Her nefeste Allah'ı hatırlayan, Allah'ı anan, O'na hamd eden, O'na şükreden, O'na zikreden kullarından eylesin. Her hareketini Hz. Muhammed-i Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine tabi olan müminlerden eylesin. Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Son nefesimizde buyurun. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu diyerek Rabbimin cemalini seyrede, seyrede, nefesini verenlerden eylesin. Amin. Eşmeyin. Kaldığımız yerden devam ediyoruz inşallah. En son Elif gibiyiz.
Elif'inse esasen hiç ama hiçbir şey yoktur okumuştuk. Oradan devam ediyoruz. Konu başlıyor. Elçinin Ömer'den, Allah ondan razı olsun. Ruhların bu balçaya müptela olmalarının sebebini sorması. Ben biraz hikayeyi geriden özetleyecek olursam. Bir Rum Kayseri vardı. O Rum Kayseri Hazreti Ömer Radiyallahu Anh Hazretlerine gelip bazı sorular sormaya başlamıştı. O bazı soruların neticesinde Hazreti Ömer Radiyallahu Anh Hazretleri de ona dinin özünü, dinin hakikatini anlatmaya başlamıştı. Ona dinin hakikatini, dinin özünü anlattıkça Rum Kayseri hayretten hayrete geçiyordu. Soru soruyu getiriyordu.
Soru soruyu getiriyordu. Tabi Adem'in yaratılması, şeytan, bunlar varlığın başlangıcı, bunlarla alakalı sordu. Cebriye'yi sordu. Böylece o meselenin özüne vakıf olmaya çalıştı. Özüne biraz vakıf olunca da sorular derinleşti daha da. Dedi ki elçi bu dediği ruh, bu balçaya nasıl müptela oldu? Nasıl buraya saplandı? Ruh latiftir malum. Cenab-ı Hak kendi ruhundan ve nurundan yaratmıştır onu. Biz onun içeriğinin ne olduğunu bilemeyiz. Ama o latiftir. O yüzden o Rum Kayseri dedi ki, bedeni balçık olarak gördü. Dedi ki, bu Allah'ın kendi ruhundan, nurundan yarattığı bu latif varlığın bu balçıkta işi ne dedi tabiri caizse. Ömer'den bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi.
Ömer'den dinin hakikatini öğrendi. Din nedir? Allah nedir? Yaradılış nedir? Varlık nedir? Dinin hakikatini Ömer'den duyunca artık o böyle elçinin gönlünde bir parlaklık oluştu. Bir hakikati, bir gönül kabul ettiyse, o hakikati kabul eden gönül tabiri caizse parlar. Hani kalpler ancak neyle?
Zikrullah ile parlıyordu. Değil mi? Kalpler zikrullah ile parlıyordu. Kalpler tevhid ile parlıyordu. İşte o esnada o Rum Kayseri'nin de gönlü parladı. Gönlünün parlaması demek üzerinde kiripası kalmadı. Gönül ilhama açık oldu. Gönül tecelliyata mazhar oldu. Ve hakikat tecelli edince bakın bunu hayatınızda bir distur olarak görün.
Bir kimsenin Allah kalbine hakikate bir pencere açtıysa ve o kimse hakikati gördüğü anda kabul ediyorsa Cenab-ı Hak onu dinde kuvvetli kılacaktır. O dinde kuvvetli olacaktır. Ve onun gönlü hakikate açıldıysa Allah kendi ilmi ilahisinden, kendi katından ona hakikati lütfetmiştir.
O kimse ilmi ledüne doğru yürür. Ama hakikati duyduğu halde gönlünde bir pırıltı yok ise, hakikate karşı gönlünde bir hareketlenme yok ise, o nefsine uymuştur. Heva hevesini ilah edinmiştir. Allah muhafaza eylesin. İşte Ömer'den dinin hakikatlerini, varlığın hakikatini, yaratılışın hakikatini duyunca elçi, bu sefer onun gönlünde ne oldu?
Bir parıldama oldu, bir hareketlenme oldu. Bir bugünkü dille aydınlanma oldu. Sual de mahvoldu, cevap da. Hatadan da kurtuldu, doğrudan da. Hakikate erişenler için artık sual de cevap da bir anlamsızdır. Hakikate erişemeyen kimse çok sual sorar. Şimdi böyle deyip de, vay ben hakikate erişemeyenlerden sayılacağım deyip soru sormayanlardan olmayın.
O, o kimse artık hani gönlünde bir müftü oluştu. Sufi tabiriyle gönlünde bir zikrullah'tan zikri veledi oluştu. Artık gönlünde onun ilmi ledün damlaları geliyor. O bir şeyi kafasında soru işareti olarak gördüğünde, kalbine onun ilhamat damlaları geliyor. Hz. Muhammed Mustafa'yı kalbinde hissediyor, görüyor, onun dilinden alıyor. Veya şeyhinin dilinden alıyor. Veya pirinin dilinden alıyor. Ve onu ilk önceleri sufiler teyit ederler. Kalbine gelen ilhamı teyit eder sufi. Hadis-i şerif geldiğinde açar Buhari'yi, Müslüm'ü, Termiz'i, açar İbn-i Maci'yi, Ebu Davut'u, açar Kütüb-i Sidi'yi, o hadis var mı yok mu diye. Bunu teyit etmeli zaten. Bunda bir sıkıntı yok.
Veya hatta yeni dervişlerde olur bu. Üstadı bir şey söylediğinde, acaba ya, var mı hakkında bunun delil der. Gider evde kitap karıştırır. Kitap karıştırırsa hala, kimisi normalde Hz. Gogul'a sorar, şeyhinin söylediğini. Ayrı mesele, bu ne zamanki kalp mutmain oldu, soru sormayı bırakır. İşte o Rum Kayseri'de hakikat görünce ve hakikat onun kalbinde tecelli edince, parlayınca artık sual de mahvoldu diyor Hz. Bir.
Cevap da mahvoldu. Ne suale gerek kaldı, ne cevaba gerek kaldı. Hatadan da kurtuldu, doğrudan da. Artık onun için hata kurtuldu, hatadan. Aynı zamanda da işin enteresan, doğrudan da kurtuldu. Doğrudan kurtuldu ne demek? Çünkü o müteşabi olanlar hep değişecek. Hakikat perdeleri değiştikçe, onun inandığı doğru da değişecek. Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Alemlerin Rabbine hamd ederiz. İyi, ne kadar alem var? Hangi aleme vakıfsın? Ne kadar alem var? Alemlere olan nukufiyetin arttıkça doğrun kalmayacak. Sen kendince doğru olarak gördüğün şey, öbür perdede yanlış değil, eksik olduğunu, bilginin de senin, senin bilginin de eksik olduğunu göreceksin.
Öyle olunca doğru bildiğin her şey doğru değil, eksikliği vardır. İlmi ilahiden her dem, oradan coşkun akan ırmak gibi geldikçe, senin bilmiş olduğun doğruların eksik olduğunu göreceksin. Ve başına gelen, hani vardı ya, yukarıda kimisi cebriyeye düşüyordu. Başına gelenlerin her şeyin, o normalde ilmi ilahiden sökülüp geldiğini göreceksin. Başkası diyecek ki, şu şundan olduydu, bu bundan olduydu, sen o ondan oldu, bu bundan oldu diyenlere güleceksin. İçinden, dışarından diyeceksin ki, doğru söylüyorsun, haklısın. Ama içinden diyeceksin ki, o ilmi ilahiden koptu geldi. Senin doğru gördüğünün o ilmi ilahi de öyle değil. Allah da kendisi diyor ya, sizin doğru bildiğiniz, sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır diyor.
Sen neyin hayır olduğunu kendi kendine hükmetme. Doğru bildiğin doğru değildir. O yüzden o esnada doğrudur. Sen Allah'ın ilmine, batılıların ilme bakış açısıyla bakma. Batılılar önce kendi kendine dediler, atom parçalanmaz, atom parçalandı. Asla parçalanmaz dedikleri şey, parçalandı.
Sonra atom altı, elektronları, protonları buldular. Dediler ki, ya bunlar parçalanmaz, onların da altı çıktı. Sonra dediler ki, bunların altı yoktu, onların da altı çıktı. Ben 30 yıl önce dedim, en son hayali bulacaklar dedim. En son gidecekleri yer hayal dedim. Var olarak gördükleri hiçbir şeyin, matematiksel olarak var olduğunun var olmadığını tespit edecekler. Hoca da bakıyor şimdi oradan bana. Diyor ki, gene coştu diyor. Evet, bütün ilim ehli, en sonunda var olarak gördükleri, bütün varlık aleminin, bak ben bir de varlık alemi diyorum. Var olarak görünen varlık aleminin, gerçekte, hakikatte olmadığını, bir hayalden ibaret olduğunu, ve bütün varlık aleminin bir hayal perdesi olduğunu görecekler.
Bakın, bir hayal perdesi olduğunu görecekler. Ha ben bunu, batının, ilminin bu noktaya geldiğini görür müyüm, görmez miyim, bir şey diyemem. Ama buraya gelecekler. Ve diyecekler ki, bütün her şey bir simülasyondan ibaret. O zaman doğru gördüğün hiçbir şey doğrunun olmadığını göreceksin. Evet, görüntüde bir perdede bir şey izliyorsun, doğruymuş gibi geliyor. Ama ben sonuç olarak söyleyeyim, bir simülasyondan ibaret. Beyinlerimiz aldatıyor bizim. Kalbimiz çalışırsa, kalp öne geçerse, beynin aldatmacısı durur. Ama bu şartlarda hepimiz husisi manada özel olarak dizayn edilmiş, beynin aldatmacasına kanıyoruz. Ve akıllarımızı o yüzden ilahlaştırıyoruz.
Cenab-ı Hak da diyor ki, aklınızı ilahlaştırmayın, ilah benim diyor. Kendinizi tanrılaştırmayın, Allah benim diyor. Kendi bilginizi de ilahlaştırmayın diyor. Asıl bilen de benim, alim de benim diyor. Biz insanoğlu, enteresan bir şeyiz. Niyazi Mısır'ın deyimiyle tırnağın üzerinde bir damla su görüp ummanı arzılıyoruz. İşte hakikate erenler, hakikate erdiyse bir kimse, onun sual de, cevap de mahvoldu gitti.
Hakikate erdiyse, hakikat okyanusunda kulaç atıyorsa, onun için o hatadan da kurtuldu. doğrudan da kurtuldu. Dikkat edin. Hatadan da kurtuldu, doğrudan da kurtuldu. O yüzden, o artık hakikat deryasında kulaç atan kimseler için, kalplerine gelen varidat önemlidir çünkü. Kalplerine gelen tecelliyat önemlidir. Hızır kıssasını unutma hiç. Musa'ya göre hataydı, Hızır'a göre hakikatti. Musa'ya göre Hızır çocuğu katletti, öldürdü, katil oldu. Hızır'a göre o çocuğu öldürmekle, çocuğun annesine, babasına merhamet, lütuf, ikram oldu. Musa'ya göre duvarı yapılmasına gerek yoktu, Hızır'a göre duvarın yapılması lazımdı.
Musa'ya göre geminin batırılmaması, delinmemesi lazımdı. Dışarıdan bakıldığında, Hızır, gemiye zarar verdi. Ama Hızır'a göre, o gemiyi kurtardı zalim bir padişahtan. Ve bir başka belde zulme gidecekti padişah. Bütün gemilere el koyuyordu. Bakın, Kur'an bize farklı bir pencere açıyor. Kur'an açıyor bunu. Cenab-ı Hak diyor ki, bir peygamber, kitap verilmiş peygamber Musa aleyhisselam. O benden daha büyük bir ilim ehli olduğuna inanmıyorum deyince, var dedi. Kim? Hızır dedi. Ona ilmi ledim vermişti çünkü. Ve Hızır'ın kalbine gelen ilham ile, Hızır'ın kalbine gelen ilim ile, Musa'nın peygamberlik bilgisi, ilmi aynı değildi.
Burada Musa'nın aleyhisselamı ve Musa aleyhisselamın peygamberliğini küçültme derdim yok, öyle bir derdim yok. Bu hususi bir ilim. Bu özel bir ilim. Sakın kendi kendini de bu ilme sahibim, terenlendisine düşme. Bunu bil yalnız. İnkar da etme. Bunu bil, inkar da etme. Hakikat damlaları bir gönüle düşüyorsa, onun doğrusu, başkalarının doğrusu gibi değildir. Aslı anladı. Ferilerden geçti. Ancak bir hikmete erişip, faydalanmak için sormaya başladı. O Rum Kayseri, dinin özünü anladı.
Dinin aslını anladı. Yaratılışının gayesini anladı. Varlığın yaratılmasının gayesini anladı. Varlık nedir? Kendisi nedir? Kendisi ne için yaratıldı? Bu varlık ne için yaratıldı? Ruh nedir? Mana nedir? Kalp nedir? Gönül nedir? Dil nedir? Kelam nedir? Nefes nedir? Ne nedir? Ne ne değildir? Her şeyin aslını, hakikatini öğrendi. Hayvanlıktan çıktı, ademiyete ulaştı. Hayvanlıktan çıktı. Öyle olunca, aslı anlayınca, teferruatı bıraktı.
Feri şey, hani aslı ateş, onun dışarı çıkan bir feri vardır ya, hani ateşe bağlıdır o. Bize güneşin feri gelir, güneşin kendisi değil. Güneş ortadan kaybolunca, feri de ortadan kaybolur. Aslında feri yok hükmündedir, aslına göre. Bir şeyin aslı vardır. Diğeri nedir mesela? Gölge bir feridir. Hakikat nedir? Asıldır. Oraya gölgesi düşer. Sen gölgeyi asıl zannedersen, aldanırsın. Güneşin konumuna göre, gölge yer değiştirir çünkü. Bir şey aynaya tecelli eder. Aynaya tecelli eden şey, aslı gibidir ama feridir. Aslı değildir o. Aynaya tecelli eden aslı değildir.
Aslıdan ayrı mıdır? Değildir. Aslı mıdır? O yine değildir. İşte varlığın aslını bildi. Dedi ki bu görünen komple, bu görünen komple, bu yaşanan komple, işin dedi feri. Çünkü aslıyı anladı. Aslını anlayınca, aslını, işin hakikatini görünce, ferinden, yani, o yansımadan vazgeçti. Ancak, bir hikmete erişip, faydalanmak için, sormaya başladı. Ömer'e, o durusuyun, bulanık yerde hapsedilmesinin, hikmeti ne? Bunda nesir var. Durusu, toprakta gizlenmiş, saf, can cisimlerde, mukayyet olmuş.
Sebebi nedir? Dedi. Yani, dedi ki, o, Rum Kayseri, bu dedi, durusuyun, bulanık yerde hapsedilmesinin, hikmeti ne? Durusu dedi, Allah alem, Hz. Pir'in buradaki, durusudan kastı, insanın, ruhu. Dedi ki, bu ruh latif, bu latif olan ruhun, bu bulanık olan, bu bedende işi ne? Bu latif olan ruhun, bu balçık olan bedende işi ne? Bunun sırrı ne? Bunun hikmeti ne? Ve, durusu, toprakta gizlenmiş, saf, can cisimlerde, mukayyet olmuş, sebebi nedir? Dedi. Yani, normalde, bütün, bu, saf olan, bu latif olan, ruhun, bu bedende, bu toprak olan, bu bedende işi ne?
bu balçık olan bedende işi ne? Bunun hikmeti ne? Bunu öğrenmek istiyorum dedi. Çünkü, sonuçta, bu bedenlerimiz, mukayyet dediği, geçici, bedenlerimiz geçici, bu ruhun, işin aslı, ruh işin aslıysa, bu geçici bedende işi ne? Bu balçığın içinde işi ne? Bu geçici bedenler de, neden geldi? Neden bu geçici bedene, hapsoldu? Ruh, bir yere hapsolduncak, bir noktada değil, ama geldi, hapsoldu, bu bedenin içine dedi. Sordu, Ömer'e, Ömer dedi ki, sen, derin bir, bahset alıyorsun, sen, derin bir bahset alıyorsun, bu böyle, herkesin anlayacağı, bir şey değil, herkesin idrak edebileceği, bir şey değil.
bu mesele, normalde, kelimelere dökülecek bir şey de değil. Bu iş, derin bir mesele. Sen, derin bir bahset alıyorsun, mesela, manayı, harflerle, takyit eder, serbest olan manayı hapsettin, nefesi, bir kelimeyle, takyit ederdin. Yani sen, öyle bir söyledin ki, bu manada anlaşılır, bu manada idrak edilir, bu kalp dünyasında tanınır, bilinir, ama bu tanınan, bu bilinen manayı, kelimeler hapseder, o kelimelere sığacak bir mana değildir.
Hiçbir yaşanan mana, hiçbir kelimeyle ifade edilmez tam olarak. Ben o yüzden derim, sen ne anlatırsan anlat, aşkı anlatamamışındır. Sen ne kadar ne diyorsan de, sen sevdayı dillendiremezsin. Bir kimse, bir kadına, veya bir erkeğe, veya bir üstada, veya bir peygambere, veya Allah'a, sevgisini tam olarak ifade edemez.
Tanımlayamaz bunu. Bunu kelimelere dökemez. Çünkü, hiçbir duygunun, harf karşılığı yoktur. Hiçbir duygunun, kelime karşılığı yoktur. benzeri vardır, yakını vardır. En yakın kelimeyi bulmaya çalışırsın, onu da edebiyatın düzgünse, en yakın dili bulmaya çalışırsın, onu da Türkçen düzgünse, ama en güzel, en iyi, mimiyi yakalamaya çalışırsın. Mimik, veyahut da o hali, o tavrı yakalamaya çalışırsın. Binlerce kelime dissen diline, ve onları sırayla söylemeye çalışsan, bir miminin yaptığı işi yapamazsın. veya bir damla gözyaşının verdiğini veremezsin. Veya bir sıcak dokunuşun verdiğini veremezsin. veyahut da bir ince süzüşün verdiğini veremezsin.
manayı kelimeye hapsedersin. ve kim bir kelime kullanıyorsa, aslında manayı hapsediyordur. Bakın, aslında manayı hapsediyordur. Çünkü aşk, kelimeye gelecek bir şey değildir. Manevi haller, kelimeye gelecek bir şey değildir. Onu bir normalde zikullah'ta, veyahut da o esnada, yakazada bir hal yaşasen, o hali, ne kadar sen kelimelerle süslersen süsle, onun o gördüğün, yaşadığın hali anlatamazsın.
Bu şuna benzer. Bir kimse, işte oturmuş, bir kuru fasulyeyi yemiş, muhteşem bir tat almış. Ne anlatırsa anlatsın, o tadı tarif edemez o. Karşıdaki yemedi çünkü onu. Sen anlatırsın, anlatırsın, anlatırsın, onun güzel olduğuna, karşıdaki belki de hükmeder, senin anlatmandan dolayı. Harika anlatırsın, harika edebiyat parçalarsın, muhteşem bir şeydir. Ama o kimse onu tatmadı. Onu tatmadığı için, o senin söylediklerin hepsi de, bir harften ibaret oldu. O tatmadı çünkü. Onu ancak o tadarsa, o muhteşemliği yaşarsa, o zaman binlerce kelimenin yerine, bir tek fasulye tanesinin yemek yerini dolduracak. Sen bir cilt kitap yazsan, bir cilt kitap yazsan, bir kaşık fasulyenin verdiğini veremezsin.
Sen bir cilt kitap yazsan, bir dokunuşun verdiğini veremezsin. kocaman bir cilt, binlerce cilt, sen eser yazsan, bir süzüşü, bir edayı, bir dokunuşunu, bir gözyaşını, bir dudağın titremesini, bir dilin pertekliğini, gözdeki hüznü, gözdeki derinliği, anlatamazsın. O mümkün değildir. İşte Hazreti Ömer Efendimiz, dedi ki kaizlere, sen manayı dedi, kelimelere hapsediyorsun. Bu ruh, kelimeye gelecek bir şey değil. Bu mana, kelimeye, dile, harfe düşecek bir şey değil. Bunu harfe düşürmeye kalkarsan, sen ona ihanet edersin.
Sen onu harfe düşürmeye kalkarsan, sen kıymet bilmemiş olursun. Bu mana alemi, harfe gelecek bir şey değildir. Harfe getirmeye çalışırlar. Birileri böyle bir alemin varlığından haberi olsun diye. Ama o hiçbir zaman, hakikati değildir. Serbest olan manayı hapsettin. Nefesi bir kelimeyle takyit ettin. Sen nefesi bir kelimeyle durdurdun, önüne geçtin. Bu mana serbestti. Bir kelimeye bağlı değildi. Bir cümleye bağlı değildi. O öyleydi ki, hiçbir kelime, hiçbir cümle, onun önünde set olamazdı. Ama sen kalktın, böyle konuşmakla, manayı hapsettin kelimelere.
o ancak, o ancak idrak edilirdi. O ancak kalbin aklıyla anlaşılırdı. O kalp ancak onu tefekkürle bilirdi. Tefekkürle anlardı. Tecelliyatla dinlerdi. Tecelliyatla. kalpteki perdelerde dolaşaraktan o manayı anlardı. Ama sen onu kelimeye dökerekten onu hapsettin. Sen faydadan mahcup iken, ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken, bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da, fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördüğümüzü nasıl görmez? Sen faydayı bilmez iken, fayda sana perdeli iken, meselenin hakikatini bilmediğin halde, meselenin özünü bilmiyordun, ruhun bedene gelmesindeki faydayı da bilmiyordun.
Yani bunların hiçbirisini de sen bilmiyordun. Bunu şimdi bir fayda elde etmek için mi yapıyorsun? Bu soruyu, sen bu faydalardan haberin yokken, şimdi bir fayda elde etmek için bu soruyu yöneltiyorsun. Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördüğümüzü nasıl görmez? Bakın, Cenab-ı Pir, faydayı, direkt Allah'ın kendi zatına bağladı. Başka hiçbir şeye bağlamadı. Ahmet'e, Mehmet'e bağlamadı. İnsanın kendisine de bağlamadı. Faydayı direkt Allah'a, Allah'ın zatına bağladı. Rab de demedi, Rahman da demedi, direkt Allah dedi.
Dedi ki, yani, faydayı, faydayı, kendisinde zuhur eden, yani fayda nerede zuhur ediyormuş? Allah'ta zuhur ediyormuş. Sen, orta yerde, eşya gibisin. Sakın, ben, kendini kendini faydalı görme. Kendini dev aynasında görme. Kendini fasulye gibi nimetten sayma. Cenab-ı Hak ayeti kerimde ne dedi? İyilikleri Rabbinizden dedi. O zaman fayda, iyilik Rabbinden. O zaman Rabbin, Rabbine iyilik yaptı. Bu iyilikler Rabbindense, bu faydayı Allah bilmiyor mu? Allah görmüyor mu? Neden soruyorsun, bu temiz, latif ruh, bu balçık bedene neden üflendi diye? Bakın onu otomatikman, Hz. Pir, Hz. Ömer'in dilinden, Radıyallahu anh Hazretleri'nin dilinden, Kayseri'nin sorusunu, taca attı.
Manayı, kelimeye hapsetmedi. Dedi ki, senin faydadan haberin yoktu. Ey mürid! Ey mürid olma yolundaki kimse! Önceden senin faydadan haberin yoktu. Önceden senin manadan da haberin yoktu. Şimdi ne oldu da, sen kendinde ne gördün da, sen faydanın ve mananın, kelimelerle, oyun üzerinde oynayarak peşine düşmüşsün. Bırak, kelimelerle oynama. Bırak, cümlelerle oynama. Kelimeyi öne koymuşsun, ardına koymuşsun, bir anlamı yok. Sen o manaya erişmeye çalış. O manaya eriştiğinde, soru da kalmayacak, cevap da kalmayacak. Evet, mananın, kelimelerle söylenmesinde, yüzbinlerce fayda var.
Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle, pek değersiz. Yani manayı sen, yüzbinlerce kelimelerle anlatırsın. Yüzbinlerce cilde yazarsın. Adem'den beri insanlar, cildler cildler yazmışlar. Cildler cildler yazmışlar. Kütüphaneleri doldurmuşlar. Gelen yazmış, giden yazmış. Gelen, gidenin yazdığını beğenmemiş, bir daha yazmış. Tarih boyunca kelimeler, kelimeleri getirmiş. Felsefe de o değil mi? Kelimeden kelime çıkarmak. Kelimelerin yerlerini değiştirip, yeniden cümle kurmak. Veyahut da, biz onlara hani, böyle, sufiliği kitaplardan okuyanlar vardır ya, Hz. Pirde der ya, sufilik kitaptan okunmaz, bilinmez diye.
Enteresan bir şey. Sufilik kitaptan okunmaz der, Hz. Mevlana. Oradan da öğrenilmez der. Yani, yüz binlerce kelimeleri, cümleleri toplasan, bunların bütün faydalarını, sen bunların anlatmaya çalışsan, ve, her birini alt alta, üst üste koysan, o ruhun bedene girmesiyle alakalı, bir diyelim ki, bir faydasını dahi anlatmış olamazsın.
Sen onca fayda kendince hikmet gör, ve onca hikmeti dillendirmeye çalış. Yani, mutasavvuf ol. Mutasavvuf nedir? Tasavvufun felsefesini yapan, kitaplardan okuyup, böyle ehli sufi gibi ahkam kesenler, televizyonlarda vardır ya, otur sana, Hz. Mevlana'yı anlatsınlar, otur sana, Hz. Şems'i anlatsınlar, bir soru soracaksın, Hz. Mevlana'yı bu hale getiren kimdi?
Şems'ti. Senin şemsin var mı? Yok, anlatamazsın sen, Hz. Mevlana'yı. Nasıl anlatamazsın? Diyorum ki, anlatamazsınız hocam. Sebep diyor, sen diyorum, bir mürşide aşık oldun mu? Bakıyor benim gözümün içine. Sen canım şems, ruhum şems, her şeyim şems, diyebileceğin bir kimse var mı? Ayım şems, günüm şems, dinim şems. Sen onu küfürle itham edersin. Benim anam da aşk, babam da aşk, biz aşkın çocuklarıyız. Sen onu küfürle nitelendirirsin.
Sen böyle sevemedin ki, sen böyle bir üstadı sevmedin ki hiç. Bakıyor, koca profesör, hocam dedim, dağa baktığında, orada şeyhinin suretini gördün mü? böyle baktı bana. Çorbada gördün mü dedim, şeyhinin suretini. İçecek olduğun su bardağında gördün mü dedim. Böyle baktı. Dedim hocam, yattığın yatakta dedim, şeyhin oldun mu? Vücudun büyüdü mü? Büyüdü, büyüdü, büyüdü, yaşadığın şehri içine aldı mı? Dağda büyüdü, büyüdü. Bölgeyi, beldeyi, ülkeyi, dağda büyüdü.
Bütün kara parçalarını aldı mı içine dedim. Böyle bakıyor bana. Sana göre dedim, ben normal değilim değil mi dedim. Kaldı. Nereden anlayacaksın Mevlana'yı? Nereden anlayacaksın Şemsi dedim. Sen okursun ancak dedim. Evet dedi, biz dedi inceliyoruz, okuyoruz dedi. Okuyorsunuz dedim. Yaşamıyorsunuz. Sen dedim çıkıp da şehrin dışına dedim, hiç kimseye haber vermeden o geliyor deyip de dedim ben.
Yola dedim, boynunu koyup kulağından topraktan şeyhinin kokusunu aldın mı dedim ben. Ya bu nasıl bir şey muhabbet ya dedi. He dedim bu işte, nasıl muhabbet bu dedim. Sen dedim kokusundan kaç kilometre kaldığını dedim. Anladın mı? Şeyhinin gelişinde. Böyle baktı. Rüyanda gördün mü dedim. Ben geliyorum evladım yarın İzmir'deyim dediğini. Nereden dedim şeyha aşık olmayı bileceksin ki sen? Ondan sonra dedim gidip yazıyorsunuz oraya. Mevlana'yla Şemsi Tebriz'in arasında farklı bir iletişim mi vardı? Ne dediğini anlıyorum senin. Ahmak, yaramaz akıllı, gönlü kirlenmiş, pislenmiş, zalim olmuş, dili zalim, gönlü zalim, pis. Neden?
Sen çünkü bir şeyh sevgisi tatmadın. Evet. Sen dedim sevmedin ki. Bazen diyorum ben, siz bir erkeklere diyorum, siz bir kadını sevemezsiniz. Evet. Kadınlar bir erkeği sevemezler. Aşk vahşettir çünkü. O vahşeti kaldıramaz her gönül.
Acımasızdır. O acımasız diye gönlünü siper edemezsin. O acımasız diye kalbini yarıp içine koyamazsın. Yapamazsın onu. Kendi kendine intihar etmek gibidir o. Kendi kendine dar ağacını kurup, ilmeği boynuna geçirip, tekmeğin altındaki sandalyeye, kendi kendine tekme vurmaktır. Aşk. Evet. Yapamazsın. Geçemezsin kendinden. Malından geçemezsin. Parandan geçemezsin. Mülkünden geçemezsin. Eşinden geçemezsin. Çocuğundan geçemezsin. Seviyorum dediklerinden geçemezsin. Her şey gözünün önünde film şeridi gibi yürür. Onlardan geçemezsin.
O yüzden aşk vahşettir. O vahşeti kaldıramaz her gönül. Kaldıramaz. O yüzden aşık okyanustaki inci gibidir. Bulamazsın. Bulamazsın. Bulduysan da kıymetini bilemezsin. Bilemezsin. Bilemezsin. İşte mana odur. Kelimeye gelmez. Mana odur. Cümleye gelmez. Harfe gelmez. Kitaba gelmez. Kitaba gelmez. O zaman öyle olunca evet yüz binlerce kelime döker, mutasavvuf olursun. Yüz binlerce süslü kelimeler dökersin. Ancak bir mutasavvuf olursun.
Bana yüz binlerce aklından dökülen kelimeleri dökme. Düşünüp düşünüp yazdığını şiir olarak görme. Okumuyorum. Yok. Çık semaya dilinden ne geliyorsa onu oku bana. Yolda yürürken dilinden ne geliyorsa onu oku bana. Bana başkasının yazdığını da okuma. O da aşk değil. Benim duygularımı anlatıyor. Hiçbir kimse, hiçbir kimsenin duygusunu anlatamaz. Hiç kimse, bir başkası gibi öpemez çünkü. Bakamaz, süzemez, yapamaz. İsmail gibi kimse bakamaz bana. İsmail'in bakışı kendine aittir. Yok. Hiç kimse İsmail olmaz.
Bitti. Sebep. Kendine münhasır. Sevgisi, aşkı, muhabbeti, bağlılığı, bakışı. Kendine münhasır. Kendine münhasır. İdris, İsmail olmaya çalışmayacak. İsmail, İdris olmaya çalışmayacak. Hepsi kendine münhasır. Yaşadığı kendine münhasır. Sen ona bakarsın ya böyle aşık mı olur dersin. O aşkın dibini yaşıyordur ama. Sen bilemezsin. O yüzden hiçbir mana, hiçbir zaman tam teşekküllü kelimeye dökülmez. Mümkün değil. Bir damla gözyaşının anlattığını binlerce cilt olsa ifade edemez. Bir damla gözyaşı, bir hareket, bir mimik, bir mimik, küçücük bir dudak titreyişi binlerce cilde bedeldir.
Anlatamaz onu. İşte bu faydaların hepsini de toplasanız, o ruhun bedene girişinin faydasının bir tanesini anlatmış olmaz. Cüzlerin cüzü olan, senin bu nefesin, bu söz söylemen külli bir fayda temin ederse, ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül neden faydasız olsun? Senin bir nefesin dahi, bu kocaman varlık aleminde bir fayda temin ediyorsa, ruhun bedene girmesinden dolayı olan, meydana gelen bütün bu varlık neden faydasız olsun?
Neden faydasız olsun, faydasızlığa yaratılmış olsun? Sen bir cüz iken fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor? Onu neden kınıyorsun? Madem sen küçücük bir parçadan, bir cüzden fayda görüyorsun da, madem küçücük bir şey desen, bir sürü hikmet buluyorsun da, bu kocaman kül, yani varlığın bütününü neden kınıyorsun? Neden diyorsun ki, bu latif, bu temiz ruh, bu balçıya, bu balçık bedene girmesindeki hikmet nedir? Bu buraya yakışır mı diye olanı biteni kınıyorsun? Nasıl teslimiyet bu? Bu teslimiyet değil, bu sorguluyorsun kendi kendine ve kınıyorsun. Bu latif ruh, bu bedende ne işi var diyorsun? Bu latif peygamber, sallallahu aleyhi ve sellemin.
Bu dünyada ne işi var diyorsun? Bu Ömer'in, bu Ebubekir'in, bu Osman'ın, bu Ali'nin, bu Hasan'ın, bu Hüseyin'in, bu dünyada ne işi var diyorsun? Sen oturuyorsun kendince, bu Abdülkadir Geylhani'nin, bu dünyada ne işi var diyorsun? Bu dünyaya, yani inecek insanlar mıydı bunlar diyorsun? Ne yapma sen onları kınıyorsun? Kınama! Bu varlık, kendince bir hesabı, kitabı olan Allah'a bağlı. Bütün hesap, kitap onun elinde. Sen hem küçücük aklınla, bu ruh neden bu bedene girdi diye, onu kınama noktasındasın, kocaman bir varlığı kınıyorsun. Allah muhafaza eylesin. Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış. O yüzden söz faydalıysa bir kimseye, din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir.
Sözün faydalıysa konuş, ya hayır söyle ya sus. Hadis-i Şerif, sözün faydası yoksa söyleme, konuşma ve itiraz da etme. Şükretmeye bak, hamd etmeye bak. Hamd edenlere nimetlerini arttırır. Hamd edersen senin kalbini ilahi ilme açar. Hamd edersen senin kalbini ilahi perdelerin arasında dolaştırır. Hamd edersen işin sana sırrını gösterir. İşin sırrını gösterir. Hamd edersen. Ama hamd etmezsen, şükretmezsen, zikretmezsen. Ha bire sen böyle ortalığı suçlar, ortalığı böyle iftira eder dedikodudan başka bir şey yapmazsın. Allah muhafaza eylesin. Rabbim bizi şükredenlerden, hamd edenlerden, zikredenlerden eylesin. 1525'ten devam edeceğiz.
Allah'a şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür değildir. Buradan devam edeceğiz. İnşallah önümüzdeki hafta Allah'tan bir şey gelmezse. Bir soru var, soruya bakacağım inşallah. Allah nedensiz sever mi?
Biraz daha Müslüm'ü dinlersen, bu olacak gibi. Neydi? Teoman söyledi değil mi? Aşk nedensiz sevmekmiş. Evet. Allah her şeyi bir sebebe bağlar. Varlık aleminde. Ama kendisine seçtikleri vardır. Nedensiz, niçinsiz, nasılsız, nedensiz, niçinsiz, nasılsızdır.
Bunu şeriata söyleyeceksek, evet bir sebebe bağlar. İçimdekini anlatmazsam kendimle çelişeceğim, yapamayacağım. Şimdi evet şeriata göre bir kimsenin nedensiz sevilmez. Allah bir kimseyi nedensiz sevmez. Bunu aldık koyduk oraya. Ben kendi nefsimi koyayım. Benim sevilmem için hiçbir neden yok. Ben kendi kendime şöyle düşünürüm. Beni bir mürşid-i kamile bağlamış. Yolumu onunla kesiştirmiş. Beni bir sufilik yolunda 35 yıldır istihdam etmiş.
Bunun karşılığı olarak ben kendimde zerrece bir şey görmüyorum. Öyle olunca diyorum ki nedensiz, niçinsiz, nasılsız, seven varsa o da Allah. Nedeni, niçili, nasılı yok. Bu benim kendimce düşünüşüm. Ve o sevdiyse zikrullah halakasında oturuyorsun. Kendinden bir şey görme. O sevdiyse bir mürşid-i kamilin elinden tutuyorsun. O sevdiyse faydalı, iyi işlerin içerisinde oluyorsun. O sevdiyse onun sevdikleri de seni seviyor. Eğer o seni sevmiyorsa seni hiç kimse sevmiyor.
Seni sevenlere bak, seni sevenlere bak. Kendinin ne olduğunu gör. Seni zikir ehli seviyorsa muhteşem bir şey. Seni zikir ehlinin içerisine koymuş, seni sevmiş. Ve kendisini zikredenlere de seni sevdirmiş. Sen cömertlerin içindeysen, seni cömertlerin yanında eylemiş. Sen peygamberlerin yolundaysan, seni peygamberlerin yoluna koymuş. Bunların karşılığı yok. Sabaha kadar burada üzerimizdeki nimetleri anlatsak, yine yetiştiremeyiz. Öyleyse ben komple sizin için de öyle düşünüyorum. Neden siz, niçin siz sevmişsiniz?
Bunun hamdini getirmenin yolunu arayın. Kendinizi hamd noktasında tutun, şükür noktasında tutun. Kendinizi zikir noktasında tutun. Bu konuda gayret edin. İşin hakikati, o gayreti veren de o. O idraki veren de o. Bunu da bil. Bunu da bil. O yüzden bu hale şükret. Rabbim bizi şükredenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi hamd edenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi zikredenlerden eylesin. Bu hale, bu durumu kendince tefekkür edip, hayatını ona göre dizayn edenlerden eylesin.
Haklarınızı helal edin. Bizden yanı da helal olsun. El-Fatiha. Amen selamat.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.