mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2130. Beyitten) 15.02.2025 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 15 Şubat 2025 · 1:19:22

Euzübillahimineşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftâle zikrfâre mennevû, La ilâhî, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı, hak batılı batıl bilenlerden eylesin, Hakkı hak bilip, hak yolunda mücadele eden ve hakkı konuşan, batıl batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin,
Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, Müslümanlara haksızlık ve hukuksuzluk içerisinde inim inim inletiliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinin intikamını alsın, Müslümanların kanını, şerefini, haysiyetini, namusunu, topraklarını çiğnemeye çalışan zalimlere Cenab-ı Hak fırsat vermesin, Siyonist İsrail'i dağıtsın, yerle bir etsin, destekçilerini dağıtsın, yerle bir etsin, Doğu Türkistan'daki Müslümanlara özgürlük nasip eylesin, Müslümanlara zulmedenleri Cenab-ı Hak elinden güçlerini alsın, hepsini de dağıtsın, Eşmey, geçen hafta sebatıyla dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutlu ise böyle değildir,
Yani istitlale değer vermez. Burayı okumuştuk. Buradan devam ediyoruz. Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayığı sopadır, sopa. Malum caddelerde, sokaklarda gözleri görmeyen insanları görürsünüz. Bu insanların ya elinden birisi tutar, bir taraftan bir tarafa giderken onlara yardımcı olur ya da mesela işte körün elinde bir değnek derler ya da ellerinde bir değnek vardır.
O değnekle kendilerine yol ararlar. Tabiri caizse böyle yola vura vura, önünde engel var mı yok mu diyerekten öyle yürürler. O yüzden onlar hani bir kör kimse düşmemek için, hele yol çakıldıysa, taştıysa, engebeliyse orada düşmemek için bir kör için o değnek çok önemlidir. Eğer elinden değneği alırsanız o kimse yol yürüyemez. Değnek onun için ayak hükmünde, değnek onun için göz hükmünde. Hatta kulakları duymuyorsa değnek onun için kulak hükmündedir. O yüzden kör bir kimsenin yolda yürüyebilmesi için muhakkak onun bir dayanağı, bir desteği, bir gören kimseye ihtiyaç vardır. O yüzden o normal söz konusu olan din ise, din yolunda yürümesi için de bir kimseye böyle dayanak, delil lazımdır.
Bu akılperestler kendilerince kendi akıllarını bir dayanak, bir delil olarak koyarlar. Yani o kimsenin ayet aklına uymalı. Aklına uymazsa atar aklı önde tutuyorlar yani. Hani adam ayetleri akılla yorumlayacağım diye uğraşıyor. Veya ne diyorlar bize çok tatlı geliyor değil mi bu sözler? Allah sana akıl verdi. Bu hadis-i şerife bak, senin aklına uygunsa bu hadis-i şerifi al. Yani onun aklına uygunsa hadis-i şerifi ölçü olarak alacak. Veyahut da o ayet-i kerime onun aklına uymadı. Allah'ım böyle ayetim olurmuş dedi, attı kendini. O yüzden bu akılperestler kendi mantıklarını, kendi akıllarını üstün tuttukları için kalbi akılları da çalışmadığından, basiretleri de açılmadığından, zahiri delil ve dayanaklara bağlı kalırlar.
O yüzden aklın kabul etmediği, aklın kabul etmediği herhangi bir şeyi reddederler. Biz bunu, İslam dünyası da bunu batıdan taklit ederekten aldı. Yani o batılı materyalistler akla uyacak. Ama öbür taraftan bir Darwin teorisi geliştirdiler. Bu akla uyup uymadığı önemli değil. Nasıl olsa Darwin teorisinin arkasında bütün dinleri inkar var. Çünkü bütün dinler insanın Adem'den geldiğini söylüyor. O zaman Darwin teorisini ortaya koyalım, akıllı mı, akılsız mı, bakmayalım dinleri inkar ettiği için onu dayatalım. Ve bütün dünyaya Darwin teorisinin, teori adı üzerine, teori sanki delillenmişmiş gibi, sanki o teoriden çıkmış kesin bir hükümmüş gibi dayattılar.
Biz yıllardır çocuklarımıza Darwin teorisi okuttuk. Yani teori ama olsun varsın, ya biz Adem'den geldiğimizde inanıyoruz. Yok hayır, maymundan geldiğine inanacaksın. Ya Adem'den geldiğine inanınca ne oluyor? E teoriye karşı çıkıyorsun. Bir de Adem'den geldiğine inanmak dini bir mesele. Dini. Dini olunca akıl bunu kabullenmesi mümkün değil. O zaman reddedeceğiz. Teoriyi akıl kabul edecek. Ama inancı akıl kabul etmeyecek. O yüzden o akılperestler de bu hayatlarını yaşarlarken hayat yollarında önlerine çıkan bütün engelleri, bütün dünyevi sıkıntıları, hayatın ufak tefek sıkıntılarını, imtihanları, hatta belki de manevi engelleri aşmak için zahiri dayanak ararlar hep.
Ama gerçek manevi bir yolculuğa çıkan bir kimse yalnızca zahiri akıl ve mantığa bakmaz. Yani eski dilde istilale dayalı değildir. O yüzden o kalp gözüyle, basiret gözüyle yol ara. Din bunun her ikisine de ehemmiyet verir. Biz akla karşı değiliz. Aklın ilahlaştırılmasına karşıyız. Ama bunun yanında din ilahi olma özelliği, aklın kabul etmediği harikulade mucizevi şeyler olur ki, akıl onu kabul etmez. Akıl orada. O yüzden dine itaat eder. Aklının üstündedir çünkü. Aklının üstünde olduğu için onu kabul eder.
Melek akıl üstü bir şeydir. Kader akıl üstü bir şeydir. İbrahim'i ateşin yakmaması akıl üstü bir şeydir. Balığın karnında kırk gün yaşamak akıl üstü bir şeydir. Ya nasıl balığın karnında yaşar? Bugün haber vardı. Botuyla beraber balina bir kimseyi yutmuş. Botuyla beraber. Sadece şahıs değil. Botla beraber yutmuş. Hoşuna gitmemiş. Dudağının kenarından tükürmüş atmış. Yani şimdi bunu gördüğünde hemen senin aklına gelecek olan şey Yunus Aleyhisselam gelsin. Balığın karnında kırk gün yaşadı. E tamam işte aynı. Ve normalde kırk gün yaşadığı balık içinde yaşadı. Biz buna iman ediyoruz. Akıl üstü bir şey.
Bakın akıl üstü. Ama bunu akılperest. Bunu normalde değiştireceğim diye uğraşıyor. Allah muhafaza eylesin. Askerin yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir? Gören padişah. Askerin yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan binici kimdir? Gören padişah. Şimdi bir asker düşünün savaşta. Asker o esnada mesela eski komutanlar savaşı idare edecek olanlar savaş meydanının en yüksek yerine otağını kurarlar. Sebep savaş meydanını görecek çünkü komplesini. Bu Orta Asya'dan itibaren Türklerin genel savaş stratejisidir. Savaşın komutanı, kumandanı veyahut da savaşı idare eden Hakan o otağını en yüksek yere kurar.
En yüksek yere kuraraktan bütün savaş meydanını izler. Düşman saldırıları nereden geliyor? Ona göre sevk ve idare eder. O zaman gören padişah orduyu dizayn eder. Gören padişah. Eğer padişah görmüyorsa o zaman çok özür dilerim ama kör dövüşü olur. O zaman orduyu sevk ve idare edemez ve yenilir. Düşmanın nereden geldiğini bilmezse, düşmanın nasıl bir tezgah kurduğunu, nasıl bir oyun içerisinde olduğunu görmezse, o padişahın mağlubiyeti mutlaktır.
O askerin mağlubiyeti mutlaktır. Öyle olunca, yani din ehlinin, burada din ehli, o zaman biz kendimizce onu yorumlayacağız, sufiler. Yani sufilerin başarısı dışsal disiplinden ziyade, onların üstadlarının öğrettiği kalbi disiplinle mümkündür. O yüzden o hem dış disiplinini hem kalp disiplinini o kimse sağlamalı ki sağlayınca da o muharebeden galip çıkmalı.
Kime karşı muharebe? İçeride nefis ve şeytana karşı, dışarıda kafirlere, münafıklara karşı. Bu muharebe, o zaman o kimse savaş meydanında sufi, savaş meydanındaysa o gören padişaha intisap edecek. Onun emirlerini yerine getirecek. Sen bilmezsin, ben bilirim demeyecek. O bu manada itaat edecek. Sana beş bin tevhid çek dedilerse, sen beş bin tevhidi çekeceksin. Sana ne zaman dedilerse, sen o zaman çekeceksin. Sana sen bu dersi çekeceksin dedilerse, sen o dersi çekeceksin. Kendi kafana uymayacaksın, kendi aklına uymayacaksın. Çünkü hakikati gören sana bir manevi göz lazım. O hakikati gören manevi gözü buldun, ona itaat lazım, ona teslimiyet lazım.
Yok, sen hem manevi gözü buldun ama itaat etmiyorsan, o zaman yine sen yenilmeye mahkumsun. O zaman sen yenilmemen için, yenilmemen için muhakkak o manevi göze intisap edeceksin. Ve o manevi göze intisap edeceksin ki, sen de bir manevi asker olasın. Yok, sen o manevi göze intisap etmiyorsan, sen görüntüde, ordudasın, evet. Ama sen iyi bir asker değilsin. Sen disiplinsiz bir askersin. Sen serkeş bir askersin. E ne olacak? Seni muhakkak disiplin edilmen lazım, muhakkak terbiye edilmen lazım. O yüzden, sufilik yolunda gören padişah, herkesin kendi üstadıdır ve o üstada ne yapacak? Tabi olup, ilahi aşkın tecelliyatlarına mazhar olacak.
O ilahi yolda yürüyecek, koşacak, orada terbiye olacak. Allah bizi onlardan eylesin. Her ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir. Ama yine gözlükler sayesinde, dünyada gözlükler ve padişahlar olmasaydı, bütün körler ölürlerdi. Evet, körün elinde bir değnek var. O körün elindeki değneği yapan, gören birisi var. Körün elinde bir asa var. O asayı yapan, gören bir kimse. Kör kendi kendine o asayı yapması mümkün değil. Ya, gören bir kimse asayı yaptı, onu eline verdi. Gören bir kimse o değneği, işte kırılmasın, hem hafif olsun diye gitti ormandan, işte güzel bir değnek buldu, ona yaptı.
Hatta tehlikelerden korunması için, belki de ona biraz daha sert ağaçtan yaptı. Hatta biraz daha tehlikelerden korunması için değneğin ucuna sivri metal koydu. Dedi ki, bu daha da kendisini korur, muhafaza eder, kendisini savunur dedi. Bunu kim yaptı? Bunu gören bir kimse yaptı. Şimdi, aklını, mantığını ilahlaştıranın önüne delilleri de yine dini olarak kim koydu? Gören birisi koydu. Kör değil. O fıkıhçılar, gören insanlar. Yani sen kalktın şimdi, taharetlenmesini bilmiyorsun, mezhepler lazım değil deyip atıyor kenara. İmam-ı Azam'ı, İmam-ı Şafii, İmam-ı Maliki, İmam-ı Hanbele'yi attı kenara. 10 sayfa kitap okudu ilahiyatta, 20 sayfa kitap okudu. Arkadaş bütün mezheplere karşı çıkıyor.
Hani, çok o, biliyor ya o. Veyahut da gitti orada, internetten iki araştırma yaptı. Mezhepleri, tarikatları, hadis-i şerifleri reddetti, çıktı. Aa, birden o ne oldu? O kimse kendini bir şey zannetti. Halbuki, veyahut da iki kitap okudu, kendini, zamanın göreni gördü. Ya senin okuduğun kitaplar bir başka görenin. Sen kendi gördüğünü söylesene. Yok, hayır. Hem taklit etti, taklit ettiğinin, ettiğin noktalarda kendini padişah zannetti. Ya sen bir başkasının kitabından okuyup da neden padişahlık ilan ediyorsun? Senin padişahlık ilan etmen için senin bir şeyler yapman lazım. Sen İmam-ı Azam'la kendini eş derdi tutuyorsun. Ya hadi bakalım bir İmam-ı Azam ol.
Kolay mı? Dört yaşında hafızdı. Sen nereden, hangi küstahlıktan öğrendin bunu İmam-ı Azam'la eş değerdeyim diyorsun? Veyahut da iki hal gördü, Geylan Hazretlerinden yukarılarda dolaşıyor arkadaş. Dervişlerde de var bu hal. Veyahut da üç beş kişi etrafında toplanıyor. Bir bakıyorsun adam zamanın kavusu olmuş çıkmış. Tabii. Beş on tane derviş iki şak şak ediyor onu. Bir bakıyorsun ki oho şeyhi de geçmiş. Ben şeyh olsam diyemeye başlamış. Ya hoş geldin ya. Senin eline o değneği veren bir gören. Bir gören seni zakir etti. Bir gören seni çavuş etti. Bir gören seni nakip etti. Bir gören sana vazife verdi.
Sen nereden kendinde o süsü buldun şimdi hemen? Ne oldu? İlk hançerini ona görevi tevdi edene uzattı. O görene uzattı. Allah muhafaza eylesin. Ve o hani kendince kendini bir şey zannedenler bir şey zannettirecek. İlmi de görenlerden aldı. Zahirse zahir ulemanın piri olan fıkıhsa fıkıhçılardan, kelamsa, kelamcılardan, akaysa, akayitçilerden kendi kendine öğrenmedin ya. O görenlerin kitaplarını okudun. Eee? E şimdi o zaman sen kalkıp da onların sayesinde onları aldığın halde neden sen kendi kendine bir süs veriyorsun? Yok, eğer o körlerin eline değnekleri veren, görenler olmasaydı bütün körler helak olurdu.
Ve dışarı çıkamazlardı. İçeride dursaların olacak aç kalırlardı. İçeride kalsan olacak aç kalacaktır. Yemek pişirebilecek mi? Hayır. Oysa evin içerisinde bulgur da var, yağ da var, su da var, tuz da var. Her şey var. Görmüyor gözü. Gözü görmeyince ne kadar bulgura, ne kadar yağ koydu, ne kadar su koydu, ne kadar salça koydu. Biliyor mu, görüyor mu? Görmüyor. Aç kalırdı. Ben annemden biliyorum. Şeker hastasından dolayı uzun müddet, on yıldan fazla gözleri hiç görmedi. Üç sefer ameliyat ettirdim ben. Görmüyor kadının gözü. Kaşıyı eline veriyorsun, tabağı da eline veriyorsun, ondan sonra üstüne başına döküyor kadını. Ağzına götürecek.
Ama kaşıyı ters mi tuttu, yüz mü tuttu bilmiyor. Tabakta ne kadar ne kaldı, ne kalmadı görmüyor. Bu sefer yanına muhakkak bir yardımcı koyduk. O gidiyor onu, o içiriyor. O tuvalete götürüyor. O taharetlendiriyor. Görmüyor. Bildiğiniz görmüyor. Görmesi sıfır. Hatta bir son ameliyatta dedi, bir ışık göreyim dedi. Bir ışık göreyim dedi ya. Bir ışık göreyim, kurban keseceğim dedi. Ya bir insan bir ışık süzmesini gördü diye sevinir mi? Ben ameliyat ettirdim onu dedim. Tamam anne, inşallah dedim. Hani Cenab-ı Hak dedim, göstersin sana. Ya bir şey diyemiyorsun. Yani gözlerin açılmayacak diyemiyorsun. Şeker hastaları, kendinize dikkat edin.
Başta ben. Evet. Yani göz, böbrek gidiyor. Bak orada oturuyor. Kaç tane parmak gitti? İki tane parmak gitti. Şekerden. Böyle bir rahatsızlık. Kanser. Yani normalde en uzunu yaşatır. İnsanı iki yıl, iki buçuk yıl. Bizim acog'da iki yıl yaşamadı bile. Şeker hastası, kanser. Bildiğiniz tedavisi yok. Kanser. Ben kanser diyorum şeker hastalığına. Yok. Ne oluyor? Bir müddet sonra işte kimisinin gözüne vuruyor. Kiminin ayağına vuruyor. Kiminin böbreklerine vuruyor. Kadın bir ışık görebilmek için. Ya ışık göreyim yeter Mustafa dedi bana.
Ameliyat oldu. Açtılar ameliyat şeylerini. Ege Üniversitesi'nde bir de profesörler yaptı ameliyatı. Açtılar. Ondan sonra ışık gördü. Ne sevindi kadın, ne sevindi ışık gördüm diye. Dedim beni görüyor musun? Bir karaltı gibi görüyorum dedi. Karaltı. Karaltı gibi görüyorum dedi. Ne böyle sevindi karaltı gibi görüyorum deyince. Şimdi işte görmeyen bir kimse için görmek bu kadar önemli ama görmeyen bir kimsenin yanına muhakkak gören lazım. Ve muhakkak onun eline bir değnek lazım. Eğer değnek olmazsa o yine yol yürüyemez. Sufiler içinde, sufiler içinde gören üstad lazım.
Eğer gören üstad yok ise o da yol yürüyemez. O zaman işin içerisinde bir de hani manevi körlük var ya, bu işin zahiri körlüğünden anlatıyoruz. Bir de işin manevi körlüğü var. E manevi körse bir kimse ona gören bir üstad lazım. E bu dünyada kör ise ötede de kör olarak halk olacak. Yani Rabbisini tanımayacak.
Çünkü İsra, Ahiyet 72, bu dünyada manen kör olan ahirette de kördür. Hatta daha da sapıktır. Hatta daha da sapıktır. E bu dünyada körsün. Sen normalde yaşamış olduğun dinin maneviyatından uzaksın. E hiç olmazsa bir görenin yanına git. Ona boyun büyük, ona diz çök. De ki ya ben bir görene tabiyim de. Nefsine uyma. E sen kör bir şekilde kendine yol aramaya çalışıyorsun. E yol bulamazsın. Hatta daha da sapık olur çıkarsın. Kör olanlar, bakın ayet-i kerimede hatta daha da sapıktır diyor. Kör olanlar sapkınlıklarını arttırırlar. Kör olan bir kimse her an için sapkınlığa düşmeye ihtimali çok büyüktür. O yüzden Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri der ki hani adi, samimi bir ehli tarikat bugünkü diyor mütefennin bir alimden daha fazla imanını korur.
Sebep, çünkü o üstadı, üstadı, üstadın üstadı, üstadın üstadı onlara tabidir. O bir görene tabi. E şimdi görene tabi değilse, o zaman o kimse nasıl bu dünyada dinini tam bir şekilde yaşayabilecek, doğruyu, eğriyi ayırt edebilecek, iyiyi, kötüyü ayırt edebilecek. Bu çok zor bir şey. E o zaman öyle olunca normalde bu tip kör insanlar manevi de kör olduklarından dolayı varlık alemine bakıp varlık aleminde Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarını görüp gözlerini açma noktasında da değiller. Onlar çünkü kör, o sıfatsal tecelliyatı da görmüyor. E manevi olarak da elinde bir delil yok.
Öyle olunca sapıttıkça sapıtıyorlar. Allah muhafaza eylesin. Ve bakıyorsunuz gerçekten tam ahir zaman, içler acısı bir durum. İnsanlar bilen timselere de ihtiyaç duymuyorlar. Bu şuna benziyor, hatta bazen derslerde diyorum ya, işte arabam bozuldu kendi kendine mi tamir ediyorsun? Hayır, kime gidiyorsun? Araba tamircisine. Birisi gitti, arabayı çarptı. Arabayı çarpınca kaportasını kendisi mi yapıyor? Yok, gidiyor Lütfü Usta'nın yanına. Çaresi yok. Diyor ki çarptım ben, iyi. Lütfü Usta onun neyi değişecekse değiştiriyor. Tamir ediyor, düzeltiyor, çekişliyor, dövüyor onu. Dövüyor bir güzel. Ondan sonra zımparalıyor, cilalıyor. Sonra boyuyor onu bir güzel.
Adam diyor ki ya tamam, güzel oldu diyor. Dervişlik de aynı. Sen acemisin, gidiyorsun çarpıyorsun bir tarafa. Ondan sonra kendi kendimi tamir edeceğim diyor Reşim. Edemezsin. Yolda kalırsın. Eee sen gören bir kimseye gideceksin. Ona intisap edeceksin, ona bağlanacaksın. Allah muhafaza eylesin. Ve etrafındaki sıfatsal tecelliyatları görmek için kalbini çalıştıracaksın.
Kalbin çalışacak. Yoksa hep şüphe ve zan altında kalacaksın. Allah muhafaza eylesin. Körlerin elinden ne ekmek gelir ne biçmek. Ne alışveriş gelir ne de kar ve kazanç. Yani hakikati görmeyen, hatta görmediğinin farkına varmayan. Manevi olarak basiresiz, ilahi nurun tecellilerinden mahrum olan insanlar gerçek manada biyişe yaramazlar.
Ve maddi manevi üretmek, çalışmak, doğru yolu bulmak, hem dünyevi hem uhrevi anlamda başarı ve kar elde etmek onlar için mümkün değildir. Neden? Kör çünkü. Adam mesela ticarette kör olursa ticarette başarılı olamaz. Ticarette kör, zanaatte kör, ziraatte kör, eğitimde kör, sufilikte kör, aile yönetmekte kör, çocuk eğitmekte kör.
Bir kimse körse onun bir şey üretmesi mümkün değil. E maneviyatta da kör ise o kimsenin dervişlere verebileceği bir şey de yok. Bir de körlüğünün de farkında değil. Ya da farkında küfr-i inadiyle ben kör değilim diyor. Ya körsün ama o diyor ki ben kör değilim. Bu sefer baktığınız zaman insanlar yaptıkları işte körler, yaptığı işte kör bilmiyor.
Bilmediğini de bilmiyor. Veyahut da kör ya kendi başarısızlığını da görmüyor. Kör ya kendi liyakatsızlığını da görmüyor. Kör ya olmadan oldum zannediyor. Her alanda var bu. Her alanda var. Bu körlük o kadar büyük bir fitnedir ki. Bu körlük o kadar büyük bir sıkıntıdır ki. Körlüğünü bilse o kimse bir görene tabi olacak. Gidecek diyecek ya ben bunu bilmiyorum. Bana öğret. Gidecek teslim olacak. Ama körlüğünün de farkında değil. Küfr-i inadi bir noktada kendisini hala da gören olarak biliyor. Bir bakıyorsunuz, herkesten fazla biliyor o. Dervişlerde de var öyle.
Bir şey anlatacak oluyorsun, bakıyorsun. Ben biliyorum onu diye. Ha iyi biliyorsan devam et. Ya sen ne biliyorsun? Kaç geceni sabah ettin sen? Ne çile çektin? Ne gördün? Ne sıkıntı yaşadın? Ne yaptın? Sen nereden bildiğini iddia ediyorsun? Bu küstahlığı kimden öğrendin? Bilmediğini de bilmiyor. Bakın kenara çekilin, etrafınızı izleyin. Sanatkarlar, zanaatkarlar, ticaret yapanlar. Evet, adam belli bir işte, belli bir seviyeye gelmiş, belli bir şeye gelmiş, tecrübeye gelmiş. Almışım bir eleman, o senden fazla biliyor. Dinliyorum ben.
Oho! Ben diyorum üç sefer battım. Kaç sefer battın, susuyor. Veyahut da diyorsun birisine, ticaretten bunu böyle böyle yapman daha iyidir. Oho! Senden fazla biliyor adam. Dünyayı senden fazla iyi okuyor. Geleceği de okuyor. Her şeyi okuyor. Veyahut da işte, benim bir sanatım yok. Benim işim ticaret. Ben kendimce, kendime yetecek kadar ticaret bilirim. Benim sanatım var, ilerletmedik. İyi kaynakçıyım. Metalciyim ben. İyi ama ben ilerletmedim orada. Bana şimdi bu kapıyı yap metal işlerinden deseler, ben yapamam.
O yüzden Şaban'ı çağırıyorsun. Şaban gel, geliyor Şaban. Şaban bunu böyle böyle böyle istiyorum diyor. Ben tamam, diyor. O da demircilerle ortak. Beş milimlikten değil, on milimlikten yapar, sağlam yapar. Kırılacak, dökülecek diye aklına bir şey gelmesin. Yamılacak, fısılacak diye aklına bir şey gelmesin. Ama taşıyamazsın bir taraftan bir tarafa. Sağlamcı. Güzel. Ben o da zaten sağlamcılık lazım. Estetik lazım değil bana. Örnek. Abdülalim ben tesisat işini de gördüm ha. Havşaydı değil mi onun adı? Diş açıyorduk. Çok diş açtık biz. Senin mesleğinde gözüm yok ha sakın ha. E olmuyor. Şeyle alakalı, tesisatla alakalı Abdülalim'i arıyoruz. Abdülalim şunu şuradan geçir, bunu buradan bitir.
Hoş şimdi o da plastiğe döndü değil mi? Artık şey kalmadı. Ne o? Pafta kalmadı artık. Şimdi ısıtıyor, birleştiriyor. Tamam bitiyor iş. İstediği gibi yamıltıyor. İyi, iyi, tamam. Yani şimdi ben kalkacağım. Diyeceğim ki bu işi ben yaparım meslekliseleyim. Yok kardeşim. Ben de o mesleğin körüyüm. Bana da o konuda bilgili bir kimse, ehliyetli bir kimse lazım. Sebep? Çünkü ben o işin körüyüm. Ben kendi kendim onu biliyor demeyeceğim. Bakma, arıcılık sertifikan var benim. Bak onun sertifikası var. Ha desen ki hiç arı açtın mı, baktın mı? Bakmadım. Hanım o da oradan bakıyor. Tamam. Ben de arılarla fısıldaşırım yalnız yani. Öyle fısıldaşmaz değilim. Her birinin kulağından tutarım, bir esma çektiririm onlara.
Ha ya orada zıbarır kalır, bütün komple kovanı öldürür bu sefer onun acısı? Öyle. Velhasıl şimdi her şeyin bir ilmi, onu bilmiyorsan onun körüsün. Bilmiyorsun çünkü. E sufilik de aynı. Sufilik, tecrübe, kalbi gözünün, kalbi aklının çalışmasıyla alakalı. E sen kendi kendine kalbi aklım çalışıyor hükmüne var mı? O yüzden senin elinden bir şey gelmez. Sen tabi olacaksın. Sen teslim olacaksın. Şimdi ben kalkacağım lütfü usta edeceğim ki lütfü usta kaporta şöyle olur. Lütfü usta edecek, benim yüzüme bir şey demeyecek ama içinden diyecek ki ya bu benim mesleğim yapma edecek ya. Hadi bana demesin de başkasına der. Başkasına der. Neden?
Mesleği onun o. İşi onun o. Ben şimdi Sait'e kalkacağım, kasaplık öğreteceğim. O tek iş mi ya? Ben hayvanı deviriyorum deyince kadar Sait kesecek, atacak gene var. O şimdi o da eskisi gibi yapın mı? Gene yaparsın mı? Büyükbaş mı? İndirdin. Tosun indirdin. Kaç kişiydiniz? Tek kişiydi. Hadi biriniz varsa tek kişi Tosun'u indirip kesecek olan. Ali bakma her seferde oğlum ya sen. Bak gönderir misin şimdi Sait'in yanına? Gitti sen Tosun'u indir hadi tek başına. Güreşmeye kalkar o Tosun'la. O şu güreşte de Hüseyin atmış bizim onun da. Kabullenmiyor ama.
Hüseyin kim kim attı en son? En son sen attın. Kafanı kaldırma bak burada var. Adam şey, Avrupa kaçıncısıydı Hüseyin? Avrupa üçüncüsü. Sen bunun nefsini tokatlamazsan bu ortalığı karman çorman eder çünkü. Sen Avrupa kaçıncısın? He? He? Anlamadım duymadım. Sen de Avrupa yok. Bak. Nefis bu işte. Nefis bu. Ben ona Türkiye var. Ondan sonra Bursa var mı diye sordum mu? Sormadım. Ben ona ne dedim? Sen de Avrupa var mı dedim. Bir tek şey söyleyecek. Ben de Avrupa yok.
Ne diyor? Arkasından getiriyor. Ben de Bursa var. Türkiye var. Bu nefis işte. Nefsin oyunu bu. Hani şeyh efendi hacca giderken bir şeyhe uğramış. Oradan bir tane çömez almış yanına. Vermiş onun yanına. Haç bitmiş. Dönüyor ya. Dönüşte sormuş. Evladım senin adın ne demiş. Bana berber Ahmet derler efendim demiş. Burada mı bizim berber Ahmet? Gelmedi mi? Demiş. Bana berber Ahmet derler efendim demiş. Bu kadar sormuş. Dönmüş. O çömezin şeyhi demiş ki. Efendim demiş. Çömezi nasıl buldunuz? Çok geveze demiş. Nefis böyle bir şeydir. Allah bizi affetsin. Bunu onu utandırmak için söylemedim. Örnek olsun diye söyledim. Nefisle mücadele ince iştir çünkü.
Allah bizi o ince işin içinde olanlar eylesin. O yüzden normalde kör olanlar bir şey üretemezler. Ama bu mesleki körlük olsun. Ama bu eğitim körlüğü olsun. Ama bu sufi körlüğü olsun. Ama bu aile körlüğü olsun. Bir kimse yapmış olduğu işte kör ise o üretken bir kimse değildir. Kör olan bir şey üretemez çünkü. Allah bizi affetsin. Allah onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istilal değnekleri hemencik kırılırdı. Bazı insanlar bazı dervişler hakikati, olayları ve varlığı sadece akıl ve mantıkla yani istilal ile anlamaya çalışırlar. Bunlar böyle olmalarına rağmen yine Allah'ın lütfu ve yardımı olmadan yol yürümeleri mümkün değildir.
Muhakkak bir sapkınlığa uğrarlar. Cenab-ı Hak onlara lütf ederse, ikram ederse, ihsan ederse kör olmalarına rağmen Allah onları muhafaza eder, korur, sapkınlığa gitmezler. Ve manevi körlüğe yakalananlar, manevi kör, sufileri ilgilendiren şey ancak Allah'ın lütfu, ihsanı ile ayakta durur yine. O kimse onun olsana manevi kör ama o bir üstada intisap etmiş.
Üstad onun için asa hükmünde, değnek hükmünde. Bu Cenab-ı Hak'ın o manevi kör olan kimselere meccanen, kendi katından lütfudur, ikramıdır. O kimse bu lütfu, bu ikramı, bu ihsana nankörlük etmeyecek. Çünkü ona normalde onun eline asayı veren, onun eline değneği veren Allah verdi ki o sapıtmasın, verdi ki o yolunu kaybetmesin, verdi ki Cenab-ı Hak onu lütfetmiş, ikram etmiş, o delalete doğru yürümesin.
Çünkü bütün bu konuda iyilikler, iyilikler Allah'ın lütfu ve ikramıdır. Nahül suresi ayet etmiş sekiz, Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı. Sonra şükredesiniz diye size kulak, gözler ve kalpler verdi. Ve normalde siz hiçbir şey bilmiyordunuz, biz hiçbir şey bilmiyorduk, hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyorduk.
Anne karnından doğduğumuzda hiçbir şey bilmiyorduk. Varlığın içerisinde, hayatın içerisinde Cenab-ı Hak o çocuğa ne verdi? Önce o çocuğa göz verdi. Ve insan normalde enteresan bir şey, kulak verdi, göz verdi, sonra kalp verdi. Sıralama, doğan çocuk ilk önce gözleri açılır, sonra kulakları açılır doğan çocuğun. Ve büyüdükçe o kimsenin kalbinde ilahi ilimler tecelli etmeye başlar.
Ve biz hepimizde hiçbir şey bilmez bir şekilde anne karnından doğduk. Ve Cenab-ı Hak biz anne karnından öyle doğduk ve sonra biz artık gören gözümüzle etrafa aşina olmaya başladık. Duyan kulaklarımızla etrafındaki sesleri tanımaya başladık. Enteresan bir şey. Burada Cenab-ı Hak akıl verdik demiyor. Bu ayeti kerimeyi o yüzden aldım buraya. Akıl verdik demiyor. Ona diyor ki kalp verdik, kalp. Buradaki kalpten kasıt uzuvlar değil. Uzuv değil. Evet göz verdi, evet kulak verdi, evet.
Ama ardından ayeti kerimede kalpler verdi. Kalpler, çoğul, tekil değil. Kalp de demedi, kalpler dedi. Kalpler deyince o zaman iş değişti. E iş değişince de o zaman farklı bir şey çıktı bizim önümüze. Karanlıktaydık. Hiçbir şey bilmiyorduk. Hiçbir şey bilmiyorduk. Cenab-ı Hak bize bir mürşid nasip etti. Gören bir mürşid nasip etti. Biz ayrı etten duyan bir mürşid nasip etti. Aynı zamanda kalbi, aklı çalışan bir mürşid nasip etti. Bizim görmediğimizi gören, duymadığımızı duyan, bilmediğimizi bilen bir mürşid nasip etti.
O zaman Cenab-ı Hak bizi meydanda bırakmadı. Allah lütfetti, ikram etti, ihsan etti. İkram etti, ihsan etti. Bizim kör olarak bu dünyadan göçüp gitmemize müsaade etmedi. Bize peygamber gönderdi. Bize o peygamberle beraber bir kitap gönderdi. O peygamberlinin ardından mürşidi kamiller, veliler gönderdi. Ve bizi o topluluğun içerisinde halk etti.
O topluluğun içerisinde bize ikram etti. Biz bunu çalışıp çabalamakla elde edebileceğimiz bir nimet değil bu. Bu böyle bizim gayretimizle oluşabilecek bir lütuf değil bu. Bu direkt Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı, ikramı, direkt Cenab-ı Hakk'ın muhafazası. Buna bizim gücümüzün, kuvvetimizin yetmesi mümkün değil. Mustafa Özbağ kim? Bir mürşidi kamil bulmak kim? Mustafa Özbağ kim? Hidayete ermesine sebep olacak yolu buldurmak kim? Mustafa Özbağ kim? Abdullah Efendi nereden bulacak? Mustafa Özbağ nereden bulacak Çorumlacı Mustafa Efendi'yi? Nereden bulacak Hacı Alaydar Efendi'yi? Nereden bulacak Hacı Bekir Efendi'yi?
Nereden bulacak geçmiş pir efendileri, geçmiş mürşidi kamilleri? O sinsileye layık mı ki Mustafa Özbağ? Bulabilsin onu. Bu Allah'ın direkt lütfu, ikramı. Sen kimsin ki Ehl-i Beyt'in yolundan gideceksin? Nesin ki sen? Cenab-ı Hak sana Ehl-i Beyt'in yolunu bahşetmiş. Sen bunun gayretinle, çalışmanla bulman çok zor.
Eee? Sana göz verdi. Sana kulak verdi. Sana kalp verdi. Gören bir göz, duyan bir kulak, işleyen bir kalp ehli bir kimseye seni tabi etti. Sen ona intisap ettin. Sen görmezdin, duymazdın, bilmezdin. Evet. Anne karnından doğduğun gibi yaşıyordun. Kör bir şekilde yaşıyordun. Bilmez bir şekilde yaşıyordun. Sonradan sen onunla buluşunca yolun asan oldu. Görmeyen gözün görür oldu. Duymayan kulağın duyar oldu. Sen kalp sadece kan basar zannediyordun. Kalbin bir aklı olduğu çıktı meydana.
Bir de kalbi akıl çıktı. Kalbi gözü öğrendin. Kalbi kulağı öğrendin. Önce zahiren öğrendin. Ne dedi Muharideki hadisi kutsi? Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse muhakkak bana harp ilan etmiştir. Kim bir Allah dostuna düşmanlık etti, bak Cenab-ı Hak o düşmanlığı kendi zatına aldı. Benim dostuma düşmanlık ettin, bana düşmanlık etmiş gibisindir.
Sizin dostunuza birisi yanınızda düşmanlık etti, size düşmanlık etti. Bunu böyle algılıyorsanız Allah'ın ahlakıyla ahlaklandınız. Bunu böyle algılamıyorsanız Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmadınız. Devam ediyor. Kulum ona farz kıldığımı yerine getirmenin bir benzeriyle bana yaklaşmış değildir. Kulu Allah'a yaklaştıran en önemli hallerden, fiilatlardan birisi farzları yerine getirmesi.
Ondan sonra devam ediyor. Kulum nafile ile bana yaklaşmaya devam eder de sonunda onu severim. Nafilelerle kul ne yaptı? Allah'a yaklaşmaya devam etti. Ve Allah onu sevdi. Burası çok önemli şimdi. Konumuzla alakalı. Ben onu sevdiğim zaman işiteceği kulağı, dikkat edin. Ben onu sevdiğimde işiteceği kulağı, göreceği gözü, tutacağı eli, yürüyeceği ayağı olurum.
Şayet benden bir şey isterse ona veririm. Şayet bana dua ederse, duasına icabet ederim. Bana sığınırsa onu sığındırırım. İnanan kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm gibi yaptığım bir işte tereddüt etmedim. O ölümden hoşlanmıyor, ben onun üzülmesinden hoşlanmıyorum. Ölüme karşı onun hiçbir çaresi yoktur. Sen görmezdin. Sen bir görene tabi oldun. Allah'ı sevmeyi öğrendin. Allah'ı sevmeyi öğrenince, Allah senin gören gözün oldu. Allah senin duyan kulağın oldu. Başka bir rivayette söyleyen dilin oldu. Başka bir rivayette düşünen aklın oldu. Sen anne karnından doğduğun ki gibi kapkaranlığın içinde yaşıyordun.
İman ettin. Nafilellelle Allah'a yaklaşmaya başladın. Ve Allah seni sevdi. Allah seni sevince, Allah seni sevince gören gözü oldun. Onunla gördün. Duyan kulağı oldu. Onunla duydun. Tutan elin oldu. Onunla tuttun. Yürüyen ayağın oldu. Onunla yürüdün. Gece yattığın yerde ulaşamayacağın yerlere ulaştın. Yürüyen ayağı oldu. Göremeyeceklerini gördün oturduğun yerde. Gören gözü oldu. Duyamayacağın şeyleri duydun. Cehennemin uğultusunu duydun. Cennetin şıkırtısını duydun. Cennetteki hurilerin cilvesini duydun.
Cennet halkının işvesini duydun. Duyamayacağın şeyler senin bunlar. Sen cenneti gördün. Göremeyeceğin şeyler bunlar senin. Sen geçmişi gördün. Normalde göremeyeceğin şeyler. Sen geleceği gördün. Normalde göremeyeceğin şeyler senin. Gören gözü oldu çünkü. E senin tutan eli oldun. Sen baktın ki birisi darda. Can avliyle yarabbi dedin. Tuttun onu. Ama o el senin gibi görünüyor. Ama el onun eli. Sen bir anda yürüdün. Bir baktın ki birinci kat semadasın. Halbuki bir adım attın. Sen kendini öyle görüyorsun. Yürüyen ayı oldu senin. Burada artık senin halin senden çıktı.
Senden çıktı. O yüzden ayeti kerime. Sen bilmezdin. O sana bildirdi. Sen görmezdin. O sana gösterdi. Sen duymazdın. O duyurdu sana. Sen tutmasını bilmezdin. O tutturdu nasıl tutunacağını. O öğretti sana. O yüzden sen körlerdendin. Bir görene tabi oldun. Bir görene tabi olduktan sonra sen yol yürüdün manevi olarak. Ve manevi olarak körler zümresinden çıktın. Körler zümresinden çıktın. Eee. Ama vefasızlık edip bunları kendinden görme. Bu sopa nedir? Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi?
Gören Allah. Allah dinini yaşatmak için varlığın değişik derecelerini sana gösterdi. Senin önüne deliller sundu. Ve sen zahir ulema size kıyas ilmini verdi. Size fıkıh ilmini verdi. Bir başkasına hadis ilmini verdi. Ama işin özü, kalbi ilimdi. Kalbi ilimi de sufilere verdi. Ama bunu verirken de, bunu verirken de farklı bir yol izledi. Ey iman edenler, eğer Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O size, O size hak ile batılı ayırıştıracak bir anlayış verir.
Günahlarınızı örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir. Enfas suresi, ayet 29. O sufiler Allah'a karşı gelmekten sakındılar. Allah'a karşı gelmekten sakındılar. Diğerleri ellerindeki kıyas ilmine baktı. Fıkıh ilmine baktı. Doğruydu. Ama sufiler, Allah'a karşı bir sakınmanın içerisine girdiler. Ve karşı gelmekten sakındılar. Karşı gelmekten sakınınca, Cenab-ı Hak onun kalbi aklını çalıştırdı. Ona doğruyu ve yanlışı ayırt edecek bir feraset verdi. Eğer kalbi aklı çalışmadıysa, kalbi ilmi yok ise, onun basiret nuru açılmadıysa, o okuduğunda kaldı.
Okuduğunda kaldı. Oysa öbürkü Allah'tan sakınmayı gördü. Allah'ı sevmeyi gördü. O Allah'a tabi olmayı gördü. Öyle olunca, o kimsenin kalbi melekeleri çalıştı. Kalbi aklı çalıştı. Cenab-ı Hak onun kalbine, dinini anlama, hak ve batılı anlama, doğruyu yanlışı çözme, nurunu, basiretini bahşetti. O kimse Allah'ı çok zikretti. O kimse çok ağladı, çok sızladı. Allah'a tabi oldu. Habibine tabi oldu. Ve sakındı. Sakındı. Ve sakınınca, Cenab-ı Hak onun kalbini ihya etti. Açtı. Kalbi aklını çalıştırdı. Kalbi aklını çalıştırınca, o kimse ne oldu?
O hatta manevi olarak dinde fakir oldu. Hani şeyban-ı rayi ümmüydü. İmam-ı Şafi İmam-ı Hanbel'e dedi ki, onun yanında neden çocuk gibi duruyorsun sen? Dedi, sen koca imamsın. O ise ümmü bir çoban. Ben gideceğim, bu akşam ona soru soracağım dedi. Bugün gideceğim soru. Sorma dedi. Hazır cevaptır dedi. İmam-ı Şafi gitti ona. Dedi ki, bir kimse beş vakit namazından bir vakti dedi, eda etmemiş olsa, unutsa, hangi vakit olduğunu bilemezse, hangisini kaza etmesi lazım dedi. Hiç durmadı, şeyban-ı rayi. Anında dedi ki, onun bütün günü gaflete geçmiş, bütün namazlarını kaza etsinler.
Ümmü, şeyban-ı rayi. Öbürkü, büyük, mezheb imamı. Bakın, doğru akıl. Hemen şeyban-ı rayiye ders aldı, intisap etti. Derviş oldu. Dört mezheb takipçileri, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik, İmam-ı Hanbeli. Hepsinin de üstadları var. Hanefi misin? Bir üstadın olacak kardeşim senin. Şafi misin? Bir üstadın olacak senin. Mezhep imamının peşinden gidiyorsan. Maliki misin? Bir üstadın olacak senin. Hanbeli misin? Bir üstadın olacak senin. Sen kendi kendine ahkâf kesme. Eğer ki sen o mezhebin sahibisen, o mezhep yolundan gidiyorsan, gitmiyorsan, o zaman tabi değilsin.
Ya nasıl basbaya? İmam-ı Azam'ın şeyhi var. İmam-ı Malik'in şeyhi var. İmam-ı Hanbeli'nin şeyhi var. İmam-ı Şafi'nin şeyhi var. Evet. Mezhep imamlarının hepsinin şeyhi var. Suvitinin şeyhi var. Evet. Var. Sonradan çıktı bu zurtobozluk. Allah bizi affetsin. O yolda yürürsen, Allah senin dinini iyi anlayabilme, kalbine onu verir. Kalbine ilham eder. Sen dini iyi anlarsın. Ayet okuduğunda, işin ilmini senin gönlüne verir. Sen hadis-i şerifi okuduğunda, onun ilmini gönlüne verir senin.
Evet. Sen herkesin baktığı yerden bakmazsın. Yeter ki sen, Allah'tan sakın. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Amin. Sopa, madem ki savaş ve kavga aletidir, ey kör, o sopayı kır, paramparça et. O size sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz. Müthiş. Beyit. Sopayı kim verdi? Allah verdi. O körler ne yaptı? O sopayla Allah'a vurdu haşa. Neden? Onun dinini ketmediler. Onun dinini tartışmak için o sopaları ellerinde tuttular. Birbirleriyle dövüşmek için yaptılar onu. Ne yaptılar?
Zahir ulema, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu bu delil ve kıyas ilmini birbirlerini alt etmek için kullandılar. Ne yaptılar? Dünyayı elde etmek için kullandılar. Ne yaptılar? İnsanların paralarını ütmek için yaptılar. Allah için yapmadılar. İbn-i Maceden ad-ı şerif. Alimlerle yarışmak ya da cahillere gösteriş yapmak için ilim öğrenmeye kalkışanları belki de insanlar istikbal eder, alkışlarlar fakat onların yeri cehennemdir. O ilim öğrendi etrafa cahillere ahkam kesmek için. O ilim öğrendi alimlerle tartışmak için. Hakkı, hakikati anlatmak için değil.
O ilim öğrendi insanlar ne kadar alim desinler alkışlasınlar de ilim öğrendi. O ilim öğrendi yani insanlar bana temanla etsinler. Birisi azamı taşısın, birisi takkemi taşısın, birisi işte elinde böyle cübbemi taşısın, birisi arabaya bindirsin, gezdirsin, göstürsün, yedirsin, içirsin, giydirsin. İlmi oyunun için öğrendi. Kim ilmi sırf alimlerle tartışmak, alçaklarla münakaşa etmek ve onları mağlup edip insanların teveccühünü kazanmak için öğrenirse, Allah onu cehenneme koyar. Ey etrafındaki insanlara hava atmak için, ahkam kesmek için, iki tane hadis, beş tane fıkıh bilgisi öğrenmeye çalışan kimse, yerin cehennemlik, ey dünyalık toplamak için ilim öğrenmeye çalışan kimse, dini geçim yapmak için ilim öğrenen kimse, yerin cehennem senin, din geçim aracı değil, din dünyalık toplamak için bir nesne değil, Cenab-ı Hak bu ilmi insanlara bunun için vermedi.
Dinlerini yaşasınlar, daha iyi bilsinler diye verdi. Yine Hazreti Ömer Efendimiz'in oğlundan, kim ilmi Allah'tan başkası için öğrenip, onun Allah'tan başkasının rızasına maçlarsa, ateşteki yerine hazırlansın. Sen ilmin için öğrendiğine bir bak. Sen Allah için öğrendiysen, ilmini Allah yolunda harca. İlmini Allah için anlat. İlmini Allah için anlat. İnsanlardan bir şey bekleme. İnsanlardan bir şey isteme. Ben size sohbet ediyorum deyip de, kapının önünde CD'ni satma. Dergini satma. Kitabını satma. Sen Kur'an-ı Kerim'e kaç para verdin de, Kur'an-ı Kerim'den para kazanıyorsun şimdi? Sen hadis-i şeriflere kaç para verdin de, hadis-i şeriflerden para kazanıyorsun?
Sen Kuşeri'ye kaç para verdin de, Kuşeri'den para kazanıyorsun? Sen Mesnevi'ye kaç para verdin de, Mesnevi'den para kazanıyorsun? Sen Hazreti Mevlana'ya kaç para verdin ki, Mevlana'dan para kazanıyorsun? Hiç mi Allah'tan korkmuyorsun? Hiç mi utanmıyorsun? Hiç mi Allah'tan sakınmıyorsun? Sen benden iyi biliyorsun ayet-i kerimeleri, ücret istemeyiniz diye. Sen nasıl ücret istiyorsun?
Sen nasıl andırıyorsun bunu? Sen nasıl dine ihanet ediyorsun? Nasıl yoluna ihanet ediyorsun? İmam-ı Azam'ın ilmine kaç para verdin? İmam-ı Şafi'nin, İmam-ı Malik'in, İmam-ı Hanbel'in ilmine ne kadar verdin? Buhari'yi hadis topladı diye ne kadar para verdin? Buhari'den para kazanıyorsun. İmam-ı Malik'ten, Tirmizi'den, Ebu Davud'den, İbni Maci'den para kazanıyorsun. Kaç para verdin? Allah muhafaza eylesin. Tirmizi'den hadis-i şerif. Ahir zamanda din vasıtasıyla dünyalık elde etmek isteyen bazı kimseler zuhur edecektir. İnsanlara yumuşak görünmek için koyun postuna bürünecekler. Dilleri baldan tatlı ama kalpleri kurt kalbi olacaktır.
Allah buyuracaktır ki, bana mı güveniyorsunuz, yoksa bana karşı cüret mi gösteriyorsunuz? Zatıma yemin ederim ki, onlara öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde halim olan kişi bile şaşırıp kalacaktır. siz ilminizi neden dünyalık toplamak için uğraşıyorsunuz? Hem ilahide diyeceksin ki, derviş dünya malını neyler? Hem de çıkçan elinde makbuz, herkesten para dileneceksin. Herkesten pul dileneceksin. Adamın arsasını diyeceksin ki, sen arsayı bizim vakfımıza ver. Vermezsen başına bela olur. Bak başına ne tür bir musibet gelecek belli olmaz. O saf adamcağız da benim telefonumu bulmuş, beni arıyor.
Benim başıma bir bela gelir mi? Gelmez kardeşim dedim. Ne gelsin dedim. Laf bu dedim. Sen arsanı istediğin yere tasaduk et, tasaduk etmek istersen. Adamın saflığına bak. Hocam, ben diyor, üçte birini size versem, beni beladan korusanız. Hala daha dedim ya, sen bu kadar safsın, cahilsin dedim ya. Dedim, bizi perişan edeceksin. Şeytan mı seni yönlendirdi bize dedim ya. Git kardeşim dedim, bana arsa marsa lazım değil. Ben dedim, babamdan kalan malları yiyememişim daha dedim. Ne yapayım senin arsanın, paranı, pulunu? Git bak içine. Bu insanları böyle aldatıyorlar. Böyle kandırıyorlar. Bunlar alim sözler. Bunlar şeyh. Bunlar dünyalık avına çıkmışlar.
Bunlar yırtıcı hayvan gibi. Bilmiyorlar. Allah bunlardan intikam alacak. İntikam alacak. Kardeşim çalış, senin en iyi, en güzel, en tatlı, en helal yol, alın terini yemendir. Ne biliyorsa, işin neyse, ticaret, ticaret, sanatsa, sanat, ziraatsa, ziraat, bak işine. Ama yok, bunlar dünyalık toplamaya kalkmışlar. Bunlar, Allah bizi affetsin. Ne yaptıklarının farkında değiller. Ya da bire bile yürüyorlar. Ey körler gürühu, ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz? Aranızda bir gören kişi alın. Ey körler, siz kör olduğunuzun da farkında değilsiniz.
Kendi kendinize ilim sevdasına düşmüş, ama ilim kibriyle yürüyorsunuz. Ey kör sufiler, kendinizi gören gibi gösteriyorsunuz. Ne iş yapıyorsun? Şeyhim diye cartınıyorsun. Mesleğin ne senin? Kazancın nereden senin? Şeyhim diye cartınıyorsun. Bir dervişin rüyasını tevil etmekten uzaksın. Bu manevi ilminde yok senin. Sen körsün. Kör olduğun halde körlüğünün farkında değilsin. Zikrullah halakasında ne olup bittiğinden de haberin yok. Halakay zikrullaha gelenden gidenden de haberin yok. Halakay zikrullah da kime kılıç vurulmuş? Ondan da haberin yok.
Körsün. Kör olduğun için dervişlerin elinde oyuncak olmuşun. Dervişler seni ne tarafta sevk ederse o tarafa doğru gidiyorsun. Çünkü körsün. kör olduğun halde şeyhlik sevdasına kapılmışsın. Körsün. Sana bir gören gerek. Git kendini bir mürsidi kamil bul. Git o mürsidi kamile intisap et. Tövbe et. Yoksa Hazreti Üstadım'ın dediği gibi domuzbaşı gibi hal koyacaksın. Üstadım öyle dedi. oğlum bir kimse dedi. Üstadı ona şeyhlik vermedi halde şeyhim dediyse böyle bir hali olmadığı halde böyle diyorsa dedi kendi kendine mahşer yerinde dedi. Hınzır gibi halk olacak dedi. Üstadım'ın dedi.
Sen ne yapıyorsun? Sen kendi kendine neden öyle süs veriyorsun? Allah muhafaza eylesin. Eğer gerçekten sen şeyh olsaydın ve gerçek manada şeyhli icra etseydin bulunduğun topluluğunun efendisi olurdun. Sen gerçekten gerçek manada bir alim olsaydın bulunduğun topluluğun toplumun efendisi olurdun. Çünkü hadisle sabittir bu. Bu boş bir söz değildir. Sen gerçekten bir mürşid olsaydın bulunduğun topluluğun efendisi olmasına hak kazanırdın. Sen gerçek manada Allah için alim olsaydın ve ilmini Allah için ilmini insanlara saçsaydın bulunduğun topluluğun efendisi olurdun.
Çünkü hadis-i şerifte İbni Mesud der dedi ki eğer ilim ehli gerçekten ilimlerini koruyup da hakkıyla yerli yerine koysalardı kendi zamanlarının efendileri olurlardı. Ne var ki onlar ilimlerini dünya ehline dünyalıklarından bir şeyler elde etmek için yaydılar ve onlara karşı küçük düştüler. Sen insanların dünyalıklarına bakaraktan ilmini yaymaya çalıştın ve küçük dünyalıklara aldandın onların önünde küçük düştün.
Sen Allah'ın ilmini sana vermiş olduğu ilmi o dünyalıya değiştin. Allah'ın ilmini az pahaya değiştin. Sufilini az pahaya değiştin. Sen bir mürşidi kamilin dergahına intisap ettin. Az bir pahaya 3-5 kuruşa 5-10 kuruşa kendini peşkeş çektin. Gittin onun bunun önünde elavuç çavuşturdun. Bu hizmetlerin yürümesi için şöyle lazım böyle lazım. Devşirdin parayı cebine koydun. Ondan sonra Allah seni faç etti. Allah seni orta yere çıkardı. Geylana hazretleri başına aldı götürdü. Sen sufiliğini neye harcadın canım kardeşim benim? yıllardan beri sana anlattık defalarca bu yol manevi burada senin aklın geçmez.
Bu yol manevi burada senin gaydır kupaklığın geçmez. Bir bakmışsın ki asıvermişler seni kapıya. Seni oradan indirecek kimse de yok. Sen neden ilmini dünyalıya değiştin? Maddi manevi. E zahirleri anladık. Onlar oturuyorlar bir kitap yazıyorlar veriyorlar yayın evine gelsin paralar. İyi sufilikte ne arar kardeşim böyle şeyler? Sufilik yolu istismar yolu değildir. Sen derviş kardeşlerin istismar edemezsin. Sen sufilik yolunu istismar edemezsin. E sen hem bir görene tabi diyeceksin hem de herhal diyeceksin. Kim bütün maksat ve gayelerini dert ve gamlarını tek şeyde yani ahirette toplarsa Allah ona dünya derdini göstermez.
Kim de dert ve gayelerini dünyanın çeşitli hallerinde dallandırırsa Allah onun kendisini hangi vadiye sürükleyip helak edeceğine hiç aldırmaz. İbn-i Mace sen dünyayla ne işin var senin? Sen insanları ilmini dünyaya peşkeş çekiyorsun. Sen sufiliğini dünyaya peşkeş çekiyorsun. Sen iki alkışa kanıyorsun. İki eleştiriye boyunu uyuyorsun. Aman beni eleştirilerse ben bunu söylemiyorum. Söyle sen hakkı gizlersen dilsin şeytansın. Söyle Kur'an ne diyorsa anlat. Sünnet seneye ne diyorsa anlat. bu yaptığın iş haram kardeşimden. Bu yaptığın lanetlik bir işi de. Sen ne ama böyle herkese nabza göre şerbet vermeye kalkıyorsun.
Sen ilmini peşkeş çektin. O ilmini sana veren Allah'tı. O sufiliği sana bahşeden Allah'tı. Sen ona vefasızlık ettin. Allah muhafaza eylesin. Ortadan kalkmadan ilme sarılmalısınız. onun ortadan kalkması ilim sahiplerinin yok olup gitmesidir. İlme sarılın. Çünkü hiçbiriniz ona ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Öyle insanlarla karşılacaksınız ki karşılacaksınız ki Kur'an'ı arkalarına attıkları halde sizi Allah'ın kitabına çağırdıklarını iddia edeceklerdir. Darimi Kur'an'ı arkalarına attılar ve hadisleri inkar edip size diyorlar ki gelin Allah'ın Kur'an'ına bağlı kalın.
Sünnet seneye yok. Kur'an her şey yeter. Sana da yeter mi Kur'an? Sana da yeter. Gel benimle bu konuyu konuş. Kur'an bana yeter dediğin anda sana ayet-i kerimeyi söyleyeceğim. kafirleri gördüğünüz yerde öldürünüz. Evet. Diyeceğim ki kalk öldür. Bu kadar basit. Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir. Hükmet diyeceğim ona. Hükmet. Bu kadar. İki ayet-i kerime. Evet. Onlar böyle aldatacaklar insanları.
İnsanları ifsad edecekler. Dini hayatlar. Rabbim onların şerlerinden bizleri korusun. Amin. Haklarınızı helal edin. Helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. E malum bizim diş problemi devam ediyor. O yüzden böyle harfler kelimeler doğru çıkmadıysa elimizden gelen bir şey yok. Özür diliyorum hepinizden de. Ben öyle dikkatli de konuşamıyorum. Hani acaba SS mi çıktı VV mi çıktı Y mi çıktı Rabbim inşallah herkese hayırlı şifa versin. Amin. Ama dişlerinizi yaptırmaktan korkmayın. Tedavilerinizi ihmal ettirmeyin.
Hastalıkla alakalı tedavilerinizi de ihmal etmeyin. O da sünneti seneye çünkü. Tedavi olunuz emir. Bakın tedavi olunuz emir. O yüzden bir kimsenin üzerinde bir rahatsızlık var ise tedavi yollarını arayacak tedavi olacak. Cenab-ı Hak şifa arayanların şifalarına yardım eylesin. Amin. Onlara hayırlı şifalar nasip eylesin. Amin. Nerede hasta olan nerede ızdırap çeken varsa Rabbim onların ızdıraplarını dindirsin inşallah. Amin. Haklarınızı helal edin. El-Fatiha aman selamat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi