Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 19 Eylül 2021 · 1:02:21
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâAllah. Cenab-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi hakkı, hak, batılı, batılı bilenlerden eylesin. Hakkı kalbine, gönlüne ilham olunanlardan eylesin inşâAllah. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşâAllah. 1202. beyt olması lazım. Konu başlığı aynı zamanda. Kaza gelince, aydın gözlerin bile bağlanacağını bildiren Süleyman hikayesi. Süleyman'ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna geldiler. Süleyman Aleyhisselam, Beni İsrail peygamberlerinden birisi. Davud Aleyhisselam'ın oğlu.
Her ikisi de babalı oğlu, aynı zamanda peygamberlik yapan enteresan bir hal. Ve yeryüzünün komple hakimiyeti verilmiş olan bir kimse. Kafirlerden Firavun'a verilmiş, bir de müminlerden Süleyman'a ve Zekeriya'ya verilmiş. Ve Süleyman Aleyhisselam, Davud peygamberin oğlu ve malum o büyük Süleyman mabedini veya sarayını yaptıran kimse.
Ben Süleyman Aleyhisselam'la alakalı böyle bir kısacık bir şey söylemiş olayım. Siz sonra teferruatlı bir şekilde okursunuz. Ama okuduğunuz kaynaklar ne Yahudi kaynakları olsun ne de Hristiyan kaynakları olsun. Bununla alakalı okuyacaksanız İslam tarihinden, peygamberler tarihinden okuyabilirsiniz. Süleyman'ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna geldiler.
Tabi Süleyman Aleyhisselam aynı zamanda kral peygamberlerden birisi. Veyahut da hem devletin başında hem de peygamber kendisi. Ve Süleyman Aleyhisselam'ın muhteşem orduları var. Bu ordularıyla imana gelmemiş olan beldeleri imana davet edip onların imanlarına vesile olan ve Cenab-ı Hakk'ın dinini yaymaya çalışan bir peygamber. Onu kendilerinin diline çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna geldiler. Onu kendilerinin dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup huzuruna canla başla bir bir koştular. Bütün kuşlar cik cik ötmeyi bırakmışlar. Kardeşinin seninle konuşmasından daha fasih bir surette Süleyman'la konuşmaya başlamışlardı. Süleyman Aleyhisselam sefere çıkacağı zaman bütün ordusunu toplardı.
Tabi ordu sadece insanlardan oluşmuyordu. Kuşlardan, rüzgardan, ondan sonra hayvanlardan, cinnilerden, şeytanlardan oluşan büyük bir orduya sahipti. Nemil Suresi ayet 16'da da Süleyman da Davut'a varis oldu ve dedi ki Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. Süleyman'ın cinlerden, insanlardan, kuşlardan orduları toplandı. Hepsi de topluca gidiyorlardı. Nemil ayet 16 O yüzden Kur'an-ı Kerim de bize Süleyman Aleyhisselam'a verilen nimetlerden bahsediyor. Ve Kur'an'ı tabirle ona kuş dilinin öğretildiği ve bolca her şeyden verildiği ve cinnilerden, insanlardan, kuşlardan, ordularının olduğu söyleniyor.
Ve Süleyman Aleyhisselam sadece kuş dilini bilmezdi, diğer hayvanların dillerini de bilir, normal insanlarla konuşulur gibi hayvanlarla da konuşurdu. Aynı şekilde cinnileri de emrine verilmişti. Tabi cinniler de bölüm bölümdür. Cinniler dediğimizde hepsi de girer. Denizde, suda yaşayan cinniler ayrıdır. Karada yaşayan cinniler ayrıdır. Havada yaşayan, gökte yaşayan cinniler ayrıdır. Farklı farklı gezegenlerde yaşayan cinniler ayrıdır. İnsanın vücudunda dolaşan cinniler ayrıdır. Bunların hepsi de farklı farklı kavim kavimdir. Bunu böyle tafsilatlı bilmezler. Cinniler deyince, hani böyle bir cinni topluluk deyip çıkarlar. Normalde denizlerde yaşayan cinniler ile karalarda yaşayan cinniler aynı değildir.
Bunu da bilmiş olun. İşte Süleyman'a bütün bu cinni taifesine tamamıyla denizlerdeki, okyanuslardaki cinnilerden tutun. Birinci kat gökteki, ikinci kat gökteki cinnilerden tutun. Yeryüzünde dolaşan, yeryüzünde yaşayan cinnilere varınca kadar hepsini de ne yapıldı? Süleyman'ın emrine verildi. Ve aynı zamanda da şeytan Süleyman'ın emrine verildi. Bu bir Allah'ın lütfu, ikramı, ihsanı. Ve Süleyman bir yere, ordusu yola çıkınca ne kadar kuş varsa, bilhassa büyük kanatlılar, Süleyman'ın ordusunun başında tabiri caizse, böyle nasıl söyleyeyim, kanatlarını böyle birleştirirler, hepsi de kanat kanata, kanat kanat, kanat kanata birleştirirler. Bulut gibi olurlar ve ordu çölde, hiçbir zaman güneşin altında kalmazdı.
Hiç. Hani bir uçan halı var ya hikayelerde. Değil mi? Okuyorsunuz değil mi? Uçan halının nereden geldiğini biliyor musunuz? Onu Hintlilerin zannediyorsunuz değil mi? Uçan halı Süleyman Aleyhisselam'ındır. Süleyman Aleyhisselam'ın böyle bir halısı var. Kocaman ama yünden değil, böyle sazlıklardan, böyle ağaçtan yapılma bir halı.
Veyahut da bugünkü dile çevirirsek platform gibi bir şey. Nereye gidilecek savaşa? Örneğin 500 kilometre öteye gidilecek değil mi? Ne kadar takım, taklavat, savaş aletleri, hayvanlar, filler, ne var ise insanlar, hepsi de onun üzerine biniyor. Süleyman Aleyhisselam'a verilen bir mucize de rüzgara emretmek. Rüzgar da Süleyman Aleyhisselam'ın emrinde.
Ve o rüzgara emrediyor. Rüzgar o platformun altına giriyor. Onu havalandırıyor. Havalandırdıktan sonra havalandıran rüzgarın işi ayrı. Havalandırdıktan sonra onu gideceği menzile götüren rüzgar ayrı. Ve öyle rüzgar onu nereye gidecek? Örneğin işte Babil'den Şam'a gidilecek. Rüzgarla beraber o platform hızla Şam'a gidiyor. Ve düşünün orada bir ordu var. O ordunun Süleyman Aleyhisselam'ın bu ordusuna karşı gelmesi mümkün mü? Değil. O yüzden Süleyman Aleyhisselam Belkıs'a haber gönderiyor. Ve Belkıs o yüzden bütün alimlerini topluyor. Savaşçılarını topluyor.
Çünkü Süleyman'ın şanı, şöhreti bütün dünyaya yayılıyor. Yani bir rivayette tabii Belkıs onun eşi oluyor. O zaman için dört eş sınırlaması yok. Kur'an dört eşle sınırlar. Şimdi millet sanki Kur'an dört eşe müsaade etti diyorlar ya, değil. Kur'an sınırladı. Aşağı indirdi. Dörde indirdi. Yoksa örneğin Mekke'de 180 tane, 100 tane, 70 tane, 50 tane zenginliğine göre, durumuna göre, 20 tane, 30 tane eşi olan müşrikler zamanında Mekke'deki erkekler mevcut. Süleyman Aleyhisselam'ın rivayetlere göre 25-30 tane eşi var.
Hatta böyle onun kendisinden sonra gelecek olan krallara vasiyeti var. Yani çok kadınla evlenmeyin, insanlara zulmetmeyin, paralarını, pullarını almayın diye böyle krallık vasiyeti var. İlk krallık vasiyetlerinden birisidir Süleyman Aleyhisselam'a aittir. Ve Süleyman Aleyhisselam'ın böyle mucizeleri birçok. İşte yine böyle bir Süleyman Aleyhisselam yine ordu kurup savaşa gideceği zaman, hayvanların hepsi de, kuşların hepsi toplandılar. Ve hepsi de normalde kendilerince onunla konuşmaya başladılar. Ve fasih bir şekilde. İki insan bu kadar rahat konuşamaz. Ama Süleyman Aleyhisselam'la kuşlar ve hayvanlar rahat konuşurlardı.
Aynı dili konuşma, hısımlık ve bağlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa, mahpusa benzer. Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler. Nice iki Türk de vardır ki birbirlerine yabancı gibidirler. Birbirleriyle sohbet eden, konuşan insanlar birbirlerinin dillerini anladıklarından, birbirlerinin normalde fikirleri de kolayca anladıkları için birbirleriyle çabuk kaynaşırlar. Hemen öyle olur ya, tanışmıyorsunuzdur. Ama selamünaleyküm, aleykümselam, vay nasılsın, iyi misin? Sen nereden geldin? Bursa'dan. Sen nereden geldin? Yozgat'tan. Bu böyle Haç'ta falan çok meşhurdur ya. Türkler birbirlerini tanırlar. Haç'ta en fazla konuşanlar Türklerdir. Yani Beytullah'ın içinde onun anasını, danasını, karısını, ne iş yaptığını, nerede oturduğunu, kaç çocuğu olduğunu, torunlarına varıncaya kadar, mahallesine, sokağına kadar soracak adam.
Ya Beytullah'tasın değil mi? Beytullah'ta böyle oturmuşsun, Beytullah'ı izliyorsun. Allah'ı zikret değil mi? Beytullah'ı izle. Yani sana ne, adamın nerede oturduğundan, ne iş yaptığından, çoluğundan, çocuğundan, torunundan, tombalandan. Yok. Bizimkiler soracaklar. Bir de cevap alamazsa da canın sıkılıyor, kızıyor. Konuşacak. Ya Beytullah konuşma yeri değil. Orada gayet az konuşacaksın. Allah'ı zikredeceksin, ibadet edeceksin. Orası zikir yeri, ibadet yeri yok. Orada konuşacak illaki. Hele bir de yakılarsa seni, laf bazın birisi, yandı keten elva. Yandı ki yandı. Seni ibadetten dalıkoyar, tavaftan dalıkoyar, her şeyden alıkoyar seni. Ama bizde bu hastalık, aynı şey dergahta da vardır.
Sohbet var, yanı başındaki sorar. Ondan sonra onunla konuşacağım diye uğraşır. Ya bırak, elleme, sen dinlemiyorsun, hiç olmazsa başkasına engel olma, konuşma. Tarikat adabında bir sohbet eden bir kimse varsa konuşmazsın. Soru sormazsın yanındakine. Sadece vazifelerini yaparlar. Geri kalan konuşmaz. Cuma'da, hutbede konuşulmaz. Hutbe. Adam yayılıyor, tatile geldi. Camide değil, tatilde. Hutbe, Cuma'nın farzıdır. Namazda oturur gibi hutbeyi oturup dinleyeceksin. Namazda oturur gibi. Oho, hutbede orada imam okuyor. Öbürkü de emekli maaşlarının kaç para olduğunu, onun çekmediğini soruyor.
Ben şahitliğimi söylüyorum. Çektin mi maaşı? Yok, çekmedim. Ya beninkini torun alıyor da. İmam hutbede ama. Ha hutbede ne okuyor, ne okumuyor, ne söylüyor, ne söylemiyor ayrı bir mesele. Bir de imamlarda da enteresanlık var. Yani çık, hutbeni oku, in. Sünnet olan bu. Oho, dedikodular. Cami ile alakalı dedikodular. Yok işte tuvaletin temizliği ile alakalı laflar. Yok yapraklar dökülüyormuş. Son cumadan alıntılar bunlar. Yani hutbe mi? Niye? Belli değil. Yani konuşsan da kızıyorlar. Bir de hutbedeki bir kimseye müdahale etmek yasak sakın ha. Görev başındaki memurun görevini engellemekten soruşturma geçirirsiniz. Sakın hutbedeki bir kimseye, görevli bir memura karışmayın.
Sakın ha. Memurun görevini engellemekten dava açılır. O yüzden müdahale etmek yok. Konuşacaksan da kendi kendine konuşacaksın. Bu diyecekler ki deli bu, kendi kendine konuşmuş. Yani hutbeye bakaraktan, ya bu ne alakası var böyle konuşuyorsun demek yok. Yasak. Suç. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre. O yüzden müdahale etmek mümkün değil. Zaten onların da yapacak bir şey yok. Hutbe Ankara'dan yayınlanıyor. Yani hutbe normalde il müftülüklerinden de değil. Direkt Ankara'dan. Yani bir imam orada, mahallede, orada köyde, ilde. Acil bir mesele var.
Orada bir durum olmuş. Onunla alakalı hutbe irad edemez. Böyle bir şey yok. İmamlar da bu konuda özgür değil. İşte aynı lisanı konuşan insanlar çabuk anlaşırlar. Birbirleriyle çabuk kaynaşırlar. Hemen birbirlerinden böyle ayrılmak istemezler. İstemezler. Ama lisan olarak farklı bir lisandaysan konuşacak kimse yok. Düşünsene. Mahpus gibisin. Kimseyle konuşamıyorsun. Kimseye meramını anlatamıyorsun. Yani ancak diyorlar ya tarzanca konuşur diye. Öyle konuşuyorsun. Şu halde mahremlik dili bambaşka bir dildir. Gönül birliği dil birliğinden daha iyidir. O zaman bir kimsenin mahremlik dili dediği birbiriyle mahrem olmuş, tanışmış, muhabbet etmiş.
İyice birbirlerini tanıyorlar. Onların dili ne oluyor? Bambaşka bir dil daha samim oluyor. Ama diyor gönül birliği dil birliğinden daha iyidir. Gönül birliğine insanın birbirlerine muhabbet beslemesi, birbirini sevmesi ve gönül birliği aynı hedefe koşmak, aynı felsefeye sahip olmak, aynı fikre sahip olmak, aynı heyecana sahip olmak, aynı hemen hemen birbirine yakın duygulara beslemek, o duygu coşkunluğunu veya o duygu dinliliğini tatmak, aynı gönülden gönülden hani bir yol vardır derler ya, iki gönülün birleşmesi, iki gönülün birbirinden manevi olarak birbirini tanıması, birbirini sevmesi, birbirini muhabbet beslemesi ve bu çoğaldığı zaman gönül birliği oldu.
Burası şimdi gönül birliği. Herkes tek noktada birleştiği mesele ne? Allah rızası için Allah sohbeti dinlemek, Allah'ı zikretmek. Para vermek yok, pul vermek yok, herhangi bir makam, mevki, o bu yok, hiçbir şey yok. Biz Allah için buradayız. Yok işte gözümüz kadınlara kayarsa o zaman nefsimize uyduk. Veyahut da kadınların gözü bize kayarsa onların nefislerine uydu. Biz Allah için buradayız. Yok oğlumuza kız beğenmeye, yok kızımıza damat beğenmeye gelmedik. Para istemeye, para toplamaya, dergi satmaya, kitap satmaya gelmedik. Vakfımızın ihtiyacı var, para toplayacağız değil. Biz Allah için buradayız. Bunun dışında bir düşüncesi olan varsa buyursun çıksın. Kızmayız, darılmayız. Allah için buradayız biz.
Bu gönül birliği, bakın bu gönül birliği, aynı fikirde aynı hedefe koşuyor. Aynı yolda, bu gönül birliği. Burada dil birliği olmasa dahi önemli olan bu gönül birliği. O gönlü yakalayacak insanlar. Evinizde gönül birliğini yakalayacaksınız. İş yerinizde gönül birliğini yakalayacaksınız. Dergâhta gönül birliğini yakalayacaksınız. Aynı minval üzerine, aynı daire üzerine gideceksiniz. Aynı hedefe koşacaksınız. Aynı heyecanı tatacaksınız. Gönül birliği bu. Eğer bu heyecanı, bu duyguyu, bu hissiyatı, bu maneviyatı göremiyorsa bir kimse gönül birliği değil. O zaman burada olmuş olsa dahi Yemen'de.
Hz. Pihir'in sözü var ya, kimisi diyor yanımızda görünür ama Yemen'dedir. Kimisi de diyor Yemen'dedir ama canımızdadır, yanımızdadır. Gönül birliği bu. Aynı şeyleri paylaşmak, aynı duyguyu, aynı frekansta durmak. Hani Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri bir şey söylerdi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri aynı şeyi söylerdi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şey söylerdi. Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri de aynı şeyi söylerdi. O zaman o gönülden gönüllü olan yolu bulmak, bulabilmek. O bağlantıyı kurmak. O frekansı ayarlamak. Müridin mürşidiyle gönül birlikteliğini sağlaması. O zaman mürşidin kalbindeki ilham, müridin kalbine de gitti.
O zaman mürşidin kalbindeki zikrullah veya tecelliyat, müridin de kalbine gitti. Eğer o gönül birliğini sağladıysa, o gönül birliğini sağlayamadıysa, o zaman normalde dil birliği oldu, fikir birliği oldu. Ama aynı şekilde de hay birliği olmalı. Yani zikrullah da üstadın gördüğü hali o da görecek. Belki de bazı şeyler derece açısından mümkün olmayabilir. Ama bazı şeyleri görebilmeli. Hal birliği. Hal olarak hal birliği. Veyahut da bir derviş kardeşinin gördüğü hali görmek. Hal birliği. Sufilik budur. O görünen, onun gördüğü hali, sen de görürsün. Aynı hali yaşarsınız. Ve birbirinin haberi olur aynı hali yaşamaktan. Gönül birliği.
Bakın gönül birliği. Önemli olan bu neymiş? Gönül birliği'miş. Hazreti Pir'den bir beyt yine Mesnevi'den. Dil deşinden ayrı düşen yüz türlü namesi bile olsa dilsizdir. Gül solup da mevsim geçince bülbül de name duyamazsın. O zaman dil deşinden ayrı düşen, yani aynı dili değil, aynı makamda, aynı manada duran, o gönül birliğini oluşturan, o gönül frekansını oluşturan, bundan ayrı kaldı mı insan?
Yüz tane, bin tane dil bilsin. Yüz tane, bin tane name bilsin. O zaman onun haliyle hallenmeyen bir kimse yalnızdır. Asıl yalnız odur. Onun halini anlamıyorsa bir kimse, onun haliyle hallenen yok ise, asıl yalnız olan odur. Yoksa binlerce insan olmuş olsa ama onun halini yakalayamasak, onun halinden bir haber olsa, o yalnızdır. Eşler arasında da aynıdır. Bir kadın kendi halinden anlayan bir erkek arar. Bir erkek kendi halinden anlayan bir kadın arar. Evlidir herkes. Ama eğer ki hal birliği yoksa, birbirlerinin halinden anlamıyorlarsa, karı koca da olsalar yabancıdırlar. Bakın yabancıdırlar. Sıkıntı buradadır ailelerde.
Anne, baba, çocuklar var ama gönül birliği yok ise, hal birliği yok ise, çocuk babasının halinden uzaksa, çocuk annesinin halinden uzaksa, anne, baba, çocuğun halinden uzaksa, o aile zahiren beraberler ama manen dağılmış vaziyetteler. Manevi bir birlik yok. Manevi bir dağılmışlık var. Sufilik de aynıdır. Orada gönül birliği gereklidir. Yoksa herkes bir yerdedir. Ama üstadının çizgisinde durmuyorsa, üstadının dairesinde durmuyorsa, üstadının haliyle hallenmiyorsa, aynı dairede değil ise, o zaman o derviş de ne yaptı? Gönül birliğini kuramadı. Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız, yüz binlerce tercüman zuhur eder. Gönülden sözsüz.
Söz ne? Kelime. İnsanların anlaşabilmesi için, birbirlerini anlayabilmesi için üç dil vardır. Birisi nedir? Söz ile anlaşma. Dil ile anlaşma. İkincisi nedir? İkincisi, ima ile. İşaretle anlaşma. Hani var ya işaret dili. İşaretle anlaşma. Veyahut da biz de işaret ederiz ya, karşımızdaki kimse bizim işaretimizi anlar. Hani yaparız, yapma. Veyahut kalk. Oradan işaret. Bu da bir dildir. Öbürkü nedir? Yazma. Yazım. Bu üçüdür insanların arasında iletişimi kuran. Hz. Pir diyor ki, gönülden sözsüz. Bakın, sözsüz. İşaretsiz. Yazısız. Yüz binlerce tercüman zuhur eder. O zaman insanlar demek ki, meramını anlatabilmesi için üç tane dili var.
Bir söz. İkincisi ne? İşaret dili. Öbürkü ne? Yazı. O zaman işaretsiz, yazısız, sözsüz, gönülden yüz binlerce name akar. İşte o gönülden frekansı yakalayan, gönülden frekansını bitiren bir kimse, o zaman o yüz binlerce nameyi dinler, duyar, görür, işitir. O sağırlardan değildir. O körlerden değildir. Gönülden düşen nameleri dinler ve görür. Ve sufilik de budur zaten. Ve normalde bazen de insanın o gönlünden geçeni sır tutar o kimse. Ne mimiklerine sevk eder, ne dile sevk eder, ne de yazıya sevk eder. Asıl sır odur.
Eğer o gönül birlikteliği oluştuysa, işte o kimse o sırra vakıf olur. Allah cümlemizi onlardan eylesin. Kuşların hepsi, bütün sırlarını, hünerlerine, bilgi ve işlerine ait şeyleri Süleyman'a birer birer apaçık söylüyorlar. Kendilerini bildirmek ve tanıtmak için övünüyorlardı. Yani ne yapıyordu kuşlar? Geldiler Süleyman'a, herkes kendi maharetini, herkes kendi yapabileceği şeyleri anlatıyorlardı.
Bir de övünerek anlatıyorlardı. İşte mesela aslan çıkıyor, övünerek anlatıyor. Ben diyor binlerce can alırım. Bir pençemle diyor ortalığı yakarım, yıkarım. Ben senin yanında durayım, senin koruman olayım. Aslan dile geliyor. İşte fil geliyor, dile geliyor. Diyor ki benim üzerime istediğin yükü yükle. Ben senin yükünü götürürüm. İstersen tahtını da benim üzerime yükle. Ben onu götürürüm. Hatta diyor diğer fillerle beraber, hep beraber seni koruruz. Senin bütün ordunu taşırız. Bütün hayvanlar teker teker Süleyman Aleyhisselam'a neleri yapabileceklerini, kendilerini met ederekten, kendilerini en iyi özelliklerini meydana çıkararakten söylüyor. Ve o devasa kuşlar, bütün dünya üzerinde ne kadar kuş biliyorsanız, tanıyorsanız ki o zaman için daha büyük kuşlar var.
Akbabalar gibi, kartallar gibi. Onların daha büyükleri de olabilir. Onların da hepsi geliyorlar. Ne yapıyorlar? Hepsi de kendilerini anlatıyorlar. Süleyman Aleyhisselam'a. Bu övünmek kibirden, varlıktan dolayı değildi. Her kuş onun huzuruna varsın, yakınlarından olsun diye övünüyordu. Bunların övünmesi neden? Kibirden değil. Bir kibirden övünmek var. Bir de bir kimsenin bir işte maharetli. O maharetini öne sürmesi var. Bakın, maharetini öne sürmesi, maharetini ortaya koyması farklı bir şeydir. O maharetiyle övünüp kibirlenmek farklı bir şeydir. Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri savaşa gideceği zaman, cihada çıkacağı zaman iki tane genç sahabe vardı çocuk hükmünde.
Onlar da savaşmak istiyorlardı. Ama Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onlar çocuk diye onları götürmek istemedi. Birisi dedi ki, o küçük sahabe için, dedi ki, ey Muhammed, ya Resulallah sallallahu aleyhi ve sellem. Bu çocuk güzel ok atar, hedefine vurur, hedefine isabetli ok atış yapar dedi. Allah Resulü döndü ona, dedi ki, sen bu konuda iyi misin? Evet dedi. Bunu da alın o zaman dedi, orduya yazıyor. Bu sefer öbürki de dedi ki, öbür sahabe genç çocuk, dedi ki, ya Resulallah ben de çok iyi güreşirim. Bakın kendi özelliğini orta yere çıkardı. Kendi özelliğini orta yere çıkarınca, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona kibirlisin demedi. O zaman güreş tutun dedi.
Onlar güreştiler, dikkat edin. Ölüme gidecekler, güreşiyorlar ben gideceğim diye. Ve o güreşçi, okçuya ala şahidi verdi. Benim Ali Karadağ'a ala şahiddiğim gibi. Söyleyeyim artık yani, Ali Karadağ güreşçi ama. Bir de hava atıyor bazen, yok işte Hüseyin'e de ben yendim. Yok şunu da yendim, yok bunu da yendim. Hüseyin Avrupa üçüncüsü. Oğlum senin bir derecen var mı? Yok ama Hüseyin'e de yenmiş. Burada mı Hüseyin? Yoksa bir güreş tuttururdum burada onlara ben. Ali burada ama değil mi? Nerede? Yendin mi Hüseyin'i? Dost doğru söylesin mi? Ne?
Hüseyin seni hiç yenemedi. Hiç yok. Mehmet Karadağ nerede ya? Hacı Mehmet. Öyle mi bu Hüseyin'i hiç yenemedi mi? Efendim? Anlamadım hiç. Ha güreştiklerini görmedin sen. Var mı gören? Mehmet sen gördün mü? Sen de görmedin. Ali hep öyle diyor ama değil mi? He? Ali'den duydun. Hüseyin'den değil yani. E Hüseyin'in güreşli arkadaşı burada. Ha aynı kiloda değiller. Ha o alt siklet de bak bak bak bak. Kilosu hafif demiyor.
Alt siklet. Hüseyin yok ya burada şimdi artık. Söyleyin artık ama. Naibi benim Hüseyin'im burada. Ben sizi bir güreştireceğim ya. Bir gözümle göreyim ben biz normalde. Bu boyunca bu 30 yıldır bana aynı şeyi söylüyor.
Hüseyin 41 kilodur. Sen 57 kilodun. Bak bak. Evet. O güreşçi de böyle işte. Hani böyle ben iyi güreşçiyim deyince. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri güreştirdi onları. Güreşçi tab onu attı. Bakın onun iyi güreşçiyim demesi kibirden sayılmadı. Veya Hazreti Ali radıyallahu anh Hazretleri Hayber'in fethinde olsun şeyde savaşlarda çıktığında böyle onun meşhur bir namesi vardı. Bütün önceden savaşa çıkanlar tek tek karşıdan şey isterdi. Rakip isterdi. Ve her çıkan kendi yaptıklarıyla övünürdü.
Hazreti Ali radıyallahu anh Hazretleri de çıkar böyle savaş meydanında ateş gibi övünürdü. Bir gün Allah Resulü arkadan dedi ki Eğer dedi Ali savaş meydanında değil de bunu normal zamanda söyleseydi helak oldu dedi. Tabi buradaki övünmek kibirlilikten değil düşmana korku verme. Bakın düşmana korku verme. Bu kibirlilik olmuyor. Bir de bir kimsenin kendisine ait bir özelliğini orta yere çıkartması. Yani ben bu işi yaparım. Ben bu işi iyi yaparım. Ben bu işin uzmanıyım. Yani ben bu işin ehliyim. Bu övünmek olmuyor. Burada ayırt etmek için söylüyorum bunu. Bazen şimdi arkadaşlar ifrat tefrit noktasında duruyor.
Kardeşim bu işi iyi yapıyorsan söyle. De ki ben bu işi yaparım. Ben bunun ustasıyım. Bak filanca yerde bunu ben yaptım. Şunu şurada ben yaptım. Bunu böyle böyle ben yaptım. Bu övünmek değil. Bu o kimsenin kendi işiyle alakalı özelliklerini söylemesi. Şimdi Sait'i görünce bizim kasap Sait şimdi. Ne adam? Adam kasap kendisi. Hayvanı tanır. E şimdi hangisi kapak atmış? Hangisi kapak atmamış? Veya açmış mı? Ne diyorsunuz acısız ona? Kapak açmış, açmamış. O biliyor. İşi onun o. E adam daha hayvanın boynuzundan tutmaya korkuyor. O kapak açıp açmadığını bilecek. Benim gibi işte o da. Deme ben biliyorum deme. Ben bazen kurban keserken soruyorum.
Azıcık kapak açmış mı başkasını? Kapak açmış mı diyorum ben açmamış diyorum. Adam kurban diye kesiyor onu. Ya ibadet ediyorsun. Yanında bir bileni al götür. Verme adamın hakkını. Bilen bir insan alsın hayvanı. Yok. Kendileri çok bilecekler ya. Bir de bir bilen kimseye para vermek zoruna gider insana. Tabi bu işler öyledir. Ondan sonra aldanır. Sonra saçını başını yollar. Sonra telefon açıyor. Bizim hayvanın kapak açmamış. Ne yapmamız lazım? Ya derslerde bangır bangır bağırıyoruz. Yanınızda bilen götürün diye. Bana ne soruyorsun sonra hayvan kesildikten sonra? Bunun gibi. O bir kimse bir işi biliyorsa onu ben biliyorum demesi kebirlilik değil.
Bununla alakalı sizden hani böyle bir şey olduğunda Yusuf Aleyhisselam ne dedi Mısır Kralı'na? Dedi ki beni hazinenin başına ata. Beni hazinedar et. Ben dedi bu işi iyi bilirim. Ben bu gelecek olan belayı, gelecek olan musibeti, gelecek olan kıtlığı nasıl dizayn edilecek, nasıl organize edilecek iyi bilirim dedi. Yusuf Suresi ayet 55 O yüzden bir kimse bir şeye ihtiyaç var ise o ihtiyaç olan şeyle alakalı bir şey biliyorsa o konuda ehilse bu kendisini bu noktada ben bu konuda iyiyim. ben bu konuda kendi çapımda ordinevüs profesörüm demesi kibirlilik değil. Bununla büyüklük taslarsa kibir.
Allah muhafaza eylesin. Bir kul bir efendiye kul olmak dilerse hünerlerinden bir miktarını ona arz eder. Fakat o efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sağır, çolak ve topal gösterir. Yani bir kimse eğer ki bir kimseyle beraber olmak onunla çalışmak onunla beraber yol yürümek istiyorsa ne yapar? Kendi hünerlerini onun önüne serer. Yani bir eleman alacaksınız iş yerine o eleman patron hoşuna gitti iş yeri hoşuna gittiyse orada çalışmak için ne yapacak? Hünerlerini dökecek ortaya patron ondan memnun olacak çalışanlar ondan memnun olacak demek ki o kimse patronu sevmiş işvereni sevmiş ve iş yerinin de özelliklerini sevmiş canhıraş orada çalışıyor.
O iş yerini ve patronu kaybetmek istemiyor. Eğer patron hoşuna gitmediyse iş yeri hoşuna gitmediyse ayakları iki adım ileri gidiyorsa beş adım geri gidiyor. Çünkü patronu sevmedi iş yerini sevmedi ve hünerini göstermiyor. Veyahut da işçi psikolojisi öyledir. Yani oradaki o patron hoşuna gitmedi veyahut da çalışma şartları hoşuna gitmediyse performansını düşürür. Aslında kendi kendine kendi ayağına ateş eder. Performansını düşüren çalışanlar performansınızı en yüksek noktaya getireceksiniz. O patron sizsiz yapamayacak. Siz orayı bıraktığınızda sizin bulunduğunuz servis sizin bulunduğunuz ortam çökecek.
Öyle çalışacaksınız. O bir Bülent Ersoy'un sözü çok hoşuma gittiydi. Ben öyle şarkıyı okurum ki benden sonra kimse öyle okuyamaz dedi. Söz hoşuma gitti benim. Ben dedi bir şarkıyı öyle okurum ki benden sonra kimse öyle okuyamaz dedi. bu bir evet hani övünme iyi biliyor o kimse. Sen öyle bir şarkı oku senden sonra kimse onu okuyamazsın. Seni taklit etsinler. Sen öyle oku. Sen öyle zakirlik yap senden sonra kimse o zakirliği yapamasın. Sen öyle bir çavuşluk yap senden sonra kimse o çavuşluğu yapamasın.
Sen öyle bir dervişlik yap senden sonra kimse öyle dervişlik yapamasın. Sen öyle bir şeyhlik yap senden sonra kimse öyle şeyhlik yapamasın. Sen öyle bir babalık yap sen vefat ettiğinde çocuklar desinler ki babam Allah'ın lütfuymuş. Sen öyle bir annelik yap ortadan kaybolunca veyahut da başka bir şeyle karşılaştıklarında çocuklar desinler ki annem Allah'ın lütfuymuş. Sen öyle bir evlat ol öyle bir evlat ol seni evlendirdikten sonra anne baba saçını başını yoğusun. Bu nasıl bir evlat mış desin. Bakın bu insanın kendince kendisini kemale erdirmesiyle alakalıdır. Bu böbürlenmek için kibirlenmek için değildir. Sen öyle bir şey yap zirvede bırak o zirveye kimse ulaşamasın.
Sen öyle yap sen öyle çalış öyle gayret et öyle gözyaşı dök sen öyle sev senden sonra hep senin bahsetsinler o şöyle aşıktı diye. Sen öyle sev ama nasıl Mansur hala da milletin dilindeyse nasıl Beyazıt hala da milletin dilindeyse nasıl Mevlana hala da milletin dilindeyse bakın bunların hepsiyle alakalı küfrüne fetva veriyor Han Kafalılar münafık gönüllüler bunların küfrüne fetva veriyor bakın ama bırakın İslam dünyasını bırakın doğuyu batı dahi tanıyor batıda Mecnun Risaleleri var batıda Hallacın
Risaleleri var batıda Beyazıt konuşuluyor batı üniversitelerinde Mesnevi Mevlana kürsüleri var Londra Üniversitesinde Mevlana kürsüsü var bu fakir bunu bağıra bu memlekette hala da bir Konya'da daha iyi bir Mevlana kürsüsü yok deyince Konya Üniversitesi Mevlana kürsüsü açtı daha yeni ondan önce Çanakkale'de Halit Hoca açtı Mevlana kürsüsünü Konya'da şeyde Çanakkale'de Konya'dakilerden önce açtı Ama Batı'da Londra Üniversitesinde New York'ta Önemli üniversitelerde Mevlana kürsüleri var arkadaşlar Önemli üniversitelerde
Arabi kürsüleri var Arabi Oturmuşuz biz Anadolu'nun bağrından çıkmış bu değerlerin bu değerleri biz kendimiz kötüleyeceğiz diye uğraşıyoruz Kendimiz boğazını sıkacağız diye uğraşıyoruz Devlet yobaz kafalılar münafık gönüllüler devletle el ele verip kültür bakanlığı denilen kültürsüz bakanlık el ele verip boğazını sıkacağız diye uğraşıyorlar evet Londra'da Mevlana kürsüsü var Londra Üniversitesinde çünkü o kürsünün başındaki profesörle tanıştım adamlar bir de uluslararası Mevlana kürsüsü kurmuşlar fikirlerini tartışıyorlar
felsefesini tartışıyorlar biz burada semayı yasaklayacağız diye uğraşıyoruz jandarması polisi valiliği emniyeti alarma geçiyor imamlar müezzinler müftüler alarma geçiyor 3 tane semadan sema dönecek diye biz kendi kültürümüzü kendimiz boğazına sıkıyoruz öldürecek yer arıyoruz biz Allah muhafaza eylesin ama batı ve doğu İran'da Mevlana kürsüsü var Pakistan'da var evet İran'da en büyük Mevlana araştırmacılarından birisi İran'da düşünüyor biliyor musunuz Mevlana'yla alakalı
en önemli araştırmaları yapan bu Anadolu'dan önce Nicholson var mı böyle bir şey ilk çeviriler Nicholson'dan bunu görünce insanın içi parçalanıyor içi parçalanıyor insanın ama söyleyecek laf yok Allah muhafaza eylesin evet konumuza dönelim fazla yaymayalım bir kimse bir yeri sevdiyse orada hünerini orta yere koyar orada hünerini arttırır ama bir kimse bir şeyi sevmediyse orada hünerini göstermez orada durucu değildir orada durucu olan hüner üzerine hüner sergiler orayı seven hüner üzerine hüner sergiler örnekliyorum
bir kimse Ney üflemeyi sevdi mi hüner üzerine hüner yayar o bir kimse işte Bendir'i sevdi mi hüner üzerine hüner yayar Bendir onun elinde cilveleşir aşka gelir Ney onun dudağını gördüğünde kendinden geçer gudüm ona vurdukça her sesi Allah diye göklere vurur bu o kimsenin ona kendisini vermesiyle alakalı sevmesiyle alakalı ya yine sema edeceğiz şimdi ya işte yani nöbet sırası bendeymiş ne yapacağım değil ben bu semada Allah'la cemalleşeceğim diyorsa sema sema olur ben bu akşamki semada cemale erişeceğim diyorsa sema
semadır ben bu akşam üflerken dinleyecek olan o diyorsa ney ney olur o mazara vururken gudüme vururken dinleyecek olan o diyorsa o zaman o zaten aşka gelir ayrıdır o zaman onun namesi aynı şey bir insan ben burada elemanım 8 saat çalışacağım gideceğim diyorsa o işten ayır bekleme o geliver ayvazım gidiver tüngozum öyle o ondan bir cacık olmaz hiçbir şey olmaz ondan o kimse aşkla sarılmalı işine o kimse ciddiyetle işine bakmalı o rafı dizayn ederken ip gibi yapmalı aşkla yapmalı konuşmalı raftaki malzemelerle konuşmalı
sevmeli onu sen neden satılmadın yavrum demeli öpmeli onu sevgiyle yürümeli hani sufilerdeki böyle bazı ritüelleri dışarıdan görenler şey yaparlar ya böyle küçümseller veya bunlar şirke ediyorlar filan hani aslında ritüeldir bir kimse dergahın kapısından girerken hani bazıları eşiği öpmüşler ama ben onu çok hoş görmem kapının bu kilit tarafı var ya hani açtığımız yer burayı veya kendi boyu ölçsün öper de geçer der ki ben bu kapıdan öğrendim her şeyi ve bilmediklerimi ben yine bu kapıdan öğreneceğim aslında orada kapıya hürmet
içerideki hikmete hürmettir bir kimse derse gelirken aşla gelir koşarak gelir uçarak gelir süzülerekten gelir yol kısalır ona neden zikrullah gidiyor sohbete gidiyor derse gidiyor ayakları geri geri gitmez onun yani sohbet var başka bir şey de var yok hayır böyle bir şey düşünülemez o sohbete süzülerekten gitmeli o sohbete koşa koşa gitmeli büyük bir aşkla yapmalı işini yemek yapıyorsun aşkla yap zeytinyağını karıştırsan dahi şifa bulur herkes lezzet bulur ütü yapıyorsun aşkla yap öyle bir ütüle bozulmaz o akşama kadar
aşkla ütüle ama sen onu sen evine bir şey götürüyorsun aşkla götür isterse bir simit götür eve aşkla götür ama muhabbetle götür merak etme o simit bütün hane halkına yeter ve herkes lezzet bulur tat bulur ondan derler ki bizim aldığımız simit böyle olmuyor olmaz sebep aşk yok sende çünkü sen aşkla götür kuru simitten lezzet alır herkes sen aşkla kuru ekmeği karıştır içine biraz şeker dök biraz da sıcak su dök karıştır karıştır kuru ekmeği aşkla karıştır onun yiyen var ya manası açılır o kimsenin sen aşkla karıştır
sen aşkla yap yapmazsan yiyen bakar şimdi çünkü her yiyen aşkla yemiyor ki alın ya bu tadı olmamış eğer yiyen de aşkla yiyorsa sen istersen onun önüne ne koyarsan koy hepsi de lezzetli gelir ona neden sevdiği yapmış çünkü sevdiği yapmış o aşk olursa işte o zaman o kimse efendisinden de razı mürşidinden de razı dergahından da razı her şeyden razı her şeyini seviyor öbür türlü dervişler bahane söylenenler bahane şu şunu dedi de bu bunu dedi de o onu yaptı da bu bunu yaptı da bu böyle oldu da şu şöyle oldu da gidecek olana
bahane çok kalacak olana da kalma malzemesi çok bunun gibi Allah muhafaza eylesin hüdüdün hünerini arz etme sırası geldi sanatını ve düşüncelerini bildirme nöbete erişti dedi ki ey padişah en küçük bir hünerimi kısaca arz edeyim kısa söylemek daha iyidir dedi en küçücük hünerini söylüyor diyor ki en küçücük hünerimi söyleyeyim yani bu dedi uzun söze gerek yok uzun lafa da gerek yok Süleyman da dedi ki tabi bu kısa sözü biraz da açayım büyüklerin önünde çok söz söylenmez burada hüdüd dün üzerinden Hz. Pir bize bir edep gösteriyor
diyor ki büyüğün önünde kısa konuş çok uzun konuşma cümleyi çok uzatma sözü çok uzatma ama kısa konuşmak az kelimelerle meramını anlatmak edepli insanların işidir erdemli insanların işidir hikmetli insanların işidir öbürkü bir şey anlatmak için bir sayfa konuşur anlatamaz yine ama öbürkü iki kelime konuşur meramı anlatır o hikmet ehlidir bir başkasının on sayfada anlatamadığını iki cümlede bitirir iki kelime de bitirir bu hikmet ehlidir işte Hz. Pir hüdüdün üzerinden diyor ki bize kısa söylemek daha iyidir müminin suresi
müminler onlar tümüyle boş şeylerden yüz çevirenlerdendir o zaman boş konuşma uzun konuşma büyüklerinin önünde uzun konuşanlar boş konuşanlar sevilmez bir üstadın önünde uzun konuşma boş konuşma bir devlet büyüğünün önünde uzun konuşma boş konuşma bir makam sahibinin önünde uzun konuşma boş konuşma kısaca bitir ve Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki bana sözün özü verildi Allah'a yalvar o sözün özünden hiç olmasa az bir şey de sana da verilsin çünkü çok konuşmak insanı afata götürür çok konuşmak
kime aittir? Kur'an ve sünneti tebliğ eden doğruyu anlatan hikmetli konuşanlar sözü uzatabilirler sebep çünkü onu dinleyenler konuyu anlasınlar diye konuya aşina olsunlar konuya vukufiyetleri artsın diye onlar çok konuşabilirler ama öbür türlü o da boş konuşmayacak o da boş anlatmayacak Allah muhafaza eylesin dikkat edin Müslüm'den hadis-i şerif dikkat edin derin sözlere dalıp gereksiz yere lafı uzatanlar helaka uğramışlardır o zaman dervişlik taslayıp kendi kendine derin sözler söyleyip insanları helaka uğratma sufilik
taslayıp insanların anlayamayacağı kavrayamayacağı kelimeler ve cümleler kurma kendi kendine derin süsü verip de insanların anlayamayacağı sözler söyleme ve çok konuşma boş konuşma sözü kısa kes özlü konuş özlü konuş hele bir de bu Kur'an ve Sünnet Dairesi'nde bir şey sohbeti yapıyorsan dinleyiciler var ise boş kelama düşme Allah muhafaza eylesin evet bu normalde son kelam şeyden Kutatku Bilikten bu okuyacaklarım şimdi söz bilerek
söylenirse bilgi sayılır bilgisizin sözü kendi başını yer çok sözden fazla fayda görmedim ama söylemek de faydasız değildir sözü bilerek söyle sözün gözsüzlere körlere göz olsun evet ve Süleyman ondan sonra ne yaptı dedi ki söyle bakalım o hangi hünerdir dedi hütüt dedi ki gayet yükseklerde uçtuğum zaman havadan bakınca ta yerin dibindeki suyu görürüm o su nerededir derinliği ne kadardır rengi nedir topraktan mı kaynıyor taştan mı hepsini görür bilirim ey Süleyman ordu kurulacak yeri tayin etmek üzere beni sefere beraber
götür dedi Süleyman da ey iyi yoldaş susuz ve uçsuz bıcaksız çöllerde sen bize arkadaş ol bu surette su bulur seferde yoldaşlara saka olursun dedi ve böylece hüdüt kuşunu Süleyman aleyhisselam yanına aldı ve engin çöllerde o böyle kuşuşmaz kervan geçmez yerlerde nerede su var ordugah nereye kurulmalı ordugahın kurulacağı alan neresi olmalı nerede yırtıcı hayvanlar fazla nerede çok rüzgar esiyor nerede esmiyor nerede tehlike var nerede tehlike yok nerede su var nerede su yok bunların bilgilenmesi için ne yaptı Süleyman
hüdüdü yanına aldı ne yaptı Süleyman hüdüdü yanına aldı şimdi herkes bir üstadın yanında durmak ister herkes üstada yakın olmak ister o zaman hüdüd gibi hünerin olsun su nedir su maneviyattır su maneviyattır o zaman sen hüdüd gibi ol nerede maneviyatlı kişi var onu tespit et onu bul onun derviş olmasına sebep ol vesile ol eğer öyleysen evet o zaman padişahın koluna yakışır bir doğan olursun
e padişahın koluna doğan olacaksa ne olması lazım onun avcı olması lazım öyle değil mi avcı olursa ancak padişahın koluna yakışır iyi avcı olması lazım avını görüp ta uzaklardan o avı avlayıp padişahın önüne getirmesi lazım ki o sarayda yaşasın onu hak eder ama yok o iyi bir avcı doğan değil ise o padişahın koluna yakışmaz o padişahın sarayına de yakışmaz o zaman o ne yapar o dışarıda dolaşır gider herkes doğandır ama padişahın sarayında yaşayan padişahın kolunda yaşayan ayrı eğitimli
ayrı özel bir doğandır o zaman Süleyman'ın yanında duracaksan hüd hüd gibi hünerin olmalı hünersiz sufi sufi değildir hünersiz yol arkadaşı yol arkadaşı değildir insanın bir hüneri olmalı insanın bir hüneri olmalı sufilikte veya bir toplulukta veya bir evde veya bir iş yerinde senin farklı bir hünerin olmalı Allah cümlemizi hüner sahiplerinden eylesin inşallah bugün soru yok herhalde evet hakkınızı helal edin bizden yanı da helal olsun Rabbim cümlemizi affetsin inşallah el fatihama selavatu amin ecmeyin
Allah razı olsun inşallah
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.