mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2153. Beyitten) 26.04.2025 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 27 Nisan 2025 · 39:36

Euzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali zikr-i fâlemenlâhu, La ilâhû, Selamünaleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin, Hakkı hak bilip, hakkı haykıran, hakkı yaşayan, batıl batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin,
Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i, Kur'an ve sünnet-i seni etrafında toplanmayı nasip eylesin, Nerede Müslümanlara zulmeden, Müslümanların kanını, canını, namusunu, şerefini ayaklar altına alan var ise hepsinden de Cenab-ı Hak intikamımızı alsın. Amin. Evet, geçen hafta felsefeyle alakalı konuşmuşuz. Felsefecinin dini inkara, Yahuddin ehliyle mübahaseye kudreti yoktur.
Böyle bir şeye girişirse, Hak din onu mahveder. Onu okumuşuz. Oradan devam ediyoruz. Onun eli ayağı cansızdır. Canı ne derse ikisi de fermanına uyar. Dediğini yapar. Felsefeciler, dilleriyle cansız şeylerin hareketini, seslenmesini inkar ederlerse de, Elleriyle ayakları bunun imkanına şehadet edip durur.
Felsefeciler, normalde cansız varlıkların bir ses çıkaramayacağına, onların bir akıllarının olmadığına, O yüzden normalde cansız varlıkların bu konuda kendi başlarına bir ihtiyarlarının da olmadığını söyler. Oysa, Hz. Pir bunun normalde böyle olmadığını ispat etmek için kendi insanın üzerinden bir örnekleme yapıyor. Diyor ki, onun eli ayağı cansızdır.
Yani elinin ve ayağının kendi başına bir şey yapması, kendi kendine bir şey idrak edip de yerine getirmesi mümkün değil. Eli ve ayağı hareket ettiren insanın kendi içerisindeki canı. El bu noktada kendine münhasır, kendine ait bir aklı yok. Ama ve lakin vücuda ve akla tabi olduğundan hareket ediyor. O yüzden cansız şeylerin hareketini, seslenmesini inkar ederlerse de, Elleri, ayakları bunun imkanına şehadet edip durur der.
Oysa, İslam bu konuda insanların cansız olarak gördüğü varlıkların da, Kendilerine ait bir canının olduğunu düşünür. Ve öyle hükmeler, veyahut da mahşerle alakalı ayet-i kerimelerde, Mesela mahşerde hesap zamanında insanların kendi elleri, ayakları, dilleri, gözleri, kulakları, uzuvları yani, O kimseye şahitlik yapacak. Ama iyi noktada, ama kötü noktada. O yüzden Yasin suresi ayet 65'te, O gün onların ağızlarını mühürleriz, elleri bize konuşur, ayakları yaptıklarına şahitlik eder. Yani ağızınız mühürlendi, elleriniz ve ayaklarınız, gözleriniz, kulaklarınız bu noktada şahitlik edecek. Göz diyecek ki ben bunu bunu yaptım, dil diyecek ki ben bunu konuştum, El diyecek ki ben bunu böyle böyle yaptım, Ayak diyecek ki ben bunu böyle böyle yaptım.
Yani bizim kendi uzuvlarımız bize şahitlik edecek. Zaten bir şeye itiraz etme imkanımız olmayacak. Hayatımız tabiri caizse böyle hızla gözümüzün önünden geçiverecek. Evet biz cehennemlik izleyeceğiz, kendi kendimize hükmeteceğiz. Ve Hz. Fir, bunu böyle söylerken tabii, Hep bunu derim ya, meslebi bir tefsirdir. Hani bildiğimiz Kur'an tefsirleri gibi değildir. Ama Kur'an ve sünneti, seniyeyi kendisini ölçe ederekten bir insanın dini hayatını, aile hayatını, sosyal hayatını komple dizayn eden bir muhteşem bir tefsirdir. İşte normalde yine Hz. Fir muhakkak bu Kur'an'daki delillerden hareket ederekten insan bedenin organlarının kendiliğinden konuşacağını, hareket edeceğini söylüyor.
Tabii bu böyle sadece öldükten sonra da değil, meşhurdur ya İsa Aleyhisselam'ın havarilerinden bir tanesi gelir Hatay'a, Hatay'a, Antakya'ya gelir. Hatay'a, Antakya'ya gelince orada bir iftiraya uğrar. Yani birisinin öldürdüğüne dair. Bu sefer günün Antakya şeyi, kralı onu hapseder. Onu hapseder, bir türlü oradan onu çıkarmaz, idam edilecek birini öldürdü diye. Bu sefer bunun normalde haberini alan İsa Aleyhisselam'ın baş havarisi Antakya'ya gelir. Antakya'ya geldikten sonra o normalde nerede der öldürülen kimse? Derler ki filanca yerde. Öldürülen o kimsenin başına gider, ondan sonra o öldürülene hitap eder. Seni kim öldürdü diye. O ölen kimse günler geçmiştir üzerinden, ondan sonra o hitaba cevap verir.
Der ki beni filanca kimse filanca yerde öldürdü. Ölen kimse konuşur. O zaman normalde bu da bize gösteriyor ki, demek ki hani cansızmış gibi görünen varlığın tamamı da ne yapıyormuş, konuşabiliyormuş. O yüzden ayet-i kerimede elleri ayakları şehadet eder diyor. Normalde bu manada ağaçlar, kuşlar, taş, toprak hepsinde kendince bir lisanı vardır. Çünkü yerin de göğün de nuru Allah'tır ve yerdekiler ve göktekiler hepsi de Allah'ı tesbih ederler. Siz duyamazsınız diyor ya, hani siz duymazsınız. Onların hepsi de Allah'ı tesbih eder. O yüzden ne varsa, bir şey Allah'ı tesbih ediyorsa, bir şey Allah'ı zikrediyorsa, biz onu normalde cansız görüyoruz. O Allah elinde ise, onun bir canı var.
Canı olmamış olsaydı, o Allah'ı tesbih etmezdi, o zikretmezdi. İsra ayet 44. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ı tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, onu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. Bakın, varlık alemine sudur eden hiçbir şey yoktur ki, Cenab-ı Hakk'ı zikretmemiş olsun. Bütün her şeyin kendi lisanına göre zikri vardır. O yüzden sufiler, bütün varlığa karşı, varlığa karşı, kendilerince saygılı davranırlar. Taşa, toprağa, üzerindeki elbiseye, kullandığı ahlet edevata, bütün her şeye karşı saygılı davranırlar. Çünkü elinin altındaki her şey, gözünün gördüğü her şey Allah'ı tesbih eder, zikreder. Ama o zikir senkorozasyonunu sen anlayamazsın dediği, sen zikretmiyorsun.
Sen de iyi bir zakir olur, iyi zikredersen, o bütün her şeyin onu zikrettiğini, onu tesbih ettiğini duyarsın. Onu anlarsın da. Burada zikrullah çünkü en büyük nimetlerden birisi ve en büyük işlerden birisi. Yani bütün mükevanat, varlığa sudur etmiş olan, kün lafzına mazhar olan her şey Allah'ı zikreder. Bir de hamd ile zikreder. Zikretmeyen hiçbir şey yoktur. Zikretmeyen hiçbir şey yoktur. O zaman bir şey zikrediyorsa onun canı vardır. Bir şey zikrediyorsa, o zaman onun böyle bir kendi kendimize biz cansız gibi görme lüksüne sahip değiliz. O kendi lisanıyla, kendi haliyle, kendi derecesiyle Allah'ı zikreder. Şimdi o yüzden her şey, taşlar, dallar, ağaçlar, bitkiler, meyveler, sebzeler, içtiğin su, içtiğin çay, tabak, çanak, kullandığın her şey, elinin değdiği, değmediği, gözünün gördüğü, görmediği her şey Allah'ı zikrediyor.
Aslında sen de farkında değilsin, senin hücrelerini de zikrediyor. Senin bütün varoluş noktasında bütün hücrelerin, bütün atomların, bütün elementlerin zikrediyor. Hepsi de. Zikretmeyen hiçbir şeyin yok. Çünkü varlık tamamiyetle bir zikir senfonasının içinde. Ne tarafa bakarsan bak, her şey zikrediyor. Bundan insanoğlu, kendisi gaflete düşüyor. Aslında kendi hücreleri de zikrediyor. Bütün hücreleri zikrediyor. Bu bazen bütün vücut aynı esmayı okur. Bazen vücudun belirli organları farklı farklı esmaları okur. Farklı farklı esmaları okur. Ama normalde bunun vahde değil, birle birlemesi aynı esmaya geçmekle olur. O aynı esmayı yakaladığında vücut tamamıyla o esmayı söyler.
Bu normalde Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatıdır. O kimsenin vücudu mesela komple hu esmasını okur. Komple hu esmasını okuyunca böbreğinden yüreğine kadar, bağırsaklarından diline kadar, dilinden gözüne kadar bütün vücudu hu esması kesilir. Veya bütün vücudu hay esması kesilir. Veya bütün vücudu kahar esması kesilir. Bu o zaman öyle bir şey olur ki etrafındaki bütün eşyalar da öyle o esmanın içerisine girer. Senin etki alanına bağlı, senin maneviyatına bağlı. Sen hu esması, bütün vücudun hu esmasını okuyorsa halı, kilim, sandalye, masa, yorgan, yatak, dolap, gözünün gördüğü, görmediği her şey, kulağının duyduğu, duymadığı her şey hu esmasını çekmeye başlar.
O senkarizasyondan kendini kurtaramazsın zaten. Onu kurtarmak da istemezsin. O ayrı bir insanda manevi haz olur. Bunun gibi o sen istesen de istemesen de her şey zaten onu zikrediyor. Bakın her şey onu zikrediyor. Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri eline iki üç tane taş aldı. İki üç tane taş alınca o taşlar Allah'ı zikrediyordu. Allah'ı tesbih ediyordu. Ondan sonra Hazreti Ebu Bekir'in Efendimizin eline verdi. Hazreti Ebu Bekir Efendimizin elinde de zikrullah devam etti. Ondan sonra Hazreti Ömer Efendimizin eline verdi. Hazreti Ömer Efendimizin elinde de zikrullah devam etti. Ardından Hazreti Ömer Efendimizin eline verdi taşları. O normalde onun elinde de zikretmeye başladı.
Bunu nakleden Ebu Zer-i Gifari diyor ki benim elime verdi. Benim elimde zikrullah durdu diyor. Ben bunu böyle okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Yani Ebu Zer-i Gifari gibi bir sahabenin içeri eline normalde bir rivayette İbni Mesud'un eline veriliyor taşlar ve taşlar zikrullahı kesiyor. Ve tekrar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri taşları eline almaya başladığında tekrar zikrullah başlıyor taşların zikrullahı.
Ve taşların zikrullahını Hazreti Peygamber, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Ebu Zer-i Gifari ve diğer rivayeti de için alacağım. İbni Mesud o zikrullahı duyuyor. Bakın o zikrullahı duyuyorlar. Hepsi de duyuyor. O zaman biz cansız gibi gördüğümüz varlıkların hepsi de Cenab-ı Hakk'ı zikrediyor. Ama bunu bir felsefeciye söylersen felsefeci bunu kabul etmiyor. Aklı önde tutuyor. Aklı önde tutaraktan bu böyle aklın işi değil diyor bunu kabul etmiyor. Oysa mesela yemekler de zikrediyor. Yemekler de Cenab-ı Hakk'ı tesbih ediyor. Yemeklerin de dili var. Yine başka bir hadis-i şerifte yemekler dile gelirdi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme derdi ki beni ye veya beni yeme.
Bunlar tabii şimdi bizim İslam toplumuna bu tip hadis-i şerifler anlatılmıyor. Bunun sebebi şu hani metafizik ya bunlar. Bunlar halle alakalı, maneviyatla alakalı aklı almıyor çünkü. Yemeğin konuşmasına aklı almıyor. Suyun konuşmasına aklı almıyor. Herhangi bir bitkinin konuşmasını aklı almıyor. Aklı almayınca red ediyor. Hani mesela işte bunu zayıf hadisler, hadisçiler. Kekik dile geliyor. Diyor ki beni al ya Resulallah. Ben yetmiş derde devayımdır diyor. Bakın ben yetmiş derde devayımdır. Kekik. Şimdi bunu desen ki aklı önde tutan bir kimse. Kekik dile gelmiş. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme buyurmuş ki demiş ki beni al ya Resulallah.
Aynı şeyi ne yaptı? Davut'a yaptı taş. Davut, Callut'la savaşmaya gidiyordu. Callut'la savaşmaya giderken taşın birisi dile geldi. Dedi ki ey Davut beni al. O taşı eline aldı. Yürüyor, devam ediyor. Başka bir taş daha dile geldi. Dedi ki ey Davut beni de al. Onu da aldı. Ondan sonra bir taş daha yolda dile geldi. Dedi ki beni de al. Onu da aldı. Üç tane taş, üç tane taş Callut'u aşağı indirdi. Devasa o savaş makinesini aşağı indirdi. Taş dile geldi. Bakın taş dile geldi. Bu aslında taşın dili vardı zaten. O esnada taş beni al diyerekten Davut'a seslendi. O yüzden mesela yine meşhurdur ya Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Uhud bizi sever, biz de Uhud'u severiz dedi.
Uhud dedi, dağ sırada sırf taştan oluşma. Uhud bizi sever, biz de Uhud'u severiz dedi. Demek ki Uhud seviliyor ve Uhud da onu seviyor. Veya Hazreti Peygamber'e sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik ilan edildikten sonra da edilmezden önce de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri taşlar ona selam sana ey Muhammed derdi. Taşlar, yolda giderken Mekke'deki taşlar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine salatu selam ederdi. Ona selam verirdi. Yani biz onu, tabi muhakkak taş o ama konuşmaz zannediyoruz. Veya başka bir hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Uhud'un üzerindeyken deprem oluyor.
Deprem olunca ayağını veya bir rivayette de asasını vuruyor Uhud'un üzerine. Diyor ki, ey Uhud sakin ol. Üzerinde bir nebi, bir sıddık, iki de şehit var diyor. Deprem kesiliyor anında. Demek ki laf dinliyor. Uhud onun sözünü dinledi de ümmet onun sözünü dinlemedi. Uhud sözünü dinledi, sakin oldu, durdu. Bir de burada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizesi çıktı orta yere.
Bir sıddık, iki şehit dedi. Sıddık Hazreti Ebu Vekir Efendimiz, iki şehit dedi. Hazreti Ömer ile Hazreti Osman Efendimiz. İkisi de şehit oldu. Demek ki cansız gibi görülen varlıkların hepsinin de bir dili var. Cansız değiller. Onlar konuşuyorlar. Hazreti Pir bunu söylerken bizi manaya sevk ediyor. Bugünkü hani böyle uydurukça dil diyorum ben onu. Bizi metafiziğe götürüyor. Manaya götürüyor bizi. Yani maddenin ötesine götürüyor. Diyor ki sen etrafındaki dağı, taşı, toprağı, ağaçları, bitkileri cansız zannetme. Hani koca Yunus da diyor ya bizim, sordum sarı çiçeğe annen babam var mıdır? Çiçek bana dedi ki annen babam topraktır. Peki sen sordun mu? Kendime soruyorum bunu.
Ey Mustafa Özbağ sen sordun mu? Sordun mu sarı çiçeğe? İlahi ne kadar güzel. Herkesin dilinde. Sen sordun mu? Sorduğunda cevap aldın mı? Ama bu bize şimdi tuhaf geliyor. Bu bize yanlış geliyor. Sen bir kuşla konuştun mu? Sen bir ağaçla konuştun mu? Sen bu direkle konuştun mu? Sen etrafındaki eşyayı nasıl hor kullandın? Gömleği yırttın. Yırtarken düşündün mü? Bunun da Allah'ı zikretti diye. Gömleği attın. Attığın gömlekle ne kadar zikrullah yapmıştın. O gömlek zikrullaha aşina olmuştu. Ve o gömlek zikrullah yapmak için canhıraş atıyordu. Sen ne yaptın gömleği? Çöpe attın. Oysa sufi çöpe atmazdı onu. Sebep? Çünkü o zikrullaha aşinaydı.
O Allah'ı zikrederdi. Neden sufiler kendilerince hep böyle fazla elbise değiştirmemişler? Aynı elbiselerle zikrullaha gitmişler. Çünkü o elbiseler zikrullaha aşina. E ne dedi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri? Size ölü, yani yıkık evle, harabe evle, mamur ev arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah. Harabe ev çok güzel de olsa içinde zikrullah yapılmayan evdir. Evinizde zikrullah oluyor mu? Evinizde zikrullah olmuyorsa orası sizin villanız, sizin o beş yıldızlı eviniz, sizin böyle beş oda bir salonunuz harabe. Senin evinde zikrullah yapılmıyorsa, senin evine zikir ehli girmiyorsa, senin evinde zikrullah yok ise harabe senin evin.
İstediği kadar mamur olsun senin evin. Ama senin evin eski evinde zikrullah oldu. Orası mamurdur diyor. Zikrullah bu kadar kıymetli. Aranızda ölüyle diri aranızındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah. Allah'ı zikreden diridir, Allah'ı zikretmeyen ölüdür. Ölü, Allah'ı zikretmeyen insanlar ölü hükmünde. Onlar öldüklerinde dirilecekler. Öldüklerinde uyanacaklar. Öldüklerinde kendilerine gelecekler. Gel sen o son nefesi vermezden önce Allah'ı zikret. Allah'ın zikriyle tanış. Ve o bütün kainatın zikrullahına sen de katıl. O büyük zikrullah sen fınısına sen de katıl. Sen de o zikri yap. Kalk seherlerde Allah'ı zikret. Gündüz zikret.
İşine giderken zikret. Otururken zikret. Yemek yaparken zikret. Ütü yaparken zikret. Dedikodu yapacağına zikret. Telefonda oraya buraya bakacağınıza zikret. Orada burada dolaşacağınıza zikret. Allah'ı zikret. Allah'ın zikrinin dışında yaptığın her şey gaflet. Heva heves. Bir kimse de zikrullah oturmuyorsa o kurtuluşa ermedi. Her an için ayağa kayabilir o kimsenin. O kimse zikirle hemhal olacak. O kimse çünkü o müminleri tarif ederken Cenab-ı Hak. Onlar ayaktayken otururken yanlarınızın üzerine dururken Allah'ı zikrederler. Namazları kıldıktan hemen sonra diyor ayeti kerimede. Ayakta zikrettin mi? Zikrettin mi ayakta? Sen yürürken zikrettin mi?
Otururken zikrettin mi? Yatarken zikrettin mi? Ancak o zaman sen Allah'ı zikretmiş sayıldın. Bu ümmeti Muhammed'i zikirden de uzaklaştırdılar. Ne o hucu mu olacaksın? Ben yeni derviş olduğumda herkesin sözü oydu. Aa hucu olmuş o. Evet hucu oldum. Allah'ı zikrettim. Evet. Ne diyorlarsa desinler. Allah'ı zikret canım kardeşim. Kurtuluşun zikrullah'ta. Ölürken dilin zikrullah ile ıslak olsun diyor hadis-i şerifte. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem sahabesine. Sahabesine söylüyor bunu. Diyor ki bana bir şey söyle. Bana bir nasihatte bulun. Kurtuluşa ereyim onunla diyor. Sahabe kurtuluş için çırpınıyor. Bizim gibi kat alacağım, yat alacağım, elbise alacağım.
Şunu şöyle yapacağım, bunu böyle yapacağım diye çırpınmıyor. Son nefesi için çırpınıyor. Kurtuluşu için çırpınıyor. Soruyor Hazreti Peygamber'e sallallahu aleyhi ve selleme. Bana öyle bir şey söyle. Ben onunla kurtulayım. Diyor ki, dilin ölürken zikrullah ile ıslak olsun. Ama bu Ümmet-i Muhammed'e, bu insanlara tarikat düşmanlığı, veli düşmanlığı, şeyh düşmanlığı, tasavvuf düşmanlığını içimize yerleştirdiler. Bir tane kaydır-ı kupak bir adam çıktı, onun üzerinden bütün ehli tarikata saldırdılar. Dertleri ehli tarikat değil, dertleri İslam. Ne yazık ki, ne yazık ki Müslümanım diyenler de saldırıyor. Ne yazık ki ehli tarikatım, ehli cemaatım diyenler de saldırıyor. Birisi çıkıyor, diyor ki, yani Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri dedi ki, o zaman tarikat zamanı değil.
İyi, okudun mu Mektubat 29. Mektup 9. Kısım 8. Telvi'yi? Okumadın, hatta okutmadınız da, hatta mektubatın içinden kaldırdınız onu. Bunun zamanı değil dediniz. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kitabına ihanet ettiniz. Yoluna ihanet ettiniz. Bu şuna benziyor, bu hadis-i şerif şimdi söylenmez. Allah Resulü söylemiş, bu hadis şimdi söylenmez. İhanet ettiler. Hazreti Peygamber'e de ihanet ettiler. Kur'an'a da ihanet ettiler. Din adına ihanet ediyorlar. Şimdi cihad ayetleri konuşulmaz. Din adına, dindarlar dine ihanet ediyor. Kur'an'a ihanet ediyor. Herhangi bir ayet-i kerimenin bu zamanda uygulanmayacağını söyleyen bir kimse, küfür ehlidir, kafirdir. O İslam dünyasına ihanet ediyor.
Satılmış, şerefsiz, kanı bozun, teke. İnsanlar da onu dinliyorlar. Değil. Bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerif bu zamanda söylenmez. Diyen kimse, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme ihanet ediyor. O dinine ihanet ediyor. Sana mı düştü bu hadis-i şerifin hangi zamanda söylenip söylenmeyeceği? Aynı şey. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin 29. Mektup 9. Mektup 9. Kızım 8. Telvi. Tasavvuf, tarikat, hakikat namlar altında öyle nurani, öyle şirin bir yol vardır ki denizler mürekkep olsa, bütün ormanlar kalem olsa o deryadan bir damlayı yazamaz diyor. Okuyun. Bunu söylediğimde önce Risaleciler karşı geliyor. Orada diyor çünkü, bir kimse diyor adi, samimi bir derviş olsa, sisile-i meşaiye duyduğu muhabbet cihetiyle zındıkanın karşısında asla diyor imanını yok etmez, imanı gitmez.
Ama diyor bir kimse mütefennin alim olsa, bugünkü zındıkanın karşısında imanını koruması müşkülleşmiştir diyor. Buyurun. Zikrullah var çünkü. O kimse zikirle dirilecek. Kalbin zikirle dirilecek. Kalbin zikirle temizlenecek. Zikrin yoksa insan değilsin. Zikrin yoksa insan değilsin. Sebep her an için sapkınlığa düşebilirsin. Her an için, her an için hayvanda daha aşağı bir mahluk olursun. Sebep çünkü sen zikrullaha sırtını döndün, zikrullahu unuttun, zikrin yok. Zikrin yoksa sen insan bile değilsin. Görüntün insansın. Evet, çok net konuşuyorum. Çok net. Bir kimse zikrullaha sırtını döndüyse Allah'a sırtını dönmüştür.
Hayvandan aşağı mahluktur. Bir kimse zikrullah yapmıyorsa, zikrullah yapmıyorsa, Allah'ı zikretmiyorsa, hayvandan da aşağı mahluktur o. Bunları konuşmak için cesaret lazım. Mümin cesaretlidir. Mümin hakkı ve hakikati her platformda haykırır. Başı uğruna haykırır. Evet, çünkü sen hala da elindeki yiyeceğin zikrullahını duymadıysan, kendini sorgula. Sen kullandığın eşyanın zikrullahını duymadıysan, kendini sorgula. Kendi hücrelerinin zikrini duymadıysan, kendini sorgula. Yürürken taşların zikrini, duvarların zikrini, ağaçların zikrini, kuşların zikrini duymuyorsan, kendini sorgula.
Canım kardeşlerim, bunlar uzak şeyler değil. Kendinizi Allah'a teslim edin. Kendinizi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine teslim edin. Sünnet-i seniyeye tabi olun. Gidecek olduğunuz tek yol var. Kur'an ve sünnet. Hazreti Muhammed Mustafa'nın sünnet-i seniyyesi. Onun mucizelerini, onun mucizelerini tekrar tekrar okuyun. Yaşamış olduğu halleri, yaşamış olduğu hayatı okuyun. Deyin ki bu neden bizde yok. Gitti mezarın başına, mezarın başına. Dedi ki bu kardeşleriniz kabir azabı çekiyor. Şimdi profesörüm diyen kimseler kabir azabını inkar ediyor. Bakın Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gitti. Yanında birçok sahabe var. Dedi ki bu kardeşleriniz kabir azabı çekiyor.
Birisi dedi ayakta bevletmekten dolayı. Birisi laf getirip götürmekten dolayı. Laf getirip götürenler. Dillerine sahip olmayanlar. Olur olmaz konuşanlar. Bir başkasının sözünü bir başkasına götürenler. Duyduğunu bir başkasına aktarmanı yalan olarak değil. Yalan olarak yeter denilen hadis-i şerifi es geçip duyduğunu bir başkasına aktaranlar. Allah'a nasıl hesap verecek? Kabir azabı var. Kabir azabı var. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kabre vakıf idi. Hepsinin başına birer tane hurma dalı dikti. Hepsinin başına üç tane mezarın başına üç tane hurma dalı dikti. Dedi ki bunlar rüzgar estikçe Haya Esmasını okuyacak. Ve bunların dedi kabir azabını hafifleyecek.
Bizim mezarlıklarımız o yüzden kara selvilerle doludur. Neden kara selvi hiçbir zaman yeşil yaprağını yok etmez? Mezarlıklarınızı kara selvilerle donatın. Bunu da terk etti Ümmet-i Muhammed. Gidin mezarların başına kara selvi dikin. Gidin annenizin babanızın mezarının başına kara selvi dikin. O aidiyet kesmedin. Ve annenizin babanızın veya yakınlarınızın o vefat eden kimsenin başında o selvi estikçe hadis var çünkü. Kabirdekinin kabir azabı hafifleyecek. E gidiyorsunuz şimdi. Gidin mesela işte İmam Birgivi Hazretleri'nin başında kocaman bir kara selvi var. Dört beş kişi toparlansa ancak bir onu sarar. Evet. Çünkü o eskiler bunları önemserlerdi.
Her şey Allah'ı zikreder. Her şey. E bunu felsefeciler kabul etmiyor. İslam dünyasındaki bir kısım insanlar bunu kabul etmiyor. Allah'ı zikretmeyen hiçbir zerre yoktur. Allah bizi zikredenlerden eylesin. Amin. O yüzden mahşerde de vücudunuz dillenecek. Bütün azalarınız dillenecek. Rabbim o mahşer yerinde bütün ümmeti Muhammed'i muhafaza eylesin, korusun. Amin. Cümlemizi orada uzuvlarımızın aleyhimize şahitlik etmesinden korusun. Amin. Af olmuş olarak huzuruna alsın bizleri. Amin. Af olmuş olarak alsın ki o Hz. Muhammed Mustafa'nın ve diğer peygamberlerinin önünde bizi Cenab-ı Hak utandırmasın. Amin. O yüzden insanların kemiklerine varıncaya kadar, tüylerine varıncaya kadar mahşer yerinde konuşacak hepsi de.
Bunu kabul etmeyebilir aklı evveller. Ama bu hadislerle sabittir. Rabbim bizleri muhafaza eylesin inşallah. Konu başlığı. Peygamber aleyhisselamın mucizesi. Ebu Cehil aleyhillanenin elinde taş parçalarının dile gelerek, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin doğruluğuna şehadet etmeleri. Ebu Cehil'in elinde taş parçaları vardı. Dedi ki, ey Ahmet şu avucumda ne saklı? Çabuk söyle. Madem ki göklerin sırrına vakıfsın, peygambersen avucumda ne saklı? Peygamber onlar nedir ben mi söyleyeyim? Yoksa onlar mı doğru olduğumuzu söylesin, bizi tasdik etsinler. Hangisini istersin dedi.
Ebu Cehil, bu ikincisi daha garip deyince, Peygamber dedi ki, evet Allah ondan daha ilerisine de kadirdir. Dedi. Derhal Ebu Cehil'in avucundaki taşların her biri şahadet getirmeye başladı. İbadete layık hiçbir şey yoktur, ancak tek Allah'a tapılır dedi ve Muhammed Allah'ın elçisidir. İncisini deldi. Ebu Cehil taşlardan bu sözü işitince, hiddetle taşları yere vurdu. Tabi hiddetle yere vurmakla kalmadı. Dedi ki sen tam bir büyücüsün. Orada bırakmadı. Sen dedi bir büyücüsün. İşte Hazreti Pir, bu örneği, bu hadis-i şerifi buraya alaraktan, bir, hem cansız gibi görünen taşların Allah'ı zikrettiğini, cansız gibi görünen taşların Hazreti Muhammed Mustafa'nın peygamberliğini kabul ettiğini, cansız gibi görünen taşların Allah'a ibadet ettiğini gösterdi.
Ve taşlar kendiliğinden, o Hazreti Peygamber, o elindekiler benim kim olduğunu söylesin deyince, Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu dedi taşlar. Öyle deyince Ebu Cehil attı taşlar elinden. Çünkü Ebu Cehil şuna inanmıyordu. Allah'ın varlığına, birliğine ve aynı zamanda Muhammed-i Mustafa'nın peygamberliğine iman etmiyordu. Şimdi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin mucizelerini inkar edenlerle, Ebu Cehil'in arasında bir fark yok. O gün için Ebu Cehil o mucizeyi inkar ediyordu, sen büyücüsün diyordu. Bugün de Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın mucizelerini inkar ediyorlar.
Ve demek ki hadis-i şerifle sabit oldu ki, cansızmış gibi görünen varlıkları da Cenab-ı Hakk'ı zikrediyor. Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın peygamberliğini tasdik ediyor. Ve bu taşların konuşması, bu konuda çok rivayet var. Taşların konuşmasıyla alakalı. O yüzden mesela bütün bu noktada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin peygamberliğini bütün bizim canlı veya cansız olarak nitelendirdiğimiz bütün varlık onun peygamberliğini ilan etmiş oldu.
Rabbim bizleri o peygambere hayırlı bir ümmet eylesin. Bizleri zikir ehli eylesin. Her daim kendisini zikreden kullarından eylesin. Günahlarımızı, kusurlarımızı af-ı mağfiret eylesin. Yolumuzu, istikametimizi Kur'an ve sünnet noktasında daim eylesin. Önümüzdeki hafta Allah sağlık, afiyet, nefes verirse inşallah çalgıcı hikayesinin sonu ve Emir el-Mümini'nin Ömer'in Allah ondan razı olsun kendisine hatifin söylediğini alıp ulaştırması.
Bu konu başlığından inşallah devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi