Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 25 Aralık 2022 · 1:05:30
Euzubillahimineşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali zikr-ı fâlemennâhû, La ilâhı illâh, Muhammeden Resûlullah, Cemiyen, Enbiya'yı ve Mürselîn, Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn, Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin, Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i Kur'an-ı Kerim'e, Sünnet-i Resûlullah'a sımsıkı yapışanlardan eylesin, Hakk-ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, Hakk-ı hak bilip, hakça yaşayıp, hak yolunda yürüyenlerden, batılı batıl bilip, batıldan kaçanlardan eylesin,
En son 1495. beyt okumuşuz, konu başlığı, ey gönül, cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki, İkisini de anlayasın, ey gönül diyor, ey akıl demiyor, diyor ki bu cebirle ihtiyar meselesinde öyle bir misal getir ki, Bu konudaki sıkıntı bitsin, bu konudaki problemimiz çözülsün, gönüle söylüyor ama, akla söylemiyor, Ey akıl deseydi, akli bir delil, akli bir çözüm getirecekti, ama ey gönül deyince, gönülden bir delil, gönülden bir çözüm istiyor, Akıl, gördükleri, duydukları, bildikleriyle hükmeder, gönül ise Cenab-ı Hakk'ın ilham ettiği, tecelli ettiği yerdir,
O yüzden Hazreti Mevlana, Celaleti Ruma Hazretleri, ey gönül diyerekten, yani bu öyle bir şey olsun ki, Cenab-ı Hakk'ın ilhamına dayansın, onun ilmine dayansın, benim aklıma dayanmasın, diyor. Ve o cebir ve ihtiyarla alakalı meselede, hakikat çıkıyor meydana. Diyor ki, titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el. Her iki hareketi de bil ki Allah yaratmıştır. Fakat bu hareketi, onunla mukayeseye imkan yoktur. Bu normalde görürsünüz, insanlarda böyle farkında olmadan, o kimsenin ihtiyarı olmadan, ama bir eli titrer. Mesela kimisinin kafası böyle titrer, sallanır. Kimisine tuhaf bir titreme gelir.
Kimisinin sesi mesela titrer, veya kimisi örneğin, çok özür dilerim, bir rahatsızlık olarak görmek istediğimden dolayı değil, kekemedir mesela. Kelimeleri, harfleri sıralamakta güçlük çeker. Bu normalde bir hastalıktır, rahatsızlıktır. Bu titreme hastalığı, yani vücudun bir bölümünde veya bir uzvunda görmek mümkün bunu. Ve bunu kontrol altına almak, tedaviye ihtiyaç var. Tedavi olursa kontrol altına alınacak. Ama tedavi edilmesi mümkün değilse, o titreme hastalığı, onda o titreme devam edecek. Şimdi zikir ehli olan kardeşler bunu bilirler. Bilhassa bu bayanların içerisinde daha fazla olur.
Erkeklerde çok olmaz, bayanlarda olur. Değişik tarikatlar, cemaatler vardır. İşte orada mesela zikrullah esnasında birisinde bir titreme olur. Örneğin, veyahut da oradaki bir erkek cemaatın içerisinde de bir kimse böyle işte titrer, tuhaf hareketler yapar ve bunları yaparken de kendi iradesinin dışında olduğunu söyler. Kendince. Hani meşhur ya, Hazreti Ömer Radıallahu anh Hazretleri giderken, bir genç bir Müslüman titremeye başlıyor. Atıyor kendini yere. Emir el-Mümin'in diyor, bu kim? Diyorlar ki, bu Iraklı Müslümanlardan birisi böyle Allah anılınca, Allah denilince, bunda böyle bir titreme oluyor diyorlar. Diyor ki, kaldırın atın bunu kenara.
Bunda şeytanın tecelliyatını görüyorum diyor. Şeytanın tecelliyatını görüyorum. Yani, Allah'ı zikrederken, o kimsenin böyle Allah lafzını duyduğunda böyle titremesini uygun görmüyor. Hazreti Ömer Efendimiz Radıallahu anh Hazretleri. Biz de uygun görmeyiz. Ancak uygun gördüğümüz şey şu olur. O kimse gerçekten iradesinin dışında olup biten bir şeyse, evet, o manevi bir haldir. Ama iradesinin içerisinde oluyorsa o, o manevi bir hal değildir. O zaman o kendi heva ve hevesinden, kendi nefsinden yapmıştır. Bazı dergahlarda, tarikatlarda ne kadar birisi çok titrerse, o kadar prim yapar. Ne kadar sayha atarsa, o kadar çok prim yapar.
Onların değişik hal ve hareketleri de vardır böyle. İşte gözlerini belertir, bir yere bakar sadece. Sanki oradan manevi bir şey alıyormuş gibi. Ondan sonra yapar, bir titrer. Ne bileyim, bir sayha atar, titrer. Kimisi debelenir ortalıkta. Bunları böyle 35 yıllık hayatımızın içerisinde, değişik versiyonlarını hep böyle gördük. Zaman zaman bunlar kendilerini güncelliyorlar duruma, vaziyete göre. Değişik hal ve hareketler çiziyorlar. Normalde eğer ki o yaptığı şey, kendi cüz-i iradesinden değil ise, evet, o manevi bir hal yaşadı. Manevi bir halin tecelliyatı oldu onda. Eğer ne olduysa, mesela anlatılır ya, Ahmet el-Bedevi Hazretleri zikrullah esnasında, cemaatten yükselirmiş.
Dergahın çavuşu veya nakibi, nügabbası, halifesi, her kim ise, bakın ne kadar erdemliler. Diyorlar ki, efendim, zikrullah esnasında, böyle bir hal yaşıyorsunuz. Bu şeriata mugayir bir hal. O da diyor, evladım, üzerinde diyor, hançerin yok muydu? Vardı efendim diyor. Bir daha böyle bir şey tecelli ederse, al hançeri vur diyor. Bir daha böyle bir şey tecelli edince, o şeyhinin emri var, al hançeri vur demiş. Çıkarıyor hançeri, başlıyor vurma, kesmiyor. O hal geçiyor, soruyor o terbişe, oğlum aynı hal olmadı mı diyor. Oldu efendim diyor. Ben sana vur dedim diyor. Vurmadın mı? Vurdum efendim diyor. Ama bir şey olmadı. Elhamdülillah. Demek ki diyor, bu hal hakikatmiş.
Nefsimizden değilmiş diyor. Şimdi, eğer normalde titreme, o kimsenin, kendi nefsinden oluyorsa, o zaman, doğru bir titreme değil. ama yok, o titreme sende, kendiliğinden oluyorsa, bir hastalıkla alakalı. Ve insanlar belki de, o titremeyi yaşamak istemezler. Veya hani, bir kimse, kekemedir, konuşacağı zaman, bir yerde bir tıkanır, tıkanınca da, iyice artık böyle, canı sıkılır, üzülür, utanır.
hani tıkandı çünkü o esnada. Veyahut da işte, kafasını sallıyor mesela. Ben onlarla da karşılaştım. Böyle, tıkandığında başlıyor kafasını sallamaya. Veyahut da, işte, belli hastalıklar var. O hastalıklardan dolayı titriyor. Mesela, stresten dolayı titriyor. Mesela, çok yazı yazmaktan dolayı, eli titriyor. Veya, eliyle bir sanatı var, o sanatı icra ede ede, eli titriyor mesela, örneğin. Veyahut da ne bileyim, çok sinirlenince, eli titriyor. Bunlar normalde, farklı farklı şey. Bunun, tıpta tabii, birçok bunlarla alakalı, araştırma yapmışlar. Birçok da bunlara isim koymuşlar. Mesela, Perkinson hastalığı da vardı ya, en son, boksör Muhammed Ali'de vardı. Eli devamlı titriyordu. Mesela, Perkinson olanların, bir eli titriyor, öbür elinden onu durdurmaya çalışıyor.
Yani, ondan rahatsız çünkü. Bakın, cebri ise işte bir şey, bunda o kimsenin ihtiyarı yok. Senin ihtiyarın yok. Burada, çünkü orada cebriyet var. Ama bir rahatsızlıktan, ama başka bir şeyden. Her iki hareketi de, bil ki Allah yaratmıştır. Yani, sen kendi cüz-i iradenle de, elini titretsen, veyahut da senin cüz-i iradenin dışında da elin titrese, her iki titreme fiiliyatını yaratan Allah. Ama birisini sen kendin istedin, titremeyi. Ama birisinde sen istemedin. Cebri o. Ama birisinde sen kendin istedin. Fakat bu hareketi, onunla mukayeseye imkan yoktur. Yani bu iki hareketi de, Allah yaratmıştır. Ama, cebriyeden doğan hareket ile, senin kendi cüz-i iradenle, kendi ihtiyarınla yaptığın, hareketin veya titremenin arasında, dağlar kadar fark var.
İhtiyarınla el oynatmadan, pişman olabilirsin. Fakat titreme illetine müptela bir adamın, pişman olduğunu ne vakit gördün? Yani sen kendi cüz-i iradenle, kendi ihtiyarınla, elini oynattın. Bundan pişman olabilirsin. Veya birilerini aldatmak için yaptın. Birilerine ne kadar maneviyatlı olduğunu göstermek için, işte elini titrettin, ayağını titrettin, veyahut da attın kendini, başladığın yerde zangır zangır, kendi kendine titretmeye, e sonra hiçbir şey yokmuş gibi kalktın yine.
Veyahut da, böyle birisi yapmış, bizim ben, hani yanındakine böyle bir şey yaparsa, iğneyi batır, sana tepki gösterirse, hani bu, manevi değil, diyelim, bunu ciddi ciddi anlamışlar. bayanlar böyle titreyen birisini, iğneyi saplamışlar yukarıda. Dibiş ne yapıyorsun sen? Manyak mısın hanım? Bana demiş, iğne, iğneyi batırıyorsun. E, titreme nefsinden o zaman. Nefsinden yapma. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi derdi. Böyle titreyen biri olursa, Mustafa Efendi, iğneyi batıracaksın oğlum, hiç, hani, kale almıyorsa, titremeye devam ediyorsa, o nefsinden değil, gelir kalan nefsinden diyordu.
Rabbim onu da inşallah, katından nimetlendirmeye devam etsin inşallah. Öyle asıl, ama normalde o titreme, o bir hastalıktan ibaretse, onun cüz-i iradesi yoksa, ne yapsın adam, ondan, hani bir de, o öyle bir hali yaşadı diye, o kimse kendi kendine utanır, çekinir, Allah'ı yersin inşallah. O yüzden normalde şimdi, bir kısım, bunun şimdi başka bir cenahtan da bakalım. Şimdi bir kısım, sufi adayları, kendilerinde, belli manevi hallerin olduğunu, ifşa etmek, göstermek isterler. Hatta, ileri doğru giderler, derler ki, bunda benim yapacak bir şeyim yok, bunu Allah yaptırdı. Otomatikman kendisini, veli sınıfına, üstad sınıfına koyar.
Çünkü, velilerin, üstadların, öyle halleri vardır, cüz-i iradenin dışında, tecelli eder bazı şeyler. O bazı şeyler, cüz-i iradenin dışında, tecelli edince, o veli, o üstad, ondan sorumlu olmaz. ben bunu böyle açıklarken, bazen diyorum, Asa'nın yaptığına, Musa da şaştı diyorum. Hani, Cenab-ı Hak Musa'ya dedi ki, at Asa'nı. Musa, Asa'yı ortaya attı, Asa kocaman ejderha oldu, ne vardı yok, hepsini yaladı, yuttu, yine Asa haline geldi. Onun, o yaptığına, Musa da şaştı. Sebep, Musa, hayrette kaldı. elindeki, çünkü yıllardan beri taşıdığı, Asa'ydı. Bildiğiniz, Asa, kuru bir odun.
Ama o kuru odunu, Cenab-ı Hak ona dedi ki, besmele çek, at dedi, Allah'ı zikret, at Asa'yı. O da Allah'ı zikretti, attı Asa'yı ortaya. Asa, ne kadar büyücülerin büyüsü varsa, kırk tane büyücünün, ayrı ayrı, büyülerini ayrı ayrı, oradaki hünerlerinin hepsini de yaladı, yuttu, kocaman yılan oldu, ejderha oldu. Hepsini yaladı, yuttu, tekrar Asa haline, geldi Musa'nın eline. Asa. Asa'nın yaptığına, Musa da şaştı. Çünkü Musa, o Asa'nın, öyle bir işlevi olduğunu, Cenab-ı Hakk'ın, onun üzerine öyle bir işlev, yaratacağından, haberi yoktu. Ve şaşırdı, Musa Aleyhisselam. Daha doğrusu, şaşırdık kelimesi, uygun olmadı bir peygamber için. Bizim oranın tabiriyle, yani hayrette kalana, saçtık kaldık derler.
Şeyle de konuşmazlar. Hani bir şey oldu, aa saçtık kaldık derler. Yani hayrette kaldık manasında. Musa Aleyhisselam da ne yaptı? Hayrette kaldı. İşte, Allah'ın velilerinin üzerinden, öyle tecelliyatlar olur, o veli de hayrette kalır. Ama onda velinin bir cüz-i iradesi yoktur. Hızır Aleyhisselam'ın, çocuğu öldürmesi gibi. Cüz-i iradesi yok. Emri yerine getiriyor. Veya Hızır Aleyhisselam'ın, duvarı örmesi gibi. Yine, Hızır Aleyhisselam'ın, cüz-i iradesi yok. Allah'ın emrini yerine getiriyor. Veyahut da, bindikleri gemiyi, batırmaya mütevelli, geminin dibini delmesi gibi. Yine, Cenab-ı Hakk'ın, emrini yerine getiriyor. Yani, burada, Hızır Aleyhisselam'ın, kendi cüz-i iradesi yok.
Veyahut da, Hz. Muhammed-i Mustafa, Bedir Savaşı'nda, bir an böyle, namazları, kılamamışlar. Yani, savaş esnasında, Hz. Ömer Efendimiz'e soruyor. Sen diyor, öğleyi kıldın mı? Kıldım ya Resulallah diyor. İkindiği kıldın mı diyor? Kıldım ya Resulallah diyor. Daha kendisi, savaş o kadar çok sert geçiyor, öğleyi ve ikindiği kılmamış daha. Savaş çok sert çünkü. Bu sefer dayanamıyor. Bir avuç toprak alıyor, lanet olasıcılar diyor. Namazımızı kıldırmadılar daha deyince, karşı taraf bir avuç toprakla, alabora oluyor. Ondan sonra Bedir'de, galibiyet geliyor. Ama bir avuç toprak, müşrikleri alabora ediyor. Bütün herkesi, her tarafa alabora ediyor.
Cenab-ı Hak, ayeti kerimede o yüzden diyor, sen atmadın, ben attım diyor. O bir avuç toprağı, sen atmadın, ben attım. Yani, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, o fiiliyatını, kendi üzerine alıyor. Cebriye olmuş oluyor burada. Hazreti Muhammed Mustafa'nın, kendince, bir bu konuda, ihtiyarı yok. zaten yok da, çünkü ayeti kerimede, ne yaptıysa, heva hevesinden yapmadı, Allah'ın emrini yerine getirdi diyor. Şimdi, bir kısım, meselenin özüne, hakim olmayan, derviş adayları, sufi adayları, veliliğe özenirler, üstadlığa özenirler, bazı şeyleri, yapmaya kalkarlar.
Kendilerini de, üstad yerine koyarlar. Kendisini, üstad yerine koyup, böyle kendince, üstadlık yapmaya kalkarlar. Bu, meselenin, ehemmiyetine, vukufiyet sağlamadığından, kaynaklanıyor. Nefsine uyduğundan, kaynaklanıyor. Meselenin, bir de bu taraftan bakalım. Yani, velilerin, evliyaların, cüz-i iradelerinin, üstünde bir irade ile, yapmış oldukları, veya üzerlerinden, icra edilen, fiilyatları, onlar da, biz de yapabiliriz, düşüncesiyle, ne yapıyorlar? Böyle hareket ediyorlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, o, kendi nefsine uyduğunu, kendi cüz-i iradesiyle, yaptığının, aslında farkında, ama onu örtmeye çalışıyor.
Tırnak içerisinde, bunu söylüyorum. Bu da, sufiliğin, vartalarından birisidir. Önemli bir vartadır bu. Böyle, şeyhi taklit etme gibi. Yani, ben buna karşıyımdır ya. Siz, sünnet-i seniye, uyun. Şeyhi taklit etme. Sen, şeyh değilsin. Sen, üstadı taklit etme. Sen, üstad değilsin. Onun yaşadığı çileyi, onun yaşadığını, yaşadın mı ki? Yaşamadın. Onun gördüğünü, gördün mü ki? Görmedin. Sen hiç, üç gün uykusuz kaldın mı? Uyumadan geçirdin mi, üç geceyi üst üste? Geçirmedin. Senin yattığın yer, sana zindan oldu mu hiç? Olmadı.
Senin yattığın yatak, diken oldu mu sana hiç? Olmadı. Vurdun, kafaya yattın. Horul horul horladın. Eee? Sen üstadlık yapacaksın öyle. Yok öyle ama. Onun yaşadığını yaşayacaksın. O zorluğu çekeceksin. O yüzden, zahiri, taklit de olacak bir şey değil o. Hani gelmiş ya, Hz. Mevlana'ya, Celal-i Turma Hazretleri'ne, Sufi adayının birisi. Demiş ki, elbisem demiş, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin elbisesi gibi. Sakım, sakalım, sarığım, her şeyim demiş, bir tamam ona benziyor. Acaba demiş, Peygamber'in kuşağı nasıldı? Kuşağı mıdır demiş, ona göre yapayım ki, tam ona benzeyim. Hz. Mevlana, müteşem bir cevap veriyor. Diyor ki, kuşağını da ona benzetirsen, tam bir Ebu Leheb olursun diyor.
Yani, Ebu Leheb'in kıyafetiyle, Hz. Muhammed Mustafa'nın kıyafetinin arasında, bir fark yok. Yani sen, Muhammedi bir ahlakla, ahlaklanmadığın müddetçe, sen, yeşil türbe gibi, içindeki, elbisen yeşil, dışın yeşil, kavun yeşil, sarığın yeşil, yüzüğün yeşil, çorabın yeşil, her şeyin yeşil, yemyeşil. Böyle otur koltuya, göbeğini de dik, ama her şeyin yeşil senin. Sen böyle onunla, millete hava at. Yok, hiç önemli. Öyle taklit değil. Öyle taklit değil. ahlakın, ahlakın, zikrin, tefekkürün, rabıtan, Allah yolunda koşturman, Allah yolunda hizmetin, insanlara bakış açın, insanların eziyetlerine katlanman, eziyet etmelerine rağmen, onlara hizmet etmeye çalışman, onlar aleyhine dönse dahi, sen onlara iyilik yapmaya çalışman.
O ahlak sahibi olmak önemli. Yoksa sen, aha vereyim, takkeyi sarığı sana, otur. Ne olacak ki, mesele değil. Sen onu yaşayabileceksen, eyvallah. İşte, böyle bir kimse, bunlar sufi aldatmacası, sufi vartası bunlar. Yani titremediğin halde, titremeye çalışmak gibi. Aslında, ne Geylan Hazretleri'ni gördün, ne Ahmet Er Rufay Hazretleri'ni. Ama zikrullah'ta böyle değişik sesler çıkardın. Yok kardeş, aldatma. Ne kendini, ne başkalarını. Görmediğin halde, görüyormuş gibi yapma. Halin olmadığı halde, hal dervişiymişin gibi, tavır takınma. Halin yok. Ne ama sen öyle, değişik değişik, edalı, tavırlı, zikrullah yapacağım diye uğraşıyorsun.
Dost doğru, zikrullahını yap. Otur. Allah Allah, Allah'ı zikret. Sen zikretmekle mükellefsin. edalı edalı, kendi kendine böyle, hal dervişiymiş gibi hareket etmenin, bir anlamı yok. Ondan sonra gelir birisi, bizim bu halimizi iki kişi gördü buradan der, mortlarsın oradan. Kalırsın. Neden üç kişi değil? İki kişi. Diğerleri, hani edalı, edalı, kendince böyle, vuruntulu, esma çekiyordun, böyle kendi kendine, havalara kattıydın. Ne oldu? Kaldın. Yok öyle bir şey. Bu topluluk, onların yaşanacağı yer değil. Umulmadık bir anda, tokadı yediğini görürsün.
Allah muhafaza eylesin. Anlayışı kıt birisi de şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun. Bu işi anlasın diye söylediğimiz bu söz, akli bir söz. Akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl. Akıl değildir ki. Yani bu misali biz, akıl ve mantık çerçevesinde insanlara söyledik. Gönülden gelen bir misal. Ama akla ve mantığa hitap eden bir misal. O yüzden bu gönülden gelen bu misal, aklımat etti. Akıl mantık olarak bunu kabul etmek zorundasın. Çünkü gönülden gelen her misal, gönülden gelen her kelime, aklımat eder. Gönülden gelen her bir nefes, aklımat eder.
Akıl iflas eder orada. Bayrağını indirir, der ki buyur teslimim sana. Sebep, çünkü o gönülden gelen kelimede ilhami bir kuvvet vardır. O gönülden gelen cümlede iksir vardır. Her ikisi de aynı kelimeyi söyler, ama birisi gönülden gelmiştir. İlahi bir ilham ile söylenmiştir. Aynı harflerden oluşmasına rağmen birisi tesir eder, birisi tesir etmez. O yüzden Hz. Musa sözlerinin tesirli olması için Allah'a yalvardı. Dedi ki sözümü tesirli eyle, dilimi kuvvetli eyle. Çünkü kelimeye kuvvet verecek olan, söze tesir kuvveti verecek olan Allah'tır.
Allah bir insanın sözüne tesir kuvveti verir. Her ikisi de aynı hadis-i şerifi okur ve tebliğ eder. Ama birisinin okuduğu hadis-i şerif, diğerlerine daha fazla tesir eder. Hatta birisi hadis-i şerif okusa, öbürki elhamdülillahi rabbil alemin dese, elhamdülillahi rabbil alemin demesinden herkes kendinden geçer. Hani var ya, Hz. Pir'in, Geylan Hazretleri'nin bir kıssası, demiş oğluna, oğlum ben gelince kadar demiş, arkadaşlara vazu nasihat et. Geylan Hazretleri'nin oğlu da çıkmış kürsüye, ayet, hadis döktürüyormuş oyuna. Hani böyle topluluklar vardır, genelde camilerde denk gelirsiniz. Herkes öyle uyuklar, hareket yok, hal yok, hiçbir şey yok.
Hani böyle, işte birisi gelse, ya emekli maaşı senin ne kadar oldu dese, ona bile cevap verecek hali yok. Öğleleri var. Ya normalde bir bakıyorsun, emekli maaşını tartışıyorlar. Camide hükümet kuruyorlar. Ama böyle miskin bir şekilde oturuyorlar. Cemaat de öyle miskin bir şekilde oturmuş. Neyse Geylan Hazretleri gelmiş, kürsüye oturmuş. Esselamünaleyküm demiş. Ve aleykümselam birbirine çarpanlar, edenler, yıkılanlar, sayha atanlar. Demiş ya, kusura bakmayın. Demiş, evden hanımefendi, iki yumurta kırdı demiş. Bunları yemeden gitmedi demiş. Gitme dedi. Yumurtaya takıldık demiş. Vay sayha atanlar, hay çekenler, hu çekenler, birbirlerini devirenler, edenler.
Sohbet bitmiş. Oğlan demiş ki, efendim o kadar ayet hadis anlattın, baba demiş. Kimsede bir hareket olmadı. Herkes horu horluydu. Demiş, sen iki yumurtaya takıldın, dedin demiş. Herkes birbirini çiğnedi. Evladım, bu ağız, o ağız, değil ki demiş. Bu ağız, o ağız değil. Demek ki, ağız lazım. O kelimeye tesir edecek, ağız lazım. Her ikisi de aynı şeyi söyler, ama birisine, Cenab-ı Hak ne yapar? Tesir ettirir. Öbürküne, tesir ettirmez. Sen kendi kendine dersin ki, aklınla. Anlayışın kıt çünkü. Aynı hadis-i şerifi söyledik, ama onu dinlediler de, beni dinlemediler. Veyahut da, o gelir, bir on dakika zikurlah yaptırır, on dakikada herkes pert olur.
Öbürkü, vay ben, şeyh efendi gibi, pert edeceğim herkesi der. Bir saat milletin canını çıkarır. Bir dakika haftaya kimseyi bulamazsın. Bir de şöyle der. Şeyh efendi öyle yaptırıyor ya, sen şeyh misin? Şeyh olduğunda sen de yaptır. Şeyh değilsen, o zaman bil müritliğini. Çavuşsan çavuşlarını bil. Zakirken zakirliğini bil. Şeyhliğe özenme. Bu neden kaynaklanıyor? Anlayış kıtlığından, heva hevesten, nefsinden kaynaklanıyor. Allah muhafaza eylesin. Akli bahis, inci ve mercan bile olsa, can bahsi başka bir bahistir. Can bahsi başka bir makamdır. Can şarabının başka bir kıvamı vardır. Yani normalde akli bir mesele olsa, aklın hüküm sürdüğü bir alan olsa, o inci ve mercan gibidir.
Eyvallah. Aklı reddetmiyoruz. Ama eğer bir mesele kalbi ise, ilhama dayanıyorsa, o başka bir makamdan, başka bir alemden gelme. Öyle olunca, onun kıvamı, onun sarhoşluğu, onun hakikati, onun dalgası, aklın dalgasına benzemez. Aklın dalgası kısadır. Çabuk geçer. Ama maneviyatın dalgası kısa değildir. Çabuk geçmez. Aklın dalgası, senin nefsini tatmin eder. Ama o kalbin dalgası, senin ruhunu, sırrını tatmin eder. Senin içini, dışını tatmin eder. O yüzden, o mananın, sözü, kelimesi, mananın tecelliyatı, ötelerden geldiği için, aklın tecelliyatına, aklın makamına benzemez.
İşte, sufilik, veyahut da din, bu akıl üstü bir şeydir. Şimdi, dini, akla uyarlamaya çalışıyorlar. Aklı, kendilerince ilahlaştırmaya çalışıyorlar. Bir ayet-i kerime, akla uykırırsa, kaldıracaklar orta yerden. Diyecekler ki, bu akla uykırı, böyle bir şeyin olması mümkün değil. Hani, İbrahim'e dedik ki, biz ateşe serin ol, selamet ol, yakıcı da olma. Eee, İbrahim'i de ateş yakmadı. Ya, bu tarihsel bir şeydir. İbrahim'in yaşadığı, yaşamadığı dahi belli değil. Öyle diyorlardı ya, o yüzden, veyahut da, çıkıyor ya, o, neydi o? Celal Şengör müydü? Celal Şengör denilen adam. Ne diyor? Musa Aleyhisselam'ın diyor, yaşayıp yaşamadığıyla alakalı, tarihi bir vesika yok diyor.
Böyle bir kimse yaşadı mı, yaşamadı mı belli değil diyor. Nuh'la alakalı, yaşayıp yaşamadığına dair, bir vesika yok diyor. Örneğin, bu akla vuruyorlar çünkü. Yani, tabi Celal Şengör gibi bir kimseden, biz de kalkıp dini bir akide duyacak değiliz. Adam zaten ateist kendisi, dinsiz. Dinsiz olduğunu da beyan ediyor kendisi. Ama o dinsiz kimse. Diyor ki, yani biz diyor, Musa'nın yaşayıp yaşamadığıyla alakalı, elimizde tarihi bir vesika yok. İyi, tarihi vesika olan, Hz. Muhammed Mustafa var. Ona tabi o, yakın ya. Tarihi vesikalarla dolu, yaşadığıyla alakalı, tazecik daha, terü taze duruyor.
Amacı o değil. Amacı dinsizliği aşılamak. Amacı ne? Amacı aklı ilahlaştırmak. Şu anda dünya üzerinde oynanan en büyük oyun bu. Sufileri ne diye suçluyorlar? Akılsızlıkla. Bakın dikkat edin. Siz aklı kabul etmiyorsunuz diyor.
Bana söylüyor, profesör diyor ki, aklı kabul etmiyorsunuz. Dedim biz ekmeği burnumuza götürmüyoruz hocam dedim. Nasıl yani dedi. Biz sufiler dedim, ekmeği kulağımıza da götürmüyoruz. Aklımız yerinde dedim. Aklını neden kabul etmeyelim ki dedim. Ben buraya İzmir'e geldim dedim. Aklımla geldim dedim. Trafik kurallarına uydum. Dönülmez yerde dönmedim dedim. Şu kilometre gideceksin dediği yerde, o kilometreyle gittim dedim. Aklımla geldim hocam dedim. Ben akılsız değilim. Ben aklı ilahlaştırmıyorum. Aramızdaki fark bu dedim. Sen İbrahim Aleyhisselam'ın ateşin onu yakmadığını, aklın kabul etmediği için inanmıyorsun dedim.
İnanmıyorum dedim. Ben inanıyorum. Aramızdaki fark bu dedim. Ben dedim İbrahim'i ateş yakmadı Allah'ın emriyle. Ben buna inanıyorum dedim. Sen buna inanmıyorsun dedim. Allah Adem'i topraktan yarattı. Önce çamur yaptı, kardı tabiri caizse dedim. Sonra onu kuruttu dedim. Kurutulmuş testi gibi yaptı onu dedim. Öyle tabir ediyor. Sonra ona can üfledi diyorum. Ben şimdi kabullenmiyor. Yüksek kimya profesörü kendisi. Uluslararası bir üne sahip. Bu deterjancılar var ya, bu hani, bu deterjancılarda çalışmış uzun müddet, o deterjancılarla işler yapmış, böyle devasa kimya üzerine, devasa bir adammış yani.
Ben böyle söylüyorum ya, bir de onun avanesi var, eşi var, kimya profesörü, arkadaşları var. Urla'da böyle bir şey yapmışlar. Site, bütün bu böyle devasa profesörler toplanmışlar. Her biri de ateist. Hepsinin ortak inancı şu, dünyaya nüfus fazla, azaltılması lazım. Ama hastalıklarla azaltılması lazım, ama savaşlarla. Tam bir Darwinistler. Tam. Biz böyle çatır çatır, bunun müzakeresi oluyor. Ben ona dinin, dinin akıl üstü olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Diyorum ki, din akılsız değildir. din akıl üstüdür. Çünkü din ilahidir.
Allah'ın vahiyidir. O yüzden akıl üstüdür. Akıl, onu idrak edebildiği yere kadar idrak eder. Akıl, onu ihata edemez. Sarıp, sarmalayamaz. dinin bir hükmünü ancak akıl kapasitesi kadar, bilgisi kadar idrak eder. Aklın idrakini daha da genişletecek olan kalbidir. eğer kalp çalışmazsa, akıl darda kalır. Küçücük, kuş beynlidir o. Normal insan kafası, kafası gibi vardır. İçindeki beyni de, normal beyindir. 150 gram, 170 gram, neyse. Ama, akli melekeleri, kuş beyni gibidir. Sebep, çünkü o akıl, ancak kalbi, ferasetle, idraki artar. kalbi feraset olmazsa, akıl idraki genişlemez ve derinleşmez.
Tabiri caizse, akılsız bir kimsedir o. Bakın, akılsız bir kimsedir. O, üç tane üniversite bitirmiş olsun, yedi tane profesörlük ünvanı olmuş olsun, ama, kalbi feraseti yok ise onun, o kimsenin aklı, din meselesinde apışır kalır. sebep, çünkü kalbi çalışmıyor. Dedim, aramızdaki fark bu. Sen dedim, Nuh'un da, bir gemiyle, dedim, Nuh'un da, tufanına inanmıyorsun, ve Nuh'un, bu nasıl canlıları, gemiye aldı diye, dedim ben, bunu da dedim, kabullenmiyorsun. Evet dedi, nereden biliyorsun dedi, bana. Dedim, acaba senin kalbini okuyan mı var, dedim ya. birisi dedim, hırsızlık yapıp, bana mı söylüyor, dedim ben, ben böyle şeylere inanmıyorum, dedi.
İyi dedim, tefekkür ettin mi, dedim. Yani, Nuh dedim, nasıl bir gemi yaptı, teknolojisi neydi, bugünkü teknolojiden, daha ileri bir teknolojiye sahipse, ne yapacaksın, dedim. Nasıl yani, dedi. Dedim, siz hücreleri topluyorsunuz ya, dedim. evet, dedi. Ya Nuh, dedim, böyle hücreleri kulonladıysa, topladıysa, ne yapacaksın, dedim.
Öyle ya. Şimdi, bugünkü düşüncemizle düşünüyoruz, daha ilerisi aslında. Ona söyledim, dedim, bu daha ileri bir teknoloji de, sen, dedim, farklı düşünesin diye böyle söyledim, senin alınacağın dilden, dedim. Bu daha ileri bir teknoloji, dedim. Nuh Aleyhisselam'ın teknolojisine henüz daha ulaşılmadı, dedim. Hiçbir peygamberin teknolojisine ulaşılmadı daha. Dünyamız, dünyadaki akılperestler çok geriler, çok geriler, çok. Aldatıyorlar bizi, teknoloji şu kadar ilerledi, şu bu kadar ilerledi diye. Kandırıyorlar bizi, ütüyorlar, sömürüyorlar bizi.
Teknolojinin filan ilerlediği yok. Sömürü ilerliyor. Sömürülüyorsunuz. Allah affetsin. Dünyanın dışına çıksalar, ne teknolojiler görecekler? Ne teknolojiler görecekler? Bir vasıtaya bile ihtiyaç yok. Belli paraleller içerisinde, belli perdeler içerisinde. O perdelerden dışarı çıkınca, değişik vasıtalara ihtiyaç var. Vasıtasız gidip geliyor millet. Arabasız. Sen arabayla gideceğim, geleceğim diye uğraşıyorsun. Zorluk sana, zorluk yok, belli perdedeki varlıklara. perdenin dışına çıkarsa araç lazım onlara. Öbür türlü araç lazım değil.
Siz zannediyorsunuz ki herkese binek lazım. Değil. Ha, miraçta, hani var ya örneği, o hızda, o perdeler arasında yürünülecekse, o zaman ayrı. Öbür türlü yok. Yani dünya şu anda bataklık. Gerçekten dünya, teknolojik olarak da bataklık. İnsanlık olarak da bataklık. İnsanlar ademiyeti yakalayamıyorlar. Ademiyeti yakalayamadıkları için insanlar çok geriler. Yani kendi kendimizi biz dev aynasında görüyoruz. Çok geriyiz. Her yönden geriyiz. Her yönden geriyiz. İnsan, cennet nimetine mazhar olacak bir varlık.
Sizin havarilerden ne farkınız var? Onlar da insandı. Sizin Musa'nın ümmetinden ne farkınız var? Onlar da insandı. Onlar cennet nimetiyle nimetlendi. Demek ki uzak değil. Bunu bilen İseviler, havariler dediler ki, bize de cennet nimeti. Söyle Rabbine, gökten sofra indirsin. Gökten sofra indi onlara. Demek ki bu dünyadaki elmaya, portakala, domatese de ihtiyacın yok. İhtiyacın yok aslında. Ama aşağılarda dolaştığımızdan, ademiyeti yakalayamadığımızdan, ekmeğe, suya ihtiyacımız varmış gibi görünüyoruz.
O yüzden ekmeğin, suyun peşinden koşturuyoruz. Hani Hazreti Mevlana diyor ya, sen diyor, ekmeğin, suyun peşinden koşacak bir varlık değilsin. Halifesin. Ne amma diyor, ekmeğin, suyun peşinden koşuyorsun. Çok geriyiz çünkü. Allah bizi affetsin. Akıl bahisleri, hüküm sürdüğü sırada, Ömer'le Ebu'l-Hakem sırdaştı.
Ömer, Hazreti Ömer Efendimiz. Ebu'l-Hakem dedi, sonradan Ebu Cehil olan Ebu'l-Hikem. Yani hikmetin babası olarak anılan kimse. Yani normalde, o tabii, asıl adı, Amır. Onun. Kureyş'in mahzun koluna mensup bir, hem tüccar, çok zengin, hem aynı zamanda da, böyle, felsefesi kuvvetli bir kimse.
Ama, çok da zengin. Kureyş'in en ileri gelen, insanlarından birisi. Sözü dinlenilen bir kimse. Aynı zamanda da zalim. Çok zalim. İntikamcı bir kimse. Kendi kız kardeşini dahi hapsedecek. Kendi kardeşini dahi hapsedecek zalimlikte. O kadar zalim ki, zalimliğiyle ün salmış. Lakabı ne? Ebu'l-Hikem. Öbürki kim? Hazreti Ömer. Radıallahu anh Hazretleri. Bunlar, tabiri caizse, kendi kavimlerinde, aklın dahisi gibi, her ikisi de.
Aklın dahisi. her ikisi de cesaretli, her ikisi de secahatli, her ikisi de cesur. Her ikisi de, dediğim dedik, çaldığım dedik diyenlerden. Her ikisi de kuvvetli, her ikisi de müşriklerin içerisinde, en fazla, sözü dinlenilen, iki, lider, seviyesindeki kimse, birisi, Amr, yani, sonradan, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri, Ebu'l-Hikem diye anılan Amr'ı, Ebu Cehil diye ismini değiştiriyor.
O, Ebu Cehil ismini koyan ona, Hazreti Muhammed-i Mustafa. İşte bunların ikisi de, çok samimi arkadaşlar. Hazreti Ömer Efendimiz, o gün için, Kureyş Devleti'nin, Dışişleri Bakanı. Dikkat edin. Hazreti Ömer Efendimiz, müşrikliğinde, Kureyş, hani Mekke, şehir devletinin, Dışişleri Bakanı. Bütün yazışmalar, onun elinden geçiyor. Bütün antlaşmalar, onun elinden geçiyor. Böylesine, aklın, dahisi gibi bir kimse, onun da hali vakti yerinde, o da güçlü, kuvvetli bir kimse, hem ekonomik olarak, hem devlet gücü de var onda. Ama, öbür Amr'da, yani Ebu Cehil'de, ekonomik güç var.
Hemen hemen, Kureyş'in, zenginlikte, en ileri gelenlerden birisi. Mesela, Bedir Savaşı'nın, müşrikler tarafından, müşriklere ait olan, bütün, savaş masraflarını, kendisi karşılıyor. Bu kadar zengin. Bütün Bedir Savaşı'nın masrafları, bu Ebu Cehil'e ait. Sonra, oğlu İkrim'e onun. İkrim'e de ne? Müslüman oluyor sonradan. İkrim'e Müslüman olunca, çok düzgün bir Müslüman oluyor. Çok düzgün bir Müslüman olunca, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, onu, onun zamanında mı olacak, sonra mı olacak? Onu vali tayini diyorlar. Şimdi karıştırmayayım diye böyle ortada bırakayım.
Vali oluyor İkrim'e. Oğlu onun o. Bakın oğlu İkrim'e. Radiyallahu anh Hazretleri. İşte, o hani, hatta bazı rivayetlerde, onun da adının Ömer olduğu söylenir, Ebu Cehil'in. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Allah'a yalvarıyor, dua ediyor. İki Ömer'den birisini diyor. Bana nasip eyle, ona iman nasip eyle. Hani Müslümanlar kuvvetlensin diye. çünkü bu Ebu Cehil olan Ömer, Müslümanlara öyle eziyet ediyor ki, Mekke döneminde. Mesela Müslümanların alışverişlerini komple kesiyor. Birisi geliyor, Müslümana diyelim ki, örnekliyorum, on çuval buğday satıyor, değil mi? Kaça sattın sen ona diyor, on çuval buğdayı? Örneğin, beş liraya sattın.
Al gel o buğdayları diyor. Al sana yedi lira. Hem korkuyorlar, hem güç var. gidiyor, Müslümana sattığı buğdayı geri alıyor, yedi liraya Ebu Cehil'e satıyor. Örneğin. Veyahut da, pazara birisi bir mal getirdi, değil mi? Kaç para verdi o? Beş lira verdi, değil mi? Ona hiç kimse altı lira fiyat biçemiyor. Korkularından. Kim biçiyor? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. O dışarıdan gelen bedevi diyor ki, burada diyor, emin kim vardır? diyorlar ki, Muhammed vardır. Emin insan o. Alıyor malını ona gidiyor. Diyor ki, ey Muhammed. Sonradan Ebu Cehil oluyor ama, bu diyor, Amr, benim malıma diyor, işte dört lira fiyat biçti diyor.
Ondan sonra, bakıyor Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, bunun hakkı diyor, sekiz lira. Sen alır mısın diyor. Evet diyor Allah Resulü. Sekiz liradan Allah Resulü'ne satıyor sallallahu aleyhi ve selleme. Ebu Cehil koşa koşa geliyor evin önüne, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ile kavga etmek için. Evet. O kadar da böyle şedid bir kimse. İşte bunlar akıl dünyasında birbirlerine eş değerdeler. Birbirlerine yakınlar. İkisi de aklın dahisi. İkisi de aklın tabiri caizse, padişahlığının önünde el pençe durmuşlar. Kendi akıllarını ilahlaştırmışlar.
Allah muhafaza eylesin. Ama fakat diyor Ömer, akıl aleminden can alemine gelince, can bahsinde Ebu'l Hakem, Ebu Cehil oldu. Ama ikisi de bunlar aklın dahisiydi. Ama Hazreti Ömer radıyallahu anh Hazretleri, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin huzuruna gelip, İslam olunca, ve mana alemiyle, tanışınca, gönlü, manaya açılınca, o zaman yer değiştirdiler.
O Ebu'l Hakem olarak, yani nitelendiren, hikmetin babası olarak nitelendiren, az Ebu Cehil oldu ve Hazreti Ömer radıyallahu anh Hazretleri de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin en has dostu oldu. Dost'a dost oldu. Dost'a dost olunca artık o ayrı bir Ömer oldu. Ve o hale geldi ki, İçinizden dedi, şeytan en fazla Ömer'den korkar dedi. İçinizde dedi, şeytan en fazla Ömer'den korkar dedi. Benden sonra bir peygamber gelecek olsaydı, o Ömer olurdu dedi. Ve aynı zamanda da iki cihan güneşi Hazreti Muhammed'in Mustafa'ya ne oldu? Dünür oldu.
Dostlukları, kardeşlikleri, yoldaşlıkları ebedi oldu. Ebedi oldu. İşte o Ömer, dinle tanışınca, dinin manasına erince, asıl kendisi mana aleminde at koşturmaya başladı. Öbürkü de Ebu Cehil oldu çıktı. Rabbim bizi Ebu Cehillikten korusun işte Allah. Ebu Cehil, cana nisbetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl bakımından kamildi. Yani Ebu Cehil manaya bakılınca cahildi. Ama akıl ve duygu noktasında kamil bir kimseydi. Yani o böyle aklı noksan bir kimse değildi. Veyahut da duyguları çalışmayan duygusuz bir kimse de değildi.
Ama o ne yazık ki kalbi dine açılmadığından, dine doğru yol almadığından manadan uzak kalıp Ebu Cehil olarak kaldı. Rabbim bizleri muhafaza eylesin inşallah. Akıl ve bahsi bil ki eser yahut sebeptir. Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir. Akıl bil ki eser veya yahut sebeptir. Akıl sebebe, müsebbibe bakar. onu sebepler dairesinde yürür. Der ki yağmurun yağması için rüzgarın esmesi lazım. Rüzgar eserse yağmur yağar. Rüzgar işte eserse yağmur yağar. Sıcaklık derecesi bir oradan bu oraya oynayacak. Yok işte rüzgar bulutları toplayacak. Şu şunu yapacak, bu bunu yapacak. Akıl bunu böyle hükmeder.
O sebepleri toplar, aklıyla hükmeder. Doğru mudur? Evet. Bunu inkar etmiyoruz. Dikkat edin. Bu doğru mudur? Evet. Bunu inkar etmiyoruz. Sufi topluluk olarak. Akıl sebepleri araştırır. Sebeplerden müsebbibe gider. Böylece kendince, kendi yolu vardır. Aklın kendince bir yolu vardır. Biz bunu reddetmeyiz. Ama biz bunu dinden üstün görmeyiz. Akıl çünkü bir şeyin sebebini, müsebbibini bulamazsa, onun aritmiyetini bulamazsa, denklemini bulamazsa, reddeder onu. Ben buna yetişemedim, ben bunu bulamadım.
Aciziyetini görmez. Reddeder, böyle bir şey olmazlar. Biz reddetmeyiz. Din ise söz konusu olan. Deriz ki, evet biz bunu anlamakta güçlük çekebiliriz. Bunu idrak etmekte zorluk çekebiliriz. Bunu anlamadık, idrak edemedik. Bunun matematiğini bulamadık. Geri kaldı bizim matematiğimiz bunu bulmakta deyip, aklımızın aziyetini koyarız orta yere. Deriz ki, bununla alakalı daha çalışma yapmamız lazım. Yani, asayı vur can, deniz yarılacak ikiye. Bunu akıl kabul etmiyor şu anda. Ama biz buna iman ediyoruz. Evet, Allah ayet-i kerimede böyle geçirmiş, biz buna iman ettik. Bunda bir sıkıntı yok. Ama öbürküye iman etmiyor. Diyor ki, böyle bir şey olmaz. Akla mantığa aykırı.
O yüzden diyor, biz bunu diyor, kabul etmeyiz. Hadisleri de öyle diyorlar ya şimdi. Hadislerde akıl mantık arıyorlar. Akla mantığa uygun değilse atarız biz bu hadisi diyor. Kendi aklını hadis-i şeriften üstün görüyor. Peygamberden üstün görüyor. Bu akılperestlik, bu aklı ilahlaştırmak. Allah muhafaza eylesin. Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir. Maneviyat ise büsbütün şaşılacak bir şeydir. Orada aklın önergeleri, aklın yönergeleri geçmez. Bakın geçmez. Yani, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ellerinden, parmaklarından su aktı. Bütün sahabe susuzluğunu giderdi. Aynı eliyle bir avuç toprak kattı, gülle oldu, top oldu, mermi oldu.
Aynı elle biatlaşma aldı. Allah dedi ki, onun elinin üzerinde Allah'ın eli vardır. Aynı el, aynı el. Sütten bir yudum içti, dağıtın herkese dedi. Bir tas süt. Bütün sahabeye yetti. Kadınlara da yetti. Tekrar getirdiler tası kendisine. Bir daha içti. Ebu Hureyri dedi, iç ya Ebu Hureyri. İçti, bir daha iç dedi. İçti, bir daha iç dedi. Bir daha iç dedi. Aynı el. Bakın, aynı el. Şu anda materyalist, şeytani kafaların kabul etmediği şeyler bunlar. İmam Hatip'teki çocuklara da bunları reddiyeler yazıyorlar. Böyle bir şey olmaz. Bunlar hikaye. Veya en sıkıntılı kamer meselesi. Ayın ikiye bölünmesi meselesi.
Aynı el, ayı ikiye böldü. Allah'ın izninden. E şimdi baktığımız zaman buna akılperestler, aklını ilahlaştıranlar, aklını dinileştirenler, aklını kutsallaştıranlar, aklını dinden üstün görenler, bunları kabul etmiyor tabii. O yüzden manevi mesele veyahut da din, akıl üstü bir şey. Aklı şaşkına çeviren bir şey.
Aklı şaşkına çeviren. Tabii materyalist bir din öğretisi alanlar, bakın materyalist bir din öğretisi, akılperest bir din öğretisi alanlar bunları kabul etmiyorlar. Bu dünya üzerinde Müslümanların içerisinde pimi çekilmiş, el bombası gibi dolaşan gruplar bunlar. Akılperest bir din öğretisi alanlar. Aklı ilahlaştırılmış bir din öğretisi alanlar. Onlar diyorlar bu hadis akla mantığı, mantığa uygun değil. At kenara. Ve ahmak bin yıl sonra nasıl bir akla sahip olacak bu insanlar biliyor musun? 500 yıl sonra bu insanlar hangi akla sahip olacaklar biliyor musun? Belki de şu anda senin aklının almadığı şeyi o gün onlar gözlerinin önünde yaşayacaklar.
Dün miracı kabul etmeyen müşriklerinin tohumları bugün Mars'a gideceğiz diye uğraşıyorlar. Mars'a gitmenin hesaplarını yapıyorlar. Mars'a gitseler daha ileriye gitmenin hesabını yapacaklar. Bundan 1400 yıl önce Mars'a gitmeyi, gezegenlerin arasında dolaşmayı kim düşünebilirdi? Kimse düşünemezdi. Ve derlerdi ki bu kabul edilebilir bir şey değil. Bakın bu kabul edilebilir bir şey değil. Bir anda Mekke'den hatta Beytullah'tan Kudüs'e, Mescid-i Aksa'ya gitmeyi hafzaları almadı. Akılları almadığı için reddettiler. Dediler ki bu akıl mantığı uygun değil.
Böyle bir şeyin yaşanması da mümkün değil. İşte din söz konusu olursa akıl mat oluyor. Akıl mat oluyor ama aynı zamanda da akıl dinin karşısında iman ettiyse hayrette kalıyor. İman etmediyse şaşırıp apışıp kalıyor. Reddediyor. Allah muhafaza eylesin. Ey nur isteyen, can ziyası parladı, lazım, mülzem, nafi, muktezi kalmadı.
Bir gören kişinin nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği meydandadır. Diyelim, inşallah Allah ömür verirse, Cenab-ı Hak nefes verirse önümüzdeki hafta buradan devam edelim. Saat çünkü 10'a geldi. Sizin daha fazla vaktinizi almayayım inşallah. Bizim çenemiz düştü mü? Durmak bilmiyor. Biz anlattıkça anlatırız burada sabaha kadar. O yüzden Allah izin verse bunu da önümüzdeki haftadan devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha'ma selavat. Amin.
Eş-Mahin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.