mustafaozbag.org

Mesnevi Şerîf Şerhi (1547.Beyit) 28.01.2023

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 29 Ocak 2023 · 47:23

Euzâ bî l-lâhi mineşeyta'nın racîm, Bismilleri r-r-rahmanu r-r-raîm, Iftâne zikr-fâlemâye hû, Re-i buçek, Muhammeden Resûlullah, cümîsen elevation, ve'l-murselîn, ve'l-hamdülâhi rabbil âlemîn. Selamun aleyküm.
Aleyküm selam. Allah gününüzü hayırlı eylesin. Amin. Hayatınızı, yılınızı, ömrünüzü, her şeyinizi hayırlı eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Allah hepinizden razı olsun inşallah. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Konu başlığı, bir tacirin ticaret için Hindistan'a gitmesi ve mahpus dudusunun onunla Hindistan dudularına haber yollaması. Bir tacirin bir dudusu vardı. Kafeste hapsedilmiş güzel bir duduydu. Dudu bu, hatta bazı yerlerde tuti derler.
Normalde papağan olarak bilinen, böyle etrafındaki sesleri taklit eden, etrafındaki sesleri çıkaran papağan gillerden bir kuş. Tabi meslevi de bunun bu ikinci hikayesi. Bir hikayede vardı neydi? Bir bakkal vardı. O bakkalın içerisinde, bakkalın bir yine dudu kuşu vardı. Gelenle gidenle sohbet eder, konuşur, müşterinin artmasına sebep olurdu. Sonra malum işte geceleri serbest bırakırdı. Bir fare girdi içeri. Fare girince kedi fareyi tutacağım derken bütün yağları döktü. Yağları dökünce de bunu bakkal, bu kuşun yaptığını zannetti. Onu cezalandırdı falan.
Böyle tuti kuşu veya dudu kuşu veya bununla alakalı, Hindistan'la bağlantılı başka hikayeler de görebilirsiniz. Bu sufiler, bu dudu kuşunu veya tuti kuşunu çok kullanırlar bu manada. Genelde dudu kuşunu kullanırlarken kullanıldığı hikayeye göre bazen ruhu onda andırırlar.
Hani ruhu andırılır, bazen maneviyat andırılır gibi böyle dudu kuşu ile alakalı hikaye çok okuyabilirsiniz eskilerden. Tacir, Hindistan'a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. Kerem ve ihsan dolayısıyla kölelerinin, cariyeciklerinin her birine çabuk söyle sana Hindistan'dan ne getireyim dedi. Bu da eski bir usüldür.
İnsanlar önceden bir yere giderlerken gittikleri yerin işte bir istekleri var ise konuşurlar, sorarlar. İşte ev halkına, hanesine söyler oradan istediğiniz bir şey var mı, ne getireyim size diye. Ev halkı da işte eşinin durumuna, konumuna, ekonomisine göre, durumuna göre işte şunu getirebilirsin, bunu getirebilirsin diye onlara bir şeyler söyler. Hele bu Hindistan olursa, hani Hindistan tarih boyunca baharat ticaretiyle uğraşmışlar. Hindistan'a gidenler hep oradan baharat alıp gelmişler. Baharatları normalde kendi ülkelerine getirip orada satmışlar. Hindistan'ın en meşhur ürünü baharatları. O yüzden bizim elimizdeki hemen hemen baharatların büyük bir çoğunluğu Hindistan'dan gelme, Hint kültürü.
Tabi oradan bütün dünyaya yayılmış. E tacir de Hindistan'a gidiyor, soruyor ev halkına bir şeye ihtiyacınız var mı, size bir şey alıp geleyim mi diye. Her birisi ondan bir şey diledi. O iyi adam hepsine istediklerini getireceğini vaat etti. Dudu'ya da, yani evde bir Dudu kuşu var, Dudu'ya da sen ne armağan istersin, sana Hindistan elinden ne getireyim dedi. Tabi Dudu da konuşuyor ya, taklit ediyor, Dudu'ya da soruyor. Sana da ne getireyim, hane halkından ayırmıyor. Dudu dedi ki, oradaki Duduları görünce benim halimi anlat. Dedi ki Dudu, sizin müştakınız olan filan Dudu, Allah'ın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Size selam söyledi, yardım istedi.
Sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi. Dedi ki, reva mıdır, ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim. Sıkı bir hapis içinde olayım da, siz gah yeşilliklerde, gah ağaçlarda zevk ve sefah edesiniz. Dostların vefası böyle mi olur? Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde, ey ulular, bir seher çağı şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın.
Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. Hele anan ve anılanan biri Leyla, öbürü Mecnun olursa, ey güzel endamlı sevgilinin mahremleri, kendi kanımla doldurduğum peymaneleri içmem, reva mı? Sevgili, bana da bir nasip vermek istersen, beni anarak bir kadağ iç, içerken bu yerlere serilmiş, düşkün ağaçı yad ederekten, toprağa bir yudum şarap dök.
Şaşılacak şey, nerede o ahit, nerede o yemin, o şeker gibi dudağın verdiği vaatler, hani, bu kulun ayrı düşmesi, fena kulluktansa, kötüye kötülükle mukabele edersen, aramızda ne fark kalır? Fakat hiddetle, şiddetle, senden gelen kötülük, semadan, çengin namelerinden daha zevkli, daha neşeli. Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli dil ver. Ateşin, bu, acaba nurun nasıl, matem bu olunca, düğünün nice, cevrinde öyle tatlılıklar var ki, malik olduğun letafet yüzünden, kimse seni hakkıyla anlayamaz. Hem inerim, hem de sevgili inanır da, kereminden o cevri azaltır diye korkarım.
kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da, ne şaşılacak şey ki, ben bu iki zıttan da gönül vermişim, Allah hakkı için, bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam, bu sebepten bülbül gibi feryat ederim. Bu ne şaşılacak şey, bülbüldür ki, ağzını açınca, dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar. İkisini de bir görür. Bu bülbül değil, ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmekte. Güle aşık, halbuki esasen kendisi gül, kendisine aşık. kendi aşkını aramakta. Can dudusunun hikayesi de bu çeşittir. Fakat nerede o kuşlara mahrem olan kişi?
Nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki, onun içine Süleyman askerleriyle ordu kurmuş olsun? Şükür yahut şikayetle feryat edince, yere göğe zelzeleler düşsün. Her demde ona Allah'tan yüz mektup, yüz haberci erişsin. O bir kere ya Rabbi deyince, halktan altmış kere lebbek sesi gelsin. Hatası Allah indinde ibadetten daha iyi olsun. Küfrüne nisbetle bütün halkın imamı değersiz kalsın. Öyle kişiye her nefeste husisi miraç vardır. Allah onun tacının üstüne yüzlerce husisi taç koyar. Cismi topraktadır, canı la mekan aleminde. O la mekan alemi saliklerin vehimlerinden üstündür. O vehimlere sığmaz. O la mekan alemi vehmine gelen bir alem olmadığı gibi hayaline de doğmaz.
Ne idrak edebilirsin ne tehayyül. Dostlar biz yine kuş, tacir ve hindistan hikayesine dönelim. Tacir, hindistan'daki dudulara dudusuna selam götürmeyi kabul etti. mana bölünmesin diye hepsini bir okuyuverdim. Şimdi baştan tekrar yürüyeceğiz inşallah.
Tabi Dudu'ya soruyor ne istersin diye. Dudu da oradaki dudu kuşlarına diyor ki benim halimi onlara anlat. Bir böyle başka bir dudu kuşu hikayesi kısacık özet anlatayım. Bu daha iyi anlaşılsın. Yine böyle bir tacir yine gidiyor Hindistan'a. Diyor ki ne istersin? O da diyor ki git benim bu durumumu anlat. Onlara selam söyle diyor. Neyse tacir Hindistan'a gidiyor. İşlerini bitiriyor. İşlerini bitirdikten sonra bu dudu kuşlarının işte hani hikaye ya akrabalarının olduğu yere gidiyor. Hepsini topluyor.
Diyor ben işte Anadolu'dan geliyorum. Sizin diyor akramınız bir dudu kuşu var. İşte benim kafesimde benim evimde şöyledir böyledir. Hepinize selamı var diyor. Dudu kuşlarının hepsi de ölüyor. Bir anda atıyorlar kendilerini. Bir üzülüyor tacir, bir üzülüyor. Diyor ki ya ben ne yaptım böyle ki hepsi de öldüler diyor bir anda. O üzüntüyle dönüyor Anadolu'ya memleketine geliyor. Bir gün, iki gün, üç gün geçiyor. Herkese hoş sohbet ediyor.
Bir türlü üzüntüsünden dudunun yanına gidemiyor. En sonunda tabi üzüle sıkıla Dudu'nun yanına gidiyor. Diyor ki çok üzgünüm, çok özür dilerim, perişanım diyor. Sana anlatamıyorum. Dudu diyor ki anladım diyor bir sıkıntı var. Sen birkaç gündür diyor. Benim yanıma da gelmiyorsun diyor. Ne olduğunu söyle bana diyor. Diyor ki senden, senin durumunu anlattım. Senin akrabalarına, senden selamı işitince hepsi bir anda öldü diyor. Tabi Dudu kanat çırpıyor, üzülüyor. Neyse adam yatıyor gece.
Ertesi sabah geliyor bir bakıyor ki. Erkenden, namazdan sonra giriyor, bakıyor. Dudu kafesinde ölmüş. Daha da üzülüyor. Adam, yani Dudu diyor, akrabalarının ölümüne dayanamadı. Bu da öldü diyor, kahrından. Neyse diyor, hanım, çoluk, çocuk görmesin. Ben bunu diyor, pencereden dışarı atayım. Hani pencereden dışarı atayım. Hiç olmazsa uçmuş, kediler kapmış, şu olmuş, bu olmuş diyeyim diyor. Tacir, Dudu'yu alıyor, ölü diye. Pencereden dışarı atıyor. Atması ile beraber Dudu kanat çırpmaya başlıyor. Diyor ki Dudu, ne yaptım ki ben sana diyor. Böyle bir oyun oynadın. Dudu geliyor, yaklaşıyor.
Tacir'in yanına. Diyor, sen gittin hani, benim halimi anlattın ya diyor. Evet, benim diyor akrabalarım buradan kurtuluşun yolunu bana diyor mesaj olarak gönderdiler. Ne dediler? Ancak ölümle kurtulursun kafesten dediler diyor. O yüzden diyor, ben diyor, hani öldüm onun nazarında. Sen de öldü bu deyip kafesten dışarı attın diyor. Ama ben ölümle diyor kafesten kurtuldum. Sonuçta ecel geldiğinde ölecekti. Ecel geldiğinde ölseydi yine kafesten kurtulacaktı. Ama ölmeden önce ölünün sırrına erişti. Ölmeden önce ölünün sırrına erişince kafesten kurtuldu. Bu da ayrı bir Dudu hikayesi. Bu sufiler, bu Dudu hikayelerini böyle çeşitlendirirler, renklendirirler.
Bunları normalde belli yerlerde okuyabilirsiniz. Bu, şeyhsadiden de olabilir, başka birisinden de olabilir. Benim öyle hatırıma gelen bir Dudu hikayesiydi. Evet, Dudu da işte diyor ki, söyle onlara. Şimdi burada Dudu'ya bir mana yüklememiz lazım. Dudu'ya yükleyeceğimiz mana, az önceki manaya göre ruh, ruh nerede? Beden kafesinde hapsedilmiş vaziyette. Ama ruhun sevdikleri, ruhun sevdikleri, Allah için birbirlerini sevenler, peygamberler, veliler, evliyalar, Allah dostları da hür. Onlar bedenden kurtulmuşlar. Ne diyor? Sizin müştakiniz olan filan Dudu, Allah'ın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Yani siz orada bedenden kurtulmuşsunuz.
Hürriyetinizi elinize almışsınız. Hürriyetinizi elinize aldığınız için o alemde siz hür bir şekilde dolaşıyorsunuz. Geziyorsunuz. Ama diyor Allah'ın takdiriyle biz bu beden kafesinde mahpus bir şekilde duruyoruz. Size selam söyledi, yardım istedi, sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi. Size de diyor bir selam söyledi, sizden bir kurtuluş istedi. Bu beden kafesinden nasıl kurtulurum? Bu beden hapishanesinden nasıl kurtulur? Nasıl özgürlüğüme kavuşabilirim? Bunun yolunu soruyor. Dedi ki, reva mıdır ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim? Yani bu reva mı? Hem ben sizinle beraberim. Biz ruhlar aleminde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Birbirimize aşina olduk.
Reva mıdır? Şimdi siz orada ruhlar aleminde özgür bir şekilde hayat sürün. E biz burada bedenin içerisinde hapsolalım. Sıkı bir hapis içinde olayım da siz gah yeşilliklerde, gah ağaçlarda zevk ve seva edesiniz. Yani ben bedene kısmış kalmışım. Bedenden dışarı bir adım atamıyorum. Ama siz ne yapıyorsunuz? Cennet bahçelerinde dolaşıyorsunuz. Gah siz yeşilliklerin içerisindesiniz, gah ağaçlıkların içindesiniz, gah toplanıyorsunuz, bir güzel zikrullah alakası kuruyorsunuz, birbirinizi ağırlıyorsunuz, gah üvey kuşu gibi o köşk senin, bu köşk benim, haydi olmadı o çadır senin, bu çadır senin, adı çadır. Adı çadır. Ne? İşte filanca çadırmış.
Çadırının atkısı, çözgüsü altından. İpliği altın. Çadır, ipliği altın. Adı ne? Çadır. Devasa çadır. Dedim bu böyle nasıl acaba içimden geçirdim? Dedim bunun atkısı, çözgüsü altından herhalde dedim. Evet dediler. Bunun atkısı, çözgüsü altından, atkısı, çözgüsü altından devasa çadır. Hz. Muhammed'i Mustafa'da çadırın baş köşesine oturmuş. Gelen yiyor, giden yiyor. Herkes o sohbet içerisinde. Eee? Dudu nerede? Dudu kafeste. Dudu uzaktan seyrediyor yiyenleri, içenleri. Kafeste. Kafesten kurtuluşun yolu. Diyor, siz yeşilliklerde, gah ağaçlarının içerisinde dolaşıyorsunuz. Zevk sefa ediyorsunuz. Dostların vefası böyle mi olur? Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde.
E dostuz, ta ötelerden bir dostluk kurulmuş. E dostun vefası böyle mi? Birisi normalde hala da buğday ekmeğine talim edeceğim diye uğraşıyor. Öbürkü cennet nimeti yiyor. Ya dostsa dostunu göstersin diyor Dudu. Diyor ki, size nasıl cennet nimeti var ise, e bize de cennet nimeti gelsin. Siz orada zevk-i sefa ediyorsunuz diyor. Ey ulular! Bir seher çağı, şarap meclisinde. Bu inleyen garibi de hatırlayın. Ey ulular dediği peygamberler, veliler, mürşitler. Onlara diyor ki, biz seher vaktinde, o diyor, aşk şarabı dağıtılırken, bu fakiri de hatırlayın. Onu da bir anın orada. Deyin ki, bu da filanca da vardı aramızda, ta ötelerden dostumuz vardı.
Deyin. Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. E dostlar sevgiliyi anarsa, sevgili için büyük bir şeydir. Büyük bir lütuftur, ikramdır. Yani o dostların, dostu olan, kurban olduğumun Allah, o kimseyi ancak. Veya Hz. Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, dost meclisinde, senin adını ancak. Ya bundan daha büyük bir lütuf, bundan daha büyük bir kerem olabilir mi? Hele anan ve anılanın biriyle ila, öbürü meclin olursa, Allah Allah, yani birisi aşık, birisi maaşık olursa, artık hiç önemli değil, kimin aşık, kimin maaşık olduğu. Orta yerde bir aşk var çünkü. Aşk olunca, bir yüzünden baktın maaşık, bir yüzünden baktın aşık.
Bir tarafa geçtin aşık, bir tarafa geçtin maaşık. O zaman ha aşık olmuş, ha maaşık olmuş. Diyor ki, o sevgiliyi anarsa, anılanın birisi, birisi Leyla, birisi Mecnun ise, oh değme keyfine gitsin. Yani yeter ki, dost meclisinde anılsın, dost meclisinde ismi okunsun, dost meclisinde hatıra gelsin. Allah hepinizi onlardan eylesin. Amin. Ey güzel endamlı, sevgilinin mahremleri. Bu ne? O sevgili ki, mahremlerini toplamış. Aşıkların hepsi de onun mahremi. mahremi dediğinde, korunan, muhafaza edinen, saklanan, kıymetli, hani önceden erkekler eşlerini mahremim olarak nitelendirirlerdi.
Mahremim dediği zaman, tabii şimdi öyle adam da kalmadı, öyle kadın da kalmadı, hepsi Çanakkale'de kalmış onların da. Mahremim eşini, koruyan, muhafaza eden, kadınını baş tac eden, onu her türlü kötülükten, yanlışlıktan, eksiklikten koruyan, onu her türlü tehlikeden koruyan, onu her türlü olumsuzluklardan koruyan kimse, o evin adamı, o kadının kocası, onu her şeyden koruyacak.
Mahrem der eskiler. O eşine, mahremim der. O mahrem, kimseyle paylaşılmaz. Mahrem, kimseye gösterilmez. Kıymetlidir. Mahrem, ulu orta serilmez. Kıymetlidir. Mahremim dediğinde, kıymetlidir. Mesela, bir adam, eşinin yanında kavga etmez. Eşinin yanında, başkalarıyla tartışmaz. Karşıdaki adam, bunu anlamayacak, cahillik dese, der, yanımda mahremim var. Konuşma. Bunu tartışma şimdi. Mahremin yanında, tartışılmaz, konuşulmaz. Bunu karşıya ikaz eder. Çünkü insanlar, ar, edep yok, terbiye yok. Adamın yanında, eşi varken, adama kabadayılık yapılmaz. Adamın yanında, eşi varken, adama laf söylenilmez.
Bağrılılmaz, çağrılılmaz. Senin oğlun olsa dahi, senin kızın olsa dahi, kızına nasihat edeceksen, bir laf söyleyeceksen, kocasının yanında söyleme. Oğluna bir laf söyleyeceksen, ona bir hedef vereceksen, eşinin yanında söyleme. Eşine bir laf söyleyeceksen, ona bir şey nasihat edeceksen, insanların içerisinde söyleme. Bunlar senin birinci dairede mahremin. Bunların sırlarını bir başkasıyla paylaşma. Onların söylediklerini bir başkasına aktarma. Ona göre davran. Çocuğunun sıkıntısını, çocuğunun problemini, ulu orta dökme.
Çocuğun da senin mahremin. Kızın, oğlun önemli değil. Gelinin, mahremini ulu orta dökme. Damadın, onun mahremini ulu orta dökme. Ailenin, mahremini ulu orta dökülmez. Konuşulmaz. Yanında çocuğun var. Kavgaya girme. Yanında hanımın var. Kavga etme kimseyle. Bir başkasının yanında hanımı var. Haklı olsan dahi onunla kavga etme. Tartışma. Bir başkasının yanında oğlu var, kızı var, bir şeysi var, çocuğu var. Onunla tartışma. Bunlar adamlık ilkeleridir. Adamlık ilkesi. Yapma. Ailenin sırrı, ailenin içinde kalsın.
Mahremiyet gözet. Ulu orta, birine anlattın da ne oldu, bir şey mi oldu? Anlatma. Asla. O sende kalsın. O sende kalsın ki, o mahreminin sırları başka bir yere dökülmesin. Yatak odanı anlatma. Erkekler, kadınlar. Bu en büyük günah keballerden birisi. Yatak odasında ne yaşadın, yaşadın. Orayla alakalı hiç kimseye, hiçbir şey anlatma. Bu anlatırsan, senin kanında, sütünde sıkıntı var demektir. Kadın erkek. Anlatılmaz. Problem varsa, sıkıntı varsa, problemi çözebilecek. Sıkıntıyı giderebilecek. Doktor mahiyetinde.
Veyahut da, ayet-i kerimede, akrabalarınızdan bir hakem seçiniz diyor ya, ya da o hakeme konuşulur. Başka hiç kimseye konuşulmaz. İşte o sevgili de ne yapmış? Mahremlerini toplamış. Aşk sırdır. Aşk, sırdır. Sen o sırrı ifşa edersen, sevgilinin sofrasında oturamazsın. O sırrı kaldıracaksın. O sırrı, sen kendinle beraber, ne kadar ağır gelirse gelsin, YouTube unutacaksın. Yoksa, sevgilinin sofrasında oturamazsın. Sevgilinin sofrasında oturmak, edep ister, ahlak ister, adap ister, düzgün oturmak ister. Şarşur iş kaldırmaz orası.
Bakın, şarşur iş kaldırmaz. Edebinle, edebinle, adabınla, erkanınla, o sofrada oturacaksın. O nasıl bir sofra adabı var ya, o sofra adabını koruyacaksın. Nasıl sofrada önce yemeğe büyük başlar, başlamazdan önce, eyyüzü besmele çeker, sufi adabı tevhid çekilir, büyük başlar önce yemeğe. Ondan sonra diğerleri yemeğe başlar. Yemeğe dalmaz, hiç kimse. Aile toplanır, önce yemeğe büyük başlar. Ya o çocuk daldı, çocuğuna öğret. Dalmamayı öğrensin öyle. Beklemeyi öğrensin. Yemekte sabır, onu daha ileriki dönemde, sabretmeyi öğretir. Yemek senin önündedir, sabredersin.
Daldırırsın kaşığı, kaşığı olmadı. Bazen böyle bizim gençliğimizde bazı aileler vardı, kadın daha sofrayı kurarken adam yemeği bitiriyor. Adamın adam olmayışından kaynaklanıyor. Adam oturacak, sofra hazır mı? Hazır. En son adam veya ilk önce, önemli değil, oturacak, herkes ondan sonra oturacak. Herkes yemeğe öyle başlayacak. Önce evin büyüğü, dede ise dede, nine ise nine. Yoksa baba, o da yoksa evin erkeği var. Kur'an ailenin reisi demiş erkeğe. Önce başlayacak. Önce başlayacak. Bakın, o sofra adabı der geçersin. O büyük edeplere, büyük adaplara gebe bir yerdir. Dergahta, tekkelerde yemek yenir.
Oradaki sen o yemeğin adabını es geçme. Orada es geçme. Orada yemek yeniliyor. O yemek ibadettir orada. O adabı orada uyacaksın. Oradaki sofra adabına uyacaksın ki, sevgilinin sofrasına layık olasın. Eğer oradaki sofra adabına uymazsan, sevgilinin sofrasına layık olamazsın. Evindeki sofra adabına uymazsan, sevgilinin sofra adabına ayak uyduramazsın. Kadınlar, eşlerinizi öyle, ne o? Mutfakta hemen önüne bir tabak yemek koy, yedir. Öyle yemek yedirmeyin. Aile olamazsınız. Az çok, ne piştiyse pişti. Sofrayı kuracaksın, bütün aileyi toplayacaksın. Sen evin kadınısın. Evin anasısın. Sen akşam yemeğine herkesi toplayacaksın. Bekleyeceksin.
Bekleteceksin. Bekleyeceksin ve bekleteceksin. Çocukları da bekleteceksin. Telefon açacaksın. Selamünaleyküm. Aleykümselam. İşte, bey, aşkım, sevgilim, canım, cinim, aşkitom, ne diyorsan. O Dilberay diyordu, bana aşkitom derse, ben boşarım o adamı diyordu. Yer değiştirmişler adamla. O boşuyor yani. Oradan kaldı bana. Aşküt o lafı. E şimdi, onu telefon açacaksın, ne zaman gelirsin? Saat kaçta gelirsin? Biz çocuklarla beraber bekliyoruz. Bu işin en böyle damar noktası. Yani çocuklarla beraber bekliyoruz. Bu ne demek biliyor musun? Çocuklar da aç, ince siyaset bu.
Çocukları da yedirmedim. Çocuklar da yemeklerini yemediler. Seni bekliyorlar. Yani adamın yapacak bir şey yok. Yok iş toplantısıymış. Yok müşteriye gidecekmiş. Kendince bir değil, iki değil, üç değil. Kadın bekliyor. Saat onda gidiyor adam, ona kadar kadın bekliyor. Yemeğini yemiyor. O adam onda geldi, bir sefer ben karnımı doyurdum dedi. İkinci sefer kadın yine aç. Yine yememiş, bekliyor. İkinci sefer ne yapacak? Adam, çok affedersiniz, dağdaki yamuk kereste ise yandı ketenellu. Ama adam kereste değilse, dağdaki, hani yontulmamışlar vardır. E yontulmamışsa iş zor. Ama biraz yontulduysa, kendi kendine düşünecek. Ulan kadın ikidir, on bire kadar aç duruyor, beni bekliyor.
E bir daha oldu, gene kadın duruyor. Yemiyor bir şey. Bunlar kadınlar atıyor. Yoksa sen yedin, adam geldi o ömürde, ondan sonra adamın canı da yemek istemiyor. Yemiş zaten. E tamam, ee tamam, bir sıkıntı yok. Kadınlar, sonra adam başka şeyler de yer dışarıda. Sonra arıyor. Hocam, sizin telefonunuzu bir derviş kardeşlerden biri verdi. Buyurun kardeşim. Kocam beni aldatıyor. Başka şey yemiş adam dışarıdan. Önce yemekle başlıyor zaten. Önce yemekle başlar. Yapma. Kadınlara söylüyorum. Bunlar hayat dersi. Erkekler, siz de evin adamısınız.
Akşam yemeğini git eve. Sonra çıkken evden. Gideceksen bir yere. Nereye gideceksin? Kahveye pişpirik oynamaya. Git. Dervişler böyle değildir de varsa da yapmasın. O yüzden hususi söyledim. Sonra git yine. O sevgili ne yapıyormuş? Mahremlerini topluyormuş etrafına. Mahrem. Mahrem de mahremliğini bilecek. Allah bizi mahremlerden eylesin. Kendi kanımla doldurduğum peymaneleri içmem. Reva mı? Yani siz orada aş şarap içiyorsunuz. Ben de kanımı şarap ettim diyor. Ben de onu içiyorum. Sevgili, bana da bir nasip vermek istersen, beni anarak bir kadeh iç.
Allah Allah! Ya! Bana da bir nasip vermek istersen, beni anarak bir kadeh iç. Kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Diyor ki, bir kadehi de benim şerefime kaldır. Beni anaraktan iç. Ben ona da razıyım diyor. İçerken bu yerlere serilmiş düşkün aşığı yad ederek toprağa bür yudum, şarap dök. Yok bu Hazreti Pir'le uğraşılmaz. Yok. Şaşılacak şey, nerede o ait, nerede o yemin?
Ruhlar aleminde söz aldı ya, ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. Bütün ruhlar da dedik ki, evet sen bizim Rabbimizsin. Ahit aldı bizden. O tarafa dem vuruyor. Ruhlar aleminde ben bu ahiti yerine getirdim. Ayağını sabit ede, o aşk şarabından içtim. Ben seninle alakalı her şeyimi yerine getirdim diyor. Ruhlar aleminde. O şeker gibi dudağının verdiği vaatler. Hani? Şimdi diyor, ben bu bedenin içerisinde hapsoldum kaldım. Bu dünya zindanındayım. Sen beni bu dünya zindanında tutuyorsun. Dünya zindanında tutuyorsun. Ama o ruhlar alemindeyken, geçelim ruhlar alemiye. Daha öncesinde, biz senin ilmi ilahindeyken, ne güzel biz seninle göz göze, dudak dudağıydık.
Orada sen anlatırdın, ben dinlerdim, ben anlatırdım, sen dinlerdin. Ben senin göğsüne yaslanır, ağlardım, kim bilir kaç milyar yıl. Sen benim başımı okşardın, gözümün yaşını silerdin, ben ağladıkça. Hani orada verdiğin o nameler, o sözler, o dudağıma, dudağına eriştirdiğin yerler. Hani o yanağının sıcaklığını bana verdiğin an var ya, hani o yanağının sıcaklığı şimdi nerede? Ben şimdi o yanağının sıcaklığını arıyorum, hep hayal dünyamda. Hani cemalini cemalime yanaştırdıydın da, benim gözlerim kamaşmıştı, bakamamıştım. O kadar çok istemiştim ki, senin cemalini doya doya seyretmeye. Ama bir anda gözlerim kamaştı, dilim lal oldu, gözlerim kör oldu, kulaklarım sağır. Bilmiyorum kaç milyar yıl kendimden geçtim.
Sessiz sedasız, kendime geldiğimde, senin dizinde uyur gördüm kendimi. Ellerim ellerindeydi, başım dizine yaslanmıştı. O yanağının sıcaklığı beni benden geçirmiş, cemalinin yakınlığı beni benden etmişti. O hani kulağıma fısıldayışım vardı ya, o kulağıma fısıldayışını ben unutmadım. O hani bana nurdan kadehler içerisinde, nurdan şaraplar getirir, yudum yudum bana içerir dünya.
Ben tekrar o günleri özledim. Ben o günleri hiç aklımdan, fikrimden, kalbimden, ruhumdan hiç çıkaramadım. O yüzden hani nerede o yemin, hani nerede o ahit, biz oradan ahitleşmiştik. Sen benim maşıkımdun, ben senin aşıkındım. Hiçbir zaman birbirimizden ayrılmamacasına sevmiştik. O ahitler nerede? Şimdi sen dostlarını almışsın yanına, mahremlerini, her an onlara sofra kurmuşsun. Kurduğun sofrada, zevk-i sefa içinde, şevk içinde, perdeden perdeye onları geçirmektesin. Biz dünya zindanında, bu beden kafesinin içerisinde, kala kaldık. Bu kulun ayrı düşmesi fena kulluktansa, kötüye kötülükle mukabele edersen, aramızda ne fark var?
Evet, biz o ilmi ilahide verdiğimiz sözleri, belki de yerine getiremedik. Dost doğru kulluk edemedik. Sana dost doğru aşıklık edemedik. Hatalar ettik, kusurlar ettik, yanlışlıklar ettik, eksiklikler ettik. Her türlü musibeti üzerimizde tesis ettik. O bataklık senin, bu bataklık benim dolaştık. Orada toza toprağa bulandık, burada toza toprağa bulandık. Bilemedik kıymetini, kadrini. Evet, iyi bir kul olamadık sana, iyi bir dost olamadık. Ama kötüye kötülükle muamele etmek, kötülerin işi. Sen iyilerin iyisisin. Bizim kötülüğümüze bakma, yanlışlıklarımıza, eksikliklerimize, noksanlıklarımıza bakma.
Bizim sana ve yaptığımız vefasızlığı, sen bize yapma. Bizim seni unutmamızı, sen bizi unutaraktan cevap verme. Sen kötülüğe kötülükle mukabele etme. Sen kötülüğe iyilikle mukabele edensin. Fakat hiddetle, şiddetle senden gelen kötülük, semadan, çengin namelerinden daha zevkli, daha neşeli. Ama senden gelen hiddetle, şiddetle, senden gelen her şey, sana olan aşkımın, muhabbetimin büyüklüğünden dolayı, her şey bana daha tatlı, daha güzel geliyor. Daha neşeli geliyor. Bana büyük bir mutluluk veriyor. Değil mi ki senden geliyor? Dert senin, deva senin. Değil mi ki senden geliyor?
Çile senin, kurtuluş senin. Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli dil ver. Bana devlet bahşetmişsin ama cefa vermemişsin. Aşığa, cefa gerek. O yüzden devlet mi, yoksa mahşuktan cefa mı? Mahşuktan cefa, intikamı, candan sevgili olan dil ver. Ateşin bu acaba nurun nasıl? Yani ateşin bu, verecek olduğun cefa, kahır, çile, dert, gam, kas, evet. Bu da bize neşe veriyor. Bu da bize zevk veriyor. Bu böyleyken, acaba nurun nasıl? Matem bu olunca, düğünün nice?
senin matem, eğer dert, gam, çile ise, düğününe akıl erdirmek mümkün değil. Cevrinde öyle tatlılıklar var ki, malik olduğun letafet yüzünden, kimse seni hakkıyla anlayamaz. Senin cevrinde öyle tatlılıklar var ki, o tatlılıktan, o letafetten dolayı, hiç kimse, seni anlamakta akıl erdiremiyor.
Seni anlamakta kalbi de yetmiyor, aklı da yetmiyor. Sen bütün akılların ve kalplerin üstündesin. O yüzden hiç kimsenin bu konuda, akıl erdirmesi mümkün değil. Hem inerim, hem de sevgili inanır da, kereminden o cevri azaltır diye korkarım. Hem senin cevrinden inim inim inerim. İnlemem şikayetimden değildir. İnlemem zevkimdendir. Sen çünkü, inlenilmekten hoşlanırsın. Sen, derdim sensin denmekten hoşlanırsın. Sen, çilem sensin denmekten hoşlanırsın. Sen, acım sensin demekten hoşlanırsın. Ve sen, aşığın yola çıksa, senin derdinle kumlara bulansa, bundan sen hoşlanırsın.
Ve aşığın derdinden, ağzından burnundan kanlar akıtsa, sen bundan hoşlanırsın. O yüzden, hem ineriz, hem de cevrini azaltacaksın diye, korkarız. çünkü sen, eğer bizden aşkını ve muhabbetini kestiysen, bil ki, cevrini de, derdini de, bizden kesmişsindir. Eğer bizde bir dert, gam, kasabet yoksa, senle alakalı, evet, sen bizimle olan irtibatını kesmişsindir ki, en büyük acı budur. Allah bizi affetsin. Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da, 1570, Allah izin verirse, Cenab-ı Hak nefes verirse, Allah'tan bir şey gelmezse, önümüzdeki hafta cumartesi inşallah, 1570'ten devam edeceğiz.
Sürçülisan ettiysek affola. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun. Al-Fatiha. Al-Fatiha. Al-Salaat. Amin. Az-Fatiha.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi