mustafaozbag.org

NATO NE İŞE YARAR? (ANALİZ) 19.05.2022

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 20 Mayıs 2022 · 48:31

Peki, yeniden selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Amin. Hakkı hak bilip, hak yolunda gayret eden, mücadele eden, koşturan, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Amin. Rabbim ümmet-i Muhammed'i bir ve beraber eylesin. Amin. Ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve sünneti seni sımsıkı yaşayıp yaşatan, onun mücadelesini veren ümmetlerden eylesin. Amin. Selamun aleyküm. Amin. Ülkemiz içeride ve dışarıda büyük sıkıntılar yaşıyor. Rüyamda Rusya'nın bize atom bombasıyla saldırdığını görmüştüm.
Her ne kadar savaşta tarafsız durmaya çalışsak da, NATO'nun bizi feda edilebilir bir üyesi olarak Rusya'ya karşı kullanma ihtimali var mı? Yeni nükleer bir saldırıya maruz kalabilir miyiz? Diğer bir sorun da Afganistan ve Pakistan'dan gelen mültecilerin herhangi bir iç karışıklık veya savaş durumunda Türkiye halkına saldırma ihtimali var mı?
Ülkemize gelen düzensiz göçmenler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu nükleer savaş bütün dünya üzerinde her zaman için bir risk. Silahlanma o kadar ileri bir boyuta gitti ki, sonuçta nükleer bombaları, devletler kendi ellerindeki nükleer bombaları eğer aktif hale getirirlerse herhalde kıyamet koptu denilebilir ve komple dünya yaşanmaz hale gelebilir büyük bir ihtimalle.
İnsanoğlu yeryüzünde fesat çıkarıcı, öyle olunca elinden gelen bütün savaş ekipmanlarını hazırlıyorlar. Bu sefer elinde o savaş ekipmanlarını hazır bulunduran, bulundurmayanları yutuyor. Dünya tarihi bununla dolu. Rusya'nın şimdi daha önce Gürcistan'a yaptığı gibi, daha önce Kırım'a yaptığı gibi, şimdi de işte Ukrayna'yı yaptığı gibi. Tabii biz böyle basın, yayın taraflı olduğu için hemen bu iş böyle Rusya'nın tu kakalığına gidiyor. Ama aynı şekilde de Amerika, Irak'a yaptığı, aynı şekilde Suriye'ye yaptığı, Amerika aynı şekilde Afganistan'a yaptığı, Irak'a yaptığı, Suriye'ye yaptığı saldırılar yani makul mü? Veyahut da İtalya'nın, Fransa'nın Libya'ya saldırısı, Kattafi'ye devirilmesi bunlar makul mü?
Veyahut da 1980 darbesi makul mü? Veya 28 Şubat darbesi makul mü? Bunlar da ABD'nin bizim ülkemize yaptığı, yaptırdığı şeyler. Böyle olunca, dünya üzerinde gücü elinde bulunduranlar, güçsüzleri bu şekilde bölüyorlar, parçalıyorlar, dağıtıyorlar. Onların üzerinde her türlü oyunu oynuyorlar. Onların üzerinde her türlü bombayı yağdırabiliyorlar. Yani Irak'a atılan bomba, Ukrayna'ya atılan bombadan az mı? Ukrayna'da şimdi tahliyelere izin veriyorlar. Kadınlar, çocuklar tahliye ediliyor. Büyük bir kısmı. Yani Irak'ta böyle bir tahliye mi oldu? Veya Suriye'de böyle bir tahliye mi oldu? Veya Yemen, hala da insanlar ölüyor. Aynı şekilde Sudan'da karışıklıklar var.
Orada da insanlar ölüyor. Veyahut da işte Afrika'da karışıklıklar var. Orada da insanlar ölüyor ve bunların arkasında hep batılı devletler var. O yüzden batılı devletlerin hiçbirisi de bu konuda masum değiller. Atan bombası kullanabilirler mi? Her türlü kimyasallık kullanabilirler. Sonuçta Suriye'de, Irak'ta bir sürü kimyasal denendi, kullanıldı. Ondan sonra ne bileyim, ellerindeki eski tarihli silahları kullandılar. Onları envanterden çıkardılar. Veyahut da envanterlerindeki olanlar eski silahları yardım adı altında hem borçlandıranlıktan başka ülkelere veriyorlar gibi. Onların, batılıların bir sürü bu noktada oyunu var. Yine o oyunlarına devam ediyorlar. O oyunlarına da devam edecekler.
Ülkelerin karşılarında güçlü bir İslam ülkesi olmazsa onlar her türlü Avrupa'da paylaşımı veya dünya üzerindeki her türlü paylaşımı yapacaklar. Yapacaklar yani atom bombasını atmak da onlar için çok böyle hani etik kurallarının dışında ya olmaz ya insanlara veya hayvanlara, canlılara bu kadar zarar veremeyiz diye düşünecekleri bir şey değil. Hiç kimsenin gözünün yaşına bakmazlar. Atom bombası satılacaksa bir tane iki tane değil. Hatta beş tane, on tane bile atabilirler. NATO meselesine gelince de yani ben kendim birey olarak NATO'nun Türkiye'nin NATO ilişkisinde, NATO'nun Türkiye ilişkisinde Türkiye'nin faydasına bir şey olduğunu zannetmiyorum. Hatta NATO'yla biz daha geri, daha istikrarsız, daha böyle yönetilemez haldeyiz.
Öyle söyleyeyim. Çünkü Türkiye'nin NATO'ya girdiğinden beri NATO'nun bir faydasını görmüş bir ülke değil. Biz ne yazık ki benim tespitim bu, kendimce benim analizim. Bir Rusya korkusuyla, Rusya korkusuyla biz NATO'nun tabiri caizse hegemonyasının altına girdik. Ne zamanki NATO'nun hegemonyasının altına girdik, o günden sonra darbeler, iç karışıklıklar, terör, ayrımcılar, bölünmeler, bu NATO'yla beraber devam etti.
Sonuçta NATO, kendi üye ülkelerini çok rahat istikrarsızlaştırabilecek bir örgüt. Çok rahat. O yüzden bu istikrarsızlaştırdığı en önemli ülkelerden birisi de Türkiye. Hala da tezgah yapabilir, oyun yapabilirler. Her türlü, her şeyi, iç karışıklığı veyahut da ne bileyim içerideki her türlü operasyonu yapabilirler. Aldanmamakta fayda var. Mesela Türkiye şu anda İsviçre ve Finlandiya'ya NATO üyeliğini kabul etmeyeceğim diyor. 80 ihtilalinin olma sebeplerinden birisi de bu. Yunanistan'daki Yunanistan'ın NATO'ya üyeliğini kabul. 80 ihtilalini askerlere o zaman için yaptırdılar. Askerlerinin ilk işi Yunanistan'ın NATO'ya girmesini kabul etmek oldu.
20 Ekim. Evet. 12 Eylül ihtilal, 20 Ekim, bir ay sonra. Bakın bir ay sonra. Bugün stardan Nuh neydi? Nuh Albayrak yazısını paylaştım onun. Yani bu minval üzerine bir yazı yazmış. Hoşuma gitti. Yani hatırlatmış. Tabii 80 ihtilalini. Şimdi gençlerin büyük bir çoğunluğu bunu bilmez. 80 ihtilalini biz de 19-20 yaşındaydık. Yunanistan'ın normalde NATO üyeliğini Amerika'nın Türkiye'de bir tabiri caizse ihtilal yaparaktan, darbe yaparaktan gerçekleştirildiğini yazan bir yazısı vardı. Hoşuma gitti.
Yani bu böyle Amerika, Türkiye'de darbe yapamaz diye düşünmeyi. Hatta en uç söylemi yazdım oraya. Yani İslami dahi diyebilinir darbe için dedim. Yani İslami bir darbe söz konusu olur. Gerçekten. Siz İslam geliyor zannedersiniz. İslami bir darbe oluyor zannedersiniz. Bir de desteklersiniz onu. Arkasında durursunuz. Bir de iç savaş çıkarır böylece. Bir de iç savaş çıkarır. Yani bunlar böyle komple teorisi gibi gelebilir size. Ama 1980 ihtilalinden bir gün önce günlük 50 tane, 60 tane, 30 tane aşağı değil bu ülkenin vatandaşı ölüyordu. Sağ-sol çatışmalarında.
80 ihtilali oldu. Çatışma bitti. Hatta Süleyman Demirel'in meşhur bir lafı vardı. Yani ihtilalinden bir gün önce de sık yönetim vardı. İhtilal günü de sık yönetim ilan edildi. Yani ihtilal günü sık yönetim ilan ediliyor ama zaten ihtilal olduğu gün zaten sık yönetim vardı. Yani bir gün önce 30-40 kişi ölürken ertesi gün sıfır ölü. Neredeyse millet hasta yatağında bile ölmeyecek. O öyle bir hale geldi. Allah bizi affetsin inşallah. Evet. Sıkıntılar devam edecek. Hem ülkenin içinden hem dışından. Dünyada da sıkıntılar devam edecek. Ama maharet fırtına bütün hızıyla ortalığı ayağa kaldırırken senin yağmurların altında nostalji yapıp yürüyebilmektir.
Kar boran ortalığı sardığında sen o kar boran anında dahi günlük işlevlerini ve işlemlerini yapabilmendir. Yoksa bugün kar yağdı deyip de evine kapanıyorsan bugün fırtına var fırtınalı bir yağış bekleniyor deyip de evine kapanıyorsan yapman gerekeni yapmıyorsan her türlü operasyonu yersin. Hayat mücadelende de her türlü operasyonu yersin.
Bir sıkıntı esnasında veya bir böyle kaos esnasında, problem esnasında senin ne yaptığın önemlidir. Bir birey olarak, iki dergah olarak, üç ülke olarak senin ne yaptığın önemlidir. Eğer ki sen o sıkıntılı dönemde, o kaosik anda, eğer ki o kaosu zaptı raptaltını alıp onu tolere edebiliyorsan veya o sıkıntıyı göğüs gerip sıkıntıyla mücadele edebiliyorsan, o zaman sen kendini, aileni, dergahını, ülkeni koruyabilirsin.
O zaman koruyabilirsin. O zaman sen krizi yönetebilme, kaosu en azından tolere edebilme yetişine sahip olmuş olursun. O zorluğu, o sıkıntıyı, o belayı, o derdi, o gamı, o kederi tolere edebilecek noktada olman gerekir. O yüzden hiçbir zaman, sufilik açısından söylediğimde, sufinin derdi bitmez, sıkıntısı bitmez.
Hiçbir zaman da bu ülkenin, bu topraklarında derdi, sıkıntısı bitmez. Bu toprakların derdinin, sıkıntısı bitebilmesi için, Fatih gibi devlet başkanları, kanuni gibi, Yavuz gibi devlet başkanları yetiştirip, yetiştirip, ülkeyi maddi manevi güçlendirirseniz, bu topraklar nefes alır. Eğer siz, Fatih gibi, Yavuz gibi, kanuni gibi, devlet başkanları, Murat gibi devlet başkanları, bu toplum yetiştiremez, kendi içerisinden, bunu çıkaramazsa, bu toprakların sıkıntısı hiçbir zaman bitmez.
Ve bitmeyecek de, ne zaman ki biz, içimizdeki masonlardan, dönmelerden, içimizdeki iddiaat ve terakkicilerden, içimizdeki batıcılardan, içimizdeki hainlerden, içimizdeki satılmışlardan, içimizdeki tabiri caizse, neydi belirsizlerden kurtulduk, o zaman ancak biz güçlenir, kuvvetlenir bu topraklarda rahat nefes alırız. Eğer biz içimizdeki bunlardan kurtulmadığımız müddetçe, biz rahat nefes alamayız.
Ve bu topraklarda sıkıntı hiç bitmez. Kendisini İngiliz'e, Alman'a, ABD'ye, Mossa'da peşkeş çeken, kendisini, altını çizerek söylüyorum, kendisini ABD'ye, Almanya'ya, İngiltere'ye, Rusya'ya, ne bileyim işte İsrail'e, Mossa'da peşkeş çeken, siyasetçiler, bürokratlar, alimler, şeyhler, sivil toplum örgütü dediğimiz örgütler, partiler, bulunduğu müddetçe bu topraklarda ne yazık ki hiçbir zaman rahat yüzü görmeyiz.
Ve görmeyeceğiz de, bakın görmeyiz, görmeyeceğiz de. Bu böyle bir hani ya işte çok karamsar konuşuyorsun, karamsar konuşmak değil. Bu ne yazık ki 60 yılın at 20'sini 40 yılın vermiş olduğu bir tecrübe bu. 40 yıllık bir tecrübe bu, başka bir şey değil. Ve 40 yıldan beri biz bu bilinçli bir şekilde, aslında bizim bilinçli olduğumuz dönem, biz erken biraz çiçek açmışız.
15-16 yaşından beri de, hadi attık 20 yaş diyelim, 40 yıl. 40 yıldan beri bu topraklarda sıkıntı bitmiyor. Bitmeyişinin sebepleri tabi ta Osmanlı'ya dayanıyor ve ilk Cumhuriyet'e dayanıyor. Bitmez. Bizim içimizde bizdenmiş gibi görünen dönmeler olduğu müddetçe, bizim içimizde bizdenmiş gibi görünen Ermenisi, Rumu, Yahudisi, bizdenmiş gibi görünüp bizim içimizde bizi yönetmeye çalışıyorsa ve yönetiyorsa, bizim derdimiz bitmez.
Ve bizden birisi de çıktığında, biz ona sahip çıkmıyorsak, onun peşinden gitmiyorsak, bitmez. Ha aldanmamız da eksik olmuyor. Bizdenmiş gibi görünenlerin peşinden gidiyoruz. Bir bakıyoruz onlar devlete geçince, hükümete geçince, belediyeye geçince, dönüyorlar, geldikleri unutuyorlar, ihanet ediyorlar. İhaleci oluyorlar. Ne bileyim işte paracı, pulcu, makamcı, mevkici oluyorlar. Uçkurcu, peşkirci olup çıkıyorlar. Böyle olunca da benim kendimce artık siyasetten ümidi kesiyorum. Yani kaç sefer aldanacağız ki diyorum. Kaç sefer aldanacağız. Aldanıyoruz. Hoş, arkadaşlar, biriler, ben oldum olası, siyasetten hiç ümidim yoktur.
O yüzden günlük siyasetten uzak dururum. Siyasi partilerden de uzak dururum. Ama ne yazık ki durumumuz bu. Allah bizi affetsin inşallah. Meymune anlatıyor Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Meymune annemiz biliyorsunuz böyle aklımda kaldığı kadarıyla dört beş tane çocuğuyla dul kalan bir annemiz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazrettir.
Onun kendi nikahını alıyor. Meymune annemiz de böyle yaştı ondan sonra ama fıkıhı çok kuvvetli, ferasetli, cesaretli bir annemiz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kapısının önünde kılıcıyla nöbet tutan bir anne. Öyle söyleyelim. Çünkü cünüplükle alakalı mesele var. Meymune annemizin Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek eşlerinden birisini, mübarek annelerimizden birisi olduğunu bilinsin diye söyledim.
Bu çok hani bilinmez. Hazreti Ayşe'yi bilir herkes. Hazreti Hatice annemizi bilir. Diğer mesela annelerimizi çok tanımaz insanlar. Allah bizi affetsin. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem cünüplükten yıkandığı bir arada ben ona perde oldum. Önce ellerini yıkadı. Sonra sağ eliyle sol eline su dökerek avret yerlerini ve meni izlerini temizledi. Sonra ellerini duvara veya yere sürdü. Sonra ayakları hariç namaz abdesti alır gibi abdest aldı. Sonra tüm bedenine su döktü. En son da yıkandığı yerden biraz çekilip ayaklarını yıkadı bu hari. Gusül abdesti yukarıdaki gibi mi alınıyor ya da bu hadis savaş alanı gibi bir yerde gerçekleştiği için mi böyle oluyor anlamadım.
Yok bu memuni annemiz hiç savaşa çıkmadı onunla beraber. Bu Medine-i Münevvere'de olan bir şey. Ben size hem hadis-i şeriflerin ışığında Hanefi'ye göre gusül abdestini tarif edeyim inşallah. Önce kadın erkek herkes için bunu dikkatliyle dinlesin. Eğer varsa üzerinde herhangi bir necaset, meni necaset hükmündedir, mezi de necaset hükmündedir. Meni, kadının veya erkeğin cinsel organından şehvetle çıkan koyu sıvıdır. Bu dışarı çıkar. Bunun adı menidir. Şehvetle çıktığı için kadında da erkekte de her ikisinde de gusül icap eder. Veyahut da cinsel ilişkiye girildiyse onda da gusül icap eder. Ondan meni çıksa da çıkmasa da kadın ve erkek cinsel ilişkiye girdilerse meninin her iki tarafı içinde meninin çıkıp çıkmaması önemli değil.
Yine gusül abdesti gerekir. Ben şimdi bu normalde işte ay halinden temizlenmek için gusül abdesti gerekir. Cumaları, sünnettir gusül abdesti gerekir. Ben işin o taraflarını bırakayım şimdi, ben işin ana kısmına geleyim. O bir kimse gusül abdesti alacaksa, üzerinde varsa necaset, menidir, mezidir veyahut da küçük abdest yerinden, büyük abdest yerinden çıkan bir necaseti varsa vücudunda görünen bir yer, önce necasetleri temizler.
Necasetleri temizledikten sonra gusül abdestine niyet eder. Gusül abdestinin kısası, gusül abdestine niyet ettikten sonra ağzına burnuna su verip bütün vücudu yıkamaktır. Bu gusül abdestin farzıdır, kısasıdır. Bu hadis-i şerifte beyan edilen bu sünnetleriyle olan bir gusül abdestidir. Bu da nedir? O kimse yine üzerindeki necasetleri temizledi. Necasetleri temizledikten sonra eyüzü çekip gusül'e niyet etti. Gusül'e niyet ettikten sonra önce ellerini yıkadı, namaz abdesti alır gibi. Sonra sağ kolunu, sonra sol kolunu yıkadı. Sonra yüzünü yıkadı, sonra başını mesletti, sonra kulaklarını ve ensesini mesletti. Ondan sonra komple vücudunu yıkadı.
Komple vücudunu yıkadıktan sonra en son ayaklarına su dökerekten veya ayaklarını yıkarakten gusül'ü bitirdi. Gusül abdesti. Hanefi'ye göre böyle. O yüzden genç yaşlı ihtiyar veya kadın erkek herkes için gusül abdesti bu. Ha vücudunda su değmedik hiçbir yer kalmayacak. Eğer kadınların saçları örgülüyse, örgülü saçlarını çözmek onlara zor gelirse, sadece diplerine su değdirmeleri yeterli.
Ama yok örgülerini çıkarırlarsa, bu da takva olur, azamet olur. O zaman bütün saçlarını da, saç diplerinde su değdiği zaman mesele bitmiştir. Bütün vücudunu, ağzı burnuna su vermeyi söyledik mi? Söyledik. Efendim? Onu söylemedik mi? Evet. O zaman baştan oluyorum. Ellerin necasetleri temizledi. Temizledi. Necasetleri temizledikten sonra, aa farzını da söyledim. Tabi farzını da söyledim. Arıza burnuna su verilecek. Ve bütün vücudu yıkanacak diye. Bu kısa olanı da. Uzun olanı ne? Tekrar edeyim. Bir kimse necasetten temizlenecek. Necasetten temizlendikten sonra, ellerini niyet edecek.
Niyet ettikten sonra ellerini yıkacak. Ondan sonra, namaz abdesti alır gibi, el, kol, yüz, baş, mesledilip, en son ayaklar yıkanılıktan çıkılacak. Ağzı burnuna su vermeyi de unutmayın. Diğer sorum. Bayanlar kabir ziyaretini kabir başında yapmaları mı uygun? Yoksa mezarlığın çevre duvar bölgesinde mi? Kabir ziyareti Medine'ye, münevvereye hicret edilinceye kadar yasaktı bayanların. Çünkü insanların o zaman için henüz daha Müslüman, mümin, ölen bir akrabası yoktu.
Ne zaman Medine'ye, münevvereye hicret edildi? Medine'ye, münevvereye hicret edildikten sonra, Müslümanların artık kendilerince, kendi akrabaları tanıdıkları ölmeye başlayınca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kabir ziyaretini serbest bıraktı. Yalnız kadınların kabristanın içerisinde dolaşmalarını, uygun görmedi. Onları kabristanın sınırından ziyaret etmelerine müsaade etti. Bir hadis-i şerif var, siz onları görmezseniz kadınlara yönelik, onlar sizi görürler diyor. Buna binaen kadınların kabristanın içine girmeleri, içinde dolaşmaları uygun değil. Evet. Selamun Aleyküm.
18 yılınız Abdullah Efendi ile beraber geçti. Abdullah Efendi ile dervişlerin ilişkisi nasıldı? Sizi görüyoruz, çevreniz sürekli dervişlerle sarılı. Tabiri caizse etten duvar gibiler her yerde. Sizin de şeyhiniz olan ilişkiniz bu şekilde miydi? Yolda, arabanızın yanına gelindiğinde ya da siz geçerken durulduğuna şahit olmuştuğumuz var. Şeyh Efendi'ye bu şekilde yaklaşılıyor muydu? Açıkçası karşıdan bakıldığında pek nefes alacak. Yeriniz varmış gibi gözükmüyor. Ve sizin anlattığınız dervişlik de bu hali ben pek örtüştüremiyorum. Kafam karışıyor.
Bir dervişin ve dervişlerin şeyhi ile olan ilişkisi nasıl olmalı? Bu konuda beni aydınlatırsanız çok sevinir. Adnan Hoca nasıldı ya? Al mikrofonu sen anlat hadi bakalım. Hadi anlat anlat. Aradaki farkları da anlat.
Aleyküm selam. Öncelikle Abdullah Efendi ile Mustafa Efendi Hazretleri tabi ki kişilik olarak, mürşid-i kamillik olarak şahsiyetleri gereğiyle birbirinden farklı insanlar. Öncelikle bunu bilmemiz gerekiyor. Abdullah Efendi Nevşehir'de olması hasebiyle belli zamanlar içerisinde Mustafa Efendi özellikle Mustafa Efendi'nin isteğiyle bazen de kendi isteğiyle ziyaretler yapardı. 2 ayda bir, 3 ayda bir, 5 ayda bir. Bu şekilde gelir. Hangi ilde dervişler varsa orada ziyaretlerde bulunur. Orada güne ve ihtiyaca münasır sohbetler ederdi.
Dervişlere münasır sohbetler ederdi. Zamana mütealik sohbetler ederdi. Bu şekildeydi. Tabi ki burada Mustafa Efendi'nin bizi dizayn etmesinde Allah için hem adap olarak, hem edep olarak, hem usul olarak çok büyük bir emeği var, bilgisi var, Allah'ın izniyle muhabbeti var. Biz Mustafa Abdullah Efendi'yi, Mustafa Efendi sayesinde daha iyi tanıma fırsatı, daha iyi görebilme fırsatı, bu yolun adabıyla, erkanıyla, usulüyle daha öğrenme fırsatını yakinen, Bursa olarak en azından kendimiz için söylüyorum, öğrendik, gördük, bildik, tanıdık.
ve aynı zamanda tasovuf yolunu, tarikat yolunu, ne derseniz din adına veyahut da dünya görüşünü, ahiret görüşünü ve vatan sevgisini, dünya sevgisini, ahiret sevgisini, cenneti, cehennemi bize usul ve adap dairesinde Allah için Mustafa Efendi öğretti. Nasıl bilmemiz gerektiğini, nasıl yaşamamız gerektiğini öğretti. Biz de bu yol öğrenerekten Abdullah Efendi'ye bu şekilde yaklaşım gösterdik. Tabii ki o da Allah için dosdoğru konuşmak gerekirse, Mustafa Efendi, dervişlerin kendisine yaklaşım olarak, yaklaşmalar olarak gelip herhangi bir şeyi sorma noktasında, öğrenme noktasında daha geniş daire bize bıraktı. Şu an için söylüyorum. Abdullah Efendi'nin usulü tabii ki farklıydı. Mustafa Efendi'nin usulü farklı.
Yol aynı olsa da farklı. Bu da kendi şahsi karakteristik özellikleri burada ön plana çıkıyor. Muhabbetleri ön plana çıkıyor. Küstahlımı mazuru görün. Farklı insanlar, farklı yapıda. Kültürleri farklı. Mustafa Efendi'nin yaşadığı, doğduğu, büyüdüğü şehir İzmir. Abdullah Efendi'nin yaşadığı şehir Nevşehir. Bunların çok etkileri var. İnsanlara yaklaşım olarak, konuşma olarak, sohbet olarak çok farklı. Ama ikisinde de tasavvufun ve tarikatın ölçülerin dışında biz bir şey görmedik. Bize bir şey tavsiye etmediler. Yaşamadık da. Allah razı olsun ikisinden de. Ama dediğim gibi Mustafa Efendi'nin şeyi bu noktada dervişlerin kendisini bulması, kendisine yaklaşması, kendisinden istifade edilmesi noktasında daha geniş bir daire çizdi bize, bıraktı.
İsteyen ondan Allah'ın izniyle istediği her şeyi öğrenir, bilir ve yapar. Yeter ki biz isteyelim. Aklınıza her anladın. Eyvallah. Şimdi bu kültür de giriyor ya işin içerisine. Bir de sünnet-i seni, hadis-i şerifler. Bizim bir de geldiğimiz yer önemli. Biz normalde ülkücü bir camianın içerisinde büyüdük. O ülkücü bir camianın içerisinde de bir müddet ben gençlerle ilgilendiydim. İhtilal'de, Bayındır Ülke Ocakları'nda yönetim kurulundaydım. Ama bu gençler falan benden sorumluydu yönetim kurulunun içerisinde. Öyle olunca gençlerle olan diyaloğumuz, gençler dedim benden birkaç yaş büyüğü küçüktü her biri.
İşte Oktay o zamanın gençlerinden örneğin işte herhalde 3 yaş küçüktür benden. İşte Nuri benden belki de 2-3 yaş küçüktür. Harun 4-5 yaş küçüktür. Öyle söyleyelim. Böyle bir gençler grubu vardı. Bunlarla böyle ilişkilerimiz daha böyle yakındı. Öyle söyleyelim. Bu bizim hayatımızın içerisinde şey oldu. Bir böyle karakteristik bir özellik olarak kaldı. Biz böyle uzaktan sevemiyoruz. Böyle bizim bir şeyimiz var. Ne o? Benim kendimce yürüyüş bozukluğu, yörüm bozukluğu diyorum ben. Böyle bir sıkıntı var bizde. Biz böyle içimiz dışımızda samimiyetimiz var.
Yakınız. Yakın olmayı seviyoruz. Böyle mesafe koymayı çok biz beceremiyoruz. Veya hatta bu konuda hayır kelimesini kullanmak da biraz zor bizim için. Öyle olunca burada hani etten duvar dediğiniz şey oluşuyor. Yani arkadaşlar da bu konuda o samimiyete binaen teklifsiz yanımıza gelip gidiyorlar. Bundan rahatsızlığım yok yalnız benim. Bunu bilmiş olun. Ha zaman zaman bir mahrem bir mevzu olacak. Onu konuşamıyorsun. Kendi işin oluyor. Onu yapamıyorsun. Ama bu işin yolun çilesi bu. Yani bunu da şikayet olsun diye söylemiyorum. Tabii bunda Şeyh Efendi'nin durumu ile bizim durumumuzun arasında bir fark oluştu. Yani biz veya dervişler olarak komple nefşeyle Abdullah Gürbiz Efendi Hazretlerinin yanına daha rahat gidip gelemezdi herkes.
Öyle söyleyeyim. Yani işte ben rahat gider gelirdim de veya rahat konuşurdum da ama dervişler öyle rahat gelip gidemezler, rahat hareket edemezler belli bir mesafe olurdu. Değil mi Hüseyin Hakan? Vardı değil mi öyle bir şey? Evet. Öyle dedi mi Adnan Hoca? Şimdi işin içi... Efendim? Evet. Hüseyin Hakan şart düşüyor size çok rahat geliyorlar diyor. Bundan benim bir rahatsızlığım yok. Ama velakin hani arkadaşlar böyle bu konuda mesafeyi kendileri ayarlarlarsa daha hoş olur. Çünkü karşımızdaki insan şeyhimiz de olsa insan o da. Ben bunu Şeyh Efendi'nin yanında öğrendim. Yani o da bir insan.
Onun da eşi var, çocukları var. Onun da ne bileyim işte yapması gerekenler var. İlgilenmesi gereken şeyler var. Konuşması gerekenler var. Bunlar şey değil hani böyle hafife atılacak şeyler değil. E şimdi örnekliyorum işte birisi telefon bekliyor sizden. Siz ona bir türlü telefon açamıyorsunuz. Yanınızda birkaç kişi var. Onun mahrem bir meselesi var. Veyahut da o size bir şey konuşacak. Siz ona konuşturmuyorsunuz. Etrafınızda birileri var. Ne bileyim bunun gibi. Bir de bugünün insanı biraz böyle fazla meraklı. Yani mesaj okuyacaksın gözünü dikiyor böyle. Hani telefona gözünü dikiyor. Meraklı. Ya bırak şeyhin telefonunu ne yapacaksın? Ona her türlü mesaj gelir.
Yani orada örnekliyorum. Bir erkekle konuşuyorsundur. Öbür taraftan onun eşi görür. Ondan sonra mesaj çeker. O esnada ona. Yaşıyoruz bunları. Der ki beyim manan bunu bunu bunu yaptı. Onu sen okuma. Sen ne yapma okuyacaksın onu. Yani veya mesaj kimden geldiyse geldi. Bir mesaj dın diye ses geliyor. Herkes telefona bakıyor. Yani ben açık konuşmakta fayda görüyorum. Benim eş ve çocuklarım telefon böyle şey gibidir. Ne o? Onlar da tehlikeli madde gibidir. Atom bombası gibi. Kimse dokunmaz. Dönüp bakmaz dahi. Allah hepsinden razı olsun. Ama dervişler bakar. Böyle enteresan bir şey. Bu sefer yani Allah için şimdi bu konuda en rahat ettiğim kimse Cevdet'tir bizim.
Yani Rabbim nefsine uydurmasın. Ben yanında istediğim gibi telefon açarım, konuşurum, mesaj çekerim, konuşmam, susarım. Hiç hiç hiç. Varlı ve yoklu belli olmaz yolculukta. Bir şey sorarsan cevap verir. Bir şey sormazsan hiçbir şey söylemez. Böyle söylüyor, söylüyor. Zaten iyice kesti her şey. Ya öbür türlü insanoğlu merak ediyor demek ki işte. Telefona mesaj geliyor veya telefona çalıyor. Ondan sonra ya ben aciz değilim. Telefonuma bakabilirim, alabilirim de. Veyahut da etrafımız hep dolu. Eyvallah. Biraz böyle nefesli olsalar daha rahat olacak insan. Yani çünkü biz 7-24 her şeye açıkız. İnsanlar kendi anne babalarına, kendi eşlerine konuşamadıklarını, anlatamadıklarını veyahut da problemlerini hamdolsun anlatırlar bana.
Kadın erkek. Bundan ben rahatsızlığım yok benim. Ama ben birinin problemini bir başkasının duymasını, hissetmesini, anlamasını istemem. Bu başka bir derdimiz yok. Ama biz arkadaşlarımızla, kardeşlerimizle yine iç içe olmayı seviyoruz. Hep beraber olmayı seviyoruz. Ben çünkü bu konuda herhangi bir rahatsızlığım yok. Ama hani biraz böyle mesela örnekliyorum bunları. Ben bunlardan rahatsızlık duymuyorum, tekrar söylüyorum. Ama bunlara böyle arkadaşlar, kardeşler dikkat ederlerse daha hoş olur. Mesela işte biz üstadımızın evine karışamazdık. Hiçbir dervişin böyle bir şeysi olamazdı. Allah affetsin bana karıştırırdı. Mustafa Efendi, Hacı Anne'ne bunu bunu bunu bunu söyle.
Tamam. Ben söylerdim. Veya Mustafa Efendi, oğlum işte Hasan'a bunu söyle. Ben söylerdim. Naciye bunu söyle. Ben söylerdim. Veya şu şöyle şöyle şöyle oluyor. Eyvallah. Onun emriyle, istinadifiyle olurdu. Bizim kendi kafamızdan bir şey olmazdı. Asla onun çocuklarına bir saygısızlığımız olmazdı. Haklı haksız. Asla kızlarına, damatlarına, çocuklarına, oğullarına, asla ama Hacı Anne'ye asla hiçbir şeyimiz olmazdı. Böyle dikkat edilirdi bu tip mevzulara. Böyle onun özel hayatı araştırılmazdı. Mesela şimdi onun evinin içerisinde bilen burada İsmail biliyordur.
Şimdi çok rahat. Adnan biliyordur, Hüseyin biliyordur. Hani böyle Cafer biliyordur. Evinin içini, evinin içi onun iki bölümdü. Bir mutfak ve salon kısmı vardı. Gelen giden orada misafir olurdu yeni evde. Diğer taraf geline aitti. Kimse o tarafa girip çıkmazdı. Herkes buna dikkat ederdi. O Naci onun yanındaydı küçük oğlan. Buna hepimiz dikkat ederdik. Ben mesela mutfağın ilerisine bir adım atmışlığım yoktur benim. Yanlış anlaşılmazsın onun evinin içerisinde benim odam vardı. Bakın evinin içerisinde benim odam vardı. Bu oda sana ait Mustafa Efendi dedi. Ben oda bana ait deyince ben içine bir tane banyo tuvalet yaptırdım.
Ben gittiğimde orada kalırdım. Bana yedi yirmi dört burası sana ait oğlum istediğin zaman gel derdi. Bakın ben o evin içerisinde mutfaktan ileri bir adım gittiğimi hatırlamıyorum. Mutfağa kadar neden? İşte çay demlenmiş. Hacı anne gelmesin. Yani o uğraşmasın. Ya hacı anne getirecek çayı. Ya ben ya şeyh efendi getirecek. Abdullah efendi şeyh efendi öyle. Yani bu tepsiyi götürmekten acizlenmezdi. Hiç hiç. Yani sen ben salonda otururken bir bakmışsın yemek tepsisi elinde şeyh efendi. O sünneti işlerdi o. Öyle hizmetten geri kalmazdı.
Ben ilk tanıdığımda hiç unutmuyorum. Ben ilk gittim davet etti beni. Ben gittim. Neyse eski evi vardı. Adnan sen biliyor musun orayı? Bir kere gittin. O haçtan geldiğinden anladım. O eski evi biliyorsunuz siz. Hüseyin sen ne bilirsin. Evet eski dergah. 92'den. O normalde eski evi vardı onun. Yanında böyle dergah. Su çıkıyordu içinden. Benim kaderim oradan başladı. Nereye gidersem gideyim. Su çıkıyor her yerden. Onun oradan da su çıkıyordu. Bildiğiniz su. Yani böyle rutubet nasıl rutubet. Arkasından duvarı şey yapmışlar. Yokluktan böyle. Tabiri caizse derme çatma bir yer. Yandaki arsayı dergah haline getirmişler böyle.
Üstü normalde akar. Oradan arkadan su gelir. İçerisi rutubet. Bildiğiniz rutubet. Yatan hasta olur yani. Kesin. E ben de başka bir yerde yatmazdım. Orada yatardım. Ben ilk gittim. Orada kaldım. Bana dedi ki biraz yat uyu. Ondan sonra. Neyse ben bir saat kadar iki saat kadar yattım. Sonra kalktım. İşte kendimce oturuyorum orada. Kapıyı artık kimi açtı bilmiyorum. Aynı dış kapı vardı. Kapıyı birisi açtı. Elinde tepsi kahvaltı getiriyor şey efendi. Ben kaldım böyle. Hemen fırladım. Elinden tepsi aldım. Sofrayı kurdum. İşte çay getirmiş. Ondan sonra kapının önüne bırakmışlar. Çayı aldım. İşte beraber kahvaltı yaptık. Karşılıklı. Yani şeyh efendi.
Allah rahmet eylesin. Öyle ben şeyhlik yapacağım. Şunu yapmam. Bunu yapmam. Öyle bir zat değildi. Gelen dervişe hizmet eder. Gelenlere hizmet eder. Benim onun şeyhliğine laf söylenildiğinde hiddetlenmemin sebepleri de bunlar. Ben 18 yıl beraber yaşamışım onunla. Ben onun nasıl şeyhlik yaptığını biliyorum. Ben onun ne yaptığını da biliyorum. Ama mesela o dervişlerle böyle mesafe derken hani işte bizimki gibi değildi herhalde. Değil mi Adnan Hoca? Ben böyle kendimi çok kıyaslamam bir başkasıyla. Ama bu kadar değildi. Biraz bu konuda şey vardı herhalde. Fark vardı. Değil mi Ahmet? Ahmet.
Var mıydı fark biraz? Efendim? Evet. İlk dergan olduğu yer. Evet. Kırhatlıoğlu maaleseydi. Dediği doğru. Allah rahmet eylesin inşallah. O yüzden böyle bir hani adaptır, erkandır. O böyle güdülürdü Allah'ın izininden. O yüzden böyle işte mesela hiçbir derviş hacenliğe bir laf söylemezdi. Söylenmemesi lazım zaten. Çocuklarına hiç kimse bir laf söylemezdi. Gelinine hiçbir kimse laf söylemezdi. Damatlarına hiçbir laf söylemezdi. Yani bunlar böyle edep sınırıydı. Herkes bu konuda edebini, adabını, erkanını bilirdi. Rabbim cümlemizi edeplendirsin.
Eftali zikr fâlevennehu El Fatiha Allah'a selamatı. Amin.
Eşmuin. Destur.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi