Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 14 Şubat 2023 · 1:42:00
Önzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftâli zikr fâlevennehu, Hak Muhammeden'in Resûlullah, Cemiyen Enbiya'yı ve Mürselin, Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn, Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin,
hakkı hak bilip, hakk yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin, Rabbim tüm ümmet-i Muhammed'i her türlü beladan, müsibetten, sıkıntıdan, her türlü doğal afetlerden muhafaza eylesin, Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah, biraz geciktik, gecikmemizin sebebi de, malum bu doğal afetten dolayı, bir deprem zedelere yardımla alakalı bir çalışmamız vardı, onunla alakalı, kısa da olsa bir küçük bir istişare ettik, o yüzden biraz geciktik, hakkınızı helal edin.
Elhamdülillah, hamdolsun, kardeşlerden Allah razı olsun, bütün sebep olanlardan, katkıda bulunanlardan, yaklaşık 6 tırdan fazla bir çalışma oldu inşallah, şimdi de yükleme devam ediyor, az bir şey daha kaldı işte, yüklemesi bitecek, Allah'ın izninden yarın, Allah'tan bir şey gelmezse, inşallah saatini de belirleyeceğiz, ona göre, kardeşler yol hazırlıklarını bitirdiklerinde, yarın inşallah, yola çıkaracağız inşallah, Allah yardımcıları olsun inşallah.
Evet, en son güle aşık, halbuki esasen kendisi gül, kendisine aşık, kendi aşkını aramakta. Burayı okumuşuz inşallah, ilahi konu başlı, ilahi akıl kuşlarının kanatlarının efsafı, akıl kuşu, burada akıl kuşu deyince aklı söylüyor, yani bu akıl herkesin malum kendince, kendisinde var olduğunu söyledi, ama tarih boyunca, Aristo'dan bugüne kadar herkesin tarif etmeye çalıştığı, ama bir türlü bir tarifte, bir tarifte sabitlenemediği, tecelliyatı, tesiri belli olan,
ama mahiyeti eski dilde muğlak dediğimiz, yani mahiyetinin ne olduğunu, tam olarak anlaşılamayan, mahiyeti nedir, anlaşılmıyor. Şimdi burada bütün herkese sorsak, herkese akıllı mısın desek, herkes akıllıyım diyecek. Ben de daim. ve hepimize deseler ki, yani akıllı olduğunun delili ne, herkes kendince bir delil söyleyecek. Ama aklın mahiyeti nedir, nerede durur, durduğu yer neresidir, bunu sorduğumuzda, bütün herkesten, bunu felsefeciler dahil, bütün herkesten farklı cevap gelecek, akılla alakalı. İşte Hz. Pir de, bu akıl kuşlarının kanatlarının vasıflarını anlatacak bize şimdi.
Şimdi, bazen ben zaman zaman sohbetlerde derim ya, kalbi akıl, nefsi akıl. Şimdi baktığımızda mesela, akıl diyeceğiz değil mi? Emmarenin aklı ayrı, levvamenin aklı ayrı, nefis üzerinden yürüyoruz. Mülhümenin, mutmainnenin, radiyenin, mardiyenin, safiyenin aklı ayrı. Bunlar aynı akıl, ama her nefis meratibinde, aklın mahiyeti ve tecelliyatı değişti.
Emmarenin aklıyla, safiyenin aklı aynı değil. Biz tabi bu meseleye, sufi mantelitesinden bakıyoruz. Felsefi manteliteden bakmıyoruz. İlmel yakin, bu da kalbin halleridir. İlmel yakinin, yakinin kalbiyle, aklıyla, kalben yakinin aklıyla, hakkel yakinin aklı da aynı değil. Bakın bunların akılları farklı farklı. Şimdi nefis meratipler açısından baktık, yedi tane akıl meratibi çıktı. Kalbi meratib açısından baktık, bu manada üç türlü, üç farklı akıl tecelliyatı çıktı. İlmel yakinin akıl ayrı, aynel yakinin akıl ayrı, hakkel yakinin akıl ayrı. O kimsenin yakınliğine bağlı bir akıl tecelliyatı çıktı.
İlmel yakinin olan akılla, hakkel yakinin olan akıl da aynı değil. Çünkü ilimleri de aynı değil. İlmel yakinin akıl ilmiyle, hakkel yakinin aklın ilmi aynı değil. Nefsi emmarenin aklıyla, nefsi mutmainin aklı da aynı değil. Şimdi herkes bir dergahta derviş, ama herkesin nefis meratibi aynı değil. Nefsiyle mücadelesi de aynı değil. Böyle olunca aklı da aynı değil. Veyahut da hepsi de aynı şeyhe bağlı, ama kalbi meratiplere ayrı. Kalbi meratiplere ayrı olunca, onların kalbi akılları da ayrı. Şimdi diyeceksiniz ki, aklı sen ikiye böldün. Nefis meratibleriyle ayrı, kalbi meratibleriyle ayrı. Bunu böldüm ki mesele anlaşılsın diye böldüm.
Yoksa akıl bir bütün, akıl bir tane. Yedi tane akıl yok, ama yedi tane olgunlaşma hali var. O akıl da olgunlaşıyor. O ilmi de artıyor. Mesela bir Cenab-ı Hak'ın ilminin sonu yok. O zaman kalbi olarak hakkel yakin olan bir kimsenin, yakınlık derecesine göre aklı da değişti. Şimdi diyeceksiniz ki, sen zaman zaman sohbetlerde aklı reddediyorsun.
Ben aklın putlaştırılmasını reddediyorum. Aklı putlaştırırsanız, Allah muhafaza eylesin. O zaman sizin önünüzde tağut olur o. Her putlaştırdığınız şey önünüzde tağut olur. Ve tağutu biz sadece, hani böyle Kur'an ve sünnetin dışında bir şey olarak nitelendiriyoruz. Ama şunu unutmayın, sizin tekamülünüzü, sizin yürüyüşünüzü durduran her şey sizin için tağut olur.
Bir gün siz aklın bir perdesinde takılırsanız, o da sizin için tağut olur. O yüzden tağut sizi Allah'a yaklaşmanızı engel olacak her şeydir. Şimdi baktığımızda İslam ulemasına, mesela Gazali'nin akla verdiği değer, kıymet, tarif ayrıdır. Örnekliyorum. Muhasibininki ayrıdır. İmam-ı Aturidininki ayrıdır. Aynı ekole müntesiptir bunlar ama İmam-ı Azam'ın ayrıdır örneğin. Veyahut da geriye doğru gittiğimizde akıl Aristo'da ayrıdır, Platon'da ayrıdır. Veyahut biraz daha ortalara doğru geldiğimizde Avrupalı farklı felsefecilerin aklın üzerindeki tabirleri ayrıdır. Neden bu karmaşa?
Karmaşanın sebebi ne? Karmaşanın sebebi şu. Aklın mahiyeti bilinmiyor çünkü. Aklın mahiyeti bilinmediğinden dolayı bu karmaşa çıkıyor. Aklın tecelliyatı biliniyor. Siz ayet-i kerimelere normalde baksanız, işte o akıl sahipleri iman eder. Bir kimse iman etti, akıl sahibi oldu. İman etmedi, akıl sahibi olmadı. İyi, akıl sahibi olmayan bir kimse bunu ayet-i kerimeye karşı çıkmak için söylemiyorum. İman, akıl sahibi değil diye Kur'an'ın nitelendirdiği bir şahıs ekmeği burnuna götürmüyor. Ekmeği kulağına götürmüyor. Bir Hristiyan anne babanın çocuğuyla Müslüman anne babanın çocuğunu kaç yaşında, beş yaşında, onun önüne yiyecek bir şey koyduğunuzda ne Hristiyan bir anne babanın çocuğu, ne Müslüman, ne Hindu, ne dinli, ne dinsiz, o çocuk ekmeği başka bir yerine götürmüyor.
Hepsini de ağzına götürüyor. O zaman fiziki olarak düşündüğümüzde, bakın daha nefis meratibleri bile yok. O zaman bu aklın bir fiziki tecelliyatı var. Herkeste var olan akıl. Demek ki bir insanoğluna Cenab-ı Hak bir akıl kategorisi seçmiş. Bütün çoluk çocuk, herkeste birinci derecede o yaratılıştan gelen bir akıl kategorisi var.
Bunun adını Batılılar farklı koymuş, İslam alimleri farklı koymuş, ne bileyim herkes bu akla farklı bir isim koymuş olabilir. Ben burada size bu aklın tecelliyatını anlatıyorum. O çocuk büyürken, normalde bütün çocuklar gibi aynı şekilde büyüyor. Ve etraftan aldığı bilgiye göre aklı farklılaşmaya başlıyor. Akıl sadece insanlarda yok, hayvanlarda da var. O hayvanlardaki akıl da annesini tanıyor. Hayvanlardaki akıl da mağarasını tanıyor. Hayvanlardaki akıl da kendi bölgesini tanıyor. O hayvan akılsız değil, kendi dairesinde. Biz onu akılsız bir mahluk olarak göremeyiz. Bir hayvan besliyorsunuz, beslediğiniz hayvan besleyenini tanıyor.
Besleyenini tanıdığı için onu gördüğünde kendince sevinç gösterisi yapıyor. Onun da bir aklı var. O zaman buğday tanesi diyelim, buğday tanesinin de aklı var. Buğday tanesini koy toprağa, bekliyor. Çatlamak için bekliyor. Filizlenmek için bekliyor. Dışarıda karbuz var değil mi? Sen al buğday tanesini, pamuğun içerisine koy. Hani bize ilkokulda yaptırılardı. Var mı çay bardağında, su bardağında fasulye çimlendirmeyen? Herkes bekledi. Sen çimlendirmedin mi? Sen nerede okudun ya? Kütahya'da normalde sana ilkokulda pamuğun içerisinde fasulye çimlendirmediler mi? Ha sen çimlendirmedin.
Onlardan farklı davrandın yani. Tamam, senin farkın bu da demek ki. Hiç sen fasulye ekmedin mi hiçbir yere? Köyde tarlaya ektin. Ne zamanlar ektin mesela? Yok. Örnek diyorum, hangi mevsimde ektin? İlk baharın sonuna doğru, yazın başlangıcına. Neden daha önce veya daha sonra ekmedin? Mevsimi o zaman değil mi? Toprağın tavuğu, sıcaklığı o zaman geliyor değil mi? O zaman ektiğinde çimleniyor. Tamam, o zaman fasulyenin aklına, fasulyenin aklını çözdün sen. Denilebilir mi? Nereden çözdün? Geleneksel çözdün. Aldığın eğitimle çözdün. Fasulyenin içine girmedin.
Denediler, yanıldılar. Dediler ki, işte ilkbaharda toprak, ne o, cemre, önce suya, sonra toprağa. Yok, önce havaya, sonra suya, sonra toprağa. Cemre toprağa düşünce, tohum ekçen dediler. Değil mi? Sebep? Aslında sen fasulyenin aklına girmedin. Ne yaptı? Deneme yanılmayla, fasulyenin aklını çözdü. Hangi derecede, bilemese dahi, hangi sıcaklıkta tohumu ekersen, filizlenir, bunu çözdü.
Fasulyenin aklı var çünkü. Sen o fasulyenin aklını çözersen, ekersen, evet, fasulye, ne o, tomurcuk verecek, filiz verecek, çatlayacak. Ha, o zaman ekmezsen, sen tohumu çürütceksin. Bakın, bir buğday tanesinin de, bir fasulyenin de, kendi içerisinde akıl var. O zaman, baktığınız zaman, bütün kainatın, varoluşun içerisinde, bir akıl var, varoluşunda. Ama, buradaki Hazreti Pir, bu aklı konuşmuyor bize. Hazreti Pir ne diyor? Ondan, bundan önceki neydi? Kendisi gül, gül arar diyor. Aslında diyor, kendisi gül. Kimi kastediyor? Mürşidi Kamilleri bahsediyor burada. Ve buradaki, akıl kuşu dedi, Mürşidi Kamiller. O zaman, onların aklını konuşuyor. Onların aklını bize söylüyor.
O zaman, bizim burada konuşacağımız şey, tabiatın aklı değil, balığın aklı değil, ineğin aklı değil, köpeğin aklı değil, farenin aklı değil, kedinin, köpeğinin, köpeğin, hayvanların aklı değil. Var mı? Var. Taşın aklı değil. Taşın da aklı var mı? Var. Depremin aklı değil. Depremin de aklı var mı? Var. Deprem oluyor ya, onun da bir aklı var. O da akılsız değil. O da bir aklın üzerinde yürüyor. Aklın üzerinde yürümeyen hiçbir şey yok. Ve Cenab-ı Hak, bu akılla alakalı hadisler üzerinde genel olarak hep şunu söylerler. Hani bu hadislere dikkatli yaklaşın, sahihli üzerinde problem var gibi derler. Ben biliyorsunuz, hadislerin üzerindeki bu tip şüpheleri, şüphelere katılanlardan değilim.
Hadis kitabında geçiyor mu? Geçiyor. Mevzu da olsa, haber-i vahid de olsa, işte yok silsilesinin filancasının, fişmancasında şu var deselerdi, ben sahih kabul ediyorum, çıkıyorum. Şimdi akılla alakalı da sahih kabul ediyorum. Cenab-ı Hak işte, tabii ben bu aklı da, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, ruhaniyetinin ve nuraniyeti olarak görüyorum. İlk aklı. Hani aklı evvel denilen şey. Cenab-ı Hak ilk aklı yarattı ya, o aklı ilk yarattıktan sonra, hadis-i şerif var böyle. Aklı yarattı, aklı gel dedi, geldi, git dedi, gitti. Gel deyip gelince, git deyip gittiğinde, dedi ki, senden daha kıymetli bir şey yaratmadım. Akıl için, senden daha kıymetli bir şey yaratmadım dedi.
Ve dedi, seni de dedi, en değerli, en kıymetli, yarattığıma vereceğim dedi. En kıymetli, en değerli yarattığıma vereceğim seni dedi. Ve benim nazarımda, o akıl, nur-u Muhammediye akıldı. Aklı evvel dediğimiz şey. Ve o aklı evvel, üzerinden bütün akıllar cereyan etti. O aklı evvel üzerinden, bütün akıllar cereyan etti. Bu da nur-u Muhammediye'nin aklıydı. Bu böyle uzun mesele, farklı mesele. Buradaki konuşacağımız mesele bizim, o olgunlaşmış, kemale ermiş, safiye makamına gelmiş, mürşidi kamillerin aklı. İlmel-yakin, aynel-yakin derecesini geçmiş, hakkal-yakin perdelerinde kulaç atan akıl, bizim Hazreti Pir'in konuştuğu akıl burada, Allah-u Alem bu.
Allah bizi affetsin. Yoksa, normalde, işte, kim, hani, bu, o kadar çok aklı tasnif etmişler, akıl üzerinde, o kadar çok konuşmuşlar ki, bunu zaman zaman, hani akılla alakalı bir şey olduğunda, çok çok çok … yıllar önce, bu Gazali de, bu konuda çok üzerinde, saygı değer bir şekilde, konuşmaya çalışmış, konuşmuş, onun küçük risaleleri vardır böyle, o küçük risalelerde, o da ele almış, ama ya, sonuçta İmam Maturidi de almış, akılla alakalı, Mütezzil'e de akılla alakalı konuşmuş, Eşariler de akılla alakalı konuşmuş, akılla alakalı konuşmayan,
hemen hemen, hem akaid uleması, hem kelam uleması kalmamış, Fahrettin Razi de konuşmuş, hepsinin de kendince bir akıl önerisi var, akıl şudur, tecelliyatı budur sözü var, baktığımız zaman, o zaman o kadar çok, akılla konuşulan olmuş ki, bunlara, bu tartışmalara girmek istemiyorum, bunlar benim alanım değil, benim alanım şu, ben aklı nitelendirirken, Mustafa Özbağ'ın olarak konuşuyorum bunu, kabul edilir edilmez, her nefsin bir kategorisinin, katmanının bir aklı vardır, emmarenin aklı vardır, farklı çalışır, levhamenin aklı vardır,
farklı çalışır, mülhimenin aklı vardır, farklı çalışır, mutmaininin aklı, farklı çalışır, râdiye, mârdiye, safiyenin aklı, farklı çalışır, bu akılların farklı çalışması, nefisle mücadeleyle alakalıdır, nefis meratibleriyle alakalıdır, bir de kalbin meratibleri vardır, ben onu biliyorsunuz, üçe bölerim, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin, o zaman, bu kalbi aklında, böyle üç merhalesi vardır, üç farklı, kategorisi vardır, ilmel yakin olan, bir kimsenin kalbi aklıyla, hakkel yakin olan, bir kimsenin kalbi aklı, aynı değildir,
can dudusunun hikayesi de, bu çeşittir, fakat nerede, kuşlara mahrem olan kişi, nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki, onun içine Süleyman, askerleriyle, ordu kurmuş olsun, Allah'u alem, buradaki kuştan kastığı, Hz. Pir'in, Mürşid-i Kamil'in, ruhaniyeti, ruhu, hani, Dudu'ya dedi ya, ne istiyorsun, o tüccara da dedi ki, Dudu, sen git, benim oradaki akrabalarıma, benim buradaki, durumumu söyle demişti, kafesin içerisinde sıkışmış kaldı, işte Dudu'nun hikayesini anlattım ya, sizi orada özgür bir şekilde yaşarken, burada kafesin içerisinde yaşamam hak mıdır diye,
bunu böyle söylüyordu, buradaki, ruhtan, kuştan kastı, bir Mürşid-i Kamil'in, ruhu, Allah'u alem, doğrusunu Allah bilir, buradaki, günahsızdan murat da, fena fillaha ulaşmış, o makama gelmiş olan, bir Mürşid-i Kamil, ve, buradaki, hani, zayıftan, diyor ki, nerede zayıf ve suçsuz bir kuş, buradaki zayıftan kastı da, Allah-u alem, Cenab-ı alem, sıfatsal tecelliyatlarının içerisinde, kendisini hiçliğe bırakmış, tabiri caizse,
arifi billah olmuş, kimsenin zayıflığı, Allah-u alem, Allah-u alem, Süleyman'dan kasıt da, hani Süleyman aleyhisselam, bütün mahlukatın, diline vakıftı ya, ve bütün mahlukatı, anlayabilme, ve mahlukatla, konuşabilme yeteneğine, sahipti. Buradaki Süleyman'dan, kasıt da, o Mürşid-i Kamil'in, kendi üzerinde, tecelli eden, tecelli eden, tabiri caizse, ismi azamı, ve askerden, Murat da, bütün, Cenab-ı Hakk'ın, esma ve sıfatlarına, vukufiyet, arz etmesi, vukufiyet sağlaması, ve, bütün bu vasıfları topladığımızda, Hz. Pir, bir örneklemeyle, Mürşid-i Kamil'e, Kamil'in, üzerinde bulunan, manevi, vasıfları anlatıyor.
ve, bu, manevi vasıflara, sahip olan, bir kimsenin de, Mürşid-i Kamil, olacağını söylüyor. Başka bir şey de, bu manada, kastetmiş olabilir mi? Ert cevap olabilir. Bizimki doğru diye, herhangi bir, iddiamız yok. şükür, yahut, şikayetle, feryat edince, yere göğe, zelzeleler düşsün. Her demde, ona Allah'tan, yüz mektup, yüz haberci erişsin. O bir kere, ya Rabbi deyince, haktan altmış kere, lebbe eksesi gelsin. O, şükür, ettiğinde, veyahut da, şikayet ettiğinde, gök ve yer, sarsılır.
Şükür ettiğinde, hamd ettiğinde, onun hamdine cevap, gök halkından ve yer halkından gelir. O, şikayet ettiğinde, bu manada, gök sarsılır, ortalık karman çorman olur. O, Mürşid-i Kamil'in, bu manada, duası, ve bedduası, geri çevrilmez. Hem, duası geri çevrilmez, hem bedduası geri çevrilmez. Ortalık, karman çorman olur mu? Olur. Çünkü o, sen atmadın, ben attım sırrına, vukufiyet sağlamıştır. Çünkü o, senin elin değildi, benim elimdi, sırrına, vukufiyet sağlamıştır. Mektup da, Cenab-ı Hak'tan, ona gelen, tecelli perdeleridir.
O yüzden, han diyor ya, Allah'tan yüz mektup, her dem de ona, Allah'tan yüz mektup. O zaman, yüz haberci erişsin. Demek ki, her dem, Allah ona, ne yapıyor? hitap ediyor. Ve, haberci erişsin dediğinde, her dem, Cenab-ı Hak, onun ihtiyacı olan, neye ihtiyacı varsa, kalbine ilham ediyor. Habercisi de ne? Kalbine getirilen haberler. ve, o her dem, Allah'la, Cenab-ı Hak'ın, sıfatlarının, tecelliyatına, mazhar olduğundan, tabiri caizse, sıfatsal tecelliyatın, altında, ve sıfatsal tecelliyatın, altında olduğundan dolayı, her an, yüzlerce mektup, yüzlerce haberci var.
ve, her, Ya Rabbi deyişinde, her, Ya Rabbi deyişinde, o, Ya Rabbi dediğinde, Cenab-ı Hak da ona, lebbeyk, yani buyur, diyor. Her, Ya Rabbi deyişine, her, Ya Rabbi deyişine, buyur, denedikçe, o da, her daim, Ya Rabbi noktasında. Bu, sizde, kafa karışıklığı olabilir, ama Hazreti Pir'in, bu konuda bir, şeyi var, hali var, öyle söyleyeyim.
Hazreti Pir, bir gün, mana, perdesinde, bir, Zat-ı Şerif'i görüyor. Bakıyor ki, o Zat-ı Şerif, zikri, Ya Rabbi, diye. O devamlı, Ya Rabbi, derken, Cenab-ı Hak da ona, lebbeyk, diye, hitap ediyor. Bu manevi hali, Hazreti Mevlana görünce, o da başlıyor, Ya Rabbi demeye.
Pir makamındaki, velilerin, mürşitlerin, bu tip, hayret makamları vardır, hayret perdeleri vardır. O hayret perdelerinde, geçmiş ümmetlerden, bazı Zat-ı Şeriflerin, virtlerini duyarlar. O Zat-ı Şerifler, hani siz, ölü demeyiniz, onlar sadır, var ya, onlar sadır. Onlar, değişik perdelerde, değişik tecelliyatlarda, değişik virtler, söylerler. o mürşidi kamillik yolunda, yürüyen bir kimse, o perdelerdeki, o zatların, virtlerine, tabiri caizse, şahit olur. Yani, işte, konuşmaya, muktedir, hale gelince, o mürid, seyr-i sülûk esnasında, sorsa birisine, işte sen, hani, kaç yıldır, buradasın dese, o der ki, yedi bin yıldır buradayım, on bin yıldır buradayım, yirmi bin yıldır buradayım, hangi yıl, tabi bunlardır, ayrı bir tecelliyat.
Yani, işte, yirmi bin yıldır, ben bu fanusun içindeyim, işte, virdine, subhanallahi ve bi hamdihi. işte, kaç yıldır buradasın, yirmi bin yıldır buradayım. İşte, dünya yılı mı, ahiret yılı mı, ayrı tartışma konusu. Bunların böyle, virtleri vardır. Bu zatlar, bunların normalde, onlar haydır, sırrına ulaşmış, ve, bir virt, Cenab-ı Hak, onlara tahsis etmiş, o virtle, hayatlarına, devam ettirirler, ayrı perdelerde.
Ayrı perdelerde. Bunlar, bir müridin, eee, seyr-ü sülukunda, eee, değişik perdelerde, eee, yaşadığı şeylerdir. Başkalarında nasıl yaşanır, bilemem, yaşar, bilemem. O kimse, eee, o bir, beşinci makamdan sonra, başlar bunlar, beşinci makamdan sonra başlar. Beşinci makamı bitirmeye yakın, bu tip tecelliyatlara mazhar olur, seyr-ü sülük erbabı. O yüzden beşinci makama, beşinci esmayı alan bir kimse, şeyhlik yapabilir. O esmada oturduysa, yerleştiyse, evet, o teknik olarak, şeyhlik yapabilir. Ama, onda, hitap başlamıştır çünkü.
Hitap başlamıştırdan, kastım ne? O kimse hem rüyasında kendisinin cennetlik görür, hem halinde kendisinin cennetlik görür. Cennette makamını da görür, mevkisini de götürür, görür. Cennete girdiğinin, cennette makamının, mevkisini gördüğünde, Allah ona hitap eder. Bunları kullanmaya kalkmayın. Bunlar bu hale gelmeden, bunları kullanan insanlar, helak olur. Maneviyatı yok olur onun. Hiç kimse kendini dev aynasında görmesin. Bunlar, dervişlikte ölçü olsun diye söylüyorum. O kimse, Cenab-ı Hak ona hitap eder. Cenab-ı Hak ona hitap ettiğinde, bunlar kimisine de, böyle kendisini akıllı görenler, zahir ulema, zahir bakanlar da, bunları deli saçması olarak görür.
Şimdiden de söyleyeyim ben onu da, böyle göründüğünü. O kimse bu hali yaşayınca, Cenab-ı Hak ona hitap eder. Cenab-ı Hak ona hitap edince, o bütün vücudu kulak olur. Bütün vücudu akıl olur. Bütün vücudu göz olur. Bütün vücudu dil olur. Ne olması gerekiyorsa, o esnada öyle olur. Ondan bir ses çıkarken, bütün vücudundan ses çıkar. Bir şey duyarken de, bütün vücud olarak onu duyar. O esnada, rüyada yaşar önce bunu. Bunu, sahih rüyada yaşar. Sahih halde de yaşar bunu. Hal yetmez sadece yalnız. Bunun rüyasında da, net bir şekilde yaşaması gerekir. Bundan önce dahi, bundan önce onun, yaşaması gerekenler vardır. Bundan önce yaşaması gereken nedir?
O fena fişşeh olur. Fena fişşeh olduğunda da, sanki onun kulağı şeyhinin kulağıdır. Dili şeyhinin dilidir. Gözü şeyhinin gözüdür. Kalbi şeyhinin kalbidir. O şeyhinin kalbine girer, şeyhiyle beraber yaşar önce bunları. Bir şeyhin, mürşidi kamil olup olmadığı da, o esnada meydana çıkar. Bir, mürşidi kamil, bu hali, bir dervişi yaşıyorsa, hem dervişin, dervişliğinin delilidir, hem de mürşidi kamilin, mürşidi kamilliğine delildir.
Her ikisi de birbirine delil olur. O mürid, şeyhin kalbinde, seyr-ü sülük eder. Önce kalbinde, şeyhinin kalbinde başlar, bu seyr-ü sülük. şimdi, şeyh sevgisini insanlar, böyle şirk olarak gördüğünden konuşamıyoruz bunları. veyahut da insanlar, bir mürşidi kamil olmayan da bunu konuşuyor. Şeyhinde seyr-ü sülük olacaksın diyor. Şeyhinde nasıl seyr-ü sülük olacak? Seyr-ü sülükün tecelliyatını, kendisi olmadığından bilmiyor ama. kendisi olmadı çünkü. Sendeki tecelliyat ne? Sen şeyhinde fani oldun, sen ne yaşadın? Sen ne yaşadığını anlat. Yok.
Sebep, kendisi yaşamadı çünkü. Kendisi şeyhinde fani olmadı. Şeyhinin gözü, şeyhinin kulağı, şeyhinin dili olmadı. Şeyhinin eli olmadı. Şeyhinin de fena fişşehliği yaşamadı. Fena fişşehliği yaşamaya korktu. Onu sevemedi. Ona tabi olamadı. En büyük handikap bu. Bir müridin şeyhini böyle bir sevgiyle sevememesi. Bu bütün her yerde handikap. Şimdi o fena fişşehliği bu hali yaşayacak, fena fişşehlikte bu hali yaşarsa, o zaman o Cenab-ı Hakk'ın beşinci makamda o kimsenin cennete girip hitap almasını o zaman daha iyi anlayacak.
Öbür tane anlaması mümkün değil. İşte öyle olunca, o kimse fena makamına gelince, yani fena fişşehlikten geçip, fena fi resulden geçip, fena fiillah noktasına geldiğinde, evet, onun kalbine varidatlar inmeye başlayacak. Onun kalbine haberciler de gelmeye başlayacak. Onun kalbi ilham almaya başlayacak. Allah-u Alem, Hz. Pir bunu anlatıyor bize, bunu söylüyor. Diyor ki, o birçok kez onun diyor, ne yapıyor? kalbine haberciler gelir. Ve ona yüz mektup gelir. Yüz haberciye reşir her an. Ve diyor, o ya Rabbi dediğinde, Cenab-ı Hak ona lebbeyk der. İşte bu hale gelen, fena haline gelen bir veli, bir mürşid-i kamil, bu perdelerde dolaşırken, geçmiş ümmetlerden böyle ya Rabbi diyen, ya Allah diyen, la ilahe illallah diyen, subhanallahi ve bi hamdihi diyen, başka bir perdede, subhanallahi ve bi hamdihi, subhanallahi lazim diyen, başka perdede, başka virtler söyleyen, başka esmalar söyleyen,
zatlarla tanışır. Ve o zatlarla tanışınca, o zatların zikrinin karşılığında, Cenab-ı Hak'ın, o zatlara olan hitabını da duyan. öyle olunca, kendisini o hale bırakır. Ben şimdi tekrar döneyim, Hz. Pir'e. Hz. Pir de, normalde bu, Ya Rabbi diyen, bir Zat-ı Şerif'e, Zat-ı Şerif'in, tecelliyatına rağm olunca, başlıyor, o da, Ya Rabbi, Ya Rabbi demeye. O da, Ya Rabbi, Ya Rabbi demeye başlayınca, sonra bir ses işitiyor. Bu ses, kimin sesi? Bu ses, Şemsettin-i Tebrizi'nin sesi. Şemsettin-i Tebrizi de, Lebbeyk demeye başlıyor. O Ya Rabbi diyor, o Lebbeyk diyor, O Ya Rabbi diyor, o Lebbeyk diyor, O Ya Rabbi diyor, o Lebbeyk diyor.
Burada kafanız karışır. Şimdi, O'nun o Ya Rabbi sözüne, Cenab-ı Hak, Şemsettin-i Tebrizi'nin üzerinden, O'na cevap veriyor. Diyor ki, senin her Ya Rabbi deyişine, kimden? Şemsettin-i Tebrizi'den, tecelliyat geldi. O da, Ya Rabbi dedi. Sakın burada, Şemsettin-i Tebrizi, Allah oldu diye düşünmeyin. Öyle bir şey yok. O esnada, Şemsettin-i Tebrizi'nin, ruhaniyetini, Cenab-ı Hak kendisine, kendisine vesile etti, sebeb etti. Şeyhinin üzerinden, O'na Lebbeyk de demeye başladı. Çünkü, o esnada baktı, Hz. Pir, bir Zat-ı Şerif, Ya Rabbi, Ya Rabbi diye, yalvarışta, ve her Ya Rabbi deyişine, Cenab-ı Hak hitap ediyor, Lebbeyk diyor.
Cenab-ı Hak ona, Lebbeyk de hitap ediyor, dedince, Hz. Pir, bu halin, tabiri caizse, hayretine, hayret perdesinde, takılıp kalıyor. O da, bunlar böyle, bu, mana aleminde, olan şeyler. O esnada, o da onun, o tecelliyata, takılıyor. O da çünkü, Lebbeyk sesini, duymak istiyor. hanginiz duymak istemez ki? Ayeti kerime de, tecelli ediyor. Kim, Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Sen, hangi perdede olursan ol, sen Allah'ı zikredersin, Allah da seni zikreder. Sen, Ya Rabbi, dediğinde, o da, Lebbeyk kulum der. Ama, sen bunu duymamışsındır. duymamışsındır.
Neden? Makamatla alakalı, tecelliyatla alakalı. Sen zannedersin ki, benim, Ya Rabbi değişime, Lebbeyk cevabı almadım. Hayır. Sen o cevabı, muhakkak aldın, ama sende duyacak, o kulak perdesi, açılmadı. Sende duyacak, o kalp perdesi, açılmadı. Açıldığı anda, senin, her, Ya Rabbi değişine, lebbeyk sedasını, duyacaksın. Bunu, Hz. Pir, mana aleminde, görünce, ya her, Ya Rabbi değişe, lebbeyk cevabını, görünce, o da, bana da bir, lebbeyk diyen olur, bana da, lebbeyk denir diye, o da, Ya Rabbi demeye, başlıyor. O da, Ya Rabbi demeye, başlayınca, Şemsettin'i, Tebriz'in'in sesiyle, her, Ya Rabbi değişine, lebbeyk, her, Ya Rabbi değişine, lebbeyk, gözünü açıyor, Şemsettin'i, Tebriz'e orada.
Lebbeyk diyen, Şemsettin'i, Tebriz'e. Ama bu manada, ama bu zahirde. İşte, Hz. Pir, Allahu alem, Allahu alem diyorum. Bu manevi hali yazdı, buraya, bu beyte. Bu manevi hali yazdı. Ve bunu yaşamamış olsaydı, bunu yazamazdı zaten. Bu manevi hali buraya, kendi yaşadığı tecrübeyi buraya aktardı. Ve dedi ki, bir mürşidi kamil, ne zaman ki, Ya Rabbi dese, Allah ona cevap verir. Lebbeyk der. O zaman, kim Arif-i Billah oldu? O ne zaman ki, Ya Rabbi dedi, Allah, ona, lebbeyk dedi. Kim Allah'ı zikretti? Allah da onu zikretti.
Hangi nefis meratibinde zikredersen, o nefis meratibinde seni zikretti. Onun fazlı geniştir, rahmeti büyüktür. Sen emmarede Allah dersin, o sana belki de safiyede, senin cevabını verir. Sen onu duyamazsın. Sen ilmel yakin onu zikredersin, ama o hakkel yakin derecesinde seni zikreder. Sen onu bilemezsin. Sen onu duyamadığından, bilemediğinden farkında değilsin. Ama açılırsa, göz kulak, o zaman, senin, kıymetin, değerin, senince, sence, o zaman anlaşılır. İşte o veliler, o mürşid-i kamiller, o lebbek sesini, bu manada, hayretten hayrete, perdeden perdeye geçerken, bunu duyarlar.
İnşallah bütün derviş kardeşler duyarlar. Hatası, Allah indinde, ibadetten daha iyi olsun. Küfrüne nisbetle bütün halkın imanı değersiz kalsın. Kafeyi yani beytler bunlar. Yani bu velinin, bu mürşid-i kamerinin, bazı halleri olur.
Bu hallere bakarsın, zahirde, halkın nazarında, hatalıdır. Halkın nazarında, günahkardır. Ben bir çıt daha ileri gideyim ya, içimdekine söyleyeyim. Hatta, şeriat nazarında bile, bunların hataları, kusurları vardır. Bunu şeyhim anlattıydı, hem onu da anmış olayım, onu da, yad etmiş olayım.
Bilal Baba Hazretleri, Abdullah, Abdullah Efendi'nin, Çorum Nacı Mustafa Efendi Hazretleri'nden, önceki şeyhi, Antepli Bilal Nadir Hazretleri. Kıra çıkmışlar, dervişlerle beraber, zikrullah yasak, her şey yasak ya, böyle bir, şeye, pikniğe çıkmışlar. Piknikte Allah'ı zikredecekler. Antepli Bilal Nadir Hazretleri, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde, idamla, şeyden, ne o, irticai faaliyetlerden, idamla yargılanmış, sonra berat etmiş, uzun yıllar, cezaevinde kalmış bir zat.
Şeyh Efendi'nin bana anlattığı, Mustafa Efendi dedi, dervişlerle böyle dedi, pikniğe çıkmışlar dedi. Herkes işte yayılmış, piknik malzemelerini filan koymuşlar. Bir tosun dana, delibaş dana, canhıraş koşuyor, çilbirinden, kurtulmuş. Şeyh Efendi, dervişler emretmiş, tutun oğlum şu tosunu demiş. Hemen 3-5 derviş koşmuşlar, delibaş o tosunu tutmuşlar tabii. Alın getirin buraya demiş, alıp getirmişler. Kesin oğlum şurada demiş şunu. Dervişlerden bazıları, Modur'dan neye başlamış olan, kim bilir kimin tosunu demiş, kestiriyor bize. İşte Şeyh Efendi yaşlandı, unutuyor mu?
Böyle derler. Böyle aklına uyan, kalbi kararan, gözü kör olan, şöyle düşünür. Şeyh Efendi unutmaya başladı. Şeyh Efendi yaşlandı artık, eskisi gibi değil. Şeyh Efendi kafası gidip geliyor. Bunlar söylenir hep. Hani demiş ya tosunu tutturdu. Kestiriyor. Demiş kesin bir güzelce, kesmişler. Doğrayın demiş. Herkes kendi içinden konuşuyor boyuna. Hangi garibin tosunu gitti, hangi garibin hayvanı gitti? Ondan sonra, herkes kendi içinden ver yansın, çek uzansın. Şeyh Efendi anlattı bunu. Sonra adamın berisi yana yakıla gelmiş. Kan ter içinde. Demişler, adam demiş ki, kardeş, benim elimden tosunum kaçtı.
Tosunu gördünüz mü? Herkes dönmüş, ocaklara bakmış, tosun kaynıyor. dervişin hamı, zayıfı, böyle menselelerde meydana çıkar. Birisi demiş ki, aha demiş, ağacın deminde oturan beyaz sakalı var ya demiş, sen değilsin, kurban e. Nafız da oradan bakıyor, ben böyle gösterdim diye. Sen değilsin, nafız. Oradan gitti, Şeyh Efendi'ye işaret edildi. Tam sen böyle, Şeyh Efendi'nin altına oturmuşsun, maşallah, subhanallah. Demişler ki, git o beyaz sakal niye söyle? Suçlusu o. O adam yana yakıla gelmiş, selamun aleyküm aleyküm selam.
Demiş, sen benim tosunu, nasıl kesersin demiş ya. Otur demiş sen şuraya bakayım, oturmuş. O tosun nereden senin oluyor demiş. Demiş, tosun benim. Demiş, sen o tosunu kime götürüyordun demiş. Demiş, ben onu Antepli, Bilal Nadir Hazretleri'ne demiş, nezir ettiydim, ona götürüyor. Nereden senin o zaman demiş. O nereden senin? Böyle durmuş. Demiş, tosun benim. Şimdi, adamın, hanımı, doğum yapacak. Doğum zorlanmış. İneği de, doğum yapacak. Böyle doğum zora girince, adam demiş ki, demiş, ya Rabbi, şu demiş, hanımım sağ salim doğumu yapsın, çocuğumu kucağıma alayım.
Aha demiş, bu inen, doğan, her ne doğarsa, onu demiş, büyüteceğim, senin demiş, bu dostun, Bilal Nadir Hazretleri var ya demiş, herkes söylüyor, şeyh, büyük mürşid. Onun demiş, dergahına nezir ettim demiş. Demiş, sen böyle nezir etmedin mi ona? Demiş, böyle nezir ettim. Demiş, tosun kimin? Benim o zaman tosun demiş. Dikkat edin, nezir ettiğiniz şeyleri benim. Hepsini de helal ettim. Velhasıl, tabi dervişler, şokta her biri. Şimdi, halkın nazarında, hata mıydı? Hataydı.
Şeriatın nazarında da hata mıydı? Hataydı. Elin tosununu nereye kestiriyorsa. Ama hakikatte ne? Hata değil. O, kendi tosununu kestirdi. Kendisine nezir edildi çünkü. O da kendisine nezir edilen, tosunu kestirdi. Hakikatte hata olan, hakikatte kusur gibi görünen şey, hata ve kusur değil. Buna örnek daha ağır, tabi bu da, ne? Hızır kıssası. Şeriatta hata mıydı, çocuğu öldürmesi? Hataydı. Musa Aleyhisselam'a itiraz etmedi mi? Sen nasıl dedi, günahsız, masum bir çocuğu öldürürsün? E, gemi delmesi hata mıydı? Hataydı. Dedi ki, sen nasıl gemisine, insanların zararı verirsin?
Hem bize iyilik yaptılar, bizi gemilerine aldılar, hem bir de sen onların, gemisini deldin. Allah seni dedi, Şeyh Efendi'nin tabiriyle, muzır mı yarattı dedi. Şeyh Efendi öyle anlatırdı bunu bize. Allah seni muzır mı yarattı? Bir de sert konuşur böyle. Allah sizi muzır mı yarattı? Seni muzır mı yarattı? Derdi. Görünüşte ne? Hata. Masum çocuğunun öldürülmesi. Görünüşte ne? Hata. Geminin delinmesi. İşte bu velilerin, bu mürşidi kamillerin, Allah indinde hataları, avamın ibadetinden hayırlıdır. Sakın kendini o aynı sınıfta görüp, benim hatam senin ibadetinden hayırlıdır. Teren enlisine düşme.
Sakın ha. Allah muhafaza eylesin. Bir kısım böyle, onlara ehl-i sufi demiyorum ben. kendisi onlara mutasavvıf. Yani tasavvufu okumuş insan. Yaşamamış. Bunlar böyle çok okumuşlar. Nooo, ilimleri çok iyi. Bir tek bir şey soruyorum. Şeyhin oldu mu senin? Susuyor. Bir şeyhi intisap ettin mi? Susuyor. Bir şeyhi, eşinden, çocuğundan, malından, mülkünden, zamanından, her şeyinden fazla sevdin mi? Susuyor. Şeyhi olmuş. Evet elhamdülillah, benim şeyhim oldu. Her şeyinden fazla sevebildin mi? Fena fi şeyh oldun mu onda? Ses yok.
Yok. Sen anlayamazsın bunu. Ben zaman zaman soruyorlar ya, işte Hazreti Mevlana ile Şemsi Tebrizi'nin aşkını bize anlatır mısın? Ben sana nasıl anlatayım ben bunu? Sen daha bir çiçeği sevemişsin, bir böceği sevememişsin. Sen eşim dediğin karını sevememişsin, kocanı sevememişsin. Sana nasıl ben sevgiyi anlatayım? Sen aşkın ucundan tatmamışsın ki sen. Basit bir şey söylüyorum. Sen diyorum bir başkası için, göremediğinden dolayı, gözyaşı döktün mü diyorum ben, susuyor. Sen bir gece rüyanda göremediğin için, sabah namazında kalkıp, sabah namazında kalkıp, ağlayıp, ben nasıl bu gece şeyhimi göremedim, ben bu kadar gafrete mi daldım, günaha mı daldım deyip, sabah namazından sonra ağlarken, şeyhini secdadenin önünde gördün mü?
Hayır, sevmedin. Evet, adamın birisi karısını çok sevdiğini söylemişti bana. Çok mu sevdin dedim, çok sevdim dedi. Aşığım ben ona dedi. Gece yarısı dedim, yanı başında yatan, aşık olduğun kadına kaç sefer baktın dedim.
Kaç sefer bakıp, yarabbi bunun güzelliği ne böyle deyip, ağladın dedim. Hanım da yanında, hanımı bir baktı ona, ondan sonra böyle, kafasını çevirdi. Eyvah dedim, şimdi boşanacak bunlar. Kadınlar, kocalarınızdan beklemeyin böyle bir şey, sakın ha. Yapmadığınız şeyi beklemeyin. Kurtardım sizi hadi hepinizden. Dua edin bana. Yoksa evde bıdı bıdıyı çekecektiniz. Şimdi elinizde mermi hazır. Ha, sen ağladın mı gece benim için? Tabii size daha büyük bir mermi verdim şimdi. Ha, yavrum be. Bir gün ağlasaydın da, bütün malımı, mülkümü sana verseydim. Elinizde büyük silah var.
O yüzden kimse konuşamayacak. Hadi bu akşam rahat edin. Rahat rahat yatın şimdi. Seviyorsa bir kimse, aşkın tecelliyatı bundan. Bakma gözümün içine, böyle bir kadın yok, böyle bir adam da yok. Tamam? Yok. Çanakkale'de siz ne oldu onunla? 1900'de kaldılar. Şimdi, böyle bir kimse seven, böyle severse bu halleri yaşayacak. Sevmezse bu halleri yaşayacak mı? Yaşamayacak. İşte o velilerin bu hale gelen, veliler de kendi içerisinde derece derece çünkü. Her veli bu halde değildir. Bunlar benim dediğim pir seviyesinde olan mürşed-i kamiller, veliler. Bunların hataları, başkalarının ibadetlerinden evladır.
Bu manada. Ve bunlar hani küfrüne nispetle diyor. Hani bunların böyle küçücük böyle bir hani mesela, Hallâc-ı Mansûr Enel Hak demiş ya, Hallâc-ı Mansûr Enel Hak dediği için küfrüne fetva vermişler. Küfrüne fetva verdikleri için şehit etmişler. Başkaları diyorlar ki katlettik biz onu. Biz şehit edildi diyoruz. Şimdi Hallâc-ı Mansûr'un küfrüne fetva verdiler ya Enel Hak dediği için. E Enel Hak dediği küfrüne fetva verdiler. Küfrüne nispetle bütün halkın imanı değersiz kalsın. Yani onun küfrüne fetva verilen o zatın yanında bütün halkın imanları zayıf kaldı. Neden?
O öyle bir iman ehli ki onun sözünü anlamaktan uzak kaldı herkes. Veyahut da cübbenin altında dedi ya, Beyazıt-ı Bestami. Veyahut da Muhittin İbni Arabi dedi ya, taptığınız ayağımın altında. Bunlar küfrüne nispet edildi ya bu zatların. Veyahut da Seyyid Nesime'nin derisini yüzdüler ya, küfrüne nispet ettiler. İşte diyor bu zatların, bu büyük velilerin, bu pir seviyesindeki mürşid-i kamillerin şeriat'a aykırıymış gibi görünen sözleri ve fiilleri oradaki halkın imanından daha kavidir. Daha sağlamdır. Öyle kişiye her nefeste husisi miraç vardır. Allah onun tacının üstüne yüzlerce husisi taç koyar. O işte bu veli zatlar, bunların normalde hani Allah'ın ilmi sonsuz, Allah'ın maneviyatı da sonsuz.
İlim sonsuz olunca hayret de sonsuzdur. Aşk ehli hayret makamında durur, hayret perdesinde yaşar. Aşk ehli olan mürşid-i kamiller ile aşk ehli olmayan velilerin arasında fark vardır. Aşk ehli olan mürşid-i kamil, pir seviyesindeki zatların makamlarının sonu yoktur. Onlar makam konuşmazlar.
Onlar hayretten hayrete, perdeden perdeye geçerler. Onların manevi tecelliyatları bu manada sonsuzdur. Öyle olunca onlar her nefeste, her nefeste, her daim hayretten hayrete, perdeden perdeye geçerler. Ve o her hayret makamından ayrı bir hayret perdesine geçiş onlar için miraç gibidir. O yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak isterler.
Ve her yaklaşma kulacı onlar için miraç olur. Allah onun tacının üstüne yüzlerce husisi taç koyar. Bu sonsuz olduğundan onlara mürşidlik hırkası, mürşidlik tacı giydirilmiştir. Şimdi pir seviyesindeki olan o zatlara seyr-i sülûk esnasında mürşidlik tacı giydirilir. Velilik tacı ayrıdır, mürşidlik tacı ayrıdır.
Bir kısım velilik tacı giydinde kendisini mürşid-i kamil olduğumu zanneder. Orada kalır. Mürşid-i kamillik tacı ile velilik tacı aynı değildir. Allah o zata mürşid-i kamillik tacı giydirince ona bir de mürşid-i kamillik hırkası giydirilir. Mürşid-i kamillik pir seviyesindekinin hırkası ile velinin hırkası aynı değildir. Bunlar manevi hallerdir. Bu manevi halleri vukufiyet sağlayan bunları anlar. Bunlar sır muhabbetlerdir. O mürşid-i kamillik tacını giyen ve mürşid-i kamillik hırkasını giyen bir kimse, her manevi yol alışta onun üzerindeki tacının, tacının üzerindeki işlemeleri değişmeye başlar. Onun hırkasına, hırkasının üzerine böyle sizin hani madalya gibi görünen şeyler takılmaya başlar.
O böyle nasıl söyleyeyim, maraşal olmuş olanlar gibi mesela işte böyle o halden başka bir hale, her hale geçişte o geçmiş zamanlardaki yaşayan o peygamberler, o büyük zatlar üzerinden Cenab-ı Hak ona taltif eder. Ve her taltifte o ayrı bir hayret makamını, ayrı bir tecelliyatı geçer.
Bu onun için ne gece ne gündüz bu haller onun üzerinde normalde tecelli eder. Bu haller onun üzerinde tecelli ettikçe de yüzlerce husisi taç, yüzlerce husisi hırkası olmaya başlar. Ve onun bu manada her değiştiğinde de onun acziyeti ve onun mahviyeti artar. O şataat ve şatafata geçmez. Onun her şeyde o kendince acziyetini ve mahviyetini artırır. Cismi topraktadır, canı lamekan aleminde. O lamekan alemi, saliklerin vehimlerinden üstündür. Vehimlere sığmaz. O normalde cismi topraktadır. Yani dünyada yaşıyormuş gibi görünür, dünyada yaşar. Seninle beraber yer, seninle beraber içer, seninle beraber güler, seninle beraber koşar.
Seninle beraber Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Ayşe annemizle yarışıyordu. Koşu yapıyordu. Koşuyordu. Kadınlar adamlardan böyle bir şey istemeyin ha. Hadi herif bir koşalım. Kim kimi geçecek falan. Düşünebiliyor musunuz? Bir kadın kocasıyla koşuyor. Düşünemiyor.
Sakın abes gelmesin. Peygamberiniz yaptı. Abes görürseniz şirke düşersiniz. Küfre düşersiniz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin sünnetinden ve hayatından ne kadar uzak olduğumuzu anlayın. Sünnet olsun dahi bir sefer dahi olsa hayatınızda hiç koştunuz mu?
Ya. Değil mi? Dil duruyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bedin eder. Ashabının önünde, Hz. Aişe annemizle koşuyor. Bu estantaniği düşünün. Adamlar bu sefer sizi kurtaramadı. Az önce kurtardıydım. Bu sefer. Nafız çok üzüldü ya kafasını nasıl eğdi aşağıya kurtulamadı diye. Evet. Cismi toprakta. Herkes gibi yaşıyor. Herkes gibi yiyor. Ben ne diyor? Ben yerim. Yani iftar ederim.
Uyurum. Cima ederim. Hani üç tane sahabe birisi ben dedi hiç yemeyeceğim, oruç tutacağım. Birisi dedi ki hiç uyumayacağım. Birisi dedi ki hiç evlenmeyeceğim. Cebrail aleyhisselam geldi muhbirlik yaptı. Dedi üçü böyle düşündü. O üçü geldi Allah Resulüne sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin huzuruna. Allah Resulü dedi ki ben yerim, ben uyurum, ben cimat ederim dedi, evlenirim, nikahlarım.
Size ne oluyor ki dedi? Cismi toprakta. Zaten cisim toprağa aittir. Canı la mekan aleminde. Yani maneviyatı mekansız. Bak la mekan deyince mekan yok. Mekanı yok. Şimdi bazen bunlar cahil veya küstah. Nerede oturuyorsun? La mekan da. Be deyinsiz. Be küstah. Be hayasız. Sen nasıl böyle bir cevap verirsin? Senin daha birinci gökten haberin yok. Ne la mekan dan bahsedeceksin sen? Senin daha burnunun ucundan haberin yok.
Sen hangi mekansızlıktan bahsediyorsun? Sen daha taharetlenmesini bilmiyorsun. Hangi mekansızlıktan bahsediyorsun sen? Bunlar iki cümle ezberli, kendilerini dev aynasında gören, daha doğrusu kendilerini şeytanın aynasında gören insanlar. Densiz. Allah muhafaza eylesin. La mekan deyince bunu normalde dervişler bunun hayalini dahi kuramazlar. Çünkü bilmediğin şeyin hayalini kuramazsın. Senin daha manevi bir mekanın yok. Mekansızlığı nereden bileceksin? Daha manevi makamın yok.
Sen makamsızlığı nereden bileceksin? Senin daha bir esmanın yok. Esmayı nereden bileceksin? Allah muhafaza eylesin. Bunlar normalde bir dervişin hayaline sığmayacak olan şeyler. La mekan dediğinde. Sen arş-ı alayı gördün mü ki? La mekanına ulaşacaksın. Bir arş-ı alayı gör. Sen bir arş-ı alada bir sofra kursunlar sana bakalım bir. Daha ne ne de? Ama kendi kendini dev aynasında görüyor bunlar. Daha doğrusu kendi kendilerini şeytan aynasında görüyor. Allah muhafaza eylesin. O la mekan denilince orada akıl fikir yok artık orada. Orada düşünce, bilgi ıvır zıvır yok artık orada.
Öyle bir şey değil o. Allah muhafaza eylesin. O la mekan alemi, vehmine gelen bir alem olmadığı gibi hayaline de doğmaz. Bu normalde senin ne hayaline gelir, ne idrakine gelir, ne vehmine gelir. Vehm dediğim düşünce, o senin hiçbir yerine gelmez, mümkün değil. O yüzden la mekan den konuşma hiç. Allah muhafaza eylesin. Dostlar, biz yine kuş Tacir ve Hindistan hikayesine dönelim. Tacir, Hindistan'daki dudulara dudusundan selam götürmeyi kabul etti. Burada son bulduralım. 1585'te son buldurduk. Önümüzdeki hafta Allah izin verir, Cenab-ı Hak müsaade ederse, Tacir'in kırda, Hindistan dudularını görüp onlara dudusundan haber götürmesinden devam edeceğiz inşallah.
Allah'tan bir şey gelmezse. Biraz konu aslında ağırdı. Böyle ne kadar kendimizce dilimiz döndüğünce anlatabildiğimiz yere kadar anlatmaya çalıştık. Sürç-i lisan ettiysek affola. Haklarınızı helal edin. İnşallah önümüzdeki hafta buradan kaldığımız yerden devam edeceğiz. El-Fatiha, Allah'a selam et. Amin. Hacı Cafer, yarın kaçta çıkış? 11'de.
Nereden, şeyden, Aybey'in deposundan mı gidilecek? Tamam. Tırlar orada. O zaman orada hemen yol üzerinden yolcu ederiz. Yarın inşallah yardım tırlarımız 6 tane. Arkasında, önünde arabalarla beraber 9 araba. Allah izin verirse inşallah saat 11'de Gürsü'da Aybey İnşaat'ın deposunun önünden yolcu edeceğiz. İnşallah. Emeği geçen, bu konuda gayret eden, mücadele eden, çalışan en başta kadınlar gerçekten büyük bir özleriyle bayan kardeşler. Bütün İstanbul, İzmit, Sakarya, İzmir, Çanakkale, Bursa ve diğer il ve ilçeler ismini saymadığımız. Çünkü yanında getirenler oldu.
Ankara, Akşehir, Polatlı. Bunların da bu konuda bütün herkesin gayreti oldu. Allah razı olsun. Hepsine de ayrı ayrı, kadın erkek hepsine teşekkür ediyorum. Tabii bu iki gündür de ayrı yetten burada onların tırların sarılması için, işte ürünlerin taşınması, getirilmesi, götürülmesi, bunlara da ayrı yetten teşekkür ediyorum. Bu noktada da bayanlardan ayrı bir bayan grubu olan, matbah grubu, o bayan kardeşler de onlar da ürünlerini hazırladılar. Onlar da gayret ettiler. Herkes böyle tek vücut oldu, tek kalp oldu. Herkes gayret etti. Böyle bir şeye hamdolsun. bizim de kendimizce vakıf adına yüz akımız oldu.
Hamdolsun. Altı tane tır dolu dolu. Tepelemesine. Yani normal şekilde gitsek sekiz, öyle değil mi? Sekiz tır filandı. On tır. Hamdolsun. Böyle bir şey oldu. Cenab-ı Hak bir çalışma bahşetti. Bunlar Allah'ın lütfu, ikramı, ihsanı. Bunlar böyle Cenab-ı Hak'ın bahşettiği şeyler. Bu böyle parayla pullu olacak olan bir şey değil. Bunlar böyle Cenab-ı Hak'ın nasip etmesi lazım, lütfetmesi lazım, ikram etmesi lazım, ihsan etmesi lazım. Cenab-ı Hak'ın böyle tabiri caizse gökten bir el yardımıyla dizayn etmesi lazım. Bu böyle bir kimse yapıyorum dese yapamaz bunu.
Bunlar lütfu ilahi olarak görürüm ben. Bu yorgunluklar, bu telaşlar, bu böyle koşuşturmalar Allah yolunda fi sebilillah olunca bu ötelere kanat çırpmaktır. Herkesin menfaat peşinde koşarken, herkesin paraya, pula, makama kul köle olurken, insanların bir grup insanın Allah için bir araya gelip Allah için bir şey yapması, Arş-ı Alâ'nın hiçbir gölgenin olmadığı o mahşerde Allah'ın gölgesinde gölgelenecek olanların sıfatıdır bunlar.
Hani yedi grup zümre vardır, bunlar diyor, hiçbir gölgenin olmadığı o mahşerde Allah'ın gölgesinde gölgelenirler. Bunlar birbirleriyle akraba değillerdir. Birbirleriyle hısım, işte hemşerri, kabile, ırk, gözetmezler. Bunlar diyor, birbirlerini Allah için severler ve toplandıklarında Allah'ı zikrederler.
Bakın bunların birbirlerinden menfaatleri olmayacak. Bunların birbirleriyle akraba bağları önde olmayacak. Birbirleriyle ırki bağları önde olmayacak. Bunlar Allah için birbirlerini sevecekler. Allah için. Ve Allah için koşacaklar. Oradan bir nokta dahi maddi menfaat beklemeyecekler. Nokta. Bir nokta. Bu topluluk, bu topluluk. Cenab-ı Hak bana ömür verdiği müddetçe birbirinden bir nokta menfaat sağlamaya çalışmayacak. Bu niyete girmeyecek. Bakın bu niyete girmeyecek. Bu niyete girmeden bu topluluk bu yolda yürüyecek. Yanı başındaki kardeşinin parası, malı, mülkü senin gözünü yürümeyecek.
Sen ona bakmayacaksın. Onun zenginliğine, fakirliğine, makamına iltifat etmeyeceksin. Dininin yarısı gider. Fisebilillah Allah için çalışacaksın. Allah için koşacaksın. Allah için seveceksin. Allah'ı Allah için zikredeceksin. Milletini de Allah için seveceksin. Bu toprakları da Allah için seveceksin. Bu topraklar Cenab-ı Hak atalarımızdan bize miras bırakmış. Bahşetmiş. Bu millet bizim, bu vatan bizim, bu topraklar bizim. Bir afat oldu. Dünya üzerinde görülmemiş bir afat oldu. Bu yeni kurtuluşlara, yeni baharlara gebe. O orada ta Nuh Aleyhisselam zamanından kalma cinni taifesinin hapsedildiği bir yer.
Birisi dürtükledi bu işi. Bunda da bir hikmet var. Herkes Allah'ı suçlar böyle şeylerde. Bazı şeyler kafir cinnilerin üzerinden olur. Allah yaratandır. Allah kullarına zulmetmez. O bir kafir cinni bir şeyi dürtükler. O kafir cinni de onu dürtüklediği için cehennemlik olur. Onu görmez insanlar. Benim bu söylediğimde deli saçmasızdan der herkes. Ateistler şöyle düşünür. Allah bu kadar insanlara nasıl zulmetti? Kardeş, Allah o kadar insanı zulmetmiyor.
Biz cinnilerin varlığına iman etmiş bir dinin müntesebiyiz. Her cinni taifesi de yaptıklarından sorumlu. Sen depremi tabiat olayı görürsün. Ben depremi tabiat olayı görmem. Sen onu öyle görürsün. Ben öyle görmem. Ben volkan patlamasını tabiat olayı olarak görmem. Ben sel baskınını tabiat olayı olarak görmem. Ben depremi tabiat olayı olarak görmem. Allah insanlara zulmetmez. Kötülük yapanlar kötülüklerinin cezalarını alır. İyilik yapanlar da iyiliklerinin mükafatını alır.
Kötülük yapan sadece insanlar değildir. Kafir cinniler de kötülük yapar. Neden biz felaknası okuruz? Neden okuruz felaknası biz? Nerede imanımız bizim? Neden eüzü besmele çekeriz biz? Şeytanın şerrinden kime sığınırız biz?
Kafir cinnilerin kötülüğünden kime sığınırız biz? Müşrik cinnilerin kötülüğünden kime sığınırız biz? En Müslüman'a dahi tabiat olayı bu. Otur oturdun yere. Allah zalim mi ki insanlara zulmetsin? Allah zalim mi ki? Zalim mi ki insanlara? Bakın din ayırmıyorum burada. İnsanlara zulmetsin. Cahil insanlar. Biz hani cinnilerin varlığına da iman ettirdik? Hani bizim peygamberimiz hem insanlara hem cinnilere gönderildi? Nerede kaldı imanımız? Oturmuşuz biz.
Allah'ı suçluyuz. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bunların hepsi de, hepsi de Müslümanlar için birer imtihandır. Biz o imtihanın içerisinden nasıl çıkacağımıza bakarız. Ben millet düşmanı değilim. Ben devlet düşmanı da değilim. Yanlışlıklar, eksiklikler, noksanlıklar her toplumda vardır. Şimdi bu enkazı kaldırmaktır vazifemiz. Bu enkazı yeniden, yeniden bahar bahçesi kurmaktır vazifemiz. Hepimizin başına her şey gelir. Ben kaç sefer iflas ettim. Cenab-ı Hak bahşetti, kurtardı bizi. Hepimizin başında hastalıktır, sıkıntıdır, derttir, gamdır, kasavettir uğrar bize.
Biz ihman ettik, müminiz, Müslümanız. Bize sıkıntı da gelir, belada gelir, müsibette gelir, dertte gelir, hastalıkta gelir. Böyle felaketler de gelir. Biz hepsinin altından kalkacağız inşallah. O yüzden Cenab-ı Hak'a hamdü sena ediyorum. Rabbime hamdü sena ediyorum. Böyle bir ailemiz var. Böyle bir ben aile olarak görüyorum. Hiç önemli değil uzaklık, yakınlık. Orada bizim kardeşlerimiz var. Derviş kardeşlerimiz de var. İlk etapta dedik, Allah'ın izniyle bir tanesini dahi burnu kanamasın diye dua ettik. Hamdolsun. Hepsine de buradan selam ediyoruz ayrı ayrı. İnşallah. Nerede olursa olsun insanız sonuçta. İlla ki Müslüman, İslam olması da şart değil.
Gücümüz yetse bütün dünya insanlarına yardım götürebilsek, yardım etsek. O yüzden kardeşler, Allah razı olsun hep beraber. Hepimizin bu hayır, hepimizin kim bize herkese hayır işlerse karşılığını alır. Cenab-ı Hak'a hamdü sena ediyoruz. Şimdi kardeşlerimiz inşallah 20 kişi filan yola çıkacaklar. Yarın saat 11'de de oradan Gürsü'den onları inşallah yolcu edeceğiz. Allah'ın izniyle. Bizim, benim için büyük bir mutluluk inşallah. Ömer tamam mı resmi işlemler? Bir sıkıntımız yok. Evet. Afat'tan şey, ne o? Koordineli, izinli. Öyle kendi başımızdan bir iş de yapmadık. Biz çünkü öyle gayri nizami değiliz. Gerekli izinler alındı. Hem arkadaşlar alındı, hem arabalar alındı.
Her şeyimiz tam tekmin. Allah'ın izniyle inşallah. Resmi, Allah'ın izniyle inşallah yarın da saat 11'de hepsini de yolcu edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Bu gidecek olan kardeşlere de haklarını helal edin. Helal olsun. Çünkü malum deprem bölgesi, hamdolsun asayiş daha iyi bu sefer. Ben Gölcük depreminin ikinci günüm, üçüncü günümüne gitmiştim. Ondan sonra o bölgeyi gezdiydim. Gerçekten asayiş denilen bir şey yoktu. Devlet denilen bir şey yoktu. Bakın, ben ikinci günümüydü. Şimdi Cemil dahi iyi bilir. Cemil o zaman burada öğrenciydi. Ben Cemil'e telefon aç dedim. İkinci günümüydü. Ben ikinci günün oraya gittiydim. Geçmiş gün, böyle işte gün olarak, ikinci mi, üçüncü müydü diye karıştırdım.
Telefon açtım birinci gün ben ona. Dedim, nasılsınız? Dedi, biz iyiyiz, bir sıkıntımız yok. Ev, ev çöktü, şu bu filan anlattı neyse. Uzun muhabbet. Dedim, yarın geliyorum ben. Ertesi gün bindim arabaya gittim. Bunu hayatımın bir böyle tecrübesi olarak anlatıyorum. Ben ikinci gün gittim, ölüm kokuyordu. Bir tane ne polis var, ne jandarma var, ne asker var, ne de devlet var.
Bunu siyaset için konuşmuyorum. Hiçbir şey yok. Bunu hep anlatıyorum, hep anlatacağım bunu. Ne vardı biliyor musunuz gittimde? Bu şimdi, Sedat Pekar var ya, onun reklamını yapıyormuş gibi olmayayım. Bir tane çadır kurmuş. Bu böyle aşçı kukulataları var ya, şey, ne diyorlar ona?
Aşçı şapkaları. Bir beş yıldızlı otelin aşçılarını getirmiş oraya. Çadırı kurmuş, yan tarafa bir çadır daha kurmuş. Orada birkaç çalışan almış deprem zedelerden. Bir tane minibüs, bu ne o minibüs müslü bişi, başında hoperlo, şoför, bir tane de mikrofon adamın elinde. Görmesem inanmayacağım.
Dikkat dikkat, sevgili halkımız. İş adamı Sedat Pekar Beyefendinin kurmuş olduğu çadırda, 24 saat sıcak yemek, 24 saat çay servisi yapılmaktadır. Ücretsiz, bütün halkımız davetlidir. Ya koca ilde başka bir şey görsem ya ben, bir tane Kızılay çadırı görsem ya, bir tane Kızılay aşevi görsem ya, bir tane başka bir şey görsem ya.
Dedim Cemil, oğlum bu ne hal dedim ya. Sedat Peker'den başka bir kimse yok mu? Anında bunlar geldi, efendim, abi dedi. Ve dedi, burada dedi, fisebillah, 7.24 yemek dağıtıyorlar dedi. Hatta dedi, bu minibüs de dedi, gelemeyen yerlere de dedi, götürüyorlar dedi. Ekmek getiriyorlar dedi, yemek getiriyorlar dedi. Bir de dedi, kimse dedi, hani burada yağmacılık yapamıyor bunlara dedi. Hani kimse onlara, nereye, Sedat Peker'e kim kaykılacak adamlarına? Adamlarını da koymuş oraya. Oradaki fuhuş çetesine karşı da adamları kullanmış. Demiş, burada sakın böyle bir şey de olmasın. Deprem anında, ne yazık ki böyle kanı bozuk, böyle şerefi bozuk, böyle cibilliyeti bozuk, böyle südü bozuk insanlar çok olur.
Bunu ben Gölcük depreminde gördüm. Daha doğrusu, Cemil anlattı bana. Cemil'in anlatması. Dedi ki, burada kadınları satanlar var, tecavüz edenler var. Evde altın olduğunu bilip, içeri girip, yağmacılar var. Şu var, bu var, Cemil bir anlattı bana, kaldım ben. Millet can derdinde, şerefsizler ne derdinde dedim içimden. Dedim Cemil, bunu yaptım diye söylemiyorum, hakkınızı helal edin. Cemil de hakkını helal etsin, ailesi de hakkını helal etsin inşallah. Yıllar yıllar geçti. Dedim yarın hazır olun, hepinizi dedim taşıyorum ben buradan. Biz ertesi gün, geçmiş gün, şimdi unutuyorum gene, iki kamyonlu, üç kamyonlu, buradan arkadaşları, Allah razı olsun hepsinden de.
Biz buradan gittik. O böyle onların çökmüştü apartmanları. oradan o cesaretle, iki aile bir de eniştesi vardı onun, iki aileyi biz buradan göçürdük, getirdik. Ben depremdeki ölüm kokusunu orada duydum ve depremi gördüm ben orada. Ben depremi gördüm. Şimdi belki de ticareten sıkıntılı bir söz söyleyeceğim ama örneğin ben müteahhit evinde bilmedim, tanımadığım bir müteahhit evinde alıp oturmam. Çoluğum çocuğumu da tutturmam. Ben ovada ev almam, ovaya ev de yapmam. Ovada da oturmam.
Ben o depremi gördüm, bende kalan şeyi bu. Ne o? Psikolojisi deyin ama hadis-i şerif var. Siz ovaları yurt edinmeyiniz. Orası deprem bölgesi, depremde ilk batacak olan yerlerdir. Siz deniz kenarlarında yurt edinmeyiniz der. Hadis-i şerifte. Orası da ilk sel baskını, su baskını olacak olan yerler der. İki yerden uzak duracaksınız. Ova ve deniz kenarı. Hadis-i şerif size naklediyorum. Mustafa Özbağ sözü değil. Hz. Muhammed Mustafa'nın sözü. Ve o Gölcük depreminde o evlerin, Cemil burası kaç katlıydı? Efendim burası yedi katlıydı.
Cemil burada iki kat görünüyor. Beş kat gömüldü efendim yere. Cemil burası kaç katlıydı? Dört katlıydı. Cemil iki kat duruyor. Burada iki kat göçtü efendim orası. Ben soruyorum böyle yürüyoruz biz. Hani dolaşıyorum ben. Yani bir ev görüyorum. Ev böyle soluna yatmış. Apartman ev değil. Dört katlı, beş katlı. Soluna yatmış. Sağına yatmış. Arkaya yaslanmış. Üç katlı ev arkaya yaslanmış. Böyle yıkılmamış da. Ev, diyorum Cemil bu rükü eder gibi bu diyorum ev ya. Nasıl yıkılmamış? Rükü eder gibi böyle öne doğru eğilmiş. Bataklıklara ev kurmayın kardeşler. Ovalara yurt edinmeyin ucuz diye.
Benim meşhur tezim. Git dağın eteğinden. Ya ne olacak? Evin çok lüks olmayı versin ya. Yüksek yerlerde otur. Ataların kafası çalışmıyor mudur? Gittiler yükseklere bina kurdular. Atalar cahil miydi? Ovalara yurt edinmediler. Allah'ım hanfaza eylesin. Bunlar artacak. Bunlar daha da artacak. Bu felaketler artacak. Ekonomik felaketler artacak. Bu depremler artacak. Nereden çıktığı belli olmayan yangınlar artacak. Nereden çıktığı belli olmayan hastalıklar artacak. Psikolojik dengesizlikler artacak. Bunlardan en az etkilenenler zikir ehli olacak.
En az etkilenenler. Bir mürşidi kamile intisap edip zikir ehli olanlar. En az etkilenecek. Sebep ne biliyor musunuz? Ahir zamanda imanı olarak en kavi olan bunlar olacak çünkü. İmanı kavi olmayanlar da dengesizlikler olacak. Bakacağınız seyredeceğiniz dengesiz böyle. Gelinin dengesiz damat olacak. Dengesiz bakacağınız böyle. Dengesi yok. İmanı kavi olmadığından. Evladın senin ama bakacağım. Dengesiz seni dinlemeyecek. Bakacağın oğlun, kızın önemli değil. Bakacağın seni dinlemeyecek. Nuh'un oğlu dinlemediği gibi. Nuh'un karısı dinlemediği gibi.
Lut'un karısının dinlemediği gibi. Evet. Bu dengesizlikler yaşanacak, daha da artacak. Öyle bir hale gelecek ki insanlar yaşadıklarına pişman olacaklar. Biz neden yaşıyoruz diyecekler. Allah o günleri kardeşlerimize göstermesin. Bu halleri de kardeşlerimize yaşatmasın. O yüzden imanınızı kavi tutun. Zikrinizi kavi tutun. Derslerinizi kavi tutun. Toplantılarınızı kavi tutun. Birbirlerinize yardımlaşmayı kavi tutun. Birbirlerinizi desteklemeyi kavi tutun. Birbirlerinizin hatalarını, kusurlarını örtün. Hatalarını, kusurlarını ortaya çıkarıp da kardeşlik hukukunuzu bozmayın.
Evlatlarınızla, eşlerinizle ilişkilerinizi kavi tutun. Sağlam tutun. Bıraktığınız sizin olmuyor. Dikkat edin. O yüzden kavi tutun. Yani sizin gözünüzü korkutmak, kaos edebiyatı yapmak istemiyorum. Ama ahir zamandayız. O yüzden ahir zaman alametlerini yaşayacağız. Bu bizim bu zamanda yaşamamız kaderimiz. Buna iman ettik. Bakın bu zamanda yaşamamız kaderimiz. Buna iman ettik. Ama ne yapıp edeceğimiz, ne yapıp ne yapmayacağımız bu bizim elimizde. Allah bize isabet ettersin. Allah cümlemize yardım etsin. Haklarınızı helal edin. El Fatiha'ma selamat. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.