Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 2 Ekim 2022 · 1:01:51
Ey zübillâhim Önè şeytân 사ğıd checkpoint.cek-i Bismillâhin râhmanu râhîm. Eftalen zikr-i faâlemânehûacağım. Hak Muhammede Resûlullah cêmî'en enbiîâyu vel mûrselîn ve elhamdülillâhi rabbil âlemin. Selâmu uleyküm.
Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâAllah. Cenâb-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve sünnet-i seneye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Kur'an ve sünnet-i seneye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hak yolunda mücadele eden, koşturan, cihad eden, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden, batıla karşı mücadele eden, son batıl kalesi yıkılana kadar cihattan geri dönmeyen kullarından eylesin. Ecmayın, geçen hafta can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir? Zahiri duygudan gizli bir söz.
Burayı okumuştuk. Burayı okuduktan sonra şerh etmeye çalıştık en son. Bugün de can kulağı ile can gözü, zahiri duyguya yabancıdır. O duygu, bu duygudan bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta müflistir. Buradan devam edeceğiz. Değerli kardeşler, mesleminin öyle enteresan beytleri vardır. Bu beytler eğer düzgün okunup, düzgün anlaşılmaz, düzgün şerh edilmezse Allah muhafaza eylesin, insanı yanlışlığa götürür.
Bugün okuyacak olduğumuz beytler de böyle tabiri caizse anlaşılması zor olan, hatta ehli sufice, mahrem beytler olarak tasavvur edebileceğimiz beytler. Ama bunları böyle üstün körü geçmek, ilimi örtmek olacak. O yüzden böyle üstün körü de geçmek istemiyorum. İlim örtüsünü de istemiyorum. Bu böyle bu akşamki sohbette, geçen haftaki sohbet gibi biraz sufi mahremiyetinin üzerine kurulu. O yüzden bunu sufi mantalitesi açısından değerlendirip, sufi aklınca bunun üzerinde yürümek gerekir. Eğer sufi aklı mantalitesi olmaz ise, bunu anlamakta güçlük çekeriz, bunu anlatmakta da güçlük çekeriz. O zaman beyti okup geçmemiz lazım.
Bu da bizim tarzımız değil. O yüzden biz beytleri okuyup, anlamaya, idrak etmeye, bu beytten hangi ayet-i kerimenin açılımı oldu, hangi ayet-i kerimeyi tefsir etti diye, onun üzerine kalbimizi yormaya çalışıyoruz. Aklımızı değil, kalbimizi yoruyoruz. Bu o yüzden, hani geçen haftaki de öyleydi, bu haftadaki de öyle. İnşallah siz de kalp kulağıyla dinlemeye çalışın inşallah.
Biz de kalp diliyle konuşmaya çalışalım ve odağımızı kaçırmayalım inşallah. Can kulağıyla, can gözü zahire duyguya yabancıdır. Can gözü diye bahsettiğimiz şey, manevi göz. Hani, gören gözü olurum, duyan kulağı olurum, hadisi kutsisinin insan üzerindeki ve hatta bir mümin üzerinde, bir sufi üzerindeki tecelliyatı. O zaman bu can gözüyle, can kulağı, zahiri göz ve zahiri kulak, zahiri duyguya kapalı olan yer.
Yani burada artık mana çalışıyor. Burada kalp gözü var, burada kalp kulağı var. Bu mesele kalp gözü, kalp kulağı, kalbi çalışanlar için, sufiler için geçerli. O duygu bu duygudan bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta müflistir. Yani akıl ve duygu burada iflas etmiş vaziyette. Normal akılla, normal duyguyla vahyin anlaşılması veya normal duyguyla, normal akılla rüyanın anlaşılması veyahut da ilhamın anlaşılması mümkün değil.
Ve peygamberlerin, velilerin o duyduğu, gördüğü vahiy tecelliyatları, peygamberlerin, velilerin, mürşidi kamillerin, evliyaların, sufilerin gördüğü, duyduğu vahiy tecelliyatları, normal aklın, gözü ve kulağın anlayacağı haller ve tecelliyatlar değildir. Bunları normal akıl idrak edemez.
Çünkü normal bir akıl, o güne kadar almış olduğu bilgi neticesinde ona gider. Normal akla göre ateş yakıcıdır. Ama kalbi akla göre ateş yakıcı olmayabilir. Sebep? Ateşin içerisine girebilir bir sufi. İbrahim'i ateşin yakmadığı gibi. İbrahim'i seven kız çocuğunun kendisini ateşe atıp yakmadığı gibi. Veyahut da hani bir zalim Yahudi padişah vardı, inananlara ne yaptı? Kuyular kazdırıp ateşe atıyordu. Ne zaman ki ateşe atılanlardan birisi yanmadığını görünce, dedi ki atın kendinizi. İnananlar ateşe atmaya başladılar kendilerini. Bu sefer padişah onları engelledi. Dedi ki ateşe girmelerini yasaklayın.
Çünkü o manevi akıl ve göz, normal akıl ve gözle alakası yoktur. Onun çalıştığı gibi çalışmaz. Bedenin kulağı ve gözü olduğu gibi, manevi kalbin de kulağı ve gözü vardır. Manevi kalbin işitme ve görme tecellisinde her tarafından işitir ve görür. Siz şimdi duyarken, duyma yönünüz bellidir. Görürken de görme yönünüz bellidir. Ama manevi kulak ve manevi göz harekete geçti mi, o manevi duymanın ve manevi görmenin ciheti kalmaz, yönü kalmaz. Artık o işitendir. O işiten olunca, onun için kulağının mesabesinde veya kulağının işitme kilometresinde değildir o.
Veyahut da göz olarak, gözün görme kilometresinde değildir. Çünkü o manevi göz ve kulak, o kimsenin maneviyatına göre şekillenir, değişir. Maneviyatına göre, dağın arkasını görmeyi bırak, dünyanın bütün üzerini bırak, bütün kainattaki herhangi bir ulaşılmaz olan bir yeri de görebilir. Cismin kulağı ve gözü ise böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören manevi kalbin kulağını ve gözünü vücut kapatmıştır ve tıkanmıştır. Bu vücut gözü ve vücut kulağı manevi gözün ve kulağın tıkanmasına sebeptir. O yüzden sen vücut gözünü kapatmadıkça manevi gözün açılmaz. Zikrullah terbiyesinde bir kimsenin gözlerinin kapatılmasını istenmesinin disiplini budur.
Sen zahiri gözünü kapat ki manevi gözün açılsın. Ama yok senin gözün açık. Gözü açık rüya görüyorsun. Gözü açık hal görüyorsan o zaman gözünü aç. Ama yok, gözü açık hal görenlerden değil isen, gözü açık rüya görenlerden değil isen, sen haddini bil, zikrullah'ta gözünü kapat. Hadsizlik yapma, terbiyeye tabi ol. Eğer evet, sen gözü açık veya gözü kapalı da hal ve rüya görenlerdensen, o zaman tamam, sana söyleyecek bir sözüm yok. Ama yok, sen öyle değil isen, sen zikrullah yaparken gözlerini kapa. Sen zikrullah yaparken manevi kulağının açılmasını istiyorsan normal zahir kulağını tıka. Kim nasıl zikrullah ediyor, sen ona bakma.
Onun vardır bir memuru, amiri. Elleme, o memur, amir kimin nasıl zikrullah yaptığını duysun. Seni ilgilendiren bir şey değil. Sen zikrullah'ta nerede olursan ol, hâlâ da gözünü açıp, etrafa sen fildir fiş gözlerle bakıyorsan, senin maneviyatla ilgin alakan yok. İster zâkir ol, ister nakip ol. İstediğin esmâyı al. Yok. Senin gözünü açma müsaaden, ancak gözü açıkta hal görmeye başladığında olacak. Ona gözü açık rüya görmek denir. O yüzden getirin bir gözü açık rüya gören, onun şeyhliğini yazayım, icazetini vereyim, o şeyh oldu diyeyim. Gözü açık rüya halden de yukarıdadır çünkü.
O görünen halden de yukarıdadır. İşte o manevi gözün açılmasını istiyorsan, o vücut gözünü kapat, etrafla ilgilenme. Manevi kulağının açılmasını istiyorsan, etrafa kulağını kapat, etrafla ilgilenme. Zikrullah'ta ilgilenme. En büyük iştir Allah'ı zikir. Ve cemaatle yapılan Allah'ı zikir, yapılmış olan ibadetlerin hepsinden de üstündedir.
O yüzden sen o ibadeti yaparken kendinden kesil, kendini unut, kendini kaybet. Fena ol orada. Orada fena ol. Yoksa sen de benim gibi olacaksın sonra zahiren gelip gidenlerden eyleyeceksin. Allah muhafaza eylesin. Bu vücuda ait olan bu akıl, vücuda ait olan kulak, vücuda ait olan göz, o vahyi işitmekten, vahyi görmekten, vahyi idrak etmekten uzaktır.
O yüzden sen bu vücudun aklına, sen zahiri işlerde güven. Vücudun gözüne ve vücudun kulağına zahiri işlerle alakalı, dünya işleriyle alakalı kullan. Sen sufilikte, maneviyatta onlar geçerli değil. Onlarla olan kapını kapat. Onlarla olan kapını kapatmazsan, o zaman sen manevi olarak yol yürüyenlerden olmazsın.
Çünkü bu akıl, vücudun aklı ve mantığı asla ve asla manevi akıl ve mantığı kabullenmez. Zaten birbiriyle uzaktırlar. Manevi tecelliyatlar, manevi vahyi ilhanlar vücut aklıyla anlaşılması ve çözümlemesi mümkün değildir. Cebir meselesi, aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı.
Cebriye kısaca açıklamak gerekirse, insanların kendilerine has bir iradeye sahip olmadığını, zihni ve ameli bütün fiillerinin ilahi gücün zorlayıcı tesiriyle meydana geldiğini savunanların mezhebidir. Yani o kimse içki içti, cebriyeden dolayı içti. O kimse namaz kıldı, cebriyeden dolayı namaz kıldı.
O kimse katil oldu, cebriyeden dolayı katil oldu. İlahi takdirle ve ilahi takdirin zorlamasıyla o ne yaptıysa yaptı. Buna biz kısaca cebriye mezhebi diyoruz. Bizim için bu sapık mezheplerden birisidir, cebriye mezhebi. Cebriye meselesi, aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı. Hz. Pir buradaki cebriyeden kastı bildiğimiz bu zahiri cebriye mezhebiyle alakalı değil.
Yani bunu neden burada bu beyti söylemiş diye kendimce daha önce okunan beytlere bakınca ben bu beyti oraya bağladım. Yanlışlık yapabilirim tekrar söylüyorum. Hani geçen hafta iki şıktan birini üstün tutar, üstün tuttuğunu yaparsa o da yine haktandır beyti vardı ya hatırlarsanız. Bu onunla alakalı bu beyt. Yani ister delalete giden yolda olsun ister hidayet yolunda olsun.
İki yoldan birisini üstün tuttu, üstün tuttuğu yolda haktandır beyti cebriye kokuyor. Eğer bunu zahir olarak biz bunu anlamaya çalışırsak bunda cebriye kokusu var. Ama yok bunu yine manevi akıl, manevi göz, manevi kulak üzerinden yürürsek o zaman burada iş değişmiş oldu. O manevi gözle, manevi akılla bu meselenin içerisinden çıkmaya çalışacağız.
Ve bu beyti hani daha önceki o iki yoldan birisine de gitse o haktır beyti o zaman cebir olarak görmemeliyiz. Çünkü hakiki manada aşık olanlar, hakiki manada sufi yolunda gidenler Kur'an ve sünnet yolunda yürürler. Onların her hal ve hareketleri, her tavır ve davranışları Kur'an ve sünnetten ölçü alaraktan yürürler.
Kur'an ve sünnet ölçüsü olmayan bir sufilik yolu sapıklıktır, sapkınlıktır. Kur'an ve sünnet ölçüsüne dayanmayan bütün yollar sapkınlıktır ve delalettir. Önce bunu yerli yerine koyalım. Bu sözler, bu davranışlar, bu fiiliyatlar kimden gelirse gelsin, eğer Kur'an ve sünnete uygun değil ise, o sapkınlıktan başka bir şey değildir.
Bizler, herkes kendinden mesul, birinci derecede. Bizler, Allah ve Resulünün yoluna tabi olmaya çalışan, hem düşünce hem ameli bakımdan, hakiki manada tevhidin gerçekleşebilmesi için uğraşırız. Sufilerin ilahi iradeye teslimiyetini, yani her haliyle fena fillah olması ve her şeyin ondan ve onunla olduğunu inanmasını isteriz.
Bu bizim sufilik yolumuzun ana kaideleridir, ana distrudur. Ve biz her şeyimizi kapsayan, teslimiyet halini anlamayanlar, bu halimizi cebir olarak anlayabilirler veya cebir olarak anlaşılmış olabilir. Buna akılları yetmemiş, bu hali anlamamışlardır. Biz Kur'an ve sünnete teslim oluruz. Her halimizde, her davranışımızda, her düşüncemizde, her fikrimizde o kadar teslim oluruz ki, kendi heva ve hevesimizi, kendi nefsimizi, kendi aklımızı, kendi duyularımızı ve duygularımızı bir kenara koyarız. Söz konusu olan din ise ve söz konusu olan dinin hem akidevi, yani düşünce sistemi ise, hem ameli sistemi ise, biz Kur'an ve sünnet iseniye tam teslim olur, bu konuda aklımızı o teslimiyete rağm ederiz.
Dikkat edin, aklımızı Kur'an ve sünnete rağm ederiz, hizmetçi ederiz. Oraya aklımızı, oraya teslim ederiz. Biz bana göre demeyiz, Kur'an bir şeye hükmetti ise, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir şeye hükmetti ise, biz bana göre demeyiz. Bütün din ve sufilik anlayışımızı ve algımızı Kur'an ve sünnet üzerine bina ederiz. Ve Kur'an ve sünnetin bizden istediği, şeksiz, şüphesiz, amasız, niçinsiz, nasılsız bir teslimiyet sergileriz. Ve bizim bu teslimiyetimizi anlamayanlar, bu teslimiyetimizi idrak edemeyenler, edemeyen din cahilleri, sufi cahilleri bizi cebriyeye düşmüş gibi görebilirler.
Hayır, bizim bu halimiz cebriye değildir. Biz kendi ihtiyarımızla, kendimiz oraya kendimizi teslim ederiz. Teslim ettikten sonra da onun üzerinde bir yorum yapmayız. Kendi irademizle biz Kur'an ve sünnete teslim oluruz. Şimdi, aşığın bu manada artık teslim olduktan sonra kendisine ait bir istemi söz konusu değildir.
Bu manada sufi sadece ve sadece Rabbini ister. Sadece ve sadece Rabbine yakınlık ister. Böyle bir yakınlığı arzular ve her ne gelirse sufi için ondan ve onunladır. Rabbinin fiilleri yoluyla tecelli ederek kulundan artık ihtiyarını soyup almıştır. Kul o kadar yakınlık istemiştir ki kulun o yakınlığı istemesiyle Cenab-ı Hak onun üzerindeki tecelliyatıyla kula ait olan iradesini soyup kendi iradesini almıştır.
Yani kabul etmiştir. Kul geldi bu kapıya kadar kapıyı çaldı ısrarla dedi ki beni içeri al. Ben senin sıfat ve fiillerinde fena olmak istiyorum. Ben kendime ait aklımı, fikrimi, duygumu, düşüncemi bu kapının dışında bırakıp bırakıp artık senin fiillatlarının, senin sıfatlarının tamamıyla tecelliyatının altına girmek istiyorum diye kul kendi ihtiyarıyla kapıdan içeri girdi.
Ve o kapıdan içeri giren kulun kendisine ait bir ihtiyarı, kendisine ait bir fikri kalmadı. Ve kul bu saatten sonra, bu halden sonra baktı ki kainattaki bütün fiiller, kainattaki bütün tecelliyatlar Rabbinin fiiliyatı ve Rabbinin sıfatlarının tecelliyatı. Ve bunu görür görmez de kul o Cenab-ı Hak'ın muamelesine göre hareket etmeye başladı.
Ve o kul artık bütün fiil ve tecelliyatların, sıfatların altında durduğundan dolayı ve kendi heva ve hevesinden, kendi nefsaniyetinden hareket etmediğinden dolayı o kafirleri, o kafirleri siz öldürmediniz. Fakat Allah öldürdü. Ey Muhammed! Kafirlere attığın zaman, aslında sen atmadın. Fakat Allah attı. Sırrına kavuştu. Çünkü ondan sudur eden fiiliyatlar artık onun fiiliyatı oldu. Kendi nefsiyle alakalı bir şey kalmadı. Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kime şu rızıktan kendisi istemeksizin ve beklemeksizin bir şey verilirse onu alsın ve rızkında genişlik sağlasın.
Eğer durumu iyi değil, durumu iyiyse onu kendisinden daha muhtaç olanlara versin. Ahmet ve Müsnet, İmam Malik ve Nesai'de geçiyor. O zaman kulun burada artık bir isteği yok. Kulun bir ihtiyarı yok. Ve kula kendiliğinden bir rızık gelirse, kendiliğinden gelen her şeyi kul artık gönderenin de, verenin de o olduğunu anladı.
O olduğunu anlayınca ona itiraz etmedi. Ona hayır demedi. Çünkü bu hale gelen bir kul, şeyhenillah demez hiçbir kimseye. O teslim oldu. O yüzden ona her ne gelirse, ondan ve onunla geldi. Onu reddetmek, ondan gelenin reddetmek hükmüne girmiş oldu. O çünkü sıfatların tam olarak tecelliyatında. Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretlerine de, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şeyler göndermişti. Hazreti Ömer Efendimiz ona dedi ki, Ya Resulallah benim bir şeye ihtiyacım yok. Onu ihtiyaç sahiplerine gönderseydin. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki, Onu al.
Dilersen kendi malına kat, dilersen sadaka ver. Sen istemeksizin, beklemeksizin, bu maldan sana bir şey gelirse, verilirse, onu al. Böyle olmayan malın da peşine düşme. Böyle olmayan bir malın da peşine düşme. Yani, sen hiç kimseden hiçbir şey isteme. Bu bizim sufilik yolumuzun kaidesidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ashabtan özel olanlara, bakın bunun altını çiziyorum, bu eğitimi verirdi. Ebu Zergifari gibi, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz gibi, Hazreti Ömer Efendimizin oğlu Abdullah gibi, Hazreti Ali radallahu anh hazretleri gibi, onlara bu eğitimi verirdi. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz, hani devesinden inip kırbacını almıştı. Demişlerdi ki, Ya Emir el Müminin, bize söyleseydin, biz kırbacını verseydik. Dedi ki, hem dostum, hem arkadaşım, hem peygamberim olan, Muhammed-i Mustafa'ya söz verdim. Hiç kimseden hiçbir şey istememeye, devinizin üzerinde düşen kırbacınız dahil. Yine Ebu Zergifari'ye böyle bir şey dendi.
Ebu Zergifari dedi ki, hem dostum, hem arkadaşım, hem peygamberim olan, Muhammed-i Mustafa'ya, sallallahu aleyhi ve selleme, söz verdim. Hiç kimseden hiçbir şey istememeye, ayakkabının bağı olsa dahi, kıymetli dostlar, sufilik, hiç kimseden hiçbir şey istememenin üzerine kuruludur. Bu kibirlilik değildir. Bu zühttür. Ve ihtiyacın olmayan bir şey verilirse, onu ihtiyaç sahiplerine dağıtman da, zühtün zühtüdür. Asıl züht, insanlardan bir şey istememektir. Züht, kendi kendine kendini fukara etmek demek değildir. Züht, çalışmamak, tembellik etmek değildir.
Züht, Allah'tan başa, hiç kimseden, hiçbir şey istemeyip, beklememektir. Sufilikte züht, şeyhlik istememektir. Makam istememektir. Mevki istememektir. Sufilikte züht, asla ve asla, dervişlerden geçinmemektir. Onlardan kendi nefsine, kendi özel hayatına bir şey istememektir. Evet, icazet isteyen bir sufi, asla ve asla, sufi yolunda değildir. Şehlik isteyen bir sufi, asla ve asla, şeyhlik yolunda değildir. Ona bir şey verilirse, alır kabul eder. Reddetmek de, Allah ve Resulünün verdiğini, reddetmektir. Dikkat edin sözlerime.
Bir üstad, size şeyhlik verirse, onu reddedemezsiniz. Alır kabul edersiniz. Sizi şeyh ilan etmiştir. Ben bunu reddediyorum, diyemezsiniz. Ama bir üstada da gidip, şeyhlik isteyemezsiniz. Ondan şeyhlik isterseniz, siz dilenci olmuşsunuzdur. Sufilik dilencilik değildir. O yüzden, asla ve asla, gerçek manada sufi, insanlardan bir şey istemez.
Hele hele, bir mürşidi kamil, dervişlerden para istemez. Dervişlerden, herhangi bir, kendi nefsine, kendi nefsine, veya kendi nefsine olmasa dahi, dervişlerden bir şey istemez. Dervişlerden para isteyen, asla mürşidi kamil değildir. Dervişlerden geçinen, asla mürşidi kamil değildir. Bu kim olursa olsun. Bir sufi, eğer bir makam istiyorsa, bir kimseden, o da gerçek manada, sufi değildir. Bu yol, dilencilik yolu değildir. O yüzden, eğer mana ehli isen, Allah ve Resulü, sana gerekli olan şeyi, verecektir.
Allah ve Resulü de, size neyi verirse, onu reddetmeye de, hakkınız yoktur. Bu da bir, büyük küstahlıktır. Bu da büyük bir küstahlıktır. O yüzden, birçok hadis-i şerif vardır. Bu hadis-i şeriflerde, dilenmek, yasaklanmıştır. istemek, yasaklanmıştır. Ama siz, bir şeyi, istemezseniz, istemediğiniz halde, ona karşı bir, kendinizce, andırmadığınız halde, size bir şey verilirse, maddi veya manevi, bunu almak da, Allah ve Resulü'ndan geleni, reddetmemektir. Madem ki, bütün sıfatlarıyla, o her şeyi sarmış, her şeyi çevrelemiş, madem ki, bütün tecelliyat, onun sıfatlarının üzerinde, bir mürşidi kamil, fena halini yaşamış bir kimsedir.
Fena halini yaşayan, bir mürşidi kamilin, mürşidi kamilin, icazet isteme, icazet dilenme gibi, bir hali olamaz. Fena, fillah noktasına gelmiş, bir mürşidi kamilin, eğer gerçekten, hakikatten geldiyse, dervişlerden harçlık isteme, dervişlerden para isteme, dervişlerden herhangi bir şey isteme, hali yoktur onda. Bir mürşidi kamil, dilenci değildir çünkü. Ancak, o istemediği halde, ona bir şey sunulursa, ona bir şey hediye edilirse, kendiliğinden bir şey gelirse, o Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatıdır, o kimse de onu reddedemez. Sizi, sizi, ilk sohbetime götüreyim. Bir şey istersem, dilim kopsun, verirlerse, almazsam, kolum kopsun.
Ama bana bir şey getirmeyin dedim. Hatırladınız mı? Evet. Evet. Bir mürşidi kamil, hiçbir kimseden hiçbir şey istemez. Haşir ayet idi, peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının. Bazı sözler duyuyorum da, ona binaen söylüyorum onu.
Bir, fenafillah halini yaşamış bir, mürşid, mürşidi kamil, ona bir şey verirse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ben buna layık değilim, ben bunu alamam diyemez. Bu Hz. Muhammed-i Mustafa'ya büyük küstahlıktır. Bir, bir mürşidi kamil, bir dervişe, bir vazife verirse, o dervişin, ben bunu yapamam demesi kadar büyük küstahlığı yoktur.
Bir mürşidi kamil, Kur'an sünnet dairesinde, bir müride, kalk şunu yap dediğinde, ben bunu yapamam demesi kadar, büyük küstahlığı yoktur. Yol sufilikse, her şey Kur'an ve sünnete uygun olacaktır. Ahzab, ayet 36, Allah ve Resulü, herhangi bir hususta hüküm verdiği zaman, mümin bir erkeğin, ve mümin bir kadının, işlerinde, başka yolu seçme, hakları yoktur.
Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, şüphesiz ki o, açıkça sapıtmıştır. Kıymetli dostlar, bunu cebriye olarak algılanırsa, evet bu cebriyedir. Cebriyedir. Allah ve Resulünün hükmüne tabi olmak, Allah ve Resulünün hükmüne itaat etmek, ve bu konuda tabiri caizse, zerrece sapmadan orada durmak, cebriye ise, evet biz cebriyeciyiz.
Evet, biz Allah ve Resulünün koymuş olduğu hükme, tabi oluruz. Bu konuda, kendi aklımızı koymayız, orta yere. Evet, biz peygamber ne verdiyse, alır kabul ederiz. Buna kalkıp da, itiraz etmeyiz. Ona şerh düşmeyiz. Neyi yasakladıysa, bizim için yasaktır, bizim için yasaktır. Biz o yasağa, tabi oluruz. eğer bu cebriye ise, evet biz cebriyeciyiz, sufiler olarak. Evet, o zaman, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bir şey verdiyse, gerçek manada, Allah vermiştir. Siz bir şey istemeden, size bir şey verildiyse, gerçek manada, Allah vermiştir.
biz nasıl ki, iyilik yapana teşekkür, Allah'a teşekkürse, çünkü, o iyilik Rabbinizdendir. Orayı iyilik Rabbinizdendir. O zaman sizin, itiraz etme hakkınız yoktur. Bir kadın geldi, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine. Dedi ki, ey Muhammed, beni kendine nikahla. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sessiz kaldı. Şimdi aklıma geleni söylüyorum, kalbime geleni söylüyorum. Allah Resulü, onu ben, ben nikahlamam demedi. Çünkü, sıfatsal tecelli yaptı, onu gönderen, gerçek manada, Allah'tı. Allah'ın gönderdiğini reddetmedi. sessiz kaldı. Ertesi gün kadın yine geldi. Dedi ki, ey Muhammed, beni nikahla.
Yine sessiz kaldı. Yine onu, bakın dikkat edin, reddetmedi. Çünkü, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, isteseydi, yüz tane kadını nikahlayabilirdi. Onun hukuki, hukuku özeldi. Onun hukuku, direkt Allah'la, kendisinin arasındaydı. Yine sessiz kaldı. Üçüncü gün, kadın yine geldi. Dedi ki, ey Muhammed, beni nikahla. Sallallahu aleyhi ve selleme. Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem, yine sessiz kaldı. Bu sefer oradan, ashabtan birisi dedi ki, ya Resulallah, eğer sen kendine nikahlamak istemiyorsan, bu kadını bana nikahla dedi. Bakın, bu kadını bana nikahla dedi.
Döndü o sahabeye dedi ki, mehir olarak verecek, neyin var? Buradan gerisini kısa kesiyorum, aktarmıyorum. Yani burada ilmi kat etmiş gibi, ilmi böyle katletmiş gibi olmasın. Konumuzla alakalı olan kısım bu. Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri, kendiliğinden, kendisine gelen, hiçbir şeyi red etmedi. Sare annemizin dayıları gelmişti.
Onlar böyle bir keler, bir böyle, kertenkele yemeği getirdiler yanlarında. Sofreye kondu, tam yiyecekti. Kadınlardan birisi dedi ki, Muhammed'e yemeğin ne olduğunu söylediniz mi? Dediler. Dediler ki söylemedik, söyleyin dedi. Dediler ki, ya Resulallah, sallallahu aleyhi ve sellem, bu bir keler yemeği. Yani kertenkelenin bir cinsi. Allah Resulü tabağa böyle orta yere sürdü. Dayıları dedi ki, Sare annemizin, pardon, kim? Safiye annemizin dayıları.
Safiye mi? Ben o, hani esir alınmıştı ya, kimdi onun? Cüveydiye. Evet. Cüveydiye annemizin dayıları. Ve, dedi ki, orta yere sürdü. Dayıları dedi ki, haram mı ey Muhammed? Dedi ki, kavmimin yiyeceği deyim, red etmedi. Bakın, red etmedi. Çünkü, helal dairede olan, bütün sıfatsal tecelliyat, onun lütfu ve ikramı. Ve, bunu, bunu red etme, bunu red etme hakkı, hiç kimsede yok. Allah ve Resulü bir şeye hükmettiyse, herkes onu kabul etmekle mükellef. Beyt devam ediyor.
Aşık olmayansa, aşık olmayan, cebri hapsetti. Onu inkar yahut, tekyid eyledi. Aşık olmayan kim? Bakara, ayet 165, o müminler ise, en çok Allah'ı severler. Bunlar kim? Aşık olanlar. O müminler ki, en çok Allah'ı severler. Bunlar aşık olanlar. Bu, ayet-i kerimenin tecelliyatına, ramı olmayan, bu, ayet-i kerimenin tecelliyatını, hissetmeyen, anlamayan, bu, ayet-i kerimenin, tabiri caizse, tecelliyatının altına, girmeyenler, yani, buradan pay alıp, fena mertebesine ulaşmayanlar, aşıklık yolunda, fenaya ulaşamayan kimseler, işte bunlar, fena fillahın getirmiş olduğu, teslimiyeti, ve, bu teslimiyetin getirmiş olduğu, cebriyeti, inkar ettiler.
ve, anlamadılar. Bunu küfür gördüler, bunu tembellik gördüler, bunu cahillik gördüler. Bu, aslında, bir sufinin, kendi iç aleminde yaşadığı, bir zevk, ve haldi. Halbuki, bu, hakla beraberlik, birliktir, cebir değil. Bu, ayın, tecellisidir, bulut değil. Halbuki, bu hal, yani, fena fillah halinin, zirve halidir. Zirve hal olunca, fena hali, kulun, kulluğunu görmekten, fâni olması, kulluğunu görmek demek de, yapınan ibadetleri, kendine nispet etmesi, onlara güvenmesi demektir. Yani, eğer kul, kendince, kendi yaptıklarına, kendinden görürse, ve buna güvenirse, o, fena haline, ulaşmadığını gösterir.
Çünkü, iyilikler, Rabbindendir. İyilikler, Rabbindense, sen, kulluğunu, kendinden görme. Sen, iyiliklerini, kendinden görme. sen, sen bunun hepsinde, Rabbinin sıfatsal tecelliyatı olarak gör, ve o sıfatsal tecelliyatına rağm ol. Böylece, fâni olma yolunda yürü. Allah'ın hakikatinin, bütün benlik ve şuurunu, istila ettiği durumda, kendi varlığının da farkında olmadığı için, o sufi, o, fena fil fena halini yaşar.
Bir fena hali vardır, bir de fena fil fena hali vardır. Fena hali, o kimse, bütün kulluğunu, bütün yaptıklarını, Allah'a nispet eder. Bu, fena halidir. Artık, o kul, tüm yapılanları ve edilenleri, Allah'a nispet etme halinden de, kurtulursa, o, fena fil fena olur. Tekrar söylüyorum, kul, kendi kulluğunun, kendi üzerindeki iyiliklerinin, Allah'a nispet etmesi, fena halidir. Bu halin üstünde, bu halden de uzaklaştı, bu hali de unuttu, kendinden geçti. Ve bu hali de, direkt ama artık, hiçbir benlik, hiçbir şuur kalmaksızın, her şeyi, her şeyi, ona, onun sıfatlarına, bezendiyse, o fena fil fena halini yaşıyor.
O fenanın üstünde. artık o beka ile, fena halinin arasındaki, fena fil fena halinde, fena fil fena halinde. Bir çıt üstü, beka, bir çıt altı, fena hali. O, bir müddet, fena hali ile, beka halinin arasında, duruyor. Bir çıt daha ileri giderse, beka halini yakalayacak. bunları anlatıyorum. Bunlar, benden sonraki gelenlere, ölçü olsun. Sizlere ölçü olsun. Çünkü, fena halini yaşadığının, farkında olmak, farkında olmak. Bunu bilmek, bunu belirmek, her şeyin üzerinde, mutlak, hakikate ulaşmakta, perdedir.
Ben, fena halindeyim, fena halimin de, farkındayım, demek, o, fena fil fena haline, engeldir. Fena fil fena haline, engel olduğu gibi, beka billah haline de, engeldir. o kimse, fena halinden de, öteye yürümek zorundadır. Yürü, daha hakikatin, hakikati var. Yürü, daha fenanın, fenası var. Sen kendince, ben fena haline yakaladım, dediğin an, perdelendiğin andır. Daha, yolun var. Mürşid-i Kamil olacaksan, daha yolun var. Fena halinde de durma, fena halinde de bekleme.
O fena halini yakaladım. Artık bütün sıfatsal tecelliyat, gören göz, duyan kulak olarak, hissettim, anladım. Sanki rızkı, ben kendi elimle veriyormuşçasına, görüyorum. Sanki bir şeyi duyuyorum dediğin an, fena halini yaşıyorum dediğin an, bil ki, perdelendiğin andır. Sufilerin kaldığı, sınıfta kaldığı yerdir. Sınıfta kaldığı yer. Sebep, çünkü o fena halini, kendince olgunlaştı, kemale erdi. sonuca ulaştı. Menzile vardım, zanneder, ama o fena halinde duramaz. Fena halinden aşağı doğru iner.
Çünkü daha yol var, yol. Gideceği yol var daha. Gideceği yol var. Kendi heva ve hevesine uyup, kendi nefsine uyup, fena halini, kamillik, mürşitlik hali olarak, görme. Fena hali, mutlak bir şekilde, sende tecelli ettiğinde, artık zaten sen, fena halinde olduğunu dahi, idrak edemez hale gelirsin.
O idrak de senden çıktığında, sen, fena'ül fena, fenanın en zirve noktasına, gitmiş olursun ki, o zaman, senin, fenanın fenasına geldiğinde, gördüğün, duyduğun, bütün hayatın, onun sıfatsal tecelliyatı olur. Hani, Hz. Ömer, radiyallahu anh, hazretlerinin oğlu, Hz. Abdullah, haç esnasında, Beytullah'ı tavaf ederken, onun tanıdıkları, Abdullah'ı tanıyıp, ona selam vermişlerdi.
Ona selam verince, Abdullah dönüp, onların selamını almamıştı. Sonra, bu mevzu, insanlar, dedikoducudur. Bu mevzuyu gidip, Hz. Abdullah Efendimiz'in, arkadaşlarına, dostlarına söylediler. Dediler ki, ne kibir hali var. Biz ona, Beytullah'ı tavaf ederken, selam vermiştik. Ama o, bizim selamımızı almadı. Bizim selamımıza cevap vermedi. Dediler. bunu, dostları, arkadaşları, geldiler, Hz. Abdullah Efendimiz'e söylediler, Hz. Ömer Efendimiz'in oğluna. Cevap muhteşemdi. Dedi ki, biz o anda, o mekanda, Allah'a bakıyorduk. Allah-u Teala'yı seyrediyorduk. Dedi. Bu, fena fil fena hali.
Bu, fena fil fena hali. Dedi ki, o mekanda biz, ben dedi, Allah'ı seyrediyordum. O esnada, hiçbir şey yok. O selamı duymadı. Selam vereni de görmedi. Direkt, onu seyrediyordu. Onu seyrediyordu. İşte bu, fena'nın son noktasıdır. Burada idrak kalmaz. Burada idrakla alakalı, akılla alakalı, hiçbir şey kalmaz. O yüzden, bu halde söylenen sözlerden, o sufiler de sorumlu olmaz.
Ama bu işi, bu işi yalancılık kaldırmaz ha. Bu hale gelmeyen bir kimse, bu sözü söylemesin. Hani bazen, bana sorarlar, Hallâc-ı Mansûr, enel hak demiş. Hani basit ya, enel hak diyecek o da. Oldu ya, basit bir şey söylerim ben. Derim ki, enel hak diyen, her gece, yüz rekat namaz kılardı. Enel hak diyen, Hallâc-ı Mansûr, her gece yüz rekat namaz kılardı. Namazdan haberi yok, enel haktan bahsedecek. oruçtan haberi yok, enel haktan bahsedecek. Bir şeyhe intisap etme noktasında değil, kibir Uludağ'ı geçmiş, enel haktan bahsedecek ama arkadaş. veyahut da, hiç sufilikten, aşıklıktan payı yok, arkadaş mesneviden bir beyt okucak.
Öyle ya. Veya şemsi, tebrizi paylaşımı yapacak. Dolanıyor ya ortalıkta. Sufilikten payı yok. Fena sözleri okucaklar. Diyecek de o, gören de o, görülen de o. Ne büyük söz değil mi? Gören de o, görülen de o. Ne gördün? Ahmak. Ne gördün? Ne gördün? Ne yaşadın? Ahmaklığını sergileme. Bu yol, süslü sözler kullanma, kes, kopyala, yapıştır yolu değil. Allah muhafaza eylesin. Cebir bile olsa, herkesin bildiği cebir, yalnız kendi menfaatini gözeten, nefsi emarenin cebiri değildir. Yani bu haller, bu fena hali, sana cebir gibi gelse, herkesin bildiği cebir değil bu.
Neydi herkesin bildiği cebir? İnsanların kendilerine has bir iradeye, sahip olmadığını söyleyip, kendince, kendi nefsinin, heva ve arzusunu cebriyete koymak. Arkadaş içki içiyor, Allah isteseydi beni içirmezdi. Namaz kılmıyor, Allah isteseydi ben namaz kılardım. Demiyor ben nefsime uydum. Demiyor ben şeytana uydum. Demiyor ben delalete gittim. Böyle söylemiyor. Ne yapıyor? Suçu Allah'a atıyor. Diyor ki, Allah isteseydi biz de namaz kılardık. Ha sen namaz kılmaya gittin, Allah senin ayağını mı kırdı? Sen namaz kılmaya gittin, Allah senin kalbini mi çıkardı? Sen namaz kılmaya gittin, ben senin namaz kılmanı istemiyorum deyip de, aklını mı aldı senin?
Ne yaptı Allah sana? Ama suçlayacak ya, suçlayacak. Eee içki içti, Allah içirdi ona. Allah ona yazmasaydı içmeyecekmiş arkadaş. Allah yazdığı için içmiş. Cebriye. Allah istemediği için o ibadet edemiyormuş. Cebriye. Veya Allah ona emretmiş, söylemiş, Allah ona namazı kıldırmış. Arkadaşın bir, bu konuda bir ihtiyarı yok. Makine ya arkadaş. Allah muhafaza eylesin. Derdimiz bu Cebriye değil. O zaman, burada Pir'in bahsettiği Cebriye, bu bozuk fırkalar değil. Bu biraz da bir de işin siyasi tarafı var. Oraya da dokunmadan geçmeyeyim Cebriye'yle alakalı.
Emeviler, Emeviler, ehli beyte yapmış oldukları zulmü, bir kısım Emeviler, öyle ayırt edeyim, hepsini koymayayım şimdi. Bir kısım Emevi siyasetçileri, bürokratları, devlet adamları, ehli beyte yaptıkları zulmü halka anlatmak için, Allah'ın takdiri dediler. Dediler ki, Allah takdir etmeseydi, biz onları katleder miydik? Dediler ki, Allah takdir etmemiş olsaydı, biz onları sürgün yapar mıydık? Sürgün eder miydik? Allah'ın takdiri bu dediler. Bu Cebriye'nin kuvvetlenmesine sebep oldu bu onlar. Bazen siyasiler konuşurlar ya, derler ki Allah'ın takdiri bu ya. kötülükler ne zamandan beri Allah'ın üstüne suç olarak yüklendi?
Cenab-ı Hak ayeti kerime dedi ki, kötülükler nefsinizdendir. O zaman bu bozuk fırkalar veya sufiler kendi yanlışlıklarını, kendi eksikliklerini, kendi hatalarını Allah'a atettiler. Onun takdiri böyle dediler. Kimse kendi suçunu görmedi. Kendi hatasını görmedi. Kendi yanlışlığını görmedi. İşte o yüzden bu Cebriye, o Cebriye'den değil. Bizim anlattığımız Cebriye. Allah bizleri muhafaza eylesin. Ey oğul! Allah kimlerin gönül gözünü açtıysa, bu Cebri onlar anlar. Gayb ve istikbal onlara apaçık görünmektedir. Mazi anış onlarca değersiz bir şeydir.
Onların ihtiyarı da başka türlüdür, Cebri de başka türlüdür. Buradan devam edeceğiz. El Fatiha. Masalat. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.