir şey bulsun. Orada devam etsin. Bunda da sıkıntı yok. Yani herkes bir üstad da ömrünü bitirecek diye bir kaide yok. Herkesin nefsi aynı noktada değil. Bir bakıyorsun, adam beş yıl sonra Murtaza'nın oturuşuna kafayı takıyor. Hala da Murtaza orada oturuyor mu diyor. O orada oturuyorsa ben çekeceğim, gideceğim diyor. Bak bunu bizzatihi canlı olarak yaşadım. Adamın taktığı şey bu. Murtaza'nın oturuşuna adam gıcık kapmış, adam çekti gitti, Allah yoluna çık etsin. Murtaza hala da burada oturuyor, aynı şekilde oturuyor. Adam bizzatihi öyle dedi bana.
Ben kaldım, ulan dedim nefis başka yerden vurmamış, Murtaza'dan vurmuş dedim. İnsan nefsi, nerede, ne şekilde vuracağı belli değil. Düşündüm, düşündüm, düşündüm. Ulan başka takacak yer bulamamış adam. Bula bula, Murtaza'nın oturuşuna bulmuş. İnsan nefsi böyle bir şeyler. Bunu böyle o kardeşi de küçümsemek için söylemiyorum. Beni ilgilendirmez. Ama nefis böyle takılır. Yani örnekliyorum, daha biz Abdullah Efendi'yi tanımıyoruz, bilmiyoruz, daha yeni dervişiz. Bayındırmalar da tanımıyor, bilmiyor. Bir şaiye çıkarmışlar bayındırla. Abdullah Efendi tahtacı diye. Bizim orada hani Aleviyiz diyenler tahtacı diyoruz. Tahtacı deniliyor onlara. Allah Allah.
Benim yüzüme bir şey söyleyen yok. Böyle bir kaynatmışlar bunu kendilerince. Bu nefis, bunu normalde bir şeyi bulur. Mesela adam normalde, bu eski dönemde, ben böyle açıkım ya, rahatım, işte ben eski ülkücüyüm falan. Adam demiş ya, eski ülkücüden zakir mi olurmuş ya dedi. Bıraktı adam. Sonra geldi, dedi ki ben böyle böyle dersi iade etmek istiyorum. Tamam kardeşim, iade edebilirsin. Allah yoluna açık etsin. Hayırdır dedim, hani yüzüme söylesin istedim. Sen eski ülkücüymüşün dedi. Yok dedim, eski derim de dedim ben hep ülkücüyüm. Nasıl yani? Basbaya dedim ya. Dedim yani ben ülkücüyüm yine dedim. Ama benim ülkücülük anlayışım ayrı bir anlayış dedim. Farklı bir anlayış gelebilir.
Ben dedim, ülkücüyüm. Ülkemi severim, dinimi severim, devletimi severim. Bu konuda yanlışlıklarını bilirim. Ama devletin yıkılmasını istemem. Bütün eksikliklerin, noksanlıklarını bilebildiğim kadar bilirim. Ama devlet düşmanı değilim. Millet düşmanı değilim. Toprak düşmanı değilim. Ben dedim, maneviyatıma, mukatesatıma bağlı bir insanım. Benim ülkücülüğüm bu. Nesi zarar bunun dedim. Bu durdu şimdi bu. Ya ben dedi ülkücüleri sevmiyorum. Eyvallah kardeş sevmeyi biliyorsun. Allah yoluna çık etsin. Adam buradan ders bıraktı. Ödemiş'ten. Sonra aradan bir zaman geçti. Ödemiş'e, Şeyh Efendi'yle beraber ziyarete gittiğimde, ah baktım adam orada derste. Ondan sonra, böyle bana tebessüm ediyor.
Ondan sonra, neyse bir aralık buldu. Geldi benim yanıma. Ondan sonra, ben yine döndüm dedi. Böyle baktım. Biz dönenleri sevmiyoruz dedim. O zaman için. Nasıl dedi. E dedim, bir dönem bir daha dönüyor sonra dedim. Ne oldu, ne değişti dedim. Şimdiki zakir devükücü dedim. Ya dedi, ben o zaman cahillik yapmışım dedim. Allah yardımcın olsun senin dedim. Sonra, biz Bursa'dayken, Şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin, Muhsin Yazıcıoğlu'yla tanıştı. Yani Sivas'ta ben, Cenab-ı Hak, sebep etti, tanıştırdık. Sonra Haç'ta beraber oldular onlar. Orada Haç'ta da bir tanışıklığı oldu. Sonra rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, oradan geçerken, hep Şeyh Efendi'yi ziyaret etti.
