Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 24 Nisan 2019 · 40:32
Mülânâ dostları, sekizincisini düzenlemiş olduğumuz Mevlevi Alayı Cephe'ye Sema etkinliğimizin ikinci bölümüne hoş geldiniz, şeref verdiniz efendim. Öncelikle günümüze yürüyüşle başladık. Hepinize katılımlarınızdan dolayı teşekkür ediyoruz. İkinci bölümde Çanakkale Savaşı'nı ve günün anlamını ve önemini anlatması için Tasavvuf Vakfı Çanakkale Temsilcisi Öğretim Görevlisi Sayın Halit Kuşku'yu davet ediyorum efendim.
Sayın Kaymakamım, Değerli Hazurun ve Hazreti Mevlânâ'ya gönül vermiş gönül dostlarımız. 104 sene evvel bugün ayak basmış olduğunuz topraklar insanlık tarihinin o güne kadar en büyük çıkarma savaşına sahne oldu. Yaklaşık 500 bin kişilik 5. orduyla Alman General Liman von Sanders komutasında Türk ordusu ve karşısında 42 milyonluk bir kuvveti ifade eden İtilaf Devletleri'nin Muhteşem Armadası denilen İtilaf Devletleri'nin ordusu.
O yıllarda dünyanın üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye tabir ettiği ve bütün dünyayı sömürge olarak elinde bulunduran İngiltere Ardından Fransa, Rusya, bununla beraber dünyanın diğer tüm güçleri bu topraklardaki sizin anne ve babalarınızın ceddinizin üstüne geldiler. Amaç belliydi, 600 sene süren Osmanlı İmparatorluğunu aralarında paylaşacaklardı.
Fakat paylaşırken bile aralarında savaş çıkmıştı. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğunu, Almanya ve Avusturya-Macaristan kanadı ayrı tutarsak aralarında tam olarak istedikleri gibi parçalamasından sonra paylaşamama savaşıydı. Bu sebeple dünyanın İtilaf Devletleri dediğimiz büyük bir kuvveti bu toprakların üzerine geldi. Çok kısa rakamlar sadece Yahya Çavuş'un savunduğu Gözcü Baba Tepesi'ne yarım saatte 4650 tane top mermisi atıldı. Bu toprağın hallaç gibi, yün yorgan gibi dövülmesi anlamına geliyordu. Öyle ki İngiliz generaller 400-500 kişilik Türk ordusunun içerisine, askerin içerisine bir mermi attıp toz bulutundan sonra baktıklarında orada tek canlı dahi kalmadığını hatıratlarında belirtiyorlardı.
Büyük bir savaştı. Şimdi bugün içmiş olduğunuz kuru buğday çorbası. Asker buğday çorbası yiyordu. Akşam bazen yemek yiyemiyor, bazı günler kahvaltı edemiyor, bazı günler tayını dahi tam çıkmıyordu. Askerin aşının piştiği kakma dağından gelen katırları da düşman vuruyor. Çanakkale'de lojistik anlamında büyük sıkıntılar çekiliyordu. Fakat Çanakkale'de tam olan bir şey vardı. Artık milletin kalbine kastedilmişti. Yani devletimizin başkenti olan İstanbul'a hamle yapılıyordu. Bu yüzden ülke genelinde bir seferberlik ilan edildi. Birinci Dünya Savaşı'nın öncesinde edilen bu seferberliğin sonucunda bütün cephelere askerler gönderildi. Öyle ki buranın üç sene öncesinde Balkan Savaşları'na er mevcudatımızın hemen hemen bu bölgedeki tamamını gönderdik.
Ve Çanakkale Savaşları geldiğinde yani 1915 elimizde savaşacak asker yoktu. O yüzden sizin gibi memleketin üniversitelerinde okuyanlar, liselerinde okuyanlar, memleketin geleceği olarak belirlediğimiz gençler silah altına alındı. Öyle ki örnek ver hocam 19 Mayıs genel Türk hücumu 2. tümen İstanbul Üniversitesi'nin tıp fakültesi gitti bir günde.
Balıkesir Lisesi 1915 ile 20 arasında mezun veremedi. Çünkü mevcudu kalmamıştı. Buna denk yurdun diğer bütün tüm okulları ikişer üçer sene mezun veremediler. Savaşı gelemediği için eli aksak olan, ayağı topal olanların dışında memlekette erkek kalmayacak olarak tabir edilebilecek bir savaştı. Gerçekten Çanakkale'de büyük bir savaş yaşanacaktı.
Ve bu savaş için askerinin inancının da oturması gerekiyordu. O yüzden 200 yıldır, 250 yıldır o günlerde siyasi istikrarsızlık ve başarısızlıklar hakimdi. Yani devlet bir savaş kazanabileceğini düşünmüyordu. İnsanlar başarıya olan isteklerini ve inançlarını kaybetmişlerdi. İşte Çanakkale böyle bir dönemde Çanakkale Savaşı patladı. O yüzden milletin inanan evlatları buraya koşa koşa geldiler. Bunlardan hani hatıratlardan bir tanesini çok kısa üstünden anlatayım da kafamızda otursun. Balıkesir'de bir Adile teyze var. Kocasını harbe gönderir Çanakkale Harbi'ne. Harbe gelenlerden de o yıllarda iki tane zarf alınır.
İşte o günün genel kurumayı bir sarı zarf bir de kırmızı zarf gönderir. Sarı zarf askerden mektuptur. Kırmızı zarfta şehadet haberidir. Adile teyze hemen hemen her kadın gibi kocasını cepheye göndermiş. Gözü cepheden gelecek haberdedir. Ve postacı bir gün kapısını çalar. Bir bakar postacının elindeki zarf kırmızı. Yani kocasının şehit olduğu haberini alır. Adile teyze tek kalan 17 yaşındaki oğluyla yalnız bir hayat sürmeye başlar. Şehidin arkasından dualar okunur. Hemen hemen her evde bir şehit vardır çünkü. Helallikler alınır. Arkasından uğurlanır. Dualar edilir. Kur'an-ı Kerim'den. Tabi o yıllarda bizim bu Mevlevi alayı var ya şimdi yürüdü. O şekilde alaylar yürür.
Önde davul zurna. Nasıl biz bendirlerle deflerle yürüdük. O şekilde başta da gür sesli bir asker bağırır. Haydi cepheye gidiyoruz. Gönüllü lazım. Asker lazım. Var mı gelen? Adile teyzenin oğlu adı da Hasan. Hasan da bir berberin yanında çırak. Babamın yanına gidiyorum. Hani derler ya kan çeker. Giri verir mi alayın içerisine? Gönüllü alayının. Kısa anlatıyorum. Gönüllü alayına götürürler askerleri. Hemen bir üniforma. Aynı şu şekilde bakın. Mihrapta görüyorsunuz. Bu şekilde bir üniforma. Birer tüfek. Hazır ol. Yat kalk. Hemen dörtlü sıra içtima. Tekrar Balıkesir'in cadde ve sokaklarına vururlar askerleri. Tekrar davullar, zurnalar. Asker sokaklarda gezer.
O sırada da anneler, anneanneler, babaanneler, dedeler, geride kalanlar camları ve kapıların önüne çıkarlar. Hani acaba kimi son defa görüyoruz? Kimi cepheye uğurlayacağız? Hem cephede olanlara bir şey göndermek isteyenler verir. Oğlum git şunu falan filanını bul. Benden selam söyle. Kimileri de helalleşmek için çıkar ama bütün herkes çıkar kapının önüne. Gönüllü alayı girer. Hasan da sırada geliyor. Tabii annesi Adile teyze de sokağa çıkar. Hani bu sefer kimi uğurluyoruz diye sabah oğlunu işe diye göndermiştir. Bir bakar Hasan asker kıyafetleri içerisinde. Oğlum Hasan'ım hayır ola nereye gidiyorsun der. Anne der babamın yanına gidiyorum. Hakkını helal et demeye geldim.
Neyse koşarlar birbirlerine. Helal olsun oğlum helal olsun der. Şaşırmıştır da ama babanı utandırırsan, sırtını düşmana dönersen sütüm sana haramdır der. Git ve babanı utandırma der. Velhasıl anne oğlunun kokusunu birbirlerine sarılırlar, çekerler. Tam ayrılacaklardır. Oğlum bir saniye der gider gelin sandıkasını bulur. İçinden gelinliğinin duanı başına taktığı dua çıkar. Oğlum der, Çanakkale'ye gittiğinde babanın mezarını bul. Onun mezar taşının üstüne benim duvamı sar. De ki der, annen seni, annen baba seni çok seviyor. Ölene kadar da seni bekleyecek. Hasan annesinin gelinlik duvunu alır başına dolar.
Velhasıl helalleşirler, sarılırlar, ağlaşırlar. Gönüllü alayına katılır Hasan, caddenin ucundan kaybolurlar. Bu kıssayı emekli bir postacı anlatıyor. Aradan diyor, 40-45 gün kadar geçti. Eve bir kırmızı mektup daha geldi. Mektubu verdim. Anladım postacı, anladım diye Adile teyze cevap verdi. Ana yüreği kaldırmaz, şunu sen bir oku bana dedi. Mektubu açtım, mektup anne diye başlıyordu. Anne, ben oğlunun bölük komutanıyım. Vasiyet etmişsin, duanı göndermişsin. Fakat biz burada şehitleri bir mezara tek başına koyamıyoruz. Şehitler burada toplu olarak defnediliyor. O yüzden gönderdiğin emaneti yerine ulaştıramadık. Hasan'ın babasının, yani senin kocanın yerini bulamadık.
Fakat Hasan şehit olduğunda göğsünün üzerinden senin kanlı duvağın çıktı. Ben onu Hasan'ın göğsüne sardım. Hakkını helal et. Bir millet eşiyle, evladıyla, okumuş aydın kesimiyle, geleceğiyle bir bedel ödedi Çenakkale'de. Ve bu bedel çok enteresandır ki, 100 sene sonrasına bir ders oldu. Hocam nasıl oldu? Bugün burada olmanızın temel sebebi bu şimdi. Yaklaşık son 16-17 senedir, Türkiye'de bir seferberlik başladı. Bunu Çanakkale'li olanlar çok iyi görecektir. Feribotlar full dolu, gümbür gümbür arabalar geliyor. İstanbul'un hemen hemen bütün belediyeleri her gün 10'ar tane otobüs gönderiyor. Millet, Çanakkale'de devamlı bir açık hava eğitimi almaya başladı.
Çanakkale'de de verilen şuydu. Zorluğa karşı, varlığa karşı, özür dilerim, yoklukla savaş nasıl kazanılır? Zora karşı, sıkıntıya karşı mücadele nasıl edilir? Vatan bırakılır mı? Yarı yolda dönülür mü? Dikkat edin. Bu bilgiyi bir parantez içerisine bakın. Biz, şahsi kanaatimdir ki, 15 Temmuz'da Çanakkale'de eğitim almış neferlerin uygulamasını gördünüz.
Bu ülke 60'te de, 70'te de, 80'te de darbe gördü. Hiç duydunuz mu sokağa çıkanları? Yoktular. Fakat bu son günlerde, son 15 yılda Çanakkale'ye milli olarak gençlikle bir yatırım yapıldı. Ve bu yatırımın cevabını millet olarak verdik. Şimdi siz sorabilirsiniz, hocam siz neyin yatırımını yapıyorsunuz? Siz Mevlevi Alayı'nı yürütmekle neyin yatırımını yapıyorsunuz? Dikkat edin, Mevlevi Alayı Gelibolu Mevlevihanesi'nden çıkıyor. Yani o günkü devletin başındaki kimsenin, cephedeki askerin morali yere düşmesin, ona destek olsun diye gönderdiği alayların temsili. Yani milli mücadeleye katılan kimseler, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti sömürge olmasın, İngiltere'nin kuklası olmasın, Fransa'nın kuklası olmasın, sömürge olmasın diye milli mücadeleye katılan ekip.
O gün cepheye gitti, askerin arkasında durdu, mandacılık ve sömürgecilikten uzak durdu, milli durdu, yerli durdu. Nereye gitti? 57. Alaya gitti. 57. Alayın özelliğine son neferine kadar şehit olması. Hocam çok ağır bir mesaj mı bu? Evet, bu bir ağır mesaj. Çok bilinen bir klişe söz vardır. Vatan, varlıkta ve barışta zenginlerin, yoklukta, savaşta gariplerin ve fakirlerindir. Yarın öbür gün, istiklal ve istikbalimize kast ettiklerinde, sizden Mevlevi alayına katılmanızın bedelini isteyeceğiz. Hocam, nedir bu bedel? Bu bedel canınızdır. Eğer canınızı sahip ve inandığınız değerler uğruna veremeyecekseniz, ve buradan, peygamberinin yüzüne bakarken, tebessüm ede ede öteki aleme, Hasan gibi geçemeyecekseniz, geçemeyeceksek, bizim Mevlevi alayında yürümeye hiç inancımız, ruhumuz yeter mi?
Evet, bugün dört bir taraftan sarıldık. İçeride ve dışarıda. Güneydoğu'da, kuzeyde, güneyde. Düşmanlar hali hazır. Su uyuyor, düşman uyumuyor. Memleketimize, minarelerimize ve ezanlarımıza göz dikilmiş durumda. Değerli dostlar, elimle işaret ettiğim elli kilometre ileride ezan okunmuyor. Elli kilometre ileride başka bir devlet, başka bir bayrak var.
Ve bugün bizim istiklal ve istikbalimiz, Türkiye Cumhuriyeti olarak diri tutulmak zorundadır. Yarınlarımıza bir borçtur. Vatanımız, milletimiz, dinimiz, Kur'an'ımız ve sünnetimiz gelecek nesillerimizden aldığımız bir emanettir. Bizler bu mirası sizlere bırakmak üzere burada toplandık. O yüzden askerin aşını içtik. Askerin çorbasını yedik. Onun ruhuyla ruhlanmaya çalıştık. Onun mirası, Çanakkale şehitlerinin mirası bugün sizin elinizdedir. Dünyanın en iyi okullarından mezun olmuş olabilirsiniz. Fakat burayı, bu açık hava mektebini görmeden hayattan mezun olmuş sayılmazsınız. O yüzden bugün gönül diplomalarını alan siz değerli dostlarıma teşekkür ediyorum.
Sizler birer Çanakkale, sizler birer şehit yürekli oldunuz. Sizler bu vatanın, bu milletin, bu ezanın tapususunuz. Bildiğiniz tapusu. Siz varken bu topraklarda ezan dinmeyecek. Siz varken bu millet yere düşmeyecek. Siz varken bu topraklarda tefrika ve fitneye yer olmayacak. O yüzden bu vatanın ebedi savunucuları olarak siz değerli gönül dostlarına, Mevlevi Alayımıza, ülkemizin her ilinden, her bölgesinden gelen bu gönül kahramanlarına ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Bugün şehitler sizden memnun oldular. Bugün şehitler sizden razı oldular. Çünkü onların bıraktığı mirası, onların bıraktığı bayrağı siz tuttunuz. Bugün sizin ellerinizde. Hadi şimdi koşun. Yarına, yarınlarımıza, ebedi nesillerimize bu bayrağı ulaştırın. Bayrak bugün sizdedir. Bu bayrak size Mevlevi Alayı'nın emanetidir. Emeği geçen Tasavvuf Vakfımız ve bizleri bu hususta, bu şimalle, bu düşünce ve fikirle yoğuran Sayın Üstadımız Mustafa Özbağ Beyefendi'ye, Tasavvuf Vakfımız'a, Vakıf Başkanımız Sayın Cafer Altay Bey'e, Sayın Kaymakamımıza, değerli protokolde bulunan hazuruna ve en önemlisi, Garipler Ordusu olan bu vatanın tapusu olan sizlere ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Nice Mevlevi Alaylarında, nice bu güzel günlerde burada buluşmayı diliyorum. Allah'a emanet olun. Halit Hocamıza verdiği bilgilerden dolayı, güzel konuşmalarından dolayı teşekkür ediyoruz. Şimdi beklenen an geldi. Bize Kur'an ve sünnet yolunda, vatan millet yolunda yol gösteren Üstadımız Mustafa Özbağ Beyefendi'yi bekliyoruz efendim.
Selamun Aleyküm. Sizlere sırtımı döndüğüm için hakkınızı helal edin. Hepinize hoş geldiniz. Gününüz, geceniz hayırlı olsun. Bir şeyi belirterekten sohbetime başlayayım. Mevlevi Haneler, Mevleviler ve diğer müminler, diğer insanlar için ibadethane hükmündedir. İbadethanelerde alkış yapılmaz. O yüzden özür dileyerekten nasihatimi kabul buyurun. Asla Mevlevi Haneler'de, ibadethanelerde alkış yapmayın. Hepiniz tekrar tekrar hoş geldiniz. Aslında ben bugün sohbet etmeyecektim. Sadece Halit Hoca, Çanakkale ile alakalı sohbet etsin. Ben sizi daha fazla yormayayım diye düşündüm. Bu sefer de sanki sohbetten kaçıyormuşum, konuşmaktan kaçıyormuşum, sizden kaçıyormuşum gibi algılanacağım.
İçim rahat etmeyecek diye. Hiç olmazsa buradaki her ay, Halit Hoca kaçıncı ay bu ay? Nereye gitti Halit Hoca? 127. 127 aydan beri devam eden buradaki çalışmalarımızda, 128.sinde sohbet edelim, bir iki beyt okuyalım. Bizim burada toplanmamıza vesile olan Hz. Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerinin mesnevisinden birkaç beyt okuyalım istedim.
Malum burada sohbeti devam edenler ve internetten devamlı dinleyenler, 865. beyt'e gelmişiz. İnşallah doğru yerden okumaya gayret edelim. Ateş İbrahim'e diş geçiremedi. Çünkü Allah seçkiniydi o. Nasıl ısırabilirdi onu? Din ehli, şehveti ateşiyle yanmaz, şehvet ateşiyle yanmaz, geri kalanlar ise o ateş alır ta yerin dibine götürür. Allah emriyle kabaran deniz dalgaları, Musa'nın adamlarını tanıdı, kıptilerden ayırt etti. Allah buyruğu gelince yer, Karun'u altınlarıyla, tahtıyla dibine çekti, yuttu.
Ben böyle rahatsız oldum size sırtımdanık olunca. İbrahim Aleyhisselam'ın vaktiyle Nemrut ateşe atmıştı. Nemrut çevrede ne kadar yanıcı ve yakıcı ne varsa toplamıştı. Derdi İbrahim'di. Aslında derdi İbrahim de değildi. Derdi İbrahim'in diniydi. Neden İbrahim'in diniydi? O güne kadar Nemrut ve avanesi kendince, kendi din algılarına inanmışlardı. Bu din algısı, Nemrut'i din algısı, tevhid inancının üzerinde değildi. Bütün peygamberler, kendi zamanlarında tevhid inancını pekiştirmek, tevhid inancını insanlara anlatmak için gönderilmişlerdir. Adem'den itibaren peygamberlerin vazifeleri budur.
Peygamberler mal toplamak için, makam sahibi olmak için, para toplamak için, zengin olmak için, ne bileyim o günkü sosyal hayatlarında kendilerine sosyal bir kategori çizmek için gelmemişlerdir. Onlar sadece ve sadece Allah'ın dinini anlatmak, insanları Allah'a davet etmek için gönderilmiştir. Ve bütün peygamberlerin düşmanıdır şeytan ve şeytanlaşmış insanlar ve sistemler.
Nasıl İbrahim'e kadar bütün peygamberler bunları yaptıysa İbrahim de öyle yapmıştı. Ve insanları Allah'ın dinine davet ediyordu. Ve insanları kurtuluşa çağırıyordu. Ve Nemrud'un kurmuş olduğu düzene, Nemrud'un kurmuş olduğu sisteme aykırı bir sistemdi. Hakka dayalı sistemler, Allah'a dayalı sistemler, dünya üzerindeki batıla dayalı sistemlerle hep çatışmışlardır. İbrahim o zaman da Nemrud'la çatışıyordu. Ve Nemrud bütün ateşleri topladı, odunları, çalıları, çırpırları topladı. Kocaman devasa bir ateş yaktı. Ve Mancılığı kurdular. Mancılığın içerisine İbrahim'i koydular. Ve İbrahim'in kapı komşusu, kapı komşusu bir başkası değil. Hasislikten, kıskançlıktan çatlayan, o hasislikte, o kıskançlıkta eline fırsat geçti.
İşte ben İbrahim'den intikamımı alacağım diyen kapı komşusu atıldı ileri. Dedi ki, Mancılığın ipini ben kesmek istiyorum. Bir başkası değil. Ve Mancılığın ipini kesti. Mancılığın ipini kessince, İbrahim aleyhisselam tam ateşin ortasına düştü. Küçük not. O esnada Cebrail aleyhisselam bunu Hz. Muhammed Mustafa'ya anlatıyor. Diyor ki, ey Muhammed benim dünya semasına en hızlı yetiştiğim, indiğim anlardan bir andır diyor. İbrahim'in ateşe atıldığı an. Ve tam ateşin üstünde, ateşin içine düşmek üzere. Dedi ki Cebrail aleyhisselam, seni kurtarayım. İbrahim dedi ki, o beni görüyor mu?
Evet. Onun bundan haberi var mı? Evet. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok. O bana yeter dedi. Ve İbrahim ateşe düşünce, Cenab-ı Hak ateşe dedi ki, ey ateş serin ol, selamet ol, yakıcı olma, dondurucu da olma. Allah'ın buyruğu gelince, ateş gül bahçesine döndü. Vakti ki, İbrahim'den sonra Musa geldi.
Zaman Musa'nın zamanıydı. Vakit Musa'nın vaktiydi. Musa da peygamberlik vazifesiyle vazifelenince, o da insanları tevhid dinine davet etmeye başladı. Tevhid dinine davet etmeye başlayınca, bu sefer Nemrud'un vazifesini yapan Firavun onunla uğraşmaya başladı. Ve Firavun'la ipler gerildi, gerildi, gerildi. Ve Firavun en sonunda Musa ve inananlarını öldürmeye karar verdi.
Bütün ordusunu topladı. Firavun'un ordusu o gün için, bugün için, bugün için, düşünün ABD ordusu gibi. Batı, komple silahı, teçhizatı, bombası, atom bombasını elinde tutan Batı güçlerini düşünün. Hani şimdi de bizim ülkemizin etrafını sarıyorlar ya, içeriden dışarıdan. Elin İngiliz'i gelmiş, 125 tane savaş uçağını Kıbrıs'a konuşlandırıyor ya. Uçak gemisini kapan gelmiş ya, Akdeniz'e. Öbür tarafta PKK, YPG bilmem ne bir sürü harf kalmadı Türkçe'de. Terör örgütlerini sıralamışlar ya. Batımıza da bizim Yunanistan bütün adalara silahlanmış ya. Biz de İbrahim'in inananları gibi, Musa'nın inananları gibi, Hz. Muhammed Mustafa'nın Bedir'deki inananları gibi bir avuçuz.
İşte Musa ve inananları da bir avuç o zaman için. Ama Allah'ın vaadi hak. Allah inananlara yardım edecek. Ve Musa ve inananları. Musa'nın inananlarında enteresan bir hal de var. Bu ne? Savaşmamak, cihad etmemek. Yahudiler diyorlar ki, Ey Musa, biz sana iman ettik inandık ya, evet. Söyle Rabbine, bizi korusun. Yahudilerde böyle enteresan duruş var. Bu sefer Musa Aleyhisselam, Allah'ın emriyle inananlarını aldı, yürümeye başladı. Nereye kadar? Denizin yanına gelince kadar. Arkada firavun ve askerleri, önlerinde deniz. O Yahudiler dediler ki, Ey Musa, biz senin peşinden geldik.
Bak ne hallere geldik. Ne hallere düştük. Bak biz sana inandık. Düştüğümüz durumu görüyor musun? Biz perperişan olacağız. Şimdi ne yapacağız? Cenab-ı Hak'ın vaadi hak. Allah Musa'yı vahyetti. Dedi ki, Ey Musa, Asa'nı denize vur. Asa'nı denizine vurdu. Asa denize vurulunca, denizden yol açıldı diyor. Yer açıldı. Ve Musa Aleyhisselam döndü kavmine. Dedi ki, Haydi, buradan yürüyeceğiz. O Yahudiler enteresan insanlar. Dediler ki, Biz on iki kavimiz ayrı ayrı. Biz ayrı ayrı yol isteriz. Hep beraber bir yerden gitmeyiz. Musa Aleyhisselam yalvuruyor. Yapmayın, etmeyin. Bak arkamızdalar. Geçin, geçmiyorlar.
Cenab-ı Hak Musa'ya vahyetti. Musa Asa'sını bir daha vurdu. On iki yol açıldı. Dediler ki, Birbirimizi de görmek istiyoruz. Bu sefer Asa'yı bir daha vurdu. On iki yol, Ortası cam gibi bölünmüş. Denizin içinden gidiyorlar. Ve birbirlerini görüyorlar. Hepsi de ayrı yolda. Ve böylece, Onlar, Suya girip, Yürümeye başladıklarında, Firavun baktı ki, Bunlar denizde gidiyorlar. O da arkasından gitti. Ve rivayet edilir ki, Minkail Aleyhisselam, O arkadan geriye dönmek isteyen, Firavun askerlerini, Arkadan itekliyordu. Denize doğru. Onların bir kısmı, Boğulacağını anlamışlardı. Ve Firavun önde, Askerler arkada. Bir kısmı, Boğulacaklarını anladılar. Ama ve lakin, Allah'ın vaadi hak.
Onlar zalimle beraber oldukları için, O zalimlerle beraber, Helak olacaklar. Minkail Aleyhisselam, Onları arkadan, Tabiri caizse, İtekliğe itekliğe, Son Firavun askeri de, Denizin etki alanına girince, Deniz, Arkadan, Kapatmaya başladı. Ve, Hz. Pir'in dediği, Gerçekleşti. Deniz, Müslümanlara, Müminlere, Dokunmayıp, Kıptileri ayırıp, Yalayıp, Yutuveriyordu. Bakın, Müslümanlara, Müminlere, Dokunmayıp, Kıptileri, Yalayıp, Yutuveriyordu. Allah'ın vaadi, Eriştiğinde, Su, Bir silah haline gelmişti. Ve, Firavun ve askerlerini, Helak ediyordu.
Yine, Allah buyruğu gelince, Yer, Karun'u altınlarıyla, Tahtıyla, Dibine çekti, Yuttu. Karun malum, Dünyanın, En zengin kişisi, Hala da, Onun kadar zengin bir, Kimse yok. Ve, Bütün, Dünyadaki, İnsanlar, Büyük devletler, Karun'un, Hazinesini arıyorlar. Bunlar, Orta Doğu'da, Dolaşıyorlar ya, Orta Doğu'da, Petrol için, Dolaştıklarını zannetmeyin. Petrol, Bunların yan kuruluşu. Bu, Emperyalist güçler, Karun'un, Hazinesini arıyorlar. Bu, İsrail, Mossad, Rusya, ABD, Batı, Karun'un, Hazinesini arıyor. Ve, Karun'un, Hazinesine, Ulaşmaya çalışıyorlar.
Bugüne kadar, Gelmiş, Geçmiş, En büyük hazine. Bu, En büyük hazinesine, Ulaşmaya çalışıyorlar. Ve, İşte, Karun, O hazinesiyle, Yaşarken, Ve, Yürürken, Toprak, Karun'u, Ve hazinesini, Komple yutuverdi. Toprak, Karun'un, Ve hazinesinin, Ölüm sebebi oldu. Allah'ın, Emri, Allah'ın, Vaadi, Vakti, Saati geldiğinde, Hepsini de, Yerle, Yeksan etti. Helak etti. Kıymetli dostlar, Allah, Bir şeyi muhafaza edecekse, Korur. Hiç kimse ona bir şey yapamaz. Hani, Bir gün, Peygamber, Sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri, Bineğinin terkisine, Hazreti Abbas'ın oğlu, Abdullah'ı tutturmuştu. Ona diyordu ki, Ey Abdullah, Beni iyi dinle. Dinliyor musun? Abdullah cevap veriyordu.
Evet ey Muhammed, Seni iyi dinliyorum. Duruyordu, Hazreti Peygamber, Sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri. Tekrar ondan teyit alıyordu. Bir at alıyordu. Beni iyi dinle. O da diyordu ki, Dinliyorum ey Muhammed. Üçüncüsünde, Tekrar söylüyordu. Diyordu ki, Ey Abdullah, Ey oğul, Beni iyi dinle. O diyordu ki, Dinliyorum ya Resulallah. Anam babam, Canım sana feda olsun. Ben seni dinliyorum. Ona diyordu ki, Ey oğul, Bütün dünyanın, İnsanları toplansalar, Sana kötülük yapmak isteseler, Allah izin vermeyince, Sana hiç kimse kötülük yapamaz. İyi dinle. Bütün dünyanın, İnsanları toplansalar, Sana iyilik yapmak isteseler, Allah izin vermedikçe, Yaratmadıkça, Sana iyilik yapamazlar.
İşte Allah'ın yaratması, Onun emri iledir. O müsaade ederse, Her şey olur. O müsaade etmezse, Hiçbir şey olmaz. Onun vaadi, Var ise bu noktada, O vaadini gerçekleştirir. Nasıl, İbrahim'i ateşten koruduysa, Nasıl Musa, Ve kavmini, Firavun'un, Hile ve desiselerinden, Ve zulmünden, Kurtardıysa, Nasıl İsa'yı, Yahudilerin zulmünden, Kurtardıysa, Nasıl Muhammed Mustafa'nın, Yanında bir avuç, Sahabesiyle, Bedir'de, Onu galip çıkardıysa, Onu koruduysa, Nasıl, Hz. Muhammed Mustafa'yı, Utbe'nin, Şeybe'nin, Şerrinden, Müşriklinden,
Koruduysa, Biz, Allah'ı zikreder, Sımsıkı yapışır, Kur'an ve sünnete, Sımsıkı yapışır da, Onu yaşama gayretinde bulunursak, Cenab-ı Hak'ın, Vaadi, Hak'tır, Cümlemizi, Kurtuluşa erdirecektir. Biz, Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak, Birbirlerimizle kenetlenir, Birbirlerimizi sever, Birbirlerimize muhabbet besler isek, Ayrılığa düşmezsek, Ocuydu, bucuydu, Şucuydu, Noktasına gitmezsek, Bırak onları, Onlar ucu, Bırak bunları, Bunlar bucu, Deyip de, Ötekileştirmezsek, Bir ve beraber olursak, Allah'ın vaadi, Hak'tır,
Biz, Bir ve beraber bir şekilde, Bu topraklarda, Huzur içerisinde, Yaşamaya, Devam ederiz. Kıymetli dostlar, Bugün, Bende bir yorgunluk yok, Merak etmeyin, Ben sabaha kadar sohbet ederim, Ben alışkınım, Ama, Hepiniz, Kendi, Kasabalarınıza, Köylerinize, Şehirlerinize gideceksiniz, Sizi daha fazla yormayayım, O yüzden, İnşallah, Birazdan, Sema, Zikr-i şerifini, İcra edeceğiz, Tabi, Üç aşağı beş yukarı, Buradaki, Arkadaşlarının hepsi de, Bizim ne yapıp, Ne ettiğimizi biliyorlar, Ama, Sema'da, Bizim kardeşlerimiz, Allah,
Diyerekten, Sema ediyorlar, Bizler de, Oturduğumuz yerde, Ama sesli, Ama sessiz, Allah, Diyerekten, Allah'ı zikredelim, Kim, Toplu şekilde, Allah'ı zikrederse, Af olmuş olarak, Kalkınız buyurmuş, Cenab-ı Hak, İnşallah, Biz de, Toplu bir şekilde, Allah'ı zikredelim, Ve buradan, Evlerimize dağılalım, Gününüz mübarek olsun, Sürçülisan ettiysek, Affola, Sema'da buluşacağız, Selamun Aleyküm,
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.