mustafaozbag.org

Mesnevi Şerîf Şerhi (1691.Beyit) 05.08.2023

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 5 Ağustos 2023 · 43:45

Fâle, mâhû, lâhâ. Resûlullah cemiyenel yây vel mürselîn, velhamdülillâhi rabbil âlemîn, önzübülillâhimine şeytânul recîm, bismillâhirrahmanulrâhim. Selamun aleyküm.
Aleyküm selam. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı, hak, batılı, batıl bilenlerden eylesin. Hakkı, hak bilip, hak yolunda mücadele eden, batılı, batılı bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Ejimayin. Biraz geciktik. Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. Helal etmeyen birisi de varsa söyleyin. Bir ona göre dersini verelim. Çiğnenecekse çiğneyelim. Hoplatalım, zıplatacaksa. Zıplatalım. Var mı öyle bir işi? Ben hakkımı helal etmiyorum diye. Allah razı olsun hepinizden de. Ben İzmir Bayındırlıyım. Ne olursa olsun horoz olsa da gözü çöplükte kalırmış.
Bizde var ama güzel sesten çok kaybın olmamış. İyi yani biraz böyle bir ne o? Kurumları atmak lazım. Biraz kurumlaşmış ama iyisin yani hadi. Tebrik ederim. Yani performans düşüklüğün çok yok. Allah yardımcın olsun senin de inşallah. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Dudunun, duduların hareketlerini duyması ve kafeste ölümü ve tacirin de ona ağlaması. Hani bir tacir vardı, Hindistan'a ticarete gidiyordu. Çünkü araya Hazreti Pir her zamanki gibi başka bir şeyler, hikayenin ortasına ayrı şeyler söyledi. Ne yaptıydı? Hatırlamak için söylüyorum. Hindistan'a ticarete gidiyordu. Hindistan'a ticarete giderken bütün o tacir, hane halkına ne istediklerini sordu. Neler siparişlerini aldı onların.
Hani eski şeydir ya, gelenektir bu. Bir insan başka bir şehre gidiyorsa, hane halkına sorar. Oradan bir şey istiyor musunuz? Oradan hediye getirir. Bizim zamanımız da öyleydi. İşte biz Bayındır'da oturuyorduk. İzmir'e gidiliyor. İzmir'e giderken İzmir'den bir hediye getirilir eve. İşte dedemle beraber mal almaya gidiyoruz. İşte dedemle beraber mal almaya gidince İzmir'den muhakkak dedem bir şeyler alıyor ayrı yetten. Onu kamyona yüklemiyoruz. Onu elimizde getiriyoruz. Fuar zamanı. Gece saat 12'de otobüs kalkıyor oradan. Gece 12'de otobüse biniyorsun, sabaha karşı geliyorsun Bayındır'a. Ama hediye var. Fuardan hediye alınıyor. Önceden böyleydi. Bir şehre gidince işte Antep'e gitti. Antep'ten ne? Baklava alınır, gelinir eve. Hiç görmüyoruz bizim halıcılardan böyle bir şey ama olsun varsın.
Arada bir kılçık atalım değil mi Hüseyin Aka? Evet. Şimdi böyle bir hediye alınır, gelinirdi şeyde. İşte o tacirde Hindistan'a giderken bütün hane halkına söyledi. En son evde bir duduk uşu var. Yani bugünkü tabiriyle papağan var. Papağana dedi ki ben Hindistan'a gidiyorum. Hani senin de bir isteğin var mı? Papağan da dedi ki orada bizim dedi akrabalarım var benim orada. Onlara uğradın da dedi benim halimi onlara arz et, onlara anlat. Tabi şeyde gitti, o tacir işlerini bitirdi. O papağanların bulunduğu, duduk uşların bulunduğu bölgeye gitti. Oradaki duduk uşlarına dedi ki ben filancelerden geliyorum. İşte benim de dedi bir dudum var. Ondan sonra işte kafesinin içerisinde biz onu şöyle bakıyoruz, böyle bakıyoruz, şöyle rahat ediyor, böyle rahat ediyor.
Ondan sonra onun halini, ahvalini oradaki dudulara ant attı. Dudu'nun birisi bunu dinleyince pat tak öldü. Aniden çırpındı, can verdi. Şey öyle gördü, tacir. Tacir döndü. Sonra döndükten sonra herkese halini, ahvalini, hediyelerini anlattı. Anlattıktan sonra, söyledikten sonra sıra geldi Dudu'ya. Dedi ki Dudu, sen benim akrabalarıma uğradın mı? Uğradım dedi. Söyleyip söylememekte imtina etti. Ama sonunda o söylediği Dudu'nun içinden bir tanesinin öldüğünü söyledi. Dudu, o Dudu'nun yaptığını işitince titredi, düştü, kaskat oldu. Hani bir tane Dudu öldü ya, öldüğünü işitince, tacirin Dudu'su.
O tacirin Dudu'su da bunu işitince, dinleyince, kaskat oldu. Tabiri caizse düştü yere. Ve sahibi onun böyle düştüğünü görünce, yerinden sıçradı, külahını yere vurdu. Onu bu renkte, bu hale görerek, yerinden fırlayıp yakasını yırttı. Öylesine üzüldü, öylesine üzüldü ki o Dudu'nun aniden ölmesine. Yakasına paçasını yırttı. Kepini, takkesini yerlere attı. Kendisini dağıttı. Feryat figan ağlamaya başladı. Dedi ki, ey güzel ve hoşnameli Dudu, sana ne oldu? Niçin bu hale geldin? Vah yazık, benim güzel sesli kuşum. Vah yazık, benim gönüldeşim, sırdaşım. Yazık, benim güzel nameli kuşum.
Ruhumun neşesi, bahçem, çiçeğim, Süleyman'ın böyle kuşu olsaydı, hiç başka kuşlara uğraşır mıydı? Vah yazık, ucuz bulduğum kuştan ne çabuk ayrıldım. Feryat ediyor. Şimdi, ben bu Dudu'yu, kendimce Pir'in bu Dudu'sunu, ölen bu böyle tacirin önünde ölen Dudu'yu, Mürşidi Kamil'e bağladım. Dedim Dudu'dan kasıt, Mürşidi Kamil.
Öyle olunca, hani bir insanın üstadı vefat ediyor. Bir insan üstadı kaybediyor. Bir Mürşidi Kamil'i kaybediyor. Bir âlemin ölmesi, âlemin ölmesi. Hadis-i Şerif ya, öyle olunca, tabii arkasından kalan dervişler, feryat figan ederler. Çünkü, onun neşesi, onun dildaşı, onun dildaşı, kimdir dildaş olan?
Aynı seviyede, aynı yola koşan, aynı hedefe koşanlar dildaş olurlar. Birbirlerini anlarlar. Şimdi, karı koca, aynı hedefe koşuyorlarsa, birbirlerini anlarlar. Birbirlerine tolerans gösterirler. İki arkadaş aynı hedefe koşuyorsa, birbirini anlar, tolerans gösterir. Ama, ikisi de aynı evde yaşıyor, biri bir tarafa çekiyor. Biri bir tarafa çekiyorsa, hedef karıştı. Dildaş olmazlar. Dildaş olması için, aynı hedefe, aynı amaca koşması, aynı şeyleri yaşaması, aynı şeyleri hissetmesi gerekir. Aynı şeyleri hissetmezse, dildaş olmaz. Karı koca olur, dildaş olmaz. Anne baba olur, dildaş olmaz. Baba oğul olur, dildaş olmaz. Dildaş olmak özeldir.
Hedefin aynı olacak, yolun aynı olacak, duygun hemen hemen aynı olacak ki dildaş olasın. İşte, burada tacir diyor ki, benim dildaşım, benim neşem, benim sırrım. Bunu böyle tarif ediyor. Burada Süleyman'ın böyle kuşu olsaydı, hiç başka kuşlarla uğraşır mıydı? Vah yazık, ucuz buldun kuştan, ne çabuk ayrıldım. Burada Hz. Süleyman Aleyhisselam'ı küçümsemek gibi değil, onu tehkit etmek olarak anlaşılmasın. Burada Hz. Pir diyor ki, eğer Süleyman'ın yanında da, bir mürşidi kamil, zamanın kutbu olmuş olsaydı, onun işi daha kolay olurdu. Burada Süleyman Aleyhisselam'ı küçümsemek değildir bu. Mesela, Musa Aleyhisselam, gerisinde Harun Aleyhisselam'ı bıraktı. Allah'a dedi ki, bana bir vekil ver, bana bir halife ver.
Cenab-ı Hakk'ın kardeşi Harun'u verdi. Daha doğrusu o Allah'tan Harun'u istedi. Harun'u isteyince, Musa Aleyhisselam, Tur-i Sina'ya giderken, yerine vekil olarak Harun'u bıraktı. onun peygamberliğine leke değildir bu. Onun peygamberliğini küçültmez. Mesela aynı şekilde, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri de, zannediyorum aklımda kaldığı kadarıyla, Tebük Seferi'ne giderken, Hz. Ali Efendimiz'i, çoluğunu, çocuğunu, evlerini, ehli beyti, Hz. Ali Efendimiz'e bıraktı.
Hz. Ali Efendimiz savaşa gitmek istiyor, cihade gitmek istiyor. Dedi ki, sen dedi, Musa'nın Harun'u mesabesindesin. Ama dedi, benden sonra peygamber gelmeyecek. Ama Musa'nın Harun'u neyse, sen de benim için olsun dedi. Bakın onun peygamberliğine bir leke değil bu. Veya peygamberliğinin kendince, peygamberlik mesleğini hafife alacak bir şey değil. Hz. Pirde diyor ki, işte diyor, eğer Süleyman Aleyhisselam'ın yanında, Ümmet-i Muhammed'in bir velisi olsaydı, Ümmet-i Muhammed'in yalnız, buraya ayırt edelim. Bu benim anlayışım. Ya eksik olabilir. Ümmet-i Muhammed'in bir velisi, bir mürşidi olsaydı, Süleyman başka insanlarla uğraşmazdı. Sebep, Ümmet-i Muhammed'in velisi, Beni İsrail peygamberleri mesabesindedir.
Hadis var ya, tabi bazı hadis kritercileri bunları, bu hadisi her ne kadar zayıf olarak nitelendirdiyse de, mana itibariyle, İmam-ı Suvit'e öyle der, mana itibariyle bu gerçek der. İmam-ı Gazali de böyle der. Hatta Gazali ihyasını alır bunu. Der ki, bu mana itibariyle, zayıf da olsa hadis, sahihtir der. Benim ümmetimin velileri, veya benim ümmetimin alimleri, buradaki alimden kasıt, çift kanatlı. Hem zahir, hem batın ilmi kat etmiş kimse, Beni İsrail peygamberleri mesabesindedir. Bir rivayete, Beni İsrail peygamberlerinin üstündedir diyor. Süleyman Aleyhisselam'a, Süleyman Aleyhisselam, kitap verilmiş bir Beni İsrail peygamberi değildir. Bunu ayırt edin. Ola ki, Musa Aleyhisselam'ın şeriatı üzerine giderdi. Çünkü kendisine özel kitap verilmiş bir peygamber değildi.
Kendisine özel kitap verilmiş peygamberler ile, kitap verilmemiş peygamberler aynı değildir. Beni İsrail peygamberleri ile, İbrahim ve İsmail üzerinden gelen peygamberlik kolu, Hz. Muhammed Mustafa'ya gelir, aynı değildir. Ayet-i Kerime'de de Cenab-ı Hak, biz bazı peygamberleri, bazılarından üstün kıldık der. Böyle olunca, Süleyman Aleyhisselam, kitap verilmiş bir peygamber değildir. Eğer onun yanında, Hz. Muhammed Mustafa'nın, manevi tedrisatından geçmiş, bir mürşidi kamil yanında olsaydı, Süleyman Aleyhisselam, diğer insanlar için, insanlar için, insanları eğiteceğim diye bu kadar uğraşmazdı. Bu, ben buradan bunu anladım. Tabii burada, Süleyman Aleyhisselam'ın peygamberliğine bir leke değildir. Mesela bir mürşidi kamil, kendisine zâkirler atar, nâkipler atar, nükâbbalar atar, yetiştiyse halifelik verir, halife atar, yetiştiyse onu şeyh ilan eder, bu onun şeyhliğine zayıflık getirmez, daha büyütür onu.
Bakın, daha onu büyütür, daha onu kuvvetlendirir, daha onu, daha böyle oturaklı eder. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Medine-i Münevvere'de nâkipleri vardı. İl ve ilçelerde, bugünkü manada, kabilelerde. Her kabileye bir nâkip atar, her böyle köye, her bir kasabaya bir nâkip atar. Nâkiplerin başında da bir tane nâkip-i nükâbba vardı. Onlar her ay toplanırlar, toplandıklarında ne yapıp ettiklerini rapor verirler. Nâkip-i nükâbba da o raporları Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme sunardı. Filanca kabilede şu işler oldu, böyle oldu, şu kadar Müslüman oldu, bu sıkıntı var, bir problem var. Burada açlık var, burada tokluk var, burada mal var, burada mal yok.
Bunları normalde hepsini hem siyasi, hem ekonomik, hem böyle içtimai olarak hepsinden rapor alırdı. Nasıl ki onun peygamberliğine bu leke getirmediyse, bir şeyhin de etrafında böyle şeyhin adına iş görenler vardır. Şeyhe leke getirmez bu. Şeyhi büyütür daha. Şimdi Süleyman Ali, Hz. Pirde diyor ki, Süleyman'ın yanında eğer Ümmet-i Muhammed'in velileri gibi bir veli olsaydı, o başka insanlarla bu kadar uğraşmazdı.
Vah yazık, ucuz buldum kuştan, ne çabuk ayrıldım. Vah yazık, bir insan böyle bir mürşidi kamili ucuz bulursa kıymet bilmez onu. Kolay buldu. Hemen elinin altındaymış gibi. Onun kıymetini bilmez o. Bununla biraz bir Şeyh Efendi ile alakalı bir şey anlatayım. Şimdi birisi, daha doğrusu tanıyorum kim olduğunda, zakirlerden birisi, Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'ye demiş ki, efendim demiş, size herkes çok rahat, ulaşıyor.
Böyle olunca demiş, yani kıymet bilinmiyor. Biraz demiş, kendinizi geri çekseniz. Yani herkes sizinle rahat konuşamazsa, görüşemese, hani böyle izin almak zor olsa, böyle herkesle hani çocukla çocuk oluyorsunuz falan, herkes geliyor, görüşüyor, konuşuyor. Hani biraz kıymetlenmiyorsunuz o manada. Hani biraz böyle işte başka şeylerden örnek geliyor. İşte filanca, fişmanca, kimse görüşemiyor, konuşamıyor. İnsanlar görüşüp konuşamayınca da ona karşı bir, böyle bir şey oluyor. Hani daha fazla hürmet ediyorlar gibi söylemiş. Şeyh Efendi dedi bana, Mustafa Efendi dedi, oğlum filanca dedi, böyle böyle söyledi bana dedi. Sen ne düşünüyorsun dedi bana. Allah rahmet eylesin, böyle bir şey olduğunda Şeyh Efendi hep bana analiz ettirir dedi.
Hani sen ne düşünüyorsun? Sen ne düşünüyorsun deyince ben böyle kaldım şimdi. Dedim efendim karar sizin ama hani siz bilirsiniz dedim. Dedim ama benim için dedim bu çok uygun değil dedim. Neden dedi, efendim rahat konuşabilir miyim dedim. Rahat konuş, rahat konuş dedi. Şimdi bir üstadın yanında rahat konuşmak için izin alınır. Bizim aldığımız terbiye buydu. Efendim rahat konuşabilir miyim? Konuş Mustafa Efendi dedi. Efendim sizin yaptığınız tam sünnete uygun dedim. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne dedim. Kafiri de geliyordu, münafığı da geliyordu, mürtedi de geliyordu, hristiyanı da geliyordu, yahudisi de geliyordu. Durdu, tebessüm etti.
Aferin oğlum dedi. O şimdi. Ben de öyle söyledim ona dedi. Dedim ki dedi. Bu senin söylediğin sünnet-i seniyeti yok. Sen bana ne söylüyorsun demiş ona. Bu senin söylediğin sünnet-i seniyeti yok. Sen bana ne söylüyorsun demiş. Şimdi işte bir mürşidi kamil peygamberin izinden gider. Ve ümmet-i Muhammed'in bir velisi peygamberin izinden gider. Şimdi böyle olunca insanlar onu ucuz görür. Bilmez o sünnet-i seniyeti işliyor diye. Yani dervişlerle görüşmemek aslında sünnet-i seniyeti aykırıdır. Dervişlerin arasında ayrımcılık yapmak, dervişlerle görüşmemek, dervişlerin yanına çıkmamak, onlarla birebir sohbet etmemek, onların haliyle hallenmemek, onların rüyalarını, hallerini dinlememek, onları yormamak, yorumlamamak, onların sorularına cevap vermemek.
Veyahut da tabiri caizse, derviş elini attığında üstadına ulaşabilmeli, görüşebilmeli, onunla derdini ona aktarabilmeli. Bu sünnet-i seniyeti. Ama şimdi sünnet-i seniyeti birisi işlerken, karşıdaki cahil insan, avam insan da onu ucuzlaştırıyor. Yani işte, efendim rüyamda işte bir kuş daldan kalktı, başka bir dala kondu, sence manası nedir? Ya yapma işte, ucuzlaştırma bunu. Yani rüyanı dinliyorsak, işte söylüyorum ya, Hazreti Peygamber Efendimiz'i gördüysen, geçmiş peygamberleri gördüysen, sahabeleri gördüysen, pirefendileri gördüysen, geçmiş şeyh efendileri gördüysen, üstadını gördüysen, bu rüyanı anlat. Eyvallah. E mübarek insan, kuş o daldan o dal avuşmuş, bırak bunu anlatacağım diye uğraşma.
Veyahut da önemli bir mesele, git anlat. Ama öbür türlü de işte böyle kıymetsizleniyor. İşte bu zat da diyor ki, bu tüccar, vah yazık, ucuz bulduğum kuştan ne çabuk ayrıldım. Çünkü ucuz buldu ya, ucuz bulunca da ne oldu? Ona kıymet vermedi, onu anlamadı, onu değersizleştirdi. Bakın, onu değersizleştirdi. Kendisi değersizleştirdi. Sebep? Çünkü yakın ya, arkadaş gibi, dost gibi. Yani, Hazreti Ebubekir Efendimiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanı başında. Ama nefes alıp verirken dahi dikkatli alıp veriyor. Öyle dangoluzluk yapmıyor. Haddi aşmıyor hiç.
Edebe riayet ediyor. Yakın ama edebe riayet ediyor. Ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun. Söyleyen sen olduktan sonra ben sana ne diyeyim? Dil, hani Dudu'nun halini anlattı. Karşıda Dudu öldü. Oradaki, Hindistan'daki Dudu. Onun öldüğünde geldi kendi Dudu'suna söyledi. Yine öldü. Şimdi o tüccar, diline bahane buluyor. Çünkü insan ne çekiyorsa, dilinden çekiyor. Diyor ki, ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun. Söyleyen sen olduktan sonra ben sana ne diyeyim? Kaf ayet 18. İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyici, hazır bir melek bulunmasın. Yine hadis-i şerif, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor.
Tirmizi'de ve İbn-i Maced'e geçiyor. Uzun bir hadis. Ondan sonunda şunu diyor. Efendimiz diliyle tuttu ve işte budur dedi. Neden? Dedi ki sahabe, ey Allah'ın Resulü hakkımda zararını göreceğimden en çok endişe ettiğin şey nedir dedim. O da dilini gösterdi. İnsanın zarar edeceği en önemli organı neymiş? Dili. Dil bir et parçası. Dili kıymetlendiren çıkan söz veya kıymetsizleştiren yine çıkan söz. Ağzından çıkan söz ya seni kıymetlendirir ya seni kıymetsizleştirir. O zaman ağzından çıkan söze dikkat et. Çünkü o dil insana zarar verir. Aynı dil insana fayda verir. İnsanın kendisine yine Hazreti Pir devam ediyor.
Ey dil sen hem ateşsin hem harman. Ne vakte kadar harmanı ateşe vereceksin? Yani normalde dil hem toplayıcı, harman hem de o harmanı ateşe verici, yakıcı, yanıcı. O zaman sen hem dilinle ibadet ediyorsun, zikrullah yapıyorsun, hayır söylüyorsun, insanları hayra davet ediyorsun. Allah'ın hoşnut olduğu söz ve ameller işliyorsun ama öyle bir an geliyor. Öyle bir gaflette bulunuyorsun. Sen Cenab-ı Hakk'ın gazabını gerektiren bir sözü ağzından çıkarıveriyorsun. Ağzından onu çıkarıverince artık o kazandığın her şey ağzından çıkan bir günahı keba ile yandı, yıktı, gitti. Ne güzel zikrullahını çektin, sabahleyin dersini yaptın. Çektin beş bin tevhid. La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah.
Allah'a harika, gittin iş yerine birisine bir küfür ettin, bir hakaret ettin, sabahki beş bin tevhidin sevabı yürüdü gitti. Annene babana bir isyan ettin, bir kavga ettin onlarla, tevhid gitti. Veyahut da kalktın, bir kadını taciz ettin, sözlü taciz ettin, gözle taciz ettin, elle taciz ettin, nefsine uydun, nefsine uydun. Gitti, bir söz söyledin, hakaret ettin, gıybet ettin, dedikodu ettin, iftira ettin. Söz, dilin afatları bunlar. Topladığın harmanı kendin ateşe verdin. Dille topladın, oturdun, zikrettin. Ne dedi hadis-i şerifte? Dilin zikrullah ile ıslak olsun. Sahabeden bir kimse geldi, dedi ki ya Resulallah, ben yaşlandım. Eskisi gibi dedi, ibadet edemiyorum.
Bana bir şey söyle, hafif olsun ve beni kurtarsın. Ona dedi ki, dilin zikrullah ile ıslak olsun. Dilin zikrullah ile ıslak olsun. Senin dilin zikrullah ile ıslakken, zikrullah yaparken kalktın, iftira ettin, gıybet ettin, dedikodu ettin, kaybettin. Harmanı ateşe verdin. Kendin ateşe verdin. Olur olmaz, bilir bilmez bir şey söyledin. Harmanı ateşe verdin. Allah muhafaza eylesin. Hani bir böyle hadisi kutsi var. Çok dehşet, vari bir hadisi kutsi. Kul diyor, cehenneme gidecektir. Bir adım kalır, bir adım kalır. Söylediği bir söz yüzünden oradan cennete gider diyor. Bir adım kalır cehenneme. Bir adım gelir kalır diyor, cennete girecek.
Bir adım kaldı. Hadisi kutsi bu. Bir adım. Söylediği bir söz yüzünden diyor, oradan cehenneme gider. Allah dilimizi muhafaza eylesin. Can ne dersen onu yapmakla beraber gizlice yine senin elinden feryat etmektedir. Ey dil sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin, hem dermanı olmayan bir dersin. Değmiş can ne dersi onu yapmakla beraber gizlice senin elinden feryat etmektedir.
Hani bir hadis-i şerif var ya, hani insan diyor sabahlayınca bütün organları, bütün organları dile başvurur. Adeta ona yalvarırlar, söylerler, derler ki bizim hakkımızı korumakta Allah'tan kork. Organlar dile yalvarıyorlar. Bizim hakkımızı korumaktan, ondan olsa Allah'tan kork. Biz senin söyleyeceklerinden ceza görürüz. Biz sana bağlıyız. Eğer sen doğru söylersen, biz bundan mükafat alırız. Bütün organlar. Eğer sen yanlış bir şey söylersen, eksik bir şey söylersen, sen yanlış bir şeyler terennüm edersen, biz diyorlar Allah'tan ceza alırız. O yüzden yolumuzu eğritecek olan da bu değil. Yolumuzu düzeltecek olan da bu değil. Ona yalvarıyorlar.
Hz. Pir, Allah'u alem bu hadis-i şerifi şerh ediyor. Diyor ki, can ne dersen onu yapmakla beraber. Hani sen diyorsun ki döveceğim, can yürüyor, dövüyor onu. Örneğin işte küfrediyor, hakaret ediyor, gıybet ediyor. Dedikodu diyor, Allah muhafaza eylesin. Değil mi? Dil bu kadar böyle ortada. Bir tarafı sıkıntı, bir taraf rahmet. Rabbim dilimizi korusun inşallah. Hem kuşlara çalınan ıslık, yapılan hilesin. Hem yalnızlık ve ayrılık zamanında da insanın enisisin. Hem tuzak kurarsın kuşlara. Kuşları helak edersin. İnsanları zarara sokarsın. Islık çalarsın. İnsanları kötülüğe doğru götürürsün. İnsanları kötülükle baş başa bırakırsın.
İnsanları kötülüğe de davet edersin. Kötülüğe davet edersin. Ne? Dil davet eder. Ayrı zamanda öyle insanlar çıkacak. Belagatları çok kuvvetli olacak. Sizinle beraber namaz kılacaklar. Sizin dilinizden konuşacaklar. Ama insanları cehenneme götürecekler. O dil belagatlı. İnsanların en kötüsü insanlar kendisini beğensin diye belagatlı konuşanlardır. Dikkat edin. İnsanların en kötüsü. İnsanlar kendisini sevsin, kendisini beğensin diye belagatlı konuşanlar. Süslü konuşanlar. Süslü kelimeler konuşanlar. Ne enteresan değil mi? Bizden belagatlıysa alkışlarız onu. Ne güzel konuştu adam ya. Eğer insanları kendisini sevdirmek için insanlara hoş geleyim diye konuşuyorsa bay bay gitti.
Ama yok hakkı ve hakikati konuşuyorsa eyvallah. Ama insan nefsi hakkı ve hakikati konuşanı sevmez. Belagatlı konuşanı sever. Birisi hakkı ve hakikati konuşuyorsa nefsi ağır gelir bu. Onu beğenmek istemez. Ama birisi süsler. Kelimeleri, cümleleri. Belagatlı konuşur. Hatta insanlar kendisine kıymet versin diye ağlar gibi yapar. Ağlar bir de. Onunla da alakalı hadis-i şerif var. Evet. Bir ağlıyormuş gibi yapmak ayrı bir şey. Bir insan yalnız kaldı ağlayamıyor. Günahlarına. Ağlıyormuş gibi yap diyor. Ama yalnızken. Yalnızken. Toplum içinde değil. İnsanlar senin ne kadar takva olduğunu görsün diye ağlıyormuş gibi yapıyorsan insanları aldatıyorsun.
Münafıklık helameti. İnsanlar beni beğensin, beni seçsin, benden yana olsun diye süslü cümleler kullanıyorsan aldatıyorsun insanları. Münafıklık helameti. Aldatan bizden değil dedi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem. Dil. Burada dil. Hem yalnızlık zamanında en iyisisin. Yani arkadaşısın. Yalnız kaldın. Dil senin arkadaşın. Nasıl arkadaşın olur dil? Dil. O dil zikrederse senin arkadaşın olur. Zikrederse. Eğer o dil zikretmez, senin arkadaşın olmaz yalnızken. Sufiler bir nebze yalnızlığı severler. Sufi gün içerisinde, gün içerisinde biraz yalnız kalmalı. Böyle hayatın o debdebesinden, hayatın o vahşetinden biraz kendini kenara çekmeli, ayıklamalı.
Mesela Müslüman için beş vakit namaz farzdır. Beş vakit namaz, Müslüman'ı kendisiyle baş başa bırakır. Cemaatle kılsan dahi baş başasındır kendinle. Ve Allah'la yüzleşmedir namaz. Allah'la cemalleşmedir namaz. Allah'la sohbettir namaz. Allah'la irtibat kurmaktır namaz. Ve namaz, insanın kendi iç dünyasında kendisine dönmesidir. Sufiler günlük ders çekerler, virt çekerler. Aslında o sufiler o virdi, yalnızken çekmeye gayret ederler. Hatta eski nakşibendiler kafalarından aşağı örtü örtüp derslerini öyle çekerler.
Biz cehri zikrullah erbabı, biz celvette halvet yaşarız. Kalabalıkta halvet yaşarız. İnsanın biraz böyle halvete ihtiyacı vardır. İşte o halvet esnasında senin zikrullahın, senin dostun, arkadaşın olur. Ve o zikrullah sende dil ile başlar. Bakın dil ile başlar. Dilin zikrullahla ıslak olsun. Dil bu noktada devreye girer. Senin o dilin normalde arkadaşın, dostun gibi olur. Seher vaktinde kalktın, namazı kıldın, namazı kıldıktan sonra oturdun, herkes yatıyor, herkes uyuyor. Genelde öyle oluyor ya. Yani uyandırmaya kalkıyorsunuz, hane halkını pek uyanmak istemiyorlar. Öyle ya. Herkesin o kadar çok işi var ki, o kadar çok işi var ki, bir tek sabah namazına kalkmaya böyle güç yetiremiyorlar.
Ne işler yapıyorlar, ne işler yapıyorlar. Bulaşıktı, çamaşırdı, okumaktı, üniversitedi, sınavları hazırlamaktı, sınavdı. Allah'ım ya Rabbi, bitmiyor o işleri. Sabah namazına gelince, perterkes. Bu yeni değil. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ehl-i beytin kapısına vurarak namaza çağırırdı.
Hazreti Fatıma annemizin kapısına vururdu. Kapıyı çalmak sünnet. Hanenizin içinde namaza kalkmayan varsa kapısına vurur, sünnet. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazreti, Hazreti Ali Efendimizin kapısına vururdu. Altı ay boyunca, altı ay boyunca, her sabah, Hazreti Ali Efendimizin kapısını vurdu. Hazreti Fatıma attı Zehra annemizin kapısına vurdu. Ey ehl-i beyt! Allah sizi temizlemek istiyor diye ayeti kerimeye okudu onlara. Bizim de evlerimiz, bizim beytimiz, evimiz, hanedeki insanlardı, bizim evlatlarımız. Biz kıyamıyoruz sabah namazını kaldırmaya. Biz, yani, olmuyor. Evlatlar kıymetli ya, sabah namazından kıymetli.
Eşler sabah namazından kıymetli. Eşleri de kaldıramıyoruz. Dil, bir hayır işlemiyor sabahleyin. Eyvallah! Sabah namazına kalktın, herkes yatıyor ya, uyuyor ya, sen zikrullahla baş başa kaldın. Dilin ne oldu senin? Arkadaşın oldu. En iyisin arkadaşın oldu. Dil, zikrullah yaptığı müddetçe, senin arkadaşın. Hem de var ya, en değerli arkadaşın. En kıymetli arkadaşın. Çünkü, hadisi şerifte Allah, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki, Allah'ı zikretmeden çok konuşmayın dedi. Allah'ı zikredin. Çok konuşmayın. Allah'ı zikredin dedi. Hadis-i şerif devam ediyor tabii.
Allah'ın zikri dışındaki sözler kalbi katılaştırır dedi. Dikkat edin. Allah'ın zikri dışındaki sözler kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allah'tan en uzak olduğu kimselerdir. O zaman kalbin katılaşmasın. Allah'ı çokça zikret. Allah'ı zikretmezsen kalbin katılaşacak. Kalbin katılaşırsa ne olacak? Allah'tan uzaklaşacaksın. O zaman Allah'ı zikre başladığında senin arkadaşın ne oldu? Dil. Dil. Yalnızsın. Seher vakti veya gece veya gündüz. Hiç önem değil. Allah'ı zikretinde ne oldu? Dilin senin arkadaşın olduğu. Ey aman bilmez bana hiç aman vermiyorsun. Sen yayını beni öldürmek için kurmuşsun.
Yani diyor ki, sen aman vermiyorsun ey dil bana. Sen diyor yayını kurmuşsun. Oku da koymuşsun önüne. O dile diyor. Beni diyor öldürmek için uğraşıyorsun. Allah Resulü de diyor. Allah Resulü de diyor ki, aleyhine olacak sözlerden dilini tut. Evinde kalmayı yeğene. Kendi günahın için pişmanlık duyarak gözyaşı dök. O zaman dil ne yapmış? O zaman dil ne yapmış? Yayını kurmuş bizi öldürmek için. O zaman biz bizi aleyhinde konuşacak olan dilimizi ne yapacağız? Tutacağız. Bizi manevi olarak öldürecek olanı ne yapacağız? Biz o manevi ölüme götürecek olan dilimizi tutacağız. Allah bizi dilini tutanlardan eylesin. Cenab-ı Hak daim olarak dilini zikullah ile ıslak olanlardan eylesin.
Rabbim inşallah o dil ıslaklığıyla son nefese kadar yaşayanlardan eylesin. Son nefesimizde de buyurun. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu Resuluhu diyerekten çene kapamayı nasip eylesin. İnşallah 1705. beyitten önümüzdeki hafta devam edeceğiz. Önümüzdeki hafta eğer olursa, izin alabilirsek, bir aksilik çıkmazsa aşure etkinliğimiz olacak.
Bu aşure etkinliğimizle inşallah Allah'tan bir şey gelmezse, bir sıkıntı olmazsa aşure olacak. Ama olmadı, biz yine ne yapacağız? Programımıza devam edeceğiz. İnşallah büyük bir ihtimalle önümüzdeki haftaya aşure olur. İnşallah programımız da burada bahçede aşuremizi yaparız. Hakkınızı helal edin. Bizden yanı da helal olsun. El-Fatiha. Amin. Ah bir soru vardı burada. Özür dilerim. Canlı yayını kapattım ama burası açık değil mi? 7 Ağustos pazartesi günü saat 14.00'da yani 2'de bayanlara sohbet ve sema programı olacaktır.
Tüm bayan kardeşler davetlidir. Her ayın ilk pazartesi burada bayanlara, sadece bayanlara yönelik sema ve sohbet programı oluyor. Bu normalde daha önce tekkede de vardı. Burada da devam ediyoruz. O yüzden her ayın ilk pazartesi günü, bu pazartesi de böyle bir bayanlara yönelik, sadece bayanlara ait bir etkinlik var. Bütün bayan kardeşler davetlidir. İnşallah. Bu ne bu? Eyyam-ı buhur sıcaklarında böyle gelip yine canhıraş sohbeti kaçırmamak, dinlemek için geldiğinizden dolayı. Ayrıca size ayrıca teşekkür ederim. Bu böyle insanların muhabbetleri, sevgileri, bağlılıkları, arkadaşlıkları, dostlukları zor zamanlarda belli olur.
Bir insan zorluya düşünce, anneyi, babayı, kardeşi, evladı, dostu o zaman tanır. Böyle bir hava şartları zorlandığında imtihandır. Benim hep ben bunlara dikkat ederim. Kar yağdı, bugün kar yağdı derse gidemeyiz. Bugün yağmur yağdı derse gidemeyiz. Hava çok soğuk, derse gidemeyiz. Bir de çocukları hast ederiz. Hava çok sıcak, derse gidemeyiz. Çocukları da hast ederiz. İnsanların bu şeyleridir hep böyle. Kaçtıkları yerdir. Soğukta, sıcakta, ayazda, karda, buzda. Ne zaman olursa olsun, 7-24 bir insan dersini takip ediyorsa, disiplinli derviştir. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. Selamun Aleyküm. Zor zamanda gelenler südün kaymağı gibidir. Guttusi baba hazretleri vefat etmezden önce dergahdaki çavuşlara demiş ki, evladım benim demiş, cenazemi sabah namazında kaldırın.
Pek efendim demişler, vefat etmiş. Sabah namazında, tabi kılmışlar namazını, gömmüşler. Tabi dervişlerin arasında bu böyle bir muhabbet geçmiş. Demişler ki, neden böyle sabah namazında hemen namazını kıldırttırdı? Hani herkes cenazesine gelirdi filan. Oradan bir arif, mesup bir derviş. Demiş ki, arkadaşlar, sabah namazına dergaha gelenler, sütün kaymağı gibidir demiş. O yüzden demiş, sütün kaymağı gibi olanlara namazını kıldırttırdı. Şimdi zor zamanlarda derse gelenler, zor zamanlarda mücadele edip o zorluya katlananlar, sütün kaymağı gibidir. Ha öbür günler süt değil mi? Süt. Ama kaymağı oluyor mu? Olmuyor. Kaymaksınız. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi