mustafaozbag.org

MEVLEVİ ALAYI SOHBET - 22.04.2018

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 25 Nisan 2018 · 51:09

Konunun en başından beri Çanakkale'yi, Çanakkale şehitliklerini, Gelibolu Mevlevihanesi'ni vakfımızın yapacağı işler arasında öncelemiştir. Bu hususta kendisinin de müsaadesiyle çok kısa birkaç tane bilgi vermek istiyorum. Malum bugün Mevlevi Alayı adı altında bir organizasyon gerçekleştiriyoruz. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti yıkılmadan evvel, bunun 200 sene öncesinde adına hasta adam diye tabir ediliyor.
Yani batılı devletler, Osmanlı Devleti'nin dışındaki güçler Osmanlı Devleti'ne hasta adam lakabını takıyorlar. 1912 yılında Osmanlı Devleti yaklaşık 450 sene idare ettiği Balkanları bir buçuk iki hafta içerisinde kaybediyor. Bu şu demek, Osmanlı Devleti batı tarafında bütün er mevcudatını yani vasıfsız askeri kaybediyor.
Bunun üzerine Osmanlı'ya nitelendirilen bir kavram var. Başarısız, hasta adam, devamlı Karlofça Antlaşması 1699'dan beri devamlı toprak kaybeden. Bu mihvalde Kurtuluş Savaşı çıkıyor. Özür dilerim, birinci Cihan Harbi 1914'de başlıyor. Goben ve Breslau gemilerinin, Alman gemilerinin boğazlardan 24 Temmuz'da içeri alınmasıyla birlikte Osmanlı Devleti de Almanya'nın yanında savaşa girmeye zorlanarak büyük bir Cihan Harbi'nin içerisinde buluyor kendini.
Osmanlı hasta adam, Osmanlı zayıf devlet, büyük bir toprak kaybı var, Balkanları 1912'de kaybetmiş, çok sıkıntılı ve buhranlı bir dönemden geçiyor. Bu arada Osmanlı'da Doğu, Batı, Kuzey, Güney her yönden Kafkas, Galiçya, Şam, Çanakkale birçok yönden Trablusgarp, Libya cephe açılıyor. Ve Osmanlı birinci Dünya Savaşı'nın içerisine çekiliyor. İşte bu durumda askerin morali ve motivasyonu çok zor durumda. Vatan elden gidiyor, devleti aliye elden gidiyor. Birer birer hatta biner biner şehitler veriyor Anadolu bu coğrafya. İşte bu zor durumda askerin psikolojisi, askerin savaş hazmi gerçekten sıkıntılı. Çünkü 1699-1700 yılından, 1700 dediğimiz zaman, 1915'e kadar tam 216 sene yapar.
216 senedir Osmanlı'nın tarih sahnesinde büyük bir başarısı yok. Ve Osmanlı'da bulunan petrolün üzerine büyük devletler bütün güçleriyle devletimizi yıkmaya gelmişler. Ve biz 7 cephede birden savaşıyoruz. İşte bu durumda padişah şöyle bir formül vurur. Asker zor durumdadır. Savaşta sıkıntılıdır. Söyleyin, Mevlevi dervişleri bütün yurtta toplansınlar, bir alay oluştursunlar.
Bu alay cepheye yürüsün. Bu alay cepheye yürüsün ki, 1. Cihan Harbi'nde mücadele eden bu vatanın ve bu istikbalin evlatları moral vursunlar. Ruh kazansınlar. Kazanabileceği anlamını ve manasını iç dünyasına doğursunlar. Değerli kardeşler, burada çok ince bir şey söylemek istiyorum.
Ülkemizde maalesef, belki siz adına dindar da diyebilirsiniz, belirli bir kesim şunu düşünüyor. İngilizler Osmanlı Devleti'ne sahip olursa, yani biz İngiliz mandası olursak daha iyi bir başarı sağlarız. Ve de bu noktada yaşamımız daha iyileşir. Bu yönde böyle düşünmeyen kuvayi milliye ruhu diye daha sonradan adlandıracağımız yerli ve milli iki tane görüş var.
Bir tanesi Mevlevi'ye, ikincisi de Bektaşi'ye. Bektaşi ve Mevlevi'ler kuvayi milliye ruhuyla yerli ve milli duruyorlar. O sebeple o devrin padişahı askerlere moral ve motivasyon olsun diye bütün dindarların içerisinden Mevlevi'ye mensuplarını çıkartıyorlar. Niye başka mensuplarını çıkarmıyorlar? Çünkü milli duruşları, yerli ve milli duruşları Mevlevi'ye ve Bektaşi'ye'lerde var. Çünkü Osmanlı Devleti'nde son damla, son can, son kana kadar savaşmaya ve mücadeleye yemin etmiş bunlar kalmış. Kalan birçok zevat diyor ki, İngiliz payandası olursak daha rahata kavuşuruz. İşte bu durumda bütün Mevlevi'ye dergahları örgütleniyor.
Gelibolu Mevlevihanesi kaç mensubu var? Birçok kısmı zaten Çanakkale Muharebesi'nde. Kalanları buranın şeyhiyle beraber Mevleviye alayına gönderiyor. Ve Mevleviye alayı bugün bizim yürüdüğümüz gibi salatu selamlarla, tekbirlerle, tevhidlerle yürümeye başlıyor. İlk kontrol, güzergah noktası Şam. Şam cephesine gönderiliyor. Çünkü Şam düşerse Anadolu düşer diye bir bilgi var. Ve gerçekten de Mevlevi alayının arkasından yürüdüğünü düşünen Osmanlı askerleri büyük bir destan yazıyorlar. Bugün televizyonlarda Kutul Amare zaferi işleniyor. Çanakkale zaferi işleniyor değil mi? Birinci Dünya Savaşı'nı kağıt üstünde kaybettiğimiz gözükse de arkada büyük başarıların var olduğu mücadelelerimiz var.
İki yüz elli üç bin evladımızı vatan ve bayrak yoluna, Allah yoluna şehit ederek nasıl bunu başarıyoruz? İşte arkasındaki o moral ve motivasyonu sağlayan bir Mevleviye alayı var. Geliyor aşçısına ayrı telkinde bulunuyor. Diyor ki cennete gideceksiniz. Peygamber efendinize kavuşacaksınız. Üzülmeyin. Rabbinize kavuşacaksınız. Çok ilginç. Alman general var 5. ordu komutanı. Şöyle diyor. Ya bu Türkler çok orijinal adamlar. Adam bunun ne olduğunu anlayamıyor. Taşın üstünde yatıyorlar diyor. Burada bizim Çanakkale'de 5. ordu komutanı. Taşın üstünde yatıyorlar. Yağmur yağıyor. Yaklaşık dört parmak su basıyor. Hiç onları durdurmuyor diyor.
Ayaklarında ayakkabı dahi yok. Yemek yiyemiyorlar. Kuru ekmek, peksimet, buğday çorbasıyla vakitlerini geçiriyorlar. Ama yüzlerindeki en ufak bir bozulma yok. Ve onları son cephe hücumunda cepheye koşarken görseniz hepsinin yüzleri gülüyor diyor. Hatta şehit olan askerlerin arasında geziyorlar, bakıyorlar. Şehitlerin çoğunun yüzü tebessümlü. Yani bir nesil ölmeye, kurşunların üzerine koşarken gülerek koşuyor. Gülerek koştuğu gibi naaşının da yüzünde tebessüm var. İşte bu düşünceyi ve fikri arka planda onlarla birlikte savaşıp cephenin içerisine giren Allah'ı, peygamberi seven, ahiret inancına sahip, o askerin oradan peygamberinin cennetine gittiğini, peygamberinin yanına ve Allah'ın cennetine gittiğini öğütleyen bir yapı var.
İşte bu Mevlevi alayı. Yüzde yüz yerli ve milli. Bugün birisi size derse ki yerli ve milli misin özüyüm deyip. Ben şuna çok inanıyorum. Hepiniz duayla buradasınız. Benim dedem Emin Efendi Çanakkale'de Arıburnu cephesinde şehit olmuş. Şehit olma tarihi 15 Temmuz 1915. Ben yerli ve milliyim. Ve siz de bu ruhu hissedip bugün bu ruhu taze tutuyorsanız bilin ki siz de yerli ve millisiniz. Bilin ki siz de bu vatanın çocuklarısınız. Kuvayi milliye ruhu sizde de var. Ve son damla kanınıza ve canınıza kadar İngiliz Amerikan payandası olmaktansa canınızı ve kanınızı verir. İşte bu minareyi, bu şerefeyi, bu Allah seslerini burada ayakta tutarsınız.
İşte bu ruhu taze tutmak, bu ruhu diri tutmak, nesilden nesillere aktarmak amacıyla 9 sene önce Üstadımız Sayın Mustafa Özbağ Beyefendi böyle bir fikir, böyle bir proje geliştirerek Çanakkale'den bunu kitlesel olarak başlattı. Bugün binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen bu ruh aslında bir sonraki nesillerimize mirastır. Çünkü biz şu aramızda belki 100 sene sonra bu aleme baktığınızda kimse bu dünyada olmayabilir zahiri olarak. Ama ekmiş olduğumuz tohumlar, ekmiş olduğumuz o kuvayi milliye ruhu, o sevgi, Allah'ın, peygamberin sevgisi, geçmişin sevgisini geleceğe aktarma, işte bugün bugün sizlerin o mübarek ayaklarının üzerinde yükselecektir.
O yüzden böyle bir milli ve manevi ruhu gelecek nesillere aktarılmasında sebep ve vesile olan en başta kıymetli Üstadım Sayın Mustafa Özbağ Beyefendi'ye ve bugün ülkenin dört bir yanından gelip burada bizleri yalnız bırakmayarak bizlerle bu manevi ruhu paylaşan değerli gönül dostlarımız olan sizlere tasavvuf vakfımıza ve müntesiplerine ve tüm gönül dostlarımıza ayrı ayrı teşekkür ederiz. Allah nice cepheye sema etkinliklerinde buluşarak bu milli ve manevi ruhu evlatlarımıza bırakabilmeyi, bizden sonraki nesillerimize de bırakabilmeyi nasip etsin. Sözü değerli ve kıymetli Üstadımız Sayın Mustafa Özbağ Beyefendi'ye bırakıyorum. Teşekkür ederim. Selamun Aleyküm.
Allah hepinizden de razı olsun inşallah. İnsanların bir yolda olup, aynı şeyi düşünüp, aynı hedefe koşması kadar muhteşem bir şey olamaz. Bir sevgiyi paylaşmak, bir fikri paylaşmak, bir felsefeyi paylaşmak, onu kendinden görüp, o uğurda koşmak, mücadele etmek ve bunun karşılığında hiçbir menfaatı gözetmemek, herhalde ilahi sevginin tecelliyatı olsa gerek.
Meşhurdur ya hadisi kutsi, hiçbir gölgenin bulunmadığı yerde Allah'ın gölgesinin altında gölgelenecek olanlar vardır. Bunlara peygamberler gıpta ile bakarlar. Mahşer halkı sorar. Bunlar hangi peygamberlerden bir münadi cevap verir. Bunlar peygamber değil. Mahşer halkı sorar. Bunlar hangi şehitlerden bir münadi cevap veren cevap verir. Bunlar şehit değil. O peygamberlerin gıpta ile baktığı topluluğa tekrar sorarlar. O zaman bunlar kim?
O münadi cevap verir. Bunlar dünyadayken akraba olmadıkları halde, birbirlerinden menfaat kütümedikleri halde, dünyadayken birbirlerini Allah için sevip, toplandıklarında Allah'ı zikredip dağılan kimselerdir. Biz akraba değiliz.
Birbirimizden menfaatimiz de yok, dünyevi olarak. Ama birbirlerimizi Allah için seviyoruz. Birbirlerimizi Allah için severken de, sevdiğimizden dolayı aynı hedefe koşmaya gayret ediyoruz. Bu hedef, dünyevi bir hedef değil. Bu hedef, maddi bir hedef değil.
Bu hedef, dünyevi olgularla anlaşılabilecek bir hedef değil. Bu hedef, bütünüyle manevi. Bizim burada toplanmamızın sebebi, Allah ve Resulü'nün sevgimiz, vatanı ve milleti olan sevgimiz. Bizi burada cemeden, bizi aynı hedefte toplayan başka bir şey değil.
Kıymetli dostlar, ben söz vermiştim. Demiştim ki, bundan sonra ben zayıf hadis sözünü kullanmayacağım. Benim için zayıf hadisler de, zayıf olarak nitelendirilen hadisler de sahih hadistir artık demiştim. Bir hadis şerif var. Vatan sevgisi, imandandır. Vatan sevgisi, imandandır. Eğer bir kimse, yaşamış olduğu bu vatan topraklarını sevmiyorsa, yaşamış olduğu bu vatan topraklarına hainlik düşünüyorsa, kötülük düşünüyorsa, onun imani bir problemi vardır.
Burada, bugün toplanışımızın ana gayesi, işte bu vatan sevgisini tezahür ettirmektir. Meydana çıkarmaktır. Ayet-i Kerime'de, sizi yurtlarınızdan, topraklarınızdan sürüp çıkarmak isteyenlerle, savaşınız diye emredilmiştir. Bir kimsenin, yaşamış olduğu toprakları korumak, muhafaza etmek amacıyla savaşması farzayındır. O yüzden, bu ayet-i kerime ışığında baktığımızda, vatan sevgisi, muhakkak ki, dünyevi sevgilerinin içinde, en üst noktada olması gereken bir sevgidir. Derdimiz, gelecek nesillerdir.
Derdimiz, geleceğimizdir. O yüzden, gelecek nesillerimize, vatan sevgisini, Kur'an sevgisini, Peygamber sevgisini, Allah sevgisini, ve, bizi hayra koşturacak, hayırla yaşatacak, bütün sevgileri, miras bırakmamız gerekir. Çocuklarınıza, mal, mülk bırakabilirsiniz. Çocuklarınızın, malı ve mülkü olur, dünyevi olarak, rahat edebilirler. Ama, asıl çocuklarınıza, miras bırakacağınız şey, Allah ve Resulünün sevgisi, vatan ve milletin sevgisidir. Eğer, bu sevgiyi biz, gelecek nesillerimize, miras olarak bırakamazsak, o zaman, muhakkak ve muhakkak, bu ezanlarımız okunmayacak, ve muhakkak ve muhakkak, biz, hürriyetimizi, kaybetmek zorunda kalacağız.
Gün geçtikçe, bu, daha önceden, daha büyük bir ivmeyle artıyordu. Bu son senelerde, biraz artık, o ivme, yavaşlamaya başladı. Bu ivme şuydu, insanlar, Almanya'da yaşamak ile, Türkiye'de yaşamanın arasında, bir farkın olmadığını, bize enjekte etmeye çalışıyorlardı. Avrupa'da yaşamak, daha güzel. Amerika'da yaşamak, daha güzel. Gideceksin, Amerika'yı bir görmen lazım. Gideceksin, İngiltere'yi bir görmen lazım. ve azizim, orada insanlık var, orada yaşamak lazım. Bize, anlattıkları, bize enjekte etmeye çalıştıkları şey buydu.
Ben sırtımı dönmek istemiyorum da kimseye. Bize enjekte etmeye çalıştıkları oydu. Avrupa'da her şey şöyle, Amerika'da her şey böyle. harika bir sistemleri var. Muhakkak orada yaşaman lazım. Hatta, onlar gelsinler buraya, bizi dizayn etsinler. Bizi düzeltsinler. Biz, kendi kendimizi düzeltmekten, kendi kendimizi olgunlaştırmaktan, kendi kendimizi kemale erdirmekten, uzakız.
biz o kadar gelişmedik ya, onlar gelişti. Biz o kadar iyi değiliz ya, onlar iyi. Kıymetli dostlar, biz, çağ açmış, çağ kapatmış, bir ecdadın torunlarıyız. Biz, leyleklerin açlığını, tokluğunu düşünüp, kuşların, kışın, açlığını, tokluğunu düşünen, bir ecdadın torunlarıyız.
İnsanları doyurmuşuz. İnsanlardan, aç açık bırakmamışız. Hayvanlara el atmışız. Hayvanları doyurmaya çalışıyoruz. Biz kendimiz, kendi hürriyetimizi, kendi özgürlüğümüzü, kendi insanlığımızı kazanmışız. Hollanda'nın, bilmem hangi adasından, Osmanlı Padişahı'na, mektup gelmiş. Demişler ki, her sene, biz ürünlerimizi topladığımızda, Hristiyan bir eşkıya grubu, gelip bizim, bütün ürünlerimizi topluyor. Bizi koruyun diye, mektup gelmiş. Biz, o Hollanda'nın, bilmem hangi, adasındaki insanları, kendi, Hristiyan eşkıya'dan, korumuşuz.
Onları muhafaza altına almışız. Biz bu ecdadın torunu iken, biz kendi kendimize, Avrupa'nın, batının, yamağı etmeye çalıştık. Öyle çalıştılar. Bize onu enjekte ettiler. Bunun içine, İngilizlerin kurduğu, tarikatlar ve cemaatler girdi. Bu İngilizlerin kurduğu, tarikatlar ve cemaatler de, bunu körükledi. Bunu resmen körükledi. İngilizlerin kurduğu, bizimce, Müslüman, o harika insanlar, şöyle takva sahibiler, böyle fikir insanları, dediğimiz, tırnak içerisindeki, İslami oluşumlar, buna, bilinçli veya bilinçsiz, destek vermeye başladılar. Bu, el altından, Osmanlı'dan itibaren, işlenmeye başladı.
Osmanlı'dan itibaren. Ve, Osmanlı'dan kalan, bu, tabiri caizse, dergah sıyırıntıları, tekke sıyırıntıları, İngiliz sıyırıntıları, işlemlerine devam ettiler. Neden, 28 Şubat'ta, dergahlar, tekkeler, kepenk kapattılar, destek verdiler. Neden destek verdiler? Çünkü, onları, İngilizler kurmuşlardı. O yüzden, destek verdiler. Neden, temnuz darbesine, gizliden destek veren, tarikatlar, cemaatler, oluşumlar vardı, beklediler. Beklediler. Neyi beklediler?
bu, Yezidi bozuntularının, ihtilali gerçekleştirmesini beklediler. Beklediler ki, onların istediği olsun. Bunlar, Yezidi bozuntusu. Bunların kökü, ya Mossad'a dayanır, ya da Londra'ya dayanır. İkisinden biridir. Ya, İngiliz, bunu planlamıştır, Mossad'ın eline verir, o da gider, başka bir örgütle, bize, dayış diye sundukları, bir örgüt kurar.
El-Kaide'yi kurar, dayışı kurar. İsim, harf kalmaz, habire örgüt kurarlar, onları silahlandırırlar, onları silahlandırarakten, Müslüman'ı Müslüman'a kırarlar. Bunu yaparlar. Yapıyorlar, hala da. Hatta, aynı cemaatin, aynı tarikatın insanını, birbirine kırarlar. Gelir birisi, birinin kulağına pıs pıs pıs bir şey söyler. O onun kulağına söyler, o onun kulağına söyler. Böylece ne yapar? Bir dergahı, bir cemaatı, bir topluluğu, çökertmeye çalışırlar. Sebep, çünkü onların karşısında, Allah'a aşık, Peygamber'e aşık, vatanını seven, milletini seven bir kimse, tırnak içinde, yabancıların düşmanıdır. Siz Allah'ı severseniz, Peygamber'i severseniz, vatanınızı severseniz, milletinizi severseniz, sizin, neye inandığınız önemli değil.
onlar için kötüsünüzdür, düşmansınızdır. Onlar için düşmansınızdır. Siz Kadir'i misiniz, Rufay'i misiniz, Bedevi misiniz, Mevlevi'siniz, Bektaş'ı misiniz, bakmazlar. Bunun bir anlamı yok. Onlar için şu, bu insanlar, Allah'ı seviyor mu? Evet. Resulünü seviyor mu? Evet. Kur'an'a bağlılar mı? Evet. Hadislere bağlılar mı? Evet. Vatanlarını seviyorlar mı? Evet. Milletine düşkünler mi? Evet. onlar için o kimse düşmandır. Onlar için bu kimse kötüdür. Basında kötüdür. Televizyonda kötüdür. Yazılı basında kötüdür. Sözler basında kötüdür.
Sosyal medyada kötüdür. Onu kötülemek ve alaşağı etmek için, ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Hatta sizdenmiş gibi görünüp, sizdenmiş gibi görünüp, sizinle beraber dostmuş gibi görünüp, ellerinden gelen bütün hainliği yaparlar. İşte derdimiz, Allah'ı sevmek, Resulünü sevmek, vatanını sevmek, milletini sevmek, insanını sevmek ve insanına doğruyu, iyiliği, güzeli, anlatmak ve yaşatmak.
Her şey Batı'da, güzel, doğru bir mantık değil. Bizim kendi değerlerimizde, bizim kendi inancımızda, her türlü güzellik, her türlü tatlılık, her türlü hoşluk, kendi içimizde mevcut. Batı, kadınlarını, kadınlarını fırınlarda yakarken, biz kadınlarımızı baş tac ediyorduk. Batı, kadınlara hiçbir hak vermezken, sen İngiltere'de kalmıştın değil mi? Demokrasinin beşiği değil mi? Öyle deniliyor değil mi? kadınlar mallarını kaç yılından sonra satmaya başladılar, biliyor musun tek başına? İngiltere'de kadınlar kendi mal varlıklarını, 1830'dan sonra satmaya başladılar, kendi iradeleriyle.
1830'a kadar İngiltere'de, demokrasinin beşiği dediğiniz yerde, kadınlar, kendi mallarını ve kendi paralarını, kendileri tasarruf edemiyorlardı. 1830'a kadar, bir kadın, kendi babasından kalan bir evi, satması için, kocasından izin alıyordu. Kocası izin vermezse, babasından kalan malı kadın satamıyordu İngiltere'de. Ama, İslam dünyasında öyle değildi. İslam dünyasında, 1400 yıl öncesinden, 1400 yıldan beri, kadınlar, kendi mallarının üzerinde, istedikleri tasarrufu, yapıyorlardı.
E, demokrasinin beşiği İngiltere'den laf açıldı ya, yine, İngiltere'den söyleyelim. Bir kadın, asla, kendi kendisini, boşayamıyordu. Bir erkekten, boşanamıyordu. Erkek, onu boşamazsa, ölünceye kadar, o adamın nikahında duruyordu. Ölünceye kadar, adam boşamazsa onu, kilisede boşamıyordu. Kilise boşamayınca, o kadın da boşanamıyordu. alkışladığımız, met ettiğimiz, batı buydu. Alkışladığımız, met ettiğimiz, batı buydu. Şimdi, konuyu daha fazla, uzatmak istemiyorum. Yoruldunuz demeyeceğim. Aşk atına binen kişi, hiç usanıp, yorulurmuş mu? Aşık öyle demiş.
O yüzden, sizin daha fazla, vaktinizi almama sebebim, herkes, Bursa dışından, Bursa'nın dışından, hepsi de Bursa'dan değil, Yunak, Akşehir, Konya, Ankara, Polatlı, İstanbul, Sakarya, işte İzmit, aklıma gelenleri söylüyorum, Bursa ve çevresi, Isparta, unutmadım sizi, geleceğim.
Onları hatırlamazsam, hemen, mesaj yazıyorlar bana, biz buradayız diye. O yüzden, Tekirdağ'ı unutmak mümkün değil, Keşan'ı unutmak mümkün değil. Allah razı olsun, hepinizden de. O yüzden, bir an önce, herkes, evlerine, yurtlarına, konaklarına gitsin diye, sohbeti kısa keseyim istedim. Yoksa, sesimin kesikliğine aldırmışlığım yok. Ben bu kesik sesle daha, nice sohbetler ederim. Cenab-ı Hak onu, tamir eder, sohbet ederken, ben bir saat, iki saat daha konuşurum. O noktada bir sıkıntım yok. Ama sizleri, inşallah, evinizde, yurdunuzda, çoluğunuza, çocuğunuza göndereceğiz. O yüzden, sohbeti kısa keseyim. Hepinize teşekkür ediyorum. Hepinize ayrı ayrı, teşekkür ediyorum.
Ailelerinize, ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Size müsaade edip, buraya gönderdikleri için, ihtiyarı, özgürlüğü, kendi elinde olup da, buraya gelenlere, ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Mesaj da, gelememe sebebini yazıp, gelemeyenlere, canı acıyıp, içi acıdığı halde, buraya gelemeyenlere, ayrıca, teşekkür ediyorum. o yüzden, inşallah, Allah'tan bir şey gelmezse, size, zor, gelmeyecek, bir, vasiyet, miras bırakayım.
Hepimiz için, ölüm hak, hepimiz bir gün, o gerçekle, yüzleşeceğiz. Gönlüm arzu eder ki, vasiyetim olsun. Bunlara devam edin. bu, vatanınızı, milletinizi, insanınızı, Kur'an'ınızı, sünnetinizi, sevginizin, bir tecelliyatı olsun. İnşallah, yarıda kalmasın. Biz, bunu, defalarca anlatmışımdır. Tekrar anlatayım. İlk biz, şehitlikleri ziyarete gelmeye, karar aldığımızda, bu semahanede de, dönüşte yine bu şekilde, sema edelim, dönelim diye planladık.
Bütün izinleri aldık. Burada bir dernek vardı. Bu derneğe de, izin istedik. Dernekten. Geçmiş gün, dernek bizden bir para talep etti. Sandalye, masası parası diye. Biz o parayı da yatırdık. Yine böyle akşamüstü, bütün şehitlikleri ziyaret ettik. Ağladık, ağlaştık. Sonunda buraya geldik. Abartı değil, tozdan yerler görünmüyordu. Burası mahzun, mahcup. İmar edilmiş, içi yıkık. Ben buraya girdiğimde, ciğerim yandı benim.
Dedim ki, eyvah! Burada kabristan'da yatan, zat-ı şerifler, çevredekinler, hepsi de toplandılar. bizim gelişimize, o kadar çok, sevinçlerini gösterdiler ki, ben kendi kendime şu soruyu sordum.
Biz ne yaptık da bu kadar sevindiler? Ben kendi kendime baktığımda, kendimi bir şey yapabilmiş olarak göremezken, onlar bizim buraya gelişimizi, kimisi sema ede eden, kimisi kana bulanmış kolunu toplayaraktan, kimisinin başında şarapnel parçası, sargılı, kimisinin ayağı sakat.
Ve içimden dedim ki, Mustafa Özba, buraya gelip gitmem farzayın oldu. O yüzden etrafımızdaki arkadaşlar topladım. Dedim ki, ne yapalım, yapalım, bundan sonra, bu Mevlevi Hane'ye gelmeye başlayalım. Kendi kendimize karar aldık. Dedik ki, hiç olmazsa, ayda bir sefer, buraya gelelim, program koyalım, program yapmaya başlayalım dedik. Biz, kendimce söyleyeyim, garip, ve bir o kadar da, cefakar bir topluluğuz. Ucu ucuna ekleyip, bir şeyler yapmaya çalışan insanlarız.
Hiç kimseden maddi bir şey beklemeden, istemeden, kendimizce koşmaya çalışanlarız. Biz gelip gittikçe, onlar çoğaldılar. Biz gelip gittikçe, onlar çoğaldılar. Ve onlar sizden fazlalar. Biz onların önünde asız. kendinizi çokmuş gibi görmeyin. İlk, cepheye sema yaptığımızda, Gelibolu'nun bir kaymakamı vardı. Adı neydi? Halit gitti mi?
Namık Kemal, soy ismi neydi? Gelibolu'nun kaymakamıydı, Namık Kemal Bey. Şimdi, Ertek Kaymakamı mı? Neresi? Ayvalık Kaymakamı. Namık Kemal Bey, samimi bir insan. Allah razı olsun kendisinden. Beraber, şehitlikten dönüyoruz. Bana dedi ki, hocam burada da bir şehitlik var, biliyor musun? dedi. Bilmiyorum dedim ben. O şehitliğe gittik. Küçük bir yer. Orada da bizim birkaç arabalık arkadaş varmış. Onlar da bizi görünce yanımıza geldiler.
Üç ihlas bir fatiha okuyup, üç tevhid çektik. La ilahe illallah diyerekten. O şehitlikte bir tane 18 yaşında çocuk yoktu. Bir tanesi 18 yaşında olmaz mı?
Bir tanesi 18 yaşında değil. Her biri 13 yaşında, 14 yaşında, 15 yaşında, biraz böyle kabarık olan, 16 yaşında, bıyıksızlar, bıyıkları yeni terlemişler. Hataylı var, Antepli var, Anadolu'nun değişik yerlerinden var. Kendimden geçtim.
Bir tane, bir tane 18 yaşında bir çocuk olmaz mı? Hepsi çocuk. Çanakkale şehidi. Boğazdan bir gemi top atıyor bunlara. İçlerinden bir çocuğun şehit ama bir çalışmış, harekete geçmiş.
O çocuk çığlık atıyor. Bizi bombalacaklar diyor. Çığlık atıyor. Ama içeridekilerin, hiçbirisinin, kendisini kurtaracak, mecali yok. Hareket edecek mecalleri yok. Hareket edecek halleri yok. Hepsi de şehit olmuş orada. Kaymakam'a sordum. Dedim, Kaymakam'ım, burada dedim, bir tane 18 yaşında bir çocuk yok. Bunların hepsi de çocukmuş dedim.
Burası neymiş dedim. Burası neymiş? Bana verdiği cevap şu oldu. Hocam dedi, burası dedi, hastaneymiş dedi. Askeri hastane. Ve üzerinde, hastane bayrağı ve işareti olmasına rağmen, İngiliz mendeburları bile bile orayı bombalamışlar.
Hani bu tek dişi kalmış canavarlar kendilerini insani olarak düşünürler ya, onlar hastaneleri, gencecik çocukları öldürecek kadar hain derler. hastaneleri bombalayacak kadar vahşi derler. Kadınların, kızların ırzına geçecek kadar aşağılık insanlardır. Aşağılık insanlardır. onlar size tatlı yüzlerini gösteriyorlar. onun arkasında büyük bir vahşet yatıyor. İlk cepheye sema programında, onu da orada yaşadıktan sonra, dedim ki, ömrüm olduğu müddetçe, bu şehitler diyarını, bütün kardeşlerimi, buraya getirip, burada, o hal ile hallenmelerine,
vesile olmaya söz verdim. kendimce, ömrüm yeterse, Allah, bana güç ve kuvvet verirse, gelirsiniz, gelmezsiniz, takip edersiniz, etmezsiniz, ama, bu fakir gelmeye devam edecek. Ben, yalnız yürümeye alışkınım, yine yalnız yürür, yollara düşer, gelirim.
O yüzden, bu toprakların altına düşmüş, vatan demiş, millet demiş, namus demiş, şeref demiş, haysiyet demiş, ezan demiş, Kur'an demiş, sünnet demiş, burada canını, seve seve vermiş olan, bütün, şehitlerimizin önünde, saygıyla eğiliyor, hepsine, minnet borcumuzun, olduğunun bilincine vararaktan, beldeye gelip gitmeye, devam ediyoruz.
ve, bu mevlev-i haneyi de, ihya etmeye, gayret ediyoruz. Yoksa, mesnevi her yerde okur, her yerde şerh ederiz. Ama, böyle, bir tarafıyla, mürşidi kamillerin, meftun olduğu, bir tarafıyla, her tarafını, her tarafını, şu hedâ ruhaniyetleriyle, kapladığı, bir mekanı, garip bırakmak, bizim işimiz değil.
Belki de, kardeşler, arkadaşlar, her ay, buraya taşınmak, onlara zor gelebiliyordur, veya, kolay geliyordur. ama, benim için, bu mekanın da, ayrı ve, değeri ve kıymeti var. Bir vasiyetim de o. İnşallah, burada da, semaya, duaya, burada da, mesnevi okumalarına, devam eder gidersiniz.
İnşallah, gelecek nesillerinize, geleceğinize, sağlam, doğru bir miras bırakmaya, gayret ederiz. Hakkınızı helal edin. Birazdan şimdi, inşallah, semada buluşacağız. Kendi içimizden, Allah'ı zikredelim. İster Allah deyin, ister la ilahe illallah deyin, ister Rahman deyin, Allah'ı zikredin.
Hep beraber, kendi içimizden zikrederekten, semamızı, duamızı yapıp, Allah'ın izniyle, yolumuza revan olacağız. 20 Mayıs, Ramazan'ın birinci pazarı. 20 Mayıs, Ramazan'ın birinci pazarı. O yüzden, 20 Mayıs'ta, iftarda, buradayız. İnşallah. Hepiniz, davetlisiniz desem, kendinizi, misafir yerine koyarsınız. Hepinizde ev sahibisiniz. O yüzden, hepinizde gelmeye, mecbursunuz. Ev sahibi olmadan, eve nasıl girelim? O yüzden, hepinizde ev sahibi olduğunuz için, inşallah, Ramazan'ın ilk pazarında, burada, iftar edeceğiz.
Hep beraber, tekrar, buluşacağız inşallah. Duyanlar, duymayanlara, bildirsin ve aktarsın. selamun aleyküm. Selamun aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi