mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2283. Beyitten) 18.10.2025 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 19 Ekim 2025 · 1:17:37

Eyünzü Billâhimin eyşeytan каким' dude Frankie Bismillahirrahmanirrahim. Eftâli zikrüfe hâlemennâhu, Lâ... Amin, selamün aleyküm.
Eyünselam. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed'i hakkı hak bilen ve hakkı yaşayan ve haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara haksızlık, kanunsuzluk, hukuksuzluk yapılıyorsa, nerede Müslümanların kanı, namusu, şerefi, haysiyeti, toprakları ayaklar altına alınıyorsa, Cenab-ı Hak hepsini de kahri perişan eylesin.
İsrail'i ve gizli ve açık destekçilerini kahri perişan eylesin. Doğu Türkistan'a özgürlük nasip eylesin. Onların özgürlüklerini kısıtlayanları kahri perişan eylesin. Bütün ümmeti Muhammed'i özgürlük nasip eylesin. Dinlerini yaşamak, dinlerini haykırmak nasip eylesin. Kim yasaklarsa hepsini de kahri perişan eylesin. Rabbim cümlesini ve cümlemizi Kur'an ve sünnet dairesinde toplananlardan eylesin. Amin. Telegram'da sıkıntı var mı? Görüntü. Ses var, görüntü yok. Çok güzel. Şimdi de görüntü var, ses yok.
Gel gör beni, aşk neyle de. Bağlanmıyor.
Aç kapa mu yapayım Salim? Bilgisayarcıların en büyük silahı o. Bir şey oluyor. Mesela hemen bir açalım, bir kapatalım. Açıp kapatmasını ben de biliyorum. Ama aç kapa düzeltecek diyor. Şimdi gene Salim ne yapayım? Aç kapa yapayım mı? Şimdi ikisi de gitti. Tamam.
Hay hay Allah. Hu hu Allah. Bağlanırsa bağlanacak. Bağlanmazsa artık YouTube'dan izleyecekler. Yapacak bir şeyimiz yok. Telegram'dakiler eğer Telegram'dan izleyemezseniz YouTube'dan izleyin. Şu anda bağlandı görünüyor bende ama her şey tamam. Aç kapa yaptık gene. Evet. Bu geçen haftaya kadar genel olarak İslam ümmetinin veyahut da dünya üzerinde sahte önder, sahte siyasetçi, sahte bürokrat, sahte şeyh bunlarla alakalıydı.
Hazreti Pierre'in tespitleri. Bundan işte 750 yıl, 780 yıl önce de bu tip şeyler yaşanmış, liyakatli olmayan Adem'den itibaren bu insanoğlunun en büyük problemidir. Liyakatsiz insanların işte devlet başkanı olması, kral olması, liyakatsiz başbakanlar, liyakatsiz bakanlar, komutanlar, liyakatsiz din adamları, liyakatsiz şeyhler, alimler bunlar bütün Adem'den itibaren insanlık tarihi bunlarla doludur.
Hazreti Pierre de kendi zamanından ışık tutuyor herkese. O liyakatsiz insanları tarif ediyor bize. Sonra, şimdi bu beytten sonra da bir kimse liyakatsiz bir üstada bağlandı. Öyle ya. Şimdi onların hallerini anlatıyor bize. Bazen bir mürid davacı ve yalancı bir şeyhe adamdır diye sadakatle inanır. İtikad eder. Bu itikad yüzünden öyle bir makama erişir ki şeyhi o makamı rüyada bile görmemiştir. Bazen insanlar o davacı dediği iddia ediyor. Hani bir kimse ben şöyle şeyhim, ben böyle liderim, ben böyle devlet başkanıyım, ben şöyle bir parti başkanıyım, ben şöyle bir müdürüm, ben şöyle bir bürokratım, işte ben şöyle bir mimarım, ben şöyle bir ticaret adamıyım, ben şöyle bir şöyle şöyle şöyleyim.
Bu normalde insanlık tarihinde bütün insanlarda vardır bu. hani Hz. Ali radiyallahu anh hazretleri cenke çıkar, karşıdaki kimse, Araplarda bu meşhurdur. Kendi soyunun kahramanlıklarını ve kendi kahramanlıklarını savaş meydanında bağıra bağıra bütün ordu dinler onu. Hz. Ali Efendimiz'in karşısında böyle söylenince, Hz. Ali Efendimiz de kendi kahramanlıklarını ve soyunun kahramanlıklarını başlar haykırmaya.
haykırınca arkadan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki, eğer savaşta olmasaydı Ali helak olduydu. Savaşta olmasaydı Ali helak olduydu. Bu aynı şey İbni Revaha'da da vardır sahabelerin içerisinde. İbni Revaha durur, durur, durur, durur. En böyle savaş heyecanlanır, savaş kızışır, kızıştığı zaman İbni Revaha'ya bakar sahabe.
O ne zaman ki üzerindeki sarıkla ağzını burnunu kapattı, öyle bir can meydanına böyle bir haykırarak çıkar ve kendi kahramanlıklarıyla ecdatlarının kahramanlıklarını anlata anlata, aykıra aykıra çıkar. Allah Resulü onun arkasından da söyler. Der ki İbni Revaha eğer ki bunu bu meydanda söylememiş olsaydı helak olurdu der. İbni Revaha bir de çok Allah'ı zikreden ve sahabeyi böyle zikrullaha götüren. Hemen her şeyde, her zaman sahabeyi hemen zikrullaha davet eden. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme şikayet ediyorlar. Diyorlar ki İbni Revaha bizi tutuyor, hemen zikrullaha lakasını oturtturuyor. Hemen zikrullaha oturtturuyor bizi.
Allah Resulü diyor ki İbni Revaha'nın meclisi ne güzel meclistir. İbni Revaha böyle yani Allah'ı çokça zikreden, zikir konusunda çokça böyle gayretli olan ama aynı şekilde de savaşta da çok gayretli olan bir kimse. Şimdi bir kimsenin savaş meydanında kendisini ve kendisinin kahramanlıklarını anlatması cevaz görülüyor. Hani düşmanın gözünü korkutmak için, düşmanı 1-0 psikolojik olarak yenmek için, 5-0 yenmek için. Diğer bir zamanda bir kimsenin kendini methetmesi, kendini övmesi ve kendisini böyle bir şeyde dava gütmesi, hani kendisini methetme açısından uygun görülmemiş. Hele ehli tasavvuf, hele ehli tasavvuf, ben şeyhim bile dememişler.
Ben dervişim dememişler. Ben sufiyim dememişler. Her biri şunu söylemiş, biz derviş adayı olursak ne âlâ. Biz derviş adayı olursak ne âlâ. Biz bu dergah bizi kabul etsin, biz burada hani dervişlik yapmaya gayret edelim, bizim için ne âlâ. Hani hep olamadık demişler ya, gerçek sufiler oldum davası gütmezler. Gerçek bir şeyh de, bir mürşid-i kamil de oldum davası gütmez. Bu, sufilik yolunda genel kaydedir. Eğer bir kimse oldum davası gütüyorsa, o olmamıştır. Oldum davası gütüyorsa bir kimse, o olmamıştır. Burada davacı ve yalancı bir şeyhe adamdır diye sadakatle inanır. Bunun örneklerini çok gördüm ben.
Hani bir kimsenin, bir böyle icazeti olmayan, maneviyatı olmayan, o konuda liyakat sahibi değil, ehliyet sahibi değil ama çıkmış meydana, milleti toplamış. Ben o dervişlerle karşılaştığımda, onlara söylediğim şey şuydu, Allah'ı çokça zikredin, Allah'ı çokça zikredin. Cenab-ı Hak muhakkak ki sizin zikirlerinizi boşa çıkarmayacak. Ben buna çok inanırım. Sen dosdoğru bir yolda gidiyorsan ve sen de dosdoğruysan, Allah seni boşta bırakmaz. Cenab-ı Hak senin yolunu düzeltir, senin istikametini düzeltir, sana layık bir mürşidi kamil sana buldurur. Sen yeter ki çok çalış, sen yeter ki onun canı gönülden iste, onun mücadelesini ver. O yüzden müritler genelde, hani derviş adayları, mürid adayları samimidirler.
Ve aynı zamanda böyle tabiri caizse, böyle safiyane bir halleri vardır. Kalpleri temizdir, bu yola gitmek isteyenler, bu yolda yürümek isteyenler, kendilerince manevi bir yol bulup da orada yürümek isteyenlerin genel halleri, hani büyük bir çoğunluğu saf temiz insanlardır. Böyle kendilerince bir art niyet düşünmezler. Hani o öyle miydi, böyle miydi diye düşünmezler. Ben böyle genel olarak karşılaştığım insanlar bu tip insanlardı. Bazıları ise bir menfaat için oraya gitmiştir, onlar bellidir zaten. Onların bakışları, davranışları, tavırları, onlar böyle orada bir şey elde edecek onlar. Bir makam elde edecek, bir mevki elde edecek. Onların orada bakış açıları, düşünceleri farklıdır.
Ben burada zakir olayım, şunu olayım, bunu olayım, şeyh olayım. Bir şey olacak o. Veyahut da şöyle yapalım, böyle yapalım, kimisi koopet herif kurmaya geldi bize. Koopet herif kurmaya gelmiş. Bunca kalabalık ya. Kimisi market kurmaya gelmiş. Diyor ki market kuralım. Bana geliyorlar bunlar. Mesela market kurmak isteyenler, koopet herif kurmak isteyenler, haç ömre işi yapmak isteyenler. Bunların bu sufilik hayatımız boyunca bunları gördük hep. Hala daha gelirler böyle. Hazır müşteri var ya burada. Ben hepsini devşireceğim onlara. Diyeceğim ki ben yiyemedim, alın siz yiyin tabiri caizse. Ha bunların bunlar saf bunlar, ben bunların paralarını ütemedim, gel sen ütleyeceğim ona. Adam bir hayal satıyor sana, bir hayal satıyor.
Yani böyle bir yol yordam görmemiş olsan, biraz da maneviyatın olmamış olsan, arkasına takılır gidersin. Öyle. Bunlar başka dergahlarda da görüldü ama. Ha bir baktın market açtılar. Sonra ne market kaldı ne para kaldı. Veya bir koopet herif kurdular. Ne koopet herif kaldı ne para kaldı. Veyahut da işte adamın şeyhi demiş ki, bana 500 bin dolar getir, adam 500 bin dolar götürmüş ona. Bir de geliyor, diyor ki bana bir esma ver, ben bu 500 bin doları nasıl alayım? O esmayı bilsem dedim, benim dedim, o zaman için normalde dışarıda bir milyon dolar alacağım var benim dedim. Battı, yani baktığımız zaman bir milyon dolardan fazladır dolar olarak hesaplasam. Ben çünkü üç sefer iflas ettim. Benim normalde üç iflasım da devletle alakalı.
Bir son iflasım 28 Şubat'la alakalı, devlet beni iflas ettirdi. Ondan önce de devlet iflas ettirdi. Bir çek kanunu çıkardılar, bütün çekler gümledi bizim. Ondan önce de Tansu Çiller zamanında bir devalüasyon oldu, bitti benim işim. Yani üç batışımın üçü de devletle alakalı. Şimdi adam diyor ki bana bir esma ver, 500 bin dolarımı kurtarayım. Dedim ben o esmayı bilsem, önce ben kendimi okuyacağım dedim. Benim bir milyon doların üzerinde hala da alacağım var. Benim normalde eskiyi, yeniyi toplasam ticaretten kalan bir buçuk iki milyon dolar benim alacağım var. Kimisi çeki patlattı, kimisi işte dolar patlattı, patlatan patlattı, önde gelen patlattı bize. Sıkıntı yok, şikayetim yok.
Şimdi 500 bin doları getir demiş, bir de şey fabrika kurmuş 500 bin dolarla, onu da muhasebeci yapmış orada. İyi dedim, paranın başına koymuş seni hiç olmazsa dedim. Orada maaşla çalışıyor. Salih de bakıyor öyle. Bu kadar olur mu diyor. O yüzden müritler genelde safiyane bir şekilde bir şeyhe bağlanır. Böyle ya da oradan başka bir beklentileri vardır. Öyle gelir, bizden geldikleri gibi gidiyorlar. Bakıyorlar burada ekmek yok, burada öyle bir şey yok. Ne o? Ümreye gideceğimiz zaman adam gelmiş, maa ile seni misafir edeceğiz diyor. Dedim maa ile ben çok kalabalık, emrin olur benim senin diyor. Senin emrin olur diyor. Neden 220 kişi ömreye gidecek? Biner dolardan 220 bin dolar, 1500 dolardan 300 kusur bin dolar.
Bunu ben şimdi konuşmak istemezdim. Ömreye götüreceğimiz, gideceğimiz firma dahi tereddütle baktı. Hanım bu kadar para toplanır mı acaba diye. O dahi tereddütle baktı. Baktım tereddüt ediyorlar. Ne kadar tutuyor toplam hesap dedim ben. Şu kadar tutuyor dediler. Çok özür dilerim, Ahmet Hacer'dan da helallık alırım. Şimdi onlar benim ciddiyetimi de bilmiyor, tanımıyorlar ya. Ahmet Hacer, arkadaşlar nasıl kabul ediyorlarsa, kes dedim çeklerini. Tamam baba dedi ondan sonra. Uygun mu dedim ben şirket sahiplerine? Tabii dediler, Ahmet Hacer'in çekini alır mısınız dedim. Ne demek dediler. Rahatladı bunlar. Hani Ahmet Hacer'in çeki deyince. Şimdi bir Ahmet Hacer'e bakıyorlar, bir bana bakıyorlar.
Hani Ahmet Hacer bunu nasıl kabul etti gibisinden. Kolay değil. Bir esnaf için de zor bir para o zaman için. 360, 370 bin dolar mı ne tutuyordu? Ahmet Hacer sen kes çeklerini ver arkadaşlara dedim. Tamam bitti, orada işte pasaportlarının içerisinde geçmiş gün şimdi 50'şer dolar mı, 100'er dolar mı ne var? Onları düştüler. Sonra Ahmet Hacer İstanbul'a gidince bunların çeklerini kesmiş. Bunlar rahatladı bunlar. E tabii biz paraları topladık, Ahmet Hacer'e götürdük verdik. Dedik Ahmet Hacer al. Ondan sonra. Ama ondan önce adam diyor ki maa ile sizi ömreye götüreyim. 15 gün benim misafirim oldu. Neden? Ya şu 350 bin doları ben bir alayım. Sonra zaten ömreye gittiğimizde o şirket götürememiş kimseye.
Silkelemiş herkesi. Şimdi bu tip şeylerde insanlar safiyane olun. Mesela ben hep arkadaşlara derim. Arkadaşlar hareketlerinize dikkat edin. Tavır ve davranışlarınızla dikkat edin. Buraya gelen kimse sanki böyle oraya gideceğim kuğular gibi dolaşacağım orada. Hani böyle hiçbir olumsuz bir şeyle karşılaşmayacak. O düşünceyle gelir. O da safiyane o düşünceyle gelir. Ona desen ki buradan kalk buraya git. Ha alınır o hemen. Bizim dervişler bile alınır. Böyle bir alınganlık bu. Benden kaynaklanıyor. Ben çok alınganım ya. Bütün dervişler alıngan bizde. Yani birine öte git desen Nasrettin Hoca gibi İzmir'den selam verecek. Daha gidelim mi diye.
Siz bu hikayeyi bilmiyorsunuz tabii. Nasrettin Hoca hanımı demiş ki yatakta yatarken bey biraz öteye git demiş. Afyon'dan haber göndermiş. Daha gideyim mi diye. Hani öte git demiş ya. Diyorum bize öte git deseler ne afyonu. Biz İzmir'den Ayli Yunanistan'a fethetmeye gideriz. Daha gidelim mi diye sorarız. Bize öte git diye hiç kimse demesin. Git kelimesinin G'sini dahi kullanmasın bize. G'sinin noktasını kullansa anlasak yandı keten elva. Yani git, gelme. İşte G ile başlıyor bunların hepsi. Bizim için büyük handikap. Şimdi dervişler de şimdi buraya gelen de aynıdır. Safiyane gelir. Ona desen ki ayağını topla ben gittim oraya bana ayağını topla dediler. Var nerede diyecekler.
Sana burada diyecekler. Sebep burası terbiye yeri. Burada ayağını toplacaksın. Burada iki dizinin üzerine oturacaksın. Burada yeni bir derviş gelmiş. Sen kalkacaksın onu oturtacaksın. Örnek. işte normalde o müritler bu safiyane düşünceyle gelirler ve o bir de hani şeyhim diyenin şeyhim diyor ya o kimse onun ölçüsü o kimse için hep zahiri.
Neden zahiri? O bakacak sakalına aç. Sakalı güzel. Kafasındaki takkesi güzel. cübbesi sırmalı. Gömleğin yakaları düğmeleri bilmem nereden. Kumaşı bilmem nereden. Öyle havalı böyle olacak. Öyle olunca harika böyle cübbesiyle dolaşacak. Sarıyla dolaşacak. Absürt şeyler konuşacak. Millet bunları istiyor. Öyle olunca mürid o kimseye de ihlas ve samimiyetle bağlanır. Bunların hani adam bana rüya anlatacağım diye uğraşıyor Bayındır'da. İşte esması ne? Mesela La La Eylallah. Mübarek. La La. Bir rüya gördüm. La La Eylallah.
Dedim dur. Rüyanı anlat. Dedim ne bana anlatıyorsun? Oğlum Bayındır'ın yukarıda Yörükköy var. Yukarıda dağda. Orada şeyh varmış. Haberimiz yok bizim. Diyor benim şeyhim filanca köyden diyor. Dağ köy orası dedim ben. İsmini bile bilmiyorum. Dağ köy değil mi orası? Dedim ben evet dedi. Ne arıyor orada? Dedim aha mübarek orada bizim dedi. Halbuki o muskacıymış. Sonradan öğrendik. Bu şimdi rüya anlatamıyor ona. Rüya anlatınca benim dersimi çoğaltacak gene diyor. Ömrü böyle devamlı. La La Eylallah. Bir sürü esma vermiş ona. Her rüya anlattığında bir esma daha vermiş. Bir zikir vermiş. Dedim kaç saat sürüyor? Dedi yetiştiremiyorum dedi. 23-24 saat sürüyor dedi.
Kafeyi yiyeceksin sen böyle giderse dedim. Ama bak ona gidip rüya anlatamıyor. Size anlatmışımdır ben bunu daha önce. Sebep yine dersimi arttıracak benim diyor. Halbuki onun rüyasını tevlit. Varsa bir esması esmasını söyle. Yürü git terbiye etmeye çalışır. Öyle değil. O yüzden müritler bu noktada bir üstada bağlanırken art bir düşüncesi yoksa, cin fikirli değilse, şeytani bir kalbe sahip değilse, samimi bir şekilde o şeyhe bağlanır. Normalde ve mürid eğer orada iyi çalışırsa, Hz. Bir'in dediği bu, bakın kime intisap ettiğiniz önemli ama velev ki bir mürşidi kamile intisap etmediniz, eğer iyi çalışırsanız, çalışırsa o kimsenin, Cenab-ı Hak onun da kalbini açar. Onun da kalp perdesi aralanır. Çünkü hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki, ameller niyetlere göredir.
O kimsenin niyeti samimi ise, niyeti ihlaslı ise, o kimsenin o zaman kalp perdesi açılır. Ve normalde yanlış bir şeyhe intisap etmiş olsa bile, o niyeti Allah içinse, Allah onu yükseltir manevi olarak derecesini. ve normalde o kimse bu sefer gerçek bir mürşide gider mi? Evet. Hakiki bir mürşidi rüyasında görür mü? Evet. Ve normalde o aslında müridin, o derviş adayının, o safi niyeti, o dervişe hazine gibidir. Safi niyeti. Bakın şunu hiç unutmayın. Hep niyetinizi temiz tutun. Bu, Müslümanı Müslüman eden, insanı insan eden, adamı adam eden, kadını kadın eden, derviş adayını derviş eden, en önemli şey, niyetin temiz olmasıdır.
Niyetin düzgün olmasıdır. Eğer senin niyetin temiz ise, niyetin düzgün ise, merak etmeyin. Sonucu muhakkak ve muhakkak hayır olur. Ama senin niyetin temiz değil ise, hedefin şaşkın ise, senin hedefi şaşkın olmak ne demek? Allah için orada değil. Allah rızası için orada değil. O kimsenin hedefi şaşkın. Şimdi gerçek bir mürşidi kamilin dergahında, senin hedefin şaşkın ise, sen orada da duramazsın. Hedefin şaşkın. Senin ayağına bir şey dolanır, senin gönlüne bir şey dolanır, sen orada devam edemezsin. Çünkü, senin hedefin bozuk. Senin niyetin bozuk. Senin için bozuk. Sen gerçek bir mürşidi kamilin dergahına layık değilsin.
O yüzden sen bay bay ettin oradan. Şimdi bir de bu tarafı var. Eğer gerçekten niyetin temiz ise, Cenab-ı Hak seni gerçek bir mürşidi kamile ulaştırır. Sen gerçek bir mürşidi kamilin dergahına ulaştın, niyetin temiz değil ise, kalbinin istikameti şaşkın ise, sen orada da duramazsın. İşin bir de bu tarafı var. Çünkü Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'den itibaren, hem kendi dergahımızda, hem başka dergahlardan, tecrübelerle konuşuyorum bunu. O yüzden normalde o, ya mürşidi kamilin dergahındaki safiyet, bakın bir mürşidi kamilin dergahında da safiyet vardır. O safiyet de hazine gibidir orada.
Sen oradaki safiyeti bozmaya kalkarsan, o safiyet seni dışarı atar. O safiyet seni orada kaldırmaz. O safiyet seni orada tolere etmez. Bir yere kadar eder. Bir yerden sonra Geylan Hazretleri, kulağından tuttuğu gibi fıydırır atar seni. Veya Pir Efendilerden birisi, kulağından tutar atar. Şimdi hem müridin, safiyeti hazinedir, hem de dergahın safiyeti hazinedir.
İki hazine birbirinin içerisine karıştı mı, muhteşem bir şey çıkar orta yere. Çünkü mürid safiyanı, safi, dergah da safiyanı, safi. Muhteşem bir iş çıkar orta yerde. Ama mürid safiyanı, mürşid, gerçek manada mürşid değil, ehliyetli değil. O derviş çalışırsa, gayret ederse, Cenab-ı Hak onu bir mürşidi kamile ulaştırır. O dervişin çalışmasıyla alakalıdır. Ve ben bu safili, bu safiye, safilik halakasını, perdesini, manevi hazine olarak görürüm. Çünkü, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hadisi mucibince, ameller, niyetlere göredir.
Hadisini, İmam-ı Azam hazretleri, fıkhında, zirve yaptırmıştır bu hadisi. Bütün her şeyi, niyete bağlı, İmam-ı Azam. Sufilik de niyettir çünkü. Senin niyetin ne? Senin hedefin ne? Senin maksadın ne? Ben zakirim deyip, kendine ev aldırmak mı? Ben nakibim deyip de, kendine para toplamak mı? Ben nakibim deyip de, dervişlerden ticaret yapmak mı? Senin niyetin ne? Senin niyetin ne? Ben şeyhim deyip de, dervişleri, verili bir akçeye bağlamak mı? Senin niyetin ne? Burada, niyet çok önemli çünkü. Eğer, niyeti bozuksa kimsenin, o eninde sonunda, yıkılmaya mahkumdur.
Yıkılır. Hani, sufilerde bir, ibare vardır. Testide ne varsa, sızan da odur dışarı. Testi, o kimsenin gönlüdür. Senin gönlünde ne var ise, senin dilinde de o vardır. Kalp dükkandır, dil tüccardır. Senin gönlünde kibir varsa, dilinde de kibir vardır, gözünde de kibir vardır. Senin gönlünde kendini beğenmek varsa, gözünde de, dilinde de kendini beğenmek vardır. Senin gönlünde, çıfıt çarşısı varsa, senin dilinde, gözünde çıfıt çarşısıdır. Senin gönlünde mal sevgisi varsa, senin dilinde de mal sevgisi vardır. Senin gönlünde ne var ise, dilinde ve gözünde o vardır. Bu kaçınılmaz bir şeydir.
Gönlünde Allah olanın, dilinde de Allah olur. Gönlünde Allah var ise, dilinde de onun Allah vardır. Onun gönlünde ne var ise, hangi sevgi gönlünde yüksekse, dilinde o vardır. Şimdi, benim unutamadığım, estantanelerden birisidir. Bizim, Hüseyin Ağa'nın kayınpederi, Ahmet Duran abi, şikayet ediyor. Sivas'ın çavuşları, nakipleri, Ahmet Duran abi'yi şikayet ediyorlar. Gözümün önünde olan hadise bu. Diyor ki, oradaki zevatın birisi, efendim diyor, Ahmet Duran diyor, aynen böyle, Ahmet Duran diyor. Bir kimse, bir zakiri için, ismiyle Ahmet Duran diyemez. Ahmet Duran abi diyecek ona. Yaşı kaç olursa olsun, bakın yaşı kaç olursa olsun, bir kimse zakir mi zakir, bayansa abla diyecek ona, ona ismiyle hitap etmeyecek.
Ona erkekse abi diyecek ona. Yaşı önemli değil. Sufiliğin kaidesi budur. Bu kaide çiğnenmez. Diyor ki, Ahmet Duran, içimden dedim eyvah, gitti bu adam dedim, içimden. Sen yılların zakiri, Çorumacı Mustafa Efendi'den. Ve Şeyh Efendi'ye intisap edecek her zaman, ben size intisap ederim ama, benim bir itikafa girmem lazım. Benim itikafımı idare edebilirseniz, ben sizden ders alacağım diyen kimse. Benim dervişliğimin, bu ilk aylarında şahit olduğum bir şey bu. Abdullah Efendi diyor ki, aynı dergane insanı bakın bunlar. Ahmet Duran abi'nin önünde, Hacı Ali abi var, Sivas'ın zakiri, ama, Ahmet Duran abi de, o, Sivas'ın zakiri, nakibini gabba, Ahmet Duran abi de nakip, Çorumacı Mustafa Efendi'den nakip.
Diyor ki, ben diyor, itikafa girersem, itikafımı idare edersen diyor, ben ders alırım senden. Ahmet Duran abi öyle boş bir kimse değil, Allah rahmet eylesin. O da diyor ki, buyur gir, o da giriyor. Şimdi bizim dergâhta, bir dervişin itikafa, böyle bir, hani maneviyatı açık olan bir kimse, itikafa girdiğinde, onun itikafını idare etmek, öyle normal zahire göre, itikafa girmek gibi değil. İtikafta bir sürü haller yaşayacak. İtikafta bir sürü hadiseler yaşanacak. o şeyh orada Allah'ın izniyle, hazır nazır olacak. Öyle itikaf, öyle itikaf değil. Öyle camide 50 kişi girmişler, herkes layla ölüm yapıyor, orada şarkı türkü söylüyor. Öyle itikaf değil. Şeyh Efendi, bu fakire itikafa katardı, ne o?
Sıralıyor. Yağlı yemek yok, tuzlu yemek yok, hayvan salgıdayı yemek yok, et yemek, şunun yiyemek, telefonunda durdum, ilk itikafa gireceğim. Hiçbir şey yemeyeceksin dedim. Ben de, benim kalbime gelen oldu. Hiçbir şey yemeyeceksin yani dedim. Tamam Mustafa Efendi, tamam efendim dedim. Öyle şeyhe bir şeyi, iki sefer anlattırmak, mümkün değildir adapta. Şeyh sormayacak, yaptın mı diye. İkinciyi anlatmayacak sana. Bizim öğrendiğimiz edep buydu. Sıraladı, sıraladı, sıraladı, ben şoktayım zaten. Ben itikafa kim girecek diye sormak için aradım. Sen giriyorsun dedi bana. Ben de orman işletmesinde çalışıyorum ya. Hani memur gibiyiz.
Sen gireceksin dedi, emredersiniz efendim. Ne yapacağım dedim. Normal günlük dersini çekeceksin, günlük üç gün dedi, yetmiş bin, yetmiş bin çekeceksin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görürsen, dördüncü gün on bin salavat-ı şerife çekeceksin. Sonra yüz bin lafze-i celal çekeceksin. Sonra bir tevhid, bir lafze-i celal. Bir tevhid, bir lafze-i celal. Yüz bin, yetmiş bin. Öyle bitireceksin. Başladı sıralama, yağlı yemeyeceksin, şunu yemeyeceksin, bunu yemeyeceksin. Bir sürü şey aklımda tutmam benim biraz zor oldu. İçim kalbime gelen hiçbir şey yemeyeceksin dedim. Bitti. İtikaf, öyle itikaf ediyoruz biz. Ben, Allah beni affetsin, ilk itikafımda üç dilim ekmek aldım yanıma.
birinci gün bir dilim, ikinci gün bir dilim, üçüncü gün bir dilim. Dördüncü gün ekmek yok, su yok, hiçbir şey yok. Zeytin aldım yanıma, bir üç beş tane, bir de çay. Dördüncü gün bir lokma yemek yok. Beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, bir lokma yemek yok. Bir tek çay içiyorum geceleri. Oruç devam ediyor. Ben beşinci gün geldiğinde bir baktım, benim yanaklarım çökmüş, gözlerim çökmüş, aynaya ilk defa baktım. İtikaf mahallinden dışarı çıkarken, kafamı bir tane örtü örtüyorum. Güneşe bakmak yok, güneşi görmek yok, aydınlıkta durmak yok, dışarıda vakit geçirmek yok. Tuvalete gidiyorsun, tuvalette bir şey çıkmıyor zaten.
Normalde işte, vesvese olmasın diye. Gidiyorsun, çıkıyorsun, abdest alıyorsun, kafamda kocaman örtü var. Direkt itikaf mahalline giriyorsun. Dünya kelamı konuşmak yok. Herhangi bir kimseyle görüşmek, konuşmak yok. Ramazanın son on günü. Bizim daireden müdür, mürdür yardımcısı, şefler camiye gelmişler, basmışlar teravide. Demiş ya, ben onun müdürüyüm. Demişler, ne iyi olursan o, görüşmek yasak, görüştüremeyiz. Ahmet Duran abi de böyle itikaf yapmış. Tabii itikafta bir sürü haller, rüyalar, onlar, bunlar, anla o sonra ağlaya ağlaya, şeyh efendiye gidiyor, ben sana intisap etmeye geldim deyince, diyor ki, çık seyahate, gördüklerinin hepsini de diyor, seyahate anlat.
Bu işler öyle. İlk geldiği yer, tire, bize haber gönderdiler. Dediler ki, dışarıdan bir misafir var, bu akşam gelin. Ben gittim, Ahmet Duran abi, o zaman tanıdım, ağlaya ağlaya, itikaftaki, yaşadığı halleri anlatıyor. Şimdi bir mürşidi kamilin dergahı böyledir. Ağlaya ağlaya anlatıyor, Ahmet Duran abi, bakıyorum böyle, onun o sonra, daha ben itikafı bilmiyorum ya, diyorum garibim, atmışlar içeri diyorum, aç susuz bırakmışlar.
Bunun Ramazan'ına, Mustafa Özbağ, garip olan oldu. Benim ikinci itikafta, ben bir dilim ekmek götürdüm, yesen ne oluyor, yemesen ne oluyor, dedim. Birinci gün bir lokma, ikinci gün bir lokma, üçüncü gün bir lokma. Bunu kendimi met etmek için söylemiyorum. O itikaf, böyle, bizde çatırtılı geçiyor. Sonra, bizim bir imam vardı, onu kattık itikafa.
Tabii ben gidiyorum, birinci gün, sordum, hoca bir şey var mı? Yok dedi. İkinci gün sordum, bir şey var mı? Yok. Üçüncü gün, Oktay da yanımda. Oktay'la beraber girdik, odaya tekrar. Hoca, bir şey var mı? Yok. Benim içime daraltı girdi. Yani bayındır da, birisi itikafa giriyor, ve üçüncü gün, tevhidleri çekiyor, daha Peygamber Efendimiz'i görmüyor. İmam, benden alim, Kur'an'ı, Mur'an'ı, her şey çok güzel. Ama ben, bu nasıl olur? Gençlik, öyle bir şey. Hemen ayağa kalktım ben. Oktay da ayağa kalktı, o da ayağa kalktı. Fâleminnuhu, başladık tevhidi ayakta. La ilahe illallah, Allah, dedi, attı kendini.
İmam bizim. İçimden dedim ki, tamam, perde açıldı. Mustafa kardeş, gördüm elhamdülillah, gördüm elimi tutmuş, benim elime çek. Bırak dedim elimi. Dedim, Şeyh Efendi'nin himmeti o dedim. O adam dahi gitti dergahta. Şimdi, bu manevi şeyler, farklı şey. O yüzden, şeyhler, bir vesiledir. Vesile. Sen çalışacaksın, sen koşturacaksın. O yüzden, ama bir, hani, mürşid, gerçekten bir mürşidi kamil değil ise, o dervişini yetiştiremez. Yükseltemez onu. O, dervişlerin manevi halleri açılmaz.
Onlar manevi kör olurlar. Ama o, öyle çalışır, öyle gayret eder, şeyhi ona hayret eder. Şeyhi ona hayret eder. Biz, Bolu'da şeyhler toplantısı var. Orada, Şeyh Şaban'ın, Veli'nin, makamı ve haziresi var ya, şeyhler orada toplanmışlar. Şeyh Efendi dedi, önce oğlum dedi, makamı ziyaret edelim. Biz gittik, o, makamı ziyarete. Bizim arkamızdan halifeler, koşa koşa geldi. Orada, üç tevhid okuduk. Ondan sonra orada, şeyhler sıralı. Onun başında, üç tevhid okuduk.
Şeyh Efendi vurdu, aa ne gördün dedi. İşte şu oldu, bu oldu. Efendim, şuradaki dedim, zat var, bunun yanındaki. O dedim, halakaya katılmadı dedim. Orada bulunduğu yerden dedim, kabirden ayağa kalktı. Orada dedim, ders yaptı dedim. Şeyh Efendi baktı, naz etti dedi. o dedim, zat efendim dedim, ismini söylemeyeyim şimdi, filanca efendinin babasıymış dedim.
Nasıl biri dedi, ben şimdi onun kıyafetleriyle, gözümün önüne geldi, kıyafetleriyle tarif ettim, biri ağlıyor yanımda. Onun başına geçtik, üç tevhid de onun başında okuduk. Aa, ne oldu, gönlü oldu mu? Oldu efendim dedim, tebessüm etti, sarmaştı dedim, seninle de, benle de. hepimize sarmaştı dedim. Aa, iyi oldu o zaman, desene dedi, iyi oldu efendim dedim. Şimdi öbür halife diyor ki, o benim şeyhimdi diyor. Sen onun rüyanda mı gördün? Hayır, şimdi gördüm dedim. Hayır, şimdi gördüm dedim. Böyle oluyor mu dedi? Oluyor, neden olmasın? Sizde olmuyor mu dedim? Yok dedi. E dedim yani, bizde dedim, yolda giderken dahi görürsün dedim, normal bizde dedim. Allah Allah dedi ya, tarif etmeseydin, inanmazdım dedi.
E dedim işte, böyleydi. Aynı şeyi müesser yaşattı bize şeyde, Suriye'de. Koca mezarlık, Emebi mezarlığı. Mezarlığın içerisinde, müesserin, şeyhinin, mezarını arıyoruz. Şeyh Efendi, işte evi dokuttu. Dedim efendim, şurada dedim, ileride tepenin oradan dedim, ayağa kalktı dedim, orada dedim, müesserin, şeyhinin, şeyhi.
İlerideki tepede, oradan kalktı, oradan zikruluğa katıldı, buraya da gelmedi dedim. Müyesser soruyor, nasıl birisiydi? Dedim, başında beyaz sarık vardı, üzerinde kaput gibi bir şey vardı, böyle dedim, kravize, kaput giymiş dedim. İşte şöyleydi, böyleydi, ince yüzüydü, sakalı şöyleydi. Müyesser, evet, evet, niham, niham diyor. Baktım, müesserin imtihanına giriyoruz. Bir anda adımın gözleri, gözümün önüne geldi, müesserin göz renginden. müesserin gözlerine, böyle iki parmağımı uzattım, tak gözünün önünde durdu. Gözlerin rengi de, bunun gözlerin renginden dedim, müesser bıraktı kendini. Başladı ağlamaya. Ondan sonra da, yolda, dönüşte, bizim Nevşehir'den, hoca vardı, Nuri, Nuri'ye diyor ki, Nuri, Şeyh Nuri, o da Nuri uyuklamalı, ben arabayı kullanıyorum.
Diyor, Şeyh Mustafa'ya söyle, benim kızımı ona vereyim diyor. Nuri'den, hımm yapıyor şimdi, ben ne dediğini anlıyorum. Nuri'ye döndüm, lan Nuri dedim ben, buyur abi dedim, oğlum sen kimden yanasın lan dedim ben şimdi. Böyle durdu, oğlum dostlar, mütercimlik yapacaksan yap dedim. Ne söylemiyorsun dedim bana ne söylediğini. Ya ağabey kafeyi yemiş ya dedim. Ne demek lan kafeyi yemiş dedim. Ne söylemiyorsun bana dedim, benim kızımı nikahlayalım diyor dedim. Ne söylemiyorsun bana sen dedim. Ağabey anladın mı, Allah senin iyiliğini versin dedim. Hani o zannediyor ki, ben onu anlamayacağım. İmam kafası. O da imamdı. Dedim ne demiyorsun bana dedim.
Ya bu kafeyi yemiş abi ya diyor. Oğlum ne kafeyi yemiş dedim. Adamı biliyor dedim. Adamı tanıyor dedim. Adam dedim, adamı tanıyor. Ne yapmalı söylemiyorsun sen dedim. Şakalaşıyoruz tabii. Şimdi Şeyh Efendi de, sanki bilmiyormuş gibi. Mustafa Efendi, ne oldu Nuri'yle diyor. Dedim bu kime çalıştı? Belli değil efendim bunu dedim. Ne ol dedi. Dedim böyle böyle dedi. Bana dedim tercüme etmiyor dedim. Nuri, sen de bunu anlamayacağını mı düşündün diyor. Gülüyor Şeyh Efendi. Tabii paçayı zor yırttık oradan biz. Bir gidip iki gelecektik neredeyse. Şimdi derviş çalışırsa onu görür. Gerçek bir mürşidi kamil değil ise başındaki, gerçek bir mürşidi kamile yolu açılır onun.
Yeter ki derviş çalışsın. O yüzden o dervişin makamı yükselmez diye bir şey yok. Makamı yükselir. Bir küçük kızsa, hani bir Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri'nin zamanında bir çoban var ya, Arabi anlatır bunu da. Çoban demiş ki ya, herkesin bir şeyhi var. Şu demiş, çiçek çok güzel. Dağda, bu çiçek de demiş, benim şeyhim olsun. Oturmuş her gün, Allah Allah Allah … çiçeğin önünde. Sonbahar gelmiş, bir rüzgar çiçek önde, derviş arkada, çiçek önde, derviş arkada, Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri'nin, Şam'daki dergahın önünde çiçek sükun bulmuş. Arabi içeriden bağırmış, gel çoban efendi demiş, sen şeyhine demiş, kuru bir çiçek mi zannettin?
Sen çalış. O kuru bir çiçek dahi olsa seni istikamete götürür. Sen çalışmazsan, orada kalırsın. Orada kalırsın. Yol yürür müsün? Hayır. Orada kalırsın ama. Allah bizi affetsin. O yüzden çalışmak lazım. Bu suretle müride su ve ateş bile zarar vermez. Halbuki şeyhe zararlıdır. Fakat bu nadirdir. Fakat nadir olarak, talibin itikadındaki parlaklık yüzünden, şeyhin yalanı talibe faydalı olur. Bakara ayet 286, Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Senin gücünden fazlasını sana yüklemez. Sen normalde eğer samimi mürid, yanlış şeyhe düşse dahi, onun için bir imtihan olur.
Ama onu ihlasıyla, o yükü taşır o derviş. Cenab-ı Hak ona, bir fazladan yük yüklemez. Bir mürşidi kamile Cenab-ı Hak fazladan yük yüklemez. Dervişler der ki, ya şeyhin yükü çok ağır. E ona ağır gelmez o. O karşıdan bakana ağır gelir. Cenab-ı Hak hiçbir varlığa zulmetmez. Hiç kimseye gücünün üstünde bir güç yüklemez. bir kimse vardır. Yüz kişiyi idare edebilecektir. Orada yüz birincisi derviş olmaz. Sebep o zakirin kalbi, gönlü, maneviyatı yüz kişilik. Yüz bir olacaksa oradaki zakir değişmesi lazım. Evet, gücü yetmiyor onun.
Bir çavuşun beş tanedir gücü, on tanedir, yirmi tanedir. Gücü yetmezse, onu değişir orada. O çavuş da kendini geliştirecek. O da çalışacak ki, onun dervişleri de çoğalacak. Çavuşluğu genişleyecek, onun zakirliği genişleyecek, dervişler genişleyecek. Bu sefer onun nakipliği gelecek. Nakipliği gelince, oradaki dervişler çoğalacak. Sonra nikah bağlığı gelecek, dervişler çoğalacak. Onun normalde, hepsi de orantılı. Orantısız bir şey yok. O yüzden, hani, o bir kimse, samimi bir mürid, yanlış bir şeyhe düştü. Çalışırsa, Cenab-ı Hak onu oradan başka yere sevk eder. Efendim, ben filanca yerde derviştim.
Hep rüyamda sizi görüyordum. Bana da diyorlardı ki, sen bizim geçmiş şeyhlerimizi görmüşsündür. Değil. Ama sizmişsiniz. O, ister Amerika'da olsun, ister Çin'de olsun, ister Japonya'da olsun, ister Rusya'da olsun. Derviş çalışıyorsa, gerçek bir mürşidi kamili Cenab-ı Hak buluşturur ona. O yüzden, o böyle, Cenab-ı Hak, fazladan yük yüklemez hiç kimseye. Zulmetmez. Senin kaldırabileceğini verir. Bu kadındır, bu çocuktur, bu iştir, bu açtır, bu derviştir, bu dergattır. Senin götürebileceğini verir Cenab-ı Hak. Ha, sen, hem çalışırsın, kalbini değiştirirsin. Sen kendini değiştirmedikçe, o seni değiştirmez. Sen kendini değiştirirsin, o seni değiştirir. Sen kendini değiştirirsin, o seni değiştirir.
Sen kendini değiştirmezsen, o seni değiştirmez. Sen karınca tabiatlısın, karınca tabiatlı gidersin. Değiştirirsen kendini, deve tabiatlı olursun. Bir karınca, devenin gücüyle çeker mi? Çeker. Manevidir bu işler. Allah ona güç verir. Değiştirir onu. Ha, sen değiştirmezsen, o da seni değiştirmez. Sen kendince, kendini terbiye edeceksin, değiştireceksin. Kendini genişleteceksin, kendini derinleştireceksin. Allah'ı zikredeceksin, ahlakını düzelteceksin. O yüzden, normalde mesela, hani şey, Yunus suresi var ya, hani Allah dostlarına korku yoktur, Allah dostlarına, onlar mahzun da olmayacaklar, mahcup da olmayacaklar diye, mahzun ve mahcup olmayacaklar.
Yani Cenab-ı Hak, o dostunu mahcup etmez, onu genişletir, o dostsa. O Allah'ın dostuysa, onun kalbine ilham eder. O Allah'ın dostuysa, sen ona sor soracağını. Cenab-ı Hak onu mahzun eylemez, mahcup eylemez ortada. Allah onu ortada bırakmaz. Bakın Allah onu ortada bırakmaz. Onu kaldıramayacağı bir yük yüklemez ona. Mürid adayına, müridine, zakirine, çavuşuna, nakibine, nükabbasına, halifesine, kaldıramayacağı bir yük yüklemez. Ama insanlar, heva ve heveslerini ilahi denirlerse, kaybederler. Bu ayrı bir mesele. Sana samimi bir niyetle çalışmak düşer. Sana samimi bir niyetle gayret etmek düşer. Sana samimi bir niyetle yol yürümek düşer.
Geri kalan Allah'ın işi. Ha sen yürüdüm deme ama. Allah'tan yardım dile. Cenab-ı Hakk'a boynunu bük. Koşacağım diye niyet et. Sen çık koşmaya. Senin yardımcın Allah'tır. Senin vekilin Allah'tır. Yolumuzda mücadele edenlere yollarımızı açarız. Sen mücadele edersen senin yolun açılır. Sen mücadele etmezsen senin yolun açılmaz. Sen mücadele edersen hakikati bulursun. Sen mücadele etmezsen hakikati bulmazsın. Hepsi de gayrete tabidir. Gayretsiz olmaz. Alın terinsiz olmaz. Evde yataraktan dervişlik olmaz. Keyfini düşünerekten çavuşluk, zakirlik olmaz.
Keyfini düşünerekten nakiplik, nügabbalık, halifelik, şeyhlik olmaz. Bakın olmaz diye altını çizerekten, direterekten söylüyor. Hepsi de gayrete tabidir. Hepsi de iyi niyete tabidir. İyi niyet ve gayret. O zaman normalde herkes niyetinin karşılığını bulur. Hani adamın birisi Müslüman bir kadına aşık olmuştu da o da hicret etti.
Allah Resulüne sordular, dediler ki ya Resulallah o da hicret sevabı alacak mı? Dedi ki niyet. Niye niyet ettiyse onun sevabını alır. Kadına niyet eden kadını bulur. Metaya, dünyaya niyet eden dünyayı bulur. Allah'ı niyet eden Allah'ı bulur. Hicret. Sen niyetin ne? Mal satmak. Çıkarsın malını satarsın. Hicret ettin. Sen evinden, barkından, işinden, aşından, eşinden, sevdiklerinden ayrıldın. Hicret ettin. Niye? Ticarete. Senin o ticaretin bereketli olur. Merak etme. Niyetini sağlam tutama. Kimseye aldatma. Aldanma da. Aldatmak için de yola çıkma. Senin ticaretin bereketli olur.
Niyetin ne? Çoluna çocuğuna helal rızık. Sen niyetin ne? Temiz ticaret. Merak etme. Cenab-ı Hak senin niyetini boşa çıkarmaz. Sen neye çıktın yola? Tertemiz bir evlilik yapmak için çıktın. Vallahi Cenab-ı Hak senin tertemiz bir evlilik yaptırır. Niyetin oysa. Senin niyetin ne? Sen evlilikten Kur'an ve sünnet dairesinde bir evlilik. Kur'an sünnet dairesinde evladı yal düşündün. Evet. Allah sana onu verir. Niyetin o senin. Allah onu sana verir. Olmadıysa sen yalancısın o zaman. Niyetinde sıkıntı var senin. Senin niyetin sahih değil. Sen yola dervişlik için çık. Temiz bir dervişlik için çık. Cenab-ı Hak senin niyetini tesis edecek. Merak etme. Daha az önce arkadaşlara dedim.
Ben yola çıktığımda dedim. Ulan bu hayyul ıngan. Harara, gürereden kurtulayım. Kenara geçeyim. Dervişlik yapayım diye yola çıktım ben dedim. Benim niyetim buydu. Ben çok hareketli bir hayat yaşadım o zamana kadar. Dedim ben sükunete ereyim. Bir derviş olayım. Böyle bir kenara çekileyim. Dervişlik yapayım dedim. Biz kaynar kazanın içine düştük. Kaynar kazan da değil. Kocaman bir okyanus fokur fokur kaynıyor. Onun içine düştük biz. Ben kendi nefsim için. Ne zakirlik, ne nakiplik, ne çavuşluk, ne şeyhlik. Hiçbir şey bilmiyorduk. Hala daha bilmiyorum ben. Ben hala daha bilmiyorum. Daha benim ağzımdan kimse duymamıştır. Ben şunu oldum diye. Veya Şeyh Efendi Allah affetsin.
Efendim bana şunu verin. Ağzımdan çıkmamıştır. Dilim kopsun çıktıysa. Ben hiç kimseden hiçbir şey isteyemem. Kolay kolay. Şimdi millet bana mesaj atıyor. Telefon atıyor. Bana icazet verebilir misiniz? Halifelik verebilir misiniz? Şeyhlik verebilir misiniz? Hayret ediyorum ben. Allah bizi muhafaza eylesin. Niyetin temiz olsun. O niyetinin karşılığını bulacaksın. Dervişlikse tertemiz bir dervişlik yaşa. Niyetin bu olsun. Ticaret, tertemiz bir ticaret yap. Merak etme. Senin ticaretin ayağa kalkar. Karşınızda üç sefer iflas etmiş insan var. Hem böyle beş lira, on lirayla değil. Milyon dolarlarla iflas etmiş insan var.
Ben hep şuna inanırdım. Ben bu parayı kumarda, kadında, kızda, barda, pavyonda yemedim. Ben israf edip gösterişe, şatata, şatafatı düşüp de yemedim. Benim paramın nereye gittiği belli. Allah beni ayağa kaldıracak diyordum. Ben buna inanıyordum. Ve diyordum ki, göreceksiniz. Ben bütün borçları ödeyeceğim. Ve Mustafa Özbağ olarak dimdik, ayakta duracağım. Beni seyredeceksiniz. Beni diyorum seyredeceksiniz. Ve pişman olacaksınız. Biz bu yanlışlığı neden yaptık? Neden buna bu kötülüğü yaptık? Neden bunu arkadan hançerledik? Neden hainlik yaptık diye pişman olacaksınız diyordum.
Ve mahşerde sizin boğazınızdan tutacağım, Allah'a hesap vereceksiniz diyordum. Evet, hesap verecekler. Arkamdan iftira edenler, yalan söyleyenler, gıybetimi edenler, olmayan şeyleri olmuş gibi gösterenler. O yüzden, bakın şu hadis-i şerifi kendinize ilke edinin. Ameller niyetlere göredir. Ameller niyetlere göredir. Bütün hadisleri, hadislere ulaşamamış olsaydık, şu hadis bize ışık tutmaya yeterdi hayatımıza. Ameller niyetlere göredir. Ve şunu unutmayın. Herkes niyet ettiğini görür karşısında, elinde, önünde. Herkes, her kim olursa olsun, ameller niyetlere göredir.
Ve onun önünde, elinde, arkasında göreceği şey, niyet ettiğidir. Başka bir şey değildir. Bakın, başka bir şey değildir. Bunu bir, kendinizde bir hayat ilkesi, bir distor olarak alın. Ve niyetinizi temiz tutun. Ben bazen şataat gibi gelir arkadaşlara, kardeşlere. Ben kendimi bildim bileli, Cenab-ı Hak hamd-ı sena olsun. Ben birisine kötülük düşünmemişimdir hiç. Kendimi böyle sınıyorum, kendimi bildim bileli. Hiçbir kimseye, düşmanım dahi olsa, ben ona kötülük düşünmemişimdir. Dervişlikten önce de. O kadar çok sıkıntı yaşadım ki ben, etrafımdan, yakınlarımdan, her taraftan.
Babam öldükten sonra, ben hiç kimseye kötü bir şey düşünmedim. Kötü bir şey tasarlamadım. Birine kötülük yapmayı düşünmedim hiç. Ben bugüne kadar birinin parası, karısı, kızı, evladı, malı, mülkü beni hiç ilgilendirmez hiç kimsenin. Yok. Niyet, benim için zirve bir şeydir. Zirve. Zirvedir bu. Benim niyetim ne? Ben ona bakarım. Başka bir şey yaşanmış olabilir, yaşanır. Ben niyetime bakarım. Benim niyetim ne? Allah bizi, niyetini bozanlardan eylemesin. Amin. Son nefesimize kadar niyeti temiz olanlardan eylesin. Amin.
Böyle olunca, bir kime bağlanırsan, bağlan, niyetin temiz ise, sen merak etme. Cenab-ı Hak seni naçar bırakmaz. Meydanda bırakmaz. Sen ne yaparsan yap, niyetin temiz ise, niyetin temiz ise, merak etme. Amelin temiz ise, merak etme. Sen yıkılmazsın. Hani, Fatih Terim'in bir tabiri var ya, biz bitti demeden bitmez.
Kendisinden çok hoşlandım ama, sözü düzgün söylüyor. Hani, milli takım için söylüyor ya, biz bitti demeden bitmez. Hep de bizi ipe götürür. Hiç baştan bir şey olmaz yani. Biz hep telaş ederiz, son dakika biz, bir yere gideceksek, son dakikada gideceğiz. Bizim kaderimiz bu, demek ki şimdi gene. Değil mi? Milli takım öyle mi olacak gene? Demek, öyle olacak değil mi yine? Öyle uzaktan izliyorum ama, yine son dakikaya gidiyoruz biz değil mi? Evet. Bizim Türk milletinin kaderi bu. Biz bir şeyi son dakikada halletmeye çalışırız. Son dakikaya gelinceye kadar yaparız ya, olur ya. Hani olur ya, işte ne değişecek, kimlikler değişecek. Biz son gün gideriz. Ehliyetler değişecek, son gün yığılıyor, bir ay daha izin veriyorlar, iki ay daha izin veriyorlar.
Bir de ne diyoruz biz biliyor musun? Ya, muhakkak müsaade edecekler bir ay daha ya, boşlar ya. Biz son dakika bir milletiz. Gerçekten, biz böyle bıçak kemiğe dayanmadıktan sonra biz harekete geçmiyoruz. Bizim harekete geçmemiz için bıçak kemiğe dayanması lazım. O zaman da önümüzde kimse durmuyor bizim. Hiç kimse durmuyor. Biz son dakika insanız. O yüzden, niyetlerinizi son dakikaya kadar hiç bozmayın. Niyetlerinizi son nefesinize kadar temiz tutun. Amin. Son nefese kadar zikrullah halakasında daim durun. Amin. Ve inanın ki Cenab-ı Hakk'ın cemaliyle cemallenip bu dünyadan göçüp gideceğimize ben inanıyorum, siz de inanın. Amin.
Ben o inançla yaşıyorum. Diyorum ki hatta, hani Cenab-ı Hakk'ın vermiş olduğu nimetlere nankörlük değil bu. Yani, ya Rabbi diyorum, son nefesimde de benim bana o kadar çok nimet bahşetmişsin ki. Cenab-ı Hak'a hamdolsun. Ben, bana benim üzerimde vermiş olduğu nimetlerin zerresine dahi ben hamdine yapabilecek bir kimse değilim. Zerresine. Maddi manevi. Maddi manevi. Cenab-ı Hakk o kadar lütfetmiş, o kadar ikram etmiş, o kadar ihsan etmiş ki saymamış, saymamış, sonsuz hamdü sena ediyorum. Hiç kimseye boyun bükmeden, muhtaç eylemeden 64 yaşıma getirmiş benim elhamdülillah.
Ve dimdik yaşatan Rabbime hamdolsun. Dimdik yaşattı beni bugüne kadar. Ben ne bir bürokrat tanırım, ne siyasetçi tanırım, ne gizli odaklar tanırım, hiçbir şey tanımam. Hiç kimseye boyun bükmem. Dik bir insanımdır, geçimsiz bir insanımdır. Agresif bir insanımdır. Evet öyleyimdir. Rabbim öyle beni lütfetmiş. Aile de öyle yetiştirmiş. Babam da öyle çok dik bir insandı. Babam da öyle boyun bükmesini bilmezdi. Anavra söver geçerdi. Bu adam silahını çıkarır, alnıma dayar, hiç aklına bile gelmezdi. Ben içimden diyordum ki şimdi bu adam silahını çekecek, dangadak, vuracak. Daha onun üstüne üstüne gidiyordu. Adam defolup gidiyordu.
Ondan öğrendik biz. Boyun bükmemeyi babam öğretti bize. Yani kadınmış, evlatmış, dedem de dahil buna, babam için söylüyorum, babaymış. Hiç, hiç. Dedeme de boyun bükmüyordu. Saygısızlık yapmıyordu, boyun da bükmüyordu. Ben bazen anlatıyorum ya. Ben anne, dedemin evinde bir lokma yemek yediğini görmedim babamın. Bayramdan bayrama gider, bir kahve içer, bayramın uzun hareket olsun der, çıkar. 15 dakika. 15 dakika, 16 dakika yok. Çok dik bir insandı. Ben Rabbime hamd ediyorum. Cenab-ı Hak beni de dimdik yaşattı bugüne kadar. Ben bütün dervişlere de bunu tavsiye ederim.
Ben Oktay'a bile dedim, Oktay ölümün buradan yavrum. Hiç kimse yok. Ölümün buradan. Ama senin dimdik ölmeni istiyorum dedim. Seni gömerken de mezarına dimdik gömeceğim dedim. Öyle öleceksin. Sana yakıştığı gibi öleceksin. Boynunu bükmeden öleceksin dedim. Boynunu bükmeden öldü Oktay. Ben Seyit Taş'a da aynı şeyi söyledim. Seyit o hastalığın buradan dedim. Ölümün de buradan. Buradan mı dedi? Buradan mı dedim. Senin yüzüne söylüyorum dedim. Ben adamın yüzüne söylerim söyleyecek olduğumu. Senin yüzüne söylüyorum dedim. Ölümün buradan. Ama dedim dimdik öleceksin. Sen Mustafa Özbağ'ın arkadaşısın, dostlusun dedim.
Dimdik öleceksin dedim. Dilin tevhidle dimdik öleceksiniz. Hamdolsun dimdik öldü. Bu dergahın kadını, erkeği, dervişleri dimdik yaşayıp dimdik ölecek. Bunu kendinize hedef seçeceksiniz. Eğilmeden, bükülmeden, bulanmadan. Hazreti Bir diyor ya. Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel. Her gün bir göçtüğün yerden tekrar göçmek ne güzel. Eğilmeden, bükülmeden, bulanmadan. Evet. Eğilmeden, bükülmeden, bulanmadan. Bir yerden bir yere göçeriz. Göçebeyiz. Eğilmeyi bilmeyiz, bükülmeyi bilmeyiz, bulanmayı bilmeyiz. Sevdik mi? Tabirimi hoş görün Allah'ına kadar severiz. Sevgimize dayanacak olan dağlar bile yoktur.
Sevdiğimizi severiz. Sevmedik mi de sevmeyiz. Yüzüne de söyleriz. Seni sevemedik kardeş. Sen kendine bir şeyh ara. İlk görüşte aşka inananlardanız. Baktık, gördük, sevdik mi bitmiştir mesela. O bizim elimizi bırakmadığı müddetçe biz onun elini bırakmayız. O bizim elimizi bıraktıysa da ebediyle dönüp bakmayız ona. Ebediyen dönüp bakmayız. Bu fakiri böyle tanıyın. Dönüp bakası olmayan bir insanım. Ben yolda yürürken daya arkama bakmam. Tanıdık bir kimse gelsin de beni alsın diye, düşünecek diye. Arkaya bakmak yoktur. Buzağlı inek değilim. Haberi arkaya bakacak. Dimdik yürürüm.
Sevdiysem sevmişimdir. Günahsa günahtır. Benim günahımdır. Bu konuda da çok netimdir. Kusursa benim günahımdır. Özür dilemesini de biliriz. Af dilemesini de biliriz. Ama boynumuzu bükmeyiz. Boynumuzu bükmeyiz. Kırılır o boyun bizde. Ama bükülmez. Kırılır. Eyvallah. Kıranı da alkışlarız. Helal olsun deriz. Bir delikanlı çıktı. 64 yıldan sonra boynumuzu kırdı deriz. Onun deliğini öperiz. Eğer nefesimiz kalırsa. Ama boynumuz kırıldıysa nefesimiz bitmiştir. O nefes durduğu müddetçe de boynumuz kırılmaz Allah'ın izniyle. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun.
Geceniz hayır olsun. Rabbim niyetlerini temiz tutanlardan eylesin. Amin. O telegram çalışıyormuş ya.
Hiç bakmadım ben ama. Değil mi? Maşallah. Allah nazardan saklasın. Amin. Salih el-Fatiha dedik mi ya? Hatırlamıyorsun. Sen de mi kaybettin kendini? El-Fatiha. Masalat. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi