Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 5 Şubat 2023 · 46:14
Ünzümününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününününün afiyet verdiği kullarından eylesin.
Rabbim bizleri de ve ümmet-i Muhammed'e hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı savaş açan, cihad eden kullarından eylesin. Rabbim son nefesimize kadar buyurun. abduhu ve resuluhu akidesine sahip bir şekilde yaşayıp öylece canını teslim eden kullarından eylesin.
Eşmai'nin 1570. Beyt'te kalmış. Ondan önce okumuşuz. Cevrinde öyle tatlılıklar var ki, malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz. hem inerim, hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım.
Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki, ben bu iki zıdda da gönül vermişim. Hani Erzurumlu İbrahim Hakkı gazeteleri demiş ya, kahrın da hoş, lütfun da hoş diye. Aşıkların bir kısmı kahrı da lütfu da iki zıddı birleştirmişler. Her ikisini de hoş görmüşler. O yüzden aşıklar da kendi içlerinde ikiye ayırılırlar. Bir, aşık zat veya direkt zata aşık olanlar. İki, yine aşık ama sıfatlara aşık olan, sıfatta kalanlar. Bu normalde aşıkların içerisinde ince bir perdedir. Bunu normal bir dervişin anlaması, normal bir dervişin bunu ayırt etmesi mümkün değildir.
Bu, pir seviyesindeki zatlar tabiri caizse zata aşık olanlardır. Bir çıt altı da o sıfata aşık. Tabiri caizse sıfatı aşk denir onlara. Hani, Cibril Aleyhisselam geldi, iman nedir dedi, İslam nedir dedi. Üçüncü soru, ihsan nedir? Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ihsanı tarif ederken, Allah'ı görüyormuşçasına kulluk etmendir dedi. Sonra durdu, dedi ki, sen onu göremesen dahi, her an onun seni gördüğünü hissedip, idrak edip, öyle kulluk etmendir dedi. İşte, aşık-ı zat ile aşık-ı sıfat arasındaki fark burasıdır.
İhsan mertebesindeki, ihsan mertebesi, o zaman öyle aşıklar vardır ki, o aşık-ı zattır. Aşık-ı zat olunca, o kahrın da hoş, lütfun da hoş der. Aşık-ı zat olunca, Hazreti Pir gibi, kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da, ne şaşırılacak şey ki, ben bu iki zıdda da gönül vermişim der. Burada o iki zıddı, kendi nefsinde birleştirir. Ama, o normalde artık normal aşık değildir. Şimdi, aşık-ı sıfatlı olana, bazen burası ince perde. Burayı gelecek nesiller iyi anlasınlar. Yani, gelecek nesillere bir nasihat gibi. Bu, kimisi, bu sıfat-ı aşkta kalanlara, aşk, ayrı bir perde olur onda.
Aşıklık ayrı bir perde olur. Şimdi, diyeceksiniz ki, aşıklık insana perde olur mu? Evet. Aşıklığa perde, yine aşığa aşıklıktır. Aşk, ona perde koymaz. Onun aşıklığı ona perdedir. Çünkü, bu böyle anlaşılması güç bir şeydir. bu, yani, ancak, yaşanması lazım. O aşığın, önünde aşıklık nerede perde olur diye. o, böyle, nefsini tanımlamada, veyahut da Rabbini tanımlamada, önünde aşıklığı onun bir perde oluşturur. ona eskiler, hicap perdesi der. O, perdede kalır o. Ama kendisini aşık zanneder mi? Evet. Burası, biraz böyle, anlamayanlar için, şeriata mugayir gelebilir.
Orada, o kimse, sıfatın, tecelliyatına, sıfatların tecelliyatına gark olur. O, zattan koku almamıştır. Onda, zati kokusu yoktur. Zati kokusu olmadığından dolayı, o tam bir arifi billah değildir aslında. Velidir, bakın, velidir, mürşittir, ama tam önünde, tam o perdeyi bitirememiştir. Şimdi, diyeceksiniz ki bana, ya, bu noktalara gelen kaç kişi var ki? Hani, ben anlatayım da, benimle beraber ölüp gitmesin. Ben anlatayım. Hiç olmazsa, ilmen bilsin insanlar. O kimse, burası, bakın, tekrar söylüyorum. O kimse, aşıklığı ayrı perdede, maşuğu ayrı perdede, aşkı ayrı perdede görür.
Tam tevhide ulaşmamıştır daha bu. O yüzden, o nefsi de, bu manada tam, son nokta, son haliyle, kemale ermemiş olur. Bir perde, ince bir perde var. O ince perdeden, öbür tarafı görür, kokusunu alamaz. O görme, onu yanıltır. Bu artık, mürşid-i kamillerin, kendi içerisindeki vartalarıdır. Üstatların, kendi içlerindeki vartalarıdır bu. Bunu her üstad anlar mı? Hayır. Üstatlık yapar, şeyhlik yapar, mürşitlik de yapar. Ama bunu her mürşid de anlamaz. Her mürşid bunu çözümleyemez. Hazreti Pir, böyle en yüksek perdeyi, öyle konuşuyor ki, zaten usulü o.
O yüksek perdeden konuştuğunu, ancak yüksek perdede olanlar anlayabilir. Yoksa okur geçer bunu. Ne diyor? İşte kahrın doğuş, lütfun doğuş diyor ya, Erzurumlu İbrahim Hakkı gazeteleri de. Veyahut da bunu söyleyen Pir efendiler çoktur. Kahrın doğuş, lütfun doğuş derler. Bu hangi halde, hangi perdede konuşulur, onu bilmez ama, teknik olarak da, hal olarak da, söz olarak konuşuyor herkes. Zaten en büyük sufilikte sıkıntı bu. Yani o kimse diyor ki, kahrın doğuş, lütfun doğuş. Bunu anlat hal olarak bana. Kahrın doğuş, lütfun doğuş. İki zıddı birleştirmenin perdesini anlat bana. Bu hangi perdeden? Sen hangi perdede bunu söyledin? Hani Enel Hak dedi ya, hangi perdede dedi bunu? Zat perdesinde mi dedi, sıfat perdesinde mi dedi?
Örneğin işte, Enel Hak demesi, onun sıfat perdesi henüz daha. Zat perdesi değil, zat perdesine geçmiş olsaydı, zaten Enel Hak demeyecekti. Neden? Zat perdesinde, kendisini görmeyecekti çünkü. Kendisini görüyorsa, zat perdesinde değil henüz daha. O yüzden, kendisini görmeyen ancak, Enel Hak der. Gerçek manada. Der mi? Demez o da. Neden? Zat perdesi. Çünkü, kendinde hiçbir şey görmemektir. Kendini de görmemektir. İşte ama normalde, hani, zat perdesine gelmeyen, sıfat perdesinde gelen, hepsini de ayrı zanneder. Aşık ayrı, maaşık ayrı, aşk ayrı zanneder. Ve, o aşıklığını zirvede görür.
Aşıklığını zirvede gördüğü için, onun aşıklığı ona perde olur. Dervişin, dervişliğini zirvede görüp, dervişliğinin ona perde olması gibi. Zakirin, zakirliğini zirvede görüp, zakirliğinin ona perde olması gibi. Veyahut da, işte bir esma alanın, esmasını zirvede görüp, o perde olması gibi. Hal gören dervişin, hali zirvede görüp, o halin onda perde olması gibi. Rüya gören bir kimsenin, rüyada kendisiyle alakalı bir şey olduğunda, o rüyada takılıp kalıp, onun perde olması gibi. Derviş bir hizmetin ucundan tuttu, ben hizmet ediyorum dedi, hizmet ona perde oldu. Cömert gitti, birisine beş kuruş verdi, beş kuruş verdiği gözüne göründü, ona perde oldu. Veyah birisinin elinden tuttu, birisinin elinden tutunca, kendinde bir şey gördü, o ona perde oldu.
Bakın, sufilikte, her hal ve makam, o kimseye perde oldu. orada takılıp kalıp kaldıysa, oradan ilerisini görmüyor, oradan ilerisine gitmiyor. Oradan ilerisini görmeyince, gitmeyince, o onda perde oldu. Aynı şey, bu normalde, sıfatı aşkta kalanlar da, aşk onlara hicap oldu, perde oldu. Onlar zata yürümeleri gerekirken, biz ona şöyle diyeceğiz, nasipleri o kadarmış, istidatları o kadarmış.
Orada takıldılar, kaldılar, onlar orada kaldılar. Bu ne oldu? Sıfatı aşta kaldı. Oysa, tecelliyata baksalar, tecelliyatın zahiri, komple. Baktığın zaman, eşya hükmündeki her şey, aşkın zahiridir. Aşkın batını ise, hakkın zatıdır. ama, sıfatsal tecelliyata kalan, zatı tecelliyata geçemedi. Orada kaldı. Ben ancak bunu, bu kadar anlatabildim. Şimdi, önce bunu anlattım ki, zatı aşkı, zatı aşığı, daha iyi anlayabilirim.
Normalde şimdi, eğer ki o, sıfatı aşktan geçseydi, aşık zata ulaşacaktı. Ve, o, nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir. Hadis-i şerifin, onu da tecelli etti. O, Allah'ı görmüyorsan, her daim o seni görüyor. Tecelliyatında kaldı. Zatı aşk ise, Allah'ı görüyormuşçasına yaşadı. Bakın, Allah'ı görüyormuşçasına. Lokman ayet 5, işte onlar, onlar, Rablerinin gösterdiği, hidayet yolunda yürüyenlerdir. İşte, kurtuluşa erenler de, onlardır.
Onlar, Rablerinin hidayet yolunu takip edenlerdir. Zatı aşka ulaşanlar. ulaşanlar. Hani, Cenab-ı Hak dedi ya, ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, mahlukatı yarattım. Mahlukatın içerisinde de, kendime halife olarak, insanı yarattım. İnsanın içerisinde de, insanların içerisinde de, ilk insan olarak, Adem'i yarattım. ve Adem'i de, kendi suretimde yarattım. Alem'i de, Adem'in suretinde yarattım. Adem'i kendi suretimde yarattım. Adem'e baktıkça, Adem bana aynı oldu. Ben Adem'e baktıkça, Adem bana aynı oldu. Çünkü Adem, hem zatı, hem sıfatı, kendi nefsinde, bireyle, cemeledi.
Tevhid ehli oldu. Hem sıfatsal aşk, hem zatı aşk, Adem'in üzerinde ne yaptı? Tecelli etti. O yüzden, Cenab-ı Hak, Adem, tam bir ayna olunca, Adem'e baktı, tabiri caizse, kendini seyretti. İşte, bu, normalde asıl, Adem'in, yaratılışındaki maksat, buydu. Ayet-i kerimede de dedi ya, ben sizi, bana kulluk edin, beni tanıyın, beni bilin diye yarattım. İşte, beni bilin, beni tanıyın, beni bilin, beni tanıyanın, tanıyın, zirvesi, zatı tanımaktır. Zati, aşka ulaşmaktır. Çünkü, tanımanın, bilmenin, zirvesidir o. Görüyormuşçasına, yaşamaktır.
Ve, Cenab-ı Hak'ın, muradı, Adem'i, yaratmaktaki muradı, kendi zatı, sevilsin diyedir. Ve, kendi, Cenab-ı Hak, kendi zatıyla, zahir olarak, eşyayı yarattı, bütün mükevanatı yarattı. ve mükevanatı yaratınca, mükevanattaki herhangi bir şeye muhabbet eden bir kimse, aslında, Allah'ın sıfatına muhabbet etti. Allah'ın sıfatına muhabbet edince, muhabbet, sevme, direkt Allah'ın zatına atolundu. Ama, eğer ki bir mürid, bu hakikate ulaşmadı ise, o zaman, yaratılıştaki hikmeti, anlayamadı. Yaratılıştaki hikmet, onun zatını sevmekti. Onun zatına aşık olmaktı. Onun zatına yönelmekti.
Ve, aşkın zirvesi de, o zata aşık olmaktı. Ve, eğer, o manada, eğer ki, o kimse, o dereceye vardığında, aşığın, bu manada, ikiliği, kalmadı. Aşık da oldu, maşık da oldu, aşk da o oldu, o esnada. O esnada. Ve böylece, o aşık, o aşık, aşkın, bütün tecelliyatlarını, üzerinde topladığından dolayı, ben aşkım dese de, onun hakkı oldu. ve, hangi mertebede, hangi tecelliyatta, olursa olsun, onun adı, aşk oldu. Artık onda, ikilik kalmadı, zatî aşk, tevhidin zirvesi olmuş oldu.
Burası biraz, sıkıntılı bir yer. O hale gelen kimse için, zıtlıklar, zıtlıklar, bir göründü. Artık tüm zıtlıklar, onun nefsinde birdir. İyilikti, güzellikti, çirkinlikti, ekşiydi, tatlıydı, iyiydi, kötüydü. Bunların hepsi de ne oldu? Bir oldu. İşte o yüzden, bu hal ile hallenenler, dediler ki, bu hal ile hallenenler, kahrın da hoş, lütfun da hoş, dedi.
Bu hal ile hallenenler, o zaman dediler ki, aslında gerçek olan neymiş? Bu alemde her şey, ve hepsi de, aşkmış, dediler, çıktılar işin içerisinden. Allah bizi, o hal ile hallendirdiklerinden eylesin. Allah hakkı için, bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam, bu sebepten, bülbül gibi feryat ederim. Yani birleştirmiş ya, zıtlıkları. Diyor ki, Allah hakkı için, dikenden, yani Allah'ın kahır deryasından, kurtulur da, bülbül gibi gül bahçesine düşersem, bu sebepten, bülbül gibi ağlarsızlarım. Yani, sanki kahrından şikayet etmişim gibi anlaşılır. Sanki kahrı ona, çilesi, sıkıntısı, gamı, kederi, ona ağır gelmiş gibi olur.
İkilenmiş olurum o zaman. İkilemiş olurum. Ve bülbül gibi, feryat figar ederim. Yani ağlarım, gam çekerim. Neden ben buradan kurtuldum diye. Bu ne şaşılacak şey, bülbüldür ki, ağzını açınca, dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar. İkisini de, birgür, işte, zata, zati aşka gark olanlar, bu aşkın tecelliyatından dolayı, artık, kahrı da, lütfu da, şerbet edip içenler, aslında kahrı da, lütfu da, bir kadehe doldurmuş, ikisini karıştırmış, yudum yudum şerbet gibi içiyor.
Bu hal ile hallenenlere bu. Edebiyat yok. Bakın, edebiyat yok. Edebiyatta güzel bunlar, öyle değil. Adam, of dahi demeyecek. Bu öyle bir şey değil. Bu, kendi iç aleminde, her şeyin, onun eseri olduğunu, her şeyin, ondan geldiğini, ve her şeyin, o olduğunu idrak edecek. Allah bizi onlardan eylesin. bu bülbül değil, ateş canavarı. Onun aşkıyla, bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmekte. Bu bülbül değil, bu dışarıdan bülbül gibi görünür. Ama o bülbül değil, bu aşka erişenler, dışarıdan bakıldığında, bülbül gibi gelir. Hayır, onlar bülbül değildir. Onlar ateş canavarı gibidirler.
Çünkü onlar, normalde, onun aşkıyla, ne kadar kötü, ne kadar zor, ne kadar ızdıraplı bir şey var ise, onun gönlüne hoş gelir o. Bir başkasına ateş görünen, onun gönlünde şerbettir. Bir başkasına zorluk görünen, onun gönlünde kolaylıktır. Onlar öyle teslim olmuşlardır ki, ondan gelen her şeye, kendi iç alemlerinde boyun mükerler. Dışarı bir şey hissettirmezler ki, dışarıdakınlar bu mevzuyu anlamasınlar diye. Burası sır bir perdedir. O yüzden, hasta olsan, herkes gibi doktora gideceksin, sırrı ifşa etmeyeceksin. Hasta olsan, herkes gibi doktora gideceksin, sırrı ifşa etmeyeceksin. Karnın acıktı mı dediklerinde, acıktı diyeceksin, ifşa etmeyeceksin.
Onların yemeleri, içmeleri, sağa dönmeleri, sola dönmeleri, hepsi de, onunla alakalıdır. O yüzden, onu normal insan gibi, görsen dahi, o normal insan değildir. Allah bizi, cümlemizi onlardan eylesin. Güle aşık, halbuki esasen, kendisi gül, kendisine aşık, kendi aşkını aramakta. İşte o, aşk deryasına dalmış, aşk deryasında, güle aşıkmış gibi görünüyor. Ama o esasen, zat çünkü, zat kendisine aşık, kendisine aşık olduğu için, sevdiği de kendisi, sevdiği de kendisi olduğu için, o kendisinden başka, bir şey görmüyor.
Kızıl kan oldu, tüm kainat kalbimde. Yeşil, mavi, siyah, beyaz, anlamsızlaştı. İyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik, kayboldu. Deryalar, ormanlar, gökler, arş dahi, kızıl kan. Ben, benlikten çıktım, ben de kızıl kan oldum. Harfler karışmış, kızıl kana dönmüş sözler. Tek anlam, aşk. Aşk, aşkı anlatmada, yine kızıl kan. Aşık, maşuk, kalktı her şey. Aşktan, kızıl kan. Bunu anlayan, bildik galimde, he ne var ise, hep aşk imiş desin, çıksın işin içinden.
Buraya kadar, bu akşamdaki. Evet, Allah bizi aşıklardan eyleysin. İlahi akıl kuşlarının, kanatlarının efrafı. Önümüzdeki hafta, Allah izin verirse, nefes olursa, buradan devam edeceğiz. 1575. İnşallah. Bu hafta kısa tuttuk, böyle bu, aşk, zatı aşk, sıfati aşk, tabiri caizse, anlatayım mı, anlatmayayım mı, söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi, uzun süre, bunun muhakemesiyle geçti. Üç, dört gündür, böyle durdum, yattım, kalktım, tabiri caizse, anlaşılmazsa, insanların küfrüne sebep olurum, diye, kendimle çok savaştım.
en sonunda bugün karar verdim, kendi kendime. Dedim ki, yok anlatayım. Yarın öbür gün, bir yerden duyarlar dedim. Ya üstadımız bize, bunu anlatmadıydı, denmesin dedim. Bir kenarda kalsın, inşallah. Mübarek, Hazreti Pir, zor, girift, anlatılması, güç olan şeyleri, o yönü çok hoşuma gidiyor. yani, Arabi çok girift anlatır. Yani, işin içinden böyle, Arabiyi tanımayan, ekolünü bilmeyen, onun böyle, gidiş yolunu bulamayan bir kimse, Arabiyi anlaması çok zordur. Anlamadığı için de, anlatması çok zordur. Çünkü, aşıklığın perdelerini anlatırlar hep.
Hazreti Mevlana ise, Celalettin Ruhu Hazretleri'nin, tarzı, böyle, örneklerle, hikayelerle, götürür işe. Ama, Allah affetsin benim, benim gördüğüm bu, Arabi'den bir çıt daha ileri, anlatır. Ama, hep bunu söylerim, anlattığı şeyler, Arabi'den daha, derinlemesine ve daha yüksektir. Ama dil, anlatış tarzı, daha sadedir. Yani, bunu böyle, değişik hikayelerle, örneklerle anlattığı için, sırrı içerisinde saklar. Yani, bunu şimdi, örneğin, bu beyti, kapattım ama, açayım tekrar. Yani, bu birkaç haftadır, mesela, bir iki haftadır, yaptığımız, bu sohbetlerde, o kadar çok böyle, derinlemesine, şeyler ki, böyle, onu ama, şeyin içerisine koymuş.
Hikaye gibi anlatmış. Yani, işte, şurada direk, kahrına da hakkıyla aşığım, kahrına. Yani, bu ne demek? Yani, Allah'tan gelen bütün zorluk olarak, ne var ise, zorluğa aşığım. Yani, bu akıl üstü bir şey. Zorluğa, sıkıntıya aşığım dediğinde, bu akıl üstü bir şey. Aklın kabul edeceği bir şey değil bu. Bakın, bu, aklın kabul edeceği bir şey değil. Akıl üstü konuşuyor. Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Şimdi, masanın bir köşesine kahrı koyun, bir köşesine lütfu koyun. Akıl, lütfa gider. Nefis, lütfe gider.
Tabiri caizse, bir köşede ekmek var, bir köşede hiçbir şey yok. Koy buraya, nefsi, nefis ekmeğe doğru gider. Bakın, bütün mahlukatı buraya koyun, ekmeği oraya koyun, orada hiçbir şey olmasın. Bütün mahlukat ekmeğe gider. Ancak, aşıklar ekmeğe gitmezler. Bütün insanlık, bütün insanlık, mükafata koşar.
Bütün insanlık, bakın, kim tebessüm ediyor, ona gider. Kim yumuşak huylu, ona gider. bütün bekar erkeklere desem ki, yumuşak huylu, nur yüzlü, tatlı mı tatlı, her dediğinizi yerine getirecek olan bir bayan var. Evlenir misin? Herkes evlenir. Bütün kadınlara desen ki, yumuşak huylu, tatlı mı tatlı, bir dediğinizi ki etmeyecek, bir adam var, evlenir misiniz?
Bütün bekarlar evlenir. Evet. Desem ki erkeklere, elli maşalı, yanına yaklaşma mümkün değil. Sen ona sevgilim desen, defol getiren, şerefsiz adam diyecek bir kadın var. Kim alır nikahını desem, kimse almaz. Neden? İnsan nefsi, hep böyle nefse tatlı gelecek olan şeylere doğru koşar. Bakın, aklın durduğu yer, kahrına da hakkıyla aşığım. Ya burada, beyin iflas ediyor. Burada akıl iflas ediyor. Diyor ki, bu yoldan yürüme, bırak diyor burayı. Ne demek ya, kahrına da hakkıyla aşığım. Burada her şey iflas etti. Bugüne kadar öğrendiğin ilim, bugüne kadar aldığın eğitim, bugüne kadar yaptığın ne, ister doçent ol, ister profesör ol.
Hangi eğitimi aldıysan al. Burada akıl durduğu, aklı reddedecek onu. Aklı onu reddedecek. Böyle bir şey yok diyecek. Evet. batı kafası, layık kafa, batık kafa, batı kafa, materyalist kafa, dünyevi kafa, sufilerin dışındaki bir kafa, bunu kabul etmesi mümkün değil. söylenecek söz değil bu. Bunu derinlemesine düşündüğünde, bunun içerisinden aklınla çıkamazsın. Mümkün değil. Özür dilerim. Bu mümkün değil, aklınla bunun içinden çıkması. bir kimse kahrınla da lütfuna da hakkıyla aşiğin diyemez. Allah rahmet eylesin. Şeyh efendi, böyle Bursa'ya yeni geldiğim zamanlar, böyle çekti beni kenara, oturuyor böyle.
ciddi bir şey konuşan da, koltuğun ucuna gelir, oturur. Otur dedi böyle, ben oturdum. Bir dizine dedi, baldırına ateş dökecekler bundan sonra dedi. Bir dizine de gül yağ dökecekler dedi. Ateş dökene dedi, gül yağ dökene dedi. Bir görmezsen dedi, kemale eremezsin Mustafa Efendi bundan sonra dedi. İkisini bir göreceksin dedi. Emredersiniz efendim dedi. Yani kimisi sana kötülük yapacak, kimisi iyilik yapacak. Kimisi gelecek, senin bacağına ateş dökecek. Bildiğin ateş dökecek. Kimisi de gelecek, senin bacağına gül yağ dökecek. İkisini bir göreceksin ve seveceksin. Yıl 93-94'tü.
Şimdi bazen yakın çevre sorar. İşte filanca onu da affedecek misin? Ben içimden derim ki, senin bacağına hiç ateş döken olmamış. Sen hiçbir ateş dökeni affetmemişsin. Sen bir bacağına ateş dökeni affetmedikçe kemale eremezsin.
Sana zarar vereni sen affetmedikçe, sen kemale eremezsin. Sen kalbinin bir köşesine, bir köşesine, hançerleyen bir kimseyi affetmemişsin. Kalbini parçalayıp, senin kalbini parçalayıp, senin gözünün önünde tava yapıp, yeğeni sen hiç affetmemişsin. Sufilik öyle değil. Bak ne diyor Hazreti Pir? Kahrına da hakkıyla aşığım. Lütfuna da ne şaşılacak bir şey ki, ben bu iki zıddı da zıddı da gönül vermişim. İkisini birleştirmiş. Tehvidin zirvesine gelmiş. Zirvede dolaşıyor.
Artık onun için iyilikti, kötülüktü, çirkinlikti, güzellikti. Zarar veriyordu. Fayda veriyordu. Yok. Burası aklın bittiği yer. Aklın burada şaşırdığı yer. Aklın burada tabiri caizse, hani başka bir beytte diyor ya, akıl aşka gelince diyor, çamura saplanmış eşek gibi, apışır kalır. Akıl aşka gelince, çamura saplanmış eşek gibi, çakılır kalır. Akıl aşka geldi, çakıldı kaldı. Yalnız bu böyle edebiyat değil. Bunu yaşamak, bunu işte Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak. Hz. Peri'nin en önemli özelliği bu. Öyle uç, öyle ağır, öyle yüksek perdeden konuşuyor, bunu normalde ancak, o kimse iyice düşünüp idrak ederse, o zaman onun gerçek manasına doğru koşuyor.
Ve eğer gerçekten onu ince bir şekilde düşünmezse, onu yapamıyor, edemiyor onu, mümkün değil. ve Allah hakkı için, bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam, bu sebepten bülbül gibi feryat ederim. Yani bir kimse, dikenden kurtulduğu için, ağlar figan eder mi? Diyor ki, ben zorluktan kurtulursam, ben sıkıntıdan kurtulursam, ola ki, benimle olan irtibatı kesilir diye diyor. Gül bahçesindeki bülbül gibi ağlamaya, feryat etmeye başlarım. Yani, ben onun kahrını da, kendimce aşık oldum ya, o kahrından da ayrılmak istemem. Lütfuna da aşık oldum ya, lütfundan da ayrılmak istemem. Her iki halden de ben, ayrılmak istemem. eğer ki ben, kahırdan lütuf bahçesine geçersem, bu sefer kahırdan lütuf bahçesine geçtim diye, bülbül gibi feryat eder, inler ağlarım.
Lütuf bahçesinden, kahır bahçesine geçersem, bu sefer de lütuf bahçesinden, niçin ayrıldım, lütuf bahçesinden, nasıl ben yürüdüm, gittim diye, bu sefer de o yüzden ağlarım. O, her ikisini de, ben kendi nefsimde cem ettim. Her ikisini de, ben birleştirdim. Her ikisini de, öyle bir zatı aşka ulaştım ki, ben, aşktan başka bir şey kalmadı bende. Artık benim adım, aşk oldu. Benim adım aşk. Ben kalmadım. Ben kendimden de geçtim. Benden bir eser de kalmadı. Benim kimliğim, kişiliğim, benim şeyhliğim, dervişliğim, benim zakirliğim, nakipliğim, nükabalım, kalmadı. Benim hiçbir şeyim kalmadı. Ben sadece ve sadece, aşk kesildim.
Ne maşuk kaldı, ne aşık kaldı. Orta yerde sadece, aşk kaldı. Çünkü, bu bülbül değil, bu ateş canavarı. Onun aşkıyla, bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmedi. bu bülbül, bu bülbül gibi görünüyor o. Aslında o, sen ona bakıyorsun, o büyük bir veli, o büyük bir mürcidi kamil. Sen onu zannediyorsun ki, bülbül gibi, o bülbül değil, o bir ateş canavarı. Onun aşkıyla, bütün kötü şeyler, kendisine hoş geliyor. O öyle bir ateş canavarı ki, o ateşi, şerbet etmiş. Ateşi şerbet etmiş. O yüzden, ateşin, ateşten korkusu mu olurmuş? Her şey ateş. Her şey ateş olunca, ateşin, ateşten korkusu kalmaz.
Her şey, kan kızıl kıyamet olmuş. Kendin de kan kızıl kıyamet olmuşsun. Hangi kandan korkacaksın, hangi kızıl kıyametten korkacaksın? Aşk, öyle bir şeydir çünkü. Hiçbir şey bırakmaz önünde. Bir tek kendisi kalır. Bir tek kendisi kalır. O çünkü, o öyle bir canavardır ki, kendisinin haricinde ne varsa, yalar yutar. Ya buna razı olursun, kendinle alakalı, hiçbir şey kalmamacasına, yürürsün aşk meydanına, ya da çekilir gidersin. Bu meydan ikilik kaldırmaz. Korkarsan, kan kızıl kıyametten, geri adım atarsın. Hani daha önceki beytlerde, atıyordu ya ateşe.
attı bir genci, genç dedi ki, koşun, burada hayat var dedi. Ardından bir kızı daha attı. Kız ne diyordu annesine? Anneciğim aldanma, gel. Dışarıdan sana ateş görünen, içerisi diyordu, güllük, gülistanlık. yine Hazreti Pir anlatıyordu. O yüzden, o, neymiş? Ateş canavarıymış. Güle aşık, halbuki esasen kendisi gül. Yani, kendisine aşık. Kendi, aşkını aramakta. Kendini, kendisi, kendisine aşık. O yüzden, insanı yarattı, ve insanda, kendisini seyretti.
Sende seyretsin. Sen öyle, aşka dal, öyle kendini, cilala, öyle ayna ol, kendisini, sende seyretsin. Ama, sen, sende kalırsan, o sende kendisini seyretmez. Sen, sende kalma, o kendisini, sende seyretsin. Rabbim onlardan eylesin. Güzel demiştin, aradır kaçtı. Karadır kaşların, ferman yazdırır, bu dert beni diyar, diyar gezdirir.
Karadır kaşların, ferman yazdırır, bu dert beni diyar, diyar gezdirir. Lokman ekim gelse, yaramazdır, yaramı sarmaya, yar kendi gelsin. Lokman ekim gelse, yaramazdırır, yaramı sarmaya, yar kendi gelsin. ormanların, ormanların gömbürtüsü, başıma vurur, nazlı yarin hayali karşımda durur. ormanlardan aşağı aşağı, aşağı gezerim, nazlı yardan ayrı düştüm, ağlar gezerim.
bu kadar. Siz bu türküleri başka dinlersiniz, biz de başka dinleriz. ayrıldıysan, ne hasretin, ne çilen, diyar diyar gezersin. diyar diyar gezersin, gezersin.
Biz kınanmaktan korkmayız. Gönlümüzde türkü gelirse, türkü söyleriz, şarkı gelirse, şarkı söyleriz. Her şey, aşktan yana bir dem deriz. Aşkın kendi dalgası, kendi cilvesi, kendi perdesi der, yürür gideriz. Kınanmaktan korksaydık, trene binmezdik. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.