Elini öptü, ziyaret etti. Şimdi burada olunca, sonra bir arada denk geldik gene. Dedim, Şeyh Efendi de ülkücü oldu. Nasıl? Ya dedim, gidip, boyuna dedim, Muhsin Bey dedim, gidip ziyaret ediyor. E tabii, bir de işin içerisine, 28 Şubat girdi. Bunlar çok zaman geçince, rahat konuşuyorum artık. 28 Şubat'ta, Şeyh Efendi Hazretleri'ne, iki tane sivil gelmiş, demişler ki, terörlü mücadeleye kadar gelmeniz lazım.
Biz demişler, gelip almayalım, siz gelin. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'ye bana telefon açtı, böyle böyle bir durum var dedi. Efendim, benden haber bekleyin dedi. Tabii rahmetli Muhsin Bey'e ben direkt ulaşamadım, bir türlü. Sonra arada bir başka bir kimse, ona da söylemiştim zaten, onun üzerinden ulaşacaktım. Neyse, ulaşmışlar ona, söylemişler, böyle böyle, hani emniyete çağırmışlar diye. Özür dilerim, siyasi şubeye çağırmışlar ona. Neyse, o tabii gerekli kontakları kurmuşlar. Ondan sonra bana geri döndüler, Ankara'dan. Dediler ki, böyle böyle, Şeyh Efendi, direkt terörlü mücadele şube başkanına gitsin. Desin ki, Muhsin Bey'in selamı var. Neyse, Şeyh Efendi'ye dedim, efendim, cumadan sonra terörlü mücadelenin, şube müdürüne gidin, o arkadaş sizinle ilgilenecek.
Şeyh Efendi gitmiş tabii oraya, selamun aleyküm, aleyküm selam. Oturmuşlar, çay söylemişler. Sonra, siyasi şube müdürü, gelmiş oraya, onların yanına. İşte, konuşmuşlar, sohbet etmişler, Şeyh Efendi'den bir ifade almışlar. İfadeleri yazmışlar falan. Ondan sonra, bir tırnak içerisinde, bir şey anlatayım. İşte, bu Mustafa Özbah kim demişler? Dergah'ın şeyhi demiş. Siz kimsiniz demiş? Ben, Nevşehir'in temsilcisiyim, Zakir'in demiş. Mustafa Özbah ne? O da Dergah'ın şeyhi olur demiş. Şeyh Efendi'nin bizzatihi, bana söylediği şey bu. İzmir'den Bursa'ya gelirken söyledi. Hakkın helal et olun dedi. Böyle böyle senin için dedi. Dergah'ın şeyhi dedim orada dedi. Şimdi biraz dedi, seni sıkıştırırlar, haberin olsun dedi.
Helal olsun efendim dedi. Ben gider, yatarım içeride. Sıkıntı değil dedim. Siz sıkıntı yaşamayın. Velhasıl, şimdi dedi, biraz da dedi, bununla alakalı dedi, Bursa'da konuşacağım. Bursa'da dedi, bir kaynaşma olur dedi. Bundan da haberin olsun dedi. Dedim, istediğiniz gibi sohbet edebilirsiniz. Geldi burada, işaret fişhane çatlattı. Zaten şeyhlik yapıyor o, birkaç yerde. Haydi, bak Mustafa abi, şeyhlik yapıyormuş. Bir ortalık karıştı. Tabii bu da Şeyh Efendi'yle, aramızda bizim sır. Bunu dedi, söylemeyelim, tamam söylemeyelim efendim dedim. Velhasıl, kelam, olaylar, olaylar, bunlar tabii, böyle, yolun zorlukları tabii. Bunları neden anlattım?
Nefis bir bahane arar. O bahaneyi de bulur. O bahaneyi bulur, senin gözünün önünde büyüttükçe de büyütür. Sonunda sen, o nefsin, oyununa yenilir, çeker, gidersin. Seyr-i sülük kalır mı? Kalmaz o zaman. O kimse gitti çünkü. Manevi bal koptu. Rabbim, cümlemizi, kendi yolunda istihdam eylesin. Amin. O velilerin, o mürşitlerin yolunda yürüyenlerden eylesin. Amin. Nefsin, daleveresine uyanlardan eylemesin. Amin. Şeytanın vesvesesine kananlardan eylemesin. Amin. Cenab-ı Hak, bir de benim tespit ettiğim şu, bu dergâhtan giden başka bir yerde de tutunamıyor.
Rabbim bizi onlardan eylemesin. Amin. Çünkü çok zordur. Hani, bir kimse şimdi içinde yaşarken onun kıymetini bilmez. İçinde yaşarken kıymeti bilmez. Dışarı çıkınca, başlar kıyaslamaya. kıyaslamaya başlayınca der ki, eyvah, hani, ben yanlış yapmışım der. Eşkıyasını unutamaz. Meşhur ya benim eşkıya muhabbetim. O eşkıyayı unutamaz. Unutamayınca, hep böyle derin bir ah çeker. Rabbim bizi onlardan eylemesin. Amin. Evet. Yeterli mi? Sor Salim. Efendim, bu seyri sülukun kabir ve sonrası için devamı var mıdır? Ve herkes de sonlanır mı bu?
Evet. Burası, bu fakir seyri sülukun, eğer o kimse gerçekten dervişliği sağlam ise, ölünceye kadar devam ettiyse, ben o seyri sülukunun kabirde de devam ettiğine inananlardanım. Bunu vefat eden kimselerden çıkarımlarım var. Seyid Taş'tan, Mehmet Reşber'den tutun da, vefat eden bayan kardeşlerden tutun da, işte vefat eden, normalde bayan, erkek bunlar şey değil, mesela örneğin, yakın örnek Oktay.
Oktay'a gittim, dedim iki tarafa saldırıp durma dedim, biraz rahat ol, milleti rahat ettir dedim. O günden beri kimse rüyasında görmüyor Oktay'ı. Oktay yaşadığından daha keskinleşti. Şimdi bu seyri sülukun devamiyetliğiyle alakalı. Ama o kimse, yani o üstadın yolunda duracak, devam edecek o. Çünkü, yol devam ediyor. Burası önemli. Yol devam ediyor, zikirler, dersler, sohbetler, hayır hasenetler devam ediyor. O halakanın içerisinde de o var. Halaka dağılmıyor. Yani, şimdi bunu böyle, zikirlerde manevi hal yaşayanlar, daha iyi bunu anlarlar.
Mesela, zikrullahlara geliyorlar. Bayanlar, bayanlar kısmına geliyor, erkekler, erkekler kısmına geliyor. Normalde orada zikrullah halakasında da, yani o halaka kurulduğunda herkesin böyle bir, hani kadınsa kadınların tarafı var, erkekse erkeklerin tarafı var. Devam ediyor. O yüzden, benim ki, bu kendimce iştahdım, kendime iştahdım. İnsanlar inanır, inanmazsa herkesin kendine ait. Öldükten sonra da devam ediyor. Bu normalde bir kimsenin şeyhi, bakın teknik olarak söylenilen söz şu, bu bir ölçü. Her nefis ölümü tadacaktır. Şeyhler de ölecektir.
Şeyhi vefat eden bir kimse, istihara yapacak, şeyhi birisini işaret etmediyse, istihara yapacak, istihara içinde gördü, kimseye intisap edecek. Bu boş bir söz. Ben Şeyh Efendi'nin dersini çekiyorum, hala da. İyi, o zaman Hacı Bekir Baba'nın dersini çekeydiniz. Neden Çorum Hacı Mustafa Efendi'ye intisap ettiği insanlar? Ben kendi dergahımız için söylüyorum. O zaman Hacı Ebu Bekir Baba'ya devam edeydiniz. Hacı Elaydar Efendi'ye ne gerek vardı? Geriye doğru gittiğimizde, siisile, siisile, siisile, hiçbirisine gerek yoktu o zaman. Doğru olsaydı, kendilerinden sonra bir siisile gelmezdi. Ama, bu böyle genel bir teknik bir şey olarak söyleyeyim.
Ama bir kimse bir şeyhe intisap ediyor, şeyhi vefat ediyor. Başka bir şeyhi aramaması için beşinci esmada olması lazım. Yani Hakka esmasını alması lazım. Hakka esmasını alan bir kimse, nefis meratib olarak beşinci meratiptedir, onun şeyhi ihtiyacı olmayabilir. Eyvallah. Ama o beşinci esmada kalır. Yol iyi gidemez, yürüyemez. Ona muhakkak bir mürşidi kamil gerekli. Zaten beşinci esmaya geldiyse, o da bir mürşidi kamile bağlanır. Kendisini orada bırakmaz. Eğer onun da yolu açıksa. Yok, onun yolu kapalıysa, kendince, kapattıysa, ben bir daha bir şeyhe intisap edip, ona alışamam, onu götüremem diyorsa, kendi bileceği şey, ama orada duramaz, geriye doğru düşer.
O yüzden bir kimse, hakkıdır şeyhi vefat ettikten sonra, başka bir şeyhe intisap etmemek, hakkıdır, ama orada kalır. Bir de, benim tespit ettiğim bu, ölen şeyh kıymetleniyor. Bak, ölen şeyh kıymetleniyor. Şimdi, şeyhi sağken, kıymet bilmeyen, onun kıymetini, yerine getirmeyenler, öldükten sonra, bir bakalım, olan, böyle mantar gibi ortalığa çıkıyorlar.
Yok, benim rüyamda gördüm, bana zakirsin dedi, rüyamda gördüm, bana nakipsin dedi, rüyamda gördüm, bana görev verdi. O, işte diyorlar, filanca yerin zakiri, kim o diyor mu ya? Bana, önceden sonra filanca, tanımıyorumdur ben. ama bilsem, hani tanıacağım, şeyh efendinin zamanında olduğunu bilsem, hatta birisi denk geldi böyle, böyle, ters ters bakıyor bana, ne oldu dedim, ne bana ters ters bakıyorsun, Mustafa denilen şahıs sen misin? Ha benim dedim, sen kimsin? İşte bir şey oldu, ben buna dedim yani, dedim beni tanımazsın, bilmezsin, görmezsin, sen dedim, duyduklarınla amel ediyorsun, duydukların sana yalan olarak yeter dedim, hadis-i şerif, bu kaldı, sonra bir iki daha böyle bir şey oldu, bize böyle hiç anlatmadılar, dedi, anlatmazlar dedim, neden anlatsınlar dedim, bak dedim, seni düşman olarak yetiştirmişler dedim, sufilikte düşmanlık var mı?
Sana Allah demeyi öğreten kimseye düşman oluyorsun, dedim, bu münafıklık alameti, dedim, ama bu bütün dergahlarda büyük bir handikap, yani bir kimse vefat etmezden önce, kendimizden örnek vereyim, peki, eski arkadaşlar var burada, şeyh efendi benim şeyhliğimi ilan ettirdi mi derste, peki, nerede arkadaşlar, şeyhlerine tabi olan kimseler nerede? ben kendi kendim, ben kendim şeyhim dedim mi size? Demedim, şeyh efendi, telefonu açtı bana, söyledi, ilan et, ben edemem efendim dedim, değil, ben ilan ettiririm dedi, Adnan'a söylemiş, Adnan Ömre'de şimdi, Adnan demiş ki, ben şeydeyim, Adana'dayım, bu sefer başka bir buradaki, Remzi'ye söylemiş, Remzi ilan etti, e, Remzi dedi ki, şeyh efendi, bana böyle böyle böyle söyledi, ilan et dedi, ilan etti, peki, ne oldu?
Şimdi bir kimse Abdullah Efendi'ye itaat ettiyse, Abdullah Efendi'ye bağlıysa, bakın, bir kimse Abdullah Efendi'ye bağlıysa, o zaman için, bağlıysa, şeyhin, sana birisini ilan etti mi, evet, gideceksin, intisap edeceksin, gideceksin, intisap edeceksin, demek ki, bağlılıkları manevi değil, manevi olmuş olsa, gidecek, bağlanacak, demek ki manevi değil, yüzeysel kalmış, yüzeysel kalınca da, böyle oluyor, o yüzden, o kimse, yine de, istihara yapacak, gidecek, bir yere intisap edecek, doğru olan bu, ha, zaruri mi değil,
bir kimsenin, bir şeyhi intisap etmesi de, zaruri değil, ama bir şeyhi intisap ettin, ondan sonra, bence zaruri, bu işin bencesi, şeyh efendi, bunu şöyle tarif ederdi, sen bir, bina yapıyorsun, temeli atmışsın, hani, işte birinci katı, ikinci katı çıkmışsın, ama yedi katlı olacak, o bina, o esnada, öyle anlatırdı ya, mühendis öldü, inşaatı yarım, bırakır mısınız derdi, hatırladınız mı sohbeti, bırakmazsınız, yeni bir mühendis bulursunuz, inşaatınızı devam ettirirsiniz, diyordu, aynı şey, sen bir nefis meratiplerine,
girip başlıyorsun, inşaatın yarım kalmayacak, devam ettireceksin, el-fatiha, naselavat, amin, Kadir gecesi ne gün, efendim, bu çarşamba mı, bir dahaki çarşamba mı, bir dahaki çarşamba mı, evet, o zaman önümüzdeki cumartesinden sonraki çarşamba, öyle mi, tamam, önümüzdeki cumartesiye kadar, ilan etmeyelim, Kadir gecesini o zaman, o yüzden, her geceyi Kadir bilir, Ramazan'ın son 15 günü, inşallah, Allah yardımcınız olsun, geceniz mübarek olsun, serbestsiniz, Allah razı olsun inşallah.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi