mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2190. Beyitten) 24.05.2025 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 25 Mayıs 2025 · 1:07:00

Üzübillahこんな şeytanın rezim, bismillâhin rahmânilo اس colourional âhît. Efdâil zikrfâhilemen nevhû. Lay ilâhû. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin.
Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı, batıl bilenlerden eylesin. Amin. Hakkı hak bilip, hakkı yaşayan ve haykıran. batılı batılı bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve sünnet-i seniye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Nerede Müslümanların kanına, canına, namusuna, şerefine, haysiyetine, topraklarına göz koydularsa, onları normalde ezmeye çalışıyorlarsa ve tecavüz ediyorlarsa, hepsinin de Cenab-ı Hakk'ın intikamını alsın. Bu Siyonist İsrail'in devletini dağıtsın, yerli eksan eylesin. Kafir Çin'i dağıtsın ve yerli eksan eylesin. Doğu Türkistan'a, Neymar'a, Bangladeş'e ve diğer İslam ümmetine komple özgürlük nasip eylesin.
Müslümanların başındaki zalim yöneticileri kahri perişan eylesin. Amin. Ecmayim. 2.190. Beyti. İnşallah oradan okumaya devam edeceğiz. Allah bana öyle bir ömür verdi ki, o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Malum o ihtiyar çalgıcı en son mezarlığa gitmişti. Mezarlıkta kendince Allah'a tövbe etmişti. Yalvarıp yakarmıştı. Ve Hazreti Ömer Radiyallahu Anh Hazretleri'ne Cenab-ı Hak ilham etti, vahyetti. Dedi ki, mezarlıkta bizim bir dostumuz var, git onu bul. İşte onay yardımcı ol dedi. Ve Hazreti Ömer Radiyallahu Anh Hazretleri mezarlığı birkaç kez dolaştı. O ihtiyar çalgıcıyı buldu.
İlk ihtiyar çalgıcıya Allah'ın sana lütfu, ikramı, ihsanı var. Deyip onu müjdelendirdi. Onu müjdelendirince artık ihtiyar çalgıcı da o müjdenin neticesinde konuşmaya başladı. Geçen hafta hani dediydi ki, ihsan ve vefa sahibi Allah cefalarla, suçlarla geçen ömrüme sen acı dedi. Devam ediyoruz. Allah bana öyle bir ömür verdi ki, o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. O hani Hazreti Ömer Radiyallahu Anh Hazretlerinin üzerinden gelen o manevi bilgi, manevi ilham, ona olan manevi müjde, o çalgıcıyı kendinden geçirdi. Ve diyor ki, Allah bana öyle bir ömür verdi ki, bu diyor normalde hani karşılığı verilebilecek bir şey değil.
Kendinden geçti. Çünkü o tabiri caizse, o esnada fena halini yaşadı. Hani sufilikte o kimse fena halleri vardır. Sufilerce malumdur bu. Önce derviş kardeşinde fena olma, sonra üstadında fena olma, sonra Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemde fena olma, ondan sonra Allah'ta fena olma, sonra o fenalıktan sonra Allah'ta beka olma, beka bulma.
Ondan sonra da Muhyiddin İbni Arabi oraya ehadiyet makamı der, sonra da ehadiyete geçme. İşte o kimse değişik fena halleri yaşar dervişlikte, seyr-i sülükte. Bu fena haller bazen bir anda yaşanır, bazen zamana yayılır. Mesela bir kimse gelir, bir anda üstad çok sever, üstad da fena olur o kimse. Bir anda olabilir bu. O bir bakmışsınız, ertesi gün o kimse Peygamber de sallallahu aleyhi ve sellemde fena olur. Bazen öyle olur ki, bir anda hem üstad da hem Peygamber Efendimiz de hem Allah'ta fena olur. Bu Cenab-ı Hak'ın lütfü, ikramı, ihsanıdır. Bunun mutat yolu bir nürşid-i kamil ile bağlanıp, onunla zaman içerisinde o fena hallerini yaşamaktır.
Mutatı budur. Ama bazen Cenab-ı Hak bu mutatı yaşatmayabilir o kimse. Hani birden o cezbeye, o hayrete kapılıp, o fena halini yaşayabilir. Normalde dervişler de şöyle düşünür. Ya dün geldi bugün fena oldu. Veyahut da dün geldi bak bugün icazeti aldı gitti. O aslında yıllar içerisinde kapalı bir şekilde, tatlı tatlı, o kapalı bir şekilde yetişiyordur. Veyahut da o kimse bir haberdir. Bir haber olarak kapalı bir şekilde yetişiyordur. Bir haber olarak kapalı bir şekilde yetişiyordur. O esnada o kimse bir mürşid-i kamil ile karşılaşınca, o kapalı olan birden açılabilir mi? El cevap açılabilir. İşte o zaman onun için o kimse o hayrete yakalayınca, o fena halini yakalayınca, onun için zaman durur.
Zaman yürüyordur ama o kendi nefsinde kendince onda zaman durur. Sanki orada bütün her şey onda yok olur. Öyle bir hal gelir ki eğer o kimsenin yolu daha devam edecekse, tabiri caizse bir elinde dünya, bir elinde ahiret olur. O normalde bir eline bakar dünya komple elinde, bir eline bakar ahiret komple elinde. Ve o yüzden normalde o kimse artık ebediyetin kokusunu almıştır. O ötelerin kokusunu almıştır, ötelerin ona perdesi açılmıştır. Öyle olunca onun için o anın değerinin, o anın kıymetinin bilinmesi, yani ona bir kıymet biçilmesi, ona bir değer biçilmesi mümkün değildir. Ona deseler ki burada bunun canını vereceksin al can değil mi der.
Malını vereceksin deseler al bu mal değil mi der. Her şeyinden geçer o ana. O an için her şeyini feda edebilir. O yüzden onun öyle bir anın değerini dünyalık olarak veya ahiretlik olarak biçmek mümkün değildir. O yüzden bu hali yaşayan kimseler hani cennet cennet dedikleri üç beş kılman isteyene versen onu der. O hali yaşayan, fena halini yaşayan Sırat Köprüsü'ne evler yapasım geldi der.
O hali yaşayan bir kimse cehennemi yalayıp yutuveresin geldi der. O fena hali o kimsenin üzerinde tecelli edince artık onun gözüne hiçbir şey görünmez. Ve bunu böyle hani böyle söylüyorum bir anda da verebilir hepsini diye. Bunu böyle bazen hani derviş olmayan hatta bazen ham dervişler de öyle düşünür. Yani Cenab-ı Hak bula bula bu adamı mı verdi, bu adama mı verdi?
Yani başka verilecek kimse yok muydu diye. Herkes kendi aklınca hükmeder. Yani Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin onun üzerinde de öyle hükmediyorlardı. Yani Şeyh Efendi'ye baktığınızda zahir bir ilmi yok. Kendisi de itiraf ederdi. Biz ümik derdi mesela. Şimdi bazen böyle bazı çevrelerde hani ona mı kaldı bu iş gibisinden söylenirdi. Ondan sonra oysa hani Bakara 269'da Cenab-ı Hak öyle demiyor. Bakara 269'da Allah hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır. O yüzden Cenab-ı Hak hikmeti dilediğine verir. Onu bir anda cahili alim eder mi? Evet.
Bir anda ona bütün manevi ilimleri kalbine akıtır mı? Evet. Bir anda onun normalde perdelerini açar mı? Evet. Allah'la yarışılmaz çünkü. Cenab-ı Hak birisine bir şey vermeyi murat ettiyse onu durduracak olan hiç kimse yok. Allah birini aziz edecekse onu zelil edecek hiç kimse yok. Allah'la yarışacak, onu engelleyecek bir kimse de yok. Cenab-ı Hak birisini de zelil edecekse onun Cenab-ı Hak'ın elinden onu kurtarıp aziz edecek de hiç kimse yok. Öyle olunca Cenab-ı Hak dilediğine hikmeti verir. Çalgıcıya da o hikmeti vermiş. O yüzden Allah bu dilediğine hikmeti verir. Cenab-ı Hak bundan da sorunlu değildir. Ve o kimseye o hikmet verildi ise bir anda o kimse bu halleri yaşar mı?
Evet. Bir anda onun kendisinin Rabbi ile arasında perdeler kalkar. O Allah'ı görüyormuşçasına yaşayanlardan olur. Hani ihsan nedir ya Resulallah diye sorunca Cebrail aleyhisselam, iman nedir, İslam nedir, ihsan nedir deyince Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak dedi. O kimse bir anda Allah'ı görüyormuşçasına yaşayabilir. Bunu böyle berili bir kategoriye katmak, bunu böyle berili standarda sokmak bu fakirce mümkün değil. Cenab-ı Hak dilediğine hikmeti verir, hikmet verdiği kimseyi de manevi olarak zenginleştirir. Ve o kimse o hikmet ile ne yapar? Bütün her şeyin üstesinden gelir, her şeyin altından kalkar. Çünkü Cenab-ı Hak onu kendi hikmeti ile donatmıştır.
Ve Ajluni'de bir hadis-i şerif geçer. Hz. Peygamber der ki, benim Allah ile birlikte olduğum öyle bir vaktim var ki, ne bir mukarreb melek ne de bir mürsel nebi, yani gönderilmiş peygamberler o vakitte yanıma girebilir der. Demek ki o fena halinde, fena hali o kulun veya o mürşidin veya o velinin Allah ile tabiri caizse perdesiz konuşmasıdır.
O yüzden o benimle görür, benimle duyar, benimle konuşur, sırrına erer o kimse. Tabi bu öğretiler insanların içerisinden kaldırılınca, bu öğretileri insanların arasından yok edince, insanların bu öğretileri alabilecek bir yer kalmayınca, bir yer kalmayınca, bunlar insanlara yabancı geldi. Yani böyle bir şey olabilir mi? Tereddüdüne düştüler ve kendilerince böyle bir şey olmaz hükmüne vardılar. İlmi bilmediklerinden dolayı, manevi ilimlerden haberleri olmadıklarından dolayı veyahut da intisap ettikleri şeyhlerinin seyri sülükleri olmadığından dolayı bu tip manevi hallerden de haberleri olmadı. Kendilerince bunu normalde örtümeye, saklamaya çalıştılar, hala daha öyle.
Deseler ki bizim böyle bir manevi hallerden haberimiz yok. Bizim şeyhimiz mürşidi kamil değildi, o yüzden bize de herhangi bir seyr-i sülûk yaşatmadı. Seyr-i sülûk yaşatmadığı için biz de bilmiyoruz. Ne yapıyorsunuz? Gelene bir ders veriyorsunuz, gönderiyorsunuz. Onun manevi halleriyle uğraşıyor musunuz? Hayır. Rüyasına, haline, osuna, busuna bakıyor musunuz? Hayır. Bunlarla alakalı bir bilginiz var mı? Hayır. Hangi nefis meratibinde ne esması çekecek bir bilginiz var mı? Hayır. Hangi kalbi meratipte hangi esma çekilecek, hangi rabıta verilecek biliyor musunuz? Hayır. Zaten dervişan dediğiniz de tembel. Onlar da zaten çalışkan değil, onlar da oturup tehdit çekecek zamanları yok. Para kazanacaklar, ev bakacaklar, eşya bakacaklar, cep telefonuna bakacaklar.
Ondan sonra durumları gösterecekler, Instagram'a bakacaklar, kim ne paylaşmış ona bakacaklar. Saçma sapan videolar izleyecekler. Saçma sapan videoları geçirecek zamanları olacak. Adam itikafta, itikafta video bakacağım diye uğraşıyor. Dersini çeksene. İtikafta telefondan uğraşacağım diye uğraşıyor. Dersini çek, girdini çek, derinleşmeye çalış. Allah bizi affetsin. İşte çalgıcı, ihtiyar da bir an fena oldu. Bir an fena olunca dedi ki, Allah bana öyle bir şey bahşetti ki, bunun karşılığı yok. Bense bütün o ömrü her nefeste zir ve ben perdelerine harç ederek yele verdim. Ah, Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan, acı ayrılık zamanını, hatırımdan çıktı.
Yani o insanlar genel olarak dünya hayatını ahirete tercih ederler ya. İbrahim ayet 3, insanların büyük bir çoğunluğu, insanlar dünya hayatını ahirete tercih ederler. Yani ahiret hayatıyla hiç karşılaşmayacaklarmış gibi hayat yaşarlar. O yüzden burada da o çalgıcı da zir ve ben perdeleri arasında geldim gittim der. Bunlar normalde musikide ince ve kalın perdelerdir. Veyahut da şimdi böyle benim çok nota bir bilgim yok. Mesela işte Do kalındır ya, işte Si de incedir. Onu da nereden biliyoruz? Bizim Ali'den biliyoruz. Si'den gir, Si'den diyor. Şey bizim neyzenen. Yani ince ses. E bir de kalın ses var. O normalde işte o çalgıcı da diyor ki, ince ve kalın seslerin arasından gittik. Normalde biraz musiki kulağı olan veya biraz böyle alem koşturan kimseler, musiki kulağı varsa veya şarkı söyleyenler genelde seslerine bakarlar.
Eğer sesleri normal, düzgünse Si'den gir, o Si'den gir der yüksek volümde söyleyecek. Herkes Si'den söyleyemez. Genelde Pest'ten söylerler. Konuşuyormuş gibi söylerler. O konuşuyormuş gibi şarkı söylüyorsa onda hiç ses yok. Hani bunun en tipik örneği Arif Susam'dır. Muhabbet eder şarkı söylüyormuş gibi yaparken. Konuşur. O normalde herkesin tarzı. Bu çalgıcı da diyor ki, biz bir kalınla ince seslerin arasında gittik geldik. Yani burada tabii bunu böyle düz mantıkla anlarsak, yani çalgıcı kalın ve ince seslerin arasında gitti geldi. Ama tabii ben böyle anlamıyorum çalgıcıya. Çalgıcı diyor ki, ben dünya zevklerinin içerisinde dolaştım.
Ben ahiret hiç yaşanmayacakmış gibi geldi bana. Bu tip manevi hallerden de haberdar değildim. Ben o eğlenceden o eğlenceye gittim. İnsanları eğlendirdim. İnsanları aşka getirdim. Ben çalgımla kemanımı ağlattım. Musiki bilgimle. Öylesine şarkılar söyledim. Hem ağlattım hem güldürdüm. Hem zevklendirdim hem neşelendirdim. Ama ben ahiret hayatı veyahut da Allah sevgisini tanımadım. Harç ederek yele vermek, çünkü şey, ömrünü boş ve geçici şeylere harcadı. Boşa harcadı ömrünü. Yele vermek demek o bizim ayıp söylemesi bayındır tabiri. Parasını yele verdi. Yani parasını boşuna harcadı. Ömrünü yele verdi.
Yani ömrünü boşuna harcadı. Veyahut da bir iş var. Tarlayı yele verdi. Yani tarlayı sattı parası gitti. Evini yele verdi. Evini sattı parası gitti. Veyahut da işte eşini, çoluğunu, çocuğunu yele verdi. Yani eşini, çoluğunu, çocuğuna bakmadı. Yele vermek. Boş, bedavaya harcamak. Allah muhafaza eylesin. O yüzden çalgıcı da diyor ki ben ömrümü yele verdim harç ederek. Bu ne? Ayet-i Kerime Enam 32. Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. O dünya hayatını bu oyun ve oyalanmada yele verdi gitti. Dünya hayatını bedavaya harcadığını söyledi. Bunu ne zaman denk etti? O fena halini yaşayınca denk etti. Asıl dedi alem ötedeymiş. Asıl hayat ötedeymiş.
Asıl zevk, asıl neşe Allah'la fena olmaktaymış. Dedi. Bu sefer döndü. Kendince pişmanlıklarını sıralıyor. O normalde çünkü o pişmanlık, o fena halini yaşayınca insan o güne kadar yaşamış olduğu ömrünü ömürden saymaz. Der ki bugüne kadar yaşamamışım. Der ki bugüne kadar heva heves içindeymişim. Der ki bugüne kadar ben kendimi düzgün Müslüman zannediyordum. Zannediyordum. Öyle değilmişim. Veyahut da bir kimse düşünün. O güne kadar bir mürşitle tanışmamış. O gerçekten mürşidi sevdi, oturdu. Onun hayatı değişti. İbadet lezzeti değişti. Zikrullah lezzeti değişti. O manaya bakışı değişti. Hatta işte o güne kadar bir sürü laf duydu.
Bu mürşitler şöyle, şeyhler böyle, tarikatlar böyle, şunlar şöyle, bunlar böyle. Bir sürü dedikodu, gıybet, iftira, kulaktan doyma, sistem bir taraftan, insanlar bir taraftan, ne bileyim işte arsızlar, hırsızlar, namussuzlar, şerefsizler, din düşmanları, İslam düşmanları. Herkes bir şey söylüyordu ama o esnada o bir yola girdi. Bir baktı ki kalbinde değişik pırıltılar var. Artık onun zikrullahı başka bir tatta, onun namazı başka bir tatta. Dedi ki ya bugüne kadar ben hiçbir şey yaşamamışım. Bu o kimse dergaha yeni girdi daha. Bir şeyhle yeni tanıştı daha. Bütün hayatının rengi değişti. Veyahut da bir müddet böyle orada yaşarken hiç böyle bir manevi haller yoktu.
Bir çarptı manevi hal onu, onu uyandırdı. Dedi ki, hey ben kaç yıldır tarikatın içindeyim, dergahın içindeyim. Asıl hayat şimdiymiş. Ben bugüne kadar çelik çomak oynamışım. Ben bugüne kadar dergahın içerisinde yok ben baba dervişim, yok ben ana dervişim, yok ben eski dervişim. Yok biz ne şeyhler gördük, yok bizim kaçıncı mürşidimiz bu. Ha öyle değilmiş. Onu bir an onu yaşayınca o zaman o kimse asıl hakikatin kapısını araladı. Hakikatin kapısını araladı. O zaman anladı. O zaman o hali yaşayınca o güne kadar geçen ömrünü yele vermişim dedi. Bu tarikat hayatı da dahil buna. Bir kimse o hal ile hallenince, fena halini yaşayınca, isterse üstadında yaşasın.
Üstadında fena hali yaşasa, o güne kadar olan tarikat hayatını hayattan saymaz. Der ki ben bugüne kadar çelik çomak oynamışım. Dervişmiş gibi davranmışım. Seviyormuş gibi görünmüşüm. Böyle değilmiş de. Üstad da fena olsa. Bir çıt üstü. Sonra üstad onu der ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme hazretlerine gözünü dikeceksin. Her halinde sünnet-i seniye tabi olacaksın. Her halinde. Her adımında. Her sözünde. Bu sefer o peygamberde fani olacak. O peygamber sallallahu aleyhi ve sellemde fani olunca, bu ne demek? Bunun en başlangıcı, baktığı yerde Hz. Peygamber evimizi görecek. Sallallahu aleyhi ve selleme. Ama ben yanlış mı görüyorum diyecek.
Bir daha bakacak başka yere. Orada da görüyor. Dağa bakacak, komple dağ, Hz. Peygamber Efendimizin suretinde olacak. Ulu dağ üzerine geliyormuş gibi zannedecek. Ama diyecek ben karıştırıyor muyum acaba? Yukarı çıkacak güneşe. Güneşin rengi solacak. Güneş Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin suretine bürünecek. Göğe bakacak. Gökte kocaman Hz. Peygamber sureti. Bakın bunları kitaplarda okumanız mümkün değil. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde fena olanların yaşadığı haller. Bak bardağın içerisinde dahi onu görecek içemeyecek suyu. Fena hali.
O zaman o kimse diyecek ki bugüne kadar yaşadığım tarikat hayatı tarikat hayatı değilmiş. Hatta öyle olur başlangıcı. Bir şeyhi olur, bir Hz. Peygamber olur. Şeyhin mürşitliği o zaman belli olur. Geri kalan kumda oynasın. Bir an Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem olur, bir an üstad olur. Anlar ki o perdede Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde. Üstad olur noktası hiç bitmez dervişte. Fenafillah'ta da olur, bekabillah'ta da olur. Üstad delildir manevi olarak. Üstad manevi delildir. O kimsenin o yaşadığı hallerinin şeytani olmadığına delildir. O yüzden Geylan Hazretleri üstadı olmayanın, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır demiş.
Hadisçiler bunu zayıf hadis demişler. İşte illa kabul etmezler ya bu tip şeyleri. Yani kabul etmeyecek onu. Hadisçiler bunu zayıf hadis olarak söylerler. Ben böyle zayıf kuvvetli de ayırmak istemem. Ama Geylan Hazretleri'nin sözü de diyen olur. Fena halinde de aynı şeyi yaşar insan.
O cemal noktasına yürürken fenada da aynı şeyi yaşar. Üstadadır delili. O yüzden o çalgıcı, o fena halini yaşayınca, diyor ki bugüne kadar ömrümü ben yele vermişim. Eyvallah olsun ki küçek makamının tazeliği yüzünden gönlümün ekini kurudu. Gönlüm öldü. Eyvahlar olsun bu 24 makamın sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti. Küçek makamının tazeliği, tabii bizim halk dilinde bu köçek makamıdır. Bunun teknik terimi küçek makamıdır. O normalde küçek makamı bu Türk musikisinde en lezzetli, en böyle tatlı, taze, neşeli makamlarından birisidir. Tabii o böyle kulağa hoş gelince gönlü de oynatır bu.
Bu hüzünlü makam değildir çünkü. O normalde öyle hoş gelince tabii insanın dünyevi bir lezzet, dünyevi bir tat. O meşguliyetler diyor ki beni aldattı. Bu dünyevi tat, bu küçek makamının tadı, lezzeti beni dünyevi olarak aldattı. Gönlümün ekini kurudu diyor. Gönlümün ekini kurudu deyince, hani benim dini inancımdır bu.
Cenab-ı Hak bütün kullarının gönlüne iman tohumunu, iman nurunu, İslam nurunu, İslam tohumunu, işte zikir tohumunu Cenab-ı Hak vermiştir. Bütün kullarının gönlünde bu vardır. Allah adalet sahibidir. Kullarına nimetlerini saçmıştır. Ama kullar dünya zevkine, dünyanın heva ve hevesine aldanır. Ve o Cenab-ı Hak'ın gönüllerine serpiştirmiş olduğu iman tohumunu, İslam tohumunu, ahlak tohumunu, zikir, muhabbet, aşk tohumunu yeşertmez. Kulun kendisi yeşertmez.
Dünyanın heva ve hevesine dalar. Dünyanın heva ve hevesine dalınca, sadece dünyanın yüzüne bakarlar. Ve ahiretten gafil olurlar. Ayet-i Kerime'de de, Rum suresi ayet-i 7'de de, Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar tamamen gafildirler, der. Cenab-ı Hak. Çünkü o kimseler ahiretten gafildirler, birçok sonra ahireti de inkar ederler. Çünkü onlardaki o iman tohumu yeşermemiştir. Bu kulun kendisiyle alakalıdır. Onlardaki ihlas doğumu, samimiyet doğumu yeşermemiştir. Bu insanın kendisiyle alakalıdır.
O insanın gönlündeki sevgi tohumu yeşerip, aşka dönüşmemiştir. Bu insanın kendisiyle alakalıdır. Cenab-ı Hak ona vermiş, ama o kimse dünyanın zevkine, sefasına dalmış, yönünü dünyaya çevirmiş. Ahirete gafil, ahiretle alakalı hiçbir şey yapmıyor veyahut da o kimse bu dünyanın geçiciliğini görmemiş. Zuhruf 36, kim Rahman olan Allah'ı zikirden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz.
Artık o şeytan her zaman onun arkadaşıdır. 37, şüphesiz ki bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyar, onlar da kendilerinin hidayette olduğunu sanırlar. Evet, o kimse aslında Allah'ın zikrinden yüz çevirmiş, kendisi yüz çevirmiş. Hatta daha ileri gitmiş, zikrullah yapanlarla alay ediyor. Daha ileri gitmiş, zikrullah yapanlardan nefret ediyor. Daha ileri gitmiş, zikrullah yapanlara düşman, zikrullah yapanlara düşmansa, zikrullah yapanlarla alay ediyorsa, zikirle alay ediyorsa o kimse kafirdir. Direkt, e şimdi zikrullah'tan yüz çevirdi, o şeytanla dost oldu. Zikrullah yapsaydı, Allah'la dost olacaktı.
Ama zikrullah'tan yüz çevirdi, şeytanla dost oldu. Şeytanın vesvesesiyle yürümeye başladı. Ve şeytan onu doğru yoldan alıkoydu. Ve bir de o kendisini hidayette gösterdi şeytanına. Ya bak, Müslümanların hepsi de yalancı, senin yalanın yok. Bak, Müslümanların hepsi de düzenbaz, sen düzenbaz değilsin. Bak, Müslümanlar dosdoğru bir ticaret yapmıyorlar. Sen doğru ticaret yapıyorsun. Bak, gavurlar bile namuslu, bu Müslümanlar namussuz. Müslümanların hepsi için söylüyor. Bir tane, iki tanesi için söylemiyor. Duymuşsunuz normal, duymuşsunuzdur normal hayatta. Bu sakallıların hepsi böyle. Adem'den Muhammed'i Mustafa'ya kadar bütün peygamberler sakallı. Bu sakallıların hepsi böyle deyince peygamberleri de güme götürdü.
Bu Müslümanların hepsi böyle deyince Adem'den Muhammed'i Mustafa'ya kadar bütün peygamberler Müslüman. Ağzından çıkanı kulağı da duymuyor. Kulağı da çünkü mühürlenmiş. Ayet-i Kerime'de onların gözleri vardır, görmezler. Kulakları vardır, duymazlar. Onların kalpleri mühürlenmiştir der. Kalpleri vardır, akletmez der. Mühürlenmiş çünkü. Sebep, onlar şeytanla dostluk kuruyor. Şeytanla yolculuk yapıyor. Şeytanla yol yürüyor. Onlar çünkü dünya hayatının debdebesine kapıldılar, gittiler. Hayatı bu dünyayla zannediyorlar. Bir bakıyorsun, İslam'la bağlantılı ve alakalı üzerlerinde hiçbir şey kalmamış. Ne yazık ki günümüz öyle olmaya başladı.
Eş, çoluk, çocuk, laf geçiremiyor hiç kimse. Bir bakmışsın, yanında kadın çarşaflı, onun yanında... Kınamak için söylemiyorum. Kadın çarşaflı, yanındaki kızı çıplak. O kadıncağız kafasını kaldıramıyor kızından, utancından dolayı. Kulağımla duydun, benden uzaktı, yürü biraz diyor. Dünya hayatının geçici olduğunu unuttular. Unutturuldu Müslümanlara. 150 yıldan beri dini eğitim yok. 150 yıldan beri dinin ahlakı yok, eğitimi yok. Hiçbir şey yok. Ülkemizde 100 yıldan beri layık eğitim var. Dini bir eğitim yok. Camilerde yok, okullarda yok, televizyonlarda yok, sokakta yok. Hiçbir yerde yok.
Hiçbir yerde yok. Tarikatlarda yok, cemaatlerde yok. Dini eğitim yok. Gittiğin zaman para ver. Para Allah para, para Allah para. Eğitim vermiyor. Kur'an ve sünnet anlatmıyor onlara. Dinin hakikatini anlatmıyor. Yeter ki para versinler. Haydi kurban geldi, vekalette kurban kesin. Verin vekaletleri. Verin. Sonra sucukçuya satılan kurban etleri yakalanıyor. Para, dini eğitim yok. Gerçekten Kur'an ve sünnet eğitimi verilmiş olsa Türkiye bu halde olmaz. Memleket bu halde olmaz.
Uyuşturucu almış götürmüş, fuhuş almış götürmüş, içki almış götürmüş, heva heves almış götürmüş, çıplaklık almış götürmüş. Anne baba çocuğuna söz götüremiyor, çocuk anne babaya asi, isyan almış götürmüş, kadınlar kocalarını dinlemiyor, kocalar kadınlara zulmediyor, anne babalar çocuklara zulmediyor. Zulmederken dini İslam, hani Allah adına zulmettiğini söylüyor bir de, bir de Allah'a iftira atıyor. Gerçek bir dini eğitim yok. Olması da mümkün değil zaten. Sistem layih. Dini eğitim yok yani. Siz milli denildiğine bakmayın. Milli değil yani. Adı milli olan hiçbir şey milli değil. Allah bizi affetsin.
Ve böyle olunca insanlar Allah'ı unutmuş vaziyette. Allah'tan uzaklaşmış vaziyette. E dini bir eğitim olmayınca da uzaklaşmaları normal. Yani Müslüman rüşvet yer mi? Yiyemez. İktidar olunca yiyor. Müslüman kendisinden iş isteyen bir kadına cinsel olarak onu kullanmaya çalışır mı? Acı şeyler.
Konuşamıyorlar da bunları. Konuşamazlar. Sen o güne kadar Kur'an, sünnet, vatan, millet de ondan sonra Kur'an ve sünnete ilk sırtını dönen sen ol. Bir makamı görünce bozul, parayı görünce bozul. Bozul Allah bozul, her yerden bozul. Bozuluyorlar. Allah bizi affetsin. Tırnak içerisinde manevi eğitim yok çünkü. Manevi eğitim yok. Tarikatlarda da manevi eğitim yok. Adı tarikat olarak geçenlerde. Yok. Çünkü başlarındaki şeyhleri olgunlaşmış, kemalermiş, seyr-i sülük çıkarmış şeyh değil. Seyr-i sülük çıkarmış bir şeyh olsa, kellesi gitse de hakkı anlatacak o. Bütün şeyhler hakkı anlatsa bu böyle olmayacak.
En fazla cezaevleri şeyhlerle dolu olur. Başka bir şey olmaz. Allah bizi affetsin. Fecir ayet 24. Öyle bir gün gelir ki kişi keşke bu hayatım için önceden bir şey gönderseydim der. Ahiretle alakalı. Onlardan birine ölüm gelince der ki, Rabbim beni geri çevir ta ki boşa geçirdim dünyada salih bir amel işçiyim. İşte çalgıcının feryadı bu. Ömrümü heba etmişim diyor. Ey Allah! Bu feryat edenin elinden feryat. Bu feryat edenin elinden feryat. Hiç kimseden değil. Bu medet isteyen medet. Şikayetim en çok kendimden. Artık çaresizliğin eşinde. Artık yokluğun eşinde. Ve kendi nefsinin karanlığında boğulmuş.
Kendi nefsinin zindanında yolunu kaybetmiş. Ve o kimse artık Cenab-ı Hak'a sığınıyor. Ey Allah! O fena halini yaşadı ya. O fena halini yaşayınca geçmiş günlerinin tövbesini yapıyor. Diyor ki feryat edenin elinden feryat. Yani artık dış dünyayla da irtibatını kesmiş, kendisine yönelmiş. Kendi içine yönelmiş. Hani az önce dış dünyayla alakalı söyledi. Dedi ki ben feda ettim, her şeyimi yele verdim dedi. Bu dışarısıyla alakalıydı. Şimdi içine döndü. Diyor ki feryat edenin elinden feryat. Hiç kimseden değil. Bu medet isteyen medet. Şikayetim en çok kendimden. Bir kimse kendinden şikayetçi ise hakikati bulmuştur. Genelde insanlar dışarıdan şikayet ederler.
Annem bana şöyle davrandı o yüzden böyle yaptım. Fişmanca bana böyle davrandı da ben o yüzden yaptım. Zakir bana ters baktı ben de gittim. Çavuş bana dedi ki ayağını topladı, beni küstürdü ben de gittim. Kendi nefsinden görmüyor bir şey. Bir kimse dışarıdan görüyor. Yani hep dış etkenler. Ülkede öyle ya bir şey oluyor dış düşmanlar var. Müslümanlar için işin kolayı. Biz yapacaktık ama müsaade etmediler. O dervişlik yapacaktı ama ona müsaade etmediler. O çok iyi bir derviş olacaktı ama ah başındaki Zakir. O çok iyi bir derviş olacaktı ama ah şu şey efendi var ya. İlgilenmedi onunla. Ah ben o çok iyi bir derviş olacaktı ama şeyhi bir rüya yazdı, şeyhi okumadı bile.
Yoksa o iyi bir derviş olacaktı. Dünya Müslümanlarının en büyük handikapıdır. İnsanın kendi nefsini temize çıkartması. Müslümanların kaçtığı yerdir, sığındığı yerdir. Ne kadar güzel. Hata onun değil. Evde kadın hatasız. O adamdan dolayı öyle yaptı. Onun hatası yok. Bunu bir kenara yazın erkekler. Evet. Onlar hatasız varlıklardır. Haşa. Akıllı adam evde hanımla dövüşmez. Köyde muhtarla dövüşmez. Esnaf yapıyorsa, esnaflık yapıyorsa muhasebeciyle dövüşmeyecek. Bir de avukatıyla dövüşmeyecek.
Esnaflık yapanların dövüşmeyeceği çok yer var. Muhasebeci var, maliyeciler var, avukat var, hakimi, osu busu, savcısı var. Çünkü dövüşürse yer cezayı. Ama bunlarla işi yok. Evde hanımla dövüşmeyecek. Her an başına ne geleceği belli değil. Hatta daha ileri. Kovalanabilirsin de. Böyle geleceksen gelme denilebilirsin de. Gözünü al bunu. O yüzden dövüşmeye gelmez. Bir bakmışsın, yorgan yastık koltuğunun altında. Yani salona git dediyse, öpte başına koy. Salon yakın. Barışma ümidi var. Seni evde istemiyorum deyince, sakın erkekler, kanunlar öyle şimdi. Öyle, bu ev benim. Ben kalacağım, ben kalırım.
Sakın ha. Bir telefona bakıyor. Anında polis kapıya geliyormuş. Anında. Adama diyorlarmış, yürü. Nerede kalacaksan kal. Arabası olan, arabasında kalıyor. İş yeri olan, gece adam saat 2'de telefon açtı. Ben ne yapayım dedi. Senin iş yerin var değil mi dedim. Ben var dedi. Dedim, dost doğru git iş yerine dedim. Orada dedim, çek yat, üçlü koltuk var mı? Var dedi. Sen iyi, şanslısın dedim. Dost doğru git, o üçlü koltuğu ev yap kendine dedim. Sonra dedi, valla birkaç gün sonra alışırsın dedi. Arkadaşlar genelde alışıyorlar dedi. Sen dedim, git sabah ben sana gerekli notları vereceğim dedim.
Gitti. Dedim, iş yerine banyo var mı? Var. Oraya bir tane duş taktır dedim. Hani duş almak için. Elektrikli bir şey taktır. Dedim, çek yatı yatak haline getirecek. Yastıktır, yorgandır, battaniyedir. Bir şeyler al. Sonra git dedim, iş çamaşırı al. Havla al. Efendim, ben temelli mi evden gittim dedi. Ne zaman döneceğim belli değil dedim. Tabii buna nöbetçi hakimlik bir ay evden uzaklaştırma vermiş. Ben dedi, kimseye söyleyemiyorum. Söyle dedim, ne var bunda dedim. Allah Allah. Valla çok ağırıma gidiyor dedi. Ağırına gitmesin dedim. Sen oraya bir yaşam merkezi kur dedim. Dedi, benim gibi kaç kişi var? Valla baya var bizim dergahta dedim. Öyle bakma milletin herifi olarak dolaştığına dedim.
Ben dedim, onları böyle dedim, organize ediyorum dedim. Sen merak etme. Ben söylemem kimseye dedim. Senin evden kovalandığına dedim. Tabii kadın durmadı. Bireyin üzerine bir ay daha aldı. Bunun ümidi vardı biraz böyle dönme noktasında. İkinci ay alınca ümidinin yüzde yetmişi gitti. Üçüncü ay alınca hepsi bitti. Dedim, nasıl iyi hissediyorsun şimdi kendini? Üçüncü uzaklaştırmayı da aldı. Valla dedi, ben yeni bir hayat kursam iyi olacak herhalde dedi. Bunu dedim, ilk zamanda söyledim sana. Git bir tane bir artı bir tut dedim sana dedim. Sen ümidin vardı senin dedi. Şimdi git bir tane bir artı bir eşyalı tut sen dedim. Tuttu. Dedi ki, dünya varmış. Hak dedim.
Şimdi artık dedim, kartlar senden yana. Tabii ben bu arada eşine ve çocuklarına baktırıyorum diyorum. Mali durumu eksik etme. Gönder paralarını diyorum. Tabii o güne kadar çocuklar, oğlan da var. Oğlan diyormuş, baba bu hayat böyle yaşanmaz. Annemle konuşayım, özür dile, dön geri diyormuş. Çocuklar böyle adamın hayatını pejmurda görüyor yani. Dedim, şimdi farklı olacak bak dedim. Sen şimdi bir artı bir'e geçseydin baştan dedim. Bunlar dedim, erkekler bu sohbetim size. Aynı zamanda kadınlara tabii. Dedim, bir artı bir'e geç, biraz da iyi bir yer tut dedim. Tutmuş. Oğlan, küçük oğlan demiş ki, baba neredesin? O da demiş, oğlum ben hayatımı değiştirdim. E demiş, baba hani bir gelseydim yanına, gel demiş.
Baba çok lüks yerde duruyorsun sen demiş. E oğlum ne yapayım demiş, geldim buraya göçtüm demiş. Burada yaşıyorum artık. Çocuk koşa koşa eve gitmiş, babam değişti demiş. Babam lüks bir hayat yaşıyor demiş. Babamı kaybettik demiş. Hemen öbür çocuklar da gelmişler gece. Beni tabii mesaj yazıyor. Çocuklar geldi, sakın taviz verme, sakın dönme dedim. Dipdürü dur. Demiş, yok ben yeni bir hayat kurdum. Demişler, dedim öyle diyeceksin. Diyeceksin ki dedim, bir daha geldiğinizde haberli gelin. Olur mu olur, benim bir misafirim olabilir diyeceksin. Bende taktik mi biter? Demiş, bir daha gelirken haberli gelin. Benim misafirim olur. Bu sefer kadın örtüyü, mantığı, kapası ya.
Alacaklı gibi kapıya vuruyormuş. Güm güm güm … Nerede o demiş. Kim nerede demiş. Kim nerede? Çocuklar misafir olur dediler demiş. Olur mu ne olacak demiş. Ben demiş boyunu uzaklaştırmalıyım. Topla demiş eşyada. Yok demiş, gelmiyorum. Bak işine. İşin gücün rast gelsin. Kovalarken düşünecektin demiş. Yalvar yaka yok. Önce bir res çekmiş, olmamış. Yalvar yakarmış, olmamış. Gitmiş mutlaktan bıçak almış. Senin bıçaklarım demiş. Vallahi demiş. Al bıçakla, ben gelmiyorum. Kadınlar burası da size ait. Gönderirken dikkat edin. Öyle kadın erkeklik yapıyor ama hele bu dergahtaysa erkekliği sökmez. Mustafa Özbağ sağ oldu müddetçe. Bizim arkadaş, sonra döndü tabii.
Ben dedim tamam bu kadar özrünün sonunda dön. Ama dedim ev dursun orada. Şeytan azapta gerek. Arada diyeceksin ki ben evimi özledim. Yalvarıyormuş kadıncağız. Dergaha da geleceğim. O diyormuş, Mustafa var ya diyormuş. Onu da şeyhim olarak kabul edeceğim diyormuş. Dön geri. Bizimki ne diyorum? Sakın ha, evi bırakma. Bir artı biri. Arada git diyorum ben. Oraya bir kokunu yay, ısıt orayı. Ne dese bizimki son dönem. Efendim ben orada mutlu oluyorum diyor bana. Oğlum dedim tamam. Hastalık bulaştıysa sana dedim. Sen bundan sonra dedim şimdi bir yerden ev alırsın. Aldı. Şehrin kenarından bir yer.
Şimdi arada oraya gidiyor. Kadının saçları dikili. Zulüm yok. Kovmayın. Ne ama kovuyorsunuz Allah muhafaza eylesin. O yüzden insanlar nefislerini temize çıkarır. Ama o kimse erdemliliği bulduysa, o kimse fenaya eriştiyse artık nefsini temize çıkarmaz. O nefsini kötülemeye başlar. O hatayı kendisinde arar. Bir kimse hatayı kendisinde ararsa erdemli olur. Hatayı başkasına yüklerse onda erdemlilik yok. O cahil. Yusuf ayet 53. Ben nefsimi temize çıkarmak istemem. Çünkü nefis şüphesiz ki çokça kötülüğü emredendir. Ancak Rabbimi merhamet ettiği müstesnadır. Demek ki nefis normalde insanlara kötülüğü emrediyor.
Ama bazıları Cenab-ı Hakk'ın merhamet ettiği kimseler. Kimler bunlar? Bunlar mürşidi kamiller. Bunlar veliler. Bunlar evliyalar. Bunlar düzgün sufi olan kimseler. Bunlar Cenab-ı Hakk'ın merhamet ettiği kimse olur. Bunların nefsi onlara kötülüğü emretmez. Bakın emmarede, levvamede olan kimselerin nefisleri onlara kötülüğü emreder. Vurana vur, kırana kır, sövene söv. Ona laf söyleyene o da laf söyler. Kötülüğü emrediyor. Nefis ona. Git işte bir gece felekten çal ya. Ertesi gün tövbe edersin. Ha bugün de namazı kılmaya vereyim. Ne yapayım ya? Her gün kılıyorum. Yarın tövbe ederim. Kötülüğü emrediyor nefis. Allah muhafaza eylesin. Ahzab ayet 72. Şüphesiz ki insan çok zalim ve çok cahildir.
İnsan zalim ve cahildir. O yüzden nefsine uyar ve nefsine uyduğu zaman da kendini temize çıkarır hep. Bir kimse Mustafa Özbağ hariç burada. Hep nefsini temize çıkarıyorsa o nefsine uymuştur. Mustafa Özbağ Kur'an'dan, sünnetten bir delil getirir. Kendini temize çıkarır. Felsefik olarak uğraşma. Yenileceğin muhakkaktır. Yenilirsin. O yüzden hariç tutuyorum kendimi. Ne güzel şataat yaptın değil mi? Öyleleri vardır ya. O hiç haksız değildir. Evde karı koca arasında muhakkak ikisi de hiç haksız değil. Haklıdır. Sabahtan akşama kadar haklılıklarını ispat edeceğiz diye uğraşırlar. Dinle alakalı da öyledir.
Ve hep böyle tartışmadır. Hep haklı. Birisi haklı. Hele ben çok iyi tanıyorum. Bir Mustafa Özbağ var. Hep haklı. Sen ne dersen de. Allah onu affetsin. Gerçek müritler, kemale ermiş olan insanlar başkasının kusuruyla ilgilenmezler. Onlar kendi nefislerini kusurlu görürler. Ve kendilerince kendi arızalarını, kendi arızalarını Allah'a dilekçe verir gibi söylerler.
Bende şu var. Ya Rabbi beni bundan kurtar. Mesela. Ya Rabbi ben kibirliyim. Benim kibirden kurtar. Ben şataat ve şatafata düşkünüm. Beni bundan kurtar. Ya Rabbi dünyanın zevklerine dalabiliyorum. Beni dünya zevklerinden kurtar. Ya Rabbi ben dünyanın gösterişine aldanıyorum. Beni dünyanın gösterişine aldananlardan eyleme. Ya Rabbi ben insanlara hava atmayı seviyorum. Beni bundan kurtar. Ya Rabbi ben etrafını küçük görmeyi seviyorum. Beni bundan kurtar. Ben bu tip yanlışlıklar, eksiklikler yapıyorum. Beni bunlardan kurtar. Beni tenvir eyle. Beni temizle. Beni kendine yakışacak, kendine layık bir kul eyle. Ecmayn. Kendini bilen kimse böyle bu minval üzerine dua eder.
Kendi nefsine, üzerine basar. Ben haklıyım diye böbürlenmez. Allah'a bile ben haklıyım diye böbürlenen insan var. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bir hani iyi bir mümin başına gelen her türlü sıkıntı, bela, musibet, hastalık her ne var ise bunları normalde kendi günahlarından, kendi işlemiş oldukları yanlışlıklardan ve hatalardan kaynaklandığını düşünüyorum. Yani senin başında bir musibet var ise, senin başında senin istemediğin bir hal var ise, senin başında senin böyle sıkıntıyı sokan bir durum var ise, bu senin kendi yaşadıklarındandır. Kendi elinin ürünlerindendir. Hakan kardeş hoş geldin. Seni görmek büyük mutluluk ya. Bak sohbeti bile kestim bak seni görünce.
Sorular hazır mı? Değil mi? Seni bekliyoruz ya. Bak yazlar geçti, kışlar geçti, bu yaz da geçiyor. İnşallah. Senin sorularını hayat buluyoruz ya yeniden. Kendimizi yeniliyoruz. Allah razı olsun inşallah. O yüzden iyi bir mümin başına gelen müsibetle, sıkıntıyla alakalı başkasını suçlamaz. Der ki, bu benim yaptıklarımdan dolayıdır. Ben bir yerde muhakkak bir melanet işledim, bir yanlışlık yaptım, bir hata kusuru işledim, bu benim başıma geldi der. Müslüman mümin böyle düşünür. Başka türlü düşünmez. Öyle olunca da kendi nefsini ezer. Bak kendi nefsini ezer. Derviş kardeşlerin yapmış olduğu hata da bu. Kendi nefislerine vurmuyorlar. Müslümanların yaptığı hata da bu.
Allah bizi muhafaza eylesin. Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana benden yakın olandan medet var. Çünkü bana bu varlık her an ondan gelmekte. Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm. Başkasını değil. Artık fena hali. Bu aslında fena halinde üstünde. Bu biraz böyle vahdedi vücut kokuyor burası. Burada hani Arabi ekolinden vahdedi vücut kokusu var burada. Çünkü varlığım mahvolunca ancak onu görürüm. Başkasını değil. Bu artık fenadan bekaya geçiş. Fenada kendisinin yok olduğunu gördü. Kendisini hiçleştirdi. Fenada yok oldu. Her daim nereye bakarsa baksın onda fena oldu. Kendisini görmedi. Kendisinden geçti.
Yani bir gören var bir de görülen var. Artık beka halinde dedi ki varlığı mahvoldu. Yani hiçliğe ulaştı. Hiçliğe ulaşınca artık sadece onu görüyor. Başkasını değil. Bu Cemalullah'ta beka bulmak. Cemalullah'ta fena oldu. Her yerde onu gördü. Ardından Cemalullah'ta bekaya ulaştı. Bekaya ulaşınca artık kendi varlığından geçti. Artık kendisini de görmüyor. Kendisini görmeyince sadece onu görüyor. Bu Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri'nin kendisi vahdedi vücut demez. Onun söylediği sözden daha ileri bir sözdür. Artık varlığı mahvoldu. Ancak onu görüyor. Başka bir şey görmüyor.
Eşyada, varlıkta komple onun cemalini seyrediyor. Artık onun için Ahmet'ti, Mehmet'ti. Onun için artık Harun yok. Onun için her baktığı yerde o var. Ne tarafa dönerseniz dönün, Allah'ın veti oradadır. Ayet-i kerime. Artık acziyetini, artık kudretini, kendi acziyetini gördü. Kendisinin kudretinin olmadığını gördü. Kendisini kudretli görmeyen acizdir. O zaman kudretli olanı tanır. Kendisinde ilmi görmeyen asıl ilim sahibini görür. O kendisini alim görüyorsa asıl ilim sahibini görmüyor. O kendisini mürşid sanıyorsa asıl mürşidi görmüyor. Kendisini fıkıh alimi görüyorsa asıl fıkıh sahibini görmüyor. Kendisini mürid zannediyorsa asıl müridi görmüyor.
Kendisini iyi bir derviş görüyorsa asıl iyi bir dervişi görmedi. Kendisini mümin görüyorsa asıl mümini tanımadı. Asıl mümini tanımadı. O yüzden o kimse acziyeti yakaladı. O çalgıcı Cenab-ı Hakk'ın ona olan lütfunu, ikramını, ihsanını, fena halini yakaladı. Onu yakalayınca artık fenadan bekaya geçti. Ve dedi ki, ben kendimi hiçliğe verince her yerde onu görüyorum. Yani ihsana ulaştı. İhsan neydi? Görüyormuşçasına yaşamaktı. O ihsana ulaştı. Allah alem. O yüzden artık ona ondan daha yakın olan var. Kim? Biz insana şah damarından daha yakınız. Ondan ona geçti.
O hale ulaştı. Varlığı mahvoldu. Varlığın mahvolması demek hiçliği yakaladı. Her şey çünkü helak olacak. Her şey. Yalnız Allah baki kalacak. Bunu o kimse dünya hayatında yaşayacak. Zaten kıyamet kopulunca mecbur istikamet. Herkes onu yaşayacak. Ama kıyameti o kimsenin bu dünyada yaşadı. Ve bu dünyada o ayet-i kerime onun üzerinde tecelli etti. Her şey helak oldu. Yani kendi üzerinde her ne var ise nefsine ait hepsi de helak oldu. Ve kendi üzerinde baki olan Allah kaldı. Kendi üzerinde. Zaten öyleydi. Zaten öyleydi ama öyle olduğunu idrak etmiyordu. Ne zaman ki cemalullah'ta fena ve beka halini yaşadı.
Cemalullah'ta fena ve beka halini yaşayınca kendi üzerinde kendisininmiş gibi gördüğü bütün sıfatlar helak oldu. Ve kendi üzerinde var olan bütün sıfatların gerçek sahibinin Allah olduğunu iyice idrak etti. Ve kendisine de baktığında sadece ve sadece onun sıfatsal tecelliyatını seyretti. O yüzden o hadisi kutsu onda tecelli etti. Onunla görür. Onunla duyar. Onunla konuşur. Onunla tutar. Onunla düşünür. Onunla fikreder. Onunla zikreder. Artık kendisine ait hiçbir şey onda kalmadı. Bu seyr-i sülukun sonu. Eğitimi bitti. Bundan sonra devam edecek mi?
Evet. Ama onun eğitimi bitti burada. Artık yürüyüşü onunla, duyuşu onunla, konuşması onunla, görmesi onunla, fikretmesi onunla, zikretmesi onunla, şükretmesi onunla, hamd etmesi onunla. Her şey artık onunla. Kendi cüz-i iradesini oraya bağladı. ve idrak etti. Göklerin ve yerin nuru Allah'tır. İdrak etti artık. Asıl sevilmesi gereken O. İdrak etti. Her şeyi kudret ve kuvveti altında tutan O. Ve dedi ki, acziyet halinde, ben bir hiçim, ben bir yokum dedi. Bu da o yüzden o kimse artık Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelli gahı oldu.
Ayna oldu. Allah bizi onlardan eylesin. Birisi sana para verse, altın saysa, sen ona bakarsın kendine değil. Bu da ona benzer. Birisi sana para versek, sen ne yaparsın? Kendine bakmazsın. Değil mi? Parayı verene bakarsın. Cenab-ı Hak sana lütfeder, ikram eder, ihsan ederse, sen kendine bakmazsın. Hep ona bakarsın. Her an o lütuf, o ihsan sende kesintisiz devam ederse, sen ona bakarsın kendine değil. Artık o kesintisiz lütfa ulaştıysan, artık sen hep o kesintisiz lütfu vereni hatırlarsın. Başka bir şey değil. Gözünü ondan ayırmazsın.
Allah bizi onlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Vaktinizi fazlaca aldım. Önümüzdeki hafta konu başlığı. Ömer'in Allah ondan razı olsun, ihtiyar çalgıcının nazarına, varlık alemi olan istirak alemine çevirmesi. Buradan devam edeceğiz. Allah izin verirsen inşallah. El Fatiha, ma selamat. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi