Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 21 Ekim 2023 · 1:05:34
Önzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali zikrfâlemennehu, La-i-lâhû, Mürselin, Velhamdülillâhi Rabbil âlemin, Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin, Ayınızı, yılınızı, ömrünüze hayırlı eylesin, Rabbim cümle ümmet-i Muhammed'i ve bizleri, Kur'an ve sünnet-i bir seneye sımsıkı yapışanlardan eylesin, Cümle ümmet-i Muhammed'i ve bizleri, Hakk-ı Hak, batılı batıl bilenlerden eylesin,
Hakk-ı Hak bilip, Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin, Rabbim ümmet-i Muhammed'e zulmeden bütün sistemleri, devletleri, şahısları kahriperişan eylesin, hepsini yerle, yer yeksan eylesin, Bütün Kur'an ve sünnet-i seneye savaş açan bütün ne kadar hem birey hem şahıs hem sistem varsa hepsini de helak eylesin, Filistin'de, Doğu Türkistan'da, Irak'ta, Suriye'de, Fas, Tunus, Cezayir bütün İslam ülkelerinde Müslümanlara zulmeden bütün zalimlerden Cenab-ı Hak intikamını alsın.
Ümmet-i Muhammed'i de dirilsin, Ümmet-i Muhammed'i kuvvetlendirsin, Ümmet-i Muhammed'i güçlendirsin, Ümmet-i Muhammed'i kafirlerin üzerinde hükümran eylesin, Yeryüzünde İslam'ı hakim kılacak, Yeryüzünde hak ve hakikata hakim kılacak, İnşallah liderler, askerler nasip eylesin. Amin. Ecmayim. Kaldığımız yerden devam ediyoruz inşallah. En son yüzlerce naz-ı işveyle gönlünü almak istedim. Sevgili bana istina yüzünü gösterdi, bahaneler etti. Burayı okumuştuk. Buradan devam ediyoruz. Bu akıl, bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki dedim.
Dedi ki, git, git, bana bu efsun'u okuma. Ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören, sen sevgiliyi nasıl gördün? Buna imkan var mı? Hz. Pir, burada, bunlar benim kendi şahsi düşüncelerim. Kendi şahsi bu konudaki tefsir, öyle söyleyeyim.
Hz. Pir, burada böyle bunu söylersem, bu akıl, bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki dedim. Burada Cenab-ı Hakk'ı konuşturuyor. Cenab-ı Hakk'ı bu söze karşılık cevap veriyor. Git, git, bana bu efsun'u okuma. Ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören, sen sevgiliyi nasıl gördün? Buna imkan var mı? Bir takım sufiler vardır.
Görüntüsü sufidir, derviştir. Görüntüsü mürşittir, şeyhtir. Bunlar kendilerini sanki Allah'a vuslat olmuş, sanki Allah'a aşık olmuş gibi gösterirler. Ve akıl almaz sözler söylerler. Değişik kelimeler, cümleler kurarlar. Hz. Pir, Allah-u Alem bunlara tabiri caizse, laf söylerken, hani kendisinin üzerinden konuşuyor.
Kur'an-ı Kerim'de de bazı ayetler vardır. Mesela Cenab-ı Hak karşıdaki müşriklere, kafirlere laf söylerken onların eksikliğinden değil, inananların üzerinden yürür. Mesela hani Antakyalı marangoz vardı ya meşhur. Neydi adı? Habib, Habibi Neccar. Hani diyordu ya, sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyen. O başka bir yerde de ne diyordu? Ben niçin Rabbime zikretmeyeyim, Rabbime ibadet etmeyeyim? Yani bu Allah'a ibadet etmeyen, sen Allah'a ibadet etmiyorsun demiyor. Ben niçin Rabbime ibadet etmeyeyim diyor. Habibi Neccar.
Veyahut da Habibi Neccar, sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Şunların peşinden gitmeyin demiyor. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Hz. Pirde, burada Kur'an'ın tabiri caizse, Allah'ın stratejisini gidiyor. Diyor ki, bu akıl, bu can, senin aşkına gark olmuş, değil mi ki dedim? O da git, git bana bu efsun'u okuma dedi. Ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören! Yani vahdete ulaşmamış. Ey iki gören! Bu kim için? Henüz daha ser-i sülüka girmemiş. Ama ortalığa şeyhlik satan, dervişlik satan, sufilik satan, hani iki efsun dediğine hile, aldatma, iki beyt ezberlemiş, iki söz ezberlemiş, veyahut da halkın anlamayacağı, insanların anlayamayacağı, sanki yüksek perdeden konuşuyormuş gibi, iki kelime öğrenip, insanları efsunlayan, yani hileye, insanları yanlışa götüren kimse.
oysa, hani tabiri caizse, Hz. Pir onları atfederekten diyor ki, ben aklımı, canımı senin varlığında buldum, varlığına verdim. Hiç ettim. Benim fikrimde, hayalimde hiçbir varlığım kalmadı. Senin, senin ile olmak isterim dedi. Buna cevaben de Cenab-ı Hak cevap verdi. Git bana efsun okuma. Yani sözlerinle hileye başvurma. Olmayanı söyleme. Zira çünkü sen henüz daha olgunlaşmadın. Sende senlik var, bende de benlik var. Sen ayrı, ben ayrı. Sen henüz daha o olgunluğa ulaşmadın, o kemale ermedin. Ama sen diyorsun ki, o kemale ermedin halde, ben aklımı da, fikrimi de sana verdim, aşka ulaştım, aşk benim her şeyimi sardı, aklımda, fikrimde aşk oldu diyor, süslü kelimelerle.
Bu insanlar, yani kemale ermemiş olan kimseler, meseleyi kal noktasından bakar. Yani lafız noktasından bakar. Hal noktasından bakmaz. Hz. Mevlana, tabiri caizse, olmadan, kendisini olma süsü verenlere, bu cevabı söylüyor. ve mesela, işte malumdur ya, ehli sufinin içerisinde, tasavvuf ehlinin içerisinde, hani konuşmaya etkili, yetkili olmadığı halde, öyle bir hali olmadığı halde, oradan dem vurmaya çalışırlar.
