mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2124. Beyitten) 08.02.2025 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 8 Şubat 2025 · 1:05:57

Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı, hak, batıl, batıl bilenlerden eylesin. Amin. Hakkı, hak bilip, hakça yaşayan, hakkı haykıran, hakkı anlatan, batıl, batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Amin. Nerede Müslümanların namusuna, şerefine, haysiyetine, toprağına, ırzına, canına kast ediliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinden de intikamımızı alsın. Amin. Rabbim nerede Müslümanlara zulmetmek isteyen devlet, kurum, kuruluş, her ne var ise hepsini yerle yeksan eylesin. Amin. İsrail'i yerle yeksan eylesin. Amin. Ona destek çıkan batılıları yerle yeksan eylesin. Amin.
Doğu Türkistan'a yardım eylesin. Amin. Çin'i dağıtsın. Amin. Dinsizleri dağıtsın. Amin. Yeryüzünde tevhid sancağını dalgalandırsın. Amin. Ecmay. Geçen hafta evet der ama yürekten değil kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere uyar zahire, tasdik eder. Münafıklarla alakalı bir şeydi. O münafıklar işin batın tarafını görmezler.
İşin hakikat tarafını görmezler. Münafıklar işlerine gelirse iman ederler. İşlerine gelmezlerse kendi içlerinden iman etmezler. İman etmeleri de onları yüzeyseldir. Müslümanların içerisinde bulunurlar. Müslümanca gibi davranırlar. Ama asla ve asla imanları kemale ermemiştir. Ve bunlar bazı konularda yani akıllarına uyarlar kendilerince ve normalde Müslümanların yanında inanmış gibi davranırlar. Bununla alakalıdır beyti. Eğer cemadat Allah'ın kün yani ol emrine vakıf olmasalardı, bu emri duyup bir emre uyup varlık alemine gelmemiş bulunsalardı, bu söz alemde o vakit reddedilirdi. Yani bütün cemadat, bütün varlıklar var olan ne var ise hepsi de Cenab-ı Hak'ın kün yani ol emrine uyup da meydana gelmişlerdir. Ve Cenab-ı Hak ilmi ilahisinde, yani hiç daha ilim, varlık sahasına çıkmamış, kendi zat-ı uluhiyetinde olan o ilmi ilahisindeki varlıklara kün, ol emri verir.
Ve o varlıklar ilmi ilahiden zuhur eder. İlmi ilahiden zuhur eder deyince, yani biz Allah'ın kendi zatından zuhur eden bir şeydir bu ilim olarak. Ve onlar varlık alemine sudur ederler, varlık alemine çıkarlar ve onların varlık alemine çıkmaları Cenab-ı Hak'ın kün, ol emrine tabi olmalarındandır. Ve Yasin suresi ayet 82'de de Cenab-ı Hak buyurur ki, bir şeyin olmasını dilediği zaman onun emri o şeye sadece ol demesidir, o da hemen olu verir.
Yani Cenab-ı Hak bir şeye ol der, o da hemen olma sürecine girer. Varlığın derecesiyle, varlığın herhangi bir kategorisine göre onların olma süreçleri vardır. Mesela dünyaya ol dedi, dünyanın bir yaratılma süreci var. Veyahut da anne karnında bebeğe ol dedi, normalde o bebeğin bir olma süreci var. Yani o bazen ol dediğimizde, olu verir dediğinde hemen olacakmış gibi, o kimseye hani kemale ermiş bir şekilde olacakmış gibi geliyor.
Öyle değil. Onun matematiği hazır, onun matematiği hazır olunca Cenab-ı Hak ona kün dedi, ol dedi. Onun için olma süreci başladı. Bu, bu varlığın derecelerine göre dediğim şey, mesela dünya ile alakalı, dünyanın kendi içerisinde bir zaman birimi var. Dünyanın zaman birimine uygun, işte çocuk dokuz ayda dünyaya geliyor, örneğin. O olma süreci başlamış oluyor. Bizim için dokuz ay uzun bir zaman zarfı. Aslında bu normalde matematiksel olarak başka bir matematiğe göre bakacak olsanız, bir dakika bile değildir o. Şimdi matematik dersi vermeyeceğiz hocam. Bugün oraya girmeyeceğiz yani. Hani normalde var ya Allah katında sizin dünyanın bin yılı Allah katında bir gündür diyor.
Öyle değil mi? Öyle olunca tabi Allah katı dediği yer neresi? Allah zamandan da münezeh, oradaki o zaman birimi ne? Mümkün değil. Ama normalde şimdi bu ayet-i kerimeye bakarak siz hani bin yılı hesaplasanız, bin yıl. Yani bunu hesaplamak için bin yıl, yıl 365 gün, 365 günü binle çarpacaksınız. Matematiksel olarak öyle mi gidilecek hocam? 365'i binle çarpacaksınız, ona bir güne, 24 saate böleceksiniz. Sizin dünyanın bir günü çıkacak orta yere. Ben matematikçi değilim, matematikçiler yapsın. Yani 365 çarpı bin bölü 24 yapacak. Değil mi hocam?
Dünyanın bir gününü, ahireti de bilmiyoruz hocam. O nerenin günü belli değil. Kaç? 15.208 ne? Bunu öyle şey yapacak olursan gün olarak hesaplıyorsun. Gün yani dünyanın bir gününü kaç saate geliyor o zaman o şeye göre. Saat bile değil, dakika bile değil o. Kaç? Neyse sizin matematiksel olarak şimdi herkes, üniversite mezunları elini kaldırsın. Kaldırın kaldırın, utanmayın ya. Maşallah, baya üniversite mezunu varmış. Tamam, ben kendi kendime utanmayayım ya, ben bu matematiği yapamadım diye. Tamam?
Gerek yok yani. Tamam. Maşallah. Matematikte kaldı herkes. Her neyse, konumuz bu değil. Yani o ol dediğinde oluyor. Mesele bu. Evet. Evet ama buradaki hani zamansal problemler var. Biz zamanı dünya zamanıyla ölçüyoruz. Hani dünyada güneş sisteminin etrafında, valla matematikçi bak orada uğraşıyor. Uğraşacağım. Tamam gerçekten uğraşıyorum ama bilelim yani. O zaman dilimine göre dünya kaç saniyeymiş bir günü? 50.000 yılı al. O İsa Aleyhisselam'ın göğe çıkmasıyla alakalı. 1.000 yıl. Evet. Evet.
Allah'ın katına. Ya bin yılı alsan yine ya. Orayı iyice karıştıracağız yine biz. Hayır melekler de oturacaklar, ne konuşuyor bunlar diyecekler. Bilmiyorlar deliler topluluğu var burada. İş yani eşimiz tasavvuf burada. Ne işin var matematikle? Hiç işte ya. Bizimki de olacak bir şey mi ya? Allah, kün yani ol emriyle tüm varlıkları yokluktan zuhur ettirir.
İşin en inançla alakalı bütün herkesin patinaj ettiği yer burasıdır. Yani kün ol derken yokluktan çıkıyor. Yok yani onunla alakalı hiçbir imare yok, hiçbir emare yok. Hiç herhangi bir şey yok. O normalde kün dedi, yokluktan çıkardı. Ve o cemadat dediğimiz, hani biz insanlar tarafından cansız varlık olarak gördüğümüz. Yani bu ağaç cemadat. Biz baktığımızda cansız varlık olarak görüyoruz. Yani hiçbir şey Allah'ın emrini duymamış, görmemiş, bilmemiş hükmünde değil. Yani boyun eğmemiş olsalardı, olmazlardı zaten. Bir şey olduysa o Allah'ın emrine boyun eğdi. Yani o kün lafzına, emrine, kün ol. Emir vaki zaten bu söz.
Emir vaki olduğundan o oldu. Yani onun olmama gibi bir şansı yok. Ve boyun eğmiş. İster canlı ister cansız. Her şey onun emrine boyun eğmiştir. Biz ister onu canlı varlık olarak görelim, ister cansız varlık olarak görelim. Bizim görüşümüz cansız varlık. Bu bizim görüşümüz. Yani biz cansız varlık görüyoruz. Taş değil mi? Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin karşısında Ebu Cehil var. Ebu Cehil dedi ki, benim elimde ne var bunu bil dedi, sana iman edeceğim dedi. O da dedi ki, senin elindekinler benim kim olduğumu söylemesini istemez misin dedi. Dedi ki isterim, bu daha zor bir şey dedi. Bu sefer Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri öyle deyince taşlar dile geldi.
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu dedi. Üç tane taş. Hemen Ebu Cehil elinden taşlar attı. Biz şimdi onu cansız varlık olarak görüyoruz ama taşlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin peygamberliğini söylüyor. Veya konu hannane kütüğü diye, kütüğü biz cansız varlık olarak görüyoruz ama kütük ayrılık acısına dayanamıyor. Feryat figan ediyor. Feryadını figadını sahabeler de duyuyor. Cansız varlık halbuki değil mi bize göre? Öyle değil. Kütük aynı şey mesela Davut aleyhisselam da taşın bir tanesi diyor ya ey Davut beni al alıyor. Yürürken bir taş daha diyor beni de al o da alıyor. Yürürken bir taş daha diyor beni de al. Üç taşın üçünü de alıyor.
Diyor ki calutu bununla yeneceksin. Üç tane taş. Ve sapanın içerisine üç tane taş koyuyor. Onunla calutu yeniyor. Biz şimdi ona ne olarak bakacağız? Taş. Mesela dağ, kuru dağ, Uhud dağı. Üzerinde ot dahi yok. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, Uhud bizi sever, biz de Uhud'u severiz. Ama taş, bildiğin dağ. Demek ki bizim cansız olarak gördüğümüz şeyler cansız değil. Ve onlar da ister canlı görelim ister cansız görelim. Hani manevi olarak bakarsan her şey canlı. Çünkü yerde ve gökte ne var ise Allah'ı zikreder. Ama siz duymazsınız. Ayet-i Kerime. Yerde ve gökte ne var ise. O zaman bütün her şey Allah'ı zikrediyor. Biz duymuyoruz onu.
Biz fark etmiyoruz. Biz onu cansız görüyoruz. Ama canlı. Her şey onu zikrediyor. Her şey onu zikrediyor. O zaman canlı. Ve yine Ali İmran ayet 83. Göklerde ve yerde kim varsa ister istemez ona boyun eğmiştir. Yani bütün varlık Allah'ın iradesine boyun eğmiştir. Allah'ın matematiğine boyun eğmiştir. Allah'ın kaderine boyun eğmiştir. Allah'ın kudret ve kuvvetine boyun eğmiştir. Bunun bir matematiği var. Allah'a boyun eğmiştir. Allah'a boyun eğmeyen varlığın herhangi bir noktası yok. Varlık alemine ister ruhi olarak sudur esin. İster cemadat, cansız varlık olarak sudur esin. İsterse işte bitki olarak, nebavat olarak sudur esin. Ne sudur ederse etsin.
Hepsi de Allah'ı zikrediyor ve Allah'a boyun eğiyor. Şimdi Allah'a boyun eğmesi, Allah'a teslim olması, onun bu manada varlıkların iradesinin de Allah'a ait olduğunu gösteriyor. O zaman varlık bu manada otomatikman Allah'ın iradesi, kudreti, kuvveti, ilmi dairesinde yaşamını devam ettiriyor. Ve yerde ve gökte ne var ise her şey ona boyun eğmiş vaziyette. Biz de şimdi bu inanç, bu iman oturmuş vaziyette değil. O yüzden toprak Hazreti Ömer Efendimizin sözünü dinliyor. Deprem olunca asasını uğruyor. Ey arz diyor, sakin ol. Senin bağrında bir peygamber ve onun halifesi yatıyor diyor Medine'de. Tak deprem duruyor. Şimdi buna inanmaz akılperest der ki ya böyle bir şey mi olur der.
Deprem Allah'ın kanunu der. O Allah'ın kanunu ama o arz da, o Nil de Ömer'in sözünü dinliyor. Hani Mısır fethedilince Nil yılda bir sefer geriye doğru akarmış. Öyle görünürmüş. Oradan Mısır valisi mektup yazıyor. Ey emir-el müminin böyle bir şey var. O gün diyor, buranın kıptileri bayram ediyorlar. Bununla alakalı. Ne buyursunuz diyor. Hazreti Ömer Efendimiz bir mektup yazıyor. Enteresandır, çok hoşuma gider böyle şeyler benim. Mektup yazıyor. Diyor ki, ey Nil! Nasıl diyor, yıl içerisinde 364 gün akıyorsan, o bir günde de öyle ak diyor. Valiye haber gönderiyor, bu mektubu Nil'e at diyor. Tabii ev yüzü besmele var.
Allah'ın adı var. Allah'ın adınına emrediyorum diyor. Emrediyorum diyor Nil'e. Mektup Nil'e atılıyor. Kıptiler bekliyorlar. O gün gene Nil geri akacak diye. Nil sonra akıyor. Oysa yüzyıllardır o hal yaşanırmış orada. Demek ki bizim canlı cansız olarak gördüğümüz her şey, Allah'ın hükmüne boyun eğmiştir. Şimdi bizde öyle bir imana, kemale ermiş olmadığından bizim imanlarımız ve biz manada o kadar söz sahibi olmadığımızda biz onları görmekten uzağız.
Buna iman etmekten de uzağız biz. Bitti mi hesap hocam? Dünya hayatı. Saniyenin on binde biri, bir gün. Yani yetmiş yıllık o zaman dünya hayatı saymış olsan bir dakika falan mı tutacak o zaman?
Bir saat veya iki saat. Tamam. Tamam yok. Tamam yok. Matematik tartışmayacağız. Tamam. Tamam. Gıyyyyy. Bütün herkes de. Üniversite mezunu dedi mi? Elimizin de kocundu şimdi. Tamam kocunmayın. Siz alimsiniz. Hepiniz matematikçisiniz. Bırakın tamam. Biz meslemi sohbetten devam edelim. Söyle Ahmet. Ahmet konuşamadı ya. Tamam Ahmet. Ya deli kendisinden daha deliyi görünce sopasını saklarmış.
Allah Allah. Bak yine hesaplıyor. Hesapla hocam. Hı? Hatta nerede ona bakıyorsun? Tamam. Hanım bir laf var ya bir deli bir taş atarmış. Kırk tane akıllı çıkartacağım diye uğraşırmış. Sizinki de o hesap. Ben orta yere bir taş attım. Boyuna millet uğraşıyor çıkartacağım diye. Bırakın ya boş verin. Sohbete devam edelim biz. Yüz binlerce taklit ve istidlal ehlini pek cüz'i bir vehim şüpheye düşürür. Çünkü taklitleri de istidlalleri de hatta bütün kolları kanatları da zanla kaimdir. Taklit ehli bir şeyi derinlemesini anlamadan, bilmeden, sorgulamadan sadece başkalarından gördüğü veya duyduğu şekilde kabul edenlerdir.
Bizim normalde namazlarımızı hanefi fıkhına göre kılmamız gibi, rükûmuzu, secdemizi hanefi fıkhına göre böyle yaparız ki hadis-i şerifte de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapınız demiş. Gördüğünüz gibi. Taklit ediyoruz. Namazın kılınış şeklini taklit ediyoruz. Namazın içi değil. Dışını taklit ediyoruz. Bu taklit. Ve taklidi iman ve tahkiki iman diye ikiye ayırılmıştır. Değil mi hocam öyle ayırıyorsunuz değil mi? Taklidi ve tahkiki iman. Evet. Tahkiki iman ne? Tahkiki iman sahipleri de araştırıyor, inceliyor. Ondan sonra öyle onlar böyle bir de çok biliyorlar. Araştırıyor, inceliyor, doğruluyor onu.
O da tahkiki iman oluyor. Ama bunların taklidi de, tahkiki de yüzeyseldir. Yani kitaplarda yazılan tahkiki iman, habire araştırmış, soruşturmuş, bakmış, etmiş. Hani o bilinçli bir Müslüman. Tahkiki iman ehli. Bunların her ikisi de kalp olarak sınıfta kalır. Şimdi oraya yavaş yavaş geleceğiz. İstihdal ehli de, söz konusu olan istihdal ehli de, inancını, bilgisini sadece akıl yürütmeye dayandıran, ama az önce dediğim gibi, o da kaliben, tatmin olmayan kimselerdir. Akıl yürütüyorlar. Yani o kimsenin aklına uyuyorsa, o ayet-i kerimeyi kabul ediyor. Aklına uyumazsa böyle, yani orada kınlara bakıyor öyle bir, hani ben bunu şimdi aklıma uymadı, böyle bir şey olmaz dersen, yani burada itiraz ederler, susayım ben bu konuda diyorum.
Münafık kalbinden kabul etmiyorum. Hani biz iman ettik, İbrahim'e ateş yakmadı. Biz iman ettik, deniz yarıldı, Musa Aleyhisselam yürüdü. Biz iman ettik buna. Biz iman ettik, Eyüp Aleyhisselam çok hastaydı, ayağını vur dedi, vurdu. Oradan su çıktı, onunla yıkandı, iyileşti, gençleşti. Bir de çocuk sahibi oldu, hanımı da aynı oldu. Bunlara iman ediyoruz biz. Ama burada istihdal ehli, buna aklı almadı ya, buna aklı almayınca, kalben buna iman etmedi. Kalben bunu kabul etmedi. Yani Meryem annemize Allah dedi ki, o hurma dalını kendine çek, silkele dedi. Hurma dalını kendine çekti, silkeledi. Mescidin içinde, hiç dışarı çıkmıyor, her gün taze meyveler yiyor ondan.
Biz buna iman ettik. Şimdi eğer ki bu konuda, imanımız bizim taklididen, tahkikiden de geçti. Kalbi ise, Meryem annemizin o hurma dalını, çekip yedi, estantaneyi gördük. O estantaneyi görünce, biz buna aynel yakin olduk. Gözümüzle gördük onu. Yok, o meyveden sen de yediysen, hakkel yakin oldu iş. İş değişti. İşin mahiyeti de değişti. O yüzden, yani, o taklitçi, o zanna, zanni inancı olan insanlarla alakalı, çok ayet-i kerime var. Çünkü Cenab-ı Hak, o zandan ve taklitçilikten, Müslümanları uzak tutmaya çalışıyor. Ama, bu demek değildir ki, taklidi, iman ehli kabul edilmeyecek.
Bütün ulema toplanmış, bu konuda ehli sünnet, taklidi imanı kabul etmişler. Bu konuda ehli sünnet düşüncesinin içindeyiz. Biz kimin taklidi olduğunu, kimin tahkiki olduğunu, kimin kalbi olduğuna hükmetmemiz mümkün değil. Yunus, ayet 36, onların çoğu ancak zanna uyarlar. Halbuki zan, hakikati yerini tutmaz. Bu taklidi imancılar, ve kalbi çalışmamış, kalbi harekete geçmemiş olanlar, ancak zanlarıyla hareket ederler. Zan üzerinedir. Ve zan, bu manada, bir tek Allah'ın üzerine hüsnü zan beslenir, diye meselelerde zan, seni doğru yola götürmez. Sen o konuda, çünkü hakikate ermemişsin daha. Enam'ın 116, eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.
Çünkü onlar sadece zanna uyarlar, ve sadece tahmin yürütürler. O zaman siz, kalabalıklara bakarsanız, çoğunluğa bakarsanız, siz sınıfta kalırsınız. Çünkü başka bir ayeti kerimede, çok azınız iman etmiştir der. Neden çok azınız iman etmiştir der? Yeryüzündekiler, çoğunluk çünkü, zana tabi olurlar. Ve tahmini yürürler her şeyde. Zan ve tahminleri öndedir. Hani böyle bir, din üzerinde de zanna tabidirler. Din üzerinde de tahmini yürütürler. Hani der ya, bence bu böyle olması lazım. Ya ayet var, hadis var, zahirse, ayet ve hadise göre davran, yok. O kendi zannını koyar oraya. Kendi tahminini koyar. Ve bunlar, taklit ehli, zan üzerine yürüyen insanlardır.
Oysa onların bu hususta, Necm 28, oysa onların bu hususta, hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece, asılsız bir kuruntunun peşine düşmüş gidiyorlar. Halbuki kuruntu, gerçek karşısında hiçbir şey ifade etmez. Yani onların kendi kendilerinin kuruntuları vardır. Kendi kendine dogmatik doğruları vardır. O kuruntularının üzerine giderler. Ve bunun bir hakikate, bir ilme dayalı değildir bu. Hakikate ve ilme dayalı değildir. Hakikate ve ilme dayalı olmadan, yeryüzündeki çoğunluk, o taklitten ve o kuruntudan, ve o heva heveslerinden dolayı gider. O yüzden Cenab-ı Hak, Peygamberine der ki, sen onların çoğu, seni helaka götürür. O zaman, bir kısım çok olması, onun doğru olduğunu göstermez.
Bazen bu tarikatlarda da vardır. O çok kalabalık orası, onun doğru olduğunu göstermez. Veya Hristiyanlar çok kalabalık, doğru olduğunu göstermez. Veya ateistler çok kalabalık, doğru olduğunu göstermez. Çünkü yeryüzünde insanların çoğu, ayet-i kerime öyle diyor. Onların çoğu ancak zanna uyarlar. Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Burada çoğunluğa uymak yoktur. Burada vahye tabi olmak vardır. Sen Kur'an ve sünnete tabi olacaksın. İmamların iştahına tabi olacaksın. Çoğunluk cehenneme gidiyor çünkü. Yani çoğunuz cehennemliksiniz der, ayet-i kerimede. Çoğunluğa bakarsan, çoğunluk cehenneme doğru yol alıyor. Sen onları doğru kabul edersen, sen de cehenneme doğru yol alacaksın.
Çoğunluğa değil. O zaman vahye tabi olmak söz konusu. Vahyin ister zahirine tabi ol, ister batınına tabi ol. Vahye tabi ol. Birinci derecede zahirine tabi olacaksın ki, kendini muhafaza edesin. Kendini koruyasın. Ya ben bu taklitten çıkamıyorum deme. Sana önce taklit lazım. Sen o taklide de uymak zorundasın ha. O taklit ömür boyunca senin önünde. Namazın farzı, vacibi, sünneti değişmeyecek. Namazın rükusu, secdesi, oturuşu değişmeyecek. Değişmeyecek bu. Evet bu taklit ama bu doğru taklit. Doğru taklit ne? Peygamber'e tabi olmak. Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hem ibadetlerinin zahir kısmına uyabildiğimiz kadar da batın kısmına uymaya çalışırız.
Batın çünkü kısmı işin, maneviyat giriyor işin içerisine. Rabbim bizleri de onları uyanlardan eylesin. Tahkiki iman ehli akli ve dini delillerle güçlendirerekten taklit seviyesinden tahkik seviyesine çıkardı. Normalde o kimseler de ne yapıyorlar? Dini delillere bakıyorlar. Dini delil dediğinizde Kur'an ve hadis-i şerifler. O kimseler Kur'an'a ve hadis-i şeriflere bakaraktan imanlarını bu manada kuvvetlendiriyorlar. Olgunlaştırıyorlar ve taklitten tahkik noktasına çıkıyor. Ama normalde hani bu fıkıh kitaplarında geçer bu. Bütün Müslümanlar taklidi imandan tahkiki imana geçmekle mükelleftirler. Ama normalde bunu böyle söylenir ama bütün Müslümanlar bu konuda gayret gösterip tahkiki imana geçelim.
Dini delillerine bakalım. Namazın secdesi, rükusu, kıyamı sebebi neymiş, deliline neymiş buna bakmazlar. Buna bakmadıkları için tahkikte kalırlar. Sufiler de meselenin kalbi tarafına eğilmezler. Kalbi tarafına eğilmedikleri için onun da rükûn'un manası ne? secdenin manası ne? Kıyamın manası ne? İlk kıyam eden kim? İlk secde eden kim? İlk rükû eden kim? İlk namaz kılan kim? Ben söyleyeyim. İşte rükû edenler için bir kısım melekler vardır. Onlar rükû halindedirler. Allah'ı zikrederler. Duymuşsunuzdur bunu. Öyle değil mi? Evet. İlk kim kıldı öyle?
İyi. Melekler Allah'ın emrini tuttu öyle kıldı. Tamam. İlk kim kıldı? İlk rükû eden kim? İlk secde eden kim? İlk zikreden kim? İlk kıyam eden kim? Kim? Hz. Muhammed Mustafa. Tahkik iman ehli de diyor ki melekler bunu böyle böyle yaptılar. Bunu duymuşsunuzdur. Bana o lazım değil. Bana ilk yapan lazım. Melekler kimden öğrendi onu? Bana o lazım. Tabi diyanetçilerin, ilahi açıların burada matematikleri gitti. Gitti mi? Gitti. Bu da kalbi iman ehlidir.
Bu literatürde yok kalbi iman ehli. Literatürde iki tane var. Taklidi var, tahkiki var. Kalbi olan yok. Oysa tahkik olan kimse de akla dayanmıştır. kalbe dayanmamıştır. Kalbi değildir o. Diyeceksin ki ya nereden çıkardın olmayan bir şey. Kitaplarda yazmıyor. Yazmıyor, evet. Bir kimse bütün okuduğu, bütün hadisleri de okuduğu, bütün ayetleri de okuduğu, tahkik iman sahibine erdi. Bilgi olarak. Evet, doğru. herhangi bir konuda onun kalbi olarak onu öğrendi mi? Basit bir şeydi sordum.
Kıyamı meleklerden öğrenmedik. Ama kitaplarda ne yazıyor? Bir kısım melekler kıyam halinde Allah'ı zikrederler. Bir kısmı secdede zikrederler. Bir kısmı rükuda secde ederler. Bir kısmı tahiyyata oturarak secde ederler. Bunlara kimi öğretti bunu? Bunların ilk öğrenme numunesi kimlere ait, kime ait? Melekler akılsız varlıklar çünkü. Bunların ilk icra eden Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. İlk zikreden O'dur. İlk hamdeden O'dur. İlk şükreden O'dur. O yüzden diyorum, Hz. Muhammed Mustafa'ya ümmet olmanın sevincini ve kıymetini bilelim. İlk Allah'ı zikreden yaratıldığı anda zikreden Hz. Muhammed Mustafa'dır.
Yaratıldığı anda hamdeden, şükreden, rükku eden, secdeden, kıyamda duran, oturan Hz. Muhammed Mustafa'dır. Aslında ayet-i kerimelerin bu ibadetle alakalı, taatla alakalı bütün kısımlarının ilk numunesi Muhammed Mustafa'dır. Ayaktayken, otururken, yanlarınız üzerine yatarken Allah'ı zikredin. Ayet-i kerime, bu Hz. Muhammed Mustafa'nın üzerinde tecelli etmiştir. İlk onun üzerinde, daha henüz daha dünyaya gelmezden önce, ilk yaratıldığında tecelli etmiştir onun üzerinde. Çünkü ilk onun ruhaniyeti ve nuraniyeti yaratılmıştır. Ve ilk orada ruhaniyeti ve nuraniyeti yaratıldığında hemen eşhedü en la ilahe illallah demiştir.
Anında, ilk sözü odur. İlk kelam o'dur. Cenab-ı Hak da ona cevap vermiştir. Muhammedun Resulullah diye. İlk varlık alemindeki kelam budur. İlk kelam eşhedü en la ilahe illallah'tır. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kelamıdır. Kelama cevap veren Cenab-ı Hak'tır, Muhammedun Resulullah der. İlk diyalektik konuşma, ilk varlık aleminde budur. İlk konuşma. O yüzden başınıza bir sıkıntı geldi. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en Muhammeden abduhu ve Resuluhu deseniz, Cenab-ı Hak kalbinize bir ferahlık verir. Kalbinize bir genişlik verir.
Kalbinize bir derinlik verir. Tabi Ümmet-i Muhammed'i bunları unutturdular. Biz de şöyle, ah kalbime bir darlık geldi, daraldım. Zikret diyorum ben, ben zikrediyorum diyor bana. Sen gerçekten la ilahe illallah desen, la ilahe illallah kelime-i tevhid benim kalamdır. O ne güçlü bir kalandır, ne metin bir kaladır. Oraya sığınana Allah korur, muhafaza eder. Ben diyorum ki tevhid çek, ben çekiyorum zaten diyor. Ya sen çekiyorsun, dilinle çekiyorsun işte. Kalbinle, inanaraktan o tevhidi çek. kalbin genişecek, derinleşecek. Sen o meseleye karşı, sende bir güç, kuvvet oluşacak sende.
Manevi bu. Ama yok, biz bu duaya, zikre, inancımızı kaybettik. Allah bizi affetsin. Ve öyle ki bugün geçtikçe, insanlar tahkiki imanı da bıraktı. Önce kalibi imanı bıraktılar. Hani inceledi, araştırdı, baktı. Neyin delilini bakacak ki? Ateş İbrahim'i yakmadı. Bunun akli delili yok. Mütolojik hikayedir. Olup olmadığı hakkında elimizde bir bilgi yok. Hatta İbrahim'in olup olmadığıyla alakalı elimizde bir bilgi yok. Sümerler tarafından olmuş olabilir. Akatlar tarafından da olmuştur. Ha, tarihi bir bilgi yok elimizde.
Zaten ondan öncesi maymunduk ya. Şimdi sustular. Ha, ondan öncesi maymunduk zaten. Şimdi bakıyorlar o 20 bin yıllık bulguları çıkarıyorlar. Diyorlar ki bu normal bir bilgi değil. Adamların uçan dairesi var, bilgisayarı var, elektrikli arabaları var. Ha, kendileri buluyorlar kazılarda. Kaç bin yıllık? 20 bin yıllık, 13 bin yıllık, 14 bin yıllık adam taşı oymuş. Taşa oymuş oymuş. Ve bugünkü teknolojiyle o taşa sen o oyuntuyu veremiyorsun. Kaç yıllık? 20 bin yıllık. Ben daha siz Mısır piramitlerini çözememişsiniz. Piramitlerin içini zaten çözememişsiniz. Hala daha piramitler tam olarak meydana çıkmış değil. Çıkarmıyorlar.
Sebep? Sebep? Maymundan geldiğini inandıracak ya sana. Bir teori atmışlar. Yıllardır da büyük ülkenin çocuklarına Darwin teorisi öğretiliyor. Kalmadı şimdi Darwin teorisi. Kalmadı. Maymundan gelmemişiz. Sizin atalarınız maymuna çevrilmiş olabilir yalnız. Neden? Ayet-i kerimede maymuna çevrilmiş olanlar var. Ayet-i kerime bir topluluğu komple maymuna çevrildi. Bir topluluğu komple timsaha çevrildi. Tertenkeleye çevrildi. Ayet var. Hadi akli olarak bunun içinden çık sen. Tahkik iman ehlisin.
Evet. İnceledin, araştırdın ama orada bu ayet-i kerimeye geldin. Bir kısım insanları biz maymun olarak maymun haline getirdik. Hadi. İnsandan maymuna çevrildi. Tahkik iman ehli baksın buna. Şunu diyecek. Biz bunun böyle olduğuna iman ettik. E hani sen delilciydin, delil arıyordun. Bunun delili nerede? Yok. Bunun delili nerede? Biliyor musun? Kalbi imanda. Bu ne? sen o perdeyi izliyorsun. Kalbi olarak Cenab-ı Hak sana o perdeyi izletiyor. O insanların an ve an nasıl maymuna çevrildiğini görüyorsun. Birbirleriyle olan o aslında diğer insanların onların dillerini anlamadığı, bir anda onların dillerinin değiştiğini görüyorsun.
Bir anda onların renklerinin değiştiğini görüyorsun. sonra onların bir bir müddet ibretlik için ibretlik için yaşatıldığını bütün çevre ilse diyelim toplulukların toplanıp onları seyrettiğini izlediğini ve dehşete düştüğünü dehşete düşüp oradan hızlıca uzaklaştıklarını görüyorsun. Hızlıca uzaklaştıklarını dağlara çekildiklerini çünkü büyük bir helakın büyük bir vahşetin kendilerine geleceğinden korktuklarından dolayı o maymuna çevrilmiş olanları orada bırakıp bir kısım akrabaları hem onların hızla dağlara çekildiklerini
o bölgeyi terk ettiklerini görüyorsun. bu kalbi ilim ve onlar öyle yükseklere çıkılınca sonra bir müddet sonra o maymuna çevrilmiş olanların ibretliklerine alındıktan sonra kendi kendilerine öldüklerini görüyorsun. Sonra öldüklerini gördükten sonra Cenab-ı Hak onların vücutlarından öyle bir kurt oluşturuyor o kurtlar onları bir günde iki günde yerle eksan ediyor. Sonra kurtlar ölüyor. sonra bir rüzgar esiyor kurdun hiçbir esamesi kalmıyor. Evler düzgün dükkanlar duruyor şehir duruyor içeride yaşayan yok. Bir rüzgar o kurtların sıyırıntı kalan kuruntularını dalıp götürüyor. Bu kalbi iman çünkü tahkik ehli de yıkılır.
Taklit ehli yıkılır tahkik ehli de yıkılır. Onun da güveneceği yoktur. O da güven vermez. O da yıkılır. O çünkü bir akli delil bulamazsa akılperestler gibidir. Akılperestlerin daha böyle şeyi makul olanı o da yıkılır. Tahkik ehli de yıkılır. Ancak kalibi kalbi emmara levame mülhüme mutmainliğe geldiyse o kimse şüpheden kurtulur. Her türlü şüpheden kurtulur. O çünkü hiçbir şey olmazsa dahi aynel yakin derecesinde görür. O zaman o kurtuluş erer. O yüzden o taklit ehli de tahkik ehli de yıkılır bir anda.
Sufilik sufilik kalibi imanın tecelli ettirilmesidir. Kalibi hakikatlerin tecelli etmesidir sufilik. O kalibi hakikatler o kimsede tecelli etmezse tecelli edenlerin yüzü sürmedin o da orada kurtulur. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin dediği gibi. O diyor ki bir veli bir mürşidi kamil bir diyor üstadlar silsilesine bağlandıysa onları sevdiyse onlardan ümidini kesmez. Onlardan ümidini kesmezse bugünkü zındıkanın karşısında imanını kuvvetlendirmiş olur. İmanını muhafaza eder. Ama diyor yok mütefennin bir alim de olsa yani tahkiki iman sahibi de olsa kalbi harekete geçmemiş ise kalbi harekete geçmemiş bir mürşidi kamilden intisap etmedi oradan ders almamış ise de almadıysa o zaman diyor bugünkü zındıkanın karşısında kendisini muhafaza etmesi müşkülleşmiş oysa o
tahkiki iman ehli ama kendisini muhafaza edemez. Sebep her şey akıl değildir. kalbi aklın çalışması kalbi perdenin açılması gerekir. Eğer öyle değilse o da sıkıntıda. Allah bizi muhafaza eylesin. o aşağılık şeytan bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler tepetakla düşerler. İstitlalcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudresiz ve pek kararsızdır. Hz. Pir böyle akılcılara da çarpıyor o gün için. Akıl perestlere de çarpıyor.
Hepsini de çarpıyor. Şeytan Sebe ayet 20'de şöyle anlatılıyor. Gerçekten de iblisin insanlar hakkındaki zam ve temennisi doğru çıktı. Çünkü bir kısım müminler dışında herkes ona uyup gitti. Ne dediydi iblis? İnsan yaratacağız ama ben onları ağızdırıp saptıracağım dedi. Onları doğru yoldan ayıracağım. Ben onlara heva ve heveslerini ilah edindireceğim. Onlar heva ve heveslerini ilah edecekler. Fıtratlarını bozacaklar. Hem batini fıtratlarını bozacaklar hem zahiri fıtratlarını bozacaklar. Fıtrat bozmada yarış var şimdi. O orasını kestiriyor. Kadın oluyor. O orasını büyüttürüyor. Erkek oluyor. O orasını bilmem ne yapıyor.
Fıtrat bozuyor. Haydi kadınlar bir orasını gerdiriyor. Bir burasını gerdiriyor. Bir bakıyorsun herhangi bir sanatçı dedikleri kimse 20 yaşına bakıyorsun 80 yaşına bakıyorsun 20 yaşında daha ihtiyarmış kadın. Fıtrat bozuyor herkes. Her şeyin fıtratı bozuluyor. Kadınlar hanımefendiliğini bozuyor. Fıtratlarını bozuyor. Erkekler adamlıklarını bozuyor. Fıtratlarını bozuyor. Timlik kişilik fıtratlar bozuluyor. Şeytanın peşinde çünkü insanlar. Ama bir de bu işin akaid tarafı var. İman tarafı var. Akaid tarafında şeytan onlara bir vesvese veriyor. O vesveseyle tepe taklak gidiyorlar. Hani meşhur ya işte her şeyi Allah yarattı. E arkından gelecek olan soruyu biliyorum ben.
Allah'ı ne yarattı? Tabii. Bu diyorum insan değil ki Allah zaten var idi diyorum. Ezeldi. Onu anlamak istemiyor. İhlas suresini oku diyorum. Şeytan ona vesvese verdi. Hadis-i Şerif var. Şeytan böyle bir size vesvese verirse İhlas suresini okun diyor. Okumuyor. Şeytan vesvese veriyor. Ölü olunca şeytan insanların kalbine vesvese vererek onları şüpheye düşürüyor. Şeytan ne yapıyormuş? Kalbe vesvese veriyor. Kalbe. Kalp önemli çünkü. Ve ne yapıyor? İşte bütün körler de tepe taklak düşüyorlar. Kör önünü görmüyor.
Ama sağını görmüyor, solunu görmüyor. Önünde hendek mı var, yokuş mu var, tepe mi var bilmiyor. ya körün yanına birisini vereceksin, gören birini vereceksin, gören birini. O ona yol gösterecek, elinden tutacak, götürecek. Ya da eline bir değnek vereceksin, o değnekle yürüyecek. Öyle değil mi? ve o yüzden taklitçi olanlar kördürler. Benim anlayışıma göre tahkik ehli de kördür. Taklit ehli de tahkik ehli de kördür. Ve o yüzden o istitlacı olan o yüzeysel akıl perestler de onlar zaten körün körüdür. Taklit ehli kördür ama onun elinde değnek var. Tahkik ehli de kördür.
onun yanında da birisi vardır. Veya o da değnekle dolaşır. Ama bu istitlacı olanlar da diyor onlarda diyor şeydir ne o tahtadan ayak vardır. İstitlalcilerin ayakları tahtadır. Onlar sadece mantık ve akıl delillerine göre bir inanç sergiliyorlar orta yerde. Bu normalde şeyi Beyt okuyunca benim çocukluğum aklıma geldi. Bizim çocukluğumuzda tahtadan ayakları olan böyle palyoço gibi giyinenler vardı. Bayramlarda gelirlerdi. Şimdi insanlar onları da göremiyorlar. Böyle gelirler bir bayram yeri kurulurdu Bayındır'da. Bir de bayram yeri denilen meydanlık da vardı. Onlar gelirler kurulurlardı. Çadırlar filan kurarlardı onlara. Gerçekten o tahta ayaklı palyoço gibi dolaşan böyle dolaşırdı o.
Ayaklarını uzun mesela bir metre iki metre ayak takarlardı. Onlarla yürürdü o böyle tahta ayaklı. Uzun pantolon giyiyorlar ayaklarına onlar. Şimdi herkes uzun hani çocukça uzun görüyor onu. Oysa tahta ayaklı. Ayakları tahta. Ve onun dengede kalması çok zordur. Sağlam değildir çünkü. O sağlam değildir. İşte bu istihlalciler de kendi mantıklarına dayandıklarından dolayı sağlam değildir. O tahta ayaklı kudretsizdir. Kuvvetsizdir. Bir rüzgar hızlı düşer o. İşte bunlar normalde şeytanın vesvesesinden çabuk yıkılırlar. Şeytan onlara bir vesvese verir bir bakmış yıkılmış o. Çünkü onda taklidi olmadığı gibi tahkiki olmadığı gibi kalbi de yok.
Zaten taklidi de olsa tahkiki de olsa kalbi harekete geçmemiş ise bir rüzgar esninde gidecek. Yuvarlanacak gidecek. Çünkü kör. Dünyada kör olanlar ahirette de kör olarak haşrolunlar. Bu normal körlük değil. Allah bizi affetsin. Sebahatı ile dağları bile hayran eden ve basiret sahip olan zamanın kutbu ise böyle değildir. Zamanın kutupları böyle değillerdir. onlar ne taklidi noktada dururlar ne de tahkiki noktada dururlar. Onların imanları kalbidir. Onların duruşları da kalbidir. Onlar da kalbi akıl harekete geçer. O yüzden ne taklitçiler ne tahkikçiler ne de istidraciler onları anlamaktan uzaktır. Çünkü onların durumları farklı bir şeydir.
O zamanın kutupları çünkü kutup dendiği zaman işte İbni Hacer Fetevası'nda bahsediyor. Ebdallah hakkında kimisi sahih kimisi gayri sahih birçok hadis gelmiştir. Ebdal dediği veliler bunlarla alakalı çokça hadis gelmiştir. İbni Hacer Fetevası'nda bahsediyor bunu. Kutubun zikri bazı eserlerde gelmiştir. Kutup kelimesi bazı eserlerde gelmiştir. sufiler arasında meşhur olan efsafıyla Gavs hakkında hiçbir rivayet sabit değildir. Yarın gene bana mail atacaklar mesaj atacaklar sen bizim Gavs'ımıza lahmı söyledin. Sen Gavs'a lahmı söylüyorsun.
İbni Hacer'in Fetevası'nda var. Bunu kaynak aldığım yerde Kütüb-i Sidd'de ebdallık bahsi Kütüb-i Sidd'e girin ebdallık yazın. O bahsi oradan aldım bunu. Kaynak söylüyorum. Demek ki kutup kelimesi ve ebdallık velilik kelimesi zaten ait de var. Bu konuda hadisler de var. Kutupla da alakalı eserlerde kutup olarak da geçmiş. Zaten normalde orayı iyice incelerseniz kutup sözünü orada da bulabilirsiniz. Ve bunlar yok değillerdir. Bunu zaman zaman bu hadis-i şerifi naklediyorum. Tekrar nakledeyim. Çünkü işte bu zamanda da veli var mı? Yok bu zamanda da kutup var mı?
Yok bu zamanda da evliya var mı? Sanki onlar zamana bağlı. Hilyetül evliyada Ebu Nuaym'ın İbni Ömer'den rivayeti şöyle. Her nesilde ümmetimin en hayırlıları 500 kişidir. Ebdallah da 40 kişidir. Ne 500'ler için ne de 40'lar için eksilme vardır. Bunlardan bir kimse ölünce Allah yerine 50'den birini alır. 40'lara koyar. Yanındakiler ey Allah'ın Resulü bize onların amellerini söyle dediler. Buyurdu ki onlar kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötülük yapanlara iyilik yaparlar. Allah'ın kendilerine verdiği şeylerden başkalarına pek cömert davranırlar. Tirmizi bu konuda bir beyanda bulunuyor. İmam Tirmizi Ebu Derda'dan kaydettiği rivayette şu ziyadesi vardır.
Yani fazlalığı var. Tirmizi de bunu nakletmiş. Ebu Derda'dan olan nakilde fazlası var. Ziyadesi dedi o. Tabi İmam Tirmizi siz sadece hadisçi olarak bilirsiniz. o zamanın velilerinden birisidir. Sırf hadisçi değildir. Aynı zamanda iyi bir fıkıhçıdır. Ve aynı zamanda iyi bir sufidir. Sürgünden sürgüne gönderilmiş. En son ellerin elinden bir yazılı kağıt almışlar. Demişler ki aşktan bahsetmeyeceksin. Koca İmam Tirmizi'ye. Zamanın devlet başkanı, zamanın güç, otorite sahipleri aşktan rahatsız olmuşlar.
Şimdikilerin rahatsız olduğu gibi. Yani bu yol böyle eskiden de çileli. Koca İmam Tirmizi'den zamanın devlet başkanı yazılı ahitname alıyor. Aşktan bahsetmeyeceksin niye? Yoksa sürgünden sürgüne gidiyor, cezaevirlerine giriyor, tutuklanıyor, işkenceye maruz kalıyor. İmam Tirmizi'den bahsediyorum. İmam Tirmizi'den. Şimdi hala da böyle onun hadislerine rivayet ettiği şeylere böyle laf atmak isteyenler Sufi düşmanlarıdır. Onlar aşk düşmanıdır. İmam Tirmizi aşk ehlidir. Evet Buhari onların en önderidir, önüdür, doğru.
Ama ben Tirmizi'ye kıymet veririm. Evet onun ziyadesini okuyacağım. onlar insanları ne çok namaz kılar, ne de çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek geçmiş değillerdir. Fakat onları öne geçiren husus güzel ahlak, vera, takvada sıdk, halis niyet, iş temizliği gibi ahlakı disturlardır. Bunlara uyanlar Hizmullah'tır. Bu ebdallara, bu velilere uyanlar Hizmullah'tır. yani Allah'ın taraftarıdır. Bu kutuplara, bu velilere, bu evliyalara uyan insanlar Hizmullah'tır. Yani Allah'ın taraftarıdır. Hizmullah olanlar kurtuluşa erecek olanlardır.
Mücadele ayet 22. Yani Hizmullah olanlar kurtuluşa erecekler. Yani o velilere tabi olan, o velilerin, o velileri kendisine aktap, büyük kabul edenler kurtuluşa erecekler. İmam Tirmizi'nin, Hazreti Ömer Efendimizin oğlu Abdullah'tan nakli bu. Bunlara ebdal denmiştir. Çünkü onlar önceki yerlerinde kendilerine benzeyen bir başkasını bedel bırakarak başka bir yere göçerler. Bunlar normalde kendi hayatları biterken yerlerine birisini tayin ederler. Yerine birisi tayin olunur. Bizim üstadımız öldü, biz o yüzden başka bir kimseye intisap etmedik.
Ha sen körlerdensin. Sebep? Çünkü onların yerine birisi tayin edilir. Ya önceki yerlerinde kendilerine benzeyen bir başkasını bedel bırakarak göçer giderler. Yani birisini ilan eder. Birisini tayin eder göçüp giderken. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi ne dedi? İşte Hüseyin'in kayınpederini söyledi. Bana bizatihi dedi, oğluma dedi, Ahmet Duran'a söyledim dedi, şeyhliğini açıkla diye dedi. Sana da söylüyorum, şeyhliğini açıkla dedi. Ben dedim, efendim ben bunu söyleyemem, hakkınızı helal edin, ben söyletirim dedi. Benden sonra Adnan'ı aramış. Burada mı Adnan geldi mi? Adnan seni mi aradı aynı gün. Verin Adnan'a bir mikrofon.
Ne olmuş o da anlasın. Ben de su içeyim. Üstad beni aradı. Oğlum dedi, Mustafa abiniz ve Ahmet Duran abiniz şeyhtir. Onu ilan edin dedi. Ben de o gün Adana'daydım. Efendim ben şu anda Adana'dayım dedim. Tamam o zaman kapattı. Bu kadar. Allah razı olsun. Sonra bizim başka bir kardeşi aramış. Allah razı olsun Adnan Hoca. Neyse, o arkadaş da ilan etti. Demek ki bunlar giderlerken yerlerine birilerini bırakıp da gidiyorlar. İbn Ömer'den nakil bu. Allah rahmet eylesin. Benim şeyhim de vazifesini yaptı, göçtü. İnanana, tanıyana.
İnanmıyorsa inanmayacak o kimse. Kendince bir bahane bulacak. Ve bunlar kim? Bunlar Eddal. Yani Türkçesi veli kullar. Allah'ın velileri. Ancak diyor, bunlar kalpleri sağlamdır. Bunlar tahkik, taklitten tahkike, tahkihten kalbe geçmişlerdir. Bunları şeytan vesveseyle çeviremez, eviremez, deviremez. Şeytan bunları yenemez. Çünkü bu kimseler hakikatin hakikatin hakikatine ermişlerdir. Bunların akli delillere ihtiyacı yoktur. Tahkik ehli akli delil arar. Bunların akli delillere de ihtiyacı yoktur.
Bunlar çünkü sebatlarıyla dağları bile hayran eden sebat etmek. Yani Kur'an ve sünnetin hakikatinde sıra dağlar gibi durma hassasiyeti ve özellikleri vardır. Öyle onlar esen yele göre evrilip çevrilmezler. Öyle baskıydı, güçtü, kuvvetti. O tarafa dönelim, bu tarafa dönelim. Yok hükümetten şunu alırız, yok belediyeden bunu alırız, bunu konuşmayalım, bunu edelim, şuna yalakalık yapalım, şuna yalamalık yapalım, bunlardan bulamazsın. Bunlar çünkü gerçek manada manevi kemale ermiş, Allah'a teslimiyette tam bağlı bir kimsedir bunlar. tabiri caizse, tabirimi hoş görün, direkt Allah'a tabidirler. Direkt. Çünkü hakikatin, hakikatin, hakikatine tabidir onlar.
Ve Hz. Pir'in dediği gibi basiret sahibi olan zamanın kutbu. Yani onlar basiret sahibidir. Kalbi, gözleri ve kalpleri ilhama açıktır. Kalpleri ilhama açık olduğu için kutup dediğinde zaten tasavvufta veyahut da bu sufilik dalında normalde bir kimsenin gelebileceği son makamdır. Kutuplur makamı. Bunlar beş tanedir. Aslında bunlar yedi tanedir. Yedi kutup vardır. Bunların en önemli üçlerdir. Üçlerden birisi veva dedince beşlerden bir tanesi oraya geçer. Yedilerden bir tanesi beşlere geçer. Kırtlardan bir tanesi kırtlara girer. sonra seksenlerden bir tanesi kırtlara girer. Sonra yüz altmışlardan bir tanesi seksenlere girer.
Bunlar o yüzden vasiret ehlidir. Kalpleri harekete geçmiş, kalpleri ilham alandır. O yüzden onlar asla sarsılmazlar. O yüzden onları bir rüzgar devirmez. O yüzden onları bir çakıl taşı devirmez. O yüzden yok yokuş aşağı yok yokuş yukarı imiş. Yok orada zorluk varmış. Yok orada darlık varmış. Onlar akça havak yaprağı gibi dönmezler. Onlar istitlale değer vermez. Hz. Pir öyle diyor. O yüzden onlar istitlale değer vermezler. yani akıl yürütmeye, delil arayıp bulmaya, delillerle uğraşmak, bunlarla işleri yoktur. Kalbi olarak o ilhamı alırlar.
Kalbi harekete geçmiştir. Onların çünkü otururken, yatarken her halde Allah'ı zikirle uğraşırlar. Allah namazdan namazı hatıra gelmez. Her daim onların hatırında kalır. Çünkü böylece onlar bu hali yakalarlar. Onlar da zahiri ilim halkın içerisinde halkın içerisinde zahiri ilme uyarlar. Ama normalde hakikatleri nedir? Kalbidir. Onlar tavır ve davranışlarında, sözlerinde Allah'ı bilme noktasında kalbi bir yol yürürler. Onlar kalbi ayaklarıyla gider. Çünkü onların basiret gözleri açılmıştır. o yüzden ebdaldırdılar. Yani o yüzden velidirler.
Mürşidi kamillerdir. Allah bize onlardan eylesin cümlemizi. 2130'dan devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Bizden yanı da helal olsun. El-Fatiha ma selavat. Amin. 1-Ti. 2-Ti. 3-Ti.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi