Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 2 Ekim 2021 · 1:04:24
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hakkı hakkıyla yaşayan, batılı batıl bilip, batıldan uzaklaşan, batıldan kaçanlardan eylesin. Cenab-ı Hak Kur'an ve Sünnet-i Sene'ye sımsıkı yapışıp, Kur'an ve Sünnet-i Sene'yi yaşayan ve yaşatanlardan eylesin.
Komple Ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve Sünnet mücadelesi verenlerden eylesin. 1231. Beyt'ten Mesnev okumalarına devam edeceğiz inşâAllah. Allah'tan bir şey gelmezse. Bu malum karga, hüd hüd'ün konuşmalarını dinleyince, onun bu özelliklerinin, söylediği özelliklerinin olmadığını iddia ediyordu padişahın önünde.
Hüdüd de kendini savunuyordu. Genelde Hz. Pir bu tip beytlerde, bu tip sohbetlerde bir taraf hakkın sesi, hakkın savunucusu, bir taraf da hevâ hevesin, şeytanın, kafirlerin savunucusu olarak koyar. Hüdüd, burada hakkı savunan, hakkın sesi hükmünde. Karga da hevâ hevesin, nefsin ve şeytanın sesi hükmünde. Ben öyle anlıyorum, öyle söyleyelim. İnşâAllah Rahman, bizim de bu konudaki Cenab-ı Hak, sizin de ferasetinizi açık eylesin inşâAllah. Hüdüd konuşmaya devam ediyor. Geçen hafta ne demişti? Hüdüd, sen de kafirler sözünden bir keyf harfi, yani küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa, pisliksin, necissin hükmünü söylemişti.
Çünkü ayet-i kerimede kafirler necistir hükmü vardır. Onu söyledi, hani sende de dedi, bu kafirlikten bir harfi olsa, kafirlikten küçücük bir sende bir zelle de olsa, sen neciss hükmündesin dedi. Çünkü ortası yoktur. Bir kimse ya iman etmiştir ya da iman etmemiştir. İkisinden birisidir. O yüzden iman etmediyse, onda küfür bulaşıklığı var ise, onda küfürün tecelliyatı varsa, o iman etmemiştir. O zaman o necistir. Hüküm açıktır bu konuda. İnanmayanlar, kafirler necistir hükmü diye ayet-i kerime vardır. Bu da onun gibi. Yani normalde eğer sende diyor, küfür kelimesinin k'si dahi olsa, sen yine neciss hükmündesin.
Devam ediyor. Hüdüd. Eğer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa, ben tuzağı havada görürüm. Fakat kaza gelince, bilgi uykuya dalar, ay kararır, gün tutulur. Kazanın bu çeşit hilesi nadir midir ki, kaza ve kaderi inkar edenin inkarı bile bil ki, kaza ve kaderdendir. Yani bir kimsenin, eğer Cenab-ı Hak bir şeyi takdir ettiyse ona, onun üzerine bir şeyi tecelli ettirecekse, bunu durduracak olan hiçbir güç yok.
O zaman diyor, kaza gelince bilgi uykuya yatar. Yani sen bildiğini unutursun. Bildiğin gibi hareket edemezsin. Ve ay kararır, sen yolunu aydınlatamazsın. Sen yolunu göremezsin. Çünkü orada Cenab-ı Hakk'ın kazası veyahut da takdiri tecelli edecektir. O yüzden kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa diye başlar. Sufilerde de bir ibare vardır ya, Sufi illaki feraset nuru onda devamlı tecelli edip, o önünü devamlı görecek diye bir kaide yoktur.
Eğer bir şey senin başına örülecekse, senin gözün kararır, görmez olursun. Eğer senin başına bir şey gelecekse, sen bildiğin yolu şaşırırsın. Bir bakarsın ki, sen Konya'ya gideceğine, Anya'ya gitmişsin. Çünkü kader, hani ağını örmek derler ya, kader ağını ördü mü, yapılacak bir şey yoktur. Ve buradan sakın, Cebriye'ye veya Kaderiye'ye düşmeyin. Biz kendi cüz-i irademizle yaptıklarımızdan sorumluyuz. Kendi yaptıklarımızdan. Ama bizim başımıza gelecek olanı biz, tayin etme, takdir etme, onu önleme, veya onu def etme noktasında, bir dairede mümkün değildir. Bir dairede mümkündür, o nedir? O kaderi, hani devamlı ben sohbetlerde, ikiye ayırırım ya, mutlak kaderdir.
Mutlak kader nedir? Cenab-ı Hakk'ın kendi zat-ı uluhiyetinde olan ilimdir. O kaderdir. Onun hükmü verilmiştir. O kaidesi bellidir. Hesabı kesilmiştir. O tecelli edecektir. Ama sen, ama sadakayla, ama oruçla, ama duayla, başına gelecek olan, bela, musibet, kazayı def edersin. Bu ne demek? Bu tecelli etmeyecek demek değil. Allah rahmet eylesin. Üstadım onu öyle tevil etti. Mustafa Efendi dedi, rüyanda kaza yapıyor musun? Yapıyorum efendim dedim. Arabayı böyle deviriyor musun? Deviriyorum efendim dedim. İşte oğlum dedi, zahirde olacak olan kaza, rüyada, maneviyatta geçiyor dedi. Maneviyatta sıkıntılar yaşarsınız, onlar rüyada geçiyordur.
Yani rüyanızda sıkıntı oldu, problem oldu, şu oldu, bu oldu. Senin başına gelecek olan bir şey, rüyada geçti. Rüyada o tecelli etti. Tecelli etmemezlik etmedi. Tecelli etti. Bakın, tecelli etti. Nerede? Manada tecelli etti. Rüyada tecelli etti. Ve Allah'ın tabiri caizse, hükmü yerine geldi mi? Evet. Rüyanda çok hasta oldun, çok hasta oldun. Nice hastalar oldun. Rüyanda tecelli etti. O hastalık manada geçti. Trafik kazası geçirdin. İşte ölümlerden döndün. Arabın pert oldu. Veyahut da işte cezaevine girdin, çıktın. Rüyanda şu oldu, rüyanda bu oldu. Yangın geçirdin, battın, iflas ettin. Şu oldu, bu oldu. Bunların hepsi de rüyada geçti. Hazreti Pir'in deyimiyle, rüyanda diyor, senin kolunu kesseler, sabah diyor, kendine gelir gelmez, elini kolunun üzerine atarsın.
Ve bakarsın ki diyor, kolun yerinde duruyor, derin bir oh çekersin, hamd edersin. Neden? O kol yerinde duruyor. İlla ki rüyada geçecek diye bir kayda mı var? Hayır. Başına tecelli edecek mi? Evet. Çünkü sen elinden çıkanlardan sorumlusun. Sana geleni durduracak, sana gelecek olanı yok edecek, sana gelecek olanı önleyecek, senin yapabilecek bir şeyin yok. İnsanlar ise bunu Ahmet'ten, Mahmet'ten bilir. Ondan bundan bilir. Sana gelecek olan gelecek. Bunu durduracak olan Allah'tan başka hiçbir şey yok. Ahmet, Mehmet, orta yerde vesile. Vesile. Sen kendince, kendi nefsine sahip çıkmaya çalış. Senin nefsinden bir kötülük çıkmasın.
Senin nefsinden bir kötülük çıkarsa, sorumlusun ondan. Sana gelecek olanı durduracak hiçbir güç yok. Ahzab suresi, ayet 38, Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. Cenab-ı Hak senin üzerinde bir şey emrettiyse, bu Allah'ın takdiridir. Ve bu bir emirdir. Bu senin üzerinde tecelli edecek. Yani bu ilmi ilahide, bu yazıldıysa sana, bu senin başına gelecek. İlmi ilahide yazıldıysa, bunun değişmesi, veyahut da benim dediğim gibi, rüyada geçmesi, lef-i mahfuzda veya lef-i mahfuzdan kopup gelirken, yani kalemin cızırtısını duyuyordum, hala da yazıp bozuyordu dediği yer, lef-i mahfuz.
Benim dediğim mutlak değişmeyen, kader, ilmi ilahi, Allah'ın zatında duran ilim. Daha henüz, lef-i mahfuza gelmemiş. Lef-i mahfuza henüz daha indirilmemiş. Allah'ın kendi zat-ı ilahiyesinde olan kader, mutlak kader, değişmeyen kader. Bu değişmeyen kader. Lef-i mahfuza yazdı, o değişmeyenden, orada değişmesi, duayla, ne bileyim işte cömertlikle, herhangi bir iyi bir amelle, evet.
Yani o kimse, imanı tercih etti. Cenab-ı Hak ona imanı verir mi? Evet. Ama sonuç itibariyle biz kaderin üzerinde çok fazla konuşmak istemeyiz. Çünkü normalde kaderin üzerinde çok konuşanlar, hep bir bataklığa gitmişler. Hadis-i şerifleri teker teker sıralayarak kader konusunu kapatayım. Tirmizi biliniz, kaderin hayrına da şerrine de iman etmedikçe iman olamaz. Başına gelecek olanın mutlaka geleceğini, başına gelmemesi, mukadder olanın da mutlaka gelmeyeceğini bilmedikçe iman etmek sayılmaz bir kimse. Tirmizi'de geçen hadis-i şerif. O zaman bizim başımıza gelecek olan gelecek. Bunu durdurmanın, bunu ötelemenin, bunu değiştirmenin bir imkanı var mı? Hayır. Biz buna iman ettik.
Bu değişecekse de Allah değiştirecek bunu. Bakın bu değişecekse de bunu değiştirecek yekane, güç, kuvvet, kudret Allah'a ait. İbn-i Abbas, ben peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin arkasındaydım. Bana şöyle buyurdu. Ben bu hadis-i şerifi çok sizlere aktarırım ya. Hani ey oğul, ben sana bazı hususlar tavsiye edeyim. Başka bir rivayette ey oğul, beni iyi dinle. Buyur ya Resulullah. Ey oğul, beni iyi dinle. Buyur ya Resulullah. Bu başka bir metinde de öyle geçer. Allah'ın emirlerine sarıl ki Allah da seni korusun. Bakın korunmanın yolu Allah'ın emirlerine iyi sarılmakta. Allah'ın emirlerine iyi sarıl ki Allah seni korusun. Sen heva ve hevese dalma.
Sen şeytanın yolundan gitme. Sen hak ve hakikatin yolundan git. Allah'ın emirlerine sıkı sarıl ki Allah'ın emir ve yasaklarına riayet et ki Allah'ı karşında bulasın. Allah'ın emir ve yasaklarına riayet et ki Allah'ı karşında bulasın. Bu biraz daha böyle tevhidin daha yüksek aşaması.
Allah'ın emir ve yasaklarına iyi riayet et, Allah'ı karşında bulasın. Demek ki emir ve yasaklarına riayet etmezsen Allah'ı görüyormuşçasına yaşaman mümkün değil. Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak Allah'ın emir ve yasaklarına riayetten geçti. Hani bu sufiliğin, tasavvufun en önemli delillerinden birisidir ya. Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak.
İman, İslam, ihsan. Cibril hadisinden sonunda ihsan nedir? Allah'ı görüyormuşçasına yaşamandır. Bunun anahtarı neymiş? Allah'ın emir ve yasaklarına riayet etmekmiş. Allah'ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen bir kimsenin ihsan mertebesine ulaşması mümkün değil. Devam ediyor. Bir şey istediğinde Allah'tan iste. Bir şey mi isteyeceksin? Bunu Allah'tan isteyeceksin. Bunu Ahmet'ten, Mehmet'ten, Hacceden, Emine'den değil. Bunu şeyhinden, pirinden değil. Bunu siyaset çeşiden, bürokrasiden değil. Bunu şu milletvekilinden, bu milletvekilinden değil. Allah'tan isteyeceksin.
Yardım Allah'tandır. İstenilecek kapı Allah'tır. İyyâ kenabüdü ve iyâ kenasta'in. Ancak Allah'a ibadet eder. Ancak Allah'tan yardım dileriz. Hiç kimseden yardım dilenmeyiz. Hiç kimseden hiçbir şey istemeyiz. Biz sufiler hiçbir şeyin dilencisi değiliz. Bizim bir tek dilenci olacağımız kapı vardır. O da Allah'tır Celle Celaluhu. Biz dilenen bir topluluk, biz dilenen bir kavim değilizdir. Allah'tan dilenir, Allah'a yaslanır, Allah'a dayanır. Allah'tan isteriz. Derdimizi Allah'a, hastalığımızı Allah'a, sıkıntımızı Allah'a havale ederiz.
Deriz ki, maalükül müyük olan sensin. Dilediğine rahmet eder, genişletirsin. Dilediğine de darlık verirsin. Dilediğine darlık verirsin. Senin darlığında genişlik, senin genişliğinde darlık halkedersin. Ki öyledir. Dilediğine darlık verir, dilediğine genişlik verir. Sen ibadet ettim diye, sana özel husisi, seni imtihan etmeyecek, sana genişlik verecek diye Allah'a iman etme öyle.
Allah ne kadar çok ibadet edersen et, dilerse sana darlık verir. Ne kadar Allah'a yakın olursan ol, Allah sana dilerse zorluk verir. Bu Allah'ın kendi takdiri iledir. Bize düşen kulluktur. Biz Allah'a kulluk ederiz. Biz Allah'tan isteriz. Biz Allah'a dileniriz. Bizim insanlardan, bizim bürokrasiden, bizim siyasetçilerden, bizim herhangi bir makam ve mevkiden bir şey dilenmemiz olmaz.
Biz ne eşimizden, ne çocuklarımızdan, ne akrabalarımızdan bir şey dilenmeyiz. Dilenmek, ümmeti Muhammed'e caiz görülmemiştir. Çok naçar kalırsanız diyor, temiz yüzlülerden bir şey isteyiniz. Çok naçar kalırsanız, sufiler için geçerli değildir. Bu avam insanlar için geçerlidir. Avam insanlar için. Biz dilenmeyiz. O yüzden bir şey isteyeceksek, Allah'tan isteriz. Bir yardım talep edeceğin zaman da yine Allah'tan talep et. Biz Allah'ın yardımını isteriz. Biz Allah'tan yardım talep ederiz. Hatta bir başka hadis-i şerifte, ayakkabınızın bağı dahi dedi. Ayakkabınızın bağını dahi bir kimseden istemeyin.
Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh hazretleri, halife elinden kamçısını düşürdü, devesini ıhıldattı, oturtturdu. İndi, kamçıya aldı. Dediler ki, ya Emre'l Mü'minin, bize söyleseydin, biz senin kamçını verseydik. Dedi ki, arkadaşım, kardeşim, benim canım, sevgilim, ben Muhammed-i Mustafa'ya söz verdim. Bana dedi ki, hiç kimseden hiçbir şey istememeye bana söz ver, ben de sana cenneti söz vereyim.
Biz ona söz verdik dedi. Hiç kimseden hiçbir şey istememeye, başka bir hadis-i şerifte, yine başka bir sahabeye, ayakkabınızın bağı dahildir. Yani ayakkabının bağı düştü. Elini kaldıracaksın, ya Rabbi, ayakkabımın bağı düştü. Bana bunu buldur diyeceksin. Bakın bu imanın kemal noktası. Dişin ağrıdı, ya Rabbi, ben bu akşam sohbete gideceğim. Ben, sohbette beni bekleyen kardeşlerim var. Dişimin ağrısına, derdime bir deva. Sohbet esnasında, seni anlatırken, benim kafam zonglamasın. Ben senin dinini tebliğ ederken, benim içim zonglamasın. O esnada benim dişimin ağrısına deva. Allah'tan isteyeceksin bunu. Biz şimdi, dünya üzerindeki deccaliyetin kurduğu ilaç sisteminden devayı bekliyoruz.
Başın ağrıdı, bir tane hapat. Ay, omuzun ağrıdı, git bir tane daha hapat. Kesmedi, bir tane daha hapat. Kesmedi, bir tane daha hapat. Allah'tan istemeyi unuttuk. Allah muhafaza eylesin. Şunu da iyi bil ki, bütün ümmet sana bir fayda vermek için bir araya gelse, ancak Allah'ın sana takdir ettiği hususta fayda verebilirler.
Bütün insanlar ayağa kalksa ve bütün insanlar sana fayda vermek için can uğraşmaya kalksalar, ancak Allah'ın takdir ettiği alanda sana faydalı olabilirler. Allah takdir etmezse, hiçbir kimsenin sana hiçbir faydası olmaz. Yine bütün ümmet sana zarar vermek için bir araya gelse, ancak Allah'ın sana takdir ettiği hususta sana zarar verebilirler. Artık kalemler kaldırılmış ve sahifelerin mürekkepleri de kurumuştur. Bütün ümmette sana zarar vermek için, bütün topluluklar ayağa kalksa, sana zarar vermek için el birliği yapsalar, Allah izin vermedikçe sana zarar veremezler. Allah'a olan imanınızı kemale erdirin.
İnsanlar size zarar veremez. Allah müsaade etmedikçe ve bir zarar dokunduysa sana Allah ona izin vermiştir. Allah'a yalvar yaka, Allah'a yaslan, Allah'a dayan. Evet, Tirmizi'de bu hadis-i şerif, kadere inanmak iman esaslarındandır. Biz kaderin varlığına iman ederiz.
Kaderin varlığına iman etmeyen, iman etmemiştir. Kaderin varlığına iman etmeyen, kadere iman etmeyen, iman etmemiş sayılır. Kimi hatırlayacaksınız böyle söylediğimde? Şimdi diyeceksiniz ki yine bir taraflara salva atışında bulunuyor. Kim kadere iman, imandan sayılmaz, imanın böyle bir rüknü yok diyen kim? Mustafa İslamoğlu. Su ismi İslamoğlu. Çok güzel su ismi. İmanını kimsenin bilmeyiz. Ama kadere imanı, imandan saymadığına dair beyanları var. Bunları biliyor, eski arkadaşlar bilirler ben önceden isim zikretmezdim, artık isim zikrediyorum. Artık ben bunların isimlerini söylüyorum, cemaatlerini söylüyorum, tarikatlarını söylüyorum.
Ümmet-i Muhammed bilir bilmez bunlara bulaşıyor çünkü. Bir bakıyorsun adam kadere imanı, kadere imanı imandan kabul etmiyor. Bununla alakalı açıklamaları var. Bunları ben normalde kendim duydum, dinledim. O yüzden ismini açık bir şekilde söylüyorum. Ve takip ettim kadarıyla da buradan geri dönmedi. Burada sabit duruyor. Buradan geri dönmediği için kadere iman farz. Kazaya iman etmek farz. Kaderin Allah'a ait olduğunu, kazanın Allah'a ait olduğunu inanmak farz. Bir kimse kadere iman etmiyorsa imanı iman değildir. Hayrın faydasının, şerrin zararının Allah'tan olduğuna inanmak da kadere imana dahildir.
Hanefilere göre söylüyorum bunu. Hanefilere göre. Acının acılığı, tatlının tatlılığı, hayrın faydası, şerrin zararı hep Allah'tandır. Kader bu mutlak manada değişmez. Allah'ın kaza ve kaderine rıza göstermek gerekir. Kader, fayda, zarar, güzellik, çirkinlik ve bunları kaplayan zaman ve mekanla bunlar üzerinde tereddüp eden sevap ve azap cinsinden yaptıklarının hepsini bulunduğu durumda tayin etmektir.
Bu okuduğum alıntı nereden? Fıkh-ı Ekber'den, İmam-ı Azam'dan, Alül Karri şerhinden açık ve net. Husis'i oradaki pasajı aldım koydum buraya. Bu Mustafa Özban analizi değil. Bu direkt İmam-ı Azam'ın sözü, İmam-ı Azam'ın iştahı. Ve dolayısıyla Hanefilerin ve Maturidilerin direk kaidesi.
Evet ama kadere iman Şafi'de de, Maliki'de de, Hanbeli'de de aynıdır. Değişen yoktur. Çünkü akideyle alakalıdır bu mesele. İnanç meselesidir. Allah muhafaza eylesin. Ebu Davud'dan hadis-i şerif, kaderi tartışma konusu yapanlarla ne oturun, ne de onlarla bu konuyu konuşun. Demek ki bir kimse kaderle alakalı tartışma yaparsa, cahil insandır.
Onunla oturup tartışılmaz. Onunla oturup konuşulmaz. Hadis-i şerif bunu yasaklamıştır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yasağına tabi olun. Kaderle alakalı tartışan kimselerle oturup konuşmayın. Onlarla tartışmayın. Kadere iman meselesinde, kadere iman yoktur. Kader diye bir şey yoktur. Veya kadere iman, imanın rüknü değildir diyen bir kimsenin peşinden gidilmez. Onun söyledikleri dinlenilmez. Net. Net hadis-i şerif. Evet yine İbn-i Mace naklediyor. Kimden? Hazreti Ayşe radiyallahu anh hazretlerinden. Kim kader hakkında bir şey konuşursa, kıyamet gününde ondan sorulur. Kim de bir şey konuşmazsa, kıyamet gününde bu hususta sorguya çekilmez.
Demek ki kaderle alakalı bilir bilmez herkes işkembe-i kübradan konuşmayacak. Bence kader böyledir, sence kader şöyledir meselesi değil bu. Biz kaderin varlığına iman ederiz. Kader denilen bir olgu vardır. Buna iman ederiz. Bu nedir? Kıyamete kadar olacak olan şeylerin yazılmasıdır. Başımıza gelecek olan şeylerin yazılmasıdır. Ebu Hureyre'den Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim yanımıza çıktı. Bu esnada bizler kader hakkında tartışıyorduk. O kadar öfkelendi ki yüzü kıpkırmızı oldu. O kadar kızdı ki iki şakağında sanki nardaneleri varmış gibi oldu.
Sonra şöyle buyurdu. Siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben bununla mı gönderildim? Sizden öncekiler bu hususta tartıştıkları için helak oldular. Bir daha onun hakkında tartışmayacaksınız. Demek ki kader hakkında ne yapacağız? Tartışmayacağız. Yok öyle miydi, yok böyle miydi demeyeceğiz. Allah muhafaza eylesin. Huzeyfe naklediyor. Radıallahu anh Hazretleri. Ebu Davud nakletmiş. Her ümmetin bir mecusisi vardır. Bu ümmetin mecusisi de kader yok diyenlerdir. Onlardan ölenlerin cenazelerinde bulunmayın. Hastalananları da ziyaret etmeyin. Zira onlar deccalın cemaatidir. Onları deccala katmak için Allah'ın üzerine bir hak olmuştur.
Demek ki kader yoktur diyenlere ne yapacakmışız? Cenazelerine katılmayacağız. Bir Müslüman kimin cenazesine katılmaz? İman etmeyen. Küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Müslüman, mümin, küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazına gitmez. Hazreti Ömer Radıyallahu anh Hazretleri Hüzeyfetül Yemani'yi takip ederdi.
Çünkü Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri münafıkların listesini ona vermişti. Bir sahabe vefat ettiğinde Hüzeyfetül Yemani namaza gidiyorsa o da giderdi. Liste onda olduğu için. O sırdı. Sebep münafığın münafığı açıkça belli ise onun cenaze namazı kılınmaz. Bir kimsenin küfrü açıkça sabit ise onun cenaze namazı kılınmaz.
Bakmayın siz şimdi Türkiye'de camiye kime getiriliyorlarsa namazlarını kılıyorlar. Yine Ayşe'den Radıyallahu anh Hazretleri'nden Bezzar nakletmiş. Kaderden kaçmak bir işe yaramaz. Buna karşılık dua etmek yararlı olur. Sanırım kader inmedikçe dua edilir dedi. Dua bela ile karşılaşır. Kıyamete kadar birbirleriyle mücadele ederler. Yani kaderi değiştirecek olan, senin başına gelecek olan, kazayı değiştirecek olan şeylerden birisine dua edin. Birisine cömertlik, tasadduk edin. Bunlar sizin başınıza gelecek olan bela ve musibetleri değiştirecek olan ameller. Allah bizi o amellerle amellendirsin inşallah.
Konu başlığı, Adem Aleyhisselam'ın hikayesi, açıkça emre uyup tevili terk etmede gözünü kaza ve kaderin bağlaması. Allemel Esma'ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar atası, her şeyin adını nasılca öylece bilmiş, sonunda ne olacaksa sonuna kadar da agah olmuştu.
O eşyaya ne lakaf verdiyse değişmemiştir. Çevik dediği tembel çıkmamıştır. Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü. Sonunda kafir olacak adam da ona belli oldu. Her şeyin adını bilenden işit. Allemel Esma Remzi'nin sırrını doy. Allemel Esma'nın ne olduğunu anladınız mı? Allemel Esma, Esmaları bilen, Esmaları talim etmiş. Esmaların ilmine vakıf olan kimse demek. Ve Bakara ayet 31, Cenab-ı Hak ne dedi? Allah Ademlere bütün isimleri öğretmiş.
Sonra onları meleklere göstererek eğer sadıklar iseniz bunların adlarını bana söyleyin buyurmuştur. Yani Allemel Esma'ya bey olan, bütün isimleri bilen, bütün isimlerin sıfatsal tecelliyatlarına aşina ve Cenab-ı Hak'ın bizatihi bütün kendi sıfatlarını öğrettiği hem insanların atası hem de dünya üzerine tecelli eden peygamberlerin ilki.
İnsanların ilki, dünya üzerinde tecelli eden peygamberlerin ilki. Çünkü peygamberliğin atası Hz. Muhammed Mustafa'dır. O ateşle çamur arasındayken ben, özür dilerim, o toprak çamur iken ben peygamber idim. O su ve çamur arasındayken ben peygamber idim. Ben yaratılanların evveliyim. Hadis-i şerif bunla. Varlığın evveli, yaratılanların evveli Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Ve manada da peygamberlerin evveli kimdir? Yine Hz. Muhammed Mustafa'dır. Ahiri kimdir? Yine Hz. Muhammed Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. İşte Cenab-ı Hak Adem aleyhisselama bütün eşyayı ve bütün sıfatların ismini öğretti.
Ve bütün eşyayı öğretti. Bugün masaya masa değiyorsa insanlar Adem aleyhisselam öğretti. Eşyanın isimleri ve Cenab-ı Hak'ın sıfatsal tecelliyatlarının masları Adem aleyhisselam. Ve Adem aleyhisselam bütün bu konuda kendisinden sonra da gelecek olan her şeyin ismini veren kim? Adem aleyhisselam. Tevbe Suresi ayet 35. Ve demişti ki, Ey Adem sen eşinle birlikte cennette otur. Dilediğiniz yerlerde onun meyvelerinden bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz. Ve Cenab-ı Hak Adem'e bütün isimleri öğretti. Ve Adem'e bütün isimleri öğrettikten sonra da Havva ile beraber dedi ki, Cennette yiyin, için, gezin, dolaşın ama şu ağaca yaklaşmayın.
Evet. Bize göre her şeyin adı, görünüşü tabidir. Nasıl görünüyorsa biz ona öyle deriz. Fakat Allah'a göre iç yüzünde hakikatine tabidir. Biz bakarız, bir kimse insandır, insan suretindedir. Biz onu nedir? Ahmet'tir, Mehmet'tir ismiyle söyleriz. Ama onun gerçekte ne olduğunu bilmeyiz. Sen onu senin arkadaşın Ahmet olarak görürsün. Doğrudur gördün. Ama hakikat midir? Şüphelidir. Sebep? Çünkü Cebrail aleyhisselam dıhiyye suretinde geliyordu. Dıhiyye aleyhisselam tabiri caizse erkek güzeliydi. Yakışıklıydı. Boyu, posu, böyle albenisi vardı. Cazibeliydi.
Meşhur ya iman, islam, ihsan hadis-i şerifi. En sonunda Allah Resulü sahabeye sordu. Bu soruları soruları soran kimdi? Tanıdınız mı? Sahabe dedi ki dıhiyye idi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem azedette dedi ki Hayır, o dıhiyye değildi. O Cebrail kardeşimdi. Size dininizi öğretmeye geldi dedi. Demek ki görüntüde dıhiyye ama gerçekte ne? Cebrail aleyhisselam. Ayet-i kerime, Meryem annemizle alakalı. Derken biz de ona ruhumuzu göndermiştik de Tam bir insan olarak görünmüştü ona. Cenab-ı Hak Meryem'e Bu bazı rivayetlerde ve hadis-i şeriflerde Cebrail aleyhisselam olarak geçer.
Cebrail aleyhisselamı gönderdi. İsa'yı üflemek için. Ve Meryem annemiz onu bir insan suretinde gördü. Çünkü Cenab-ı Hak Cebrail'i ona insan suretinde gördü. Ve meşhurdur ya, Meryem dedi ki Ben iffetli bir kadınım. Benden uzak dur eğer Allah'tan korkuyorsan dedi ona. Ondan sonra Cebrail aleyhisselam açıkladı ona. Dedi ki ben Allah'ın elçisiyim. Ben sana bir oğul üflemeye geldim. Ben Allah'ın elçisiyim dedi. Allah'tan kork diye Meryem annemiz öyle söyledi ki Tabiri caizse Cebrail aleyhisselamın tüyleri diken diken oldu. Hani biz öyle tabir ederiz ya Yani korkudan tüyümüz diken diken oldu. İlkildik, ürperdik.
Cebrail aleyhisselama öyle Allah'tan kork dedi. Cebrail aleyhisselam tabiri caizse irkildi. Ve ondan sonra ona dedi ki Ben Allah'ın elçisiyim. Demek ki bu varlık tecelliyatında mümkün. Cebrail aleyhisselam insan suretinde görünebiliyor. Veya bir melek insan suretinde görünebiliyor. Dıhye suretinde görüldüğü gibi. Meryem annemize bir insan sülliyeti şeklinde Cebrail aleyhisselamın göründüğü gibi. Demek ki biz baktığımızda onu insan şeklinde görebiliriz. Ama hakikati melek olabilir. İnsan şeklinde görebiliriz. Ama hakikati cinni olabilir. İnsan şeklinde görebiliriz. Ama hakikati şeytan olabilir.
Bunun hakikatini görecek göz gerek. Eğer o göze tabi değil isek Herkes ne görüyorsa onu görürüz. Niçin bir olayda iki şahit gerekir? Niçin kadınlardan dört şahit gerekir? Kadınlar daha duygusal çünkü. Onlar daha farklı görebilirler. Onların çabuk maneviyatları açılır. Erkeklerden daha çabuk açılır. Daha çabuk kapanır. Anında onlar hala anlatmaya başlar. Erkekler de der. Yalan söylüyor bu ya. Onların çabuk açılmıyor ya. Bazen olur mesela adam derviş. İşte bir yıl, iki, üç yıllık, dört yıllık derviş.
Ondan sonra tık yok adamla. İşte hanımını derviş etmek için uğraşıyor. Çaba sarf ediyor. Bilmem ne bir sürü şey yapıyor. Hanımı geliyor bir sohbete kalıyor. Bir zikrullah yapıyor. Ben halimde böyle gördüm. Zikrullah da böyle gördüm. Adam diyor. Yalan söylüyor ya. Ha sen söylesen yalan söylüyor. Evet diyeceğin ne olacak mıydı? En güzelini de bizim İzmitli Gürcan söyledi. Kendi burada yok ama. Helallaşırım onunla. Efendim bu nasıl bir iş dedi. Ne oldu Gürcan dedim. Dervişlik yapan benim, rüyayı gören bizim hanım dedi. Şeyde atladı bizim Cemil. Sen dedi yanlış yerde yatıyor olabilirsin dedi. Dervişlik yapan benim dedi.
Derse gelen, ders çeken, zikrullah yapan benim. Ondan sonra rüyayı gören bizim hanım dedi. Ondan sonra oğlum ne yapayım dedim. Tecelliat öyle demek ki dedim. Valla bilmiyorum dedi. Ondan sonra Cemil atladı. Yer değiştirin olmazsa dedi. Onun yattığı yerde görünüyordur gibisinden. Olur böyle şeyler. Kadınlar çünkü çabuk hal görüyorlar. Gerçekten de. Yani bu böyle şeyle, tecrübeyle sabit. Erkeklerde alma verme çok ya. Borçlu, harçlu, dertti. Ev bakacak, elektrik parası, su parası, şu parası, bu parası. Adamların işi çok. Adamlar dünyaya daha fazla meyilli. Kadınlar biraz kendilerini maneviyete attı mı tamam. Kanatsız uçuyorlar. Bizinkinlere beş kanat kat, tak.
Şuradan heykele inemiyor bizinkiler. Yolda düşüyorlar. Ama öbür günler kanatsız uçuyor. Maşallah Allah muhafaza eylesin. İşte normalde demek ki o öyle, bu böyle görünebilir mi? El cevap görünebilir. Sufilerde bu çok önemlidir. Sufi dünyada bu çok önemlidir. Musa'ya göre sopasının adı Asa, yaratan yanında ejderha idi. Musa Aleyhisselam'a bir Asa verdi. Kim verdi Asayı? Kimin yanına gitmişti? Kimin koyunlarına baktı? Adama bir tokat vurdu adamın birisine. Adam öldü. Sonra kaçtı. Kimin yanına gitti? Efendim?
Şuayb'ın yanına. Biraz peygamberler tarihi okuyun. Şuayb'ın kızıyla tanıştı. Nerede? Çeşme'nin başında ah o çeşme başları. Ondan sonra ferdiden dinle. Çeşme'nin başına gitmez olaydım. Şuayb'ın kızını da nerede gördü? Çeşme'nin başında gördü. Ona yardımcı oldu. O da dedi ki, tabiri caizse beğendi Musa'yı. Dedi ki babama yardım et. Babamın koyunları var. Gitti Şuayb'ın yanına. Şuayb Aleyhisselam'la anlaştı. Asayı ona kim verdi? Şuayb Aleyhisselam verdi. Bildiğiniz Asa. Asa. Ama öyle süslü Asalardan değil. O var ya hani tarihi tasavvuf ondan sonra ehlinin kullandığı böyle bir çatallı bir Asa var ya. Kocaman boyunların boyunlarından fazlanı böyle küt küt gidiyorlar.
İşte öyle bir Asa. Yani Asa dediğinde şimdi baston değil. Asa ayrıdır. Baston ayrıdır. Şimdi baston kullanıyorlar. Baston değildir sünnet olan. Sünnet olan Asa'dır. Aynı o şekilde hani böyle bir kıvrımlığı var ya aşağı doğru geliyor. Bunun gibi. Asa o. Kim verdi? Şuayb Aleyhisselam verdi. Ona bir Asa verdi. Neden? Koyunları gidiyor ya. Hani meşhur ya kıssa. Cenab-ı Hak sordu ya. Ya Musa elindeki nedir? Asadır demedi. Nerede? Tur-i Sina'ya gittiğinde. Dedi ki ben bununla hayvanlarıma dedi ağaç dallarını silkelerim. Buna yaslanırım.
Buna dayanırım. Bununla hayvanlarımı yırtıcı hayvanlardan korurum. Bununla şunu yaparım. Bununla bunu yaparım. En sonunda bu Asadır ya Rabbi dedi. Diğer peygamberler dedi ki bunu Miraç hadisesinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri naklediyor. Peygamberlerin konuşmalarını. Diğer peygamberler dediler ki ya Musa Allah'ın önünde neden bu kadar sözü uzattın da edepsizlik ettin? Dedi ki ben sevgiliyle bir kelime daha nasıl fazla konuşabilirim diye düşündüm. Biraz daha onunla zaman geçirmek için böyle anlattım. deyince herkes sustu. O Asa. Bakın şu aybin elinde tahtadan bir ağaçtan bir asaydı. Musa'nın elinde de ağaçtan bir asaydı.
Ağaç dalı. Ve Musa Aleyhisselam Firavun'un karşısına çıktı. Firavun'un karşısına çıkınca Firavun'un müneccimleri, Firavun'un dalkavukları, yalakları, salakları, büyücüleri, Firavun'un avanesi yarıştılar ya. Dedi ki kim maharetini gösterecek? Musa Aleyhisselam dedi buyurun siz gösterin. Onların çok hoşuna gitti. Çünkü onlar şihirle, büyüyle ilgileniyorlardı. Dediler ki Musa'nın gözünü biz boyarız burada. Bütün herkes şiirlerini yaptılar. Kırkı birden her şeyini attı. Cenab-ı Hak Musa'ya vahyetti. Dedi ki elindeki değneği, elindeki asayı Allah'ın ismini an, at. Musa Aleyhisselam da Bismillahirrahmanirrahim dedi.
Asayı orta yere attı. Asa kocaman bir ejderha oldu. Başladı oynamaya. Canlı kocaman bir ejderha olup bütün müneccimlerin, büyücülerin, büyülerinin hepsini de yutuverdi. O kocaman ejderha olunca, Musa Aleyhisselam korktu, bıraktı, kaçmaya gitti. Tabiri caizse kaçtı.
Cenab-ı Hak durdurdu onu. Dedi ki dur ey Musa dur. Durdu. Dedi ki korkma. Sen benim katımdan peygambersin, benim peygamberlerin korkmaz. Ondan korku yattı. Ve müneccimler dediler ki, Asa'nın yaptığına Musa da şaştı. Musa'nın Rabbine iman ettik dediler. Görüntüde neydi? Bir odun. Görüntüde odundu. Ve Şugayb onu elinde, odun olarak elinde taşıdı onu. Ondan sonra çobanlığını yapacak olan Musa'ya verdi. Musa da elinde odun olarak onu taşıdı. Bir Asa olarak taşıdı. Sonra Firavun'un önüne gittiğinde, onun önüne atınca, kocaman bir ejderha olunca kendisi de korktu, kaçtı.
Demek ki görüntüde Asa, gerçekten ne? Ejderha. Ama görüntüde ne? Asa. Nice o zaman bizim sopa olarak gördüklerimiz ejderhadır. Ejderha gördüklerimiz de sopadır. Nice kuvvetli gördüklerimiz zayıftır. Zayıf gördüklerimiz çok kuvvetlidir. Nice insan suretinde melek vardır bilemeyiz. Nice insan suretinde şeytan vardır bilemeyiz. Nice insan suretinde kafir cinni vardır bilemeyiz. Nice insan suretinde mümin cinni vardır bilemeyiz. Biz onu insan suretinde görebiliriz. Nice insan suretinde insanlar var. Hayvandan daha aşağı mahluk. Kur'an'la sabit. Hayvandan daha aşağı mahluk. Ama insan suretinde onun hayvandan daha aşağı mahluk olduğunu görecek göz gerek.
O zaman niceleri vardır ki bir şeyin görüntüsü, görünüşü bize pek tatlı gelebilir, tabi gelebilir. Bir çocuk için deniz suyu da sudur, göl suyu da sudur. Ancak onun içince tadını fark eder. Çocuk gitse deniz suyunu ne görür? Tatlı su olarak görür. Çünkü gördüğü su hep tatlıdır. Ne zaman denizden içince onun normalde tuzlu su olduğunu o zaman anlar. Öbür türlü görünüşte tatlıydı, tuzluydu, şekerliydi, şirkeliydi, su sudur. Ancak tadan suyun efsafını öğrenir. Öyle değil mi? Bu da onun gibi. Nice şeyler vardır ki görünüşlerine bakar öyle konuşuruz, öyle onları biliriz. Bu alemde Ömer'in adı Puta Tapandı.
Halbuki Eleste onun ismi mümindi. Yani baktığımızda Ömer Hazreti Muhammed Mustafa peygamberliğini ilan edince küfür ehliydi. Ama Eleste ruhlar aleminde mümin idi. Ebu Cehil'in adı Ebu'l-Hikem'di Muhammed Mustafa tecelli edinceye kadar. Neydi Ebu'l-Hikem? Yani hikmetin babası. Ama Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tecelli edince o cehaletin babası olduğu çıktı meydana. Ama o güne kadar hikmetin babası olarak görülüyordu. Demek ki nice görüntüde kafir olan bilinenler vardır, gerçekte mümindir. Nice bizim görüntüde mümin gördüklerimiz vardır ki hakikatte kafirdir.
Bilemeyiz. Nasıl hakikatte kafirdir? Biz onu görüyoruz. Namaz kılıyor. Harika. İçini biliyor muyuz? Hayır. Bizim gibi namaz kılıyor. Hakikatte biz içini görüyor muyuz? Hayır. Bizim gibi oruç tutuyor. Hakikatte içini biliyor muyuz? Hayır. Harika Kur'an-ı Kerim okuyor. Hakikatte biz onun içini biliyor muyuz? Hayır. Bunun gibi. Bizim yanımızda adı menü olan şey hak yanında şu benlikte zahir olan suretti. Biz onu böyle küçücük bir menü görüyoruz. Ama o gerçekte hakkın katında suret. İnsan sureti. Ama küçücük menü bir hücre. Bildiğiniz hücre.
Küçücük hücre. Mikroskopla görünen bir hücre. Ama o hakikatte hak katında insan sureti. Bütün insan onun içinde saklı, gizli. Bu menü yokluk aleminde vardı. Eksiksiz, artıksız. Aynen Allah'ın ilminde mevcuttu. Hasılı Allah ilminde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız da o olmuştur. İlmi ilahide Allah bizim ne olacağımızı biliyor. İlmi ilahide son nefeste biz iman ile mi göçeceğiz? Yoksa imansız mı göçecek? İlmi ilahide Cenab-ı Hak bildiğini yazdı oraya. Ama görüntüde Müslüman olarak gördük mü? Evet, ilmi ilahide eğer Müslüman değil ise o son nefesinde küfre gidecek. Biz onun son nefesinde küfre gidip gitmeyeceğini bilmiyoruz. Ama Allah biliyor.
O son nefesinde iman edecek, bilmiyoruz. Kafir yaşadı, mümin öldü. Hadis-i şerif. Mümin yaşadı, kafir öldü. Hadis-i şerif. Nasıl? O son hayatının son döneminde isyan etti. Hayatın son döneminde tövbe etti. Bilemeyiz ki. Hadis-i şerif uzun biraz ama hakkınızı helal edin. Bu hari Müslüm Ebu Davut ve Tirmizi'de geçiyor. Birinizin yaratıldığında, birinizin yaratıldığı zaman annesinin kanında kırk gün nüfte, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğdem et olarak cem edilir. Sonra Allah ona dört kelime ile bir melek gönderir. Rızkı, eceli, ameli şaki veya saki olduğu yazılır. Sonra ona ruh üfürülür.
Kendinden başka hiçbir ilah olmayana yemin ederim ki, biriniz kendisiyle onun, yani cennetin arasında bir arşın kalana kadar cennet ehlinin ameli gibi amel eder. Derken yazgı onu geçer ve ölmeden önce cehennem ehlinin ameli gibi amel eder ve cehenneme girer. Şüphesiz biriniz kendisiyle onun, cehennemin arasında bir arşın kalıncaya kadar cehennem ehlinin ameli gibi amel eder de, yazgı onu geçer de cennet ehlinin ameli gibi amel eder ve cennete girer.
Biz ilmi ilahiyi bilmiyoruz. Bilmiyoruz. Başka bir adişerde cennetlik olanlar cennetlik amel işlerler, cehennemlik olanlar da cehennemlik amel işlerler, onlar onu severler der. Demek ki biz işin hakikatini bilmiyoruz. O yüzden birinin normalde, gerçek manada mümin mi, kafir mi olduğuna da hükmetme noktasında değiliz. Allah bizi affetsin inşallah. Allah, devam ediyoruz Hazreti Pir'den. Allah, insana akıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktığı ödünç ada göre değil. Adem'in gözü Allah'ın pak nuru ile gördüğünden, adların hakikati ve iç yüzü ona ayan oldu. Melekler onda, hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar.
Adını andım şu Adem'in, kıyamete kadar övsem, vasıflarını saysam yine övmekten acizim. Adem bunların hepsini bildi fakat kaza gelince neyi bilme yüzünden hataya düştü. Adem bütün esmaları bilirdi, meselenin iç yüzünü de bilirdi ama ne yazık ki ona kaza tecelli edince hataya düştü. Bakın hata olarak nitelendiriyor Hazreti Pir onu.
Bununla alakalı benim çok hoşuma giden bir hadis-i şerif var. Yine Miraç hadisesinden. Musa aleyhisselam ile Adem aleyhisselamın arasındaki konuşma. Bu konuyu şerh eden harika bir konuşma. Musa dedi ki, Sen Allah'ın kendi eliyle yarattığı, ruhundan üflediği, meleklerine secde ettirdiği, cennette iskan ettirdiği, sonra işlediğin bir hatadan dolayı yeryüzüne indirdiği Adem'sin dedi.
Adem aleyhisselama. Adem ona cevap verdi. Adem'in cevabı, Sen de Allah'ın risalet ve kelamı ile seçtiği, içinde her şeyin açıklaması bulunan levhaları verdiği, kendine yaklaştırdığı Musa'sın. Söyle bakalım. Allah Tevrat'ı ben yaratılmazdan kaç sene önce yazmış? Bakın henüz daha Adem yaratılmazdan önce Cenab-ı Hak Tevrat'ı yazmış. Musa dedi ki, Kırk yıl önce. Bu nerenin kırk yılı belli değil yalnız ha. Bu dünyanın kırk yılı mı? Cennetin kırk yılı mı? Arş-ı Ala'nın kırk yılı mı? Lehf-i Mahfuz'un kırk yılı mı?
Yoksa ruhların yaratıldığı perdenin kırk yılı mı? Yoksa ruhlar yaratılmazdan önceki hangi perdenin kırk yılı belli değil? Böyle kendi kendine zaman dünyaya bağlamayın bunu. Sakın ha. Evet. Dedi ki kırk yıl önce. Adem dedi ki, Peki orada Adem Rabbine asi geldi ve yolunu şaşırdı kaydına. Rastlamadın mı? Yani Tevrat'ta sen bu konuyu bilmiyor musun? Rastlamadın mı? Henüz daha Adem yaratılmazdan kırk yıl önce Tevrat yazılmış. Diyor ki sen bunu orada okumadın mı? Evet dedi. Beni yaratmadan kırk yıl önce Allah'ın hakkında yazıp takdir ettiği şeyi işlememden dolayı mı beni kınıyorsun deyince Musa verecek cevap bulamadı.
Nesai hariç altı hadis imamı bunu nakletmiş. Bazı rivayetlerde diyor ki Musa, Adem Musa'ya galip geldi bu tartışmadan. Adem Musa'ya galip geldi. Demek ki bir şey Adem'e takdir edilmiş. O yasaklanan alana, yasaklanan ağaca, yasaklanan meyveye her ne ise bu. İşte Tevrat'ta farklı, İncil'de farklı bu konuda söylemler var.
Yani Hristiyan mitolojisinde veya Hristiyan geleneğinde kültüründe biraz farklı. İşte Musevi geleneğinde, Musevi mitolojisinde farklı böyle bu konuda. Ama Adem bir ağaca mı yaklaştı, meyveyi mi yedi, ağaca yaklaştı da mı öyle oldu veya ne oldu bununla alakalı değişik söylemler var. Ve Taha 120-121'de de ama şeytan ona vesvese verdi. Ve ey Adem sana ebedilik ağacımı ye, yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi dedi. Bunun üzerine ikisi de ondan yediler. Demek ki onlar da böylece ne oldu? Cenab-ı Hakk'ın kazası onların üzerinde tecelli etti. 1250. beytten devam edeceğiz inşallah. Siz uyumaya başladınız demeyeyim ama böyle bazılarınız günün yorgunluğunu basmaya başladı artık.
O yüzden sohbeti biraz uzun oldu. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah cümlenizden razı olsun. Sürç-i lisan ettiysek affola. Rabbim cümlemizi Kur'an ve Sünnet-i Sene'ye sımsıkı yapışanlardan eylesin inşallah. El-Fatiha'na selavat. Amin.
Evet. 1250. beytten devam edeceğiz inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.