Hakkı hak bilip, hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim gözümüzü açıp kapatıncaya kadar nefsine uyanlardan, şeytana uyanlardan, deccale uyanlardan eylemesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i nefsimizin şerrinden, şeytanın şerrinden, deccalın şerrinden, zenginliğin şerrinden, fakirliğin şerrinden, bütün şerrlerden bizleri emin eylesin. Bizleri muhafaza eylesin. Ecmeyin. Kaldığımız yerden, geçen haftadan devam edeceğiz inşallah. Allah'tan bir şey gelmezse gidebildiğimiz yere kadar gideceğiz. Geçen hafta en son 1660. beyt okunmuşuz. Sel önce bir kere coşup da etrafı kapladıktan sonra dünyayı harap etse şaşılmaz.
Burayı okuduk geçen hafta, burayı şerh etmeye çalıştık. Bizimki şerh sayılmaz ama işte dilimizin döndüğünce kendimizce Allah'ım bizi affetsin inşallah. Devam ediyoruz. Yapılan işin gayb aleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. Bu beytten sonra biraz çetrefilli beytler var. Bu beyt de dahil. Yani bu çünkü Muhyiddin Arabe Hazretleri'nin sufi veya bugünkü dilde tasavvufi duruşuyla alakalı bu. Çünkü mesela işte hani meşhur ya bu sonradan böyle bir ayrışmanın içerisine bu işin ilmini yapanlar, yaşayanlar değil. Bu işin ilmiyle uğraşanlar bir vahdedi şuhut bir de vahdedi vücut geliştirdiler.
Öyle olunca vahdedi şuhut mu vahdedi vücut mu bunun böyle tasavvuf dünyasında işte biraz okur yazar olanlar, biraz çizer olanlar bununla alakalı işte kendilerince bilgilerini ortaya koymaya, kendilerince bunun tartışmasını açtılar. Bu böyle hani normal, klasik sufileri çok ilgilendirmedi. Normalde bir mürşidi kamilin eğitimine girmiş olan bir kimseyi çok ilgilendirmedi. Bu manada böyle bir hani bu meselenin insanla alakalı insanı yetiştirme, nefis terbiyesi yapma, Kur'an sünnete tabi olma, bunun çabasını gösterenler bu tip tartışmaları yavan gördüler. Yani işin böyle edebiyat kısmı bu. Yani neden işin edebiyat kısmı? Zaman zaman bu kimselerle görüştüğümüzde, yani karşını alıp bir kimseye bir şey öğrettin mi?
Veya o kimsenin nefes meratiplerini biliyor musun? Yani o kimse emmarede mi, levvamede mi, mülhümede mi, mutmainne'de mi, radyede mi, mardiyede mi, safiyede mi? Nerede olduğunu bilebiliyor musun? Veyahut da onun kalbi hallerine çözüm bulacak mısın? İlmel yakin mi, aynel yakin mi, hakkel yakin mi, hangi noktada? Veyahut da onun kalbi tecelliyatları nerede? Yani normalde fenafi şeyhte mi, fenafir resulde mi, fenafillah'ta mı, bekabilillah'ta mı? Onun normaldeki tefekkürü ne, yaşadığı ne? Bakın bir dervişi ilgilendiren bir sürü mesele var. Yani bu mesele de akademik olarak evet oturur siz bir şeyler yazarsınız ama karşındaki kimseyi analiz etme. Karşındaki kimseyi manen de analiz etme, madden de analiz etme.
Bu yetiye sahip misin, değil misin? Burada sıkıntı doğuyor. Ondan sonra oturuyorlar mesela işte hani meşhur ya, yani işte Muhiddin İbni Arabi sizin taptığınız Allah benim ayaklarımın altında demiş. Bunu tartış. Beyaz da Bestami'nin işte Sübhan da benim sözünü tartış. İşte kalk, Hallâc-ı Mansûr nasıl enel hak dedi. Bunun sözünü tartış. Hani bazen bu tartışmaların ağzını tıkamak için basit bir şey söylüyorum ya. Diyorum ki Hallâc-ı Mansûr gecede yüz rekat namaz kılıyordu. Enel hak dedi. Sen kaç rekat namaz kılıyorsun? Sen farz namazı dahi kılamıyorsun. Sen abdesti dahi dostları alamıyorsun. Kalkıyorsun enel haktan bahsediyorsun. Veyahut da bununla alakalı bir şeyden bahsediyorsun.
Veyahut da adam işte Muhiddin İbni Arabi'yi kafir yapacak ya birilerini. Oturmuş Arabi'yi kafir ediyor. Okudun mu? Okuduğunu anladın mı? İdrak ettin mi? Okumadı, anlamadı, idrak etmedi. Okumadı, anlamadı, idrak etmedi bir şeyin üzerinde hüküm süreceğim diye uğraşıyor. Onun üzerinde. Veyahut da işte oturmuş vahdedi vücuttan bahsediyor. İyi Muhiddin İbni Arabi vahdedi vücuttan bahsetmiş mi? Var mı böyle bir kelime? Yok. E nereden sen Arabi'yi bu konuda küfrüne fetva veriyorsun? Bu da ayrı bir tartışma. O yüzden yani burada tabi bu tartışmaların içerisine Hazreti Mevlana'yı da Celaletin Ruma Hazretleri'ni de zorla katacaklar ya. Yani bunu kim katacak?
Mesnevi'yi veya divanın kebiri şerh edenler katacak. Tutacaklar koca Hazreti Mevlana'nın kulağından sen vahdedi vücutçusun diyecek. Veyahut da tutacak kulağından sen vahdedi şuurçusun diyecek. Veyahut da tutacak onun kulağından kendi fikrine, kendi düşüncesine, kendi felsefesine doğru çekecek. Veyahut da o diyecek ki panteisttir. Veyahut da o diyecek ki ya işte bırak ne olursan ol gel demiş çıkmışsın içinden böyle bir söz mü olur, böyle bir laf mı olur diyecek. Bunu da normalde içine katacak. Ama bu bütün dünyanın büyük handikapı, herkes kendince kendi düşüncesini, kendi fikriyatını karşısındakine elbise olarak giydirmeye çalışıyor. Bu küçüğümüzden büyüğümüze kadar.
Hepimizde var bu. Bakın hepimizde var. Aslında o öyle değil ama biz onu öyle görmek istiyoruz. Ve elbisemizi giydiriyoruz ona. Yani o işte önemli şahsiyetler. Yani o demiş ki bizim parti programımız gökten indirilmiş bir şey değildir. Biz onu peygamber seviyesine getiriyoruz. Biz böyle bir veli, Allah dostu. Ama biz bunu öyle bir abartıyoruz, öyle bir noktaya getiriyoruz ki. Biz onu böyle peygamberler üstü, bütün ilahi kitaplar üstü, haşa Allah'la yarıştırıyoruz. O elbiseyi biz giydiriyoruz ona. Yani makulü ve o kimse kendisini nasıl ifade etti, ne olarak ifade etti biz onu duymuyoruz. Bizim gördüğümüz önemli çünkü. Bütün dünya insanlığının sıkıntısı bu.
Bütün dünya insanlığı kendi gördüğünü gerçek haddedip onu dayatıyor. Onun arkasında başka bir şey olabilir mi diye düşünmüyor. Yani birisi bu bardağa bakıyor, bu dolu diyor ondan sonra. Halbuki gerçekliliğine bunun üzerinde az bir boşluğu var. Yani gerçekliliği bu bardağın üzerinde az bir boşluk var. Buna dolu demeyecek o kimse. Ama öbürkü de diyor ki hayır o bardak boş. Ya o da yanlış, o da yanlış. Yani üzerinde az bir şey boşluk var. O boşluğu görmen lazım. Sen eksik aradın diyor. Ben eksik aramadım, o boşluğu gördüm. Sen o boşluğu görmedin. Eksik aramak bu değil. Bakın eksik aramak bu değil. Ama onu eksik aramak olarak gördü. Ortalığı karıştırdı.
Herkes kendi algısını karşısına giydirmeye çalışıyor. Şimdi burada yapılan işin gayb aleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. Şimdi bu beyt'e baktığınızda hani biraz böyle bir şey okuyan bir kimse der ki burada cebriye var. Değil mi Yusuf Hoca? Evet. Der ki burada bir cebriye var. Burada cebriyenin hem de dik alası var. Hemen buradan hareket eder. Buradan hareket ederekten istediği yere gider. Ama o kendi istediği yere gidiyor. Ama burada işte bu akşamki sohbet biraz böyle ben yine tabi Hz. Pir burada şunu demek istemiştir diyeceğim. Kendi düşüncemi söyleyeceğim yine.
Ama ne Arabi ekolünün etkisinde kalaraktan bu beyt'e mesela gitseniz siz şimdi örneğin Ahmet Avni konuğun şerhine baksanız Avni konuk Arabicidir. Bu mesele Arabi cihetinden bakar. Ama gitseniz örneğin işte Gölpınarlı'ya baksanız Gölpınarlı'da melamelik vardır biraz. Gölpınarlı buna melami cihetinden bakacaktır. Arabi cihetinden de bakmayacaktır. Veyahut da benim bildiğim şerhlerden birisi bir de son dönem neydi yok ondan önce. Bende onun kitabı var ya değil. Hak Hak, Hakki Hak. Öğretmendi ya kendisi.
İsmi aklıma gelmedi şimdi. Onun cihetinden baksanız mesela o ne böyle melami şehirdir. T ile başlıyor da dilimin ucuna geldiği söyleyemedim. Evet Tahirül Mevlevi. Allah razı olsun. Kim elini kalırsın? Maşallah. Teşekkür ederim. Onun üzerine Tahirül Mevlevi'nin üzerinden baksak o mesela ne benim tespit ettiğim kadar Arabicidir. Ne de mesela böyle vahd-i vücud ve tahd-i şuhud meselesine çok böyle hani tarafını belli ederekten bir yere girmez. Onun gibi. Şimdi ama gayb aleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. O zaman yapılan iş diyor. Ayırmıyor Hazreti Perbi de buna. Gayb ile alakalı.
Gayb ne? O zaman gayb bilinmeyen. Bizim için bilinmeyen her şey gayb. Bakın bizim için bilinmeyen, görülmeyen her şey gayb. Ama burada gaybi tabi bizim toplumumuza bir de şunu koydular. Yani gaybı Allah bilir başka hiç kimse bilmez. İşte ayeti de söyleyeyim o gaybı bilendir kimseye gaybını göstermez. Ayet-i kerime. Cin suresi ayet 26. Akabindeki ayet-i kerimeyi saklar. Normalde tartışma programlarında, televizyonlarda veya sohbet eden sufiliğe karşı olanlar arkasındaki ayet-i kerimeyi görmemezliğe gelir. 25. ayet-i kerime o gaybı bilendir kimseye gaybını göstermez. Bunu hemen sizin önünüze koyarlar.
Çünkü bunun husisi bu ayet-i kerimeyi aldım. Tartışma programlarında veyahut da sohbetlerde söylenen bir şeydir. Arkasındaki ayet-i kerime ne? Ancak peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır. Çünkü Allah seçtiği peygamberin önüne ve ardına gözetleyici koyar. Cin suresi. Ha demek ki ayet-i kerime de o gaybı bilendir. Allah kendi zatını söylüyor. Kimseye gaybını göstermez. Evet. Ancak peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır. Aaaa o zaman gaybı bilen bir kimseler var. Kim bunlar? Peygamberler. E şimdi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine baktığımızda da baktığımızda da gayb ile alakalı kendi zamanında söylediği hadisler var, sözler var.
Gayet bir alakalı. İşte hani meşhur hendekte balyozu taşa vurdu bir kıvılcım çıktı, kisran yıkıldığını görüyorum dedi. Taşa bir daha vurdu Bizans'ın fethedildiğini görüyorum dedi. Bir daha vurdu Yemen'in İslam olduğunu görüyorum dedi. Örneğin. Veyahut da işte değişik zamanlarda değişik şeyler söyledi. Hele ölümüne yakın gaybı ayet o kadar çok hadis-i şerif irad etti ki. Ama bu hadis-i şerifleri, hadis-i şerifleri inkar halimiz var ya bizim. Bu hadis-i şeriflerin hepsinde biz ne yaptık? İnkar ettik. Ama bu ayet-i kerimeyi de inkar ettik. Demek ki gaybı Allah peygamberlerine gösteriyor. Demek ki gayb ile alakalı sadece Allah gaybı kendine saklamamış. Hatta gaybî ilimleri de içinde barındıran Kur'an'ı peygamberine indirmiş.
Dolayısıyla o peygamberin ümmetine de söylemiş. Gaybî meseleleri içinde barındıran, gaybî hadiseleri gelecekle alakalı, gelecekle alakalı, meseleleri Kur'an'a koyan Allah önce onu peygamberine sonra bütün ümmete açmış, göstermiş, gayb ile alakalı neler olacağını, neler yaşanacağını da göstermiş. Ama normalde bakın o zaman şu çıkıyor, gaybîte yaşanacak olan bir hadise gelecekle alakalı, gaybî gelecek olarak gördüğümüzde gelecekte yaşanacak olan bir hadise çok özür dilerim ama paket program olarak hazır. ve o hazır paket programı hem Allah söylüyor hem de Resulü söylüyor hem de Kur'an-ı Kerim'de ümmete bunu açıyor.
Ümmet bunu ne kadar anlıyor, ne kadar anlamıyor bu ümmetin problemi. Bakın ümmet bunu ne kadar anladı, ne kadar anlamadı bu ümmetin problemi. Ama gayb ile alakalı hadiseler, Kur'an'da var mı? Evet. O zaman biz Kur'an'a doğru bakamıyoruz. Biz o zaman Kur'an'ı doğru anlamıyoruz. Biz o zaman Kur'an'ı kendimizce, kendi zamanımızda, kendi zamanımızda kendimiz algılayamıyoruz.
Bu konuda ilmimiz yeterli değil demek ki. Eğer ilmimiz yeterli olmuş olsa, biz Kur'an'ın gaybî haberlerini, Kur'an'ın gaybî tespitlerini biz çözeceğiz, çözümleyebileceğiz. Ama biz bunu çözümleyemiyoruz. O zaman beytin başına geldiğimizde, gayb âleminde eserleri doğar. Ne? Yapılacak olan bir işin gayb âleminde resmi belli. Gayb âleminde hesabı, kitabı belli. Ve o meydana gelen eserlerde halkın hükmüne tabi değil. Sebep, Allah yaratmada hür. Yaratmada ortağı yok. Bir şeyi yaratırken birisine danışmıyor. Birisine herhangi bir konuda izin almıyor. Allah kudretiyle, kuvvetiyle yaratmada olan Allah'lığını gösteriyor.
Ve yaratacak olduğu bir şeyi, tabiri caizse bir şeyi gayb âleminde yaratıyor. Veyahut da biz bunu nasıl diyelim, olacak olan bütün hadiseler lef-ü mahfuzda mevcut. Ama burada arabiye kayacak olursak, ayağını sabit ede, lef-ü mahfuzdan önce zaten mevcut. Veyahut da ben bunu böyle kendimce tarif ediyorum ya, Allah'ın ilmi ilahisinde var olacak olan bütün her şey mevcut.
Kün dedi, kün dedi, ilmi ilahisinde her şey mevcut. Ve ilmi ilahiden sırası gelen şey, sırası gelen her ne var ise çağlayandan dökülür gibi. Varlık âlemine dökülmekte. O zaman bu yaratmayla alakalı halkın herhangi bir ihtiyarı yok. Yaratmayla alakalı. Burada yapılan işin dediğinde, bunu ben yaratma olarak nitelendirdim. Yaratmada Allah kendine ortak kabul etmez. Hiçbir şeyde ortak kabul etmediği gibi, yaratmada da Allah kendine ortak kabul etmez. Ve her şeyi yaratan odur. O zaman gayb âleminde yaratılan bir şey şehadet âlemine, görünür âlemine zuhur eder. Eğer gayb âleminde bir şey yaratılmadı ise, onun bu âleme zuhur etmesi mümkün değildir.
Ve bunda herhangi bir kulun hükmü olması da mümkün değildir. O zaman Allah seçtiği peygamberlere gaybıyla alakalı sırlar vermiş midir? Evet. Ve o peygamberlerine bu gaybıyla alakalı sırları verirken de, o sırrın etrafını görevli meleklerle çevirttirmiş, şeytanlara ve cinni taifesine o sırları ifşa ettirmemiş. Çünkü şeytan ve kafir cinniler veya diğer cinniler o sırra muttali olamamışlar. Muttali olmaları mümkün değil. Allah çünkü ayeti kerimede diyor ki, Allah seçtiği peygamberlerin önüne ve ardına gözetleyici koyardı diyor. Bu gözetleyiciler meleklerden de olabilir. Şimdi başka bir tartışma açayım size.
Bu gözetleyiciler Allah dostlarından, velilerden de olabilir. O zaman velilerin şahsi maneviyatları o sırlara gözetleme noktasında, Allah'ın izin verdiği miktarda muttali olabilirler mi? El cevap olabilirler. Ama şeytan ve cinniler bu sırlara muttali olması mümkün değil. O zaman peygamberler sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ve geçmiş Adem'e kadar, bütün peygamberlere gayiple alakalı sırlardan verilmiş midir?
Evet. Öyle meydana çıkıp da gaybı Allah bilir. Allah'tan başka kimse bilmez. Kimseye de bu sırlar verilmez diyen bir kimse, cin suresi 27. ayeti kerimeye inkar ettiğinden kafir olur, küfre düşer. Sakın böyle bir söze kulak vermeyin. Sakın siz de herhangi bir yerde birisine kızdığınızdan, birisini sevmediğinizden, birisiyle alakalı böyle bir takıntınız olduğu için Allah gaybı bilir, hiç kimseye de göstermez söylemez demeyin.
Çünkü peygamberler bu gaybi sırlara vakıflar. Bir. İkincisi, Ümmet-i Muhammed'den de Kur'an'ın gaybi sırlarına vakıf olanlar olabilir mi? El cevap olabilir. Çünkü Kur'an aynı zamanda gaybi sırları da kendi içinde barındıran bir ilahi kitaptır. Örnek, Bismillah, Elif, La Ammim, Daha hoş, henüz daha böyle, ne diyorsunuz ona hocam, hurufu mukatta, bu tip harflerin daha henüz manaları ve sırları açılmış değil.
Bakın manaları ve sırrı açılmış değil. Ne zaman o zaman mana ve sırrı açılacak? Kıyamete yakın. Mehdi aleyhisselam çıktığında ve hatta Mehdi'ye iyice zuhur ettiğinde, Kur'an Müslümanlara kendini daha da açacak. Sırlarını ifşa edecek. Ve Kur'an'dan öyle ayeti kerimeler Müslümanlar tespit edecekler ki, öyle ayeti kerimeler tespit edecekler. Tekrar bunun altını çiziyorum. Ben belki de görmeyeceğim. Benim torunlarım belki de, torunlarımın torunları görecekler. Öyle bir ayeti kerimeleri tespit edecekler ki, o ayeti kerimeyi okuyan bir kimse eşyaya hükmetecek. Taş altın olacak, altın yakıt olacak. Veyahut da bildiğiniz toprak büyük bir enerji olacak. Veyahut da bilemediğiniz bir balçık toprak, o ayet-i kerimelerin sırrınca harikülade işler çıkacak ortaya.
Bu şu anda ne yazık ki Müslümanlara kapalı bir ilim. Bunu şu anda büyük velilerin dahi bunlara normalde dokunmaları, bunları söylemeleri uygun değil. Her şeyin vakti zamanı olduğu gibi, bunun da vakti zamanı var. Çünkü Kur'an öylesine gaybi, öylesine büyük bir kitap ki, o kitapta sadece dünyanın değil, bütün varlığın, kainatın sırrı saklı.
Kainatın sırrı saklı. Ondan sonra gelecek bir kitap yok çünkü. Son kitap ama ne yazık ki Müslümanlar, tembel olduğundan, çalışmadığından, maddi manevi, Kur'an'ın üzerinde de çalışmadığından, Kur'an'ın bu manada ne demek istediğini, manasını da tam anlamıyla çözemediklerinden, biz Kur'an'a uzakız, Kur'an bizden uzak. Şimdi böyle olunca, biz gaybi meselelerden uzağız. Ve İslam dünyası, boş tartışmaların içerisinde, bocalayıp, debelenip duruyor. Bunda da hikmet var diyoruz. Ama bu hadiseler, gelecek, ahir zaman, son diliminde, İslam dünyası, Müslümanlar, bu gaybi ayeti kerimeleri, sırrı ayeti kerimeleri, sırlı.
Yani o ayeti kerimeye baktığınızda siz, hani alay ediyorlar ya, işte Allah burada, örnekliyorum, işte zekattan bahsediyor, sen bunu normalde, işte okuyorsun, be ahmak, onun zahiri zekattan bahsediyor, batınını sen bilmiyorsun. Alay etme, alay etme, alay ediyor. Yani siz bunu namazda okuyorsunuz, alay etme. Kur'an, ilahi bir kitaptır. Henüz mana, muhtevası ve sırrı ve gaybi, tam olarak anlaşılmamıştır daha. Üç kuruş akıllılar üzerinde hükmetmeye çalışmasın. Üç kuruş maaşla da bu işler olacak değil.
O maaşına bakıyor çünkü. Bunlar acı şeyler. O maaşına bakıyor. Bunun üzerine kafa yorması mümkün değil. Allah muhafaza eylesin. Ve 28. ayet-i kerime, bakın 27'yi okuduk, 28. Bu elçilerin, Rablerinin emirlerini tebliğ ettiklerini, onun bilmesi içindir.
Bu ayet-i kerimenin normalde, burada elçiye döndürdü. Demek ki, buradan ben direkt tartışmaya mahal vermeden, peygamberlere atfettim bunu. Ama Kur'an'ı iyi anlayan da bir kimse, Kur'an'ın elçisi hükmünde oldu mu? Evet. Kur'an'ı anlayan, onun gaybini bilen, onun sırrını bilen, tabiri caizse, Kur'an'ın bu manada, matematiğinden ve metafiziğinden az bir şey, bir şey damladıysa, o da Kur'an'ın elçisi oldu.
O zaman, Kur'an'ın elçisi olan kimse, Rablerinin, yani Allah'ın, emirlerini tebliğ ettiklerinin ne tebliğ ettiğini bilmesi içindi. Allah ona bu gaybî bilgiyi bunun yüzün üzerine verdi. O zaman ey İslam dünyası, Kur'an'ı iyi anla, Kur'an'ı iyi oku, Kur'an'ı idrak etmeye çalış. Ve Kur'an'ın içerisindeki sırları, gaybî bilmeye çalış. Sırrını ve gaybî bilirsen eğer, Allah'ın emrettiği, tebliğ ettiği, bir ayet-i kerimenin hakikatini bilesin, o ayet-i kerimenin gerçek tecelliyatını öğrenesin diye sana bu gaybî bilgi verildi. O zaman meseleye baktığımızda, Hz. Mevlana'nın mesnevisindeki bu meseleye, bu yapılan işin gaybî âleminde eserleri doğar, baktığımızda o zaman bakın Cebriye'den çıktık şimdi.
Ama sözün başında, biz buna baktığımızda Cebriye gibi geldiydi. Öyle değil mi? Ama biraz kafa, biraz gönül patlatınca, bu işin Cebriye'den farklı olduğu çıktı meydana. O zaman Hz. Pir diyor ki, yaşanan hadiseler, bilinen hadiselerin gaybî âleminde bir tecelliyatı var. Ve gaybî âlemindeki tecelliyatıyla, bu dünyaya tecelliyatı aynıysa sıkıntı yok. Ama gaybî âlemindeki tecelliyatıyla, dünyaya tecelliyatı farklıysa, o zaman sen gaybî âlemindeki tecelliyata bakacaksın. Allah bizi onlardan eylesin inşâAllah. Amin. Şimdi, bir âyet-i kerime daha var. Bakın bunu Allah, hiçbir peygamberiyle de paylaşmamış. Bakın peygamberiyle de paylaşmadığı meseleler var.
Bununla alakalı kimsenin söyleyecek sözü yok. Lokman suresi âyet 34. Ne bu? Kıyamet. Ne diyor? Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi ancak Allah katındadır. Bilgi neredeymiş? Allah katındaymış. Şimdi, kıyametle alakalı, meşhur Cibril hadisi var ya, iman, İslam, ihsan, sonra kıyamet ne zaman kopar diyor. Ona cevap ne? Sorulanın sorandan farklı bir bilgisi yoktur. Bilgi yok demiyor. Bu konuda bilgi yok dese, diyeceğiz ki bilgi yok. Burada manalı bir sır, bir söz var. Bu manalı sır, söz ne? Sorulanın sorandan farklı bir bilgisi yok. Bunu aldık, biz bir kenara koyduk. Yağmuru o indirir.
Rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir. Her şeyden haberdardır. Eyvallah. Şimdi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin gayb ile alakalı, bunu normalde hadis kitaplarında bulmanız mümkün. Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn-i Mace, Ebu Davud, İbn-i Hanbel, bunlar bütün Riyad-ı Salih'in, herhangi bir hadis kitabından, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, gaybin gelecek kısmından bahsettiği,
veda haccında bahsettiği, değişik bahislerde bunları bahsettiği, hatta bazı hadis-i şerrlerde kıyamete kadar olacak olan, o kadar bize bu konuda bahsettik, o kadar anlattık ki, kıyamete kadar olacak olan bütün hadiseleri bize anlattı diye hadis-i şerrler var. ama sahabelerin hepsi de bunları ezberleyemiyorlar. İşinin enteresini bu. Diyor ki, bir tanesi, benim aklımda kalan bunlar oldu. Öbürki diyor ki, benim aklımda kalan bunlar oldu. Öbürki diyor ki, benim aklımda kalan bunlar oldu. Demek ki sahabe, o gaybi meseleleri, hepsini hıfzedememiş de. Daha doğrusu, Allah müsaade etmemiş. İşin perde arkası bu. Allah müsaade etmemiş.
Demek ki, bununla alakalı hadisleri aldım buraya da, ben konuyu böyle çok uzatmak, bu konuda şimdi şey yapmak istemiyorum. Mesela en ilgi çekici, uzun biraz, ondan sonra bunu okuyuvereyim, bir de şeyle alakalı, gelecekle alakalı. Yer bana dürüldü, yeryüzünün doğusunu ve batısını da gördüm. Dikkat edin hadis-i şerife. Yer bana dürüldü, yeryüzünün doğusunun da batısını da gördüm. Ümmetim bana dürülerek gösterilen yerlerin hepsine hakim olacaktır. Dürülerek gösterilen yerlerin hepsine de ümmete hakim olacaktır. Altın ve gümüş hazineleri bana verildi.
Ben Rabbimden ümmetimi genel bir kıtlıkla helak etmemesini ve onlara kendilerinden bir düşman musallat edip de, köklerin kazımamasını diledim. Rabbim bana şöyle karşılık verdi. Ey Muhammed! Ben bir şeye hükmettim mi, buradan artık dönülmez. Bakın bu hadisi kutsi, bunu burada okumamın bir sebebi, gelecek beytlerle de alakalı. Gelecek beytlerle de alakalı. Konuyu, böyle bir bütünlük içerisinde anlatmaya çalıştığım için bunu okuyorum. Ben bir şeye hükmettim mi, bundan artık dönülmez. Ben ümmetinin genel bir kıtlıkla helak olmayacağı sözünü sana verdim. Onlara kendi nefislerinden başka köklerini kazıyacak bir düşman musallat etmeyeceğime dair de söz verdim.
Yani bize nefsimiz yeter. Hatta şayet üzerlerine arzın her tarafından, yahut arzın memleketler arasındakiler bir araya gelseler dahi, ta ki ümmetin birbirlerini helak edip esir alıncaya kadar. Bunlar da yaşandı mı? Zaman içerisinde yaşandı. Ben ümmetim hakkında saptırıcı liderlerinden korkuyorum. Allah Resulü'nün sözü devam ediyor. Ümmetim içinde bir kere kılıç çekilirse, kıyamete kadar artık bir daha indirilmez. Kılıç çekildi mi? Evet. Hz. Ali Radıyallahu anh Hazretleri'nin zamanında çekildi mi? Evet. Bir daha indi mi kılıç? İmmeli. Ümmetimden bir takım kabileler müşriklere katılmadıkça, ümmetimden bir takım kabileler de putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz.
Bunlar da yaşandı mı? Yaşandı. Bir takım kabileler putlara taptı mı? Evet. Müşriklere katıldı mı? Evet. Hatta ümmetin içindeki büyük bir kısım devlet başkanı müşriklerle yan yana kol kalan mı? Evet.
Kafirleri kendilerine dost tutmuş vaziyeteler mi? Evet. Müşrikleri kendilerine dost tutmuş vaziyette mi? Evet. Ümmetin büyük bir kısmı kafirlere ve müşriklere benzemek için yarışıyor mu? Evet. Ümmetimin içinde 30 tane yalancı peygamber çıkacaktır. Daha ölür ölmez yalancı peygamber çıktı mı? Çıktı. Bunun en önemlisi müseylemetül kezap mıydı? Evet. Ölür ölmez. Peygamberliğini ilan etti mi? Evet. Ve ondan sonra peygamber gelmeyecek diye birçok delil olmasına rağmen kendisini peygamber ilan edenler oldu mu? Evet. Var mı?
Evet. Bakın var mı? Evet. Kendilerini yok işte biz elçiyiz de yok biz ondan sonra nebiyiz de yok şöyleyiz de böyle çevir kazı yanmasın laf döndürüp dolaşıyorlar mı? Evet. O zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bakın gaybi olan bu tespiti çıkmış mı meydana? Evet. Oysa ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Allah'ın emri gelinceye dek ümmetimden bir taife, ümmetimden bir taife, devamlı olarak hakkın yanında yer alıp, onu savunacaktır. Demek ki ümmetten bir taife olacak. Bu ümmetten taife, devamlı hakkın yanında olup onu savunacak. Yani Kur'an ve sünnet-i seneyi azı dişleriyle sımsıkı tutunup onu savunacak.
Onu hem yaşayacak hem de yaşatmaya çalışacak. Onlara muhalefet edenlerin kendilerine bir zararı dokunmayacaktır. Yani bu ümmetinden o taifeye, yani ümmetinden Kur'an ve sünnet-i seneyi sımsıkı yapışıp hakkı tebliğ eden, hakkı tebliğ eden o taifeye hiç kimsenin zararı dokunmayacak. Yani onlara zarar veremeyecekler. Onlar, bu zarar veremeyecek demek zorluk çekmeyecek, sıkıntı çekmeyecek manası değil, öyle anlaşılmasın. Onlar tebliğlerine hakkın yanında durmaya devam edecekler. Zorluklar, sıkıntılar, belalar, müsibetler, baskılar, şunlar, bunlar onları yıldırmayacak. Onlar geri adım atmayacak. Paraydı, maldı, mevkiydi, kadındı. Oydu buydu, onları bozmayacak.
İşte adam çok yakışıklıymış. Bozmayacak o mümine kızı, mümine kadını. İşte kadın çok güzelmiş, adam bozulmayacak ona. Ama para bozmayacak o kimseyi. Mevki o kimseyi bozmayacak. Onu hangi mevkiye getirirsen getir, o hakkı savunacak. E tabi İslam sisteminin dışında da onların bir mevkiye gelmeleri mümkün değil. İstemezler oraya. Ne milletvekili öyle olsun isterler, ne genel müdür, ne herhangi bir yerde. Memur dahi öyle olmasını istemezler. Sebep? Yani yiyen yiyecek çünkü içen içecek. Hırsızlık yapan hırsızlığını yapacak. Üç kağıt yapan yapacak, beş kağıt yapan yapacak, adaletsizlik yapan yapacak. Yiyecek, yiyecek, içecek, yalacak, yutecek. Haram mı, helal mı dikkat etmeyecek.
Böyle olunca ona namuslu, şerefli, haysiyetli bir insan lazım değil öyle yerlere. Öyle altına her şeye imza atacak bir insan lazım. At imza atacak. E bu hak mıydı, değil miydi, hakikat mıydı, bakmayacak. LGBT'ye de el kaldıracak, eşcinselliğe de el kaldıracak, İbneliğe de el kaldıracak. Olur diyecek, geç ne olursan ol. Tabi. Allah lanet diyormuş, önemli değil. O ona el kaldıracak. Lanetlik işlere de el kaldıracak. Tasdik edecek. Aracı olacak. Adam gidiyor sabahleyin Ulu Camii'de sabah namazı kılıyor, akşama dansözlerle beraber. Ne? Siyasetçi. E bu ne?
Sabah namazında Ulu Camii'de, milletin önünde namaz kıldın. E ondan sonra git Allah'a, peygambere, dine, imana, ondan sonra atan, tutan, laf söyleyen, sanatçı bozuntusuna poz ver, ona para ver belediyeden. Bunu biz söyleyince muhalif oluyoruz. Tabi. Alkışlayacaksın sen de, sen de onlardan olacaksın. Yani bir şeyi, neyi alkışlıyorsan ondansın. Neyi alkışladıysan ondansın. Hani geldi, bedevinin birisi kıyameti sordu. Şimdi kıyametten laf açıldı ya bugün.
Dedi ki ey Muhammed, kıyamet ne zaman kopacak dedi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri böyle onun o sorusundan biraz böyle tabiri caizse, hani bizim tabirimizle canı sıkıldı deriz ya, canı sıkıldı. Kıyamet için ne biriktirdin dedi ona. Kıyameti soruyorsun, kıyamet için ne biriktirdin dedi.
O bedevi durdu, dedi ki ya Resulallah, ben çokça ibadet eden bir kimse değilim. Çokça namaz kılan, çokça oruç tutan, çokça böyle can hıraşı ibadetin içinde olan birisi değilim. Ama dedi ben Allah ve Resulünü çok seviyorum. Bu hadis-i şerif benim de ümidimi arttırıyor. Ben o yüzden böyle hadis-i şerif ezberimde. Dedi ki ben Allah ve Resulünü çok seviyorum. Öyle deyince Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde yüzünde bir yumuşaklık, bir tebessüm oluştu böyle. Dedi ki ona kişi sevdiği iledir. Bu tabi müjde oldu o bedeviye. Rabbim bize de bu konuda müjdelesin inşallah. Biz de Allah ve Resulünü çok sevelim inşallah. Bizim de ben kendi nefsim için söyleyeyim.
Amellerimiz o kadar fazla değil. Hatta yok hükmünde görülür onların amellerinin yanında. Yani bedevi öyle söylemiş. Bedevi sakın ha siz böyle ameli az olarak görmeyin. Onun çıtası yüksek. O kendi zamanındaki yüksek çıtayı gördüğünden diyor ki benim amelim o kadar yok. Benim amelim o kadar yok diyor. Kendi zamanındaki çıtayı görüyor çünkü. Kendi zamanındaki çıtayı. O çıtayı görünce diyor ki benim o kadar amelim yok. Benim fazla namazım yok. Fazla orucum yok. Yani kendinizi bedeviyle kıyaslamayın. Biz onun atının burnunun üzerindeki terinin tozu olamayız. Öyle demiş ya İmam-ı Azam.
İmam-ı Azam öyle demiş. Kim? Tabiinden. Selef alimi. Fıkıhın babası. İmamların babası. İmamların babası. Kendi zamanını bırakmış. Kıyamete kadar gelecek olan meselelere fıkh eden adam. Yani oturuyorsunuz bugünkü meseleye, meselelere ışık tutan, bugünkü meselelere ışık tutan bir fıkıh babası. Muhteşem üstü bir kimse.
Bakmayın şimdiki böyle sonradan yetmelere ben de bir İmam-ı Azam gibiyim. Veyahut da bir kısım böyle ehli tarikat olanların bir kısmı bizim alimlerimiz İmam-ı Azam'dan üstün. Bizim hocalarımız, mollalarımız İmam-ı Azam'dan üstün sözlerini söylüyorlar, söylemiyorlar bilmiyorum. Onların müntesiplerinden duyuyorum. Bu küstahlık, bu kibirlilik, bu cehaletin dik alası, bu cehaletin dibi.
Yani bir kimse üç kitap okuyup da, yani ben de bugünün İmam-ı Azam'ıyım. Yok bizim hocalarımız, bizim mollalarımız, bizim cemaatin işte mollaları İmam-ı Azam'dan üstün. Bu sözler çok böyle kibir kokan, bu sözler böyle cahillik kokan sözler. Allah muhafaza eylesin. Bu onun sözüydü. Yani biz diyor sahabenin, atının, burnunun üzerindeki terinin tozu olamayız. Tevazuya bakın. Tevazuya bakın. Oysa hadis-i şerif, ümmetimin alimleri Beni İsrail peygamberlerinden üstündür. Bu hadis-i şerif orada dururken o tevazu ediyor. Diyor ki, ben sahabenin, atının, burnunun üzerindeki ter damlacığının üzerindeki tozu olamam diyor.
Allah bizi affetsin. İşte demek ki o Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışanlar, bunlara zarar veremeyecekler. O topluluk kıyamete kadar, kıyamete kadar, o topluluk böyle bir topluluk olacak. O topluluk Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışıp, kıyamete kadar Kur'an ve sünnetin öğrenilmesi ve yaşatılması için mücadele edecek. Demek ki bunlar normalde peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gelecek gayba ait olan hadisleri.
Yani öyle kalkıp da gaybin anahtarı Allah'ın elindedir. Başka hiç kimse bilmez sözü peygamberleri bağlamıyor. Ama o peygamberlerin de işte kıyametin kopması gibi, yağmurun ne zaman yağacağını bilmesi gibi, insanın nerede öleceğini bilmesi gibi bu tip gaybi meselelerden onlara da kapalı. Eyvallah. O zaman biz baktığımızda bütün bizim kendi üzerimizden sadır olan, zuhur eden, bizim yaptığımız işlemler bu manada bizim yarattığımız şeyler değildir. Bunları yaratan Allah'tır.
Bizim bu kolumu oynatmam benim mahlukum değildir. Benim yaratmam değildir. Bunun yaratması Allah'a aittir. Bunu kes, bunu istemek yani, bunu düşünmek, bunu normalde düşünerekten, tasarlayarakten bir şey yapmak, yapmayı yaratmak Allah'a aittir. Ama onun tasarısını da bizde yaratan, düşünceyi de bizde yaratan Allah'tır.
Burada şimdi tartışma şu, bu düşünceyi yaratan Allah'sa bu düşünce bizde cebri mi değil mi? Ben bunu düşünüyorum. Burası böyle tabiri caizse insanın beynini dağıtan, kalbini yoran bir yer. Herkes diyor ya, ne?
Düşünce hürriyeti. Evet. İnsanlar ne kadar hür düşünmede. İnsanlar düşüncede ne kadar hürler. Şimdi, bir ayet-i kerime daha not almıştım. Zümer 62. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve o her şeyi idare edendir. Bir, ben hep böyle derim ya, Allah affetsin ben demekten böyle o manada değil. Bir şeyin adı varsa, kendisi var. Kendisi varsa onu bir yaratan var. Düşünce, adı var.
Düşünüyor muyuz? Evet. Ne düşüneceğimizi, o mu emrediyor? Yoksa, biz ne düşüneceğimizi kendimiz mi karar veriyoruz? Çok basit alabilirim. Ben kendim, ne düşüneceğimi ben kendim karar veriyorum. İstediğimi düşünebilirim. İstediğimi düşündüğüm için de onun sorumlusu benim. Ama o düşünceyi yaratan Allah, o zaman Halik, mahlukun emrine mi girdi? Mahluk ne düşünüyorsun? Düşünüyorsun onu mu yaratıyor?
Eğer programlanmış paket olarak, ben onun istediğini düşünüyorsam, o zaman ben cebriyeyim, o zaman özgür değilim. O zaman öyle bir şey olmuş olsaydı, o zaman şunu demezdi, Allah'ın zatı bütün tefekkürden uzaktır, tefekkür edilemez, münezzehtir, bilinmez. O zaman başka bir şey çıktı. Ama her şeyin yaratıcısı o.
O zaman şuna geleceğiz. Onun yaratmadığı hiçbir şey yok. Her şeyi en ince detay ve ayrıntısına kadar o yaratıyor. Bu yaratmada kulların bir dahli var mı? Yok. Bu yaratmada kulların ortakçılığı var mı? Yok. Yaratma direkt Allah'ın kendi zatı uluhiyetinde. Hiçbir şeyde yok. Ama düşünce olarak bu, ben şimdi meseleyi hafifletmek için öyle söylüyorum. Yani hürüz ama gelecek olan beyite bakın.
Onların bize nispeti varsa da hepsi ancak tek Allah tarafından yaratılmıştır. Yani bir önceki beyit neydi? Diyordu ki bir önceki beyitte yapılan iş gayb aleminde eserleri doğar, o meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. Sonraki beyit vuruyor beynimize. Diyor ki onların bize nispeti varsa da hepsi ancak tek Allah tarafından yaratılmıştır. Yani o gayb alemindeki işlerin bir kısmı, işlerin bir kısmı insanlara, halka nispet edilse de, şimdi onu birazdan açıklayacak zaten beyin yakan yerler buraları, onları halka nispet edilse de bunların diyor hepsini de yaratan tek Allah'tır.
Halka nispet edilse dahi, işte ne getirdi? İçecek getirdi. Adnan abi içecek getirdi. Halka nispet ettik. Öyle değil mi? Adnan abi çay getirdi. Halka nispet ettik. Öyle değil mi? Ancak böyle örnekleyebileceğiz. Ama diyor bunlar halka nispet edilse de, o tek Allah tarafından yaratılmıştır. Yaratılmıştır. Bir şey halka nispet edilebilir. İşte ben buradan fareyi ondan sonra Erdoğan'a attım. Kim attı? Ben attım. Erdoğan diyecek ki kim attı? İşte Mustafa Özbağ attı. Attı kafama geldi. Attı kafamdan vurdu beni. Öyle ya. Kime nispet edildi?
Halka, bize nispet edildi. Ama yaratan diyor bunları Allah'tır. Bunları Allah yaratır hepsini de. Hepsini de. Hepsini de. Ayet-i kerime ne diyor? Zümer 62. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve o her şeyi idare edendir. Hem yaratıyor, hem yarattığını da ne yapıyor? İdare ediyor. Yarattığını da ne yapıyor? İdare ediyor. Enam 101. O gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan var edendir. Bir de yoktan var ediyor. Bütün her şeyi yoktan var ediyor. Gökleri de, yerleri de eşsiz bir şekilde yoktan var ediyor. Enam 102.
İşte Rabbiniz olan Allah budur. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde ona itaat edin. O her şeye vekildir. Sana bir şey kalmadı burada gene. O zaman hiçbir şey var olmazdan önce. Yani bir şey var olmazdan önce. Ben yine öyle yürüyeceğim. Allah'ın ilmi ilahisinde o mevcuttu. Bu iğneden ipliğe, zerreden küreye her şey. Ve onun içerisinde olacak olanlar da dahil olmuşlar. Zaten orada da olacak olanlar da dahil. Ebediyet noktasında, ebediyetin sonu yok.
Sonsuz bir şekilde varlığın üzerinde ne olacaksa, varlığın üzerinde ne yaratılacaksa, hepsi de Allah'ın ilmi ilahiyesinde mevcut. Bakın mevcut diyorum. Yaratılacak demiyorum. Mevcut. İlmi ilahiyede mevcut. Allah bilinmez gizli bir hazineydi. Bilinmekte istedi. Bir şey yarattı. Allah bilinmez bir gizli hazineydi. Gizli hazine bilinmezdi. Bilinmekliğini istedi. Bilinmekli isteyince bir şey yarattı. Ve bu yaratılma, bu yaratılış, bu yaratma bitmiyor.
Sonsuz. Sonsuz. Bakın sonsuz bir Allah'ın, sonsuz bir Allah merfumunun, sonsuz bir Allah'ın yaratmasını sonlandırmak mümkün değil. Ve sonsuz bir şekilde yaratıyor. Yaratmaya devam ediyor. Her an. Ve her şeyin yaratıcısı o. baktığınız zaman artık bu öyle bir şey ki varlığın üzerinde Allah'ın hükmünün, kudretinin, kuvvetinin yaratmasının dokunmadığı hiçbir zerre yok. ve hepsi de onun ilmi ilahisinde ilmi ilahisinde var.
İlmi ilahiyeden şehadet alemine tecelli ediyor. Yani görünmezden görünürlüğe zuhur ediyor. Görünmezden. Bilinmezlikten bilinirliğe tecelli ediyor. Her şey. Her şey. Bakın. Her şey. Bilinmezlikten bilinirliğe tecelli ederken arkasından bir an sonrası yine bilinmez.
Bilinmezlikten bilinirliğe, bilinirlikten yeniden bilinmezliğe gidiyor. Çünkü bir an sonra ne olacağını bilmiyorsunuz. Bilmiyoruz. İlmi ilahide mevcut. Ama varlık olarak tamamiyetle ay bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Güneş bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Yıldızlar bir an sonra ne olacağını bilmiyor. İnsanlar bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Bildiği anda bilinmezlik geliyor arkadan tekrar. Bilinirlik ne oldu? Yaşadı o esnada. Anı yaşadı.
Anı yaşadı. Bilinmezlik bilinirliğe geçti. Tekrar bilinmezliğe düştü. Bundan koku almak, buraya böyle anlamak, burayı biraz böyle idrak etmek ancak seyr-i sülükle mümkün. ser-i sülükü olmayanların yani bunu söylemek istemiyorum ama bunu idrak etmeleri, bunu anlamaları biraz zor. Ben böyle anlatabildiğim kadar anlatmaya çalışıyorum kendimce. Allah bizi affetsin. Çünkü bu ancak manevi tecelliyatla idrak edilebilecek, anlaşılabilecek bir şey.
bu ancak kalbin hakikat perdelerine açılmasıyla alakalı. Hani biz zikrederiz, hani zikrimiz dildedir ya, biz zikrettiğimiz Allah merhumunu, zikrettiğimiz ilah merhumunu idrak etmekten uzağızdır.
Yani bir sufi kardeş gelir, rüyasında görür, ders ister. Ders isteyene de dersini veririz. Deriz ki tevhide başta, tevhide oku, zikrullah yap. O kimse ister Allah isması de, ister tevhide la ilahe illallah de, istersen ona başka bir esma ver. Yani o kimse istersen sen ona hu esmasını ver. Önemli değil burada. o kimse zikrettiğini idrak edebiliyor mu? Etmiyor. Çünkü onun onu idrak edebilmesi için kalbi aklının çalışması lazım. Kalbi aklının çalışması iman etmesi, itaat etmesi, sevmesi, teslim olmasıyla alakalı.
Onun kafasında şek şüphe kalmaması lazım. Allah'a karşı, Resulüne karşı, Üstadına karşı o kimsenin kafasında itaatte, teslim olmada hiç şüphesi olmaması lazım. O kimse tabiri caizse çıplak bir şekilde orada durması lazım. Bu çıplaklıktan erotizm aklınıza gelmiyor tabii. yani normalde o böyle bütün o güne kadar olan Kur'an ve sünnet ve sufi düşüncesinin dışındaki bütün her şeyden sıyrılması gerekir. Onu yakalayamazsa, onu idrak edemezse o kimse zikrettiğini idrak edemez.
Zikreder ama sevap alır mı? evet. Sevaba ulaşır mı? Evet. Ümmet-i Muhammed'in sıkıntısı bu zaten. Kur'an'ı okuyor mu? Evet. İdrak ediyor mu? Hayır. Namazı kılıyor mu? Evet. İdrak ediyor mu? Hayır. Namazda Fatiha'yı okuyor mu? Evet. İdrak ediyor mu? Hayır. İdrak etse o namazı kılamaz o. İdrak etse idraki açılsa namazı bitiremez. Elhamdülillahi Rabbil aleminde kalır. Kalır. Kalır. Bakın orada kalır. Veyahut da idrak etse La ilahe dediğinde kalır.
Örnekliyim küçücük bir şey. La ilahe derken ne kadar çok put varmış bende der. O putları La ilahe dediğinde yıktığında putsuzluk canını sıkar önce. Alışılagelmiş putları var çünkü içeride ve dışarıda. Şimdi bu normalde o kimse seyir-i sülükte o ilmi ilahiden kopup gelen gayb ile alakalı meselelere vukufiyet vukufiyet sağlarsa ancak o zaman bunu anlar.
Öbür türlü bunu anlaması mümkün değil. Ve bunu anlayınca da zaten hani demiş ya deme niçin bu böyle yerindedir o şol öyle deme neden bu böyle neden şöyle burada tabi sanki cebriye varmış gibi geliyor insanlara o yüzden ehil olmayanların yanında bu sohbetleri açmamışlar.
Ortan sivri akıllının birisi siz cebriyecisiniz deyip çıkar veya siz kadericisiniz der çıkar. Oysa halka nispet edilmiş olsa dahi bazı şeyler yaratan odur. Ve bazı şeyler avam tarafından Allah'ın ilmi ilahisinin dışındaymış gibi görünür bazı şeyler veya umumi şeyler Ahmet attı Mehmet attı Hüseyin getirdi Ali götürdü avamın işidir işin hakikati öyle değildir.
O yüzden ayet-i kerimede sen atmadın ben attım ayet-i kerimede sen atmadın ben attım der. Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir avuç toprağa atmasını kendine atfeder. Sen öldürmedin ben öldürdüm der bir de. Sen öldürmedin ben öldürdüm der. Şimdi Hazreti Pir aklımızla oynamaya devam ediyor. Mesela Amr'a Zeyd bir ok atar. O ok Amr'ı kaplan gibi yaralar. yara yara bir yıl kadar Amr'ın vücudunda ağrılar sızılar meydana getirir.
O dertleri hak yaratmıştır insan değil. Birisi birine bir ok attı. Ok atınca karşıdaki yaralandı. Yaralanan kimse bir yıl o yaraların ağrısıyla sızısıyla hani depreşti mücadele etti. o dertleri diyor hak yaratmıştır insan değil. Biz şimdi Ahmet'ten Mehmet'ten bileceğiz ya onu. Hazreti Pir diyor ki yani oku attı birisi attı o diyor yara bere oldu o yaradan bereden olan ağrıları sızıları hepsinde hak yarattı. Oka hedef olan Amr o anda korkudan ölürse yahut ölümüne kadar bedeninde yaralar bereler vücuda gelir de o ağrılardan o illetlerden ölürse Zeyd'e ilk sebepten ok attığından dolayı katil de.
Yani Zeyd ilk önce o attı ya oku Amr bu sefer normalde ağrılardan sızılardan oradan bundan dolayı öldü Zeyd'e ilk sebepten ok attığından dolayı katil de. Hepsi Allah'ın icadı ise de o ağrıları Zeyd'e nispet et. hepsi de sonuçta Zeyd'den dolayı ya onlara nispet et. O zaman hatta diyor ki oku atan hani Zeyd bir ok attı ya Amr'a Zeyd de diyor hani bu normalde buna Amr'a ok attığı için cezaya uğramaktan bir de korksa diyor ölse Zeyd yani Zeyd de ortadan kaldırdı Amr'a ok attı ama Zeyd de öldü.
Zeyd ölse de diyor Amr o ağrıları sızıları çekti mi çekti. Demek ki diyor o ağrıların o sızıların sebebi Zeyd değil. Onu yaratan Zeyd değil. Çünkü ok atan öldü. Eee ama ağrı sızı devam ediyor mu? Ediyor. İşte onu yaratan ne? Allah. Demek ki orta yerde Zeyd'i de ortadan kaldırsak ağrıyı sızıyı ortadan kaldırabildik mi? Kaldıramadık. Ağrı sızı devam ediyor. Çünkü ağrıyı sızıyı yaratan neymiş? Allah'mış. E şimdi buradan başka bir yere de hemen bir dolanıvereyim. Hani ne diyordu hadis-i şerifte bir bir kişinin başına hastalık gelse sıkıntı gelse bela gelse musibet gelse bir dert gelse bir gam kasavet üzüntü gelmiş olsa üzüntü gelmiş olsa kul ona sabrederse ne oluyordu?
Bir günahlarına kefaret oluyordu. İki ne oluyordu? O kimsenin manevi olarak uruc ediyordu yükseliyordu. Ha bakın o zaman o gamı o kasaveti o derdi o çileyi o sıkıntıyı ızdırabı veren pardon onu yaratan neymiş? Allah onu yarattı ve sana onun karşılığında da ne verdi? Sevap verdi. E şimdi onu sıkıntı olarak mı göreceğiz rahmet olarak mı göreceğiz? E şimdi büyüklerden bazıları o yüzden belaya musibeti sıkıntı gamı derdi kasaveti kendileri görünce üzülmemişler. Hatta sahabeden tedavi olmayanlar var. Kılıç yarası almış tedavi olmuyor.
Yara akıyor damlıyor oradan. Hani dağlamak var ya yakmak onu da kabul etmiyor. Sahabeden tabiinden öyle zatlar var. Yani baş ağrımış ilaç için su bile içmemiş. İşte baş ağrısına şu iyi gelir demişler içmemiş. Kabul etmemiş. Tabi modern Türk dünyası buna karşı sabahtan akşama kadar ilaç içeceksin.
Benim gibi. Sabah içeceksin üç tane akşam içeceksin üç tane yetmeyecek araya bir şeyleri daha katacaksın. Hoca bir ilaç verdi şey ediyorum Gürkan'a içmesem olur mu diyorum ben çabuk içmen lazım daha çabuk toparlarsın. Benim iyiliğimi düşünüyor tabi o şey değil hani kötülüğümü düşünmüyor. Allah eksiktiklerini göstermesin doktorlar da lazım. Değil mi? insan ünit ediyor çünkü. Kolay değil. Annesi hasta oluyor babası hasta oluyor eşi çocukları kendisi yani şey değil tedavi olmak hak. Bakın başka bir adı şerifte de tedavi olunuz. Şifayı arayınız diyor.
Bir de bu var. Ama bir türlü yani şey farklı düşünce farklı. O zaman ne yaptı? hepsinde Allah kendi fiil ve sıfatlarının eline aldı. Bu manada o zaman bir varlık var komple. Varlığın üzerinde tam hakimiyet kuran Allah var. ve bu varlığın haricinde başka bir varlık başka bir Allah yok. Bütün varlığın üzerinde varlığın teklif söz konusu ve varlığın üzerindeki tek hakimiyet Kur'an Allah ve onun sıfat ve tecelliyatından başka aslında gerçek manada başka bir şey de yok.
Her şey onun sıfatının ve fiiliyatlarının tecelliyatında biz sadece kesp isteme noktasındayız. Bunu cüz-i irade noktasında kendime bağlıyorum. Çünkü bunun böyle işin içinden burada bunu da ona bağlarsak çünkü imtihanın sırrı kalkıyor ortadan. Bu normal o zaman herkesin kafayı sıyırması gerekiyor.
Bunu da çok büyütmeyin yalnız kafanızda. Hani öyle cüz-i iradenizle çok büyütmeyin. Yapabildiğiniz yere kadar minimize edin bunu. Bunun üzerine de çok yük yüklerseniz nefsinizi uyarsınız. Kendinizi bir şey zannedersiniz. Bu kadar da değil yani. Geç oldu. Daha bu hani derler ya bu hamur çok su kaldırır diye. Ama ben böyle yarım da kalmasını istemedim. O yüzden gidebildiği yere kadar en az buraya kadar gitsin istedim. Sohbeti burada bırakacağız tabii. Biraz konu anlatımı açısından yani cümlelere dökme açısından benim için zor bir gün geçirdim.
Bunu itiraf edeyim. Yani tabiri caizse bu mevzuyu nasıl toparlayacağım nasıl işin içinden böyle herkesin anlayabileceği şekle getireceğim diye yazdım bozdum yazdım bozdum bugün bir de hani böyle etkisinde kalmayayım diye daha önceki şerh edenlerin şerhlerine de bakmak istemedim işin doğrusu.
Dedim kimsenin etkisinde kalmak istemeden kalmadan kendimce kendi idrakimi kendi anlayışımı dökmeye çalıştım. Sürç-i lisan ettiysem af ola illaki benimki doğru diye bir iddiam yok. Bunu da beyan edeyim. Çünkü Allah'ı bilme Allah'ı tanıma idraki yönden her zaman için ilerleyen bir olgudur.
Ben bunun gerilediğini de düşünmem insan üzerinde eğer heva hevesine uymazsa şeytana uymazsa böyle olunca bugün söylediğinizi yarın daha ilerisini söyleyebilirsiniz. Söylemeniz gerekir zaten. İnşallah bizden sonra gelecek olanlar daha ileri daha derinlemesine konuşabilirler diyelim. Önümüzdeki hafta ekin ekmek nefes almak tuzak kurmak çiftleşmek de böyledir. Onların sesleri hep hakka mutidir. Demek ki ekin ekmek nefes almak tuzak kurmak çiftleşmek onların da hepsi de bu hareketlerin hepsi de neymiş? Hakkın emrinde hakka mutiymiş.
Hakka mutiymiş. Yani o zaman normalde bir kimse ekin ekse de hani nefes almak nefes almak ağzından burnundan ya normalde o da hakka muti. Bu böyle dedim ya bu beytler biraz kafa uçuran beytler diye bunu çiftleşmeyi de koymuş. Buna çiftleşmeyi de koymuş. Yani o zaman bir kimse çevrelenmiş oluyor. Bütün hepsi de hakka muti o zaman her şey onun mahluku onun yaratması onun kudret ve kuvvetinin altında olmuş oluyor. El-Fatiha selamat Allah. Amin.
Gültekin Ace kardeşimiz sohbetteyken annesi hakkın rahmetine kavuşmuş. Allah rahmet eylesin inşallah. Amin. Cenab-ı Hak annesinin taksiratını affeylesin. geride kalanlara iman, islam ve sabır ihsan eylesin. Geceniz hayır olsun inşallah. Yukarı bakıyorum gece sohbeti yapayım mı yapmayayım mı diye. İyi yapalım tamam. Tamam yapalım. Bakacaktım öyle bir dedim dışarıdan kim var yok, kim var kim yok. Varmış tamam yapalım inşallah. Bugün sordular karar vermedim dedim yapacağım mı yapmayacağım mı belli değil dedim. Nasip neyse o olacak demek ki.
Eyvallah diyorsun. Şimdi bu kararı kim verdi değil mi? Gece sohbeti yapılsın mı yapılmasın mı kararını kim verdi? İsmail'in eline mendili kim tutuşturdu? Mendili onun eline tutuşturmayı kim akıl etti?
Öyle ya bir mendil var mı ortada? Var. Mendil İsmail'in elinde dönüyor mu fırıl fırıl? dönüyor İsmail'in eline o mendili kim verdi? İsmail o mendili gözü gibi baktı. Mendilin sahibine mi gözü gibi baktı? Mendile mi baktı? Baktırdı mı? Baktırıldı mı? Al işte çıkışın içinden şimdi. Ama İsmail biz ne yaptık gördük değil mi? İsmail kim salladı mendili İsmail mi salladı? Bak ne diyor? Mendili İsmail salladı diyor. Halka nispet etti değil mi? İsmail salladı deyince.
Mendili İsmail'e kim verdi? Birisi verdi değil mi? Halka nispet etti. Ama İsmail dese ki mendili o verdi. Mendil ondan geldi. O salladı ona gitti. Ona nispet etsen olacak onu da gitmiş diyecekler. Tamam. Bir kimse hasta oldu değil mi? Kim hasta etti onu? İsmail diyecek ki ben gördüm.
Doğru mu İsmail? İsmail'e dese ki ya İsmail maşallah ya sen görüyorsun demek ha? Gören sensin demek. Kim gördü acaba? Her şeyi ona nispet etsek hukuk ne oldu?
Bir tane ilahiyatçı var şimdi. O da diyor ki hukuk nerede o zaman? Değil mi? Dur sen daha şeytana gelmedik daha ya. Biz kendimizden çıkamadık sen şeytana gittin ya. Hemen bağlayacağım başka yere. Yok bağlama. Bugün beyin yakan olduk herhalde biraz değil mi? Destur. fakat bu stand ğra nispet si o zaman bir hü or
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.