Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 22 Haziran 2025 · 58:53
İzzübülillâhîmineşşeytânâürracîm bismillahirrahmanirrahîm, Efdâl-ü zikr, Fâlemin la hu, Lhaa Selamünaleykam Lâh gecenizi hayırlı eylesin Cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin
Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, kanı, namusu, şerefi, haysiyeti ayaklar altına alınıyorsa Cenab-ı Hak bütün o zalimlerden Müslümanların intikamını alsın. Zulmeden o Müslümanların kanını, namusunu, şerefini, haysiyetini, topraklarını pis çizmelerinin altında ezen o Siyonist İsrail'i yerle yeksan eylesin.
Destekçilerini yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan'a özgürlük nasip eylesin. Doğu Türkistan'a zulmeden Çin'i yerle yeksan eylesin. Cenab-ı Hak nerede Müslümanlara zulmeden var ise, haksız, hukuksuz davranan var ise, hepsini de yerle yeksan eylesin. Onların güçlerini yerle yeksan eylesin. Akıllarını yerle yeksan eylesin. Hepsini birbirine düşürsün. Hepsini de bu dünya üzerinden yok eylesin. Nuh Aleyhisselam'ın dediği gibi, tüm kafirlere Ya Rabbi helak eyle. Aleyhisselam'ın dediği gibi, tüm kafirlere Ya Rabbi helak eyle. Ecmai'in. İki bin iki yüz on beşinci beytten devam edeceğiz. Geçen hafta bu sözler her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı, aklı, cüz'i, külle ait sözleri söylemezdi.
Yani normalde o ana kadar söylenen sözleri Hazreti Pir kendi aklına vurmuyor. diyor ki bunlar birer ilhamın eseriydi. O ilham ki ardı ardına kesilmeyen, devamlı gelen ve devamlı geldiği için tabiri caizse doldu ve taştı. Böylece o dışarı taşmaya başladı. O manada. Evet. Devam ediyor. Fakat birbiri ardınca durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta. Demek ki o manevi işaretler, o manevi feyüzatlar durmadan devam ediyor. Ve denizin dalgaları gibi durmak bilmiyor. Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak buyurur ki, Rahman suresi ayet yirmi dokuz, o her an bir iştedir.
Demek ki Cenab-ı Hak durmak bilmeksizin hep yaratıma halindedir. Bu hem zahir yaratmadır hem de batın yaratmadır. Ben farkındasanız zahirle batını çok ayırt etmem. Derim ki insanlar anlasın diye zahir batın ayrımı var. Yoksa Allah eninde zahir batın ayrımı yoktur. Öyle olunca o her an bir iştedir, her an yaratır, her an diriltir, her an farklı bir tecellidedir. Öyle olunca Hz. Pir de durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor diyor. Zuhur etmek meydana çıkmak. Hani bir şeyin meydana çıkması. Cenab-ı Hak'ın ilmi ilahisinden bir şey meydana çıkıyor. Çünkü başka bir ayet-i kerimede de o bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ol der.
Onun ol demesiyle bütün her şey kendi hakikatine, kendi hakikatine uygun, kendi fıtratına uygun o var olur. Aslında var olur derken biz yine kendi dairemizden bakaraktan onun var olduğunu söylüyoruz. Onun normalde hakikat noktasında o zaten var idi. O yüzden buradaki denizden kastı Allah-u Alem, Cenab-ı Hak'ın ilmi ilahiyesi. Yani Allah'ın kendi zatı. Buradaki dalgalardan da bizim anladığımız Cenab-ı Hak'ın sıfatları, esmaları. Onun sıfat ve esmalarının tecelliyatı. Durmak bilmeksizin bir şekilde o varoluş devam ediyor. Ve durmak bilmeksizin bir şekilde eğer ki o Sufi hayret makamına geçtiyse hayretten hayrete geçiyor. Ama öbür türlü varoluş hiç bitmiyor.
Hiç kesintiye uğramıyor. Hiç kesintiye uğramıyor. Hatta Hazreti Mevlana, Celat-ı Rum Hazretleri Mesnevi'de böyle bir ışık anaforu koyar. Der ki bir ipliğin önüne bir ışık koymuş olsan, hızla onu normalde çevirsen ışıktan bir daire olur der. Aslında ışıktan bir daire olur, gözün yanılsamasıdır o. Yoksa o ışık bir tanedir, hızlı döndüğü için sen ışıktan bir daire görürsün der. O zaman varoluş her daim devam ediyor. Her an devam ediyor. Kesintiye uğramadan devam ediyor. O yüzden bir Sufi'nin, bir dervişin gönlü de bu manada bir sahil gibidir ilk etapta. Nasıl sahil gibidir? Derviş yetişirken o kimse, o dalgalar tabiri caizse ona çarpar. Sahil gibi.
Yani tecelliyata rağm olan bir derviş, eğer ki gönül dünyası berraklaştıysa, gönül dünyası aydınlandıysa, gönül dünyası tecelliye rağm olduysa, onun gönlü bu benzetmede, teşbihte hata olmaz, kıyı gibidir. Habire şak şak şak … vurur ve her vuruş eskisi gibi değildir. Tek esmada da vurmaz, tek sıfatsal tecelliyat da olmaz. Bu tabii başlangıçta normalde her vuruş ayrı bir nur perdesi, her vuruş ayrı bir feraset perdesi, her vuruş ayrı bir anlayış, ayrı bir idrak verir dervişe. Ve o derviş her geleni ondan bilmeye başlar. Artık onun sıfatsal tecelliyatı onun kalbine oturur, yerleşir ve onun esması onun kalbine yerleşir. O hiçbir zaman durmaz.
Burada önemli olan o dervişin gönlünün buna yatkın olması. Dervişin gönlünün buna yatkın olması, gönülde kim, kibir, yanlışlıklar, eksiklikler olmayacak, onun gönlü saf bir hale gelecek. Nasıl saf bir hale gelir? Tövbeyle saf bir hale gelir, zikriyle saf bir hale gelir, sevgiyle saf bir hale gelir. Öyle olunca onun gönlünde Hazreti Pir'in deyimiyle zuhur veya eskilerin deyimiyle zuhurat bitmek tükenmek bilmez.
Ben onu hayret perdesi olarak nitelendiriyorum. O yüzden o tecelli dalgaları, o hayret perdeleri ardı ardına gelir. Ve ardı ardına geldikçe o kimse ilmi ledünden bilgilenmeye başlar. Artık onun gönlüne ilmi ledin akar. Çünkü her esma kendi ilmiyle gelir. Her sıfatsal tecelliyat kendi ilmiyle gelir. Kendi ilmiyle geldiği için artık sen bu manada aslında başlangıç olarak zannedersin ki şu esma bu manada ama o manada değildir. Her esmanın vuruşunda, her sıfatsal tecelliyatta, her esma tecelliyatında ayrı bir mana, ayrı bir idrak olur. Ayrı bir nur rengi olur. Onun nurunun rengi de ayrıdır.
O çünkü normalde başlangıçta mesela Mutmainne'de başladı diyelim. Mutmainne'deki nurla işte devam etti. Ondan sonra diğer nefis meratiplerindeki nurlar farklı farklıdır. Bu başlangıç öğretiyle alakalıdır. Ama bunun özü aslı, ondan sonra ben bugün gündüz de dedim. Yani bir anda o kimse deryaya attı kendini ve yolunu tamamladı. Bir anda deryaya atmadı, yolu onun uzadı. Çünkü nefis tuttu, heva heves tuttu, sevgisizlik tuttu, arkasından bir sürü şey tuttu. Bir anda o sevip atamadı kendini. Sevip atmış olsaydı bir anda yolu bitecekti. Ama sevip atamadığı için yolu bir anda bitmedi onun. O artık normal çabalayaraktan yol yürüyecek. Çaresi yok.
O yüzden bu noktaya gelen bir kimse artık onun üzerinde o büyük bir günah kebare girmediği müddetçe, insanlara haksızlık yapmadığı müddetçe, etrafına zulmetmediği müddetçe o zuhur onda devam eder. Ama ben bu hale geldim deyip de tövbeyi bırakırsa, zikrullahı bırakırsa, küstahlaşırsa, kibirlenirse kapısı kapanır onun. Yolu kapanır. Bunda en büyük tehlike odur, kibirdir, küstahlıktır, kendini bir şey zannetmektir, onun yolu kapanır. Allah muhafaza eylesin. O bu tecellileri ram oldukça tevazusunu arttırmalı, tecellileri ram oldukça kendini bilgisiz görmeli, tecellileri arttıkça artık o demeli ki ben buranın en ednai insanıyım. Allah bizleri onlardan eylesin.
Ve bunlar vurdukça sende böyle sonsuz bir tefekkür kapısı açılır, asıl tefekkür odur. Tefekkür böyle kendi kendine düşünmek değildir. O sıfatsal tecelliyatları mazhar olanın tefekkürü tefekkürdür. Veya Esma-i İlahiye'nin cilvesine kapılan o hayretten hayrete geçenin tefekkürü asıl tefekkürdür. Rabbim onlardan eylesin. İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca ihtiyar da yüzünü perde arkasına çekti. Ah valide. İhtiyar eteğini dedikodudan silkti. Ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir söz kaldı. Ey aysu işreti düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse de can ormanındaki avcılıkta doğan ol. Cihanın güneşi gidip canla oyna.
İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca ihtiyar da yüzünü perde arkasına çekti. Aslında hep böyle arada söylüyorum ya ihtiyardan kasıt bir mürşid, bir veli ve zat zahiren de bize rehberlik yapıyor o çalgıcı. Ona bu açıdan da bakabiliriz. Veyahut da ihtiyarı biz Cenab-ı Hakk'ın bir tecelliyat olarak da görebiliriz. Veyahut da ihtiyarı Muhammed Mustafa'nın nuru olarak da görebiliriz. Bu noktada görme açısından bunların hepsi de ikiliktir. Nasıl görürsen gör ikiliktir. Ama biz onun diyelim ki bir mürşid olarak görelim. Ve o bu hali yaşayınca, yani o ihtiyar çalgıcı, habire gönlü varidata açılıp, zuhurata açılıp, perdeden perdeye geçmeye başlayınca artık o sözü bıraktı.
Nasıl sözü bıraktı? Hani önceden kemanını yere vurduydu, ben yıllardır şöyle yaptım, yıllardır böyle yaptım dediydi, tövbe ettiydi ve bir sürü kelam, pişmanlık hikayesi okuduydu bize hatırlarsanız. Artık bu zuhurat onun gönlünde tecelli edince, o hayretten hayrete geçince, gönül Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarına, esmanın tecelliyatlarına, daha iyileri, zati tecellilere mazhar olunca artık sözü bıraktı.
Söz yerine ne geçti? Hal geçti. Ve bundan sonrası artık dedi, anlatılmaz, bunlar konuşulmaz. Ya bu ancak yaşamak lazım. Bu hayreti idrak etmek, o hayreti yaşamak gerekir. O sıfatsal tecelliyatlara mazhar olmaya devam etmek gerekir. O yüzden artık o hayret makamını anlatmak, o kalbe gelen sıfatsal tecelliyatları anlatmak için Türkçe yetmez.
Ona kelimeler yetmez. O çünkü normalde burada o hakikati, o kalbine gelen o hakikati kendisi ifade etmesi mümkün değildir. Çünkü o hakikat perdeleri, o hayret perdeleri dile, kelama gelecek gibi değildir. Ancak Hazreti Pir gibi değişik menkıbelerle anlatmak gerekir. Onu direkt anlatmak, onu normalde kelimelere sığdırmak mümkün değildir.
O yüzden peygamberler de, Kur'an-ı Kerim'de değişik menkıbeler anlatır. Ama ne yazık ki, çok özür dilerim, cahil kafalılar, ham kafalılar, işin hakikatinden uzak, maneviyatından uzak olan kimseler, o menkıbeleri küçümserler. Oysa her menkıbe olmasa dahi, büyüklerin anlatmış olduğu menkıbeler, kendi içinde hakikat gizler. Eğer bir şeyi direkt konuşsanız, karşınızdaki kimse onu algılamayabilir, anlayamayabilir. Ama onu bir menkıbeyle anlatırsanız, bunu anlatmak veya karşıdaki kimsenin bunu anlaması daha rahat olur. O yüzden artık o mürşid, o ihtiyar çalgıcı, kendi faniliğini de görür. Ve artık kendisini ortadan çıkarır, kendisini ortadan çıkarıp meydanı hakka bırakır.
Çünkü eğer sen meydanı hakka bırakmaz isen, hala da hiçliği yakalamamışsındır, kendi benliğinden geçmemişsindir. Artık söyleyen dil var ise, gören göz var ise, tutan el var ise, senin bir hükmün kalmamıştır. Sen hala da kendi hükmünü gütmen, senin o hale gelmediğini gösterir. O hale geldiysen, gören de odur, söyleyen de odur, hatta daha ileri dinleyen de odur. İhtiyar eteğini dedikodudan silkti, ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir söz kaldı. Dedikodu nedir? Hikmete yabancı olan şeylerdir. Dedikodu nedir? Senin yaşamadığın şeyleri anlatmandır. Dedikodu nedir? Bir lafı alıp öbür tarafa götürmendir. Başkasından lafı alıp başkasına götürürsün. Dedikodudur.
Hakikat dedikoduya aykırıdır. Siz bir başkasının yaşadığını veya söylediğini bir başkasına hikmet olarak aktaramazsınız. Eğer hikmet ehliyseniz, o zaman kalbinize gelen hakikati anlatırsınız. Yok kalbinize gelen hakikat yok ise, siz söyleyici olmayın, dinleyici olun. Sufi, iyi bir dinleyicidir.
Dinler. Sadece dinler. Ya mürşidsindir anlatırsın, ya da müritsindir dinlersin. Mürşitler bir tarafı mürittir, bir tarafı mürşittir. Mürşidler neye mürittir? Allah'a Celle Celaluhu'na. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme. Onun bir tarafı mürittir. Onun bir tarafı mürşittir. Kime? İhvanına, kardeşlerine mürşittir. Kardeş olmayana da mürşid değildir. Sebep, çünkü ihvanına, gönülden gönüle bir bağ vardır. Gerçek manada ona tabi olan, gönlünü ona açan, onun gönül dünyasından nimetlenir. Feyizlenir.
Aradığını ve istediğini ondan alır. Ama gerçek bir mürid değil ise, yüzeysel bir mürid ise, sadece zahiri sohbetlerden alır alacağına. Ama o kimsenin gönül penceresi açıldıysa ve gönül dünyası onun sohbeti almaya hazır ise, o mürid, o mürşidin gönlünden alacağını alır. Yok, gönlü harekete geçmediyse, kımıldamadıysa, o zaman mürid sadece zahir sohbetlerden alacağını alır. Yanlış mı? Değil. Ama eksik. Müride lazım olan gönül penceresini açıp, gönül dünyasını sohbete hazır hale getirme. Pecelliyata hazır hale getirme.
Esma-i sıfatının cilve-i rabbanesine açık bir hale getirmektir. Dervişin işi budur. Öyle olunca, derviş dedikodudan kurtulur. Bir başkasının rüyasını anlatmaktan kurtulur, kendi rüyasını anlatır. Bir başkasının halini anlatmaktan kurtulur, kendi halini anlatır. Bir başkasının kalbine gelen o feyüzatı anlatmaktan kurtulur, kendi kalbine gelen feyüzatla zevk edilir. Kendi kalbine gelen feyüzatı anlatır. Eğer normalde bir derviş kardeşinin feyüzatını anlatıyorsa, o yine dedikodu yapıyor. Ve bu meseleler bir de iddia halinde de değildir. O kimse artık kalbine gelen varidata göre konuşur. Ama kalbe gelen varidata o hayal ürünü olmaması, heva ve hevesten gelmemesi gerekir. O gerçekten ilahi bir perdeden ilahi bir ses ile gelmesi gerekir.
O zaman onun kalbi varidata açık, o zaman onun kalbi nurlanmış, o zaman onun kalbi feraset nuruyla nurlanmış, o zaman onun kalbinde zikri lisanin harekete geçmiş, o zaman onun kalbi ilmi ilahiden ilim almaya başlamıştır. Eğer bu hale gelmediyse derviş sussun, sadece dinlesin, tabi olsun. Yok, o kimse bu hale geldiyse ona da susmak yasaktır.
Çünkü ilmi ket ediyor, yani ilmi donduruyor, ilmi saklıyor. Kalbine gelen ilmi insanlara aktarmıyor. O ilmi kendi malı gibi görüyor, kendisi gibi görüyor, o da onu tepes takla düşürür. Bu da doğru değildir. Yani bazıları işte böyle, hani yok işte çok anlatmaz bizim Şeyh Efendi. Anlatacak bir şey yok, o yüzden anlatmaz. Eğer onun kalbine ilmi ilahiden damlamış olsa, o bütün her şeyi yaymaya çalışır. Sahabe bir ayet-i kerime öğrenir, o ayet-i kerimeyi tebliğ ederdi, saklamazdı. Rüyalarını da saklamazlardı. Hz. Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ilmi saklamadı. Bir mürşid-i kamil ilmi saklamaz.
Bir mürşid-i kamil ilmi örtmez. Bir manevi ilim sahibi kimse o ilmini mezara götürmez. O ilim mezarda lazım değil zaten. O ilim mezarda lazım değil. O ilim dünyadayken lazım, dünyada yaşayanlara lazım. Mezarda lazım değil. Öldü, bitti. O esnada kaç tane kalp ehli olacak da gidecek onlar mezardan ilim alacak.
Kendimi bir yere koymak için söylemiyorum. Parantez için de söylüyorum. Şeyh Efendi bir tek bu fakire dedi. Oğlum benim kabrimin başına geldiğinde istediğinin soran, istediğinin cevabını alın dedi. İkinci bir kimse yoktu. İkinci bir kimse yoktu. Koca dergâhta. Dedikodu yapıyorlar hepsi de büyük bir çoğunluğu. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu meselede artık o mürşid-i kamil dedikodudan çıkar. Nasıl dedikodudan çıkar? Başkasının sözlerini aktarmaz. Ben bazen hatta sayfada da veyahut da genel olarak diyorum ki dervişin paylaşacağı, paylaşım yapacağı şey bir Kur'an'dır, iki sünnet-i seniyedir, iki imamların iştahıdır, üç, dört üstadının sözleridir, büyüklerin sözleridir.
Başka bir şey dedikodudan ibarettir çünkü. Başka bir şey dedikodudan ibarettir. Dervişin dinleyeceği, dervişin dinleyeceği Kur'an'dır, sünnet-i seniyedir, hadislerdir yani ya imamların iştahlarıdır, üstadının sözüdür. Geri kalan dedikodudan ibarettir. Geri kalan dedikodudan ibarettir. Abimiz şöyle dedi, batsın senin abin, ablamız şöyle dedi, batsın senin ablan. Neden? Yol keser o. Yol keser. Dedikodudan ibarettir. Kur'an, sünnet, imamların iştahı, üstadın sözü. Bu kadardır.
Geri kalan dedikodudan ibarettir. O yüzden geri kalan, bizim dilimizde meşhur bir ibare vardır ya, yarım sözdür. Yarım söz de hareket eden yarıda kalır. Yolunu şaşırtırsın insanların. Sebep, sen yarım söz ehlisin. Yarım söz ehlisen hiç konuşma. Hiç. Mikrofonu eline alma. Batarsın. Allah muhafaza eylesin. Bu ay su işreti, düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse eğer. Ay su işreti, aşırı derecede güzellik. Ay su.
Eski dilde bu. Ay su. Hazreti Pir bunu koymuş. Evet, kız çocuklarınıza isim koyun. Yeni doğan kız çocuklarına. Yeni doğacak olanlara. Ay su. Gidiyorlar böyle gavur isimcikleri koyuyorlar. Arıyorlar boyuna. İsim arıyorlar. Ne güzel bir isim değil mi? Ay su. Tabii. Ay su. İlahi güzellik. Bir bahçeden baktığınızda, Cemalullah. Yani Cenab-ı Hakk'ın celal ve cemal tecelliyatı. Çünkü en güzel isimler onundur.
O yüzden genelde ay su aşırı derecede güzel demek. Aşırı derecede. Yani o aklın üstünde bir güzellik. Aklın üstünde bir güzellik. İşret diyor ya, bu ay su işreti. Yani ay su işret de, böyle aşıklar toplanır, söz söyler ya, ay su işreti deyince, aşıkların toplandığı bir meclis.
Bütün güzellikler orada. Ben onu böyle, zikir halakası ama, zikir halakasında herkes, vecd ehli olmuş. Kendisi kalmamış. Zikredenlerin. Öyle bir, hayret perdesine geçmişler. O, ilahi güzelliğin, tecelliyatına bırakmışlar kendilerini.
Ve, her biri, esmanın güzelliğinde kaybolmuşlar. Öyle bir veç haline, öyle bir sarhoşluğa düşmüşler. Ve, o güzelliği yakalamak, o veç halini yakalamak için, binlerce can feda edilir ya, Hz. Pir de öyle diyor, düzüp koşma uğrunda, yüz binlerce can feda edilse de eğer, yani o veç haline ulaşmak, o güzelliklerin tecelliyatına mazhar olma, ve o Cenab-ı Hakk'ın cemal tecelliyatında yok olma, fena olma.
Bu muhteşem bir şey. Bu, bunun tabiri caizse, perdenin aralandığı yer, zikrullah halakasıdır. boş muhabbetlere kanmayın. Zikrullah halakasının kıymetini bilin. Bu dünyadarken bilin. Bu cemal perdesi, ancak halak-ı zikrullah'ta aralanır. Çünkü o kimse, halak-ı zikrullah'a oturduğunda, geçmiş günahları affolur. O Allah'ı zikrettikçe, Allah da onu zikreder. Allah onu zikrettikçe, o kimse, kendi çabası olmadan, parlar. Allah'ın onu zikretmesi demek, onun gönlünün en aşağıda, onun gönlünün tecelliyata açık, gönlünün tecelliyata mazhar olması demektir.
En aşağısı, cemal dalgalarında, cemal perdelerinde, onun dolaşması demektir. İşte, o güzelliği görmek, o Cenab-ı Hak'ın cemal tecelliyatına mazhar olmak, o Cenab-ı Hak'ın aşkında fena olmak, fenafil aşk olmak, fenafil aşk olmaktır o. Artık o kimse, şeyhinde fena, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemde fena.
Bütün fenalardan geçip, fenafil aşk olmaktır o. Aşkta fena olmaktır. Aşkta fena olmanın yoluna, binlerce can feda etse, az gelir. Bütün malını, mülkünü feda etse, az gelir. Bütün nefeslerini feda etse, az gelir. Bu dünyada, onun karşılığı yoktur. Fenafil aşkın. Yüz bin canlı olacak ki, saniyede verirsin. Saniyede. Orada dervişin, orada sufinin hedefi, fenafil aşk olmaktır. Çünkü, ancak o zaman kalp, cemal sıfatının tecelliyatına mazhar olur. Kardeşler, arkadaşlar, canlar, ben size yolun kısasını anlatıyorum.
Ben uzun yol anlatmıyorum size. Benim uzun yol gidecek zamanım yok. Ben tez canlı bir insanım. Beklemeye hiç gelemem ben. Tez varmalıyım varacağım yere. O yüzden tez, fenafil aşk haline yakalayın. O yüzden yüz bin canlı olacak ki, yüz bin dirhem ne olacak ki, yüz bin altın ne olacak ki, o hal ile hallenmeye, bütün dünyayı feda etseniz, yine az gelir.
Can ormanındaki avcılıkta doğan ol, cihanın güneşi gidip canla oyna. Bu dünya dediğiniz şey, nefisle, heva, hevesle doludur. Bu dünya dediğiniz şey, karanlıkla doludur. Bu dünya ancak ve ancak, senin gönlünün aydınlanmasıyla aydınlanır. Ve bu vücut karanlıktan ibarettir. Bu vücudu aydınlatacak olan, senin kalbine gelen tecelliyattır. O yüzden vücut da, karanlıktan ibaret bir metadır. Öyle olunca, sufi, bu can ormanında, bu karanlığın içerisinde, doğan gibi avcı olmalı.
Neyle, nasıl oynamalı? Güneşle oynamalı. Güneşin diyor, ne diyor? Cihanın güneşi gidip canla oyna. Git onunla oyna. Ona yaklaş. Cihanın güneşi Allah'tır. Sen, bu nefis karanlığından kurtul. Bu dünya karanlığından kurtul. Bu heva heves karanlığından kurtul. Bu vesvese karanlığından kurtul. Bu aşksızlık karanlığından kurtul. Bu sevgisiz karanlığından kurtul. Bu mal sevgisi karanlığından kurtul. Bütün seni Allah'a yönelmeni, yönelmeni engelleyen, her şey karanlıktır. Bu karanlıklardan kurtul. O'na yaklaş. O'nunla yan.
O'nda var ol, O'nda yok ol. Her nefes. Ve, bu hale gelince, o zaman sende söz bitecek. Bu hale gelince, sende dedikodu bitecek. Bu hale gelince, sende heva hevesle bitecek. sen aşkta fani olursan, karanlıktan aydınlığa çıkacaksın. Aşkta, yani ilahi aşk, benim buradaki aşktan kastım Allah'tır. Sen onda fena olursan, o zaman normalde, bütün bir şekilde, kemale erenlerden olacaksın. Allah cümlemizi onlardan eylesin. O yüzden, ihtiyar dedikodudan kurtuldu, heva hevesten kurtuldu, male ayanı şeylerden kurtuldu, artık geriye çekildi. Ve, söz, bu manada, evet, ne anlatılırsa anlatılsın, eksik kaldı.
Yüce güneş, can vere gelmiştir. Her nefeste boşaldıkça, doldururlar. Ey manevi güneş, can ver de, eski cihana yenilik göster. İnsanın vücuduna akıl ve ruh, gayb aleminden akar, su gibi gelmekte. Her nefeste, sen nefesini boşalttıkça, yeni bir nefeste o seni doldurur.
Bu işin zahir tarafı. O ölü toprağa hayat verir. Fusulet ayet 39. Sen bir ölü topraksın. Sen bir ölü topraksın. O ölü toprağa can veren Cenab-ı Hak. Yani, nasıl güneş, bütün dünyaya can verir? Bitkiler, hayvanlar, insanlar, o güneşin, ışığından, ısısından faydalanır. faydalanır. O güneş, dünyanın, hayat bulmasına sebep olur. Buradaki Hazreti Pir, yüce güneş diyor. Yüce güneş deyince, ben bunu, Allah'ın zatı tecellisi olarak, algıladım.
Bir başkası, bir başka şekilde algılayabilir. O yüzden, istersen ona, zatı tecelli de, istersen ona Muhammed-i Mustafa'nın nuraniyeti de, istersen ona Mürşid-i Kamil'in nuraniyeti de. Aslında baktığında, Hazreti Mevlana'ya göre, bunların birbirlerinden farkı yoktur der. Hazreti Pir öyle söyler. Çünkü, Hazreti Pir, vahdedi vücudun adını anmaz, ama söylemleriyle, onu anlatır.
ve hikayelerle, meseleyi oraya getirir. O yüzden, buradaki can vermek, biyolojik değil. Buradaki can vermek, manevidir. O bir kimsenin, gönlünü uyandırmak, bir kimsenin gönlünü ihya etmek, nefsin, karanlıklarından, ona nefes verip, ona zikrullah verip, onu aydınlığa çıkarmaktır. Bunu, mürşid, üzerinden tecelli etse de, asıl ona can veren Allah'tır. Bunu bir peygamber, üzerinden tecelli etse de, manevi, bu manada, asıl canı veren, yine Allah'tır. Avam, yeni derviş, onu mürşidin üzerinden görür. Onu peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in üzerinden görür. Nur, Allah'a aittir.
İlim, Allah'a aittir. Hidayet, Allah'a aittir. Rahman olan Allah'tır. Rahim olan Allah'tır. Bütün tecelliyat, Allah'ındır. Bütün fiiliyat, Allah'ındır. Maddi manevi, ona can veren Allah'tır. Allah'tır. İnsanı nefsin karanlıklarından aydınlığa çıkaran Allah'tır. Dünyanın karanlığından onu aydınlığa çeken Allah'tır. Onun önüne perdeleri açan Allah'tır. Ona fiiliyatları gösteren Allah'tır. Ona esmai sıfatlarının tecelliyatına mazhar eden Allah'tır. Mürşid de Allah'ın maşası hükmündedir. Allah'ın maşasıdır. O yüzden normalde o manada baktığında hani Hazreti Pir ister o mumdan yan, ister bu mumdan yan der. Çünkü hepsi de bir mumdan yanmıştır.
O yüzden o gönlü uyandırmak, o nefsi uyandırmak, her nefes alışverişte o kimse Zat-ı İlahi'nin tecelliyatına mazhar olması, Cenab-ı Hakk'ın o kimsenin üzerinde lütfudur, ihsanıdır, ikramıdır. Çünkü her nefes alışverişte onunla alışveriş olur. Bazen biz dervişlere çift esma veririz. Hu esması, hay esması çift okunur. Hu hu hu … Yaptığında hem esmayı dışarı verirken hu hu hu … Alışveriş onunladır.
Alışveriş onunladır. O gönlün uyanıklığını veren, o nefesin uyanıklığını veren Allah'tır Celle Celaluhu. İster bir velinin üzerinden versin, ister bir çöpün üzerinden versin, ister bir kayanın üzerinden versin, ister bir karıncanın üzerinden versin, ister bir karıncanın üzerinden versin. İsterse o bir denizin dalgasından versin, isterse denizin kenarında karanlıkların içerisinde denizden huuu diye ses versin, o onundur. Onu iki görme. Nereden gelirse gelsin Esma sana, Esma ondan gelir. Esma ondan gelir. Sen zakir Esma'yı böyle verdi dersin değil, ikiliktir o. Zakir'in üzerinden Esma'yı veren de odur. Sen dersin ki Şeyh Efendi Esma'yı böyle verdi, zahirde görünen odur.
Esma'yı veren odur. Esma'yı alan da odur. Kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Bu ayet-i kerimenin tefekkürüne ne akıl yeter ne kalp yeter. Yetmez. Bu her şeyin üstünde bir şeydir. Yetmez. O yüzden o her verişte ve alışta o doldurur, o boşaltır. Dolan da odur, boşalan da odur.
O her an bir iştedir, her an zikredeni zikretmektedir. Öl olunca o ölüye hayat verir. O diriden ölü çıkarır, ölüden diri çıkarır. O istediğine istediği tecelliyatı yaşatır. O yüzden o nefsin karanlıklarından kurtulup, nefsin karanlıklarından kurtulup, kalbin aydınlık deryasına, denizine o kimsenin kendisini atması gerekir.
Bu kibirle olmaz. Bu gösterişle olmaz. Bu heva hevesle olmaz. Bu neme lazımla olmaz. Bu illaki, illaki aşıklıkla olur. İllaki zikirle olur. İllaki gönül vermekle olur. O yüzden Hazreti Pir burada devam ediyor. Ey manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster.
Ben bunun sözümün başında söyledim. Allah Celle Celaluhu dedim. Çünkü benim nazarımda o manevi güneş Allah'tır Celle Celaluhu. Hazreti Pir, Allah alem onu kastetti. Ve o kimse, can ver de eski cihana yenilik göster deyince, ona yeni bir can ver. Eski candan bıktık usandık. Ey güzeller güzeli, sen canımızı o ilk günkü gibi güzelleştir. Hani yarattıydın ya bizi. Yarattığın zaman kendi ruhundan üflediydin. En temiz halimizdi bizim, kendi ruhundan üflediğinde. En temiz halimizdi. Hiçbir şeye bulanmamıştık.
Hiçbir şeye karışmamıştık. Hiçbir şey, hiçbir şey bizim üzerimizde ağırlık yoktu. Sen kendi ruhundan bize bir ruh üfledin ya ve sonra bizi sürdün, gönderdin ya. Biz o günden beri her şeylere bulandık. Toza toprağa, çamura bulandık. Kire pise, pasa bulandık. Biz her türlü yanlışlıkla, her türlü eksiklik diye bulandık. Nefsimiz neyi emrettiyse onu yaptık. Hala da yapıyoruz. Ama ümit ediyoruz. Sen her an bize yeni bir can üflersin. Bizi yeniden tertemiz edersin. Bunu beklemekteyiz biz.
Hani baharı bekleyen kumrular gibi. Yeniden bizi temizleyip, kendi katına almanı bekleriz. Biz tozumuzun, toprağımızın, kirimizin, balçığımızın bakmadan, senin ininde bizim kirimiz ne olur ki? Senin ininde bizim tozumuz ne olur ki? Senin ininde bizim yanlışlığımız, eksikliğimiz ne olur ki? Biz sana iman ettik. Senin varlığına, birliğine, sıfatlarının tecelliyatına iman ettik. Biz bu iman üzerinde durup, seni hasbel kadar eksik zikretmeye devam ediyoruz. Sen bize yeniden can ver. Bizi yeniden ihya eyle. Gönüllerimizi tenvir eyle. Gönüllerimize tecelli eyle. Bizleri ilahi aşkınla aşklananlardan eyle.
Bizleri ilahi aşkınla süslediklerinden eyle. Bizlerin dillerini zikrullah ile ıslak olanlardan eyle. Bizlerin öyle gönüllerini tertemiz eyle ki, sen oraya misafir ol ya Rabbi. Ve sıfatsal tecelliyatlarını mazhar eyle. Esma'yı cilvelerini orada bizleri göster. İlmi ilahini bizim gönlümüze akıttığın gönüllerinden eyle. Bizim gönlümüzü öyle eyle ki, biz seninle orada konuşalım. Biz seninle dertleşelim. Biz seninle halleşelim. Ya sen söyle, biz dinleyelim. Ya da biz yarım yamalak sözlerimizi anlatalım. Senin önünde bizim anlatmamız, Musa'nın asasını anlatmak gibi olur. Ama sen söyle, biz dinleyelim. Sen anlat, biz idrak edelim.
Sen tecelli eyle, biz onunla süslenelim. Amin. Ey cümayin. İnsanın vücuduna akıl ve ruh, gayb aleminden, akar su gibi gelmekte. Ruhu kendinden üfledi. Ruh bizim değil zaten. Ruhla beraber aklı da bize üfledi. Akıl da bizim değil. O yüzden akıl, Cenab-ı Hakk'ın insana lütfettiği bir ikramdır, bir ihsandır, hediyedir. Ve Hazreti Pir diyor ki, bunların her ikisinin de kaynağı, gayb alemidir. Yani onun katından gelmektedir. Onun ilmi ilahisinden gelmektedir. Çünkü, hani Cenab-ı Hak Adem'i yaratırken, onun şeklini tamamladı, bütün her şeyini dizayn etti.
Ve onu en güzel demeyeyim de, Ahsen-ı Takvim üzerine yarattı. Ahsen-ı Takvim'i güzel demek, Ahsen-ı Takvim'i anlatmaya yetmez. O yüzden bazı Kur'ani terimler vardır. O terimleri anlatmak için Arapça bile yetmez. Orada bütün diller suskun kalır. Kur'an, Arapça indirilmiştir. Ama mana itibariyle, Arap dili onu anlatmaya yetmez. Onu dünya dillerinin hiçbirisi de anlatmaya yetmez. Kur'an, öyle bir sırlı, ilahi kitaptır. Onu normalde çok iyi Arapça da bilse bir kimse, mana itibariyle onu anlatamaz.
İşte Ahsen-ı Takvim'de, böyle bir kelimedir. İnsanı anlatmaya diğer kelimeler yetmez. O ancak, Ahsen-ı Takvim üzerine yaratılmış bir varlıktır. İnsan, ne yazık ki güdük dillerle bunu anlatmak, anlamak da mümkün değildir zaten. Sen, buna bakarsan hiçbir dile hakaret değildir. Ahsen-ı Takvim ilahi bir kelamdır. O ilahi kelamın ancak, o kimse manasını anlayabilir. Zaten maksat, mana da gizlidir. Söz de değildir. Söz gelir geçer, mana hakikat kalıcıdır. Ve ne yazık ki insanoğlu hakikatten uzaklaştı. Ve gönüller hakikate kapandı.
Gönüller hakikate kapanınca, sığ sözlerin arkasına saklandı insanoğlu. Ve dini de sığ sözlerle anlamaya çalıştı ki, en büyük handikap bu. Oysa din manadı. Kur'an bir manadı. Hz. Muhammed-i Mustafa bir manaydı. Mürşid-i Kamiller bir manaydı. Pir efendiler bir manaydı. Ama kimse o mananın peşine düşmedi. Herkes işin, sözün süslüsüne baktı. Kıyafetin süslüsüne baktı. Şataatına, şatafatına baktı. Mana ortadan kalktı, yetim çocuklar gibi. Kıyıda, köşede kaldı. O yüzden Ahsen-i Takvim'i en güzel şekilde yarattı demek, Ahsen-i Takvim'i anlatmak demek değil. Çünkü Ahsen-i Takvim'in arkasında, Cenab-ı Hakk'ın ruhundan üfledin dediği ruh var, bu manayı anlamazsa insan, Ahsen-i Takvim'i anlaması mümkün değildir.
Cenab-ı Hak, Allah'ı, Cenab-ı Hak kendisini bir kimseye tanıtmazsa, o kimsenin Ahsen-i Takvim'i anlaması mümkün değildir. Allah, bir kimsenin gönlünü ferasete açarsa, ancak o kimse Ahsen-i Takvim'i manasını anlayabilir. Ancak o kimse o zaman Kur'an'ın manasına ulaşabilir. O da kendi zaviyesinden, kendi kalp dünyasından, kendi kalbine gelen tecelliyat kadar. Ama o orada bitmez, bitmek, tükenmek bilmeyen bir ilmin kapısında durmaktır mana. Ve Cenab-ı Hak, o insanı, Adem'i yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi. Bunu düşünmez insan. Bunu düşünmez.
Kendi kendine bunu tefekkür etmiş olsa, ben bunu akıl üstü, kalp üstü bir şey, onu neye benzetirsiniz? Hiçbir şeye benzetemezsiniz. Bir tek insan, onun kendi ruhundan üflenmiş halidir. Yani insan, aslında manadan ibarettir. İnsan manadan ibarettir. Çünkü onun üflediği ruhu taşımaktadır. Onun üflediği ruhu taşımaktadır. Bunu düşününce insan, bunu tefekkür edince, o zaman insan, tabiri caizse, ancak Allah'a layıktır. İnsan dünyaya layık değildir. İnsan ancak Allah'a layıktır.
İnsan Allah'adır çünkü. Allah insanı kendisi için yaratmıştır. Kendisi için, yarattığı için ona ruhundan üflemiştir. Ruhundan üfledi. Hatta ayet-i kerimede ruhumdan der. Ruhumdan. Hıcır suresi ayet 29. O yüzden insanın ruhu mekan olarak ötelerdedir. Dünyaya ait değildir. Ve o direkt tabiri caizse Allah'a bağlıdır. Sana bağlı değildir. Eğer o kimse gönlünü, ruhunun sahibine bağladıysa, aşkını, muhabbetini, tabiyetini, komple her şeyini ona bağladıysa, o gayb aleminden gelecek olan bütün her şeye mazhar olur.
Ve varidatlar, ilhamlar, hayretler, o esmai sıfatlarının sonsuz tecelliyatları o kimsenin gönlünde neşvine vağ olur. Bana hakkınızı helal edin. Bu gecelik bitsin. Daha fazla devam ettiremeyeceğim. Tekrar hakkınızı helal edin. Helal edin. Benden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun. El Fatiha. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.