mustafaozbag.org

Mesnevi Şerîf Şerhi /1715.Beyit 09.09.2023

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 9 Eylül 2023 · 51:24

Euzû billâhi mineşşeytanurracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftâli zikr fâlemennâhu, Lââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââ ve cümle ümmet-i Muhammed'e
hakkı hak, batılı batılı bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Ecmain. Geçen haftadan kaldığımız yerden inşallah devam edeceğiz. Allah izin verse. 1715. 15. beytte kalmışız. 1715'ten inşallah devam edeceğiz. Bir önceki hafta ah keşke gözyaşım deniz olsaydı da o güzel dilberimin yoluna saçaydım. Burayı okuduyduk. İnşallah. 1715. beytten devam ediyoruz.
Benim dudum, benim anlayışlı kuşum, düşüncelerimin, sırlarımın tercümanı, rızkını vereyim, vermeyeyim. Benim enisimdi. İlk söylenen sözlerden onu hatırlarım. Benimle ezeli bir aşinadır. Geçen haftalarda söyledim ya, burada Allah'u alem dududan kasıt bir ruh. Yani içimizdeki ruhumuz. O yüzden bu beden kafesine hapsolmuş olan ruhu Hz. Pir konuşturuyor tabiri caizse dudu üzerinden. tabi ruh malum beden oluşunca anne karnında Cenab-ı Hak onu kendi ruhundan dediği bir ruh ne olduğunu bilmiyoruz tam olarak.
Onu insan bedenine üfledi tabiri caizse. ve ruhun bedene tecelli etmesi ilahi emir. Ruhun bu noktada kendi kafasına göre hareket etmesi, kendine göre hareket etmesi mümkün değil. Ruh Rabbimin emrinde. Ruh Rabbimin emrinde olunca Cenab-ı Hak onu bedene üfleyince o bedende, o kafeste hapis kaldı. Ve onun tabiri caizse gıdası verilse de, verilmese de Allah'ın emri gelinceye kadar yani ecel gelinceye kadar bedenle ilişkisi bitmeyecek. Evet, uyku yarı ölümdür dedi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. O kimse ölünce ruh kendi katına çıkıyor, kendi katında bekliyor.
Bu ruhlar için tabiri caizse beden için bir dinlenme oluyor. Ruhlar da bu sefer kendi katlarında uykudayken onlar da kendi katlarına çıkıyor. Ama bu asla bizden ekmek istemiyor, su istemiyor. Bizden herhangi bir isteği yok. çok beden olarak biz yesek de, yemesek de, içsek de, içmesek de ruhu etkileyen bir durum değil. O yüzden Hazreti Pir diyor, rızkını vereyim, vermeyeyim. O diyor, bundan şikayet etmiyordu. Benim enisimdi. Yani benim arkadaşımdı, benim dostumdu. Vücudun arkadaşı, vücudun dostu, vücudun kendince, kendi içinde vücutla beraber hemhal olmuş. İlk söylenen sözlerden onu hatırlarım. Benimle ezeli bir aşinadır. İlk sözlenenle, elestü bi rabbikim.
Cenab-ı Hak ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra ben sizin Rabbiniz değil miyim diye sordu. Bu ben sizin Rabbiniz değil miyim demesiyle beraber ne oldu? Ruhlar da dediler ki, evet sen bizim Rabbimizsin. Araf, 172. ayet. Bir vakitte Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendileri hakkında şahit tutarak ben sizin Rabbiniz değil miyim demişti. Onlar da evet biz şahidiz demişlerdi. Bunu kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz için yaptık diyor. İşte tacir de, burada aslında tacirden kasıt da beden, vücut. Dududan kasıt nasıl ruh ise, tacirden de kasıt beden. Bu sefer o normalde birinci kelamı bana hatırlattı demesi de, işte bu ruhlar aleminde, ruhlar yaratıldığında vermiş olduğu söz, ruhun.
Biz buna aşina mıyız? Genel olarak Müslümanların yüzde doksan dokuzu değil, hani binde dokuz yüz doksan dokuz nokta dokuzu aşina değil. Yani ruhlar alemindeki kendi ruhunun, evet sen bizim Rabbimizsin, Rabbena sözüne aşina değil. Ancak seyri sülükte belli bir noktaya gelenler, bu aşinalı yakalarlar. Bu hitabı alırlar. O ben sizin Rabbiniz değil miyim sözünün hitabını alır. O zaman da ruhun, evet sen benim Rabbimsin dediğinin cevabını da bulur. Bu normalde yalnız o kimse ama hal, ama yakaza halinde bu hali yaşar. Verdiği cevabı da görür. Ama öbür türlü buna ulaşması mümkün mü? Mümkün değil. Bakın buna ulaşması mümkün mü?
Mümkün değil. Bu ancak seyri sülükte normalde o yedinci makama yaklaşırken, altının sonunda, yedinin başında, herkesin durumuna göre değişir bu. O esnada bu hitabı alır, o hitabı duyar, işitir ilk önce. Ruhun hitabını görür, duyar. Sonra da ruhun kendisini görür orada. Burada ruhun kendisini görür. Dedim aslında aslı değil, süliyet halinde. Bakar ki kendine benzer bir süliyet var. Sonra zaten o altıdan yediye geçerken de ruhları da görür. Süliyet halinde gelecek olan ruhları veya yaşayanları, süliyet halinde arı peteği gibi böyle, arı peteği gibi. Arı peteğin içerisinde hepsinin de suretleri var böyle. Böyle kimlik gibi. Karşıdan bakılmış hani var ya, kimlik fotoğrafı.
Onu küçült böyle. Diyorsun ki bu, o, bu, o, bu, o. Benzetiyorsun onu normalde. Ama tam o değil ama o. Tanıyorsun, biliyorsun. İşte burası normalde o, ben sizin Rabbiniz değil miyim? Hitabına muhatap olunan perde. Bak o perde. O yüzden normalde Hazreti Pir de bunu andırıyor. Ben diyor, biz diyor onunla aşinaydık. O birinci kelamı bana hatırlatırdı. Birinci kelamı hatırlatırdı ne? Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Kelam bu. O da ne dedi? Evet Rabbimizsin. O zaman biz hayatımızı bunun üzerine kurgulamamız lazım. Evet o bizim Rabbimiz. O bizim Rabbimizse bizim hayatımızın her alanına karışır. Bizim Rabbimizse biz Rab olarak ona iman ettiysek, ki iman etmiş olmamız gerekir.
O zaman biz bütün hayatımızı iman ettiğimiz Rabbimizin emirlerine göre, onun istediği istikamette dizayn etmemiz gerekir. Ruh devamlı bize bunu hatırlatır. Ruhun devamını bize bunu hatırlatır. O hatırlatmayı bizim duymamız gerekir. O yüzden Hz. Hz. Pir diyor ki, o benim en isimdi. Yani arkadaşımdı, dostumdu. O benim yoldaşımdı. O benim sırdaşımdı. Gerçekten de insanın iç aleminin sırdaşıdır. O öyle bir duduydu ki, sesi vahiyden gelirdi. Varlığı, varlık meydana gelmeden önceydi. O dudu senin içinde gizlidir. Sen şunda bunda onun aksini görmüşsün. O zaman o varlığı, sesi vahiyden gelirdi.
Yani ilk varlık aleminden gelirdi sesi. Ve varlık meydana gelmezden önceydi onun varlığı. Ruhlar biz dünyaya gelmezden önce yaratıldı. Bunu tartışıyorlar bazıları. İşte anne karnına meni düştü. Orada hamilelik oluştuğu zaman mı ruh yaratıldı? Veyahut da dört aylık olduğunda mı ruh yaratıldı? O zaman mı üflendi diye tartışıyorlar. Ki bu tartıştıkları zaman da ne yapıyorlar? Yanlış yapıyorlar. Bunu tabii tartışanlar, hadisleri kendilerine ölçü tutmayanlar. Hadis inkarcıları bunu tartışıyor. Oysa hadis şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki, ruhlar toplanmış cemaat gibidir. Onlardan önceden birbiriyle tanışanlar iyi anlaşırlar.
Tanışmayanlar ayrılırlar, pek anlaşamazlar. Bu harim, üslüm, ebu davud. Demek ki ruhlar yaratıldı, ruhlar yaratıldığında hepsi de bir cemaat halindeydi, toplu haldeydi. Orada ruhlar aleminde birbirleriyle ruhen tanışanlar, birbirleriyle görüşenler, başka bir hadis şerifte birbirlerini sevenler olarak geçiyor. Orada birbirlerini sevenler, burada da birbirlerini severler, burada da tanışırlar. Orada birbirlerini sevmeyenler, birbirlerini tanımayanlar, tanışmayanlar, burada birbirlerini sevmeleri ve tanışmaları bir mümkün değil. Orada birbirlerini sevdilerse, burada da birbirlerini sevecekler. Orada birbirlerini sevmediyse, burada birbirlerini de sevmeyecekler. Orada birbirleriyle tanışanlar, burada da birbirleriyle tanışacaklar.
Ama yok orada tanışmamışlarsa burada da tanışmayacaklar. Bu gösteriyor ki ruhlar henüz daha biz dünyaya varlık olarak yaratılmazdan önce yaratıldılar. Çünkü Cenab-ı Hak Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin ilk nuraniyetini ve ruhaniyetini yarattı. Ondan her şeyi yarattı. Ve bu yaratma merhaleleri tecelli ederken sonra ruhları da yarattı. Ruhları yarattıktan sonra onlara sordu ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da cevap verdiler. Evet sen bizim Rabbimizsin. Bu ruhlar aleminde henüz daha cesede ete kemiğe bürünmeden daha ete kemiğe bürünmeden ruhlar yaratılmış oldu. Böyle olunca bir de bunun üzerinde de herkes çok fazla konuşuyor. O dudu senin içinde gizlidir.
Sen şunda bunda onun aksini görmüşsün. Demek ki şunda bunda onun aksini görmüşsün. O var ama onun varlığını biz nasıl söyleyeyim elle tutup gözle göremiyoruz. Ama onun tecelliyatını ne yapıyoruz? İzliyoruz. Tecelliyatını görüyoruz. İsra ayet 85 Ey Muhammed sana ruhtan soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. Tabi bu size az bir bilgi verilmiştir. Neye göre az neye göre çok o da ayrı bir bilmece. Ama Yahudiler geldiler sordular ya Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ruhtan sordular. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir an durdu. Durduğunda vahiy geldi. Vahiy gelince hemen vahiy ile Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Yahudilere cevap verdi.
İsra 85 bu. Ey Muhammed sana ruhtan soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. O yüzden ruh yenilir mi, içilir mi, tutulur mu, gözle görülür mü, görülmez mi? Bununla alakalı size az bir bilgi verilmiştir. Ruh görülür mü? Görülür. Şunu hiçbir zaman unutmayın. Bir şeyin adı varsa kendisi vardır. Kendisi varsa muhakkak o görülür. Sen görmemişsindir, o görmemiştir, başkası görmemiştir. Adı varsa, adı varsa kendisi var. Kendisi varsa görünür o. Allah dahil buna. Sıfatlarıyla tecelli eder görülür mü? Evet. Allah rüyada görülür mü? Evet. Rüyada gördüğünüz sıfatsal tecelliyat mıdır? Evet.
Ama o kimse ben Rabbimi rüyamda gördüm demesi hak mıdır? Haktır. Sıfatsal tecelliyat mıdır? Evet. Zat mıdır? Değildir. Onun zatı her şeyden münezzehtir. Ama biz o sıfatsal tecelliyatı görse dahi o kimse ne der? Ben Allah'ı rüyamda gördüm. Ben Rabbimi rüyamda gördüm. Onun hakkı mıdır? Evet. Şöyle düşünün. Bir şeyi ben bu aldım, elime tuttum. Bu kimin? Benim. Halbuki bu ayrı bir şey benden. Öyle değil mi? Ama ben bunu elimde tuttuğum için ne oldu? Bu Mustafa'nın telefonu oldu. Bu kol kimin? Mustafa'nın. Biz şimdi çayı aldık, buraya koyduk. Şimdi siz bunu söylerken Mustafa'nın kolu çayı aldı, buraya mı koydu diyorsunuz? Yoksa Mustafa çayı aldı, buraya koydu diyorsunuz.
Öyle değil mi? Oysa benim orada sıfatım çalıştı. Benim orada sıfatım çalışmasına rağmen bana atfedildi o. Aynı şey Allah için geçerli. Allah'ın sıfatları çalışır. Fiiliyatı yaratan Allah'tır. Sıfatlar çalışır. Sıfatlar çalışırken de biz sıfatları söylemeyiz. Deriz ki Allah gördü. Oysa Allah'ın basir sıfatı çalışmıştır. Allah duydu deriz. Oysa Allah'ın Semih ism-i şerîfi tecelli etmiştir. Bakın Semih ism-i şerîfi. O zaman normalde demek ki orta yerde çalışan, orta yerde tecelli eden, tecelliyi hiç kesmeyen sıfatlarıyla Allah'tır. Ve Allah sıfatlarıyla tanınır. Ve biz o sıfatın tecelliyatından bakarız ki bu Allah bunu böyle yaptı. Allah bunu böyle istedi deriz.
Oysa çalışan bu konuda fail olan nedir? Allah'ın sıfatlarıdır. İşte ruh da bu manada Allah'ın üflediği bir şeydir. Allah'ın üflediği bir şey olduğu için, Allah'ın üflediği ne olduğunu bilmiyoruz. Ama ilk yaratılış esnasında, yaratılışla alakalı Hadis-i Kudsi'de şunu vardır. Allah kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bakın kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Ve ondan her şeyi yarattı. Kendi ruhundan ve nurundan. Yani kendi ruhunun da, kendi nurunun da gerçek mahiyetini bilmiyoruz. Bilmemiz de bu mümkün değil. Ama ismi var mı? Var. Bunun değişik tecelliyatlarını görebilir miyiz? Evet.
Değişik tecelliyatlarını gördüğümüzde bu odur der miyiz? Deriz. Ama ardından tenzih ederiz. O hiçbir şeye benzemez. Bu neyle alakalı? Bu zatla alakalı. Sıfatlarını bir şeye benzetsek dahi sıfatlarıyla da alakalı ne yaparız? Tenzih ederiz. İşte demek ki insanoğlu ne kadar ilim alırsasın, ne kadar bilgili olursa olsun, nereye kadar ulaşırsa ulaşsın, ruhla alakalı kanun, kaide belli. Ondan size çok az bir bilgi verilmiştir. O yüzden normalde bir kimse ne kadar çok bilirse bilsin, bu kim olursa olsun, hangi konuda olursa olsun, Allah'ın ilminin, bilgisinin, kudretinin, kuvvetinin yanında esamesi okunmaz. Azdır. Şimdi böyle insanlar bu ahir zamanda üç kuruşluk bir bilgi, kendilerinde çok büyük bilgili, devasa bilgi yüklü insanlar olarak görüyorlar.
Allah'ın ilminin yanında bütün kulların, hatta Adem'den bugün zamana kadar, bu zamandan kıyamete kadar bütün kulların edinecek olduğu bilgileri üst üste, alt alta koysak, Allah'ın bilgisinin yanında esamesi olmaz. Yani nokta dahi olmaz. Bakın, nokta dahi olmaz. Allah'ın bilgisinin yanında kulların bilgisinin. O yüzden ama ruhun varlığı ancak bedenin varlığıyla bilinir.
Beden olmazsa ruhun varlığı bilinmez. Beden olmazsa ruhun tecelli edeceği alan yoktur. Ve bütün tecelliyatlar bir bedene taalluk eder. Şimdi rüya görürsünüz, öyle değil mi? İşte, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyanızda gördünüz. Hepsi de ayrı ayrı görür, hepsi de bir suret üzerine görür.
Bakın, hepsi de bir suret üzerine görür. Ve o bütün herkesin gördüğü Peygamber sureti hak mıdır? Evet. Ama hepsi de ayrı ayrı surette görünür. Doğru mu? Evet. Birbirine benzeşmiş olsa dahi aynısı mıdır? Değildir. Çünkü herkesin manevi haline göre, manevi derecatına göre bir Peygamber görür. O sallallahu aleyhi ve sellemi görür. O gördüğü Peygamber midir? Evet. Şek şüphe edilir mi? Hayır. Çünkü onun şekline, şemaline şeytan giremez. Onun sesini de şeytan benzetemez. Hiçbir Peygamberin şekline ve şemaline şeytan girmez. Giremez. Cenab-ı Hak dinini ve Peygamberlerini böyle muhafaza eder. Eğer şeytanın, şeytan peygamberin şekline, şemaline girmiş olsaydı, bütün insanlığı kavasa sürüklerdi.
O şeytan, bu şeytana bu yasaklanmış. Yasaklandığı için şeytan, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin suretine giremiyor. Ben peygamberim de diyemiyor. Bunu şimdi inkar edenler var. Bunu inkar eden, hadis-i şerifi inkar ediyor. Hadis-i şerifi inkar eden de kafir oluyor. Zaten bu hadis inkarcıların da başka bir şey söylenmez. Allah bizi affesin. O yüzden normalde ruh-beden ilişkisi, ecel gelinceye kadar reddedilmesi mümkün değil. Ruh-beden ilişkisi de her daim ruhun tecelliyatının anlaşılabilmesi için, ruhun varlığının anlaşılabilmesi için lazım. E tabi bu batılılar da bunu çok tartışmışlar. Batılı materyalistler de bunları çok tartışmışlar.
Batılı teologlar da bunları çok tartışmış. Yani ruhun varlığı bedenle olan ilişkisi bunun üzerinde kendilerince çok çok derinlemesine tartışmışlar. Bunların içerisinde, tartışanların içerisinde en önemlilerden birisi René Descartes. Bu René Descartes'in enteresan tespitleri var. Ve bu enteresan tespitlerinden birisi de matematikçi, aynı zamanda astrofizikçi, aynı zamanda da felsefeci René Descartes.
René Descartes enteresan ve bu Fransız ruhun bedenden önce yaratıldığını kendince felsefik olarak ispatlamış, batıda bunu söylemiş, ne yazık ki Fransa'da tutunamamış bundan dolayı. Ve Hollanda'ya göç etmek zorunda kalmış. Ve bu kimse de, şimdi biraz felsefik bir dil konuşacağım ama, skolastik felsefenin dışına çıkmış enteresan kimselerden birisi.
Ve bu skolastik felsefeden dışarı çıkıp, biraz daha böyle kendi düşünce dünyasında, böyle batılıların tabiriyle mistik meselelere bakıp, böyle sufice yaklaşımlar gösteren enteresan bir kimse. Böyle olunca da tabii batılılar çok böyle, çok onu böyle methetmiyorlar. Ve bu çok methetip etmenleri de önemli değil.
Bu kendince, bunu böyle düşünce üzerinde bunu, hani bir kimse düşünebiliyorsa, düşünce kuvvetinin ruhla bağlantılı olduğunu söyleyenlerden birisi. Ve ruhun biz yaratılmazdan önce yaratıldığını söyleyenlerden birisi. Enteresan, mesela bir kısım batılı felsefeciler ve teologlar, bir kısmı ruhun varlığını dahi kabul etmiyorlar. Bunlar materyalist düşüncede olanlar. Bu materyalist düşüncede olanlar, ruhun varlığını kabul etmiyorlar. Ama bu bahsettiğimiz Descartes, ruhun varlığını düşünce sistemiyle bağlantı kuraraktan, daha da enteresan, astrofizik bağlantılarla ruhun var olduğunu, ruhla alakalı değişik çalışmaları var.
Şimdi diyeceksiniz ki, yani bir matematikçi, bir astrofizikçinin felsefeyle ne işi var? Hep ben derim ya, asıl felsefeyle uğraşanlar, felsefeyle uğraşanlar. Astrofizikçilerdir, matematikçilerdir. Çünkü onun kurgulamış olduğu felsefeyi öne koyar, çünkü o felsefe aynı zamanda bir teoridir. Onu ispat etmek için matematiksel denklemini bulur. Çünkü aslında matematikle felsefe, felsefe bir adım önde gider, birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir. Bir de onun yanına siz astrofiziği koyarsanız, bu muhteşem bir üçlü olur. Ama testis inancındaki üçlü değil bu. Bu, insanlığın bilgisinin, ilminin daha ileriye götürebilmesi için ve icatların oluşmasına en büyük etkenlerden birisidir.
Matematik, astrofizik ve felsefe. İslam dünyasında her ne kadar felsefe böyle kerih görülse de, aslında Gazali bu konuda tehafetül felasife ile ayrıca felsefelere verdiği bir cevaptır, felsefi cevaptır. Dolayılı bir şekilde, İslam dünyasının da kendine ait bir felsefesinin var olduğunu gösterir. Ama İslam dünyasındaki felsefe, batıdaki felsefe gibi değildir. Laftan laf üretmek değildir İslam dünyasındaki felsefe. İslam dünyasındaki felsefe, Allah'ı tanıma, Allah'ı bilme, Allah'ın varlığın üzerindeki tecelliyatlarını sezme ve varlığın üzerindeki sıfatsal tecelliyatlarının nereye kadar yürüdüğünü görme ve Cenab-ı Hakk'ı sıfatsal boyutta daha da tanımayla alakalıdır. Eğer biz felsefeyi bu açıdan bakarsak, o zaman felsefe bizi farklı yöne götürecektir.
Varlıkla ilintili olursa, mesela Hz. Pir'in sen bütün bu varlık alemini hayal üzerinde yürür gör demesi, felsefenin en zirve noktasıdır. Bakın, en zirve noktasıdır. Veyahut da ben onun sofistiyası gibiyim demesi, felsefenin en zirve noktasını gösterir. Onun dediği Allah'ın. Yani ben onun sofistiyası gibiyim, gibiyim der o, öyle şataattan uzak durur gibi değildir. Öyledir kendince. Ama normalde İslam dünyasındaki felsefe, materyalist değildir. Olmaması gerekir. Materyalist olursa o zaman İslam dünyasında bu büyük handikaba yol açar. Ve ne yazık ki, belli bir zamanda felsefi eserler, kontrollü bir şekilde İslam dünyasının diline çevrilememiş, ne bulurlarsa almışlar, haklı, haksız, doğru, yanlış, çirkin, bakmamışlar.
Hepsini de çevirilerle İslam dünyasının içine koymuşlar. Ve İslam dünyasının düşünce platformunu kirletmişler. Hala da kirletmeye devam ediyorlar. Ve normalde mesela, Descartes, ruhun temelli, öz niteliğinin düşünce. Yani ruhun en önemli özelliği düşünce. Cismin en önemli özelliği de yer kaplamak olduğunu ve ruhumuzu bedenimizden daha açık biçimde bilebileceğimizi, bu bilginin de ruhumuzdaki doğal ışıkla belli olacağını söyler.
Ben metni komple aldım buraya, hani onun söylediği tespiti, o yüzden komple aldım böyle şeydi, bir, hani onun da ilmine, bilgisine bir hakaret olmasın diye. Demek ki, Descartes bile ruhun varlığını kabul etmiş ve demiş ki, onun, hani en önemli özelliği düşünmektir. Hani meşhur ya, düşünüyorsan varım. Değil mi? Batılıların meşhur şeyi bu. Yani düşünüyorsan varım. Evet. O kuş, senin neşeni alır. Fakat yine sen ondan neşelenirsin. Onun yaptığı zulmü, adalet gibi kabul edersin. Yani senin ruhun, senin neşeni alır. Fakat sen yine neşelenirsin. Ve aslında onun yaptığı zulmü de, adalet gibi kabul edersin.
Fatır, ayet 32, onlardan kimi kendine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah'ın izniyle hayırlı işlerden öne geçer. İşte bu Allah'ın büyük bir lütudur. Sen nefsine uyarsın, nefsine uyduğun zaman, kendi kendine zulmetmiş olursun. İçindeki o ruh, seni uyarır. Biz ona vicdanın sesi diyoruz ya, aslında o, ruhumuzun sesi. O bizi uyarır, yapma der. O bizi uyarır, konuşma der. O bizi uyarır, burası, kabul edilecek bir şey değil der. ve bizim bu nefsimize acı gelir. Nefsimize zehir, zemberek gelir. Nefsimize ağır gelir. Ve biz, o bizi uyardığında ne yaparız? Deriz ki, neşemizi alır bizim. Ne güzel yiyecektik, içecektik, eğlenecektik.
Vur patlasın, çal oynasın yapacaktık. O bizim içimizden bize seslendi. Yapma. Yapma deyince, o bize acı geldi. O bize zulüm gibi geldi. Şimdi bir kimse nefsine uyarken, ona nefsine uyma dediğinde, ona zulüm gibi geliyor. Ona acı veriyor. Bakın, dünyada insana en acı gelen şey, nefsinin isteklerini yerine getirmemektir. Nefsinin isteği yerine getirilmezse, insana çok acı verir. İnsanın neşesini kaçırır. İnsanın yaşam zevki gider elinden. Öyle diyorlar ya şimdi. Ama sen nefsine uymazsan, bakın sen nefsine uymazsan, o zaman da sen ötelerde neşelenirsin. Bak, ötelerde neşelenirsin.
Ve nefsine uymadığın zaman, sana bu normalde adaletsizlikmiş gibi gelir, ama adalettir. Nefsine uyduğun zaman da, sana adaletmiş gibi gelir, ama o nedir? Adaletsizliktir. İşte sen nefsine uyarsan, o ruh seni uyarır, seni uyarınca da, sana o acı gelir. O sana acı gelir. O acı gelince de, ne yapar? senin neşeni kaçırır. Ey ten uğrunu, canını yakıp duran, canını yaktın, tenini aydınlattın. Canını yaktın, tenini aydınlattın. Nefsine tabi olan kimse, hem ruhunu, hem cesedini, hem sırrını, her şeyini ateşe verir.
Neden? O kimse nefsine uydu. Hatta, daha da ileri gider. Hani Hz. Pir diyor ya, edebi olmayan kimse diyor, dünyayı ateşe verir. O kimse, nefsine uyarsa, dünyayı ateşe verir, ve, ahiretini de mahveder. Ama nefsine uymaz da, hakkın yoluna girerse, nefsine acı gelir, ama hidayet bulur, aydınlanır.
Allah'ın nuru ile nurlanır. İman nuru, irfan ehlinin, kalbini parlatır, bedenini parlatır. Artık o kimseye bakıldığında, Allah hatıra gelir. Ama, o kimse buna neyle ulaşır? O, nefsine dur demekle ulaşır. Ve, nefsine dur diyerekten, nefsiyle mücadele ederekten, o aydınlığa, o parlaklığa ulaşır. Eğer, nefsine uyarsa, o kimse kararır, çünkü o kimsenin kalbi kararır. O kimse hakkı ve hakikati görmez ve duymaz, çünkü o, nefsine uydu. Ve, eğer ki, nefsine uymazsa, artık bir müddet sonra, onun nefsi, hakkı arzulamaya başlar. Bakın, nefis mücadelesini verdi, verdi, yürüdü, bir müddet sonra, artık o, hakkı ister, Allah'ı ister, Allah'a ulaşmayı, Allah'a yakın olmayı ister.
Allah'a yakın olabilmek için, nelerle uğraşması gerekirse, onlarla ulaşmayı ister. O yüzden, Hz. Pir diyor ki, sen canını yaktın ama, tenini aydınlattın. Evet, sen nefsine uymayaraktan, sana acı geldi. Sen canını yaktın, ama ne yaptın? Sen kendi tenini aydınlattın. Yani, kendini aydınlattın, kalbini aydınlattın, düşünceni aydınlattın, aklını aydınlattın. Neyle? Nefsinle mücadele ederekten. Hazreti Pir de, o yüzden, bütün meslevisinde diyor ki, ey oğul, bağı çöz, ne zamana kadar, gümüş ve altın esir olacaksın? Yani, bağı çöz, nefsinle mücadele et. Nefsinle mücadele ederekten, bağını çöz, Allah'a yakın ol. Seni Allah'tan uzaklaştıracak, Allah'la senin arana perde koyacak, her şeyden bağını çöz.
Ve, o bağı çöz ki, özgürlüğe ulaşasın. Çünkü, bütün insanlar, bütün halk, kendince, kendisi adına, bir şeylerin kulu olur. Ama bunun farkındadır, ama bunun farkında değildir. O hem iman etti, meşhedü en la ilahe illallah, ve yeşhedü enne Muhammeden, abduhu ve resuluhu der, bunu derken de, aynı zamanda da, büyük bir kısmı, bir şeylerin kulu olur. Kimisi, nefsinin, kötü isteklerinin kulu olur. Dünyanın kulu olur. Ne bileyim, işte, şehvetin kulu olur. Paranın kulu olur. Makamın kulu olur. Ne bileyim, işte, heva ve hevesinin kulu olur. Ve sonuçta, o, bir türlü bağını çözemez. Bir türlü bağını çözemediği için, onun birçok ilahı olur. Bakın, onun birçok ilahı olur.
Oysa, o ilahlarla bağı çözüp, Allah'a bağ kurması gerekirken, o ilahlarla olan bağını, devam ettirir. Hadis-i şerhete de, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, dünyanın esiri olan, helak oldu. Dirhem'in esiri olan, helak oldu. Midesinin esiri olan, helak oldu. Kadının esiri olan da, helak oldu. Der. Demek ki, hani, imtihan olarak, dünya, size yeter, para, makam, mevki, haram kadın, veya şehvet, bunlar dünyanın imtihanı. Allah bizi affetsin. İşte, Hazreti Pir de diyor ki, ondan sonra, bu, dünyaya ateşe vermeyin, nefsinize uymayın. Dünyaya ateşe vermeyin.
Kendinizi de, ahiretinizi de, dünyanızı da, yakmayın diyor. Ey, ten uğruna, canını yakıp duran, canını yaktın, tenini aydınlattın. Yani, sen bu nefis uğruna, bu tenin uğruna, boyuna, canını yakıp duruyorsun. E, tenini de aydınlatıyorsun, nefsine tabi olmuyorsun. O, harika bir yoldasın. Burası muhteşem. Ben yandım, Hazreti Pir diyor bunu. Ben yandım. Kavını tutuşturmak isteyen, bana gelsin. Benden tutuştursun da, çer çöpü alevlensin, yaksın. Hazreti Pir diyor ki, ben yandım. Hani, bir sözü vardı ya, hamdım, piştim, yandım elhamdülillah diye. Evet, diyor ki, ben yandım.
Ben nefsimle mücadele ettim. ben nefsimle mücadele ederekten, hak yolunda yandım. Kavını tutuşturmak isteyen, yani hak yolunda yürümek isteyen, Allah'a dost olmak isteyen, Allah'a yakin olmak isteyen, gelsin kavını benden tutuştursun. Kav, ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen, bir tür mantardan elde edilen, çabuk tutuşan, süngerimsi bir madde.
Kav. Hazreti Pir diyor ki, eğer sende Allah aşkı var ise, ve Allah aşkının sende, küçücük de olsa, tecelliyatı var ise, gel kavını benden yak. Yani, Allah yolunda yürüyeceksen, Allah'a aşık olacaksan, Allah'ı seveceksen, bir mürşidi kamil bul. O mürşidi kamile git, kavunu ondan tutuştur. Hazreti Pir diyor ki, ben yandım. Ben yandım ne demek? Ben olacağımı oldum. Ben olacağımı olduktan sonra, ben yanmaktayım. Bir sefer yanmaya görsün o kimse. O yüzden ben yanmaktayım. yanmaya müsait olan, yanmayı göze alan, sufiliği göze alan, sufilikte yol alacak olan, gelsin benden tutuştursun.
Hatta Hazreti Pir feryat ediyor. Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben senin hizmetinde kul olup, başımı koydum. Azat olan kul, şad olur. Ben sana kul olduğum için şadım diyor. Bu ben kul oldum sözü, kolay bir söz değil. Hazreti Pir diyor ki, kim kavunu yakmak istiyorsa, kim kul olmak istiyorsa, kim Allah'a yakın olmak istiyorsa, kim Allah'la dost olmak istiyorsa, kim Allah'la oturup, Allah'la kalkmak istiyorsa, bir mürşid-i kamile gitsin.
Kavunu ondan tutuştursun. Yoksa, o kimsenin yolu asan olmaz. Sufi'ye lazım olan kul olmaktır. Sufi'ye lazım olan aşık olmaktır. Sufi'ye lazım olan Allah'a yakın olmaktır. Eğer Allah'a yakın olmayı dilemiyorsa, Allah'a yakın olmayı dilemiyorsa, o Sufi'de kav yoktur. Allah'a yakın olmayı dileyen kimse, Sufilik yolunda yürür. O ancak o yolda yürür. Başka bir yolda da o rahat bulamaz. O yüzden, aşıklar için, hidayet yolunu aydınlatan ve gösteren, aşktır der Hazreti Pir. Demek ki, aşktan nasibi varsa, aşktan onda böyle bir numune varsa, bir işaret varsa, o kavını bir mürşid-i kamilden yakaraktan hayatına devam edecek. Vah vah vah!
Yazıklar olsun! Öyle bir ay bulut altına girdi. Vah vah vah! Yazıklar olsun! Öyle bir ay bulut altına girdi. O tam olarak hakikati manasıyla anlatayım derken, ilahi el beni perdeledi. Gerçeği, hakikati haykıramadım. Sevgilinin yüzünde nice ne nikaplar var, ne de perdeler. Ama ben perdelendim. Hakikat güneşini görememekteyim. Sevgili hakikati görebilmek için, yolunun tozunu sakinleştirmedikçe, biz yine hakikati göremeyiz. Çünkü ayın önüne bulut geçti, güneşin önüne bulut geçti. O bulut bizden. Hakikat orada apaçık meydanda, ama bizim günahımız, ama kusurlarımız, ama hatalarımızdan dolayı, biz perdelendik.
Yoksa Allah kuluna zulmetmez. Hazreti Pirde diyor ki, öyle bir ay bulut altına girdi. Bulut altına girince, ben konuşamadım. Ben diyeceğimi diyemedim. Diyeceğimi diyemedim ama, Senem'le manasında söylüyor. Hadi yine perdenin arkasından çık da gel. Meclisimize gir. Canlar seni beklemekte. Gel de meclistekinler neye bu kadar gecikti, nerede kaldı demesinler. Hadi aradaki bulutu, perdeyi kaldır. Mustafa'nın günahı yüzünden, kimseler senin cemalinden, aşkından, sevginden, sohbetinden mahrum kalmasın. Ey sevgililer sevgilisi, bulutu çekmek senin emrinle, bulutu aralamak senin emrinle, bulutu bir arala da, bu topluluk, bu cemaat, senin cemalinle cemallesin.
Senin sohbetinle, muhabbetinle neşelensin. Mustafa'nın günahları yüzünden, bu kardeşler, o perdelenmeyi görmesin. Nasıl bahsedeyim, gönül ateşi şiddetle alevlendi, ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir hale geldi. Ah, ah, öldüm, öldüm, öldüm de derildim bu ayrılıktan. Bir türlü ayrılık perdesini yok etmeye yol bulamıyorum. O perdeye geçmeme imkan yok, ya da imkan var, fakat perdenin sahibi bana bir yol göstermemekte. Beni ayrılık hicranı ile, yakıp kavurmakta, her ne tarafa dönsem, ayrılık, ayrılık, ayrılık naraları dinlemekteyim. O bu ayrılıktan tat alıyorsa, ben yanıp yakılayım, devrileyim, hiç kalkamayayım, sarhoş olayım, hiç ayılmayayım.
Şu ayrılık rüzgarına bak. Bir yaprak kadar olsun, bana bir değer vermiyor. Eslikçe esiyor, eslikçe esiyor. Sen kendini kem gözlerden saklamayı dilediysen, murat ettiysen, bana ayrılık korkusu neden çektirmekte desin? Beni kendinden ayırma, benim kanımı ayrılıkla dökme, benim kanımı ayrılıkla dökmekten zevk alıyorsan, binlerce, milyonlarca kanım, milyonlarca canım sana feda olsun. Başkalarının kadehine şarap döküp içiyorsan, ne olur bana cefa etme. Kanımı dök ama, başka yüzlere bakma. Benim ayrılık gecemi sona erdir. Gurbet ellerde yapayalnızım. Senden başka kimim, kimsem yok. Senden ayrı günlerimi ömürden saymıyorum. Ömrüm bitti, ayrılık bitmedi.
Ömrüm geçip gitti, ayrılık bitmedi. Ömrüm saman alevi gibi yandı, gitti, kül oldu. Ayrılık bitmedi. Ne ayrılık beni bıraktı, ne ben ayrılık perdesini geçebildim. Gün be gün, an be an, ayrılık perdesini geçemedim. Geçemedim, geçemedim. Ve ecel gelinceye kadar da, herhalde geçemeyeceğim.
Rabbim, hiçbir kardeşime ayrılık korkusu vermeseydim. El Fatiha, bana ayrılıkla ne kadar cefa edersen et. Ne harabatlıktan, ne derintlikten, ne de sarhoşluktan tövbe etmem.
Hadi bu gece ayrılık perdemi dür kaldır. Bu gecenin sabahında yüzümü güldür. Dostlar, bu feryadım, bu kederim, bu takatsızlığım, bu sabırsızlığım, bu serzenişlerim, ayrılık rüzgarından, o sevgiliye kavuşup, cemalleşememekten, beni hoş görün, beni mazur görün, beni ayıplamayın, ya da hoş görmeyin, mazur görmeyin, ayıplayın. Bu ayrılık mektubu bitmez. Geceler, gündüzleri, gündüzler, geceleri takip eder, benim ayrılık şarkım bitmez. Eyvallah. Hazreti Pirda ayrılıktan dem vurmuş.
Hangi ayrılık şarkısı ciğerimizdeki yarayı tedavi eder ki? Hangi ayrılık türküsü? Bizim ayrılık kokumuzu üzerine sindirir ki. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi