mustafaozbag.org

Mesnevi Şerîf Şerhi (1276-1285. Beyit) 23.10.2021

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 23 Ekim 2021 · 47:19

Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâAllah. Cenab-ı Hak ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi iman edip hayırlı ameller işleyenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi insanlara hak ve hakikati tebliğ eden, hak ve hakikati yaşayan kullarından eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi insanlara hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eylesin. Rabbim Ümmet-i Muhammed'e yardım eylesin. Ümmet-i Muhammed'e ikram eylesin. Ümmet-i Muhammed'e ihsan eylesin. Ümmet-i Muhammed'i gavurların karşısında yenilenlerden eylemesin. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşâAllah. Geçen hafta 1275. beyti okumuştuk. 1275. beyti adamları, hayvanları, cemaat ve nebâdatı mat edene rastladın.
Yani ölümle alakalıydı. Tavşan aslana neyle karşılaştığını anlatıyordu. Demirtaşlara da teşekkür ediyorum. Demirtaşların yeri bizde ayrı. Allah hepsinden de razı olsun. Arada böyle bir tırnak açalım, söyleyelim inşâAllah. Evet. Bir gün bir yere yerleşecek olursam Demirtaş birinci sırada. Eski Demirtaş kalmasa da orada dağın tepesinde bir yer buluruz artık kendimize. İnşâAllah. Tavşan niçin geç kaldığını, başına ne geldiğini aslan anlatıyordu. Ve dedi ki ben işte ölüm korkusu yaşadım, ölümle karşılaştım.
Onu anlatıyordu. Onu anlatmaya devam ediyor. Bunlar cüziyattır. Külliyatın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları bozulmuştur. Yani bu ölüm bütün her tarafı sarar. Bu ölüm küçük kıyamet gibidir. Ama bu cüziyat olarak insanın kendi üzerinde yaşadığı ölüm korkusu, ölümle yüzleşme, onunla burun buruna gelme. Bu aynı zamanda da bütün külliyat da ne yapar? Bu ölümü yaşar. Çünkü ayet-i kerimede her nefis ölümü tatacaktır. Ayet-i kerimesi mucibince her nefis, her yaratılan şey ölümü tatacak. Yani yaratılan ne var ise o ölüm denilen o olguyla karşılaşacak. O yüzden o ölüm olgusuyla karşılaşmanın tecelliyatı, onun insanları veyahut da nebavatı, cemavatı sararıp soldurması gayet normal.
Cihan, gah sabredip gah şükrettikçe bağlar, bahçeler gah giyinir, gah çır çıplak kalır. Baktığımızda işte bahar gelir, bahar gelince her taraf yeşillenir, çiçekler açar, ağaçlar meyve verir, kuşlar ondan sonra hayvanlar doğum yapar, neşvi neva bulur, her şey canlanır. Ama gel gelelim, sonbahar gelince, kış gelince hepsi de ölüm denilen şeyle karşılaşır.
Hatta Bediüzzaman'ın Haşir Risalesi vardır, bununla alakalı. Haşir Risalesi'nde bütün o bak der, kainata bahar gelince bütün her şey yeşillenir. Ondan sonra hepsi de yok olur gider, Allah onları tekrar diriltir diye örnekler. Hazreti Pir de diyor, Cihan, gah sabredip gah şükrettikçe bağlar, bahçeler gah giyinir, gah çırıl çıplak kalır. Gah giyinir dedi, her meyvenin, her sebzenin, her yaratılanın bir baharı vardır. Kimisi karın içerisinde çiçek açar, kimisi yazın ortasında çiçek açar. Kimisinin baharı ayı kıştır, kimisinin bahar ayı sonbahardır. Kimisinin bahar ayı bildiğimiz bahardır, kimisinin bahar ayı yazdır. O normalde çiçeklerin veyahut da ağaçların, bitkilerin kendi istidatlarına göre kendilerince bir bahar ayı vardır.
O bahar ayı onlara geldiğinde hepsi de neş-i neva bulur. Ama bir de komple külli bir bahar ayı vardır. İşte kış çıkarken bütün her şey yeşerir, bütün her şey yeniden canlanır. Hazreti Pir de onu diyor, kah giyinir, kah çıplak kalır. Sonbahar, kış gelince de hiçbir şey kalmaz. Böylece onlar da bir şekilde küçük kıyamete olan ölümü tatmış olurlar. Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı batar. Göklerde pırıl diyen yıldızlar zaman zaman ihtiraka uğrarlar. Güneşe bakıyorsunuz sabahleyin pırıl pırıl. Bütün canlılığıyla, bütün ışığıyla, nuruyla, kızgınlığıyla, bütün bulunduğu yerdeki dünyaya hem ısı veriyor hem ışık veriyor. Akşam olduğunda da ne yapıyor?
Bize göre batıyor. Başki yere doğuyor, bize batıyor. Böylece güneş vazifesini yapıyor. Doğduğunda aydınlatıyor, battığında da kararıyor. Aynı şekilde de gökte ne var? Yıldızlar var, küçüğünden büyüğüne kadar. Bunlar da güneşin durumuna göre ama parlıyorlar, ama sönüyorlar. Bir de daha küçük yıldızlar var, ömrünü bitiriyor. Ömrünü bitirince de ne yapıyor? Bir meteor parçası gibi veyahut da bir gezegenin çekim alanına giriyor, parçalanıyor, gidiyor. Veyahut da uzayın boşluğunda parçalanıp un ufak olup gidiyor. Bir gezegenin veyahut da bir daha büyük bir meteorun çekim alanına giriyor, onunla beraber hareket ediyor. Ama bir müddet sonra yok olup gidiyor.
Güzellikte yıldızlardan daha parlak olan ay da ince ağrıya tutulup hilal olur. Çok sakin ve edepli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür. Burası benim çok tuhafıma gitmişti, bu beyt. Önemli, bilhassa ikinci okuduğum yer. Çok sakin ve edepli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür. Ayı. Şimdi böyle olunca dedim ki ya ayda depremler oluyor mu, deprem oluyor mu, öyle hayat yok. Neyse başladım incelemeye. 1977 yılında bir çalışmayla karşılaştım. 1977 yılında ayda depremlerin olduğunu tespit etmişler. 850 yıl önce Hz. Pir ayda hani sarsıntı ve sıtmaya düşürür demiş. Sarsıntı ve sıtmaya düşürür demiş.
Dedim ki, koca Pir'in kerametine bakın dedim. 850 yıl önce çok heyecanlandırdı burası beni. 850 yıl önce beytte çok sakin ve edepli olan bu yeri de sarsıntı, sıtmaya düşürür demiş. Sıtma ne yapar? Titretir insana. Üşütür, titrersiniz. Ve kendimce dedim yani bunun arkasından bir şey çıkmalı. Ayda deprem mi oluyor? Ne oluyor, ne gidiyor, ne bitiyor diye araştırmaya başladım. Bir araştırmaya karşılaştım. 77 yılında tespit etmişler. Ayda depremler devam ediyor. Ve ayın yüzeyi her ne kadar kayalarla ve işte incelemişler ayın yüzeyini, merkezini, çekirdeğini, ne nedir, ne nedir, ne değildir. Uzun bir çalışma yapmışlar.
Ve ayda volkanik patlamalar olmuyor. Ama hâlâ da depremler devam ediyor. Daha enteresanı, miadını doldurmuş meteorlar çok hızlı bir şekilde. Ayda çünkü bizim buradaki gibi bir gök seması yok. Yani direk uzay boşluğu, direk uzay boşluğu olunca yani meteorlar herhangi bir dirençle karşılaşmadan büyük bir hızla, ağırlığı ne kadarsa hızla ayın yer çekimine girince hızla vuruyor bütün arza.
Öyle olunca ayda meteorun büyüklüğüne göre sarsıntı hiç bitmiyor. Tehlike de bitmiyor. Yani ay aslında tekin bir yer değil. Nazlı nazlı süzüle süzüle gidiyor ama her nazlı yürüyenin tekmesi sert oluyor. Her nazlı böyle süzülerek gidenin demek ki içinde aykırı şeyler oluyor. Yani tavsiye etmiyoruz, ayda dolaşmaya falan çıkmayın. Her an kafanızda bir meteor patlayabilir. Hatta depremlerle karşılaşabilirsiniz. Çünkü depremler devam ediyor. Meteorlardan dolayı da sarsıntılar devam ediyor. Hazreti bir 750 yıl önce, 800 yıl önce ayda sarsıntıların devam ettiğini ve orada titremenin devam ettiğini çünkü büyük bir meteor kütlesi düşünün vurdu yere vurunca yer sarsıntı yani titriyor.
O ne kadar büyük bir güçle vuruyorsa o meteorun büyüklüğüne göre. Siz dünyaya gelen meteorlar dünyada böyle bir gök sistemi olduğundan dolayı bir sürtünmeye maruz kalıyor. Sürtünmeye maruz kaldığı için büyük bir hızla vurmuyor dünyaya. Ve Cenab-ı Hak dünyayı koruyor, muhafaza ediyor. Cenab-ı Hak dünyayı koruyor, muhafaza ediyor. Yoksa o meteorların sağına, dünyaya gelmiş olsa yerle yeksan olur. Cenab-ı Hak muhafaza ettiğinden, koruduğundan dolayı, Rabbim muhafaza etmiş, korumuş. Bu meteor sağanakları gelmiyor. Ama Ay'a gidiyor mu? Evet. Diğer gezegenlere gidiyor mu? Evet. Ve o sarsıntıyı Hazreti Pir, 800 yıl önce bize söylüyor. Nice dağlar bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dağılıvermiştir.
Yani dağa bakıyorsunuz ama bir felaket gelmiş. Artık dünya kurulduğundan beri ne kadar felaket geldi, ne kadar tufan oldu, ne kadar dağlar un ufak olup yeniden dağ oluştu. Bir tarafta un ufak olurken başka bir yerde volkanik dağları mı oluştu? Yani bu sadece günümüz için kullanabileceğimiz bir beyt değil. Yani dünya yaratıldığından beri, var olduğundan beri türlü şekillere dikildi, türlü şeyler oldu. Düşünebiliyor musunuz? Kocaman devasa tepeler, dağlar olurken devasa çukurlar oluştu. Bir taraf çukur oluşurken bir tarafta dağ oluştu. Kimisi un ufak oldu, yerle eksen oldu. Kimisi yeniden bir volkanik patlamalarla dağlar oluştu gibi düşünülebilir. Düşünebilinir ama şu anda da bir deprem olduğunda veyahut da bir felaket geldiğinde dağda dediğiniz şeyde un ufak olup gidiyor.
Bir bakıyorsunuz biraz yağış fazla oluyor, bir toprak kayması oluyor, bir heyelan oluyor, dağ diye bir şey kalmıyor. Eriyor, gidiyor. Kayasıyla, topuyla, toprağıyla, her şeyle kayıyor gidiyor. Allah muhafaza eylesin. Ve hele depremlerde dağların yerinin değiştiği, oynadığı, daha da büyük deprem olursa yerle yeksan olur, un ufak olur gider. Ve o hani depremcilerin dedikleri fay hatlarındaki oynamalar, fay hatlarındaki enerjilerin gelip gitmesi, o enerjinin açıya çıkması, böylece açıya çıktığı yerde çöküntülere, sarsıntılara veya devasa dağ gibi gördüğümüz şeyin un ufak olduğunu da görebilir miyiz? El cevap görebiliriz. Enteresan beytler bunlar, böyle bundan 800 yıl öncesine baktığımızda kerametvari beytler.
Ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir. Yani ben sizi tekrar şimdi 800 yıl önceye gideceğim. 800 yıl önceye gittiğinizde havadan bulaşan bir hastalık var mı? Tespit edilmesi mümkün değil değil mi? Hz. Pir diyor, ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir. Yani havadan bulaş olur. Bugünkü sağlık sistemi bulaş diyorlar ya, normalde işte havadan bulaşmayı da insanlık yeni öğrendi daha. Hava, insanlık havada mikroorganizmaların uçuştuğunu yeni öğrendi insanlık. Ama 850 yıl öncesinden Hz. Pir bize buna işaret ediyor. Hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir. Bununla alakalı Sağlık Bakanlığı'nın kendimce, hani bu hava yoluyla bulaşın tarifini buraya aldım.
Sağlık Bakanlığı, hava yolu ile bulaşmayı mikroorganizmaları içeren partikül ya da toz parçacıkları, havada uzun süre asılı kalır ve hava akımlarıyla geniş alanlara yayılır, solunarak duyarlı konak tarafından alınırsa, hava yolu ile bulaş meydana gelir olarak tanımlamış. Bu havadan bulaşmayı. Demek ki 850 yıl önce Hz. Pir havadan da bir hava yoluyla da bulaşın olacağını ve insanlara o soludukları havadan o gün için veba kesilir diyor.
Yani insanları o esnada çaresiz derdi veba ve o çaresiz derde hava yoluyla bulaşılabileceğini, hava yoluyla o kimsenin hasta olacağını yine 850 yıl önce bize beyan ediyor. Bana çok böyle kerametvari beytler olarak geldi. Bilmiyorum siz ne düşüneceksiniz ama yani 850 yıl önce eserlerden böyle bir işaret çıkarmak biraz zor ama Hz. Pir gerçekten muhteşem tespitler yapmış geleceğe yönelik.
Zaten Mesnevi'yi ve Divanı Kebir'i, Muhit'in, Araba Hazretleri'nin, Füsus'unu, Fütuhat'ını Batılılar dedik dedik çok inceliyorlar. Bakın o kadar çok inceliyorlar ki bugün Batı'nın teknolojisinin altında, Batı'nın biliminin altında bunların payı var. İnancının altında bunların payı var. Yani Batı, Füsus'u bizden iyi biliyor. Fütuhat'ı bizden iyi biliyor. Mesnevi'yi bizden iyi biliyor. Bizden iyi biliyor. Divanı Kebir'i bizden iyi biliyor. Yani biz bir de Cumhuriyet'le beraber bunların hepsine de sırtımızı dönmüşüz. Yani adı milli olan Eğitim Bakanlığı ne yazık ki milli olmamış.
Adı milli ama. Yani bir şeyin başına milli koyunca milli olunmuyor. Böyle yutturuyorlar bize. Başına milli koyuyorlar, biz onu milli olarak görüyoruz. Değil. Yani eğitimin başına milli kelimesini koyunca milli olmamış. Sırtımızı dönmüşüz biz bunlara. Enteresan bir şey. Yani ilk Mevlana araştırmaları yapanlar Batılılar. Batılı insanlar. Batılı insanlar. Arabi araştırmalarını yapanlar Batılılar. Kendi dillerine çevirmişler. Ne kadar büyük acziyet. Biz Batılıların dilinden kendi dilimize çevirmişiz. Mesnevinin ilk çevirisi, Türkçe çevirisi, Farisiceden değil. Bunlar acı şeyler.
Veyahut da Arabinin füsusu, fütuhatı ilk çevirileri. Hani Arapçadan veya Osmanlıcadan, Türkçe'ye değil. Yani elin yabancısı gelmiş, incelemiş, araştırmış, çevirisini yapmış, tezler hazırlamışlar. Yani düşünebiliyor musunuz? Bu çok yakın bir zamanda Konya'da Mevlana araştırma kürsüsü kuruldu üniversitede. Ve Çanakkale'den sonra kurdular. Yani Çanakkale'de kuruldu Mevlana araştırma kürsüsü. Çanakkale'den sonra kurdular Konya'da Mevlana araştırma kürsüsü. Ama Londra'da var. Çok eski hem Londra'da. Ve o Londra'da araştırma kürsüsünün başındaki profesörle tanıştıydım. Kıbrıs Türk'ü kendisi. Biz bu, bunlara biz sırtımızı dönmüşüz.
Döndürmüşler yani. Yani enteresan bir şey. İnsan bunlara bakınca, araştırınca. Yani diyorsun ki ya bizim topraklardan çıkmış. Yani İslami kesim de sırtını dönmüş bunlara. Öyle nitelendireyim. Yani biz gitmişiz, Mevdudi'yi çevirmiş getirmişiz. Biz gitmişiz, Mısır'dan Mason Abduhu çevirmiş getirmişiz.
Biz gitmişiz, Hadis İnkarcısı şeriatı çevirmişiz getirmişiz. Biz gitmişiz, böyle nerede sapkın insanlar var. Onların kitaplarını dini olarak reformist, modernist, dinde reform yapmaya uğraşanlar, bazı ayetleri yok edelim demeye çalışanlar, bazı hadisleri yok edelim demeye çalışanlar, hadisleri komple reddedenlerin, biz eserlerini çevirip Anadolu'ya getirmişiz. Yani bir Anadolu'daki İslami bir kesim, mesela Kevser'i tanımıyor bu kadar. İbn-i Hacer'i tanımıyor bu kadar. Son devrin ulemasını, Osmanlı ulemasını tanımıyor hiç kimse. Ama gidip bir Abdü Mason Abduhu tanıyor. Veya gidip bir hadis inkarcısı Ali Şerati'yi tanıyor. Veya bir mezhepsiz bir kimseyi tanıyor.
Bunların kitaplarını da çeviri haline getiriyorlar. Tabii bunun arkasında çok büyük oyunlar var. Yani İslam toplumunu bir ve beraber görmek istemeyenler bu tip şeylerle bizi oyalıyorlar. Biz onları dine yardımcı oluyor, dini hizmetlere yardımcı oluyor zannediyoruz. Bir kısım sapkın kitapları bedava dağıtıyorlar. Ve insanlar okuyorlar bunları. Ve içeride dini çatışmalar öngörüyorlar ki insanlar bu farklı şeyleri okudukça birbirleriyle çatışıyorlar. Hani mesnevi okumalarını geriye doğru döndüreyim. Bir Yahudi vezir vardı. Aslında Yahudi idi ama Hristiyan görünüyordu. Ve Yahudi oradaki padişahla anlaşmıştı. Hristiyanları nasıl bölüp parçalayacağını dair plan tutmuştu.
Plan yapmışlardı. Ne yapmıştı? Her kavme, her topluluğa ayrı risaleler hazırlamıştı. Ve hepsine ayrı risaleler hazırlayıp ayrı ayrı onlara din anlatmıştı. Ve ondan sonra da demişti ki ben öleceğim. Benim ölümümü de göreceksiniz. Ve hepsine de halifelik tayin vermişti. Dedi ki benim yerime sen geçeceksin, öbürküne dedi sen geçeceksin, öbürküne dedi sen geçeceksin, öbürküne dedi sen geçeceksin.
Ve o öldükten sonra herkes o vasiyetleri okudu. Ve birbirlerine kılıç çekip birbirleriyle savaştılar. Ve birbirlerini kıyasaya kıydılar. Ve böylece Yahudi vezirle padişahın oyunu tuttu. Bakın bu Yahudi vezir ve padişah oyunun İslam dünyasında Adem'den itibaren oynanan bir oyundur. Biz farklılıklarımızı ve meşreplerimizi savaş aracı olarak kullanırız. Zenginlik olarak kullanmayız. Savaş aracı olarak kullandığımızda biz birbirimizi yiyip bitiririz. Ümmet ne yazık ki birbirini yiyip bitiriyor. Bakın Orta Doğu'da dediğimiz bölgede çıkan bütün gruplar Müslümanlara yöneliktir. İşte ne çıktı daha iş çıktı. Müslümanları öldürdü.
Müslümanları şehit etti. Müslümanların kadınlarının kızlarının ırzına geçti. Onları kendince cariye etti. Ondan önce ne çıktı? Neydi adı? El-Kaide çıktı. Onlar da Müslümanlarla savaştı. Eli silah tutan örgütlerin hepsi de Müslümanlarla savaştı. Hiç kimse İsrail'le savaşmadı. Mossad'la Yahudiler'le savaşmadı. Ama söylemlerinde söylemlerinde bu öyle savaşacaklarını söylediler. Zaten hep en enteresan noktası bu. Herkes bizdenmiş gibi çıkıyor. Bizim için savaşacağını, mücadele edeceğini söylüyor. Ama ne yazık ki çilbirini tutanlar başkaları. Ağızlarını gemi vurup istediği tarafa götürenler başkaları. Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendi kendilerine malik değiller.
Bunun bu tip örgütlerden tutun. Bir kısım tarikatlardan, cemaatlardan tutun. Bir kısım partilere varıncaya kadar böyle. Ve bu acı bir şey. Bir bakıyorsunuz, mücahit görüyorsunuz. Bir bakmışsınız İngiltere'de oturum almış. Orada oturuyor adam, keyif çatıyor. Bir bakmışsınız adam, vatan millet diye yola çıkmış. Oho, mücahitken müteahhit olmuş. Sonra it olmuş. İtlikten de çıkmış, mok olmuş. Olmuş da olmuş. Olmuş. Adam da ne din kalmış, ne iman kalmış, ne namus kalmış, ne şeref kalmış, ne haysiyet kalmış. Dünya bunu alaşağı etmiş. Aşağılık bir varlık haline gelmiş. Ama yola çıkarken bizle beraber yola çıkıyormuş gibi görünmüş. Ve ne acı ki İslam dünyasında bu tip örnekler gün geçtikçe daha da artıyor.
Neredeyse bunların yapmış olduğu pisliklerden dolayı Müslümanız demeye utanacağız. İnsanlar gün geçtikçe Müslümanlardan tiksinmeye başlıyor. Bu bizim içimizden çıkmış olan çukur, bulaşık, böyle bayığı insanlardan kaynaklanıyor. Dünyaya tapan, heva hevesine tapan insanlardan kaynaklanıyor. Ve bu Ümmet-i Muhammed hep bunlardan çekiyor. Daha önceki Müslümanlar da, İseviler de, Museviler de, İbrahimiler de, Adem'e kadar hep bunlardan çekti. Kim ne çektiyse. Bütün topluluklar kendi içlerinden çıkan, bayığı ve aşağı insanlardan sıkıntı çıkıyor. Ailelerde, sülalelerde, kavimlerde, dini topluluklarda bunlardan sıkıntı çıkıyor.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden Hazreti Pir, mevzunun başına gelelim. 850 yıl önce bulaşın havadan da olabileceğini tespit ediyor. Ve diyor, bulaş havadan da olabilir. Ve soluduğun hava veba kesilir diyor. Biz oradan çıktı muhabbet. Ama biz bu bilgiye, bu ilme bir sırtımızı döndüğümüzden, bunu bilmediğimizden. Okuyanlar da, yani bu Mesnevi'yi okuyanlar, şerh edenler de papağan gibi. Bir başkası ne demiş? Ona bakaraktan, şerh ettiğinden, kes, kopyala, yapıştır yaptığından dolayı bunları tespit edemiyorlar. Üzerinde yoğunlaşsa, her beyti ayrı ayrı tefekkür etse. Hazreti Pir burada ne demek istedi? Hangi ayeti kerimeye atıfta bulundu?
Hangi olaya, hangi hadiseye atıfta bulunmuştur diye. Üzerinde tefekkür etse, üzerinde düşünse, o da benim bulduğumu, benim gördüğümü görür. Ama ne yazık ki öyle de değil. Mesnevi okuyacaksa, düz metin gibi okudu, geçti. Bu beytte ne demek istedi, neyi anlatmaya çalıştı diye bakmadı. Ben özellikle bu beytleri okuduktan sonra baktım, eski elimde birkaç tane mesnevi tercümesi var.
Onlara baktım, hiç alakası yok. Hani bu, Allah affetsin, kendimi met etmek için söylemiyorum. Benim tespit ettiğim bu şeylerle alakası yok. Normal, belki de o gün için onlar bu beytleri tefsir ederlerken, teknolojinin bu noktaya geleceğini bilemediler, göremediler veyahut da bilmiyorlardı. O yüzden kimseye de bir şey deme noktasında değiliz. Ama bugün için de yok. Ama 850 yıl önce, Hazreti Pir, Allah-u Alem bunlara değinmiş. Ruhun kız kardeşi olan latif su, bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir hale gelir. Bakın suyu da ölümle karşılaştırdı. Su rengi ve kokusu, su hükmünde olduğu müddetçe su hükmündedir.
Ama rengi su renginden çıkarsa, tadı su tadından çıkarsa, o su hükmünde değildir. O yüzden suyun temiz, tahir olduğuna dair iki ibare gerekir. Tadı, pardon, üç ibare. Tadı, kokusu ve rengi. Tadı, kokusu ve rengi su olursa, hem içilir, hem abdest alınır, her türlü şeyde kullanılır. Ama tadı bozuk ise içemezsiniz.
Rengi düzgün, rengi düzgün, ondan sonra kokusu düzgün ama tadı düzgün değil. Abdest alabilirsiniz, içemezsiniz, kullanamazsınız. Ama kokusu varsa, rengi bozuksa abdest alamazsınız. Bakın kokusu bozuksa, rengi de bozuksa abdest alamazsınız. O zaman su manevi olarak öldü mü? Evet. Su da ölümle yüzleşti mi? Kendi iç dairesinde. Evet. Ne oldu? Sarı, acı ve bulanık hale geldi. Bakın üç tane ibare koydu Hazreti Pir. Hanefiler için, suyun temiz hükmünde olabilmesi için, rengi su hükmünde, tadı su hükmünde, bulanıklığı da olmayacak. Bakın, Hanefilerce. Bu normalde, Hazreti Pir, Hanefilerin yolundan gidiyor.
Ve onu ölü su olarak görüyor. Hanefiler de, iştahat açısından onu müstamel su, kullanılamaz, içilemez, onun abdest alınamaz hükmünü koyar. E şimdi baktığımızda, nehirler ölü, dereler ölü, göller ölü. Sebep, teknolojiyle öldürdük. Yanlış endüstri yatırımlarıyla öldürdük. Yanlış endüstri yatırımlarıyla. Ve batı, bütün dünyayı sömürmek amacıyla katletti. Batı, bütün dünyayı sömürü aracıyla katlederken, şimdi bizim önümüze ne bu şey yasasını koydu. Tabiatla alakalı ne diyorlar ona? Paris İklim Anlaşması'yla ne yaptı? Önümüze koydu. Ve Paris İklim Anlaşması'na uygun siz yatırımlar yapacaksınız şimdi.
Yani siz kendi kafanızdan şimdi işte ben şuraya bir termik santral kurayım diyemeyeceksiniz. İçeride batının kurmuş olduğu derneklerden birisi gidecek, müracaat edecek, mahkemeye verecek. Buraya termik santral kuruluyor diyecek, siz onu kuramayacaksınız. Devlet onu kuramayacak. Çünkü imzaladığı anlaşmalar mevcut anayasanın veyahut da kanunların üzerinde. Bakın sizin anlaşmadığınız, anlaşma yaptığınız anlaşmaya imza attığınız mı? Anayasanın üzerinde bir imza o. Anayasa maddesine aykırı ise o antlaşmaya siz anayasayı değiştireceksiniz. Antlaşmayı değil. Ondan sonra oraya da yazacağınız hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir diye inan inanabilirsen. Paris İklim Antlaşması'na imza attı.
Artık siz herhangi bir yere termik santral kendi kafanızdan kuramazsınız. Herhangi bir yere petrol santrali kuramazsınız. Herhangi bir denizin kenarına bir liman kuramazsınız. Siz herhangi bir denizin kenarına örneğin bir tersane kuramazsınız. Siz herhangi bir denizin kenarına deniz benim deyip de ben deniz kuvvetlerine burada bir tersane kuracağım. Burada bir bakım yeri kuracağım. Veyahut da burası güvenli bir körfez. Bu körfezde ben gemilerimi saklayacağım. Buraya bir şey kuracağım. Kuramazsınız. Sebep o Paris İklim Antlaşması'na imza attınız. Çevreyi kirlettiğiniz kesinleşirse size o inşaatı yaptırmazlar. Zaten Saros'un, Batılıların, Almanların, İngilizlerin, her türlü Fransızların, Amerikalıların desteklediği Türkiye'nin içerisinde dernekler vardır, vakıflar vardır.
Bu dernekler, bu vakıflar, Kürtleri destekleyen, Alevileri destekleyen, Kürtlerin değişik fraksiyonlarını destekleyen, Alevilerin değişik fraksiyonlarını destekleyen, değişik tarikatları destekleyen, değişik dini oluşumları destekleyen vakıflar ve dernekler vardır ülkemizde bizim. Bu derneklerin, bu vakıflar yurt dışından beslenirler. Yurt dışından yardım alırlar. Gazeteciler vardır, televizyon yayıncıları vardır, köşe yazarları vardır. Evet, bunlar yurt dışından desteklenir. Yurt dışındaki değişik, uyduruk vakıflar bunlara hibe para verir. Bunlar yurt dışının borazanı sesidir. Onlar başlarına milli harfini koyabilirler, dini harfini koyabilirler. Sakalları sünnet sakalı olabilir.
Hatta şalvarla, sarıkla, cübbeyle bile dolaşabilirler. Hiç önemli değil. Ve bunların uçları yurt dışındadır. Ben o yüzden bangır bangır bağırırım. Ucu yurt dışında olan, kökü yurt dışında olan bu ülkede tarikatlar var. Bu ülkede şeyhler var yurt dışından maaş alan. Bu ülkede yurt dışından maaş alan gazeteci bozuntuları var. Televizyoncu bozuntuları var. Yurt dışından maaş alan her türlü her şey var bu ülkede. Ve bunlar dokunulmaz. Bu ülkede on tane şey, dış devletlerin büyük elçileri hükümete bunu şey veriyorlar. Proteste ediyorlar, iltimaton veriyorlar.
Bu adamı çıkarın diye. Bu ülkenin ayağa kalkması lazım bununla alakalı. Bütün meclisin ayağa kalkması lazım. Bütün her şeyin ayağa kalkması lazım. Nasıl böyle iltimaton verebilirler bize diye. Ama uyuşturuluyoruz ya biz. Uyutuluyoruz ya. O yüzden olandan bir taneden haberimiz yok zaten. Bizi de ilgilendirmiyoruz zaten. Kimseyi ilgilendirmiyor. Hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Bakın hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Ve bunları da destekleniyor. Yani siz ülkenin, milletin menfaatine değil, aleyhine bir şey yapın. Sizi batı destekler.
Batının içeride bizim içimizde satılmış olan insanları da destekler. Vali ayağınıza gelir sizin. Milletvekilleri ayağınıza gelir. Para ayağınıza gelir sizin. Tabii. Dokunamazlar size. Dokunulmazlığınız olur. Böyleyiz biz. Ama bizden yerli, milli olanların da ensesinde boza pişirirler. Böyleyiz ama. Bu iki yüz yıldan beri böyle. Bu ülke topraklarında, bu vatan topraklarında böyle. Ne yazık ki bu toprakların milliyetçi, muhafazakar, dinine, milliyetine düşkün insanlar hem iç düşmanla savaşıyor hem dış düşmanla savaşıyor. Biz hem içeride cepheleşiyoruz.
İçeride nasıl cepheleşiyoruz? Adam beynini satmış, aklını satmış, ruhunu satmış. Her şeyini satmış dışarıda. Bizi hiç çok ilgilendirmedi. Amerika'da bir vakıf buradaki gazetecilere para dağıtıyor her ay. Destekliyor o yayın kuruluşunu. Bizi hiç ilgilendirmedi. Bizi hiç ilgilendirmiyor. Ben Büyükşehir Belediye Başkanı'yla telefonda görüştüm.
Dedim sen veriyorsun bunlara para, siz veriyorsunuz, hepsine de veriyoruz diyor. Belediyeler kendi beldelerindeki, bölgelerindeki, yani 3 sayfa, 4 sayfa bile yok. 2 sayfalık gazete parçası, paçavrasına para veriyor her ay. Bakın her ay para veriyor. Bildiğiniz her ay para veriyor. Adam utanmadan o parayı alıyor zaten. Kim bilir kaç trilyon. Ya normalde bir belediye başkanı işte bir televizyonda program yapıyor. Hizmetlerini tanıtma programı. Onu bedava mı yapıyor zannediyorsunuz? Para veriyorlar.
Ailek mutat paraya dön bağlamışlar. Tabii. O bizim malum gazeteci bile her ay alıyor. Osman Gazi her ay vermemiş. O yüzden çok kızmış ona. O yüzden yüklenmiş. Aradı biz kaynadık. Her ay para alıyorlar adamlar. Ya bir ülke düşünün. Bakın bir ülke düşünün. Ülkenin içerisindeki gazeteciler değişik yerlerden, değişik yerlerden para alıyor. Ve bizden görünüyor bunlar. Ya ilk gazeteciye bakıyorsunuz. Habertürk'te, Kanal D'de, Şov'da, CNN'de, NTV'de. Veyahut da biz şimdi İslami kanal, dini kanal diyoruz ya. İşte ne var? Ülke TV var, Kanal 7 var değil mi? Bunun gibi şeyler. Biz şimdi bütün Türkiye'deki muhafazakar, dindar kesim bizim televizyonumuz olarak nitelendiriyor.
Öyle değil mi? Oradaki gazeteciler de aynı, televizyoncular da aynı. Adam çok rahat, iş takipçisi, ne gazetecisi. Hani adam bir de tehdit etmiş ya, senin işini de böyle hallederim demiş. Ulan iki kardeşler var ya. Adamlar hala da devam ediyorlar hayatlarına. Yani bu böyle bir tablo. Biraz karanlık oldu herhalde ama. Fazla kaosik oldu ama. Ama bu yaz. Benim gördüğüm bu. Yani ilk insana bakıyorsunuz, Kanal 7'de adamı vurdu, vurdu, vurdu. Biz alkışladık adamı. Dedik ya tamam. Kimin vurduydu? Doğan grubunu vurduydu. Sonra bir baktık, Aydın Doğan'ın viski servisini yapıyor adam Aydın Doğan'ın gemisinde. Allah Allah.
İnanamadı hiç kimse. Ben sabahtan akşama kadar, aylarca İsmail'in aleyhine konuşacağım, konuşacağım, konuşacağım, konuşacağım. Bir sürü dosyalar geliyor diyeceğim. Flaş flaş diyeceğim. Bütün herkesi televizyona kilitleyeceğim. Her hafta yeni bir dosyayla İsmail'i döveceğim, vuracağım, kıracağım. Aradan bir zaman geçecek. Ondan sonra gideceğim. İsmail'in yatında İsmail'e viski servisi yapacağım. Mücahit gazetecimiz bizim. Ve şimdi de onun kanalında sonradan haber sunacak. Ondan sonra onun gazetesini de yazacak. Şimdi o kanalda sözü geçen bir kimse olacak. O da değişti.
Bizim içimizden çıkıyor hep. Allah bizi affetsin. Efsafı bozuluyor. Ne oluyor? Tadı kaçıyor. Suyun tadı kaçtığı gibi. Rengi bozuluyor. Bulanıyor. Bulanık hale geliyor. Ne yazık ki bu hale geliyor. Allah bizi affetsin. İşte Hazreti Pir, bundan 800 yıl önce bunları tespit etmiş. Ama biz ne yazık ki bunlara sırtımızı döndüğümüzden ve bizim entelektüel olarak gördüğümüz, işte profesör olarak gördüğümüz, ne bileyim gözümüzde büyüttüğümüz kimselerin, bunlar da sırtını bunlara döndüğünden komple aptalcasına, aptalcasına,
aptalcasına, kör bir batıcılık uğruna bunları görmezden geldiler. Azametli ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir. Bir ateş düşünün. O ateşi normalde bir yel söndürür mü? Söndürür. Şimdi milletin böyle bir ateş söndürme derdi yok ama önceden mesela bir yere, bir kıvılcım sıçrasa, bir ateş sıçrasa, üfleyiveriz değil mi? Hızlı sönsün diye. Veya kibriti söndürürsünüz böyle değil mi? Veya da küçük bir ateşi sizin üfürmeniz söndürür, öyle değil mi? Sert üfürürseniz. Yumuşak üfürürseniz ne olur? Yanmasına yardımcı olursunuz. Ama sert çok hızlı üfürürseniz ne olur? Sönmesine yardımcı olursunuz. Hz. Pir diyor ki, azametli ve kibirli bir ateşi de diyor, yel söndürüverir.
Hızlı bir yer olunca ne olacak? O söndürüverecek. Bakın, yanmasına müsaade edilen, yanmasına yardımcı olunan şey, ne oldu? Söndürüverdi. Allah bizi affesin. Burada bitireyim. 45 dakika olmuş. Bir soru da yok. İnşallah 1285-1286'dan bahsettiğinde devam edeceğiz. Aslında buraya soru geliyordu önceden. Şimdi soru gelmiyor artık. Geçen gün Salim'e, Salim nerede? Dışarı, ha şehir dışında geldiydi bana tamam. Bu, şeye, daha önceki soru cevap olan, o telefon numarasına, şeyler gelmiş. Sorular gelmiş. Ben geçen tableti açtım.
Oradan şimdi sohbeti dinleyenler varsa, eski telegramdaki, soru cevaba, soru yazanlar, önümüzdeki haftaya fırsat olursa, o soruları da toparlayayım, onların da hepsini bir cevaplandırayım. Millet onlara yazmış. onları böyle havada bırakmayayım inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha'na selavat. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi