Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 9 Mart 2025 · 1:12:52
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hakkı yaşayan, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Amin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, kanı, şanı, şerefi, haysiyeti, namusu ayaklar altına elini alınıp eziliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinin intikamını alsın.
Amin. Rabbim İsrail'i ve batıyı dağıtsın. Amin. O İsrail'i yerle yeksan eylesin. Amin. Çin'i dağıtsın. Amin. Nerede Müslümanlara zulmeden var ise hepsini de dağıtsın. Rabbim. Amin. Hepsinden ne intikamımızı alsın. Amin. Ecmayın. Evet bir haftayı doldurduk Ramazan-ı Şerif'ten. Maşallah su gibi gelip geçiyor. Böyle geriye doğru baktığında bir hafta gitmiş. Rabbim inşallah Ramazan'ı tam manasıyla idrak edip yaşayanlardan eylesin. Amin.
Size tabi orucun faziletlerinden anlatma noktasında değilim. Öyle kendimce aldım hadis kitabını oradan beri ki oruç faziletiyle alakalı söylerim diye. Ama normalde sonra buradan içeri girerken de fikrim bir daha değişti. Dedim ki soru cevap yapayım. Böyle bir sohbet olsun dedim. Biz alışmışız soru cevaba. Evet Ramazan malum, oruç malum, işte teravihler, zikirler malum. İnşallah böyle Ramazan'ın sonuna kadar Cenab-ı Hak devam ettirmeyi nasip eylesin.
Bir kimsenin iman etmesi büyük lütuftur. İman ettikten sonra ibadet etmesi daha büyük bir lütuftur. İbadetle beraber Allah'ı sevmesi Cenab-ı Hak'ın daha büyük bir nimetidir. Daha büyük bir bereketidir. O yüzden bunlara mazhar olup da Cenab-ı Hak'a habdetmeyen ise nankörlerden olur. O yüzden o iman lütfuna Cenab-ı Hak eriştirdiği için cümlemizi Cenab-ı Hak affı mağfırat eylesin, hamd edenlerden eylesin.
İmandan sonra namaz kılmak en büyük nimetlerden birisidir. Oruç tutmak daha büyük bir nimettir. Allah'ı zikir ise bunun hepsinin de üstünde bir şeydir. Bunlar bir kimsenin üzerinde toplanırsa yani bir kimsenin üzerine hem oruç hem namaz hem zikir üzerine bir de işte ağızda olsa sadaka vermek, tasadduk etmek o kimseyi manevi olarak uruç ettirir. Yani yükseltir. Cenab-ı Hak Hades-i Kudsi'de kim farzları sımsıkı yapışır yerine getirirse Allah'a en sevimli, en sevgili işi yapmıştır. Nafilelerle Allah'a yaklaşır, Allah'ı sever, Allah da onu sever. Allah onu sevince gören gözü duyan kulağı diye devam eder. Aslında bunu biz böyle tarif ederken, konuşurken sanki bu sonradan oluyormuş gibi algılanır.
Bu sonradan olmaz. Cenab-ı Hak gören gözümüzdür de bizim idrakimiz o zamana kadar buna uygun değildir, idrak etmemişizdir. Duyan kulağımızdır, biz onu idrak etmemişizdir. Tutan elimizdir, biz onu idrak etmemişizdir. Biz kendimizce Allah'a sevdiğimizi söyleriz, aslında seven odur. Onu biz idrak etmemişizdir o güne kadar. Biz o esnada idrak ederiz. Yoksa bu normalde sufice düşündüğümüz zaman seven de odur, sevilen de odur. Sufice düşündüğümüz zaman o idraki bize bahşeden de odur. Sufice düşündüğümüz zaman onu bizim içimize yerleştiren de odur. Sufice düşündüğümüz zaman o yerleştirdiği nuru harekete geçiren, o nuru bütün kalbi ihata edecek şekle getiren de odur.
İnsanlar kendilerince bunu kendi nefislerinden görürler, avam bunu kendi nefsinden görür. Kendince yapan odur, eden odur, kendi kendine öyle söyler. Ama biraz ehli tasavvuf, o yaptığı bütün iyiliklerinin, yaptığı üzerinden tecelleden bütün iyiliklerin Allah'a ait olduğunu idrak eder. Cenab-ı Hak ona lütfetmiştir, Cenab-ı Hak ikram etmiştir, Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Cenab-ı Hak ona kendi katından medcanen vermiştir. O kulun kendisine kalsa onları becerebilecek, başarabilecek gücü, kuvveti, kudreti, aklı yoktur. Her ne kadar sorumlu dahi olsa onu bu noktada istihdam eden, onu bu noktada yürüten Allah'tır. Sufi bu manada üzerinde bulunan bütün faziletleri, üzerinde bulunan bütün nimetleri, üzerinde bulunan bütün her şeyi Cenab-ı Hak'a bağlar.
Hiçbir şeyi kendisine bağlamaz. Onu bir mürşidi kamile ulaştıran Allah'tır. O mürşidi kamilin dizinin dibinde oturtturan Allah'tır. Onun öğütlerini, onun nasihatlerini dinleyip tutturmayı nasip eden Allah'tır. Cenab-ı Hak ona lütfetmiştir. Allah ona ikram etmiştir, ihsan etmiştir. O yüzden oradan dönenin parçası bulunmaz. O yüzden oradan dönen nankörlerin en nankörü olur. Orada normalde bu halini korumayan, bu halini düşüren nankörlerden olur. O yüzden büyükler demişler ki, hani minareden düşenin parçasını bulursun. Ama işte tarikattan düşenin parçasını bulamazsın diye o yüzden söylemişler. Sebep, o çünkü bir nimetin içindeydi. Bir lütfun, ikramın, ihsanın içindeydi.
O lütfe, o ikrama, o ihsana sırtını döndü. Nankörlerden oldu. Allah nankörleri sevmez. Ayet-i kerime. Öyle olunca, o nankörlüğüne devam ettiği müddetçe Cenab-ı Hak onu sevmez. O kendince, hani büyük zatlar öyle demişler. Hatta hadis-i şerif var. Allah'ın zikrini sevmiyorsa, namaz da kılsa, oruç da tutsa cehennemdedir demiş. Zikri sevmiyorsa, zikre sırtını döndüyse, Cenab-ı Hakk'ın zikrullahından dışına çıktıysa, o namaz da kılsa, oruç da tutsa cehennemdedir. Hadis-i şerif bu. Bu hadis-i şerifleri söylemezler bize hiç. Zikrullah'a düşman olduklarından dolayı. Zikrullah'a düşman olduğundan bu hadis-i şerifi camilerde de söylemezler, cemaatlerde de söylemezler.
Çünkü o zikrullah'a sırtını döndü. O zikrullah'ı unuttu, Allah'ı unuttu. Namaz da kılsa, oruç da tutsa, zekat da verse yeri cehennem onun. Daha ilerisini söylüyor büyük zatlar. Diyorlar ki o kimse iman üzerine göçüp gitmez bu dünyada. Çünkü Allah'ı zikir en büyük iştir, en büyük nimettir, en büyük lütuftur, en büyük ikramdır. O kimse Cenab-ı Hakk'ın zikrine, sırtını döndüğü için o ne yaparsa yapsın, o tabiri caizse cehenneme doğru yol alır gider. O yüzden namaz, oruç, zikir, zekat bir kimse de toplanmış. O ben derim ya bazen evliyadandır, zamanın evliyasıdır o. O zamanın evliyası. Çünkü bunların hepsinin de bir kişide toplanması Cenab-ı Hak'ın lütfu-i kiramı büyük nimettir.
E şimdi Ramazan mübarek günde Cenab-ı Hak'a hamdolsun. Bütün kardeşler tabiri caizse oruçlarını tutuyorlar. E Rabbimize hamd edelim, ben kendi nefsim için söylüyorum. Cenab-ı Hak'a hamdolsun, şurada ne güzel bir de teravih namazlarını kılıyoruz. Muhteşem bir şey. Arkasından bir de zikrullah yapıyoruz. Tabiri caizse ekmek kadayıfın üstü bir de kaymaklı. Şeyh Efendi çok severdi de o yüzden öyle tarif ediyorum. Mustafa Efendi, oğlum ekmek kadayıfını söyle kaymaklı olsun derdi. Ekmek kadayıfını kaymaklı yerdik. Nerede? Afyon'da. Bizim mola yerimiz vardı. O yüzden o böyle onu severdi. Cenab-ı Hak onun üzerinden ben de sevdim tabi. Sonuçta şeker hastasıyız tabi. Doktorlar çok müsaade etmiyor ama olsa bir anı bir porsiyonu götürürüz soluksuz.
Şimdi bu zikrullahla beraber o artık böyle ekmek kadayıfı, kaymaklı ekmek kadayıfı oluyor. Cenab-ı Hak cümleye nasip eylesin. Afin. Böyle her gece kendi kendime, kendi içsel dünyamda Cenab-ı Hak'a hamd ediyorum. Diyorum ya Rabbi ne güzel hani oruç tutmayı nasip ediyorsun. Böyle sağlıkla, afiyetle. Ardından diyorum teravihi nasip ediyorsun. Ardından bir de zikrullah diyorum. Kendi kendime böyle duygulanıyorum. Diyorum ya Rabbi sana hamd-ı sena diyorum. Bu Mustafa Eusluğan'ın başarabileceği bir şey değil. Kendimce çok büyük bir nimet olarak görüyorum. Arkadaşlardan, kardeşlerden, hepsinden de hizmet edenlerden. Allah hepinizden de ayrı ayrı razı olsun. Amin.
Bu Ramazan böyle büyük bir mutluluk, büyük bir huzur, böyle büyük bir sevinç, büyük bir dinginlik içerisinde geçiriyorum. Bugüne kadar Cenab-ı Hak nazardan saklasın inşallah. Amin. Çok böyle dingin, engin, derin bir Ramazan yaşıyorum. Belki de hani böyle Ramazan ömreleri şeyhimle beraber yapmış olduğum Ramazan ömrelerinin haricindeki bütün Ramazanlardan daha üst seviyede, daha derin, daha böyle dingin, daha böyle mutluluk verici bir Ramazan yaşıyorum.
Kendi kendime de Cenab-ı Hak o yüzden sonsuz hamd ediyorum. Hele böyle, şimdi az önce Farisi'ye de söyledimdi, Farisi bizim. Dedim muhteşemdi başlangıç ayeti. Ne kadar güzel Taha suresinden. Ne dedi? O iman edenler namazlarını dosdoğru kılarlar. Salat. Sonra ne dedi? Zekatlarını dosdoğru verirler. Sonra ne dedi? Onlar din gününe, yani hesap gününe iman ederler. Muhteşemdi. Kendi içimden dedim ki, oysa benim Arapçam yok böyle anlamam da çok fazla. Kalbime gelen o oldu. Dedim ki, tam harika bir ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak ona başlattı dedim. Tam böyle içimizdeki durumu anlatan bir ayet-i kerime.
Hamdolsun bizim kardeşlerimizin hepsi de. Ben buna böyle hüsnü zan noktasında değil, ben böyle olduğunu görüyorum. Allah'ın izniyle de şehadet ederim. Namazlarını dosdoğru kılıyorlar. Hamdolsun zekatlarını veriyorlar. Hamdolsun din gününe, ahiret gününe de iman ediyorlar. Bu muhteşem bir şey. Bu çok büyük bir lütuf, çok büyük bir ikram, çok büyük bir ihsan. Ve kardeşlerin kardeşlikleri, birbirlerine olan tutkunlukları, birbirlerine olan toleransları, birbirlerine olan sevgileri. Muhteşem, Cenab-ı Hak bu şekilde inşallah, ta mahşere hesap yerine kadar Cenab-ı Hak bu şekilde yürütenlerden eylesin. Amin. Çünkü hadisi kudside buyuruyor ya, yedi zümre var ki hiçbir gölgenin olmadığı o mahşer yerinde, Cenab-ı Hak'ın gölgesinde gölgelenecek.
Bunlardan bir tanesine, bunlar akraba olmadıkları halde, birbirleriyle ticaretleri, menfaatleri olmadıkları halde, Allah için birbirlerini seven, toplandıklarında da Allah'ı zikredenler. Bu hadisi kudsi böyle benim için can damarı gibi, nefes gibi. Birbirlerimizi Allah için seviyoruz. Aramızda para girmiyor, makam girmiyor, mevki girmiyor, menfaat girmiyor. Muhteşem bir şey. Bizim dergahımızda ırkçılık yok, şehircilik yok, herhangi bir bölgecilik yok. Biz hep beraber kardeşiz. Birbirlerimizi de Allah için seviyoruz. Ve toplandığımızda da bizim en fazla tutunduğumuz şey ne? Allah'ı zikir, Allah'ı zikrediyoruz. Bu hadisi kudsi, ben öyle inanıyorum, bize anlatıyor.
Bu ahir zamanda herkesin paranın, pulunun, mevkinin, onun bunun peşine düştüğü, kardeşin kardeşi katlettiği, dünya için, insanların para pul için birbirlerini ezdiği, mal için birbirlerini öldürdüğü, dövdüğü bir zamanda, karı kocanın arasına paranın pulunun girip birbirlerinden boşandığı, kadının malın da malın deyip adamı perişan etti, adamın malın da malın deyip kadını perişan etti, anne babanın çocuklarına mamam malımızı yiyecek deyip çocuklarına bir şey koklatmadığı, çocuklarını rezil ettiği, çocukların anne ve babalarına bakmadığı, ağır geldi,
anne babasını varsa parası götürüp bir bakım evine bıraktığı bir zamanda, böyle bir zamanda arkadaşlarımız, kardeşlerimiz bunların hepsini geriye atıp, Kur'an ve Sünnet-i Sene'ye yaşama mücadelesi vererekten, o mahşer yerinde, o gölgede gölgeleneceğine inananlardanım. Ümidim, umudum o hadisi kudsi. O yüzden sufilikle tanıştığımdan beri derim ki içimize para girmesin, sufilikle tanıştığımdan beri derim ki içimize makam girmesin. Ben bu dergaha girdiğimde zakirlik bilmezdim, nakiplik bilmezdim, halifelik bilmezdim, şeyhlik bilmezdim, hala da bilmem. Allah için sevmek, Allah için hizmet etmek, Allah için Allah'ı zikretmek, Allah için Allah'a aşık olmak.
İşimiz bu. Başka bir derdimiz yok bizim. Bizim derdimiz Allah. Bizim dermanımız da Allah. Bizim neşemiz Allah, hüznümüz Allah, kederimiz Allah, sevincimiz de Allah. Başka bir işimiz yok bizim. Varsın kim şeyh oluyormuş, o olsun bizi, beni ilgilendirmiyor. Kim havada uçuyormuş, beni ilgilendirmiyor. Kim keramet gösteriyormuş, beni ilgilendirmiyor. Bugün, bugünkü zamanda en büyük keramet dünya ve dünyanın içindekileri arkana atıp Allah'ı Allah olduğu için sevmek, dervişleri, müritleri, bütün hepsini de Allah için sevmek. Onların arasında Allah için bulunmak. Öyle dua ediyorum ben. Ya Rabbi beni zikredenlerle beraber eyle. Amin. Beni zikredenlerden eyle.
Amin. Beni seni, sana aşık olanlarla beraber eyle. Amin. Beni de sana aşık olanlardan eyle. Amin. Bu benim duam. Başka bir duam yok benim. 64 yaşındayım. Mal dediğiniz kazanılıyor. Borç dediğiniz ödeniyor. Borç diyorsunuz ödeniyor. Sen samimisen, Allah yolundaysan, Allah için koşuyorsan, senin borcun da ödeniyor. Senin eksiğin de tamamlanıyor. Sana lazım olan senin ayağına geliyor. Sana ne lazımsa geliyor senin ayağına. Buna bizatihi şahidim ben. Kendi üzerimden. Hiç ayıflanma. Hiç kederlenme.
Sen üzerine düşeni yap. Üzerine düşeni yap sen. Sen gayret edilmesi gereken yerde gayret et. Hizmet edilmesi gereken yerde hizmet et. Koşulması gereken yerde koş. Durulması gereken yerde dur. Oturulması gereken yerde otur. Şehine tabi ol. Geri kalını Allah için hizmette muhakkak dinlediğiniz insanlar olacak. Şehine tabi ol yürü. Göreceksin ki hayat senin. Göreceksin ki önündeki hayat senin. Senin göreceksin ki her zorluk aşılıyor. Her sıkıntı geçiyor. Her problem bitiyor. Bütün dünya sana kötülük yapmak için ayağa kalksa Allah izin vermedikçe senin tüyüne dokunmuyor. Bütün dünya sana iyilik yapmak istese Allah izin vermedikçe sana hiç kimsenin hiçbir iyiliği dokunmuyor.
Herkes sana iyilik yapmak için koşturuyor. O koşturanların önüne bir duvar örülüyor. O duvarı aşamıyor hiç kimse. O duvarı aştıracak olan Allah, o kapıyı aştıracak olan Allah, ona müsaade edecek olan Allah. Allah'la olan irtibatınızı kurun. Eski arkadaşlar bilirler şu fakirin başına neler geldi, neler gitti. Kimler dost oldu, kimler düşman oldu. Doğru mu? Dostlar düşman oldu, düşmanlar dost oldu. Herkes dedi ki Mustafa Özbağ bitti ama Allah bitirmeyince bitmedi. Allah bitirecek bir insanı. Allah yüceltecek, Allah diriltecek. O yüzden böyle Allah'a sımsıkı sarılın. Ümidinizi kesmeyin.
Asla. O öyle bir Rab ki, ya Rabbi diyeni geri çevirmez. Onunla olan irtibatınızı çok sıkı tutun. Çok sıkı tutun. Günahları affedecek olan o, hataları örtecek olan o, rızıklandıracak olan o, rızkı kolay verecek olan o. Hiç ummadığın yerden seni nimetlendirecek olan o. Hiç ummadığın yerden sana sevap verecek olan da o. O yüzden Allah'la olan irtibatınız her daim canlı olsun. Her daim kuvvetli olsun. Bilin ki o zikredenle beraber. Bilin ki o tövbe edenle beraber. Bilin ki o oruç tutanla beraber. Bilin ki o birisine yardım edenle beraber. Neye yardım olursa olsun. Bilin ki o tebessüm edenle beraber. Bilin ki o tevazu ehliyle olan beraber.
Tevazu ehli onunla beraber. Bilin ki birbirlerini Allah için sevenlerle beraber o. Beraber. Bu idrak içerisinde günlerinizi geçirirseniz, bu idrak içerisinde Ramazan'ı geçirirseniz, bu idrak içerisinde gecelerinizi geçirirsiniz. Cemalullah sizden uzak değil. Cemalullah sizden uzak değil. O yüzden onun cemalini ondan isteyerekten bu halleri yaşayın. Ve deyin ki ya Rabbi ben bir şey yapamadım ama küstahça da olsa senin cemalinle cemalleşmek istiyorum. Rabbim cümle derviş kardeşimizi cemaline vuslat olanlardan eylesin. Amin. Hiçbirisini bundan eksik bırakmasın. Amin.
Hiç olmasa son nefesinde o cemalullahı seyrede seyrede nefesini verenlerden eylesin. Amin. Haklarınızı helal edin. Helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah razı olsun. Böyle geliyorsunuz, bizi de neşelendiriyorsunuz, mutlu ediyorsunuz. Memnun ediyorsunuz. Allah sizden razı olsun tekrar. Amin. Bir sorunuz varsa sorun inşallah. Mikrofon sende nasıl olsa. Efendim namazlarda teşebbütte okuduğumuz tahiyyat duasında geçen selamlama faslı ile alakalı Peygamber Sallatu Vesselam Hazretleri selam Allah'ın kendisidir. Buyuruyor. Buradaki selamlasma faslı ve bu hadis-i şerifi açabilir misiniz? Hiçbir şey açmama gerek yok. Selamı alan da o, veren de o.
Başka var mı sorusu? Başka bir şey aramam salim. Eğer gökyüzünden bir iğne düşecek olsaydı diyor Allah'ın tabiri caizse üzerine düşerdi. Peygamber Efendimiz buyurdular ki, zikrin en faziletlisi La İlahe İllallah'tır. Sizin de sıkça referans olarak kullanınız hadis-i şerif. Yine La İlahe İllallah'ın fazileti hakkında birçok hadis-i şerif, ayeti kerimeler var. Bizim vakıf olduğumuz hallerdeyiz, sohbetlerinizden duyuyoruz. Esmalar La İlahe İllallah ile başlıyor. Allah Hu Hay Hak diye devam ediyor. Ve yine zikrullahta ayağa kalktığımızda aynı şekilde La İlahe İllallah başlayıp Allah Hu Hay Hak ile bitiriyoruz.
Bu esma silsilesinin efendim sebebi, hikmetini sormak istiyorum. Esma silsilesi nefis meratibleri ile alakalı. Bir kimse tarikat terbiyesinde nefis meratibleri olarak önce tevhid ile başlar. La İlahe İllallah ile başlar. Sonra o kimse emmareden levvameye geçince, o kimse rüyasında Allah zikrini yaptığını görür. Ona Allah zikri telkin edilince o emmareden levvameye geçmiştir.
O rüyasını üstada anlatır. Üstad da anlatınca üstad da onun esmasını değiştirir. Artık sen bundan sonra sayısız Allah esması çekeceksin der. Bizdeki usül kaide budur. Bunu Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi Hazretleri ben yolun başındayken de hani kardeşlere, arkadaşlara uygulamış olduğu usül buydu. Daha yolun başındayken de bu esmaları değiştirme yetkisi de bu fakire vermişti. Biz kardeşlerin rüyalarına göre esmalarını değiştirirdik. Ama o kimsenin dersinde olan tevhid zikrine o kimse yine devam edecek. Dersinde bir tevhid zikri var, onu devam edecek. O aklına geldikçe böyle bir hani zikrullah yapacağı zaman o sayısız Allah zikrine devam edecek. O tekrar o rüyasında bir şey görür, rüyasıyla alakalı veya halde bir şey olur.
O kimseye hu esması verilir. Hu esması verilince üstadı ona hu esmasını telkin eder. Ama tekli hu hu hu … olarak ya da üçlü hu hu hu Allah hu hu Allah veyahut da üstad o hu esmasını farklı bir şekilde ona talim ettirebilir. O yine o şekilde devam ederken sufiliğine, tabii o hu esmasında nefis meratib olarak farklı şeyler tecelli etmeye başlar. O farklı şeyler, manevi olarak tecelliyatlar değişir. Ondan sonra ona rüyasında veya halinde ona hay esması talim ettirilince üstadı ona hay esmasını verir. O yine bu sefer sayısız hay esması çeker. Yine hu hu esmasındaki gibi tekli veya üçlü veya ikili değişik onun esmaları var. Onu söyler. Sonra o yine artık o dördüncü makamdır nefis meratibleri olarak emmari levame mülhüme mutmainliğe geldi.
Burası tehlikeli bir yerdir. Nasıl tehlikelidir? Burada çünkü küçük küçük kerametler görülür. Burada o kimseye karşı insanların nazarı, sevgisi değişir. Etraftaki dervişler onu böyle sevmeye başlarlar. Öyle olunca oradaki genel olarak dervişler burada ırgalanır, sallanır. Nefsi bunu kaldırmaz. Mesela kendinde bir şey görmeye başlarsa düşer. Burası tehlikeli yerdir. Ama bunu da normalde olgunlukla karşılar yine devam ederse sufiliğine, tevazusuna, alçak gönüllülüğe, hizmete, hürmete, bağlılığa, böyle olmadan oldum sevdasına düşmezse, etrafına şeyhlik yapmaya başlamazsa, işte etrafına beni seveceğiniz önce benden geçeceğiniz demezse, bu sefer o yoluna devam eder.
Bu normalde devam ettiğinde artık genelde kardeşlerin durduğu, durakladığı veya buradan düştüğü yer burası. Burası acı bir şey. Buna devam ederse eğer sufiliğine, o hak esmasına geçer. Nefis meratib olarak artık o hak esmasına onu talim ederler. Hak esması tam o kimsede oturdu ise ona cennette hitap gelir. Rüyasında, halinde, cennete, bunları açık açık konuşuyorum da, bunu böyle bir kimse olmadan oldum derdime düşerse de helak olur gider o kimse.
O kimse cennette kendisini görür, cennette o hitap alır. Cenab-ı Hak ona hitap eder. Cenab-ı Hak'ın hitap etmesi bütün vücut duyar onu. Bu daha da o kimsenin yolunun açıklığının göstergesi, o bir ağaca yaslanmış olarak o hitap alır. O ağaç da onun kalbine gelir, ne ağacı oldu. Ondan sonra, o hak esmasından sonra, o normalde artık yine orada oturur, olgunlaşır. Artık o böyle hak esmasına gelince, onun kerameti açılır, hali açılır, iyice rüyaları açılır. Burası böyle artık olgunlaşmaya giden, hak esmasından, kayyuma geçtiği anda kurmaydır o. Aslında hak esmasında bile kurmaydır, oturdu yerleştiyse. Ondan sonra kayyum esmasına gelir. Nefis meratibleri olarak o kayyum esması, halife esmasıdır.
Ardından kahhar esması, o kimse artık velidir. Esma olarak yürürse böyledir. Bizim dergahımızda sırf esma terbiyesiyle gitmeyen derviş kardeşlerimiz var. Bu esma ile gidenler, bu velayet yolunun öğretisidir. Burayı da biraz açayım size şimdi soru sorulmuşken. Velayet yolunun terbiye sistemi budur. Ama bir kısmı da nübüvvetten gider terbiyeye. Nübüvvetten gidenler böyle esma terbiyesiyle gitmezler. Onların zikri devamlı tevhittir. La ilahe illallah'tır. Onlar yine nefis meratiplerini kat ettiklerini büyük bir kısmı bilir. Ama onlar o nübüvvetten gidenler direkt kalbin seyr-ü sülüküne yönelirler.
Onlar kalp ayağıyla yürür. O nefis meratibleriyle yürümez. O kalp ayağıyla yürür. Bir kısmı ise hem kalp ayağıyla yürür, hem de nefis meratibleriyle yürür. Bu muhteşem üstüdür. O çünkü hem kalbi seyr-ü sülük eder, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin olarak bu kalbin seyr-ü sülüküdür. O kimse tevhide devam eder, ilmel yakin'den aynel yakin'e, aynel yakin'den hakkel yakin'e geçer.
Bu kalbin seyr-ü sülüküdür. Burası ancak pir seviyesindeki zatların terbiyesinde vardır. Genel olarak tarikat-ı âliye bu nefis meratibleri terbiyesini dervişlerine verebilir. Onlar çünkü öbür tarafı bilemezler, veremezler. Kalbin seyr-ü sülükü ile nefis meratiplerinin seyr-ü sülükü aynı değildir çünkü. Kalbin seyr-ü sülükünde olan kimse nefis meratiplerinin seyr-ü sülükünü de götürür.
Ama nefis meratiplerinin seyr-ü sülükünü götüren kimse kalbin seyr-ü sülükünü götüremeyebilir. O yüzden o kimse evliya olur, mürşidi kamil veya pir seviyesine gelemez. Orası açılmazsa. Burası ayrı bir öğretidir. O yüzden o öğreti, kalbin seyr-ü sülükü bu kalbin halleriyle alakalıdır. Kalbin meratibleriyle alakalıdır, nefisle alakalı değildir. Ama kalbin meratiplerinde yürüyen nefsi de etkiler mi? Evet. O yüzden biz kardeşlerimiz bu manada hangi cenahtan yürürlerse esmalarını o cenahtan verir, terbiyelerini o cenahtan devam ettiririz Allah'ın izniyle. Bu tabii farklı bir sufi ilmidir, öyle diyelim. Başbuyurduklarınız kesbi-vehbi nitelendirebilir miyiz efendim? Nasıl nitelendirebiliriz?
Bunları vehbi olarak nitelendirirsek kimse çalışmaz o zaman. Ben bunları vehbi olarak nitelendirmem. Öyle olmuş olsa dahi. Çünkü hani bu sefer hani ya o seçilmiş vehbi Allah ona vermiş, bize vermedi. Bu doğru bir yaklaşım değil. Kesbi'yi de veren, vehbi'yi de veren Allah'tır çünkü. Sahibi Allah'tır. O kimse kendince, kendi istidadına göre yol yürür. Aynı zamanda sizin önünüzde sizin yaptıklarınız vardır. Senin çalışmanın, senin gayretinin neticesidir. Hazreti Ebu Bekir radıyallahu anh hazretleri cihat zamanında malının tamamını getirirken ona birisi sen malının tamamını götür diye bir emir almadı. Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri yarısını getirdi.
Ona kimse yarısını getir demedi. Ama sonradan vefat etmek üzere olan bir sahabe malının tamamını vermek istedi. Cenab-ı Hak dedi ki yok, Cenab-ı Resulullah dedi ki yok hayır olmaz. Dedi ki dörtte üçünü vereyim olmaz, dörtte ikisini vereyim olmaz. En sonunda dörtte birini dedi tasatuk edeyim olur. Hatta ona dedi ki sen dedi arkandan çocuklarının sana dua etmesini istemez misin dedi. Eğer bu böyle bir şey söz konusu vehbi deseydik Hazreti Ebu Bekir Efendimiz'e birisi o hadislerde geçmesi lazımdı. Herkes çalıştığının karşılığını alır. Bak herkes çalıştığının karşılığını alır. Hem dünyevi hem uhrevi. Bakın hem dünyevi hem uhrevi. Herkes çalıştığının karşılığını alır. Herkes sevdası kadar, sevgisi kadar alır.
Herkes aşıklığı kadar alır. Ben bütün dervişen kardeşi aşık olarak görürüm. Aşıklık derecesi kendine aittir. Bütün dervişen kardeşi seven olarak görürüm. Ama sevgisi kendisinin de alakalıdır. Bir kimseden siz bir kazan dolusu sevgi bekleyemezsiniz. O ne kadar varsa o kadar sevecek. Veyahut da ne kadar sevmeyi göze aldıysa o kadar sevecek. Yani o sevmeyi göze aldıysa sevecek. Sevmeyi göze alamıyorsa, sevmek ona vahşi geliyorsa, korkuyorsa sevemeyecek. Ki bizim toplumumuz sevgi özürlü bir toplumdur. Kadınlar erkeklerini sevemezler öyle çok. Erkekler de karılarını sevemezler. Çocuklar anne babalarını sevemezler. Anne babalar da çocuklarını sevemez öyle. Bu sevmek hukuksuzluk demek değildir.
Ama biz sevgi özürlüyüz. Benim kendimce tespitim. Öyle olunca biz eşimize mesafeli yaklaşırız. Anne babamıza mesafeli yaklaşırız. Kardeşlerimize mesafeli yaklaşırız. Şeyhimize mesafeli yaklaşırız. Hepimiz birbirimize mesafeli yaklaşırız. Çünkü sevgi özürlüyüz biz. Bu oysa benim nazarımda İslam sevginin üzerine kuruludur. Bir kimse namazı severek kılmalı. Orucu severek tutmalı. Zikrullahı severek yapmalı. Şeyhini sevmeli. Eşini sevmeli. Derviş kardeşlerini sevmeli. Çocuklarını sevmeli. Anne babasını sevmeli. Vatanını sevmeli. Milletini sevmeli. İslam toplumunu sevmeli. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah diyeni sevmeli. Ayırmamalı.
Zengindi, fakirdi, şuydu, buydu. Kadındı, erkekti, oydu, buydu. O oralıydı, bu buralıydı. Sevmeli o kimse. Öyle olursa yol yürüyecek. Eçsufilik Allah'ı sevmekse, o zaman o Allah'ı sevme noktasında o kimsenin kendince bir sevgisi var. Ben sevgisiz görmem. Bir kimse bir mürşidi kamile intisap ettiyse onu sevgisiz görmem. Bir kimse bir mürşidi kamilden ders aldıysa onu sevgisiz görmem. Bir kimse zikrullahı seviyorsa ben onu sevgisiz görmem. Bir kimse namazı seviyorsa ben onu sevgisiz görmem. Allah muhafaza eylesin. Kendince azdır, çoktur, fazladır, eksiktir. O kendine aittir. O yüzden sufilik yolu sevginin üzerine kurulur. Efendim ayakta yaptığımız zikrullah'taki esma silsilesi, ifade buyurduğunuz mübivet ve velayet yolunun bir prototipi diyebilir miyiz?
Evet. Peki bu ayakta yaptığımız zikrullah'ta, insanın kalbine bazen bir şey geliyor ya, bazen la ilahe illallah zikrinde, bazen hu zikrinde, bazen hak. Bu, bunun sebebi hikmeti efendim. Bu, kalp bu. Her şey gelir onun üzerine. Zikrullah'ta her şey olur. Biz biraz daha, ben böyle Allah affetsin böyle konuşmak istemem ama, bizimki biraz daha tecelliyat üzerine gidiyor. Yani, benimki öyle. Yani ben o sıralamayı bile bakmadığım zamanlar çoktur. Siz bana bakmayın. Siz adaba erkanına riayet edin. Ben şeyhimden icazetliyim. Geldiği gibi yürüyor diye. O yüzden, benim, Allah affetsin, yolun başında demiş bana, istediğin gibi zikir yaptırın, ettirin, attırın, tutturun. Söylemiş bana, Cenab-ı Hakk'ım da olsun.
Ben o yüzden, ben delilik icazetini ta yolun başında almışım. Dedim, 46 gibi mi? He Mustafa Efendi, 46 gibi dedi. Tamam, bitti. O yüzden arkadaşlar, ders yaptıran kimseler, bu konuda adaba erkanına riayet edecekler. Kendilerince, işte o böyle yaptırıyor, ben de yaptırıyorum demeyecek. Bu cevazlık yok hiç kimseye. Ama, tırnak içerisinde, bizimki biraz böyle deli baş işe. Son bir şey sorabilir miyim efendim? Neden son olsun Yusuf Hoca? Sor, sabaha kadar sor. Allah razı olsun. Sevgiden bahis buyurdunuz efendim. Yine bir sohbetinizde buyuruyorsunuz ki, yine bir kulun kulağı duyacağı, duyduğu sevgiyle ilgili, atırnak içerisinde hiçbir bayan kardeşini suçlamak istemem de, kadınlar, kocalarını bu kadar çok sevse daha sakal çıkar onlarda diyorsunuz.
Ben, belki de ben görememişim. Sakallı kadın görmedim bu zamana kadar. Sevmiyorlar mı kadınlar kocalarını? Ya da erkekler de aynı şekilde yani. Sevgi özürlüyüz dedim ya. Sen görmemişsin sakal çıkarını. Ben görmemiştim. Teşekkür ederim. Evet. Yani zahiren çıkmasa bile rüyasında sakallı görür kendisini. Ama çıkar. Yani, sevgi öyle bir şeydir ki, insanı değiştirir ve dönüştürür. Seni sevdiğine dönüştürür. Şimdi böyle sevginin tecelliyatlarını çok iyi bilmek de hoş değil. Şimdi ben bir şeyh nasıl sevilir, Allah affetsin, kendimce biliyorum. Şimdi böyle olunca, bunu biliyorum ya ben, bunu bilince, ben asla mesela derviş kardeşlerden o sevgiyi aramam.
Yoksa tenakuza düşersin. Ben derim ki herkes kendince sevecek. Çünkü o ama bir üstad nasıl sevilir, onu bilirim. Allah beni affetsin. Ben bir kadın nasıl sevilir, bilirim. Ben bir çocuk nasıl sevilir, bilirim. Ben bir kardeş nasıl sevilir, bilirim. Ben bir derviş nasıl sevilir, onu da bilirim. Bir kadının bir erkeği sevip sevmediğini de bilirim. Bir kadının beni sevip sevmediğini de bilirim. Eş olarak. Yani ne kadar sevdiğini bilirim. Özel ama zor değil mi efendim bunu bilmek? Efendim? Özel ama zor değil mi bunu bilmek? Bu öyle yaşamak, evet insan için ilk etapta zor gelebilir ama tolerans, tolerans ve onun o seviyesini kabulleniş seni rahatlatır. Sen zirveyi biliyorsun ya, zirveyi bekleyemezsin hiç kimseden.
Bunu şöyle tarif edebilirim. Uludağ'da zirveye çıkan var mı aranızda? Ta zirveye. Kaldırın ellerinizi, kaldırın. Evet, teşekkür ederim. Şimdi bu zirveye çıkan bir kimse, yani herkesten zirveyi çıkmayı beklerse abes olur, öyle değil mi? Çıkamaz herkes. Örneğin bana deseler ki zirveye tırmanacağız, gelir misin ben de Allah yolunuza çık etsin derim. Sebep, benim derim buna gücüm yetmez. Çünkü zirve yukarı doğru çıktıkça oksijen seviyesi değişecek. Oksijen seviyesi değiştikçe senin vücudun değişmeye başlayacak. Nefes alışverişlerin değişmeye başlayacak. Ben şeker hastasıyım, bir sürü daha yanında ilaveleri var. Ben zirveyi kaldıramayabilirim. Zirveye iki kez çıkanlar elini kaldırsın, bak azaldı bir, iki, üç, dört kişi kaldı.
Üç kez çıkanlar elini kaldırsın, bak üç kişi kaldı, dört kişi kaldı. Bunlar demek ki çıkabiliyorlar devamlı. Bu da onun gibi. Sevmenin zirvesi vardır. Mesela bir kadının bir erkeği sevmesinin zirvesi vardır. Zirveyi neyle ölçeriz? Neyle ölçeriz? O kimsenin bir ona karşı bir sağlaması olması lazım. Sağlamayı yapacak olan bir kimse de zirve bir sevgi olması lazım ki onunla sağlama yapsın.
Bir mürid için eğer yaşadıysa zirve sevgi üstadıdır. Zirve sevgi üstadıysa üstadını nasıl sevdiğini kendisi görür. Yanındaki mesela öyle sevmezse ona karşı biraz soğur. O kendince yanındakinin de öyle sevmesini ister. Ve öyle sevmiyorsa veyahut da mesela eşinden o sevgiyi bekler. Ben üstadımı böyle seviyorum sen beni öyle sevmiyorsun der. Burada zaten kavga çıkar, sıkıntı çıkar. Sosyal hayatta, iş hayatta da aynı şekilde. Her tarafta aynıdır. Problem çıkar. Bu dervişlerin arasında da problem çıkar ki. Çok sevenle az seven yan yana gelsin. Çok seven az seven der ki ya bu gevşekler. İsmail'in bir sözü var hiç unutmam ben. İsmail birisiyle alakalı bir analiz etti bana.
İsmail dedim ben, dedi ki aynen hareketi bu. Yaptı. Yani haklı mı? Haklı. Yani neden haklama kendince? Yani o İsmail diyor ki bir sefer bozmayacaksın kendini diyor. Onun Türkçesi bu. Bir sefer bozduysan bir daha bozarsın diyor. Salıyor yakasını bak. Onun duruş noktası bu. Şimdi kendince haklı mı? Evet. Bak kendince haklı mı? Evet. Çünkü herkesin sevgi derecesi kendine ait. O sevgi derecesini kendine ait olduğu için o kendince, ha bu arttırılabilir mi? Evet. Bu derinleşebilir mi? Evet. Bu yükselebilir mi? Evet. Bu genişleyebilir mi? Evet. Ama bu konuda fedakar olacak, koşacak, sercek kendini. Bunu yapamıyoruz biz.
Bazen arkadaşları hani basite indiriyorum ben. Böyle şeyhe, şeyhi sevme, bağlılık olarak. Diyecek ki gel gideceksin, sat satacaksın, at atacaksın, tut tutacaksın, git gideceksin, otur oturacaksın. Böyle konuşuyorum basit gibi geliyor. Basit değil aslında. Hiç basit değil. Düşün Bursa'da işi gücü yerinde olan bir kimse düşün. Ona diyeceksin ki göç İstanbul'a. Ona diyeceksin ki göç İzmir'e. Bu kolay bir şey değil. O itaat, o sevgi gözüne görünmüyor hiçbir şey.
Ben bazen böyle hikaye gibi geliyor. Bizim bir bölgede, Bayındır'da bir bölgede. Hepsi de birbirine biteşik. İki, dört, altı tane ev vardı bizde. Ben altı tane evi bıraktım ödemişe gittim. Ben ödemişte iş kurdum, borç harç, borçları ödedim, işi kurdum. Bana dediği şey oldu. Bursa'ya göçüyorsun. İşi dedim, ortağına bırak dedi. Söyle, arkandan dedikodu etmesin dedi. Ben anahtar teslim ettim. Çıktım, ceket aldım çıktım. Çıkarken bir de şunu dedi bana, abi ya dedi, bu yazar kasanın dedi, taksitlerini de sen öder misin? İçimden güldüm.
Öder miyiz, sıkıntı yok dedi. Ben borçla göçtüm Bursa'ya. Şimdi bunu konuşurken, hani yaptım diye söyleyeyim, Allah'ın lütfu, ikramı, ihsanı. Yani bu böyle bir lütuf, bir ikram bu. Yani bu böyle basite indirgi yorum anlatırken ama öyle değil. O bağlılığı, o sevgiyi, o muhabbeti arttırabilmek önemli olan.
Yani bunları konuşmak istemem ama çok zaman Şeyh Efendi şöyle demiştir. Mustafa Efendi böyle nasıl sevebiliyorsun oğlum? Böyle yalnız kaldığımızda böyle nasıl sevebiliyorsun diyordu. Bu şimdi, hani bunu beklemez hiç kimse. Bunu böyle şey yapmaz, hani söylenecek şeyler değil ama yol bu. E şimdi, biz sevgi özürlü bir toplumdayız. Evliliklerimiz sevgisiz. Çok özür dilerim ama evliliklerimiz sevgisiz. E çocuklarımız sevgisiz. Sevgisiz. Yani, biz çünkü bize öyle anlatmışlar, öyle öğretmişler. Yani işte sev seni seveni. Bize öğretilen bu. Sev seni seveni.
E sen sev. Sevilmesen de sev. Bu bizim nefsimize zor geliyor. Sen sev, zarar et. Feda et. Zarar et, feda et. Feda et, zarar et. Zarar et ya.
Biz onu göze alamayız. Ve sevmek, seviyorum demek, zarar getirir. Kar edeceğini düşünürsen yanılırsın. O yanılgının içerisine girersen de bocalarsın zaten. Sonra döner intikam alırsın. Bu zor bir şey. Ama ben hani kardeşler adına söylüyorum. Hepsinden de ümit varın. Evet, yani normalde yeni bir jenerasyon gelecek. Belki de bu kardeşlerin çocukları sevgiyle büyüyecek. Sevmeyi öğrenecekler. Ve o sevmeyi öğrenirlerse o zaman dünyanın gidişatını değiştirecekler. İnşallah.
En azından kendilerini değiştirecekler. Ailelerini değiştirecekler. Çocuklarını değiştirecekler. Kendilerini değiştirecekler. Ailelerini değiştirecekler. Çocuklarını değiştirecekler. Ve bunu derviş kardeşlere söylüyorum. Eşinizden, annenizden, babanızdan sevgi beklemeden sevin. Çocuklarınızdan sevgi beklemeden sevin. Sebebi şu. Siz kendinizi feda edin. Bakın siz kendinizi feda edin. Kadın da erkek der. Evet, horlanacaksınız. Horlanacaksınız. İstismar olunacaksınız. Kullanılacaksınız. Sevginiz kullanılacak. Sevginizi istismar edecekler. Evet. Sevdiğin için saf yerine konacaksın. Aptal yerine konacaksın. Salak yerine konacaksın.
İstismar olunacaksın. Kullanılacaksın. Evet. Bunları göze alarak sevin. Bunları göze alarak sevin. Çünkü sevmek vermektir. Sevmek vazgeçmektir. Almaktan vazgeçmektir. Sevmek istemekten vazgeçmektir. Sevmek kendince kendine hesap etmekten vazgeçmektir. Zaten kendine hesap ediyorsan sevmiyorsun. Ben seviyorum, sen ne yapıyorsun diyorsan o sevgi doğru değil. Karşılık bekliyorsun. Karşılık bekliyorsun. Sevgine karşılık bekliyorsun. Hep şunu demişlerdir. Ya olur mu sevince, sevilmeden olur mu? Sevilmeden de sevilir. Sen sevilmediğine inandığın halde sevmeye devam et.
Ona sevmeyi öğret. Belki de ömrün yetmeyecek senin ona sevmeyi öğretmeyi ama sen öldüğünde o bakacak kendince bir sevenim varmış. Ben onu kaybettim diyecek. O zaman kendisi canlı canlı ölecek. Bu büyük bir vahşet. Bu büyük bir intikam. Ama bu intikam sana ait değil. Bu büyük bir intikamdır. Sen öylesine seversin, öylesine seversin, döşersin her şeyi ayağının altına. Ama öldüğünde, sen öldüğünde o sevdiğin der ki, ben bir sevenimi kaybettim, asıl ölen benim der. Asıl ölen odur. Sebep, bir sevenini kaybetti çünkü.
Kendisinin bir aşığını kaybetti. Bir aşığını kaybetti. O zaman anlar sevenin kıymetini. Der ki, eyvah iş işten geçti. Geç mezarının başına, yan ağla, dön ağla. Yan ağla, dön ağla. Şimdi ben bazen arkadaşlara derim, hadi sevin Abdullah Efendi. Var mı? Yok. Sağlığında sevecektin. Sağlığında aşık olacaktın. Sağlığında yapacaktın ne yapacağını. Geç şimdi mezarının başında, yan ağla, dön ağla. Bizim Bursalı arkadaşlara da dedim, kardeşler dedim, bırakın. Canlısı bizim de dedim. Şimdi dedim, insanlar cesedine sahip çıkıyor. Bir mürşide, bir üstada canlıyken sevmek zordur çünkü.
Canlıyken zordur. O soru ölünce, başla tıngırdat. Ölünce sevemezsin ki de. Ölünce sevemezsin. Ne sen öldüğünde sevebilirsin, ne de senin sevdiğin ölünce onu sevebilirsin. Boş hayaldir çünkü. Boş hayaldir. Diriyken diyorsun, onu yapma, bunu yap, şunu yapma, şöyle yap. Oradan gitme, buradan git. Şunu şöyle yap, bunu böyle yap. Diriyken ona tabi olmak zor. Hacı Oktay'ın dediği gibi, öyle şey, ölü şeyhe teslim, ölü şeyhe diyor. Ne diyordu, ne diyordu? En güzel şey, ölü şey. En güzel şey, ölü şey. Sebep? Ölü zaten sana bir şey söylemiyor ki. Sana bir şey demiyor. Ha, senin duyan kulağın, gören gözün varsa sana der.
O zaman da sen zaten o hale getirdiyse, sen onu zaten sevmişsindir. Bu da işin başka tarafı. Evet. Sor Yusuf Hoca, mikrofon sende. Efendim, her zaman hadsizliklerinizi mazuru görüyorsunuz. Allah razı olsun. Yine mazuru görmenizi rica ediyorum. Bu kadar geniş açıyla çizdiğiniz bir sevgi resmini, belki ben Darhaf Salam'la biraz şey yapacağım ama, sevginin ilk adımı, orta adımı, son adımı, tamamı, bütünü, neyse, itaattir diyebilir miyiz ilki? Kayıtsız şahsız. Çünkü, özür dilerim tekrar efendim, bir, yine meslevi sohbeti de diyorsunuz ki, şeyhin göke yer dese, evet o yerdir. Şeyhim dese ki, karaya beyazdır, benim için beyazdır. Dese ki, beyaza karadır, benim için karadır. Bu sevgi tezahür müdür? Ben görmemişimdir. O görmüştür, ben teslim olurum.
Hiç şeksiz şüphesize. Ama ben kara görüyorum. Sen kara görüyorsun, senin görüşün o. Kör. Yok, ben kör de demem. Sen kara görüyorsun, şeyhimin beyaz dedene. Ben demem. Buna bir kısa örnek, Ümre'ye gittik. Şeyh Efendi, hacca gitti, üç aylık. Biz arkadan Ümre'ye gittik. Medine-i Münevvere'ye. Medine-i Münevvere'deyiz. Akşamları, Medine-i Münevvere'de, Medine-i Münevvere'de, akşam namazında buluşuyoruz. Otele gidiyoruz, iftar ediyoruz otelle. Ondan sonra tekrar hızla, yani bizim otele gidiyoruz. Sonra hızla, teraviyeye yetişiyoruz yine. Şeyh Efendi için tutulan otel uzakta.
O gün akşam gelmedi Şeyh Efendi. Biz tabii teraviye kıldık. Seyit Taş var yanımda. Çok iyi hatırlıyorum. Birkaç arkadaş daha var. Biz bir taksi tuttuk. Şeyh Efendi'nin oteline gittik, bulduk. İçeri girdik. O esnada bir derviş denk geldi, Sivaslı. Dedim, kaç odası, şu oda. Girdik odaya. Yaklaşık dört beş tane yer yatağı var odanın içinde. Herkes yatıyor. Şeyh Efendi de yatıyor. Ben gittim başına, huu dedim. Açtı gözünü. Hoş geldin Mustafa Efendi dedim. Hoş bulduk efendim dedim. Merak ettik dedim. Gelmeyince sen biraz rahatsızlandın oğlum dedim. Allah'ım şifa versin dedim.
Neyse böyle bir ıkındı kalktı. Hemen ben arkasına yastık destekledim. Yorganı gene çektim üzerine. Bildiğimiz yer yatağı yapmışlar ona da. Herkes gibi yatıyor böyle. Sıralanmış. Yanında da zem etmek için söylemiyorum. Sivaslı dervişler var. Böyle konuşmaya başladık. Bir iki tane Sivas'ın nakipleri filan geldi. Biz işte giderken ayıp söylemesi bir şeyler götürdük Şeyh Efendi'ye. İşte muzdur, şudur, budur. Ben böyle yedireceğim diye uğraşıyorum. Rahatsız. Oğlum dedi, rutubet var biraz burada dedi. Var mı dedi. Var efendim dedi. Şimdi itiraz yok benden. Bir de dedi, şu pencereden dedi, koku geliyor dedi. Evet geliyor dedim ben.
Bu sefer Sivas'ın nakiplerinden birisi böyle kalktı, açtı pencereyi. Efendim baba burada bir koku yok dedi. Baktım anlamadı, yüzümü astım anlamadı. Gene böyle oradan nefes aldı. Yok efendim buradan bir koku dedi. Döndü bana, Mustafa Efendi kokuyor mu dedi. Kokuyor efendim dedi. Yaptı Şeyh Efendi. Dedim, seni götürelim biz dedim otele. Olur, yarın geleyim dedi. Dedim, çantanızı da alalım.
Olur, yarın halletsen hepsini dedi. Kalktık. Tabii biz üzüldük, canımız sıkıldı. Böyle bir hani gerçekten çok üzüldük. Çıktık dışarı gidiyoruz. Şimdi o Sivaslı olan, nakipleri olan kimse, Mustafa Efendi koku yoktu dedi. Tak yakasını yakaladım bunu. Dedim, bir kelime daha konuşursan seni dedim burada paça oraya çevireceğim. Ben dedim, bir insanın şeyhi kokuyor deyince dedim, ona inat kokmuyor der mi dedim. Ticaret giriyor işin içerisine çünkü. Nemalanmak giriyor işin içerisine. Utanmadınız mı dedim Şeyh Efendi'yi yer yatağında yatırmaya orada dedim. Ve biz orada, belki de bir saat durduk. Bir saat içinde odanın içerisindeki yatan hepsi de derviş.
Nasıl derviş de. Bir tanesi uyanmadı. Uyanmadığından mı? Ertesi gün, ayıp söylemesi, bir taksi tuttuk. Gittik, hem onu aldık, hem eşyalarını aldık. Getirdik bizim otele. Dedik, buradan hep beraber Mekke'ye geçeriz. Âlâ olur Mustafa Efendi dedi. Tabii o dediğimiz zat Şeyh Efendi'nin hanımına gitmiş. Demiş, kokmuyor Hacı Anne, illa ki kokuyor dediler. Babayı götürdüler, bu bursallar şöyle yapıyor, böyle yapıyor filan. Hacı Anne dedi ki, Mustafa Efendi kokmuyormuş dedi. Hacı Anne dedim, babanın kokuyor dediği şeyi dedim. Biz kokmuyor mu diyeceğiz dedim. Kokmuyorsa bile kokuyor dedim. Ben böyle sert konuşunca durdum. Sen kokladın mı Hacı Anne dedim ben. Hayır dedi.
Baba koklamış dedi. O koklamış. Şimdi bir kimse sevdiği kadar itaat eder. Sevdiği kadar tabi olur. Sevdiği kadar inanır ona. Sevdiği kadardır. Fazlasını bekleyemezsin o kimsede. Örnek işte, Denizli'de Kaplıca'ya gittiler. Biz Seyit Taş'la beraber gittik Kaplıca'ya. Seyit Efendi'yi almışlar, Denizli'de giriş katta rutubetli bir yere koymuşlar. O da içinden diyormuş ki, Mustafa Efendi yetiş oğlum bunlar beni burada yatırıyorlar. İçinden öyle diyormuş. Ben girdim Kaplıca'ya. Nerede dedim babanın odası. Dediler ki burada.
Eşyaları koymuşlar, Seyit Efendi yerleşmemiş. Şimdi nerede dedim ben. Dediler üst katta. Biz çıktık üst kata. Seyit Efendi'ye dedim efendim, selamun aleyküm, aleyküm selam. Hoş geldin Mustafa Efendi. Oğlum geciktim biraz dedi. Geciktik efendim dedim. Hakkınızı helal edin. Ben hemen konuya girdim. Bu aşağıdaki oda olmaz o efendim size. Yaptı. Kafasına yedi şimdi doğru dedi. Müsaade edin ben dedim buradan bir oda seçeyim, siz oraya yerleştirelim. Ala olur dedi. Ben koridora seslendim. Herkes odalarının kapısını açsın, bakacağım dedim. Bir iki modurtu çıktı. Modurtu çıkan dedim eşyasını toplasın gitsin buradan dedim. Kim buna itiraz ediyorsa eşyasını toplasın gitsin dedim ben.
Şimdi dergah adabı açısından nakibi nükabbayım. Bütün herkes dinleyecek. Husisi manada Seyit Efendi'nin en özelindeyim. Yine herkes dinleyecek. Herkes açtı odalarını. Oğulları var oğullarında dedim. Siz de açacaksınız. Ben şimdi giriyorum kokluyorum, giriyorum kokluyorum, giriyorum kokluyorum. Herkes ne kokluyor diye bakıyordur. Ben biliyorum onun neden rahatsız olduğunu. Neyse bir odayı seçtim. Burayı boşaltın dedim kim insan. Bir de o da kendini gallave derviş görenlerden birisi. Ya Mustafa'nın başka oda mı yoktu dedi. Spitter'ı atarım buradan dedim. Bütün eşyanı pencereden aşağı atarım. Benim canımı sıkma dedim. Bu hale kaldı. Çıkar dedim eşyalarını.
Tam bir şey diyecek bir kelime daha söylersen dersini de alırım. Her şeyini alırım. Def ederim seni dergâhtan dedim. Çık dışarı. Bu eşyalarını falan topladı. Hızla. Seyit Taş'a dedim. Hiç kimseye bir şey deme git dedim. Şeyh Efendi'nin eşyalarını al getir buraya. Hemen Şeyh Efendi'nin aldı. Seyit Taş eşyaları aldı geldi. Baktı ben gerginim çok. Ondan sonra koyduk eşyalarını. Hemen oradan bir tane otelin elemanı şuraya dedim sil süpür. Çok çabuk hemen. Sil bir süpür de hemen. Şeyh Efendi dedim. Odanız hazır efendim. Neyse geldi. Kokladı. Ala oğlum dedi. Aşağısı kokuyordu dedi. Kokuyor da efendim dedim. Şimdi oradan birisi diyor ki ya düz ayaktı.
Sana ne dedim ya. Konuşma ona. Konuşma dedim. Şimdi sevdiğin kadar itaat eder. Sevdiğin kadar hizmet edersin. Sevdiğin kadar bütün antenlerini ona döndürürsün. Sevdiğin kadar. Tabii ben orada bırakır mıyım? Yanı başındaki odayı da kendimize tuttum. Dedim bu odayı da boşalttın. Burası da bana ait. Paylaşın. Nerede kalıyorsanız kalın. Nerede kalıyorsanız kalın. Tabii beni hiç sevmediler. Hiç istemediler. Ben tabii düzeni kurdum. Şeyh Efendi bana beraber yalnız kaldığınızda Allah razı olsun senden diyor. Oğlum böyle düşünen olmadı hiç diyor. Beni diyor rutubetin içine attılar diyor. Tek başıma bir de diyor. Aşağıda tek oda.
Yani yanında bir tane derviş yok. Ölüyorum desin su verecek kimse yok. Bunlar da derviş. Hep beraber kaplıcaya gelmişler. Herkes kendi keyfini düşünüyor onca. Tabii ben o ortalığı dizayn ettim. Gittim otelciye dedim. Kaplıca sahibine. Eğer bu odayı değiştirirsen yıkarım burayı dedim. Ben gittikten sonra odasını değiştirirsen dedim yıkarım burayı senin başına dedim. Oradan birkaç kişiye de dedim. Dedim babaya dedim asla odasını değiştirmeyeceğiz. Şimdi bir kimse sevdiği kadar hizmet eder. Sevdiği kadar fedakarlık eder. Sevdiği kadar koşturur. Sevdiği kadar itaat eder. Tabi olur. Bunun bütün her şeyi sevmekle alakalıdır. Ben bütün kainatı sevginin üzerine kurarım. Ben dini sevginin üzerine kurarım.
İkili ilişkileri sevginin üzerine kurarım. Karı koca ilişkilerini sevginin üzerine kurarım. Çocuk anne baba ilişkisini sevginin üzerine kurarım. İki arkadaşın ilişkisini sevginin üzerine kurarım. Her şeyi. Sevgidir bütün her şeyi dizayn eden. Sevgisizliktir her şeyi bozan. Son nasihatim size. Sevgi beklemeden sevmeyi öğrenin. Sevmeyi öğrenin. Sevmek kadar ulvi bir şey yoktur. Seversen insansındır. Seversen. Seversen kemale erersin. Seversen. Seni çok namaz kemale erdirmez. Çok oruç seni kemale erdirmez. Çok sevgi seni kemale erdirir.
Çok sevgi. Fitursuzca. Fitursuzca olan sevgi seni kemale erdirir. Allah'ı fitursuz sev. Öyle bir fitursuz sev ki, öyle fitursuz sev. Bir hesaba kitaba katma hiç. Hesaba kitaba katarsan o fitursuz sevgi değildir. Peygamberini öyle sev. Üstadını öyle sev. Etrafını eş, çoluk, çocuk öyle sev. Varsın onlar hani normal insanlar. Senin sevgini istismar etsin. Senin sevginin kıymetini bilmesin. Senin sevgini çok ucuza satsın. Neden ucuza sattın da deme. Neden beni ucuza değiştin deme. Elleme. Ucuza değişsin.
Avam o çünkü. Sen ölünce anlayacak o seni. Son nefeste anlayacak belki de. Belki de son nefeste de anlamayacak. Mahşerde görecek o zaman. Veya sen ortadan kaybolunca anlayacak. Bakacak ki kış gelmiş. Artık yapraklar döküntüsü de kalmamış. Bahar elini eteğini toparlamış götürmüş. Son bahar, son kalan kalıntıları da götürmüş. Artık kış gelmiş. Kış gelince baharın kıymetini bilecek. Gül bahçesi dağılınca bülbül gülün kıymetini bilecek. Gül, gül veren gibi gül vermeye devam ettiği müddetçe bülbül neşesine neşe katacak. Dalında şakacak. Ne zaman ki gül bahçesi bozuldu. Güller bu dünyadan göçtü gitti.
Bülbül o zaman anlayacak. Diyecek ki ben gül bahçesinde yaşıyormuşum. Rabbim hepinizde gül eylesin. Gül bahçesinde yaşasın. Hem sevenlerden hem de sevilenlerden eylesin. El-Fatiha'ma selamat. Amin. Öyle niyet ettiydim. 12'ye kadar sohbet edeyim dedim. Tam 12'ye 4 geçiyor. 4 dakika geciktirdim. Sizi haklarınızı helal edin. Helal. Hayırlı sahurlar. Allah'a emanet olun.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.