Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 17 Ekim 2021 · 1:17:47
Selamün hüküm. Allah gecenizi hayır eylesin inşâAllah. Cenâb-ı Hak nefeslerinizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak tüm ömrünüzü Kur'ân ve sünnetle geçiren, son nefesinde de Allah'ın cemâlini seyrede seyrede nefesini veren, son nefesini teslim eden kullarından eylesin. Rabbim hakkı hak bilip, hakka tabi olan ve hakkın yaşanması ve yaşatılması için mücadele edenlerden, batılı batıl bilip, batıla karşı mücadele eden, cihad eden kullarından eylesin.
Her nefes batıla karşı fikriyle, aklıyla, gönlüyle, düşüncesiyle, her şeyle, batıla cihad eden kullarından eylesin inşâAllah. Ümmet-i Muhammed ne zamanki kötülüklerle ve kötülerle mücadeleyi, cihadı terk etti, ne yazık ki rezil ve zebil oldu. Rezil ve zebil olmaya devam ediyor. Çünkü Ümmet-i Muhammed'in her tarafını kötülük sardı, her tarafını fitne sardı, her tarafını Kur'ân ve sünnetin dışında her ne var ise her tarafını sardı.
Evimizi, barkımızı, sokağımızı, caddelerimizi, köyümüzü, kentimizi, her şeyimizi batıl çepeçevre sardı. Ve ne acı bir şey, Ümmet-i Muhammed bundan silkinip, kalkınıp, bundan titreyip, kendine dönüp, bununla mücadele etme gücünü, kuvvetini, fikrini, düşüncesini bulamıyor. Ve böyle olduğu müddetçe, böyle gittiği müddetçe, ne yazık ki Ümmet-i Muhammed şahsiyetsiz, kimliksiz, Ümmet-i Muhammed zayıf, ne dediğini bilmeyen, ne yaptığını bilmeyen, yönünü şaşırmış bir vaziyette yaşamaya devam edecek.
Ahir zamanla alakalı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Siz o gün çok olacaksınız, ama denizin üzerindeki köpük misali, bir ağırlığınız olmayacak, bir kuvvetiniz olmayacak, bir herhangi bir yaptırımınız olmayacak, herhangi bir birilerine karşı herhangi bir ağırlığınız olmayacak diye beyan ediyor. Ve ne yazık ki Ümmet-i Muhammed bu konuda, ne yazık ki sınavını dosdoğru veremiyor, imtihanını dosdoğru veremiyor ve batıl, deccaliyet, şeytaniyet, nefsaniyet, heva heves, her şeyimize ve her şeye galip geliyor.
Bu acı bir şey, Allah muhafaza eylesin. Az önce, benim bir büyüğüm var, tanıyorsunuz, bana bir tane video atmış da, onu seyrederekten geldim. Küçük bir çekim yapmışlar, çekimi İzmir'de yapmışlar. İşte, bir salavat getirir misiniz diyor, gence, ben Müslüman değilim diyor genci. Yanındakına diyor, bir salavat getir, ben Müslüman değilim diyor. Öbürküne diyor, bir salavat getirebilir misiniz? La ilahe illallah diyor. Öbürküne diyor, ve belki de on kişiye soruyorlar, on kişiden bir tanesi dosdoğru bir salavat-ı şerife getiremedi. Genç bunların hepsi de. Bakın genç, çok rahat bir şekilde gülerekten, ben Müslüman değilim diyor. Hatta bir tanesi belli doğu kökenli, şiveyle böyle hani dalga geçiyor.
Yani o kelimeye şehadetle dalga geçiyor. Bakın, kelimeye şehadetle dalga geçiyor. O kadar böyle, gelirken dinledim bunu. Böyle kendi kendime, dedim ki ya, ne hale geldik. Önceden, ben 60 yaşındayım. Biz 20 yaşındakken, 25 yaşındakken, meyhanedeki bir kimse dahi salavat-ı şerife getirmesini biliyordu. Kelimeye şehadet getirmesini biliyordu. Onun yanında birisi Allah'a, Peygamber'e, dine, imana, kitaba bir şey söylerse o sarhoş, o adımı kağıt yırtar gibi cartak yırtıyordu. Ben 25 yaş, 26 yaş, ben 26 yaşında sufilikle tanıştım. 60 yaşındayım, 34 yıl olmuş.
34 yıl sonra gelinen noktaya bakın. Ve bir takım Müslümanlar, bu işin de acı tarafı. Bir takım Müslümanlar, bir takım ehl-i sufi, bir takım ehl-i cemaat, adına ehl-i tarikat, adına ne derseniz deyin. Küçük ayrıntılarda boğuluyor. Küçük ayrıntılarda. Yok senin sakalın kısaydı, sünnete uygun değil, sen fasıksın. Yok kadınlar çarşaf giymedikleri için çıplak hükmündeler, günah kebariş diyorlar. Yok sen mahrecin, düzgün değil, sen Kur'an-ı Kerim'i düzgün okuyamıyorsun, şusun. Yok sen busun. Yok burası böyle oldu, yok şurası şöyle oldu. Böyle bizde de var.
Yok burada neden amin dedin? Yok burada neden böyle söyledin? Ders kağıdında böyle yazıyor mu? Yok sen buradan eğri gittin. Yok sen buradan sırtını dönerekten gittin. Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler, burayı ölçü almayın. Buradan dışarısı dinsizliğe koşuyor. İnsanlar dinsizliğe koşuyor. Bildiğiniz dinsizliğe koşuyor. Gençler bildiğiniz dinsizliğe koşuyor. Çünkü İslam'ın ana meseleleri olmayan meselelerde kıyametler koparıyoruz biz. Ramazan geliyor, sakız orucu bozar mı, bozmaz mı? Bütün Ramazan tartışıyoruz, biz sonuca ulaşamıyoruz. Kıyamet koparıyoruz küçücük meselelerde.
Yok o mezhepte böyle miydi, yok şu mezhepte böyle miydi, yok şu mezhep şöyle söyledi, yok bu mezhep bu böyle dedi. Yok sen mezhepsizsin, yok sen şusun. Kıyamet koparıyoruz. Gençler oluk oluk dinsizliğe doğru gidiyor. Gençler oluk oluk dinsizliğe gidiyor. Ve ben yine aynı şeyi söyleyeceğim. Her derste tekrarlıyorum. Bakın 28 Şubat'ta amacına ulaştı. 15 Temmuz'da amacına ulaştı. Amacına ulaştı. Hiç kimse bu iki darbeyi amacına ulaşmadı diye okumasın. İkisi de amacına ulaştı. 28 Şubat'tan sonra hızla tırnak içerisinde İslami cemaatler, cemiyetler, tarikatlar, topluluklar gevşemeye başladı. Hızla.
Bakın hızla hem. 15 Temmuz'dan sonra da bütün cemaatlerin, tarikatların bu tip dini öğreten, dini yaşamaya yaşatma mücadelesi veren kurumların üzerine, kurumların üzerine hızla gidilmeye devam etti. Ve herhalde istenen bir gençlik, dinsiz bir gençlik. Ya da adı Müslüman, adı Müslüman, yaşantısı gavur bir gençlik. Adı Müslüman, dinini hiç bilmeyen bir gençlik. Adı Müslüman, namazdan haberi yok, oruçtan haberi yok, abdestten haberi yok, kelime-i şehadetten haberi yok. Adı Müslüman ama. Böyle bir gençlik. Çünkü böyle bir gençlik güdülmesi kolay. Bir bilinçli Müslüman'ı, bilinçli bir mümini gütmeniz mümkün değildir. Sağlam, sahih, Kur'an ve sünneti öğrenen bir Müslüman'ı güdemezsiniz.
Onu yanlış yerlere, yanlış mecralara götüremezsiniz. İyi bir Kur'an ve sünnet bilgisine sahip olan bir kimse, hacısına da, hocasına da, şeyhine de, dervişine de, sufisine de, çavuşun da, zakirine de, halifesine de, Kur'an ve sünnetin dışında bir şey var ise, yani abi bu böyle olmaz ya, efendim bu böyle olmaz ya, veya canım kardeşim bu böyle olmaz diyebilir. Ama sağlam bir Kur'an, sünnet bilgisi olmayan bir kimse, ne tarafa döndürürseniz o tarafa döner. İstedikleri bu. Çok ağrıma gitti izlediğim şeyi. Bakın çok ağrıma gitti. Yani dedim ki yok, bu değil yani. Ben söyleyince de bütün herkes ayağa kalkıyor.
85 bin cami, hesaplıyor mu ya? Hesaplıyorum. 85 bin cami 2 ile çarpsan, 160 bin, 170 bin kişi. 30 bin de idareci koy, diyanette 200 bin kişi var. İmam hatiplerde okuyanlar, ilahiyatlarda okuyanlar, toplasan aktif, okuyanlarla beraber bakın aktif, öğrenciler, diyanetçiler, ilahiyatçılar, ondan sonra hepsi de 500 bin yapar mı? Yapar. 500 bin, 10 yılda 5 milyar. Bu 5 milyar insan, yılda bir kişi Müslüman etse, akidesi sağlam, 10 milyar eder. 10 yılda 100 milyar eder. 10 yılda 100 milyar eder. At yarısını, 5 yılda 50 milyar yapar.
Türkiye'nin nüfusu 80 milyar. Nerede bu dindarlar? Dinde bir bozukluk olmadığına göre, Müslümanlarda bozukluk var. Nerede bu Müslümanlar? Diyaneti, ilahiyatı, imam hatipler, imam hatiplerden mezun olanlar, ilahiyattan mezun olanlar, toplayın paraları, dindar televizyon kuracağız, ondan sonra televizyonda vur, çalgıyı, vur oynasın, çalgı, kalkısın.
Nerede dindar televizyonlar? Hap satıyorlar. Bir bu kadar da televizyonlar da var, dini anlatan. Bir sürü. İrili, ufaklı. Her biri sarıklı, cübbeli. Ne o? İlaç satıyorlar, merhem satıyorlar. Yok, büyü bozuyorlar. Görüyorum ben bu gece, saat birden, ikiden sonra. Nereye gidiyoruz ya? Ben 60 yaşındayım. Bu son 10 yıla varınca kadar, bu kadar din anlatılan, din konuşulan bir zaman olmadı. Yasaktı 28 Şubat'tan önce. İnsanlar daha fazla dindardı. Daha fazla dindardı.
Ben sohbette arkadaşlar, her an için basılabiliriz, isteyen gelmesin diyordum. Hınca hınç doluyordu cami. Evlerde basılırız kardeşim diyorduk. Basılıyorduk evlerde, herkes evlerdeydi. Basılıyorduk. Nerede tuttular, orada götürüyorlardı. Ben günlerce dükkana gidemiyordum. Sait diyordu ki bana, gelme buradalar. Ha Sait? O günler daha iyiymiş ya. Gerçekten çok üzüldüm. Gerçekten çok üzüldüm. Bu çocuklar, bu toprakların insanları ya. Muhakkak birilerimizin akrabası bunlar.
Muhakkak birilerimizin akrabası. Ama çok acı. Gerçekten çok acı. Allah bizi affetsin. Cenab-ı Hak, dua edelim, çalışalım, koşturalım, tebliğ edelim. Rabbim düzelsin inşallah. Gerçekten çok acı bir şey. Ya kelime-i şehadet getiremiyor ya çocuk. Kelime-i şehadet getiremiyor çocuk. Kızdım kendi kendime.
Yok sarığını sağdan mı sarkıttın, yok soldan mı sarkıttın, yok sakalının uzunluğu ne kadar olacak, yok namazda eller kulağa değecek mi, değmeyecek mi, yok kulağının memesinin arkasına mı değecek, önüne mi değecek, yok koltuk altın, görününceye kadar mı kaldıracaksın, ellerini, görünmeden mi kaldıracağım, bir tarafta salavat-ı şerefe getir deyince, ben Müslüman değilim diyen gençler, Rabbim hidayet eylesin cümlemize inşallah.
Evet, Mesnevi'den kaldığımız yerden devam ediyoruz. 200-1263. Konu başlıyor. Kuyuya yaklaşınca aslanın yanında, tavşanın geri çekilmesi. Yani, kuyuya yaklaşınca aslan, tavşan yavaş yavaş geriye durmaya başladı. Kuyuya, kuyu yanına gelince aslan, tavşanın geri kaldığını gördü. Dedi ki, niçin ayağını geri çektin, ayağını geri çekme, ileri gel. Tavşan, ayağım nerede? Elim ayağım kesildi. Canım tir tir titriyor. Yüreğim yerinden oynadı. Yüzümün rengini görmüyor musun? Altın sarısı gibi. Rengim ne halde olduğumu bildiriyor. Allah, yüze bildirici demiştir. Onun için, Ariflerin gözü, yüze dalmış kalmıştır.
Malum, işte bir, ben yine kısaca bir özet geçeyim. Bir aslan vardı ve ormanın kralı. Oradaki hayvanlarla anlaştılar. Her cins hayvan, her gün bir tane kendinden fedakarlık ediyordu. Aslanın karnını doyuruyordu. Sıra tavşana gelince, tavşan isyan etti. Nereye kadar bu zulüm dedi? Bütün hayvanlar dediler ki, yapma, etme, başımıza iş açacaksın. Ama tavşan başkaldırdı aslana. Dedi ki, yok, bu zulüm böyle devam etmez. Gitmedi. Sırası gelince, vakti gelince. Sonra hiçbir şey olmamış gibi gitti. Sonra aslana dedi ki, ben senin yanına geliyordum. Yanımda da çok semiz bir arkadaşımı getiriyordum. Ama gel gelelim dedi, yolda bir yan kesici. Benim yolumu kesti. Benim dedi, arkadaşımı yedi, parçaladı.
ben canımı zor kurtardım. Aslan da büyük bir hiddetle, ondan intikam almaya yola koyuldu. Ve tavşanın hilesini bilmiyor. Ve nereye getirdi? Tavşan, onu bir kuyunun başına getiriyor. Yavaş yavaş. Ve baktı ki, kuyunun başına gelirken, tavşan geri duruyor. Sordu ona, neden geri geliyorsun? Dedi ki, elim ayağım kesildi. Korkudan titriyorum. Bilmez misin dedi, onun olsuna, benim insanın yüzü, ne yaşadığını bildiricidir. Yani, Rahman suresi, ayet 41, suçlular, simalarından tanınırlar. Suçlular, simalarından tanınırlar. Tabi bu ayet-i kerimeye baktığımızda, mahşer için söylendiğini, tefsir etmişler.
Bu mahşer halkı için, cehennemlikleri, melekler, yüzlerine bakacaklar. Yüzlerine bakınca, onların cehennemlik olduğunu tanıyıp, direkt cehenneme atacaklar. Tefsir edenler, böyle tefsir etmişler. Ama, üzerlerinde cehennemlik olanların, bir alamet-i farikası olacak. Mahşer için, aslında, burada da alamet-i farikaları var mı, cehennemliklerin? Evet. O alamet-i farikayı, görebilmek lazım. Eğer, mümin ise bir kimse, mümin, Allah'ın nuruyla baktığından, mümin, Allah'ın ferasetiyle baktığından dolayı, o tanır. Ama, yok, o mümin, sıfatıyla sıfatlanmadıysa, onun tanınması mümkün değil. iyiler de tanınacak mı?
İyiler de tanınacak, mahşer halkı olarak. Onlar nereden tanınacak? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki, ben ümmetimi abdest yerlerinden tanıcam. yani ne olacak? Abdest alan ümmetin, abdest uzuvları, orada mahşer yerinde, tabiri caizse, parıl parıl parlayacak. Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ümmetini böyle tanıcak. Ve, cehenneme götürecek olan melekler de, cehennemlikleri neyle tanıcak? Simalarına bakacak. Bir tefsirde, çok hangisinde okuduğumu bilmiyorum onu, ondan sonra okudum mu okumadım mı onu da bilmiyorum. Onu da not olarak düşeyim de, bir şeyde böyle bir, artık okudum mu, gördüm mü, şimdi toparlayamayacağım tam olarak, bu cehennemliklerin göz renkleri, kendi renkleri olmayacak.
Yani burada normalde herkesin renkleri işte, eladır, kahverengidir, mavidir, neyse, karadır, göz rengi. Cehennemliklerin göz renkleri, tek renk olacak. Böyle, patlak, cırtlak mavi gibi. Böyle, nasıl söyleyeyim, bu senin üzerindeki hırkanın, mavi mi o? Mavi. Onun daha cırtlağı ve daha böyle parlağı, öyle düşünün. Cehennemliklerin gözlerinin hepsi de tek renk olacak. Tek renk. Onlar oradan tanınacaklar. Yani mahşer halkı da, görecek onların cehennemlik olduğunu. Çünkü bakacak, onun gözlerinin rengi farklı. Diğerleri gibi değil. Cehennemlikleri simadan tanıma, bir de simaları da onların böyle, kara kuru olacak. Yani kara kuru bir simada, cırtlak mavi bir göz düşünün.
Cehennemlik olanların. cennetliklerin ise, abdest aldıkları yerler, yani yüzü, ondan sonra ensesi, başı, elleri, kolları, ayakları, nur gibi, pırıl pırıl parlayacak. Bunu biz, bu meseleye, mahşer olarak görürsek, bu mahşerde böyle, evet. ama ayeti kerimeler, her yeri bağlar. Çünkü bu ayeti kerime, tabiri caizse, müteşabih bir ayet. Öyle olunca, ehli kalp, ehli kalp, zaman zaman, bir kısım insanların, suretlerinin farklı olduğunu görür. Bunu seyir-i sülükte, dördüncü makamda, sufiler görürler.
Dervişler, dördüncü makamda, başka şahısların, başka insanların, suretlerinin değiştiğini görür. Böyle bir, bu uzun sürerse eğer, bu sefer dervişin, ahengi kaçar, kiminle görüşüp konuşacağını karıştırır. Bu böyle, o yüzden, üstad lazımdır, asıl dördüncü esmada, nefis meratiplerinde, dördüncü makamda, lazım dediğim şey budur. O kimsenin, hemen esmasının, değişmesi gerekir. Çünkü o, mesela, örnekliyorum, birisi yalan söylüyorsa, hemen onun sureti değişir. Birisi başka bir şey yapıyorsa, hemen sureti değişir. Şimdi, ya olur mu böyle bir şey filan, böyle, sufiliğe karşı çıkacak ya illaki. canım kardeşlerim, bu, ashabta da görüldü. Meşhurdur.
Hz. Osman, radiyallahu anh, hazretlerinin yanına, bir kimse geliyor. O kimseye bakıyor, senin gözlerinde, zina görüyorum diyor. Senin gözlerinde zina görüyorum. Sen diyor, muhakkak, zina ile iştigal etmişsin. Onu duyan o kimse, hemen kalıyor. İtiraz da edemiyor. Ona hayır da diyemiyor. Diyor ki, ey emir el müminin, bunu nereden anladın? Bunu nereden anladın? O da, hadisi şerifi söylüyor. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, buyurdu ki, müminin, ferasetinden çekininiz. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar.
İşte böyle, feraset ehli kimseler, feraset ehli kimseler, o insanların, suretlerinin, farklı olduğunu görebilirler. Bu tabi, Seher Resulü'nde, 4. makamda, bu böyle yaşanır. O kimsenin, kaldırma sonunu zordur o. Hemen Esma ile o ne olur? Kapanır. Ondan sonra, o yol yürür. 4'ten 5'e geçer, 5'ten 6'ya geçer. 6. makamda da bu açılır. Ama 6. makamda açılır, artık o tarafa dönüp bakmaz. 7'de hiç ilgilenmez. Enteresan bir şeydir. Sebep, der ki, herkes Allah'ın kulu, gördüğüne tövbe etmeye başlar. Gördüğüne dua etmeye başlar. Ya Rabbi, onun günahlarını affeyle. Ya Rabbi, onların kusurlarını affeyle. Ya Rabbi, cümlemizin günah ve kusurlarını affeyle. Cümlemizin hatalarını, kusurlarını hayra çevirdiğin, kullarından eyle.
Günahlarını sevaba çevirdiğin, kullarından eyle. Ecmain. bu dua etmeye başlar artık. Bu o zaman ayrıştırmaz, ötekileştirmez onu. Onunla selamı sabahı kesmez. Ama 4. esmada, selamı sabahı kesmek ister, konuşmak istemez. İşte, insanın yüzü, bu manada, bildiricidir. Hem mahşerde bildiricidir, hem de dünyada bildiricidir. Hani bir kimse, bir de, biz kendi kendimizde de anlarız ya, örneğin işte böyle, yüzü buruşmuş, böyle şey olmuş deriz ki ya, sararmış, ya hasta mısın? Yüzüne bakarız, moralin mi bozuk? Şimdi yeni moda ya, bakarız böyle, ne oldu? Stresim mi çoğaldı? Bugün gündüz bayan sohbeti vardı.
Neydi? Stres, PDR'ci söyle, stres yönetimiydi değil mi? Evet. Stres yönetimi. Bizde şimdi yeni bu, hastalık. Ne? Stres yönetimi. Stresi yönetmek ne ya? Stres yok. Sizin hasta olduğunuzu beyan ediyor. Sen hastalığını ne yapacaksın? Yöneteceksin. Bakın hastalığını tedavi etmiyor. Operasyona bakın. Stres yönetimi. Ya sen streste yaşayacaksın yani. Ondan sonra antidepresana başlayacaksın. Gideceksin doktora, çok stresliyim, stresimi de yönetemiyorum. Al bir antidepresan. Tamam gittin. Ölünceye kadar antidepresan kullanacaksın.
Ölünceye kadar. Artacak günden güne. Erkeklerin erkekliği kalmayacak, kadınların kadınlığı kalmayacak. Antidepresana devam. Şimdi bugünün insanı dert istemiyor, gam istemiyor, keder istemiyor, yokluk istemiyor, sıkıntı istemiyor, problem istemiyor. Hiçbir şey istemiyor. Bir elektrikler kesildi, hayat duruyor. Panik herkes. Ya elektrik kesilmiş. Gayet normal. Doğal gal kesilmiş. Gayet normal. Su kesilmiş. Gayet normal. Normal. Yok hayır. Herkeste bir panik havası. Hani deseler ki işte, yarın çok müthiş, soğuk olacak, her taraf buz tutacak, marketlerde hiçbir yerde hiçbir şey kalmayacak.
İnsanları bu hale getirdiler. Allah muhafaza eylesin. O yüzden demek ki, insanın simasına bakınca, yüzüne bakınca, bir şeyler elde edilebilir. Bununla alakalı da böyle, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin, marifet namesinin, son kısmı vardır. Ben yine yeni Müslümanım, o zaman marifetname çok meşhur. Evlenecek olan kızlar, erkekler de, marifetnamenin son sayfasında, işte alnı şöyleyse şöyle olur, kaşları böyleyse böyle olur, yok dudakları inceyse böyle olur, yok yüzü şöyleyse ablak olur, yok kulakları böyleyse akıllı olur,
yok kafası, kellesi kocamansa akıllı olur, yok küçükse küçük beyinli olur, gibi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin, marifetnamesinin arkasında, böyle bir insanın, yüz hatlarına, el hatlarına, vücut hatlarına göre, huy, karakter, betimlemesi vardı. Bu Arabi'de de vardır. Arabi'de de, normalde, füsusunda, fütuhatında, değişik yerlerde geçer, ama fütuhatında daha geniştir. Böyle o kimsenin, yüz hatlarıyla, mimikleriyle, vücuduyla, vücudunun yapısıyla, karakter biçimlendirir. Arabi'de de vardır bu. Demek ki bu da bir ilim. İnsanın yüzüne bakarak da, nasıl bir karaktere sahip olduğu, insanın vücut hattına bakarak da, nasıl bir karaktere sahip olduğunu, bir kimse böyle tespit edebilir mi? El cevap edebilir.
Renk ve koku, çan gibi haber verir. Renk ve koku, bir şeyin rengi, bir şeyin kokusu, insana haber verir. Yani ağzın kokuyorsa, bir rahatsızlık var. Ya dişlerinde rahatsızlık var, ya midende rahatsızlık var, ya solunum yollarında, bir rahatsızlık var. Renkinde bir solgunluk var ise, bir kızarıklık varsa, bir kararma varsa, sağlığında problem var. Demek ki renk ve koku ne yapıyormuş? Çan gibi haber verirmiş. Eski tıpçılar, eski tıpçılar, gerçek hekimler, gerçek hekimler, hastalık tespit etmede, hastanın, çok affedersiniz, küçük abdestini içerlermiş. Küçük abdestini içerekten, onun hastalığını teşhis ederlermiş.
Çok özürlülerin büyük abdestine bakarlar, oradan koklayaraktan, hastalık tespit ederlermiş. Demek ki bir şeyin rengi ve kokusu, bir şeyin ne olduğunu, sağlıklı mı, sağlıksız mı, bozuk mu, değil mi olduğunu da ne yapıyormuş? Gösteriyormuş. Atın kişnemesi, atın mevcudiyetini bildirir. Yani bir şey ses çıkarıyorsa, o var demektir. Eşeğin sesini, kapının sesinden fark edesin diye, her şeyin sesi, o şeyi haber verir. Demek ki her şeyin bir sesi var. Herkesin de bir sesi var. Şimdi bir kimse konuşuyorsunuz, konuştuğunuz zaman, onun sesini siz, hafıza alıyor. Sen uğraşmıyorsun. Cenab-ı Hak öyle bir şey yaratmış ki, o konuştukça, sen onu hafızaya alıyorsun.
Sesinin, onun tonunu, rengini, şeklini, şemalini, sinirli mi, agresif mi, yumuşak mı? Ses tonundan anlıyorsun onu. Demek ki ses tonunun da bir, konuşma stili var. Veyahut da bir şeyin sesinden, tanımlıyorsun onu. Çok affedersin, merkebi görmedin, ama merkebin sesini biliyorsan, sesi duyunca, bu merkep sesi diyorsun. Bu at sesi diyorsun. Atın yavrusuysa, bu diyorsun ki, tayın sesi. Öbürkü ineğin sesi. Öbürkü öküzün sesi. Örneğin. Öbürkü ne? İnsan sesi. Sesten tanımlıyor musun? Evet. Peygamber, insanları ayırt etmek hususunda, insan sözünde gizlidir dedi. O zaman insanları da ayırt ederken, ne yapıyorsun?
Sözünden ayırt ediyorsun. Kalp dükkansa, dil tüccar. Hazreti Mevlana, denizin içinde ne varsa, kıyıya o vurur der. Denizin içinde ne varsa, kıyıya o vurur der. Bizde eski tabirler vardır ya, testide ne varsa, sızıntısında o çıkar. Sen testiye yağ koyarsan, su sızmaz. Testiye su koyarsan, yağ sızmaz. Bir kimsenin gönlünde hikmet varsa, hikmet akar. Bir kimsenin gönlünde kim varsa, kin akar. O dil şaşar onun. Dil döner dolaşır, bir müddet konuştuktan sonra, kalptekini orta yere koyar. Kalptekini orta yere koyar. O yüzden, kalp dükkan, dil tüccar.
Demek ki, insan sözünde saklı. Hani, Hazreti Pir'in yine bir sözü vardır ya, insanlar kıyafetleriyle karşılanır, ağırlanır. Ama fikirleriyle, sözleriyle uğurlanır. Kıyafetiyle karşılarsın, oh ne kadar güzel, kelle kulak yerinde, takımın elbisesi harika. Biraz konuştuğunda, oho, Allah muhafaza eylesin. Demek ki, fikriyle uğurlanacak o kimse. Bu fikri ifade eden ne? Dil. Dil, bir kimse çok kuvvetliyse, belagatı kuvvetliyse, seni aldatabilir. Bundan da aldanma. hani, insanlar, seni beğensin diye konuşanlar vardır. Onlara da aldanma. Yine bir hadis-i şerif daha var, ahir zamanla alakalı. Öyle gençler çıkacak ki diyor, onların dilleri yumuşak olacak.
Onlar, kuzu postunda, kurt gibidirler diyor. Demek ki, her dili yumuşak olan da, her dili yumuşak olan da, seni aldatmasın. Aldanıyoruz biz. Aman ne yumuşak dilli, ne yumuşak dilli. Bal akıyor dilinden. Allah, gittim görüştüm. Yani bal akıyor dilinden. Kur'an ve sünnetin dışında. Dedim, canım kardeşim, bu adam Kur'an ve sünnetin dışında. Yumuşak yumuşak konuşuyor. Sapkınlık size dedim, zerk ediyor. Yumuşak yumuşak konuşuyor. Ama sapkınca şeyler söylüyor. Zaten devamlı yumuşak konuşuyor. Bir kimse din adına, sapkınca şeyler söylüyordur. Sebep, Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kafirlerden bahsederken, şedid bir şekilde bahsetti.
Münafıklardan bahsederken, şedid bir şekilde bahsetti. Zalimlerden bahsederken, şedid bir şekilde bahsetti. Şedid. Ve Allah bize buyuruyor ki, siz kafirlere karşı şedid davranın. Demek ki sen, bir kafiri islam etme derdin var ise, ona yumuşak davranırsın, anlatırsın, mesaj vereceksin ona. Yok, o seninle savaşıyorsa, mücadele ediyorsa, ona sert davranacaksın. Ona şedid davranacaksın. Sebep, Allah'ın emri. Ama o kimseye, birey olarak, bir din tebliğ edeceksin. O zaman, Musa'ya söylediğini, kendine ölçü al. Ya Musa, git firavuna, benim Allah olduğumu, senin de peygamberim olduğumu, yumuşak yumuşak söyle. Yumuşak yumuşak söyle.
Ola ki, hidayete erer. Ayet-i kerime böyle çünkü. Eğer, hidayete erme, düşüncesini, düşünceye sahipsen, bir kimsenin, yumuşak yumuşak konuş. Ama Allah'la alay ediyorsa, haşa, dinle alay ediyorsa, Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleriyle alay ediyorsa, Kur'an'la alay ediyorsa, sen ona yumuşak yumuşak konuşacağım diye uğraşma. Hayır. Eğer o kimse, Müslümanları hor ve hakir, küçük düşürmeye çalışıyorsa, sen ona yumuşak davranacağım diye uğraşma. Senin dinini hor ve hakir göstermeye çalışıyorsa, toplum önünde din ve dindarları küçültmeye çalışıyorsa, sen orada yumuşak davranamazsın. Bu senin korku, korkan, pısırık, Kur'an ve sünneti savunamayan, aciz bir Müslüman olduğunu gösterir.
Bu yerli yerinde kullanılması lazım. Allah muhafaza eylesin. Yine eskilerin deyimi not almışım. Üslubu beyan, aynı ile insandır. Ya nedir? Bir kimsenin üslubu, bir kimsenin konuşması, o kimsenin kendisidir. Allah bizi güzel ahlaklılardan eylesin. Bana acı, devam ediyor tavşan, bana acı, sevgi kalbinde tut, kırmızı yüz, sahibinin refah ve saadetine delalet eder, sarı yüz, sahibinin meşakkat ve bela içinde olduğunu bildirir.
Yani aslana diyor ki, bana karşı muhabbet besle, bana acı, beni parçalama, beni yeme. Çünkü ne yaptı? Ona bir tuzak kurdu. Tuzak kuranlar, avlarını tuzağa çekerlerken, yumuşak konuşurlar. Tuzak kuranlar, insanları da tuzağa çekerken, onların dilinden konuşur. Yine ahir zaman hadislerinden birisi ne diyordu? Onlar gelirler, sizdenmiş gibi davranırlar. Sizin gibi namaz kılarlar. Sizin gibi Kur'an okurlar. Sizin gibi oruç tutarlar. Ama sizleri cehenneme götürürler. Ahir zaman hastalıkları. Demek ki bizi kandıracak olanlar, bizim gibi namaz kılacaklar.
Bizi kandıracak olanlar, bizdenmiş gibi Kur'an-ı Kerim okacaklar. Bizi kandıracak olanlar, Ramazan gelince bizdenmiş gibi oruç tutacaklar. O kimsenin namazı, Kur'an'ı, orucu, seni aldatmasın. Başka hadis-i şerifte ne dedi? Ümmetimin namazı, orucu sizi aldatmasın. Siz onun muamelesine bakın. Siz onun muamelesine bakın. Birisi gelip seninle beraber namaz kılabilir. Onun muamelesine bak. Birisi gelir, buraya gelir, buraya intisap eder, burada derviştir. Hala harika. Sen onun muamelesine bak. Erkekse evde eşine ve çocuklarına nasıl davranıyor? Muamelesine bak. Kadınsa evde eşine, kocasına ve çocuklarına nasıl davranıyor?
Onun muamelesine bak. İyi insan, iyi insan, evde de iyidir, iş yerinde de iyidir, sokakta da iyidir, dergahta da iyidir, tekkede de iyidir, her yerde iyidir. O iyi insandır. İnsan iyi değil ise, bir bakmışsın, dergahta iyi, burada zaten herkes iyi. Kim burada kötülük yapacak şimdi gözümün içine baka baka? Herkes edepli burada. Herkes iki dizinin üzerine oturuyor, sohbet dinliyor, harika. Evde ne yapıyor? Evde eşi ona öte git deyince, ana avra sövüyor mu, sövmüyor mu? Çocuk bir hata yaptığında, çocuğu perperişan ediyor mu, etmiyor mu? Evde ne yapıyor? Bayan kardeşler, burada dervişler, yan yana geldiklerinde ne yapıyorlar?
Birbirleriyle didişiyorlar mı? Evde çocuklarına nasıl davranıyorlar? Eşlerine nasıl davranıyorlar? Kadınların en büyük imtihanı, kayınvalidelerine nasıl davranıyorlar? İkinci büyük imtihan, görümceleri. Görümcelerine nasıl davranıyorlar? Onun ahlakının aynası. Erkekler için de aynı. Allah muhafaza eylesin. Demek ki o kimse her yerde iyi olacak. Tavşan ona dedi ki, bana acı, beni affet. Benim sevgimi kalbinde tut. Yumuşak konuşuyor, yalvarıyor. Sebep, tuzak var. Onu tuzağa götürecek. Seni tatlı dille kandırıp tuzağa götürecek.
İnsanın etrafında arkadaşları vardır böyle. Dostmuş gibi görünür. Seni tuzağa götürür. Tatlı tatlı anlatır. Şuraya bir imza atıver. Senden başka hiç kimsem yok benim. Bir kefil olursun, bırakır gider seni orta yerine. Tatlı tatlı götürür seni tuzağa. Cebinde varsa ver, yesin. Bu zamanda. Cebinde yok, verme. Ya arkadaşız. Ben çok gördüm. Arkadaşlıkları bozuldu. Allah muhafaza eylesin. Demek ki tuzak Kur'an, sana yumuşak konuşur. Ben gittim, beni götürdüler sohbete.
Bir anlattı, bir anlattı, bir ağladılar. Biz daha yeniyiz. Yeni namaza başlamışız. Ondan sonra ağlayarak, bu işler böyle olmaz arkadaşlar. Şöyle yapmamız lazım, böyle yapmamız lazım. Getirin oradan bana senetleri. Hemen bir deste senet. Yazdı adam senetleri. Attı orta yere. Herkes bir şeyler attı orta yere. Para toplanıyor. Biz de böyle normal, böyle cami avlusundan gelen bir insan değiliz. Hep bizde böyle bir saat var. Düzgün böyle para yapacak bir şey. Bir yere gittiğimizde rehin bırakıyoruz. Öyle yapacak bir şey yok.
Adını, sanını mı kirleteceksin? Getir hesabı. Hesabı getiriyor. Tabanın içerisine saati bırakıyoruz. Altına yazıyoruz. Mustafa Özbağ. Bayındırlı. Bir imza tamam. Saat emanette orada. Bir gün, iki gün sonra gidiyoruz. Ödüyoruz hesabı. Saat alıyoruz. Eyvallah. Bizim racon. Kimisinde altın, şövalye, yüzük taşıyor kimisi. Bilhassa evli olanlar. Onları kayınpederler hediye veriyor damada. Bayındırın adeti. Gençliğimizde bizim. Kayınpeder damada altın, şövalye, yüzük takıyor. O altın, şövalye, yüzük çok kıymetli. Kayınpederinin ona hediyesi. Adam son nokta, son artık gidecek bir kapı yok. Altın, şövalye, yüzük koyuyor rehin olarak.
Önemli değil onun parası. Altın, şövalye, yüzük bırakmak, orada namusu bırakmak gibi bir şey. Öyle algılanıyor. Ve hemen duyulur bayındırır ovasına. Bırak lan şunu. Şövalye, yüzüğünü sayan orada bırakmış çıkmış. Eyvah eyvah. Bunlar çok önemli bizim orada. Yani evet. Olur mu insanın başına gelir. Eşi, dostu, arkadaşı gelir. Gitmiştir Küban'a ya aniden. E yani orada bırakacak adam bir şey. Bizde de saat var. Ben hiç altın, şövalye, böyle altın bilezik hiçbir zaman hoşlanmamışımdır ki. Nefret ederim bir daha. Erkeklerde altını. Önceden beri. Bizde saat bırakıyoruz öyle bir şey. Böyle herkes ağlayıp sızlayınca böyle.
Ola biz ne duygusal adamız biz. Ne ne deneyeceğiz biz. Attık saat ortaya. Bizde. İşte şimdiki parayla yani en az 5-6 milyar lira o saat. Hala da benim saatler öyledir. Yani saklamıyorum bunu. Bu bir böyle alışkanlık haline gelmiş. Olur mu olur bir yerde kalırım yine ben saati bırakırım orada. Problem değil yani. Neyse. Biz tabii bizim Allah rahmet eylesin. Şinasi diye bir arkadaş var bizim. Şimdi Bayındırlılar dinliyor. Onlar tanırlar. Kemen altında saatçi. Haber gönderiyoruz Şinasi'ye. Bir saat göndersin. Şinasi bir saat gönderiyor. Ve gelip gidiyor veriyor bir saat. Şinasi ile de samimiyiz. O da eski ülkücülerden. Ama biz böyle biraz çizgi dışıyız.
10-15 gün sonra 20 gün sonra Bayındır da gene böyle bir şey var. Buyur. İyi gelelim. Aynı grup. Gittik. Yine aynı. Orada. Aa. İşte sohbeti yapan kim? Şimdi riside üzerine alınacak. Kim olsun elini kaldırsın. Ahmet olsun. Ahmet attı kendini orta yere. Sohbeti yapan Ahmet. Senetleri orta yere atandı Ahmet. Sohbeti yaptı, yaptı, yaptı. Son fasıl getirin senetleri dedi. Aa dedim ben. Biz o zamana kadar kaç baharın otunu yemişiz.
Yaş genç ama girmediğimiz dalga kalmamış bizim. Okyanus boğmamış bizi. Ulan orada mı boğulacağız? Baktım. İmzalıyor adam. Pırası doğrar gibi. Dedim bu işte bir sıkıntı var. Bende saat var gene ama. Atar mı Mustafa Özbağ? Atmaz. Bekliyorum ben. O hareketi gördüm. Yavaşça kalktım. Ben çıkıyorum. O sohbeti hem davet eden hem o gün de organize eden benden beraber çıktı dışarı. O da Bayındır'ın sorumlusu. İmam. Bildiğiniz cami imamı.
Müftülükte görevli. Benim eskimi iyi biliyor o tabi. Bizim mahalle komşusu. Toparladım yakasını. Ahmet'ten için. Bu ne iş yapıyor lan dedim ben. Mustafa kardeş dedi. Bu dedi okullara sıra yapıyor dedi. Ulan dedim o adam o senetleri öderse iflas eder dedim. O adam çilede atmış bir tomar senet. Bayındır atıyor bir tomar senet. Ulan o adam iflas eder. Ulan o adam iflas eder dedim. O senetleri ödemeye kalkarsa dedim. Ama yakası elimde böyle. Şimdi onlar benim eski günlerimi bildiğinden böyle beti benzi gitti bunun. Tık yok bunda. Mustafa kardeş dedi. Biz onları sonra geri veriyoruz dedi ona dedi. Ha siz aldatıyorsunuz o zaman insanları dedim.
Ulan aldatan bizden değil diyor dedim ben. Siz nasıl aldatıyorsunuz insanları. Ben böyle omuzundan böyle yakasından tuttum. Gitti desene benim saat dedim. İktirdim ben bunu. Mustafa kardeş getireyim saati dedi. Saat kıymetli ya. Verememişler bir yere. Git ulan dedim. Mustafa Özbağ'a ne zaman verdiğini geri almış dedim. Her ne dedim bir daha çağırma beni dedim. Siz dedim milleti aldatmaya kandırmaya çıkmışsınız dedim. Biz orada o cemaatle bağımız koptu bizim. Benim koptu yani tamam bitti benim. Başka bir şey görmeme gerek yok benim. Sonra beni gezdiriyorlar. O yurt bizim bu yurt senin. Yok değil mi? Bitti kardeşim canım kardeşim. Bunu böyle gördüm.
Bunu bana birisi açıklasın. Bunlar yaparken bir kimse yumuşak yüzle yapar. Aldanma. Aldanma. Sen Allah yoluna mı çıktın? Evet. Millete mi güvendin çıktın? Kime güvendin sen? Güvendiğin insanlarsa senin yolda kalırsın. Allah yolunda yürüyecek olanın güveneceği yer Allah'tır. Başka hiçbir şey ve hiçbir kimse değildir. Senin güvenliğin tek yer Allah'tır. Başka hiçbir yer yoktur. Hiçbir yer. Hayır. Sen ona yaslanır, ona dayanır, ondan ister, ona verir, ondan alırsın.
Bu kadar. Başka hiçbir yer yoktur. Bir kimse diyorsa sana Ya şu işi yapacağız, bize biraz yardım et. Uzak dur ondan. Uzak dur. Uzak dur. Gücün yetiyorsa yap kardeşim. Allah senin güç yetiremediğini senden istemez. Güç yetiremiyorsan, Allah senden istemez onu. Bir kimse oruca güç yetiremiyorsa tutmayacak. Fidye, parası yoksa vermeyecek. Bakın parası yoksa vermeyecek. Hiçbir şey yoksa hiçbir şey vermeyecek. Allah zalim değil. Hani geldi sahabeden bir kimse. Yandım Ya Resulallah dedi. Ne oldu? Tabiri caizse, halk tabiriyle. Ben orucu patlattım dedi.
Eşiyle cinsel ilişkiye girmiş. Ramazan. Dedi ki 61 tutacaksın. Dedi ki ey Muhammed ne başıma geldiyse bu oruçtan başıma geldi. Ben nereye 61 tutacağım dedi. O zaman dedi fidye ödeyeceksin. Dedi ki bu Medine ovasında benden daha fakir bir kimse var mı? Ben fidye ödeyeyim. Gitti Allah Resulü hemen eve girdi. Ne var ne yok. Baktı bir tas hurma buldu oradan. Bir tas hurmayı getirdi ona verdi. Al bunu fukaralara dağıt. Ya Resulallah benim eşim ve çocuklarım evde dedi. Biz hepimiz yoksuluz. Açız. Yani bunun kimini başkasına dağıtacak durum yok. Git dedi ehlinle bunu ye. Allah seni affetsin. Bakın dindeki kolaylığı görüyor musunuz? Dindeki kolaylık.
Orucu patlattı. 61. Tutacak gücü yok. O zaman fakir fukara doyuracak. Parası yok. Parası yok. O zaman ne yapacak? Tövbe edecek. Hiçbir şey lazım değil ona. Oh nasıl olsa lazım değil deyip de bütün Ramazan'a orucu patlatmasın yalnız. Biraz da nefsine sahip çıksın. Buradan hareket ederekten orucu patlatmasın ya da hiç tutmasın patlatacaksa. Desin ki ben özürlüyüm canım kardeşim. Eyvallah. Özürlü özürlü. Özürlüğe sorun yok. Kimisi özürlüdür. Eyvallah. Hastadır, rahatsızdır bu konuda. Söyleyecek bir laf olmaz. Allah muhafaza eylesin. Elimi ayağımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi bozana uğradım. Yani elimi ayağımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi bozana uğradım.
Yani ölümle yüzleştim, ölümle karşılaştım. Ancak onlar bu insanları bu hale getirir. Önüne geleni kırma, ağaçları kökünden dibinden söküp çıkarana sataştım. Yani öyle bir yere sataştım ki, öyle bir yerle karşı karşıya kaldım ki, ağaçları kökünden çıkarıp önüne katıp götürüyor. Bu ne? Allah'ın kudreti, kuvveti ölümle yüzleşme. Adamları, hayvanları, cemadat ve nebadatı mat edene rastladım. Yani bütün her şey mat eden nedir? Allah'tır. Neyle? Ölümle. Ölüm gelince mat olur mu insan? Evet. Bütün her şey biter mi? Biter. Matı bilmeyen var mı? Yok.
Satrançta yenilme, öyle değil mi? Şahmat oluyor. Kaç hamlede yapıyor? İyi bir ustaysa, değil mi? Bir üç hamle vardı, şahmat oluyordu. Ama herkes ezberliyor son oyunu. İlk acemilere yapıyorsunuz onu. Ondan sonra hamle hesaplamaya başlıyorsun. E tabii siz hiç satranç oynamaydınız tabii. Var mı? Oynamayanlar eline kalırsın. Arada bir satranç oynayın ya. O bazıları haram diyor, satrançla alakalı değil o. Satranç hanefilerde caizdir. Şans oyunları haramdır. Satranç şans oyunu değildir.
Satranç zeka oyunudur. Satranç oynayan insanlar, beyin damarları daha iyi çalışır. Daha zeki olurlar. Daha fazla hamle hesaplarlar. Sen sadece kendi hamleni hesaplamazsın satrançta. Onun karşı tarafın sürdüğü, oynadığı taşla hamle hesaplarsın. O bunu sürdü, şimdi bunu sürecek, ardından bunu sürecek, ardından bunu sürecek, ardından bunu sürecek.
Sana oyun kuruyor. Sen de oturur, onun hamlesine karşı hamle üretirsin. O atı buraya koyarsa, ben veziri buraya koyacağım. O atı buraya açarsa, ben de onun filini buradan yiyeceğim. Hamleye karşı hamle üreteceksin. İşte mat nerede olur? Şah mat olunca oyun biter. Ölüm gelince oyun bitti. Son nefesi verdin, bitti. Bu dünyada işim bitti. Allah bizi affetsin. O yüzden ona rastladım diyor. 1275'i okuduk, 1275'ten sonra devam edeceğiz inşallah. Sorulara bakayım. Ondan sonra inşallah sohbeti sonlandıracağız. Ayaklarınız da ağrıdı.
Böyledir işte, dervişlik yani zordur. Önce ayak ağrısından başlıyor insan. Biz giderdik sohbete, Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi'nin zamanında. Böyle alışkın değiliz ya, böyle ayağımızı nereye koyacağımızı şaşırırdık. Sohbet bitince Şeyh Efendi derdi ki, gençler rahat oturun. Şimdi ben de onun sünnetini isteyeyim, rahat oturun.
Geçmişte işlenen günahları herhangi bir ortamda isteyerek veya istemeyerek kişi bir başkasına söylediğinde, o günahlar tekrar yazılır mı? Yazılmaz, Allah'ın öyle bir hukuku yok. Ama anlatılmaması hoş görülmüş. Bunu bir tek böyle hani ders olsun diye büyüklere cevaz vermişler. Hani sahabeler diyor ya, biz müşrik iken böyle böyle böyle yapardık diye. Oradan hareket ederekten büyük insanların, işte alimlerin, böyle üstadların, hocaların, böyle işte ders olsun arkadaşlara diye onların anlatmasında bir beis görmemişler. Cevaz vermişler ama diğerlerine cevaz vermemişler. O yüzden işlemiş olduğunuz günahları anlatmayacaksınız inşallah. Mesnevi'de geçen armut ağacı hikayesinde anlatılmak istenen nedir, hikmeti nedir?
Ben 1275. Beyt'e gelmişim. Mesnevi komple benim ezberimde değil. Hangi hikayede ne anlatılıyor bilmiyorum. Bazen zaman zaman böyle sorular geliyor bana. Ben Mesnevi benim ezberimde olmadığından dolayı bilmiyorum. Yani gerçekten bilmiyorum. Hani bu armut ağacı hikayesinde bilmiyorum. Bu birkaçıncı, ikincim, üçüncüm ne soruluyor herhalde bu bana? Bilmediğimin üzerinde bir şey konuşmam uygun değil. Allah ömür verirse, cana bak fırsat verirse, 1275. Beyt'i küçük, böyle yavaş yavaş gidiyoruz. Kaç yıl oldu bilmiyorum ama şey değil, yani bitirme, illaki bitireceğim diye de bir kaydı yok. Yavaş yavaş gidiyoruz biz. Armut ağacı hikayesine gelince de onu anlatırız. İnşallah.
Cuma namazında, Zuhri Ayr'in namazı sünnette var mıdır? Yok. Yani ben dini, Allah affetsin, kitaplardan öğrendim ilk etapta. Ben bir başkasından din dinlemedim. Üstadımdan sufiliği, dervişliği dinledim. Ama dini kitaplardan öğrendim. İşte bende Fetevayı, Hindiye vardı, Buhari tercümesi vardı gibi böyle ilk daha hemen namaza başlar başlamaz. Böyle bu kitaplar bir şekilde benim elime geçtiydi. O çocuktan da Allah razı olsun. Benim kahvesinde çalıştığım Feyz amca vardı. Onun küçük oğlu Hüseyin vardı. Babası demiş bu kitaplar seni bozdu. Çünkü babasına sen kafirsin falan diyordu. Kitaplara bakarak da. Yakacağım demiş bu kitapları. O da geldi, Mustafa abi bu kitaplar sende durur mu dedi.
Durur oğlum dedim. O zamanlarda kitap satanlar, meşhur imamlar, müezzinler, ha bir ev kitap satıyorlar böyle 12 ay taksit, 24 ay taksit. Bu da kahvede, kahve çalıştırıyorlar ya. Bu da alıyor. Bunda kitap var. Bir kitap, bir kitaplık dolusu kitap getirdi geldi eve. Ben de yeni namaza başladım. İşte hani kitap alacak para da yok o zaman bizde. Nerede Fetevayı, Hindiye alacağız? Fiiz-i Halil Kur'an'ı alacağız, Buhari tercümesini alacağız. Mümkün değil. Ondan sonra neyse ben tabii bir başladık okumaya biz. Ben dini kitaptan öğrendim. Şimdi Hanefi kitaplarından Fetevayı, Hindiye, İbni Abidin, Dürer Gürer, El Hidaye, bakın ondan sonra şey Kuduri, bunların hiçbirisinde Zuhri-i Ayrı namazı yoktur.
Zuhri-i Ayrı namazını koyan Osmanlı ulemasıdır. O da son dönem ulemadır. Bunun koyuluş sebebi şudur. Zuhri-i Ayrı namazının koyuluş sebebi. Bir şehirler büyür, şehirler büyüyünce tek merkezde Cuma kılmak zorlaşır. Çünkü Hanefi'ye göre Cuma'nın eda şartlarından birisi tek merkezde namazın kılınmasıdır. Eğer şehri bölen dere, bildiğiniz akan dere, vadi, nehir var ise veya şehrin bir tarafında hastalık var ise, karantinaya alındıysa, o zaman şehrin iki yerinde, duruma göre üç yerinde Cuma kılınabilinir. Ama bu sefer de Cuma'nın vakti meselesi girer işin içerisine.
Üçünün de aynı vakitte kılınması lazım ki üçü de kabul olunan bir Cuma olsun. Bu sefer üçü de aynı vakitte kılınamaz, Cuma sakata gelmesin diye Zuhri-i Ayrı namazı koymuşlar. Osmanlı'nın son dönem üleması. Hadislerde var mı? Yok. Hanefi kitaplarında var mı? Yok. Ben şimdi bunu böyle okumadığımdan dolayı ben Zuhri Ayrı kılmıyordum. Yeni namaza başladım da. Ne eleştiriyorlardı beni, ne eleştiriyorlardı. Ben de diyordum ki canım kardeşim din, Kur'an ve sünnet bir ibadet koyacaksa bunu Allah ve Resulü koyacak. Bunu Allah ve Resulü koyacak. Müslümanlar bu orta yerde bir problem varsa problemi halletmek zorundalar. Problemi halledecekler.
E şimdi örnekliyorum şimdi. Yani bütün şehirlere yılda en fazla olsa sekiz maç yaparlar, on maç yaparlar. On maç olacak olan en fazla on maç bakın. Kocaman, devasa, milyon dolarlık statlar yapıyorlar mı? Yapıyorlar. Milyon dolarlık. Neden cumalık yapmıyorlar?
52 hafta var. Sekiz hafta da değil. 52 hafta var. Birkaç tane cuma merkezi yapamazlar mı? Yaparlar. Şehrin bir doğusuna, bir batısına, bir güneyine, bir kuzeyine. Devasa cumalık mescidleri yapsınlar. Ya da devlet müsaade etsin, bıraksın. Ey iman edenler, kendi mescidlerinizi kendiniz tesis edin. Ne? Müslümansın. Git cuma mescidini yap. Git cumalık meydanını yap. Git bayram namazını orada kıl. Git cumayı orada kıl. Hanefi'ye göre baktığınızda eda şartlarından birisi şu anda tesis edilmiyor. Tek merkezde kılınması.
Bir merkezde kılınması. Cumanın devlet başkanı tarafından kılınması, kıldırılması veya onun tayin ettiği kimsenin kıldırılması. Siz cumayı kimin genelgesiyle kılıyorsunuz biliyor musunuz Türkiye'de? Atatürk'ün halifelik ilgâ edilince diyorlar paşam cuma ne olacak? Öyle ya. Yazın diyor bir genelge. Yazıyorlar. Diyor ki cumaların kılınmasına. Bunu bilmezse herkes. Bunu cumayı kıldıran imam da bilmez. Bunu cumayı kıldıran imam da bilmez. Ya devlet başkanı kıldıracak Müslümanların cumasını ya da devlet başkanının tayin ettiği kimse kıldıracak.
Aslında bir şey daha söyleyeyim. Bir Müslüman kendi kafasından cami de yapamaz. Caminin yapılması için, caminin yapılması için İslam devlet başkanının müsaadesi gerekir. Ya caminin yapılmasına müsaade edecek ya orada cuma'nın kılınmasına müsaade edecek. Siz Almanya'nın göbene cami yapamazsınız. Hanefi'ye göre söylüyorum bunları. Almanya'nın ortasına cami yapmanız için sizin İslam halifesinden izin almanız gerekir. Ancak halife, Müslümanların halifesi izin verilse gavur memleketine siz cami yapabilirsiniz. Hatta siz gavur memleketine giderken izinsiz Kur'an-ı Kerim de götüremezsiniz. Sebep, orada gavurların eline geçer, Kur'an-ı Kerim'e hakaret ederler.
Kur'an-ı Kerim'e, Musaf'a, işte üzerine bevle derler, üzerine çiğnerler, orada yakarlar, onu hayvanların domuzlarının altına sererler, bir kötülük yaparlar diye siz Darül Harb'e Musaf da götüremezsiniz. Darül Harb'e Musaf götüremezsiniz deyince haydi Türkiye geldi. İş, tehlikeli alanlar. O yüzden normalde şimdi burada Zuhra'yı kılınırken, toparlayayım şimdi ben. Zuhra'yı kılınırken, zaten Cuma'nın eda şartlarına bu manada uyulmuyor. Ha Cuma'yı kılmayacak mı? Kılın, ayetle sabit. Sakın ha. Benim bu sohbetimden Cuma'sızlık çıkarmayın. Bir ara modaydı bu. Türkiye'de Cuma'yı kılınmaz deyip Cuma'yı kılmayan gruplar vardı.
Ben onlardan olmadım hiç, hayır. Cuma ayetle sabit, yol bulan, iz bulan, zaman bulan, vakit bulan Cuma'yı kılacak. Hanefi'ye göre üç kişi dahi olsa Cuma kılabilir çünkü. Hanefi'de cemaat üç kişi. Hiçbir kimse yok, evinizde üç tane erkek Cuma kılarsınız. Ben zaman zaman düşünmüyor değilim burada Cuma kılmayı. Çünkü otuz beş yıldır bıktım artık her Cuma'da para istenilmekten.
Ya her Cuma para mı istenir ya? Ya bu din dilenci dini mi? Bu Müslümanlar dilenci mi? Her Cuma, her Cuma. Diyorum kendi kendime ya diyorum nefreti makamında Cuma kılmaktansa diyorum. Gidiyorum diyorum vakfın oraya söyleyeyim diyorum arkadaşlara. Diyelim ki arkadaşlar Cuma'ları biz burada kılalım. Bu sefer de ayrılıkçı olacağım. Var ya hani bu imamların arkasında namaz kılınmaz diyenler. Onların safına düşeceğim. Ya bir imam vardı söyledim komşuydu o. Dedim hocam isteme Allah rızası için. Dedim bu hafta isteme bir Cuma kılayım dedim. İsteme ne lazımsa yapacağım dedim.
Tamam hocam dedi bana. Dedim ya ne lazımsa camiye söyle bana yapacağım dedim. Yine istedi adam. Allah'ım dedim ya. Sonra geldi. Ondan sonra ben dedim ya ne istiyorsan yapacağım diye. Hocam dedi halılar değişmesi lazım. Ne yapma istedin dedim oradan. Hocam dedi diyanet mühtülük bize emrediyor dedi. Biz bunu istememiz lazım. Ama dedi caminin dedi halıların değişmesi lazım. Şimdi iyinin iyilikliği anlatılması lazım. Tamam dedim değiştiriyorum. Ben şimdi hiç sıkıntı yok. Bizim Murtaza'nın ufağı var. Mustafa Mercan. Mustafa'ya telefon açtım. Mustafa selamün aleyküm aleyküm selam. Dedim şurada arka tarafta bir cami var.
Oraya dedim cami halısı lazım yavrum. Gel ölçüsünü al. Kaç paraysa dedim parasını da benden gel al. Ben hemen geliyorum dedi. Geldi ölçüye aldı. O dedi ki parasını istemiyorum. Oğlum neden istemiyorsun? Ben dedi bu Meyrunos'tan şu kadar bilmem kaç milyonluk alışveriş ettim. Benim orada dedi iş kontom var. Ben onu dedi iş kontomdan düşüreceğim dedi. Dedim oğlum ben vereyim parasını. Yok istemiyorum. Yemin billah etti almayacağım dedi. Ben onu iş kontodan düşüreceğim dedi. Bizim Mustafa Mercan. İyi tamam. Yani cami sonuçta kendime bir şey değil. Geldi yaydı düzdü yaptı etti. Hocaya gene dedim. Hocam ne olursun isteme. Gene istedi adam. Gene istedi.
Dedim yok bunlarla mücadele edilmeyecek artık dedim. Sustum. Dedim söyleyecek bir laf yok. Bunlar alışmışlar dedim. Şimdi bir cuma mescidi yok Müslümanların. Bir yük manada. Zaten öyle toplansa tehlike arz eder. Siyasi manada. Allah iyisin inşallah.
Herkes kendi mizac ve karakterine, meşrebine göre amel işler. İsra 84. Soru bir insanın mizacı, karakteri ve meşrebine göre amel işlemesini nasıl anlamalıyız? Bu çevirirken böyle çevrilmiş olmuş olmasın bu? İsra 84. Bazen bu şeylerde meallerde sıkıntı oluyor. Onları çevirenler kendi anlayışlarına göre çeviriyorlar. Bazen oluyor. Ben karşılaştırıyorum. Allah iyisin. Evet. Bakın bendeki şey Eser 84'ü farklı çevirmiş.
De ki herkes yaratılışına göre hareket eder. Ve Rabbiniz kimin yol bakımından daha doğru olduğunu en iyi bilendir. Evet. Burada o farklı alınmış. Bu mesele. Herkes burada yaratılışına göre hareket ederi o kimsenin kendi ahlakı, kendi fikri, düşüncesi, tarzı, tavrına göre hareket eder.
Bilgisine göre hareket eder. Ben öyle anlarım. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Cenab-ı Hakk cümlemizi affı muafiret eylesin. Cümlemizi sevsin, sevindirsin. Cümlemizi korusun inşallah. Biz böyle birden de bunu kapattık. Telegramdakileri unuttuk. Onlar da üye evlat muamelesi mi görüyor bize diyecekler. Öyle değil. Telegramdakiler de kardeşlerimiz hepsini. Hepsinden de Allah razı olsun. Hakkınızı helal edin inşallah. El-Fatiha. Selamat. Amin. Ejimayin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.