Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 24 Mayıs 2024 · 48:34
Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak istiyorum, lâkım, lâkin ben her zaman siz görüyormuşçasına yaşıyorum, bu beni Allah'a ulaştırır mı? Hadis-i Kudsi uzun ya, Hadis-i Kudsi'nin sonunda ne diyor Cenab-ı Peygamber? Allah'ı görüyormuşçasına diyor, ibadet edin. Ya da diyor, Allah'ı görüyormuşçasına, şahsın kendisi görüyormuşçasına ya da o seni her daim gördüğünü idrak ederekten hayatını öyle yaşa diyor.
Bu normalde meselenin tabii en üst noktası ama asıl gören, asıl duyan, asıl işiten Allah'tır. Öyle olunca her daim bir kimse bunu idrak ederekten günlük hayatını yaşayacak. Öbür türlü bir dervişin böyle şeyhim Allah'ın izniyle beni görüyor demesi caizdir ama bu böyle burada takılır kalır her daim böyle Allah'ı görüyormuşçasına veyahut da onun her daim kendisini gördüğünü hissederek yaşaması lazım.
Ayhan Bora Kaplan gibi devletle yol yürüyen mafya örgütleri var, şu an hepsi tek tek ortaya çıkıyor. Bizim bu konuda hükümete karşı tekkümüz nasıl olmalı? Bunlar devletin işleri, siyasetin işleri. O yüzden sufiler bu tip şeylerden uzak olurlar. Bizim bu tip işlerle işimiz olmaz. Bunlar normalde devlet bir orada organize eder, bir şeyi kurar, onları kullanır. Ondan sonra işi bitince haydi hepsini de toparlar. Ondan sonra başka bir yerde başka bir organizasyon yapabilir. Onu yapar, onu kullanabilir. Ha devletle bağı var mıdır, yok mudur bu tip insanların yoksa bunu böyle devlet dediğimizde sıkıntılı çünkü.
Devletin belirliği içindeki klikler, hizipler bu tip şeyler yapıyorlarsa sonuçta bunun gün döner, devran döner. Bunlar da bunun hesabını verirler. Bunlar böyle suni büyüyen topluluklar. Suni olarak büyüdüğü zaman, bu normalde ticarette vardır böyle insanlar. İnsanlar, dergahlarda veya tekkelerde İslami toplulukların içerisinden böyle insanlar çıkar. Veyahut da ne bileyim bu tip siyasi organların içinden çıkar. Bunlar sunidir. Yani diyeceksiniz ki dergahın da sunisi olur mu? Var. Onlar da böyle belirli güç odakları tarafından beslenirler. Onlar da böyle suni olarak büyüme gösterirler. Bunlar kalabalıklaşırlar. Bunların hepsi de olabilir. Bunlar böyle ister mafya vari topluluklar olsun, ister tekke vari topluluklar olsun, ister cemaat vari topluluklar olsun.
Bu tip devletin içerisine çöreklenmiş güç odaklarının organize ettiği şeyler hep tehlikelidir, sıkıntılıdır. Onların işleri bitince dönerler, onları komple tasfiye ederler. Mekke ve Medine'den alınan taş toprak gibi şeylerin alınmasının doğru olmadığı ve geri götürülmesi gerekiyor deniyor. Bunun doğru nedir? Mekke'den, Medine'den alacak olduğunuz şey Kur'an sünneti olsun. Siz Kur'an ve sünneti yaşamadıktan sonra gidin isterseniz cebinize Hacer-ül Esret'i koyun. Hiçbir faydası olmaz. Bakın ne diyorum, Kur'an sünneti yaşamadığınız müddetse isterseniz Hacer-ül Esret'i alın, cebinize koyun. Ondan sonra hiçbir şey olmaz. Taş bildiğiniz veya Mekke'den, Medine'den toprak aldınız.
Toprak bildiğiniz toprak. Kur'an ve sünneti yaşamadığınız müddetçe, Kur'an ve sünneti yaşamadığınız müddetçe isterseniz Kabe'nin içinde yaşayın. Kur'an ve sünneti yaşamadığınız müddetçe isterseniz Medine'ye, Münevvere'ye gidin, orada açın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kabri şerifini, onun içinde yaşayın. Faydası olacak olsaydı Kabe'nin içerisinde putlar doluydu, faydası olurdu. Önemli olan nerede olursanız olun, Kur'an ve sünneti yaşamanız önemli. Kur'an ve sünneti yaşamadığınız müddetçe tırnak içerisinde, kutsal atfettiğiniz hiçbir şeyin hiçbir faydası olmaz. Kur'an Allah'ın kelamı mı? Evet. Şimdi, bir evin içerisinde durması güzel bir şey.
Takdire şayan. Bu ev, Müslüman evi. Aidiyet kesbediyor. Güzel. Ama içindeki hukuka, hükme uyulmadığı zaman, onun sana bir faydası var mı? Kur'an amel edilmek için. Amel etmiyorsan onunla, evet manevi olarak orada durur. Muhakkak bir faydası vardır. Ama ve lakin burada önemli olan onu yaşamak. Onu yaşamadığınız müddetçe bir anlamı yok. Allah bizi affetsin. Bir erkek eşine aynı gün içinde üst üste eğer anlaşamıyorsak, anlaşmalı bir şekilde boşanalım derse, bu durumda dini nikahları zedelenir ya da düşer mi? Bir kimse sabahtan akşama kadar ben namaz kılacağım dese, namaz kılmasa, namaz kıldığı hükmünde olur mu?
Bir kimse oruçta olsa, sabahtan akşama kadar ben orucumu bozacağım dese, orucunu bozmuş olur mu? Bir erkek bir kadını alsa, sabahtan akşama kadar ben seni nikahıma alacağım dese, nikahını almış olur mu? Olmaz. Bir erkek sabahtan akşama kadar kadına dese ki, ben seni boşacağım. Boşamış olur mu? Teşekkür ederim verdiğiniz cevaplar için. Evet, o yüzden bir erkek de bir kadına, yani anlaşamıyorsak, anlaşmalı olarak, bakın, şey de, tabir de güzel, anlaşamıyorsak, anlaşmalı olarak boşayalım, boşanalım. Ha demek ki, anlaşamıyorum dedin kimseyle, anlaşma yolu arıyorsun. Nerede? Boşanmada. Boşanmada anlaşma yolu buluyorsun da, arıyorsun da, geçinmede neden anlaşma yolu aramıyorsun?
Yani geçinmede anlaşma yolu aramıyorsun. Boşanmada anlaşma yolu arayacak ama. Şeyhlik nedir? Halifelik nedir? Mürşid-i Kamil ne demektir? Bir kimse şeyh veya mürşid-i Kamil olduktan sonra geri dönüşü mümkün müdür? Gösterilen bir rüya tevil edilmeden bir kimsenin şeyh veya mürşid-i Kamil olduğu öğrenilebilir mi? Öğrenebilirlerse nasıl olur? Yoksa kesin bir hükme varmak için rüyanın tevil edilmesi şart mıdır? İcazet nedir? Kaç tür icazet vardır? Sahih rüya nedir? Nasıl anlaşılır? Soru buradan mı? Kaldır elini göreyim seni. Kalk kalk elini, seni görmek istiyorum. Maşallah, subhanallah. Bunların hepsine 10 dakikaya sığdırılabilir mi? Sığmaz mı?
Soruyorum, 10 dakikaya sığdırılabilir diyorsan, sorduğuna göre sığdırılacağını düşünün değil mi? Evet, şeyhlik nedir? Şeyhlik, bir sürü şeyhlik var. Pir demek, fani demek, yaşlı demek. Halifelik nedir? O yaşlı pirin, normalde halifesi ondan sonra oraya girip oturacak olan kimse demek. Mürşid-i Kamil ne demektir? Asıl burası sıkıntılı. Mürşid-i Kamil, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin naibi, onun halifesi demek. Mürşid-i Kamil denilince, velilerin içerisinde insanları Kur'an ve sünnet dairesinde nasihat etmek için, eğitmek için manevi olarak görevlendirilmiş kimse. Ben böyle birer cümleden yürüyeyim.
Bir kimse şeyh veya mürşid-i Kamil olduktan sonra geri dönüş mümkün müdür? Şeyh ayrıdır, mürşid-i Kamil ayrıdır. O yüzden şeyh efendinin tabiriyle tamircilerin şeyhi vardır. Kaportacıların şeyhi vardır, öyle derdi. Allah rahmet eylesin. O yüzden bir mesleğin şeyhi olabilir. Bunlar normalde mesleği bıraktıklarında, onlar da bir bilirkişi gibisinden bir kenarda bir şeyi bilirler. O yüzden mürşid-i Kamillerle şeyhler ayrıdır. Herkes kendi mesleğinde şeyhlik yapabilir ama mürşid-i Kamil dediğinizde mesele ayrıdır. O yüzden normalde geri dönüşü mümkün mü? Şeyhlikten geri dönüş mümkündür. Mürşid-i Kamillikten de geri dönüş mümkündür. Yani o kimse çok büyük hata, günah, kusur işler onda ısrar eder falan böyle değişik şeyleri var.
Oradan da o kimsenin geri dönüşü mümkün olur mu? Olur. Bir tek peygamberler bu konuda geri dönüşsüzdür. Gösterilen bir rüya tevil edilmeden bir kimsenin şeyh veya mürşid-i Kamil olduğu öğrenilebilir mi? Öğrenilebilirse nasıl olur? Yoksa kesin bir hükme varmak için rüyanın tevil edilmesi şart mıdır? Normalde rüyanın durumuna bağlıdır. Rüyalar vardır. O rüya tevhile ihtiyaç duymaz o kimse ama her rüyanın tevhile ihtiyacı vardır. Salih rüyaların ama bazı rüyalar vardır. Mesela tevhile ihtiyaç yoktur. Şekline, şemaline şeytanın girmeyen peygamber veya geçmiş peygamberlerden bir kimse bir şey söylerse onların şekline, şemaline şeytan girmez. Bir hadis-i şerif var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri aynı bu benim şeklime, şemalime şeytan girmez. Ebu Bekir'in de girmezler. Buradan ehli sufi kendine bir ölçü çıkarır. Zamanın mürşidi kamillerinin ve velilerin de bilhassa mürşidi kamillerin şekline, şemaline şeytanın giremeyeceğini hükmediler. Öyle olunca bir kimse rüyasında yine de tevhile ihtiyaç vardır diye not düşüreyim ben oraya. Ama bir kimse rüyasına göre normalde kendince bunu anlayabilir mi? Anlayabilir. Mesela işte bir mürşidi kamilin, bir şeyhin, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin ona işaret etmesi gibi veyahut da ona elini öptürmesi gibi veyahut da onunla alakalı bir şey söylemesi gibi. İcazet nedir? Her mesleğin, o mesleği yapabileceğine dair bir diploması olduğu gibi bu sufi yolunun da, o sufi yolunda eğitici, öğretici olmanın getirdiği bir ölçüdür icazet.
Ben normalde son dönem olarak tarikatlar ama ondan önce sufilik yolunda da bu icazeti önemsemişler. normalde son Osmanlı'ya kadar icazetsiz şeyhleri, icazetsiz mürşitleri şeyh ve mürşid olarak görmemişler. Osmanlı'dan sonra tekke ve zaviyeler kanunuyla bunlar kapanmış. fakat yine o icazet ve o ölçüsü, icazet şartı bir kısım ehli sufi ve ehli tarikat için önemli olmuş.
Önemini normalde kaybetmemişler onlar. O yüzden bir şeyhin icazeti yok ise, o ne olursa olsun intisap etmeyenler olmuş. Bu da onların hakkı. Ama bir kimse bir mürid, normalde maneviyatı olmadığından dolayı, o zahiren icazetli bir şeyhi sorar mı? Evet. İcazeti bir şeyhi intisap eder mi? Evet. Hatta o icazetinin de geldisi gittisi olması gerekir. Yani sisilenin tam olması gerekir. Eğer sisilede bir kopukluk var ise, sisilede bir kopukluk var ise, o icazet doğru icazet değildir teknik olarak. Burayı iyi anlayalım. Yani onun şeyhüne, şeyhüne, şeyhüne, … onun normalde icazeti sisilede kopukluk olmaması gerekir.
Birisi kendi kafasından bir kenarda icazet yazaraktan, işte icazetli şeyh oldu, ondan sonra kalktı bir başkasına da icazet verdi. Bu doğru değil. O yüzden bir kimse icazeti yoksa yoktur, varsa vardır. Varsa da ascak dervişlerin görebileceği bir yere veyahut da ders yapılan yerlere astıracak. Orada her dervişler onun icazeti bir şeyh olduğunu görecek. Ama buradaki icazette aranan teknik özellik, arada kopukluk olmaması. Nasıl hadis ravilerinde arada bir kopukluk var ise ravilerde diyorlar ki, bu arada kopukluktan dolayı bu hadiste hani sıkıntı var diye, hadis uleması üzerinde çok ehemmiyetle durur. Aynı şey ehl-i tarikat için de geçerlidir, sufiler için de geçerlidir.
O silsilede bir kopukluk olmaması gerekir. Silsilede bir kopukluk var ise o zaman doğru bir silsilenin içinde değildir o. Doğru bir silsilenin içinde olmamanın ne zararı vardır? Zararı şudur. Hani Hazreti Mevlana der ya, hangi mumdan yanarsan yan, bir mumdan yanmış olman lazım. Bir mumdan yanmış olman lazım. Burada o silsile, hani Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin bahsediyorum ya, 29. mektup 9. kısım 8. telvi. Hani o silsile-i meşahiye duyduğu muhabbet cihetiyle asla şüpheye düşmez. Ama bu bakın silsile-i meşahiye dediğinde o silsilede kopukluk olmayacak. Silsile-i meşahiye dediğinde o silsilede kopukluk var ise orada sıkıntı var demektir.
Birisi teberrüken bir şey yapıyordur, bu ayrı meseledir. Ama söz konusu olan bu sufi yoluysa o zaman silsilede kopukluk olmayacak. Yani o şeyhefendinin, şeyhlik yapacak olan kimsenin hem silsilesinde kopukluk olmayan bir icazeti olacak, hem de şeyhi tarafından hangi şeyh onu yetiştirdiyse onun şeyhliğini ilan etmiş olması gerekir. Bir dergahta bir kimse orada bir şeyhefendinin zamanında yetişmemiş olabilir, eyvallah. Ama o yetişmemiş derviş başka bir yere intisap eder rüyasında gördüğü bir kimseye, o onu yetiştirir. Bakın bu da mümkündür. Mesela örneğin Hacı Bekir Baba, normalde bizim şeyhimizin şeyhinin şeyhinin şeyhi, dergahta yetişen olmamış.
Demiş ki ben vefat ettikten sonra bekleyin. Ahiskalı Ali Efendi Ahiskadan gelmiş dergaha oturmuş. Hani şeyh efendi de keramet gösteriyor. Diyor ki, benden sonra diyor, hani dergahtan kimse yok. Diyor ki dışarıdan gelecek, o geldiğinde ona intisap edersiniz diyor. Bekliyor dervişan, Ahiskadan tabiri caizse çıkısını toplamış. Ahiskadan çıkmış gelmiş, direkt çoruma, direkt dergaha geliyor, direkt dergaha geliyor, oturuyor. Kendi dergaha gibi. Ahiskadan geliyor. Bu mümkün mü? Mümkün. Elinde icazetiyle geliyor. Yetişmiş. Bakın Ahiskalı Ali Efendi, Hacı Bekir Baba'nın zahiren yetiştirdiği bir dervişi değil. Dikkat edin. Zahiren yetiştirdiği bir dergah değil.
Bir şeyh değil. Zaten Hacı Ebu Bekir Baba da İstanbul'da, ben bir şey sordum mu? Sorarsam cevap verin. İstanbul'da Mahmud Hüdaye Dergahı'ndan yetişme. Ama enteresan, Mahmud Hüdaye Dergahı'ndan icazetli değil.
Bakın icazetli değil. O dergahta, orada yetişme. Ama icazeti yok oradan. Nereden icazeti var? Tanta'dan. Şeyhi onu çıkarıyor seyahate. Diyor ki seyahate çıkacaksın. Gidiyor Tanta'ya. Hem Abdurrahim Tantavi'den hem de Neşabi'den oradan icazet alıp geliyor. Bakın burada Mahmud Hüdaye Dergahı'ndan yetişmesine rağmen oradan icazeti yok. Şimdi bir kimsenin şeyhlik yapabilmesi için o zaman şeyhi ilan edecek. Diyecek ki o şeyhtir. Delil midir? Evet. İkincisi, o kimsenin normalde silsileden, silsilesi sağlam bir yerden icazeti olması lazım. O zaman o icazet yerine gelmiş olur. O zaman bir zahiren, bir derviş intisap edeceği zaman icazeti var mı? Var.
Bir şeyhi onun şeyhini ilan etmiş mi? Etmiş. Manevi olarak bunların hiçbirisine de ihtiyaç var mı? Yok. Senin gördüğün rüya önemli. Eyvallah. Ama yeni bir dervişin, yola yeni girecek olan bir kimsenin maneviyatının kuvvetli olması beklenmez ki. Onu sorgulamak hakkı olur. O sorgular. Der ki, kardeş ben intisap edeceğim ama var mı icazeti? Bunu sorar, sorgular. Bu tabii normalde hani bizim gibi böyle konuşacağım şataat gibi algılanmasın. Biz böyle tevazulu yerlerde herkes bunu sorabilir. Anadolu'da, Türkiye'de enteresan bir şey vardır.
Mesela Mahmud Efendi'nin hiç kimse icazetini sorgulamaz. Veya sonradan gelenlerin de icazetlerini sorgulamazlar. Örnekliyorum bunu. Veyahut da menzil cemaatinin, tarikat demiyorum, cemaatinin, onların da silsilesini sorgulamazlar. Onların da icazetlerini sorgulamazlar. Ama işte hasbelkader bizim gibi böyle kimselerin böyle kibirli bir şekilde icazeti var mı? Sen var desen nereden almış? Sen desen ki şuradan almış tamam uydur kaydır bir icazet almış işte. Böyle der. Acı tarafı bu. Ama öbür taraftan işte biz filan çelebiyiz der.
Senin icazetin var mı? Yok. Örnek. Şu anda Türkiye'de Mevlevilikte icazetli bir şey yok. Benim bildiğim yok. Biz kendimizi hariç tutuyoruz. Çelebidir, çelebidir. Ne olacak ki? Çelebi olması icazetli olmasını gerektirmiyor. Çelebi olması icazetli olmasını gerektirmiyor. İcazeti yok. Ama bir böyle sağlam icazetli bir şeyhi de zaten sistem kaldıramaz. Sağlam icazetli bir üstadı da millette kaldıramaz zaten. E sebep?
E tabi yani o böyle sağlam icazetli olunca Kur'an, sünnet bu diyecek. İmamların iştahı bu diyecek. İlk sufilerin yolu böyle diyecek. Taviz vermeyecek. Öyle olunca da o da millete ağır geliyor. Öyle olunca Kur'an, sünnet deyince sisteme ağır geliyor. E Kur'an, sünnet deyince siyasilere ağır geliyor. Bürokratlara ağır geliyor. Yani istiyorlar ki gelsinler bizim elimizi ayağımızı öpsünler. E baktığımız zaman ilk sufilere yani siyaset erkanından, devlet erkanından uzak durmuşlar. Hatta yakın duranlar için imanlarını sorgulasınlar demişler. Atmışlar kenara. E öyle olunca da iş farklı bir noktaya gidiyor. Velhasıl kelam, icazet nedir dediğimizde icazet bu.
Diploma. Bugünkü dilde. Kaç tür icazet vardır? Çok icazet var. Ama bizi ilgilendiren hadise az önce anlattığımız. Yoksa bizim normalde bir usta düşünün. Cedet Usta bir kimse kalfa olarak yetişirse sen yetiştirdiğine dair ona mühür vuruyor musun? Değil mi? Senin öyle bir yetkin var değil mi? Ustalık belgesi veriyorsun ona yani. Veriyor. Bunun gibi mesela işte onunki de bir icazet. O kimse onun yanında yetişti. Orada kalfalık yaptı. Usta seviyesine geldi. Ustalığına, o altına imza atıyor. Yani o kimse yetişmiş oldu. Bu da bir icazet sonuçta. Sahih rüya nedir?
Nasıl anlaşılır? Sahih rüya mümin insanların gördüğü rüyalardır. Ya da tam da mümin olmasa da, müminlik vasıfları yerine getirmese de Cenab-ı Hakk'ın husisi manada irşad ettiği, rüya ile irşad ettiği edilen rüyalardır. Yani o kimse namaz kılmıyordur, oruç tutmuyordur, öyleleri de vardır. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i görür. Veyahut da işte Kur'an sünnet daresinde düzgün bir hayatı yoktur. Ama o sahih bir rüya görür. O rüya onu irşad eden. O rüya onu titretir, kendine getirir. Bu da normalde salih bir kimse değildir. Ama salih bir rüya görür. O yüzden salih rüya, hadis-i şerifte ancak salih insanlar salih rüya görür derler. Bizim zahiren salih görmediğimiz manada, bakın manada salihtir o.
O esnada, o Kur'an sünnet daresinde yaşamıyordur. Ama manada salihtir. O salih bir rüya görür. Salih bir rüya görünce de o salih rüyanın peşine takılır, gider, gelir veya gider bir yere neyse. O yüzden o salih rüyalar da ahir zamanda mübeşşirattandır. Yani müjdeci rüyalardır. O müjdeci rüyalar delildir. Hem görene delildir, hem de görülene delildir. O yüzden o rüyalara normalde tevil gerekir mi? Tevil gerekir ama bazı rüyalar vardır. Açık ve nettir. Açık ve net olduğu için onun tevhile ihtiyacı yoktur. Mesela İbrahim aleyhisselam bir rüya görür, rüyasına tabi olur. Hiç tevil etmez. Bu da bir yoldur. Ama mesela aynı şekilde Yusuf aleyhisselam rüya görür, Yusuf aleyhisselamın rüyası tevil edilir.
İbrahim aleyhisselam rüyasını tevil etmez, oğlunu kurban etmeye gider. Ama Yusuf aleyhisselam bir rüya görür, babası Yakub'a gider, Yakub aleyhisselam rüyayı tevil eder. Yakub rüyayı tevil ederekten der ki, kardeşlerin senin için düşmandır demez. Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır der. Tevhili öyle yapar, kardeşlerini düşman olarak görmez. Ve tevhili normalde şeytan sizin için apaçık düşmandır der. Ve kardeşlerinin yapmış olduğu yanlışlıkların şeytana atfeder. Çünkü kardeşleri iyi insandı, o esnada şeytanın vesvesesine kandılar. Ve rüyayı tevil eden de kimdir? Yakub aleyhisselamdır. O yüzden normalde yıldızlar olarak, yıldızları kardeşlerine tevil eder.
Ayı da Yusuf aleyhisselamın halasına tevil eder. Yani Yakub'un kız kardeşine tevil eder. Demek ki rüya peygamberi noktadan bakılırsa, İbrahim aleyhisselam hiç, bu ses ne? Vantilatörden mi geliyor? Yakub aleyhisselam rüyayı tevil eder. İbrahim aleyhisselam rüyayı tevil etmez. Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kendi görmüş olduğu rüyaları, kendisinin tevil ettiği de olmuştur, kendi kendisine. Hiç tevil kaldırmayan rüyalar da vardır. Ama bir rüya görür, ashabı anlatır, tevil edecek olan var mı der. Hz. Ebu Bekir Efendimiz tevil eder. Onun teviline de hayır demez. Hani meşhurdur ya rüya, gökten bir ip sarkıtıldı, önce ben tuttum, sonra Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali, sonra ip koptu der.
Hz. Ebu Bekir Efendimiz der ki, ben tevil edeyim mi ya Resulallah? O da et der. Der ki, gökten inen ip, ip Kur'andır, İslam'dır. Önce sen ona sımsıkı tuttun, sonra der ben tutacağım, sonra benden sonra Ömer tutacak, Ömer'den sonra Osman, Osman'dan sonra Ali tutacak, ondan sonra der ip kopacak, ondan sonra bir kargaşa başlayacak. Ve zaten Hz. Ebu Bekir Efendimiz de hilafet seçiminde Hz. Ömer Efendimiz'i işaret eder. Bu rüya da bunun temelidir. Çünkü hani geçen derste işledik ya, Allah rüya üzerinden vahyeder mi? Vahyeder. Daha başka görülen rüyalar da var. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin, Hz. Ebu Bekir'in de şekline, şemaline, şeytanın giremeyeceğiyle alakalı.
Böyle olunca ne yapıyor? Hz. Ebu Bekir Efendimiz, Hz. Ömer Efendimiz'i hilafet olarak öneriyor. Hz. Ömer Efendimiz diyor ki, ben önermezsem, Hz. Peygamber'e uymuş olurum. Önerirsem diyor, önerirsem, Hz. Ebu Bekir'e uymuş olurum diyor. Benden sonra siz seçiminizi yapın diyor. Onlar da seçim, Hz. Osman, aynı rüya tevil ediliyor bakın. Rüya tecelli ediyor. Tevil tecelli etti. Ardından Hz. Ali Efendimiz sonra ip koptu. Hz. Hasan Efendimiz'in altı aylık bir hilafeti var. Ondan sonra hilafet hakkından Muaviye adına geri çekildi. Dedi ki, ben sizin imamınızım. Bu sefer hilafet Muaviye'ye geçti. Muaviye'ye geçince, Muaviye'de dağılan, böyle biraz böyle tabiri caizse, gevşeyen devlet sistemini yeniden oturtturdu.
Yeniden yerleştirdi. Muaviye devletçi bir kimsedir. Yani o böyle sistemcidir. Hz. Hüseyin Efendimiz'in şehadetiyle alakalı da bir dahli yoktur. Oğlu Yezid'in dahli vardır orada. Muaviye'nin burada bir dahli yoktur. Hatta Muaviye, Hz. Hasan Efendimiz'le de, Hz. Hüseyin Efendimiz'e çok hediyeler vermiş. Çok böyle onlara yardımcı olmuş, öyle söyleyelim. Hz. Hasan Efendimiz'i zehirleyen de, Muaviye'nin hediye olarak verdiği bir cariye. Bu da bir tarihi not, kötülemek için söylemiyorum. Bizim yolumuzda herhangi bir sahabeyi kötülemek yoktur. Biz sahabeyi kötülemeyiz. Ona sövmeyiz. Onlara hakaret etmeyiz.
Bizim yolumuzda böyle bir şey yok. Ehli beyti severiz. Ehli beyti her şeyden, her şeyimizden fazla severiz. Ama herhangi bir sahabeyi sövmeyiz. Herhangi bir sahabeyi lanetlemeyiz. Herhangi bir sahabeyi bu noktada küfretmeyiz. Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız, sarılırsanız, beni bulursunuz hadis-i şerifini. Kendimizi ölçe ederiz. Daha birçok hadis-i şerif vardır bu konuda. Ashabımıza, ashabıma sövmeyiniz. Ashabıma hakaret etmeyiniz diye birçok hadis var. Ama tabi bir kısım böyle oluşumlar Hz. Hüseyin Efendimizin sevgisinin perdesine, onun perdeleyip, onun arkasına dayanıp, işte sahabelere küfreden, sahabelere lanet okuyanlar var.
Bunlar bizim yolumuz değildir. Biz asla ashab-ı Resulullah'ın hangisi olursa olsun, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ni çıplak gözle gördüyse ve ona iman ettiyse, peygamberliğini kabul ettiyse, biz onu ashab olarak görürüz. İman etmeyeni ashab olarak görmeyiz. Böyle bazen de çıkıyor profesörün birisi, yani Ebu Cehil de peygamberi gördü, onu da mı sahabe kabul ediyorsunuz diye böyle basit, ucuz laflar söylüyorlar. Hani böyle, hani ashab-ı kötüleme adına, bunlar doğru değil. Bunlar kasıtlı söylenen laflar. Bunlar tabiri caizse, caferliğin sapık kısımlarının söylediği laflar. İmam-ı Cafer'e sözümüz yok, gerçek caferiliğe de sözümüz yok. Gerçek sahih caferiliğe sözümüz yok.
İmam-ı Cafer'e de sözümüz yok. Ama her yolun sapkınlığı olduğu gibi, sufilerin de sapkınlığı olduğu gibi, onların da sonradan gelenlerin içerisinde sapkınları var. O sapkınlar mesela su içerlerken, çok özür dilerim bunu söylemek istemem ama, lanet olsun Ebu Bekir'e, Ömer'e, Osman'a, Ayşe'ye deyip su içiyorlar. Yemek yerken lanet okuyorlar. Bizim yolumuzda böyle bir şey yok, Ehl-i Beyt'i severiz. Ehl-i Beyt sevgisinin arkasına saklanıp, biz ashab-ı Resulullah'a sövmeyiz. Ashab-ı Resulullah'a hakaret etmeyiz. İsterse o, ashabın tabircası kendi içinde en edna olsun. İmam-ı Azam'ın sözü çok hoşuma gider, der ki, kendisi için söyler, der ki, ben vahşinin, vahşinin, atının, burnunun üzerindeki terinin tozu olamam der.
Bakın, İmam-ı Azam'ın bu ölçüsü çok hoşuma gider benim. Hani, vahşi Müslüman oluyor, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, sen benim ciğerparemi şehit ettin, amcamı şehit ettin. Biraz diyor, cemaatin arkasında dur. Cemaatin arkasında duruyor. Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri vefat edince kadar ağlıyor hep. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz halife oluyor ve ilk savaşı biliyorsunuz Müseylemetül Kezzab'a karşı. Ve o, Hazreti Hamza'yı şehit ettiği mızrakla Müseylemetül Kezzab'ı uğruyor. Şimdi diyor, ben karşılık olarak bir şey yaptığıma inanıyorum diye, vicdanem biraz rahatlıyor. Öyle söyleyelim.
O yüzden İmam-ı Azim'in ölçüsü çok hoş, benim için çok hoş. Diyor ki, vahşinin, hani sahabenin içerisinde en ednası. Yani sahabenin içerisinde derece olarak en aşağısı. Çünkü hiçbir biatta yok. Mesela ashabın içerisinde de fazilette önde olanlar var. Aşer-i mübeşere var mesela. Cennetle müjdelenen. Bedir ashabı var, Hendek ashabı var, Uhud ashabı var. Bunlar önemli. Sahabenin içerisinde bunlar ayrı bir derecede. Bütün ashab bunları biliyor. O hiyerarşi ashabın içerisinde oturuyor. Yani bir sahabe gidip Bedir ashabına küstahlık yapamıyor. Bu ölçü ashabın içerisinde var.
Yani herkes haddini biliyor. Yani birisinin kalkıp da Hz. Ebu Bekir Efendimiz'e, hani böyle had bildirecek noktada değil. Hz. Ömer'e, Osman'a, Ali'ye veya ilk sahabelere, ilk Müslüman olanlara, çiliği onlar çekmişler. İlk ensar, çiliği onlar çekmiş. İlk muhacirler, çiliği onlar çekmiş. O yüzden Allah Resulü diyor, büyüğünü saymayan, küçüğüne merhamet ve şefkat göstermeyen bizden değildir. Bu yaş olarak değil. Bu takva olarak, ilim olarak, yol olarak. Bunu öyle de görecek insan. Siz şimdi büyüğünüze saygı göstereceksiniz. Senden önce derviş olmuş. Senden önce çileye başladı o. Bir gün önce, bir gün önce. Ama ne yazık ki şimdi her şeyin çivisi çıktığı gibi, sufiliğin de çivisi çıkıyor. Hani nasıl 15 yaşındaki bir çocuk, şimdi Ebu Hureyre'yi sorgulamağa kalkıyor, Buhari'yi sorguluyor, Müslüm'ü sorguluyor.
15 yaşındaki çocuk, şimdi de adam derviş oluyor, bir günlük derviş. Başındaki zahkiri sorguluyor, bilmem neyi sorguluyor. Büyük abilerini sorguluyor. Onlara laf söyleyeceğim diye uğraşıyor. Veya onları beğenmeyeceğim diye uğraşıyor. Ben bazen diyorum ya, yani 28 Şubat'ta siz neredeydiniz diyorum. Veya yolun başında yoktunuz hiçbirinizde. E şimdi geleceksin sen, ondan sonra, E Hüseyin'i eleştireceksin. Açık isim vereyim. Sen geleceksin şimdi, Adnanı, Cafer'i eleştireceksin. Sen geleceksin şimdi, Murtaza o koltukta neden oturuyormuş diyeceğim, bir de yazacaksın bana. Ben de diyeceğim onun hakkı. Sebep, kardeş, çekilmiş bir çile var.
Yaşanmış bir hayat var. Çekilmiş bir çile, yaşanmış bir hayat var. E şimdi eskilere şimdi, gel sen İsmail'i sorgula şimdi. Bıyığını neden böyle bırakmışlar? Örneğin, bıyıkların çok hoş olmuş İsmail. Tam horosani olmuş bıyıklar. Şimdi adam gelecek, onu sorgulayacak. Vay bıyıklarını şöyle bırakmış. Örnek. Yok. Öyle değil işte. Sünnet o değil. Sünnet vahiy çünkü. Sen büyüğünü tanıacaksın. Büyüne edepli davranacaksın. Büyüne edepli davranacaksın. O edebi terk etmeyeceksin. Bu yaşça büyüklük ayrı, yol büyüklüğü ayrı. Adamın zakir nakibliğün kabbalması şart değil.
Orada durmuş o. Orada mücadele etmiş. E benim şimdi buradan sıralıyım şimdi. Hacı Mehmet, gel sen ben yerden yere vururum canım sıkılırsa. Ama sen bir şey diyemezsin. Hacı Erkan, istediğim gibi çiğnerim. Ama sen bir şey diyemezsin. Sebep? Yok kardeşim ya. Bu yerarşiyi herkes bilecek, öğrenecek, yapmayacak onu. Örneğin işte, Çanakkale'de. Yusuf Hoca'yı nereye atıyorsunuz siz? Çanakkale'liler olarak söylüyorum. Ah yok. Yusuf'u nereye koyacaksın şimdi? Yok. Ya öyle. Yok öyle şey. Orada Çanakkale'de yolun başında. Değil mi Abdullah?
Abdullah öğrenciydi orada daha. Sen Abdullah'ı kenara atamazsın. Yusuf'u veya oradaki o jenerasyonu sen kenara atamazsın. Hemen hemen hepsi de aynı jenerasyon. Siz onlara bir şey... O sonradan gelenler, onlara saygısızlık yapamaz. Sünnete aykırı. Şimdi İzmit'te Cemile birisi bir şey diyecek demez. Bakın bunlar ilk, göğsümü gere gere derim ki, ben istersem çiğnerim bunları derim. Tepinirim üzerlerinde. Ama bir başka derviş için bunu diyemem. Adama öte git diyorum, bana öte git dedi diye gidiyor adam. Nasreddin Hoca'nın hesabı. Hanımı demiş, bey biraz öte git. O da benim gibi. İzmir'den haber göndermiş. Afyon'dan haber göndermiş. Daha gideyim mi diye. Hanımı biraz öte git demiş ona. Afyon'dan haber göndermiş.
Hani o da batıya doğru gidiyor yani. Şeye değil. Doğu'ya doğru gitmiyor. Batı'ya doğru gidiyor. Afyon'dan haber gönderiyor. Yani daha gideyim mi diye. Yani bize hatun öte git dese, biz İzmir'den, Ege Denizi'nin üzerinden yürürüz. Haber de vermeyiz biz. Daha gideyim mi diye. Biz yürür gideriz biz. Allah bizi affetsin. O gene şey, Afyon'dan haber vermiş. Bunun gibi. Şimdi yeniye öte git diyemiyorsun. Şimdi yeni dervişler hatasız, kusursuz, eksiksiz. Hepsi bir tamam. Nereye ona bir şey diyeceksin? O da mümkün mü? Şunu şöyle yap demen. Desen de o senden akıllı zaten. O senden fazla biliyor. Gelmediler mi daha Cafer? He.
Tamam. Eyvallah. Demek ki, biz de kaptırdık gidiyoruz şimdi. Ben de bakıyorum, gözüm kapıda, Burhan'ı görüyorum oradan ev. Eyvallah. E şimdi Burhan, yatır yere, istediğin gibi çiğne. Neresini çiğneyeceksen? İstediğin yere çarp. Bir de Burhan'ın açmazı da şu, babası bana emanet etti onu. Ölmezden önce. Dedi, sana emanet ediyorum dedi. Tamam dedik, sıkıntı yok. Emaneti başımız, gözümüz üstüne. Problem yok. Bunun gibi. Mesela o eskileri, burada yad etmek, onların nefislerini kabartmak değil. Onlar zaten, kabarcılsa kabardı, incelse indi zaten, sıkıntı yok. Ama normalde, insanlar bu noktada da, büyüğünü küçüğünü bilecek.
Ashab da, büyüğünü küçüğünü bilirdi. Onlar büyüklerini, küçüklerini bilirlerdi. Mesela, insanın lideri vardı. Herkes giderdi onun yanına, ondan alırdı fikri, onunla istişare ederdi. Bakın bunlar, sünnette var. Hz. Ebu Bekir Efendimizin etrafında, candan dostları, sahabeler vardı. İstişare ederlerdi. Hz. Ömer'in vardı, Hz. Osman'ın vardı. Hz. Ali Efendimizin vardı. Bunlar, hizipleşme, gruplaşma, birbirine kılıç çekmek için değil. Kur'an ve sünnetin, muhkim olması için, hakim olması için, fikir yürütüyorlar. Allah Resulü, bunların gruplarını dağıtmadı, sallallahu aleyhi ve sellem. Bu normal bir şey.
Bu normalde, dergahlarda da, sufilerin içerisinde de olur bunlar. Orada bir zakir vardır. Herkes onun etrafında toplanır. Ama zakire, şeyhinden, halifeden, veya nakipten yukarıda görmez onu. Görürse sıkıntı olur. Bu tasavvuf adabına, erkanlığa yıkırıdır. Çanakkale'de iki Yusuf var şimdi. Herkes iki Yusuf'un etrafında toplanıp, her şeyini istişareyle götürecekler. Ama birisi kalkıp da, Yusuf Hoca'yı, Cafer'le yarıştırmayacak. Veya Hüseyin'le yarıştırmayacak. Hatta kendi, iç alemlerinde, şeyhle de yarıştırmayacak. O kimse, şeyhle de yarışmayacak. Olmaz. E o da kendisini, şeyhle yarıştırıldığını, bir kimse görünce, nefsine uyuyor bu sefer. Nefsine uyanınca, çarpılıyor gidiyor.
Olmaz. E şimdi Gemli'ye bakıyorum, Harun'u görüyorum orada. E şimdi, normalde, evet, şey nerede bizim, hoca nerede? Evet, hocalan başladı, Gemli'ye gitti. Ondan sonra, ama sonuçta, orada muhkim olan, Harun var. Ve orada, Allah razı olsun, bak laf dinlemek, neredeydi? Mudanya'daydı. Öyle değil mi? Tayin, dedim Gemli'ye git. Tayinli dedim, Gemli'ye çıkar. Cenab-ı Hak yardım etti, Tayinli Gemli'ye gitti, Gemlik'te şimdi, derviş kardeşler var, hem bayanlar var, hem erkekler var. Şimdi, söz dinlemek, itaat etmek, üstada bağlılık, büyüğünü, küçüğünü tanımak, bana böyle dedi deyip, gitmek, örneğin. Bunlar, derviş için önemli, dervişlik için önemli bunlar.
O yüzden, orada şimdi, birisi kalkacak, hocaya bir şey diyecek, Gemlik'te. Yok kardeş, deme. Neden? Ya, dervişliğin, oradaki başlangıç, sebebi o. E şimdi, Harun orada, büyük çaba sarf etti, oradaki, Gemlik'teki kardeşler, şimdi, şey nerede bizim, kasap yok, kasap açtı, kasabı da anacaktı, analım şimdi, gene, kasapsız bırakmayalım. Gözleri orada, onun içini, sağa sola gider, beni anmadı diye, şekeri yükselir. Allah bizi affetsin. O yüzden, oranın büyüğü sayılır orası, oranın kutbu sayılır. O yüzden, insanlar, orada o edebi, terbiyeyi takınacaklar. Gürsü'de, Murtaza, değil mi Murtaza? Başlangıç olarak, o bak, hiç hayır demiyor, evet diyor. Böyle bir özgüvenle, ya hayır, estağfurullah falan, demiyor.
Evet, Gürsü'de, Murtaza. Hakkındır, bir şey demiyorum sana. Estağfurullah, Allah razı olsun inşallah. O yüzden, büyüğü küçüğü, ne yapmak? Saymak. Sahabe de sayardı. Allah bizi, onlara layık eylesin. Amin. Ashabı sevenlerden eylesin. Amin. Ashabın izinden gidenlerden eylesin. Amin. O iz çünkü bizi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne götürür. Hazreti Peygamber'e, tabi olanlardan eylesin. Amin. Onun izinden gidenlerden eylesin. Amin. O iz de bizi Allah'a götürür. Cenab-ı Hak bizi, Cenab-ı Hak, Cenab-ı Hak bizi, kendi dinini, yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Amin. Eftali zikr fâle mennâhu, layyyin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.