Bu, dervişlerde de olur, sufilerde de olur. Kendisi henüz daha bir şeye ulaşmamıştır, ulaşmamıştır, etrafına ulaşmış gibi gösterir. Veyahut da, ipe sapa gelmez laflar söylerler. İpe sapa gelmez. Bunlar, yola laf getiren insanlardır. Sufiliğe laf getiren insanlardır. Sufilik yolunun adabına, erkanına uymazlar. Sanki adab, erkan içindeymiş gibi, kendilerini gösterirler. Bunlar, tehlikelilerdir. Hatta, böyle zaman zaman, bu, gençlik yıllarımda, karşılaştığım şeyler, yani mesela, kendisini, ama melami olarak tanıtan, veya kendisini yüksek sufi olarak tanıtan, kendi kendisine, vahdedi vücutçuluktan dem vuran, vahdedi vücut savunuyormuş gibi, konuşan, ama, neyin ne olduğunu bilmeyip, bilmeyip, hem kendisinin, hem de etrafının, küfrüne sebep olan, şirke sebep olan, ama kendisini de, ehli tasavvuf gösteren, kendisini ehli mürşid gösteren,
ehli kemal noktasında gösteren, zatlarla tanıştım. bu tip insanlarla tanıştım. Hani, bir müddet sonra, sizin namazınız kılındı, işte Allah'ın alacağı namaz değil mi, hadi bakalım sen camiye, o bitirdi işini, onun camilik işi kalmadı, veyahut da vahdedi vücut gibi, kalbi ve fikri, kalbi ve fikri olarak, yüksek seviyedeki, yüksek derecedeki, meseleleri idrakten yoksun, anlamaktan yoksun kimselerin, oradan iki kelime çalıp, iki cümle kurup, insanların şirke düşmesine, sebep olması gibi, ama cebriyeye, ama kaderiyeye düştürecek,
sözler söylemesi, bunları böyle gençlik yıllarımda, gördüğüm şeyler, oysa, o doğru anlaşılsa, o doğru anlaşılsa, ve hal olarak, onu görse, yaşasa, onu idrak etse, o zaman, o sözün ne manaya geldiğini bilecek, hani zaman zaman böyle, hani çok önemli bir soru soruyormuş gibi, o edada da böyle soru soranlar olur, işte hocam, hani meşhurdur ya, işte, Hallâc-ı Mansûr, Enel Hak derken, neyi kastetti?
He evet, yani neyi kastetti? Evet, o çok ağır bir soru, Ey Hallâc-ı Mansûr, gecede yüz rekat namaz kılardı, sen kılarsan, neyi kastettiğini anlarsın, Enel Hak diyen bir kimse, gecede yüz rekat namaz kılıyor, veyahut da, Beyazdi Bestame Hazretleri, hani, benim cübbemin altında demiş ya, sizin aradığınız demiş, bu ne demek istedi? İyi, sen de Beyazdi Bestame gibi, haç yolculuğuna çık, her adımda iki rekat namaz kıl, dikkat et, sen haç yolculuğuna çık, her adımda iki rekat namaz kıl, abdestsiz, abdestsiz, bir milim dahi gitme, Allah'ın nazargahi ilahisine gidiyorum diye, dikkat edin, her adımda iki rekat namaz kılaraktan git, ondan sonra senin cübbenin altında ne var dersen, ben inanacağım zaten, ama sen bunu kalkıp da, bu sözü, bu halden yoksun, bu durumdan, anlamayacak olan kimselerin içerisinde söyleyip, kendini kemale ermiş gibi gösterme,
rüya tevhili yok, hal tevhili yok, rüya görmez, hal görmez, halden anlamaz, daha zikrullah'ta geleni gideni görmez, kendini neredeyse, peygamberin halifesi gösterecek, Hz. Bir, bu benim kendi şahsi düşüncem, bunlara atfen söylüyor, ve Cenab-ı Hakk'ı da konuşturarken cevap veriyor, Efsun okuma, sen bu halde değilsin, hatta bu halde olmadığın halde, bu haldeymiş gibi gösterip, haddini aşan sözler kullanıp, insanları şirke götürüyorsun, oysa Cenab-ı Hakk ayeti kerimede diyor ki, şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez,
bakın Allah şirki affetmez, sen tasavvuf yolundayım derken, tasavvufu anlatıyorum, etrafa şeyhçilik oynarken, mürşitçilik oynarken, insanların imanını götürüyorsun, sen etrafa şeyhçilik oynayacağım, hiç kimsenin söylemediği sözü söyleyeceğim deyip, ayeti kerimeyi inkar ediyorsun, neymiş, Allah Adem'i topraktan yarattı, buna kime inandıracaksın şimdi, millet fizik okumuş, kimya okumuş, ee yani Adem topraktan yaratmadı, neden yarattı onu da söyle, topraktan yaratmadıysa, sen de maymundan geldiğini düşünüyorsun, öyle ya,
ayeti kerime topraktan yarattım diyor, sen topraktan yaratılmadı diyorsun, ayeti inkar ediyorsun, nesin sen? Şehçsin, şeyhçilik oynuyorsun, insanların imanını götürdün, ayeti kerimeyi inkara götürdün insanları, veyahut da, ayeti kerimeyi kendince, insanların küfrüne sebep olacak şekilde, tevil veya tefsir etmeye çalıştın, veyahut da, Allah rahmet eylesin, bizim abimiz ömreye gidiyoruz, bana dedi ki, şeyh efendi bana uçaktan atla dese atlarım, ben de dedim, Hacı abi, sana dedim, şeyh efendi uçaktan atla demez, hiçbir şeyh efendi demez,
hiçbir şeyh efendi demez, müridine uçaktan atla, uçurumdan kendine at aşağı, yok işte şuraya at buraya, ne iş var? şeyh efendi dedim, bir laf söyler, dinlemezsin, oradan kaybedersin dedim, böyle söz söyleme dedim, bir şeyh kime diyecekmiş uçaktan atla diye, neredeyse kırk kilo varacak benim dervişliğim, otuz kırk tane şeyh tanıdım, elli tane, altmış tane şeyh tanıdım, en ehliyetsizi dahi demez bunu, en ehliyetsizi dahi demez, ehliyetsiz dervişlere der, para getirin, zekat getirin, mal getirin, mülk getirin, yedirin,
içerin, altıma bir tane es alın, yani şeyh dedin, öyle dolaşır, kapıya bir tane nöbetçi koyun, etrafa da on tane koruma koyun, kulaklıkları da koyun, ne oldu? şeyhi koruyorlar, koşuyorlar, nerede? şeyde, ne o? Yalova, gemi, o arabalı vapurda, herkes böyle, kulaklıklar, şeyh efendi orada, dedim hayırdır, Mossad onu öldürecekmiş, evet, korumalar, takımlar, mesela kulaklıklar böyle, e dedim, Mossad'ın aleyhine hiçbir şey söylemedik o bugüne kadar, dedim, ama Mossad, tehlikeli görmüş onu, halbuki kendi yetiştirdi, Mossad'ın yetiştirdi,
dedim, sakın Mossad yetiştirdiği için, kendi elemanı koruyor olmasın, dedim, kızdılar bana, bunun gibi, kemale ermemişler ya, insanların şirkine sebep oluyor, aysa Allah, şirke düşeni hiç affetmiyor, işte, bir kısım, bu tip, kemale ermemiş, sufilerin üzerinden, ve Allah'ın üzerinden, Hz. Mevlana diyor ki, yani, ey iki gören, ey iki gören, sen nasıl Allah'ı göreceksin, neden, sen henüz daha vahdete ulaşmayan, oysa Allah, göründü mü, evet, bunu da kabul etmiyor ya, Türkiye'deki şimdi, alim, ulema kesimi, Allah görülmez diyor,
ben de bastırıyorum, Allah görülür, rüyada da görülür, zahirde de görülür, batında da görülür, halde de görülür, her türlü şekilde, Allah görülür, çünkü Allah var, Allah var, ama, iki gören göremez, iki görüyorsa, şirk zaten o, iki görmek, tabi burada Hz. Pir, biraz da böyle, vahdete vücuda doğru, kanat çırpıyor, vahdete kanat çırpıyor, zaten mesnevi tarif ederken de, o diyor ki, mesnevi bir vahdet kitabıdır, gelsin, aleyküm selam, hoş geldiniz, Allah razı olsun, buyurun, iyisin, Allah'ım da olsun, hoş geldin, Allah razı olsun,
özür dilerim, devam edeyim ben, Hz. Pir, mesnevi tarif ederken, diyor ki, bu bir vahdet kitabıdır, yani birlik kitabıdır, o zaman, iki gören, çünkü, beytte diyor ki, ey iki gören, ey iki gören, sen sevgiliyi nasıl gördün, buna imkan var mı, yani sen, tevhide ulaşmadın, kemale ermedin, tevhide ulaşmadığından, kemale ermedinden, seyri sülukunu tamamlamadığından dolayı, sen iki gördün, ama seyri sülukunu tamamlamış olsaydın, kemale ermiş olsaydın, o zaman sen Allah'ı, hem zahirde, hem batında görecektin, hem çıplak gözle,
hem gönül gözüyle görecektin, çünkü, uzun, hadisi kudsi, hani bir sabah, Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri, namazı kıldırmak üzere, yanımıza çıkmadı, neredeyse güneşte olmak üzereydi, çabucak tıktı, hemen namaza çağırdı, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kısa surelerle, hemen namazı aceleyle kıldırdı, selam verince, bize seslenerek, olduğunuz gibi, saflarınızda durun dedi, sonra bize dönüp, şöyle söyledi, şimdi size, beni bu sabah alıkoyan neydi, onu anlatacağım, ben gece kalktım, abdest aldım,
takdir edildiği kadar, namaz kıldım, namazımda uyku bastı, üzerime ağırlık çöktü, birden Rabbim, en güzel surette görüldü, bana ey Muhammed diye buyurdu, hadisi kudsi uzun, Tirmizi'den bu, ama vaktinizi almamak için, buraya kadar, hani Allah'ın, görüldüğüne dair, ölçü olsun diye, bu hadisi kudsi aldım, demek ki, vahdede ulaşınca, birliğe ulaşınca, seyir-i sülukun tamamlanınca, Allah'ı görürsün, kemale erince, Allah'ı görürsün, ama Hazreti Pir, burada kemale ermeyen, vahdede ulaşmayanlara, atıfta bulunuyor,
diyor ki, sen iki gördün, sen bana efsun okuma, yani, sen görmedin halde, bana, gördüğünü beyan etme, bunu söyleme, ve, aklının almadığı, kalp hali olarak, yaşamadığın, tasavvufi meselelerin, içine girip de, insanları imanından etme, vahdedi vücuttan konuşacağım diye, insanların imanını yok etme, şirke düşürme, kadereyi düşürme, örneğin, Cebriye'yi düşürme, örneğin, az önce, söylediğim gibi, hani, ismini de önceden zikretmiyordum, kimsenin artık, zikrediyorum, hep o yüzden de kızıyorlar bana, ama ümmetin uyanması lazım,
hani Ahmet Özhan dedi ya, yani, Adem topraktan yarattım, diyor Cenab-ı Hak, topraktan mı yaratılırmış, bir de dalga geçer gibi, tın tın topraktan yarattım, dedi, insanlar kimya okuyor, fizik okuyor, şimdi, nasıl insanlara topraktan yaratıldığını göstereceksiniz, dedi ya, Ayet-i Kerime'yi inkar etti, işte insanların, insanları şirke düşürüyor, bir kısım ehli tasavvuf, böyle, sanki, yüksekten konuşuyormuş, edasını verip kendilerine, olmayanı konuşuyorlar, ey ağır canlı, bin yedi yüz elli beşinci beyt, sen onu hor gördün,
çünkü çok ucuz aldın, ucuz alan ucuz verir, çocuk bir inci, bir somuna değişir, sen bu hakikat bilgisini, sen bu Kur'an sünnet sufiliğini küçük gördün, hor gördün, sen bunu önemsemedin, sen sufili, aşıklığı önemsemedin, sen dini de önemsemedin, sen dini önemsemediğinden dolayı, az bir pahaya sattın, sen sufiliği de önemsemedin, sen kolay buldun çünkü, mücadele etmedin, gayret etmedin, sen yırtınmadın, sen bir mürşidi kamil bulayım diye dolaşmadın, sen sabah namazından sonra göğe bakıp da, bana bir mürşidi kamil deyip yalvarmadın,
gözyaşı dökmedin, ucuz buldun, birisi geldi sana, gel bizim şeyhimiz var, dersimiz var dedi, aldı getirdi seni, sen böyle bir arayışın ne olduğunu bilmiyorsun, sen aramadın, veya bugünkü Ümmet-i Muhammed'in topyekün, dini ucuz bulması gibi, yaşadıkları vatan topraklarını ucuz bulması gibi, evini, eşini, çoluğunu, çocuğunu ucuz bulması gibi, hani böyle basit evlenir bir kimse, yani bir kadın hiçbir şey istemez, mehir istemez, çeyiz istemez, adamın aptalı, adamın aptalı, adamın ahmağı, o kadını, kadına kıymet vermez,
veyahut da bir kadın, böyle hemen basitçecek, böyle bir dosdoğru bir adamla, evlenir, onunla beraber olur, adamın kıymetini bilmez, veyahut da bir sufi, bir derviş, böyle bir, düzgün bir dergahla tanışır, düzgün bir şeyhle tanışır, hani böyle kolay oldu ya, ona kıymet vermez, ona değer vermez, hani o şeyh bir de elinin altında, telefon telefon, git git, gel gel, yani günlerce bekleyip de camın arkasından görecek, camdan seyredecek, öyle değil, ya sünnet-i seniyye tabi, istediği anda görüşebiliyor onunla, o kıymetsizleştiriyor onu,
değersizleştiriyor, öyle ya, şeyh dedin gitmeli, Hilton'da ömre yapmalı, Hilton'un camından, aşağıdaki derviş ana böyle el sallamadı, onlar da aşağıdan böyle cezbe geçirmeli, şeyh dedin öyle olmalı, şeyh dedin dervişlerden para pul toplamalı, görüşmemeli, şeyh dedin öyle olmalı, yani şeyh öyle anında görüşülürmüş mü, anında şeyh efendinin yanına gidilirmiş mi öyle, hem de hiç edebe, adaba bakmadan, palas pandıras, veya hiç edebe, adab olmadan, yani böceği bile soracak ona, ha cama geldi bir tane böcek, efendim ne manası vardır,
tabi, cama sabahleyin, namaz kıldım, namaz kıldıktan sonra, dersimi çekerken, cama bir tane kumru geldi efendim, hikmeti nedir, ucuz, anında buldu çünkü onu, veya önünden bir tane köpek geçti, köpek ona doğru dönmüş dönmüş bakmış, tabi, sen şeyhsen, rabuta edeceksin, köpeğe de rabuta edeceksin, neden baktın diye, köpeğe de soracaksın, bu dervişe neden baktın, ucuz buldu çünkü, bir gün, şeyh efendi hazretleriyle, bir yere gittik, bir ilçeye, oranın zakiri diyor, biz şimdi oturduk böyle, diyor ki, efendim, herkes size istediği anda ulaşabiliyor,
ben çok açık konuşacağım şimdi, diyor ki, işte benzilciler var, gidiyorlar şeyhlerine, üç gün, dört gün, beş gün, orada bekliyorlar, caminin altında yatırıyorlar, göremiyorlar, ona karşı bir aşıklıkları var, aşkla duruyorlar, filancı yere gidiyorlar, görüşemiyorlar, pişmanca şerefendiyle görüşemiyorlar, efendim diyor, sizi biraz geriye doğru çeksek, göstermesek, görüştürmesek, sizin kıymetiniz artsa, böyle koltukta oturuyor, şerefendi ellerini bağladı böyle, öyle söyleyince, yaptı, cevap vermedi hiç, hiç cevap vermedi,
onun evinde de misafiriz, sonra yalnız kaldık, tabi o hizmet için girip çıkıyor, döndü, usta efendi, sen de mi böyle düşünüyorsun dedi, hayır efendim dedim, sen nasıl düşünüyorsun dedi, efendim, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kendini geri çekmedi dedi, ashabıyla hep beraberdi, her namaz vaktinde çıkardı, mescidine, ashapla namazı kılar, onların sorularını cevaplandırırdı, onların haliyle hallenirdi, açı bilirdi, toku bilirdi, ben şey, şey efendi sorduğu için söylüyorum, dedim efendim, laf uzattım hakkınızı helal edin,
yok yok anlat Mustafa Efendi dedi, ben anlatmaya devam edeyim, Allah Resulü'nün, sahabeye karşı olan, sünnetleri, davranışlarını anlattım, dedim, sünnet bu efendim dedim, sizin yaptığınız dedim, haşa size dedim, böyle söylemek haddime değil, sünnet-i seniyenin tam ortası efendi, âlâ Mustafa Efendi dedi, âlâ dedi, hiç seslemedim ben, neyse, o arkadaş işte şey yaptı, bana dedi ki, bana anlattıklarını anlatır mısın dedi, emredersiniz efendim dedim, dedim, sünnet-i seniyye bu, peygamber sallallahu ve sellem hazretleri,
böyle davrandı, ama dedi böyle kıymet bilmiyorlar dedi, hangisi kıymet görmüş ki dedim, mürşid-i kamilleri, bu durdu, devam et Mustafa Efendi dedi, yerlerinden sürülmüşler dedim, sürgün edilmişler, kapılarına boynuz asılmış dedim, Hz. Mevlana'ya iftira atmışlar, Abdülkadir Geylan Hazretleri sürgün yemiş, Ahmet Er Rufa Hazretleri sürgün yemiş, Hz. Mevlana Cerahat-ı Ruma Hazretleri'ne olanca iftirayı atmışlar, hâlâ daha iftira atıyorlar, bakın ona, bakın hâlâ dağıtıyorlar, işte Niyazi Mısır'ı şöyle olmuş, ben anlattım,
dedim ki, hangi mürşid-i kamil sağlığında, sağlığında kıymet görmüş ki dedim, eğer bu dünyada kıymet aranıyorsa, bu kıymet yok, dedim, böyle olunca, dervişler, bu ham sufiler, ucuz buluyorlar, ham müminler, ucuz buluyorlar, ucuza satıyorlar, ham hafızlar, hafızlıklarını ucuza satıyorlar, ham alimler, alimliklerini ucuza satıyorlar, çünkü, bir çile yaşamadılar, bir çile görmediler, bir çile görmeyince, böyle bir zorlanmayınca, o yüzden de, ucuza satılıyor, Hz. Pirde diyor ki, ucuz alan ucuz verir, çocuk inciyi bir somuna değişir,
çocuk aklı olunca, sufide, incinin kıymetini bilmiyor, üstadını şurada kapı uzak, oturduğu yerden satıyor, sufiliğini, oturduğu yerden satıyor, adım atmasına gerek yok, sebep, ucuz buldu çünkü, sebep, sünnet-i Resulullah'a, o üstadın, o şeyhin suçu, sünnet-i Resulullah'a uymak, dervişlerle yiyor, dervişlerle içiyor, dervişlerle seyahat ediyor, dervişlerle hemhal oluyor, onların dertleriyle, sıkıntılarıyla ilgileniyor, onların rüyaları, halleri, her şeyleriyle, gücü yettince, ilgilenmeye çalışıyor, o onu ucuzlatıyor.
Çevrenizde, etrafınızda da vardır, her türlü insan vardır. Bir sen tevazu gösterirsin eşine, o anlamıyorsa bunu, seni ucuzlatır. Sen alçak gönüllü davranırsın, tevazulu davranırsın, hizmetkar davranırsın, o kendini bir şey zannetir, seni ucuzlatır. Allah muhafaza eylesin. Oysa gerçek manada aşk, yedi göğü de, yedi yeri de, arş-ı alayı da, lef-i mafuzu da, kürsüyü de, cenneti de, cehennemi de, her tarafı aşk sarmıştır.
Ve aşkın gür sedasıyla, bütün varlık cilvelenmektedir. Bütün varlık, varlığın her zerresi, aşkın cilvesiyle cilvelenir. Ve varlığın her zerresi, tabiri caizse, Allah der, gür sedasıyla, Allah'ı zikreder, Allah'ı anlatır. Ama o insanlar, o bu konudan habersiz olanlar, kulakları duymaz, gözleri görmez. Kalpleri mühürlenmiştir, kalben de duymaz. İşte, Hz. Pir de bunları söyleyerekten diyor ki, onlar ne yaptılar? Ucuza sattılar. Şimdi kendisini anlatıyor.
Şimdi kendisini anlatıyor. Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki, evvel gelenlerin de aşkları da, evvel gelenlerin aşkları da, benim bu aşkıma batmış, yok olmuştur. Sonra gelenlerin de aşkları da, benim aşkıma batmış, yok olmuşlardır. Hz. Pir tabiri caizse, böyle bir en tepe noktadan vurdu şimdi. Tebitten beri o tevazu etmişti. Kemale ermeyenlerin, hallerini anlattı bize. Vuslata ermeyenlerin, halini anlattı bize. Şimdi de tabiri caizse, şatahatın dik alasını yaptı. Zirveye koydu bayrağı. Dedi ki, ben öyle bir aşka gark olmuşum ki, evvel gelenlerin aşkları da, benim bu aşkıma batmış, yok olmuştur.
Sonra gelenlerin aşkları da, artık o aşkın kendisi olmuş. Aşkın kendisi olunca, evvel gelenlerin de aşkı onda batmış. Sonra gelenlerin de aşkı onda batmış. Öyle Pir Efendiler vardır. Her zamanın kutbu da böyledir. Her Pir Efendinin, kendine ait farklı bir özelliği vardır. Onun kendine ait bir karakteristik özelliği, her Mürşid-i Kamil'in de kendine has bir özelliği, bir karakteristik durumu vardır. Mesela, özür dilerim, Abdülkadir Geylani Hazretleri'nde, öyle kerametvari haller tecelli etmiştir ki, ondaki kerametvari haller, başka Pir Efendiler'de görülmemiştir.
Örneğin, hep keramet üzerine yürümüştür. Ve tabiri caizse, hani onun sözüdür ya, kim benim ismimi zikretse, Allah'ın izniyle ben orada olurum, sözü ona aittir. Allah'ın Kadir ism-i şerîfi, benim üzerimde tecelli etmiştir. Benim adım anıldığı yerde, ben oradayımdır, Allah'ın izniyle der. Mesela Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin, böyle bir tipik, kendine has bir özelliği vardır. Örnekliyorum, Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri'nin, akıl ve kalp, kalp mantelitesi ve maneviyatı, öbür Pir Efendiler'de, böyle kıyaslama gibi gelmesin size, öbür Pir Efendiler'de bu kadar yüksek değildir. Mesela en işin içinden çıkılmaz manevi meseleleri, Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri, yeni lafızlar, yeni manalar üreterekten anlatmıştır.
Öyle şeyler anlatmıştır, füsusunda, fütuhatında. Bunu normal bir akıl kabul etmez, normal bir kalp kabul etmez. Ama o meseleyi anlayan bir kimse de, o manevi hali idrak eder. Ayrı bir tecelliyattır bu. Öbür Pir Efendiler'e baktığınızda, böyle bir şeyi görmeniz zordur. Mesela Hz. Mevlana'dan, şimdi bugün mesnevi okuyoruz, Hz. Mevlana'da, aşk üzerine, ordunevüs profesör gibidir, aşıklık ve aşk üzerine, Hz. Pir'in üzerinde, bu aşkın ve aşıklığın hallerini, örnekleyerekten anlatabilenin, çok zordur.
yani siz komple sufi dünyasına bakmış olsanız, Hz. Mevlana'nın aşkı ve aşıklığı anlattığı gibi, hiçbir kimse de bulamazsınız bunu. Çünkü Hz. Pir, aşkın ve aşıklığın doruğundadır. Bakın, doruğundadır. Ve daim, şu anda da doruğundadır. İşte Hz. Pir diyor ki, ben öyle bir aşka gark oldum. Gark olmak eski bir terimdir. Gark olmak, boğulmak, onun içerisinde yok olmak, onun içine girmek. Hani gark oldu, yani işte denize gark oldu, denize doydu. doydu veyahut da yemeğe gark oldu, yemeğe doydu. Ben diyor, öyle bir aşka gark olmuşum ki, evvel gelenlerin aşkları da, benim aşkıma batmış, yok olmuş.
Yani kendisinden önce, ne kadar aşık olanlar varsa, hepsinin aşkı, Hz. Pir'in aşkının önünde, ceket iliklemiş. Diyor ki, benden sonrakilerin de aşkı, bende gark oldu, yok oldu. Kendisinden sonra gelecek olan aşıklar da, maneviyatta, ruhlar aleminde, ayağını sabit ede Arabice, ayağını sabit ede, hepsi de, Hz. Mevlana, Celalettin Rum Hazretleri'nin, aşkının önünde, ceket bağladılar, aşıklıkta.
O, öylesine bir aşık. Şimdi, bir kimsenin aşkını anlatabilmek için, o olmak gerek. Eğer, o değilsen, onun aşkını anlatmaya gücün yok. Haddin de yok. Birisinin aşkını ancak tarif edebilirsin. Gördüklerin kadar tarif edebilirsin. onun yazdığı bir şey varsa, yazdıkları kadar tarif edebilirsin. Ama onun aşkını anlayamazsın. Onun aşkını çözümleyemezsin. Hallâc-ı Mansûr, enel hak derken, onun duygusunu, onun manevi halini, sen tanımlayamazsın. O olman gerekir.
o olmadıysan, senin kalkıp da, papağan gibi, enel hak demeye hakkın yok. Bunlar sufiler. Ne yazık ki, bunları böyle dillerine pelesenek ediyorlar. Veyahut da, sufi görünümlü kimseler, ne dedi Hallâc-ı Mansûr, enel hak dedi, yani ben de hakkım. O manada söylüyor. Deme. Veyahut da, Muhyiddin İbni Arabi gibi olacağım diye düşünüyor. Onun sözlerini aktarıyor. Yapma kardeşim. Yapma. Haddini bil. De ki, ben sufilik öğrenmeye çalışıyorum. De ki, ben o yolun tozu olmaya çalışıyorum. Tevazulu ol. Hani birisi böyle, işte, Mesnevi, Mevlana aşık.
Kulağına hafiften eğildim. Senin şemsin kim dedi. Hafiften böyle. Kimse duymadı. Nasıl yani dedi. Hz. Mevlana'nın bir şemsi vardı dedi. Mevlana'yı, Mevlana'dan şemsiydi. Senin şemsin kim? Biz okuyoruz dedi. Hz. Pir Mesnevi de diyor ki dedim, aşk okumakla öğrenilmez. E dedim, nasıl olacak? Sen Hz. Pir'le ters tarafta durdun. Hz. Pir diyor ki, aşk okumakla öğrenilmez. Ya, yaşamak gerekir. Aşkı, su gibi değil, acı zehir gibi içmek gerekir. Karşıdan bakıldın da, aşıklık veya aşk sana su gibi görünür.
Senin gördüğün su öyle değildir. Onu, ehli sufi ne güzel tatlandırmış, aş şerbeti demiş. Herkes de zannediyor, o çok tatlı bir şey. Yok kardeş, sen acıyı tatlandırıyorsun. Sen acıyı tatlı gibi yiyorsun. sen acıyı, gamı, kederi, bal kaymak gibi yiyorsun. Oh, o sevgili bana acı göndermiş. Demiyorsun. Dersen, gücüne gider. O sevgili bana, dert, gam, kasavet göndermiş. Erinirsen, şikayet edersen, o sevgili gücenir, bakmaz yüzüne. Ya, o hep seni sevmiştir. Aşya, acı tatlı gelir.
Aşya, tatlı acıdır. Sebep, yok. Bir şeyde çile yok ise, az önceki gibi kıymeti olmaz. Bir şeyde acı yok ise, yok. Onun kıymeti olmaz. Hangi peygamber, acısız, ağrısız yaşadı? Ne dedi Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, dedi ki, imtihanın büyüğü, sıkıntının, çilenin büyüğü, peygamberlere, ondan sonra, velilere, mürşitlere, ondan sonra, velilerin, mürşitlerin etrafında olanlara.
Kardeş, sen rahat yaşayacaksan, bir mürşide uğrama. Sen bu dünyada, rahatını düşünüyorsan, sen aşk meydanına çıkma. Otur evinde, Esra Yeril'i seyretsen. Sen yola çıkma hiç. Sen otur evinde, dizi seyret. Dizi manyağı ol. Aşk, öyle değildir. aşk yolu da öyle değildir. Öyle sıkıntısız aşk yolu yok. Dertsiz, gamsız, kasavetsiz bir yol yok. Öyle bir şey yok. Ya da, bize yoktu. Ama, tarih boyunca öyle olmuş. Hangi mürşid sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi topluluğu sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi topluluğu imtihan olmamış?
Problem yaşamamış? Böyle bir sufilik yolu yok. Böyle bir aşıklık yok. Sen düz yolda giderken, ayağını taş alır senin. Muhallebi yerken dişin kırılır senin. Sen muhallebi dersin, içinde hiçbir şey yok dersin, kocaman mıh gibi çivi çıkar, ağzını parçalar senin. Sen dersin ki, ben o kadar karıştırdım, bunun içinde çivi yoktu. Yavrum benim. Muhallebi bile yerken dişin kırılır. O yol öyle bir yoldur. O yüzden Hazreti Pir, yani ben öyle bir aşka gark olmuşum. Bu beyti Allah affetsin, şerh etmek benim haddime değil. Çünkü o olmak gerek. O olmuyorsan, susman gerek. Edep gerek. Allah bizi affetsin. Edepli olmak gerek.
En büyük erdenliliktir edepli olmak. Haddini bilmek, sınırını bilmek. Ve o haddi ve sınırı aşmamak. En büyük edeptir. Rabbim bizi onlardan eylesin. Böyle birkaç satır da, Mustafa Özbağ'dan olsun. Aşka gönül verdiğim zaman bayram bildim. Ben öyle bir güzelin aşkına düştüm. Benim varımı, yoğumu satın aldı. Beni kor ateşlere attı. Ateşlerde yandım. Gözlerim senin yüzünden başka bir şeye bakmamakta. Perişan gönlüm. Seni bilmeden sevdi. Seni tanımadan zikretti. Hamd etti. Aşka gelince, diller lal oldu. Kelimeler bitti.
Aşk, öyle bir şey. Ben o aşkı, Hz. Pir devam ediyor. O aşkı, kısaca söyledim. Tamamıyla aynı anlatmadım. Anlatacak olsam, hem dudaklar yanar, hem dil. Ben kendi aşkımı, kısacık anlattım. Bir beyt de bitti. eğer ben o aşkı, kısaca söylemez, uzatır, anlatırsam, hem dudaklar yanar, hem dil. Yani, bunu konuşacak kelime bulmak mümkün değil. Bunu söyleyecek dil mümkün değil. Çünkü aşk, kelama gelecek bir şey değil. Aşk, dile gelecek bir şey değil. Ancak ucundan, kıyısından, dile çok az bir şey gelir. Onu söylersin. Ey, akıl kitabından aşkı öğrenmeye çalışan.
Bu aşk meselesinin tamamını, asla eremezsin. Ben iki alemi bir edip, öylesine sevdim. Onun aşkından başka, her şeyi, fani bildim. onun aşkından, şehrin delisi, divanesi oldum. Onun aşkından kınandım, harabat oldum. Ey, sözle, aşktan den vuran, ey, dille, aşkı anlatmaya çalışan, seninle sözümüz yok, lafımız yok, kelamımız yok. biz de aşkı, aşkı kısaca, böyle tarif ettik.
Aşkı şerh etmeye çalışmak, aşkı şerh etmeye çalışmak, bir başkasının, maaşı olan aşkını, şerh etmeye çalışmak, Mustafa Ezban'ın haddine değil. Rabbim haddi haştırmasın. leb, yani dudak dersem, maksadım, leb-i derya, yani deniz kıyısıdır. la, yani hayır dersem, muradım illa, ancak, evet'tir. Bakın, aşığın dili değişti. Eğer diyor, leb dersem, maksadım, leb-i derya'dır, yani deniz kıyısıdır. la, hayır dersem, muradım illa, ancak, evet'tir. Tersine, hani bizim Türkçemizde, bir dil vardır, leb demeden, leblebeyi bil diye.
Hz. Pir'de, böyle kısa, konuşuyor. Aşıklar, aşkı, rumuzla anlatır. Onların, kelamları, hikmettir. Çok, kelam konuşmazlar, Mustafa Özbağ gibi. Biz böyle, kelama vurmuşuz. Böyle, çok çok konuşuyoruz. Allah bizi affetsin. Ama, o aşktan, haberdar olmayan, aşıklıktan, haberdar olmayanları, mahrum bırakmamak için, onları da hikmetsiz, yolsuz, usulsüz, usulsüz, bırakmamak için, öyle kıyısından, köşesinden anlatırlar, rumuzlu bir şekilde.
O, sufi, kalbi ve aklı çalışıyorsa, o rumuzu anlar, oradan yol alır. Ama, sufi, kalbini çalıştırmazsa, o lafızdan bir şey anlamaz. O, rumuzdan anlamaz, rumuzdan anlamayan, sordukça sonra, sordukça sonra, şöyle düşünmez, henüz daha bunu anlayacak, kalbi hale gelmemişim.
Henüz daha bunu anlayacak, tevhid haline gelmemişim. Hani anlatırım ya, evde dört çiftlik, avnikonun, füsus şerhi var. Şeyh Efendi geldi, kitabı çekti, oku dedi, okudum oradan bir pasaj, anlat dedi, anlattım, sen bunu okuma dedi, emredersiniz efendim dedim, koydum kitabı. uzun yıllar sonra, tekrar çekti, aynı yer, tevhid bahsiye. Oku dedi, okudum, ne anladın dedi, anlattım, bunu okuyabilirsin dedi. Demek ki okuyacak hale geldiysen, okumama gerek yok dedim, bir daha kapağını açmadım. Ne okuyacağım ki dedim, kapağını açmadım. İşte, aşıklık, bu rumuzları çözmekle başlar. Hani eskiler, çok soru soranı demişler ki, yok, bu öğrenmek için değil.
Sufi, çok soru sormaz. Peygamber size ne verdiyse alın, fazlasını isteme. Bu, zekatla, malla alakalı, sufiler onu ilimle alakalı, uyururlar. Manayla alakalı. Sana verilerini al, kabul et, bak işine. Sana verilerini al, peygamber sana ne verdiyse al. Hani bazıları söylüyorlar ya, şeyhimi ayrı tutuyorum. Geldi, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bana görev vermek istedi. Ben, ben layık değilim. Ben bunu kabul edemem dedim. Ayeti kerimeyi inkar etti. Ne verdiyse alın dedi. Allah emretti.
İşte, sufi de, üstadından ne gelirse alır. Reddetmez. İnkar etmez. Bazen dervişlerde de oluyor. Ben layık değilim. Haa, üstadın layık olmayanı verdi. Öyle mi? Bilemedi. Öyle mi? Kime ne layık bilemedi. Layık olmayanı verdi. Öyle mi? Anlamadı. Hemen, dersini ver geri. Hemen. Hemen. Sufilik ince yol. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, büyükler, rumuzlarla, işaretlerle konuşurlar.
Ve, sufiler de, leb demeden, leblebiyi anlarlar. Anlamaları gerekir. Ve, anlamayanlar da, sadece, cümleleri, kelimeleri işitirler, kalırlar. Ben, perşembe gecesinden, sohbeti kapatıyorum. Buradan, perşembe gecesine götüreceğim sizi şimdi. Ey, Bosnevi, sır fâş etme. Hakkı zikret, telaş etme. Özün, esiri, hiraş etme. Pek çok güzel, ehyam olur. Bu da senden hediyeydi bize. Perşembe günü akşam, ki, sohbet dinleyenler için, üstadın sohbeti.
Aslında, ne güzel böyle, o zat-ı muhteremi, bizi, tabiri caizse, yaşadık. Böyle yaşattı. Ondan sonunda, son demi vurdu. dedi ki, ey, Bosnevi sırrı fâş etme. Demek ki, ne yapıyormuş, ehli kemal olanlar, sırrı fâş etmiyorlar. Rumuzlarla konuşuyorlar. İşaretlerle konuşuyorlar. Hakkı zikret, telaş etme. Her daim, sen Allah'ı zikret. Sen, kendini telaşa verme. Ama rızıktan, ama manadan, ama zahirden, ama batından. Allah'ı zikrediyorsan, hakkı zikrediyorsan, telaşa mahal yok. Özün, esiri, firaş etme. Sen, özünü bil.
özünü tanı. Özünden uzak durma. Onu bil. Pek çok güzel, eyyağım olur. Hamdolsun. El Fatiha. hemen selamadım. Üstadımız, burada, tabii bu konuda, böyle bize birkaç sefer de, ya bana, ne o, şeyi, mikrofonu uzatmayın.
Ben onun söylediğini söyleyeyim, hakkını helal etsin. İki kişinin arasında konuşulan sırmış ama, bizim aramızda böyle, bu kadarlık naz niyaz olur diye, düşünerekten söylüyorum. İşte, böyle, beni şöyle tanıtma. Üstadımız, malum, Bosna Meclisi, Mesaih Başkanı, Sırrı Efendi, vefat ettikten sonra, o makamı, Üstadımıza layık gördüler. Seçimle, o makama geldi, oradaki, Üstadlar, Şeyhler tarafından. Güzel çalışmaları var, hamdolsun. Böyle, çok, böyle, ince bir şekilde, tevazu ediyor. Diyor ki, hani, bana mikrofonu verme, işte, ben, utanıyorum konuşmaktan diye, öyle bir beyanda bulundu. Fakat, Allah razı olsun kendisinden.
Üstadımızdan da aldığımız bir hedef var, onunla sonun. Böyle bir, misafir, Üstad gelince, Şeyh Efendi, bunu böyle, yapardı. Sözü de, ona verirdi. Duayı ona verirdi. Fatiha'yı ona verirdi. Biz de ondan öğrendik. Böyle, onun yanına, gelirlerdi ziyarete. Ben, öyle, karşılaştığımda, böyle, gördüm ondan. O yüzden, Allah razı olsun, o bu konuda, bize, bir, tevazu, incelik, edep gösteriyor. Allah razı olsun ama, misafirimiz, aslında, misafir de değil, ev sahibi. O yüzden, ben, Bosna'ya gittiğimde, kendimi ev sahibi olarak görüyorum. Hiç kendimi, orada, tekkede, hiç misafir olarak, görmedim kendimi.
Zaten, ilk tanıştığımız günden itibaren, kardeş dergahımız dedik. Kardeş olarak, birbirimizi, manevi kardeş olarak, birbirimizi tanıdık, gördük, öyle bildik. O yüzden, inşallah, Cenab-ı Hak, ebedi olarak, kardeşliğimizi, tesis eylesin. Amin. Nefsimize uydurmasın. Amin. Ben, bu dünyadan, göçüp gidince de, inşallah, geride kalanlar, kaçını, mesudiye tekkesini, kendilerine kardeş tekke, kardeş dergah olarak görüp, birbirleriyle olan muhabbetlerini, birbirlerine olan saygılarını, sevgilerini, hürmetlerini, devam ettirecekler,
inşallah. Amin. Bunlar miras gibidir, manevi miras gibi. O yüzden, bu manevi miraslara da, sahip çıkacak kardeşlerimiz, inşallah. Şeyh Efendi Hazretleri'nin de, yaşı, benden küçük değil. Ondan sonra, biz artık böyle, yavaş yavaş, yavaş yavaş, böyle, hani, belli, dünya üzerindeki, yaş haddi. O yüzden, artık bundan sonra, arkamızdan gelen kardeşler, gençler, bu ilişkileri, daha da, kardeş dergah olarak, derinleştirip, ve bir ve beraber olup, örnek olarak.
Çünkü böyle, insanlar, dergahlara laf söylüyorlar, tekkelere laf söylüyorlar, o ona gitmiyor, o ona hakaret ediyor, o ona laf söylüyor. İnsan, bu hoş bir şey değil, sufiler arasında. Ama inşallah, bizim kardeşliğimiz, baki, muhabbetimiz, baki, inşallah, ebedi olarak, devam eder. Üstadım, söz sizde. Buyurun. Ben, Mustafa Abey'den izin almak lazım. İzin verdiği için, siz de, Bosna Hersek'te, Ucak Doğu, bir selamlar. Bayram şerefimiz, mübarek olsun.
Enes hakkında, Bosna Hersek'te, yaptığı olan, iyilikleri, çalışmaları, bu şekilde, bu şekilde, hoca olarak, anlatmaya çalıştık. Bir hayli, Türkiye'ye, savaş esnasında, savaş son, sonra, savaştan sonra, bugüne kadar, bir hayli, eserleri yaptık. Binin üzerine, Dikavya, devletin, sayesinde, belediyelerin, sayesinde, özel, kurumlar, iş adamları sayesinde, Bosna Hersek'in, o yaraları, kapatmaya çalıştılar. Ve, Osmanlılar'dan kalma, bizim ecdadımızdan kalma, olan eserleri de, hem restoran ettiler, hem de ediyorlar. Hepinizden razı olsun, Türkiye Cumhuriyeti'nde, Allah razı olsun.
Başlığında bulunan, olanlara da, Allah razı olsun. Yardım etmiş, olanlara da, Allah razı olsun. Amin. Ve, son, yaptığı olan, iyilik işte, size belediği sayabilirsiniz. Etika, bunun üzerinde, büyük bir, faaliyet gösteriyor. Orada, hem müze kuruyor. Yani, oradaki, suikirme ile ilgili olan, müzeyi kuruyor. O müze, inşallah, yakın zamanda, açılacak. Onun son, bir çalışma, yani büyük olan çalışma. Bunun, yanında, küçük çalışmalar, gibi falan, devam ediyor. hani, tekrar tekrar, hepinizden Allah razı olsun. Amin. Çünkü, oradaki kardeşlerimize, yardımda bulunduğunuz için, maddi, manevi, duamızla, işte, Bosna-Helsi, ayakta bir şekilde, kalıyor. Türkiye'de, 81 vilayet var, galiba.
81 vilayet var, aslında 82 vilayet var, Bosna-Helsi'nin. Allah sizlere razı olsun. Amin. Ne diyeyim işte. O kadar efendim. Helal ediniz. Allah razı olsun. Geceniz hayırlı olsun. Hakkınızı helal edin. El-Fatiha. Ma selamat. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.