mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2098. Beyitten) 04.01.2025 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 4 Ocak 2025 · 1:22:21

İnzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Efda'l-i zikr-i fâlemennehu, La ilâhe, ilâhe, hakça yaşayan, hakkı savunan, batıl batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Nerede ümmet-i Muhammed'e, Müslümanlara zulmediliyorsa, ümmet-i Muhammed'in namusuna, şerefine, haysiyetine, kanına, ırzına tecavüz ediliyorsa, Rabbim komplesinden intikamımızı alsın.
En son Eyüp o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğru nuru gibi, bütün doğu nuru gibi, bütün hastalıklarından arındı, pürü, pâk oldu. Burayı okumuştuk. Mesnevî, hacim bakımından felekler kadar bile olsa, yine bu âlemin hatta küçük bir cüzdünü ihata edemezdi. Halbuki çok geniş olan o yerler, gök, darlıktan gönlümü paramparça etti. Mesnevî, malum Türkiye'deki 3 aşağı 5 yukarı Mesnevî'ler 25.700 ile işte 26.000 beyitten ulaşan ama bazı ülkelerde, yani bazı bölgelerde daha fazla beyitleri olan bir kitap.
Hindistan'da 30.000'in üzerinde 35.000'i beyite yakın mesnevî, el yazması, mesnevîler var. İlavîler olmuş olabilir veyahut da işte farklı tezahürler olmuş olabilir. Evet, bunun gibi Afganistan'da farklı mesnevîler var. Yani adet olarak daha fazla ama genel olarak Türkiye'deki el yazmalarına baktığımda 25.700 veya işte 26.000 beyitten oluşuyor.
Bazıları çünkü bu konu başlıklarını da bir beyit olarak yazmışlar. Konu başlıklarını da beyit olarak yazınca işte beyit adeti artıyor. Konu başlıklarını beyit olarak yazmazsan işte beyit adeti azalıyor. Bunun gibi teknik meseleler yoksa beyitlerden bir farklılık yok. Tabii normalde işte toparlayacak olursak mesnevi değişik basınlarla 35.000 veya 32.000'le işte 26.000 beyitlin arasında gider gelir. Çünkü bazı yerlerde mesela 6 cilttir, bazı yerlerde 7. ciltin olduğu söyleniyor. Ama işte mesnevi araştırmacıları ne yazık ki mesnevi ile alakalı en cilti çalışma yapan Nicholson'dur. Yani Nicholson'un araştırmalarına muhtaç kalıyor. Bu da acı bir şey. Ve onun araştırmalarına göre bu konuda baya ince eleştik dokunmuş bu tip beyitler var.
Tabii böyle olmasına rağmen Hz. Pir hani mesnevi diyor bu kadar geniş, bu kadar çok hani ince detayları anlatan ve belki de varlıkla alakalı, hayatın tefsiriyle alakalı, sufilin tefsiriyle alakalı bence yani yazılabilen en önemli eserlerden birisi hacmi çok büyük. Çünkü hemen hemen tasavvufla alakalı, sufilikle alakalı değinmediği bir mesele kalmamış. Yani şu anda biz 2000 Sur Beyit'teyiz, kaçındayız? Surdan bakıvereyim. 2000 kaç? 95 mi? 2095. Evet, 2095. Beyit'teyiz. Daha doğrusu 2095'e. Evet, 2095'den sonayız da. 2095. Evet, ve normalde böyle olmasına rağmen hala da devam ediyor. Mesnevi kendisinin üzerine bir hayranlık ve hayret bırakıyor insanın üzerinde.
Tabii bu hayranlık ve hayreti yakalayabilmesi için hep bunu söyleyeceğim size. O kimsenin iyi bir Kur'an ve Sünnet bilgisi ve iyi bir manevi hal bilgisi. Yani o kimsede manevi hal olması lazım. Başka türlü mesnevi idrak etmesi, anlaması çok zor. Şimdi mesnevi o kadar böyle geniş hacimli olmasına rağmen, Hz. Pir diyor ki, bu şeye, hani bu aleme mesnevi zayıf kaldı diyor.
Bu manevi aleme mesnevi zayıf kaldı. Buradan Bediüzzaman saydı Nursi Hazretleri'ne geçmek istiyorum. Hani mektubatta 29. mektup 9. kısımda hep söylerim ya, hani işte tarikat, hakikat, marifet namları altında öyle nurani, öyle bir şirin yolu vardır ki, denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa, o deryadan bir damla yazamaz diyor.
Bakın dikkat edin. Yani Hz. Pir mesnevi hacim bakımından felekler kadar bile olsa, yine bu alemin, yani manevi alemin, hatta küçük bir cüzünü bile ihata edemezdi diyor. Yani o manevi alem o kadar geniş, o kadar derin ki, oradan küçücük bir cüzünü dahi ihata edemezdi. Bu minvalde Bediüzzaman saydı Nursi Hazretleri diyor ki, tasavvuf, tarikat, hakikat namları altında olan bu manevi alemle alakalı. Denizler mürekkep olsa, kalem, ağaçlar kalem olsa, oradan bir damlayı yazmış olamaz diyor. Bir damla. Bakın bir damla. O yüzden bu da diyor ki, küçük bir cüzünü ihata edemezdi. Demek ki, o insanoğlunun Allah'ı tanıma bilme, Kur'an ve sünnet-i seneyi tanıma ve bilme, ne kadar derinlemesine ve genişlemesine olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun, Cenab-ı Hakk'ın ilminin önünde küçücük bir cüz bile değildir.
Manevi ilim açısından baktığımızda da deryada bir damla bile değildir. Bakın, deryada bir damla bile değildir. Bizim çok büyük, mükemmel alim gördüklerimiz, mükemmel veli gördüklerimiz gerçekten mükemmellerdir. Ama o manevi alemde bir damla bile değillerdir. O manevi alemi çünkü idrak etmek, böyle bir ucundan tutmak dahi, o kimseyi fevkalada bir noktaya götürmesine rağmen, o manevi alemin içerisinde zerre dahi olamaz.
O yüzden o manevi alemi kategorileştirmek, ona sınır koymak, ona sınır koymak, o manevi alemden haberi olmayan, zahir cahillerin işidir. Hani bazen zaman zaman şatahatvari sözler duyarsınız, onlar cahillikten kaynaklanır. Hani, Nuh böyle manevi aleme dalmış, sözde orada çok büyük yollar kat etmiş, böyle şatahatvari sözler olur.
Çıkar bir kısım sarhoş ehlinden, öyle sözler çıkar. İnsanlar da onları sarhoş ehli görür. Sarhoş ehli görür. Onlara da, hani onların o sözlerini, bir yerlerden böyle işte, analiz edeceğim diye uğraşır. Değildir. O manevi alemden bir damla bile içmemiştir o. O kendince bir damla içtiğini düşünür ama. Bu Hz. Pir Mesnevi'de bunları şöyle tanımlıyor. Ayran içip, ayran içip sarhoş taklidi yapanlar. Hani kimisi, çok özür dilerim, ondan sonra, ayran içmiştir, ama yıkıla yıkıla gider yani, çok içmiş filan gibisinden. halbuki ayran içmiş o. Aldatıyor ortalığı.
Bunun gibi, bu manevi alemden koku almayan, manevi alemden, dudağına bir yaşlık dahi değmeyen bir kimse de, kendisini mansur şarabı içmiş gibi gösterip, yollarda sallana sallana gidip, sayhalar atar. Oysa, o alem öylesine geniş, öylesine derindir ki, onun ne kenarını bulabilirsiniz, ne de tabanını bulabilirsiniz, ne de tavanını bulabilirsiniz. Oraya, normalde eğer ki, bir adım attığınızda, bir adım o tarafa doğru, bir daha ilk perdeden, bir perde geçtiğinizde, sonsuz bir aleme geçtiğinizi zannedersiniz ki, o dağ yolun başı bile değildir. Veyahut da ben bazen derim ya, iki rüya görüyor, adam evliya kesiliyor. O dağ dur ya, iki rüya gördün, yolun başında bile değilsin dağ.
Dağ gidilecek o kadar çok yol var ki, yani sen yüz tane besmeleyi zor çekerken, yüz tane tevhidi zor çekerken, kendi kendini arş halalarda dolaştığını zannedersin, o alem öyle değildir. Çünkü hakikatin sınırı yoktur. Hakikatin sınırı da olması mümkün değildir. Herkes hakikati, kendi istidadı, kendi kalıbı kadar bilir.
O, onun hakikatidir. O gerçek hakikat değildir. Ve her hakikat, o kimsenin kendine aittir. Ve kendi kalıbı, kendi dağ harcığı, kendi aldığı kadardır. Kendi bildiği kadardır. Ama bir kimse kendince onu çok yüce, çok yüksek gösterir. Bu hani aldatıcı zenginler vardır ya, üç beş kuruş görür, çok zenginmiş gibi hava verir etrafa. Böylece o, vermiş, verdiği havayla iş yapar çünkü o. ama bir gün gerçekle karşılaşınca, hıstıya söner. Bu hakikat alemi de öyle bir şeydir. O kimse kendince, hakikat aleminin padişahiymiş gibi görünür. Öyle değildir. Çünkü oranın kenarı yoktur, ucu bucağı yoktur. O meseleden dolayı, Hz. Pir diyor ki, halbuki çok geniş olan o yerler, gök, darlıktan gönlümü paramparça etti.
Bu yerler, gökler çok genişmiş gibi göründü. Ama hakikat alemine bakınca, bu yerler, bu göklerin darlığı, benim gönlümü daralttı. Demek ki o hakikat aleminden, bu dünya göğüne ve yerine baktığında, küçücük bir şey olmuş oldu. Çünkü dünya ve dünyanın içindekiler, hepsi de sınırlıdır. Dünyanın bir sınırı vardır. Dünyanın içindekilerin de sınırı vardır. Ağacın sınırı vardır. Hayyonaşatın sınırı vardır. Denizlerin, dağların sınırı vardır. Hakikat aleminin sınırı yoktur. Öyle olunca, o kimse, eğer o manevi aleme doğru, böyle bir küçücük pencere açıldıysa, onun için yaşamış olduğu bu dünya perdesi ve dünya alemi küçücük bir şey kalır.
Oradan dünyaya bakınca, perdenin diğer tarafına geçip dünyaya bakınca, dünya onun gözünde küçücük bir şey olur. Ama ve lakin perdenin öbür tarafından, hakikat alemine, manevi aleme bakınca, o zaman o alemin kenarı yok, ucu yok, bucağı yok. uçsuz bucaksız bir manevi alemden, kenarı olmayan bir hakikat aleminden, kenarlı, sayılı, hesaplı, kitaplı bir dünyaya bakınca, dünya onun için küçücük olur.
Hani bazıları demişler ya, dünya avucunun içi kadardır diye. O taraftan bakınca, dünya onun avucunun içi kadar olur. Kimisinin tırnağının üzerinde su kadar olur. Kimisi böyle küçücük bir zerre kadar görünür, dünya ona. Ama öbür taraftan bakınca öyle görünür. Buradan öbür tarafa bakınca, sınırsız, sonsuz bir alem, oradan bu tarafa bakınca ise, kimisine göre, avucunun içi kadar, kimisine kadar, tırnağının üzerinde bir damla su gibi. O yüzden Hz. Pir burada farklı bir pencereden bakıyor. Hani ve tabiri caizse, o hakikat alemin önünde mesnevisini, diyor ki oradan bir damla bile değildir. Bakın mesnevisini oradan bir damla bile değildir. Hakikat aleminden bakınca.
Ama normalde biz buradan mesneviye bakınca, diyoruz ki ya, bize hakikat kapısını açan, hakikatin penceresini aralayan, biz de hakikatin pertesini aralayan, bir hakikat ilmini bize öğreten, bir bilgi kitabı olarak görüyoruz. ve mesnevi bu manada denilebilir ki, bütün o yıldızların, gezegenlerin döndüğü, o uzayın içinde bir nur, böyle bir gezegen düşünün, karanlıkta bütün gezegenler ve içinde bir nur var.
o gezegen nur, bütün o gezegenleri aydınlatıyor. Mesnevi öyle bir eser denilebilir. Mustafa Özbağ'ca. Ama hakikat aleminden bakınca, o dahi hakikat aleminin yanında sönük kalır. Mesnevi'yi inceleseniz, her bir beyti, derinlemesine baksanız, her bir beyti, farklı bir aleme perde aralar size. hani ben belki de biraz abartıyor olabilirim diyebilirsiniz, abartıyorsunuz diye. Belki de benim, hani, İslam'la tanıştıktan sonra, okuduğum ilk kitaplardan dolayı, fazlaca etkilenmiş olabilirim. Kabul ediyorum bunu. Ama bu manada beni, Allah'la barıştıran, beni Allah'la tabiri caizse, kaynaştıran, Allah'ı sevme noktasına, beni yönlendiren, önemli eserlerden birisi.
Benim nazarımda kargacık burgacık değil, benim nazarımda, hem tefsir, hem hadis, hem fıkıh, hem akaid, hem de hayatı anlatan bir kitap. ve sufili, bilhassa maneviyatla alakalı, manevi alemle alakalı, anlatılabilecek, her şeyi anlatan, bu konuda örtmeyen, ama ve lakin, rumuzlarla, ve tabiri caizse, yolda kalanlara, yolunu aydınlatacak bir kitap.
Öyle bakınca, o her bir beyt, ayrı bir aleme kapı aralarken, kendi içerisinde, öyle sırlar oluşturmuş ki, o sırları, normal defter kitapla, kalemle anlatmak, biraz zor. O kimsenin, kalbinin çalışması lazım. Yani, o beyt'e, kalbi akılla bakması lazım. Eğer o beyt'e, kalbi akılla bakmazsa, beyti, normal, manzum bir yazı olarak, bir şiir olarak, bir böyle, şiir beyti gibi okur geçerse, onda o kapı aralanmaz. aralanmaz.
Ama, Kur'an, sünnet bilgisi, zikrullah ve manevi bilgiyle, o beytlere, farklı bir mantıkla, farklı bir akılla, farklı bir minval üzerine bakar. Ve, o beytleri inceledikçe, ve, şeyhi de varsa, zikrullahı da var ise, onun kalbinde farklı pencereler açacak, kalbinde farklı, ince detaylar yakalayacaktır. O yüzden, o mesnevi ile alakalı, ne anlatsak burada, mesnevi anlatmaya, yine, dil gücümüz yetmez. Buna rağmen, mesnevi, hakikat aleminde, hakikat aleminde, bir zerre bile, bence yoktur. E bu da Mustafa Özbağ'dan yazmışım ya, okuyayım o kadar.
O kadar geniş yerler ve gökler gördüm ki, ruhum aşk ile özgürleştiğini sanırken, boynumda bir zincirin soğukluğunu hissetti. boynumdaki bu bağı, bu darlık, bu sınırlılık, gönlümü lime lime eden bir hasretti. O, sonsuzluk denizine bakıp da, orada yok olamamak, balı görüp de baller yasına dalıp, bir yudum baldan mahrum kalmak gibiydi. gönlüm her daim bu zahir aleminin yerlerinin ve göklerinin ötesine geçmek istedi. Çünkü anladım ki genişlik dış alemde değil, iç alemdeydi. Hakikat, gördüklerimin sınırlarının ardında değil, gönlümün en derin perdelerinde gizliydi. Ve bu sır, gönlün paramparça olmasında saklıydı. Çünkü her kırılan parça bir perdeyi aralar, her acı insana hakikatin ışığını hissettirirdi.
Ancak darlığın kederini tadanlar genişliğin ne olduğunu anlayabilirdi. Eğer darlığın kederi sende yok ise, yerler, gökler, yaşadığın perde sana dar gelmediyse, sen genişliğin ne olduğunu anlayamazsın. Okudukların, yazdıkların, yaşadıkların, herkes gibi olur, göçer, gidersin bu alemden.
Bu bir alemdir ki bana rüyada göründü. Açıklığıyla kolumu kanadımı açtı. Açtı. Bunlar tabi, burası artık Hz. Pir'in sözü, ama Hz. Pir çalgıcının üzerine, bu alemlerinden konuşuyor. Bu bir alemdir ki bana rüyada göründü. Demek ki, bu manevi alem, manevi alem, önce rüyalarda başlar. Aslında rüya dediğimiz şey, uyuduğumuzda gördüğümüz olaylardır, hadiselerdir. ama Hz. Pir, Mesnevi'nin başka bir beytinde der ki, bana ayakta yürürken, yürürken, rüya gören dostlar lazım der. Bu da nedir? O kimse normal hayatına devam ederken, biz buna sufi dilinde hal diyoruz.
yani, uyanıkken görülen rüya, bu başlangıçta, zikrullahta başlar, zikrullah alakasında, veyahut da o kimse kendince zikrederken, hani hafif bir uyku hali gelir. Yakasa deriz ya biz ona, o uyku halinde, uyurla uyanıklık arasında, uyurla uyanıklık arasında, orada da bir rüya görür o kimse. biz onların hepsini de hal olarak nitelendiririz. Bir de rüya var, yattığında gördüğün rüyadır. Ama o da, o rüya da rüya olarak biz bırakıp gitmeyiz onu. Sebep, çünkü sahih rüya, peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür, hadis-i şerife göre. O zaman o rüya, sahih rüyaysa, tabiri cahiyse, yani bu peygamberlere, olan vahiy gibi algılamayın, o da bir vahiydir.
Çünkü, peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür deyince, o sahih rüya, vahiy hükmündedir peygamberlerde. Hadis-i şerifte Ebu Hürere'den naklediliyor. Buhari Müslüm Tirmizi, kıyamet zamanı yaklaşınca, müminlerin rüyası hiç yalan çıkmayacaktır. Demek ki, kıyamet yaklaştıkça, mümin bir kimsenin gördüğü, yalan olmayacak. Yani, görmüş olduğu rüyayı yaşayacak. Rüya hak olacak. Bakın, rüya hak olacak. Bir rüya gördü mümin kimse, o rüyası tecelli edecek onun. Hatta, rüyasında gördüğü gibi tecelli edecek. Bazen rumuzlu olur, rumuzlu tecelli eder, bazen rumuzsuz olur.
Direkt rüyasında gördüğü şekilde, o rüya tecelli eder ondan. Bazen bu uyanık görülür, o da rüyadır, o tecelli eder. Bu nedir? Biz hal diyoruz ya, işte birazdan filanca kimse gelecek. Onu o kimse, o böyle sureten de görür. Geleni de görür. Bu konuşulmaz sufilikte. O gelir, teyit etti. Evet, böyle gördüğümde böyle oldu. Bu teyit etmektir. Bekler onun tecelli olmasına. Tecelli eder o. Tecelli edince der ki, bu böyle oluyormuş demek ki. Bu demek ki neydi bu? Müminin rüyası. Yalan çıkarmadı onu. Bu ister uyanıkken olsun, ister uyurken olsun. Sahihse, onu yalancı çıkarmaz. Hadis-i şerifte diyor ki, hiç yalan çıkmayacaktır.
Kıyamete yakın, müminin rüyası. Rüyası en doğru olanlar, sözü en doğru olanlardır. O zaman o kimsenin, rüyanın doğru olması için, senin sözünün de doğru olması lazım. Senin ağzından yalan çıkmayacak. Hayallediğini söylemeyeceksin. Yalan konuşmayacaksın. Sözün doğru olacak. Sözün, hakikat sözü olacak. Müslümanın rüyası, peygamberliğin 46 biridir. Müslümanların rüyası, peygamberlerin 46'da biridir, peygamberliğin. Rüya üç çeşittir. Hadis-i şerif uzun çünkü. Salih rüya ki, Allah'tan kuluna bir müjdedir. Salih rüya neymiş? Allah'tan kuluna bir müjdeymiş. Bunları bir kenara kendinizce not edin. Salih rüya, Allah'tan size bir müjde.
Salih bir rüya gördü o kimse. Allah onu müjdeledi. Şeytanın üzüntü vermesi şeklindeki kabuslu rüya ve insanın günlük yaşantısına, zihnini meşgul eden şeylerden kaynaklanan rüya, üç oldu. Biri neymiş? Salih rüya. Hadis-i şerif bu. Hem aynı zamanda hadis-i şerifi de şerh etmiş olalım. İkincisi ne? O kimse üzüntü veren kabuslu rüya. Yani şeytani rüya. Üçüncüsü ne? Günlük yaşantısında zihnini meşgul eden şeylerden kaynaklanan rüya. O zaman hadis-i şerif devam ediyor. Sizden biriniz hoşlanmadığı bir rüya görürse kalksın sol tarafına tükürsün ve o rüyayı insanlara anlatmasın. Demek ki hoşuna gitmeyen bir rüya gördün, hoşuna gitmeyen bir kabus gördün, kabuslu bir şey gördün.
Aldılar seni uçurumdan aşağı atıyorlar. Kabus. Karanlığın içine attılar. Kabus. Geldi senin birisi boğazını sıkmak istiyor. Kabus. Sen bağıracağım diye uğraşıyorsun, bağıramıyorsun boyuna. Sesinin çıkmadığını düşünüyorsun. Kabus. Böyle bir şeytani rüya görünce kabuslu, o rüya kimseye anlatılmayacak. Yok. Biz bu hadis-i şerifleri söylediğimiz halde akşam dörtte gördü, dörtte efendim ben çok kabuslu bir rüya gördüm. Şöyle oldu, böyle oldu. Ya anlatma. Eyyüz-ü Besmele çek sol tarafına tükür. Bir hadis-i şerifte de öyle diyor. Eyyüz-ü Besmele çekip, yani şeytanın şerrinden Allah'a sığınıp, sol tarafına tüküreceksin. O normalde sol tarafına tükürsün.
Hadis-i şerifte de var. Sol tarafına tüküreceksin. Onu anlatmayacaksın. Öbürkü etkisinde kaldın. Bir trafik kazası gördün, trafik kazasının etkisinde oldun. sen de kaza yapıyorsun. Veya gözünün önünde trafik kazası oluyor. Bu etkide kaldığında. Ha, birazdan trafik kazasını görürsün, gerçekten de yaparsın. Bu da var. Ha, ben baktım, vurdum arabayı. Tamam, aa, vurdum sonra. Vurdum. Hiç unutmadım, bizim Abdurrahim'in babasıyla alakalı. Yola çıkacağız. biraz kaza yapıyorum yolda. İsmail'inler de serti. İsmail'i aradı sabahleyin. Yola çıkacağınız zaman, rüyamda gördüm dedi, kaza yapıyorsunuz.
Biliyorum İsmail dedim. Hatırlıyor musun İsmail? Biliyorum İsmail dedim. Ben şimdi arabayı Hacı Mehmet'e veriyorum. Allah rahmet eylesin. Hacı Mehmet arabayı, anahtarını bana atıyor. Daha yeni aldıydı. Bir tane kartal vardı. Sıfır daha kartal. Ben anahtarı biraz kullandım, verdim anahtarı tekrar. O biraz gitti, ondan sonra durdu, anahtarı gene bana verdi. Biraz daha gittim ben. Gene anahtarı ona verdim. Bu biraz daha gitti, anahtarı gene bana verdi. İyi. Dedim Mustafa Özbağ içimden. Kaşacak, göşecek bir yer yok dedim. Ya sen bu kazayı yapacaksın dedim. Araba benim olsa, ben hiçbir şey yapmayacağım. Vuracağım, çekileceğim kenara. Sıkıntı yok. Araba Mehmet'in bizim, Allah rahmet eylesin.
Araba da sıfır daha. Şimdi, gidiyorum. Abi be, bu bu kadar mı gidiyor be? Bassana be. Mehmet abi, gidiyoruz işte, bir sıkıntı yok. Bas, Allah bas. İyi tamam, basıyoruz. Bir tane golf, pırşt geçti önümüze. Bu kim oluyor be dedi, önümüze geçiyor. Allah'ım dedim, Ya Rabbi, Ya Resulullah ya. Tabi bir de, anlatmayacağım ya ben rüyayı. Tamam Mehmet abi, ben golf'u, solladım, yürüdüm. Tam Polat diye, böyle aşağı doğru, askeriyeden inerken, virajlı bir yol var. Hala daha geçtiğinde, hatırlarım orayı ben. Orayı normalde, çift gidiş, geliş yaptılar ama, oradan virajlı dönüyorsun böyle, sağ tarafta topçular, mopçular var. Sonra düzlüğe giriyor. Düzlüğe girdikten sonra, sanayi, şimdi yeni sanayi kurdular.
O düzlüğe girince de, sağda bir benzinlik var. Ben Polat diye giderken, benim mola yeri orası. Dı. Millet beklemesin orada, şimdi başka yer var. orayı tespit ettiler çünkü. Şimdi başka yerde kalıyor. Tam böyle, ben tekrar hani, geçtim onu, bu gene geldi, o da oynuyor bizden. Bizim önümüze geçti. Bas abi şunu ya, bu nasıl bizim önümüze geliyor? İyi. Tamam, virajlara geldik, bu ani bir fren yaptı, ben de fren yaptım. Arkamdaki beni vurdu, ben de fren yaptım. Bana vurdu, ben de ona vurdum. arkadakının şeyiyle vurdum. Ha, oğlan oldu dedim ha. Aldım oradan secdadeyi, bıraktım arabayı oradan. Geçtim yan tarafa, Allahu Ekber namaza durdum. Allah rahmet eylesin. İkisi de rahmet oldu annesi de.
Annesi başladı oradan. Bir de namaz kılıyor dedi. Okuyor. Ben hiç oralı değilim. Allahu Ekber namaza durdum ben. Neyse, bitti her şey. Ondan sonra gittik, Polatlı'dan farlarını taktırdık. parlak kırıldı. Yola devam yine, Şeyh Efendi'ye gidiyorsun ki. Oradan devam et. Şimdi, bazen rüyanda görürsün onu. Ondan kaçışın yoktur yalnız. Eğer hakikate doğru sen kanat çırpacaksan, ondan kurtulmanın yolunu aramayacaksın. Bu, en zor kısmıdır. En zor kısmı burasıdır. Paranın gideceğini görürsün, yürürsün. Paran gider. En zor kısmıdır. Birinin senden gideceğini bilirsin, yürürsün. En zor kısmıdır.
Bile bile yürümek kadar, insan nefsine ağır gelen başka bir şey yoktur. Geylani Hazretleri'ni görmek kolaydır. Allah, Allah, oh Geylani Hazretleri de geldi. Ah tamam, cüş-i uğruş içerisinde yürü. İyi. aynı Geylani Hazretleri dedi ki, şu olacak. Göreyim senin cüş-i uğruşun o zaman. O zaman cüş-i uğruşun gerçeği, hakikati çıkar.
Hele bugünün Müslümanlar için mal, rahatlık, para, imtihanın, özü bu. O zaman göreyim senin ben cüş-i uğruşun. İşte, o normalde o zaman, rüya bu manada, uçsuz, bıcaksızdır manevi alem. Ve o manevi alemin kapısı sana, önce rüyada açılır. Bir şey söylerler, yerine getireceksin mi, getirmeyeceksin mi? Üstat rüyasında görür, bunu böyle yapacaksın der. Kıyamet o zaman kopar. Sen rüyanda görürsün, rüyanda gördüğün gibi yap der. Kıyamet o zaman kopar. Birisi, Şeyh Efendi'ye anlattı, anlattı, anlattı rüyasını. Böyle Şeyh Efendi'nin kafasını salladı. Ondan sonra en sonunda onu dedi, efendim ne emrederseniz yaparım dedi.
Evladım sen, rüyazıyı yormuyor şimdi Şeyh Efendi. Sen, Allah hayırlısını versin oğlum. Sen işte, hani hayatına devam et. O bir imali, üzerine bir şey söyledi. Bir de böyle şeyhe, kendisini yakın görenler yapar bunu. Baba benim rüyam ne manaya geliyor, ne derseniz razıyım. Oğlum sen hayatına bak, boş ver. Ana Allah hayırlısını versin dedi. Bir daha ısrar etti. Benim gözümün önünde olan şeyler bunlar. Oğlum eşinden ayrılman lazım senin. Bu kadar. İçimden dedim, dervişin ahmağı. Bıraktım.
Tevhil etmiyor. Etmiyor. Ne yapmağı zorluyorsun? Nasıl yani efendi baba? Oğlum sana, üç tür söylüyorum, hayatına devam et diye. Sen de bana kalktın dedin, zorladın dedin. Kaldı. Hareket edemiyor bu. Şimdi insan ağzından çıktığında imtihan oluyor. Bana dedi ki, o arkadaş, arabayı bana sat dedi. Şeyh Efendi ona demiş ki, demiş o öylesine tabidir ki, demiş arabasını sat dedim. Yarım saat içinde sattı arabasını demiş. Herkes yapamaz demiş. O da ona demiş ki, efendim ne emrederseniz yaparım. Yapamazsın oğlum demiş. Ben yaparım efendim demiş.
Yapamadı. Sonra hanımının ne olduğu çıktı meydana. Per perişan oldu. O zaman onu boşamak, onun için cennet bahçesi olacakmış. Sonra cehennem çukur oldu. Dedim ne oldu? Biz bilememişik dedi. Dedim bilemediğini şimdi anladın ama dedim. Her şey geçip gittikten sonra anladın. İşte bazen de üstadların, o mürşitlerin sustuğu yerde suscan. Ne manaya geliyor Allah ne manaya? Sus. Sebep, rüya, rüya kuşun tırnağında durur gibi durur.
Hadis-i şerif bu da. Hadis-i şerifte der ki, kuşun tırnağında bir şey gördünüz değil mi? Orada duruyor o. Başka bir hadis-i şerifte der ki, semada durur. Nasıl tevil edilirse öyle tecelli eder. Şimdi o mürşidi kamiller, o veliler, hakikati örtmezler. İlla ki tevil istersen, sana hakikati anlatır. Hakikati anlatınca da, o öyle tecelli eder. Susuyorsa, seslenme, ardına düşme. Sana demiş ki, hayırlısı olsun. O da zannediyor ki, rüyamı tevil edemedi. Ben ne kadar derin rüya gördüm. Çok anlamlı rüya gördü. O koca veli, o koca mürşid de, rüyanı tevil edemedi. Birisi de öyle dedi çünkü, Şeyh Efendi ile alakalı.
Şeyh Efendi dinledi, dinledi, dinledi. Ben de yanındayım. bazen Mustafa Efendi'ye tevil eder. Ben tevil ederim. Ne geldiyse. Susuyor. Bir şeyhin yanında konuşulmaz. Sen şahit olduğunda, sende kalmalı. Sırdır. Bir şeyh senin yanında, telefonla konuşuyorsa, sen o sırrı saklayacaksın. Senin yanında birisini dinliyorsa, sen o sırrı saklayacaksın. Senin nefsinin hoşuna gitmese dahi saklayacaksın. Konuşmayacaksın onu. Şeyh Efendi dinledi rüyasını. Hayırlısı olsun onu. Bırak, düşme üstüne. Üstüne düşüyor. Allah muhafaza eylesin.
Şeyh Efendi gene hayırlısı olsun dedi, sustu. Bu, Nevşehir'de Şeyh Efendi'nin dergahında oluyor, eski dergahda. Şeyh Efendi çok böyle üstünde durmak istemedi. Müsaade dedi, kalktı. 3-5 kişiyiz orada. Dervişin ahmağı işte. Böyle bir kendince süs verdi. Hani Şeyh Efendi dahi gördüğü rüyayı tevil edemedi. O manada söyledi. Böyle döndüm. Sen gerçekten ahmaksın dedi. Şeyh Efendi'yi dedim. Böyle düşünüyorsun. Böyle düşündüğün için dedim, ahmağın ta kendisisin ve edepsizsin sen. Buna. Bir kimse Şeyh'in üzerini böyle düşünmez dedim. O sustuğu için ben de susuyorum dedim. Ama sen gerçekten ahmaksın dedim. Muhabbet bu kadar.
Herkes sustu. Ben öyle deyince. Ondan sonra o kalktı ben bir çay katayım. Otur dedim. Senin çayını de içmeyeceğim ben de. Bu oturdu şimdi. Sanki Şeyh Efendi sohbeti dinlemiş gibi. Mustafa Efendi buyurun efendim. Çay hazır mı dedi. Hazır efendim dedi. Hadi çay kat içelim dedi. Ben kalktım çayları kattım getirdim. Bana konuşuyor. Ya Mustafa Efendi oğlum. Dervişlik böyledir. Bir kimse rüya görür. Sen de susarsın. Tevhil etmezsin. Hayırlı görmezsin. O da benim rüyam ne karışık kuruşuktu. Ne derindi. Şeyhim dahi işin içinden çıkamadı der. Bu ne olur böyle derviş Mustafa Efendi? Ahmağın tekidir efendim. Küstahın tekidir efendim. Maşallah.
Evet. Sen olsan ne yaparsın Mustafa Efendi? Onun dersini alır gönderirim efendim. Hadi bana müsaade al da gönder o zaman. Senin dersini aldım her şeyini aldım. Allah yoluna çekilsin. Sen bu dergan dervişi değilsin. Şimdi boşalt burayı. Seni gözüm görmesin. Nasıl yani basbayağı. Dedim kafana gözünü yaracağım yoksa senin burada dedim. Gözüm seni görmesin. Defol git dedim. Sen zannediyorsun ki dedim. Benim dersim alındı. Şeyh Efendi beni koruyor dedim. Senin kafana gözünü yaracağım çünkü burada dedim. Ne vahşem yürüdü gitti. Bir daha hiç görmedim onu. Çünkü sahih rüya, sahih rüya. Bir kimse kendi aleyhine de sahih rüya görebilir.
Susuyorsa şeyhin sus. Tevhil etmiyorsa görmediğinden değildir. Bazen de iyi rüya görür yine şeyh Efendi susar. Nefsine uyacak. Bazen diyorsun ki hu esması çekecek sayısız. Öbürkünün etrafına diyormuş ki senin esman var mı? E ne oldu? Bana hu esması verildi. Valla o esnada düştün. Düştün o esnada. O da dervişin düşmesine sebep oluyor. Evet Allah bizi muhafaza eylesin. Demek ki o manevi alem rüyada açılıyor. Rüyayla yürünüyor. Rüya bunun için, onun için mübeşşirat kapısı çünkü. Yani mübeşşirat nedir diye sordu sahabe.
Müjde dedi. Müjde. Hani velilerle alakalı ne? Yunus suresinde dedi değil mi? Onlar mahzun olmazlar, mahçup da olmazlar. Sahabe sordu. Ya Resulallah. Hani ahiretteki müjdeyi biliyoruz. Dünyadaki müjde ne? Onların gördükleri ve görüldükleri rüyalardır dedi. Bunlar ne olmuş oluyor? Mübeşşirattan. Yani müjdeci rüya oluyor. Bu alem ne? Bu alemin yolu meydanda olsaydı dünyada pek az kimse ancak bir lafzacık kalırdı. Bu alemde bildiğiniz dünya aleminde öbür alemin yolu meydanda olsaydı yani herkes görseydi bu dünya hayatında çok az bir insan kalırdı. Herkes o manevi aleme doğru urucu etmek manevi alemin yoluna gitmek isterdi.
Böylece dünya mağur olmazdı. dünyaya hiç kimse dönüp bakmazdı. Siz öte alemden bir şey görseniz bu alemden hiçbir şeyin tadını almazsınız. Buna eş dahil, çocuklar dahil. Buna dünya malı, mülkü, dünya dahil buna. Gözünüzün gördüğü görmediği her şey dahil buna. Çünkü öteye doğru sana bir perde açılırsa sende bu dünyanın hiç hükmü kalmaz.
Sen dünyada mecburiyetten yaşarsın. Bu da sana kabuz hali yapar. Sen yaşıyormuş gibi görünürsün bu dünyada. Yaşıyormuş gibi görünürsün. Dünyayla alakalı senin bağın kalmaz. Ancak mürşidi kamiller bunu ölçüde götürebilirler. Dördüncü makamı geçtikten sonra ancak ölçüde götürebilirsin. Dörde kadar da dördün sonuna kadar bunu ölçüde götüremezsin. Dörtten sonra evet dünya senin için bir basamak haline gelir. Asıl öteye gözünü dikersin. Sen normalde mürşidi kamil olunca, o hale ulaşınca ise dünya senin için bir araç olur artık. Amaç olmaktan çıkar senden. Sadece araç olur.
Ama o araç olması dünyayla ahireti senin dengelemenle alakalıdır. Dengelemenle alakalı. O zaman dünya artık seni cezbetmez hiç. Dünya seni cezbediyorsa o kemalata varmadın daha. Dünya cezbediyorsa seni. Dünyalık makam, mevki, para, pul, mal, mülk seni cezbediyorsa dünyaya aitsin daha. Yok. Bunlar seni cezbetmiyor. Bunlar birer eşya hükmünde. Takım götürüyorlar şimdi. Ellerinde takım taklavat var. Eşya hükmünde bir şeyi tamir edecekler. Bir şeyle uğraşacaklar. Dünya böyle bir şey. Dünyayı normal eşya hükmünde gördüğün anda dünya senin için basamak. Yok.
Dünya seni cezbediyorsa, dünya seni peşinde koşturtuyorsa o zaman dünya senin araç olmaktan çıktığı amaç, sufilikte ise amaç ötesidir. Yani manevi alemdir. Onun amacı manevi alemdir. Ve o yol ancak o yola girenlere kendini açar. Yani bir kimsenin mürşidi kamile intisap etmesi lazım ki o yol ona açılmış olsun. Eğer bir mürşidi kamile intisap etmediyse o manevi aleme doğru yol ona açılmamıştır. Veya o yolda yürüyor. O mürşidi kamil onu dergahtan attı, dersini aldı, gönderdi. Onun o yolda tamam bitmiştir meselesi. O yol bir daha ona açılmaz. Oysa öbürki hata yapmıştır, yanlış yapmıştır, eksik yapmıştır.
Üstadın yapma dediğini yapmıştır. Ama o yolda duruyorsa onun için ümit vardır daha. O ümidini yitirmesin. Ama normalde hani kimisi vardır ya böyle işte tarikata düşman, şeyhi düşman, maneviyata düşman, tasavvufa düşman. Yol kapalı ona. Ona yol açık değil. Hatta düşmanlığı da artar onu. Cenab-ı Hak'tan ümit kesilmez. Birisi gelir bir şey söyler, kalbine dokunur, Rabbim yolunu açar. O ayrı bir mesele. Çünkü oraya doğru bir yol açılırsa ona, o yol ancak kendine münhasırdır. Ve yol seçicidir. Yol seçicidir. Seçici olan yoldur. Sen kendince, kendin seçtiğini düşünürsün.
Cüz irade noktasında. Evet doğru değil. Zahiren öyledir. Sen aradım, taradım, uğraştım, ben koşturdum, gözyaşı döktüm, tasadduk ettim, oruçlar tuttum, bir yola varayım diye. Sen öyle düşünürsün. Oysa yol seni seçmiştir. Çünkü o yol bildiğin İzmir, İzmir, İstanbul asfaltı değildir. O yol özeldir. O yolcu da özeldir. Bazen yolcu nankör olur, nankör olur. Yolun kıymetini bilmez. O zaman da o nankörlerden yazılır. Mahşerde nankörlerle halk olunur. Onların bayrağı da ayrıdır. Onlar yol nankörüdür. O yol nankörü. O yol nankörü ise, onun mahşerde bayrağı da ayrı.
Onlar bütün yol nankörleri ayrı toplanacaklar mahşerde. Bir mürşidi kamil, bir dervişin dersini kolay kolay almak istemez. Ama ona da emir gelince o da alır. O dersini aldıysa, o yol nankörüdür. O mahşerde nankörlerle toplanacak. Onların bayrağı ayrıdır. Onların sancağı ayrıdır. Onların toplandıkları yer ayrıdır. Nankörler bir yerde toplanacaklar orada. Yol nankörü onlar. Bir de nankörler vardır. Onlar normal, normal nankör. Onlar da ayrı toplanacaklar. Allah nankörlükten bizleri uzak eylesin. Amin. Hali en perişan olanlar. Bir kimse günah işler.
Ben derim ya, günah işlersiniz arkadaşlar. Nankör olmayın. Allah muhafaza eylesin. Çünkü yol nankörünün iki yakası bir araya gelmez. Çünkü nankörlerin hepsinde de kibirlilik vardır. Her kibirli nankördür. Bakın her kibirli nankördür. Her nankör de kibirlidir. Onlar mahşerde, Allah muhafaza eylesin, bir nebze halleri görünse, daha bu dünyadayken ecelerler toprağı, gömerler kendini oraya. Derler ki ya yaşamayayım ben. Evet. En tehlike hali budur.
Ben derim hatta, mesela bir kimse bir mürşidi kamile intisap etmiş, ondan sonra başka bir mürşide gitmemiş. Eksik mi bunlar? Değil. Sen rüyanda görmedin, halinde görmedin. Bir mürşidi kamil görmedin. Görmediğinden dışarıda kaldın. Sen o zata, o zat saken, o yola nankörlük ettin. O yüzden sen görmedin. Nankörlük etmeseydin, Allah kapını aralardı senin. Sen nankörlük ettiğin için görmedin. Bu kim olursa olsun. Beşinci Esma'yı aldıysa ona şeyh lazım değil. Eyvallah. Eyvallah.
Beşinci Esma'yı almadıysan sana şeyh lazım. Sen bir yol bulacaksın. Allah muhafaza eylesin. Dünya hayatı, hani ayet-i kerimede de der ya, oyun eğlenceden ibarettir diye, insanların büyük bir kısmı bu oyun eğlenceye kanar. Bu oyun eğlenceyi kendilerince hakikat alemi olarak görür. Hatta bir kimse kafir olur ya, mahşeri inkar eden. Ahireti inkar eder, kafir olur. Hesabı kitabı inkar eder, kafir olur. Ama yok, öyle değilse o zaman dünya hayatı oyundan oyuncaktan ibaret. Sen bu oyun oyuncağa aldanma. Sen öteye kanat çırp. Öteyi hedefle. Kur'an ve sünneti seneye sımsık yapış. Allah'ın zikrine sımsık yapış. Yola sımsık yapış.
Öte aleme kanat çırpacaksan, öteyi aralamak istiyorsan, bu ailenden öbür aleme bir pencer açılsın istiyorsan, o zaman sen manevi aleme olan o yolu bul. O yolu bulmuşsun, o yolda devam et. Çünkü ancak gerçek manada Allah'ın varlığını, birliğini, Allah'ı tanıma, bilmeyi, sen manevi o yolda yürürsen bunları tadarsın. Bunları görürsün.
Eğer o manevi yolda yürümezsen, sen Allah'ı tanıma, bilme, yani bu noktadan sen uzak durursun. Yoksa çıksan, bütün herkese desen ki, ayet-i kerimede de öyle diyor ya, onlara sorsanız her şeyi Allah yarattı derler. Ama maneviyatları yoktur. Manevi yoldan yürümezler. Çünkü onlar dünyanın eğlencesine, oyununa kendilerini kaptırırlar, maneviyata kör olurlar. Kör. Bakın maneviyata kör olurlar. Onlar maneviyata kör olduklarından, onlar da mahşerde kör olarak hayk olurlar. Hz. Ali Efendimiz'in sözüdür. Rahat Suresi, ayet 28. Allah'a yönelenler, iman edip Allah'ı zikrederek, kalpleri huzura kavuşanlardır. İyi bilinmelidir ki, kalpler Allah'ı zikretmekle huzura kavuşur.
Sen öteye kanat çırpacaksan, manevi yolda yol alacaksan, Allah'ı zikredeceksin kardeşim. Her manada Allah'ı zikredeceksin. Zikirle hemhal olacaksın. Çünkü Allah'a yönelmenin, Allah'a yönelmenin, sendeki tecelliyatı Allah'ı zikir. Allah'ı zikredeceksin ki, kalbin mutmain olacak. Huzura kavuşacak. Ve kalbin mutmain olur. Huzura kavuşunca, kalbi akıl harekete geçecek. Kalbin huzura kavuşması, ardından kalbi aklın çalışması. Kalbi aklın çalışması. O manevi yolda, o manevi alemde bildiğiniz zahir akıl değil. Kalbi akıl orada hüküm sürüyor.
Ve senin aklının almayacağı bir alem çünkü o. Senin aklın sınırlı. Senin aklının erişmesi de sınırlı. Senin aklın o, aklının dışına çıkabilecek noktada değilsin. Zahiren. Soruyorum, işte kaç sıfır diyorum. Kaç sıfır en son gelinen nokta? 10 üzeri eksi 43. O diyor ki, nereden buldun diyor. Ben ona daha fazlasını söyleyeyim değil mi? Nereden buldun diyor. O normalde zahiren, normal, zahiri akıl 10 eksi 43 sıfır buldu. Değil. Değil. Yani matematiksel olarak en küçük birim.
Öyle değil mi? 10 üzeri eksi 43. Ben diyorum ki, değil. Sen oraya eksi bir 43 daha ilave etsen ben yine değil diyeceğim. Sebep. Sebep. Çünkü orada normalde matematiğe gelmeyecek olan bir hal var. Onu insan aklı algılamıyor. Çünkü sınırlı. Kalbi akıl onu algılıyor. Çünkü hiçbir yere sığmadım. Mümin kalbimin, mümin kulumun kalbine sığdım. Bu kalbi akıl. Bunu böyle söylerken sakınan kocaman kalbin içine sığdı. Böyle de düşünmeyin ha. O senin gönül dediğin şey de zerre o. Zerre, zerre, zerre.
Zerre. Senin kalbinde zahiren de var o zerre. Kalbi, aklın, senin kalbinde zahiri olarak, küçücük bir zerre olarak tecelliyatı var. Zahiri kalbinin içinde o. Zahiri kalbinin içinde. Şunu zerre derken ben hani eski dilde en küçük birim olarak, hani eksi sıfır nokta eksi kırk üç değil o. Daha da az. Ben onu son nokta hayal diyorum, geçiyorum. Varlığıyla yokluğunu, varla yok arasında gibi bir perde. Çünkü o küçücük bir zerre.
Onu matematiksel hesaplamanız mümkün değil. Boyutunu da matematiksel olarak hesaplamanız mümkün değil. Ağırlığı yok, ağırlığını matematiksel olarak hesaplayamazsınız. Ağırlığını matematiksel olarak hesaplayamazsınız. Boyutunu matematiksel olarak hesaplayamazsınız. Ama alemleri oradan seyredersiniz. Bütün manevi alemi oradan seyredersiniz. Bu beyinden değil. Bu sadece onun seyrettiğini hafızaya alır. Dama der. Tabiri caizse apışır kalır. Sadece hafızaya alıp seyreder. Sadece. Ona matematiğin, kimyanın bütün ilimleri toplasan, onu çözümleyemez.
Onu çözümleyemez. Bütün dünyanın kitaplarını toplayın, bunu da söyleyemez hiçbirisi de. Bilmiyor çünkü. Bu ancak manevi hal ile alakalı. Bütün alemler oradan seyredilir. Bir çift daha ileri desem ki hepsi de orada vardır. Daha da işin içinden çıkılmaz hale gelecek. O hani bir ayet-i kerime vardır. Hep söylerler ya herkes. Onların kalpleri vardır, görmezler der ya. İşte o. Düşünsen kendi kendine kalpleri var, görmezler. Allah Allah. Gözleri var, görmezler demiyor ayet-i kerime. Bak gözleri vardır, görmezler demiyor. Enteresan bir şey. Bir uzun söylüyor.
Diyor ki onların kalpleri vardır, görmezler. Otur yüz bin yıl bunu tefekkür et. Kalpleri vardır, görmezler. Demek ki kalbin görme hususiyeti var. Kalbin görme hususiyeti var ise iş rumuzdur o. Bir nokta. Kalbin görme hususiyeti varsa kalbin duyma hususiyeti de var. Kalbin düşünme hususiyeti de var. Kalbin tefekkür hususiyeti de var. Göz çünkü, göz dışarı açılan bir penceredir. Kalp o zaman dışarı açılan bir pencere. Kalbin gözü dışarı açılan bir pencere. O zaman kalbin gözü dışarı açılıyorsa, o dışarıda gördüğünü görüyorsa aynı zamanda duyacak.
Aynı zamanda dokunacak, hissedecek. E onun o zaman zahir akılla ona sınır koymak da mümkün değil. Bakın ona zahir akılla da sınır koymak mümkün değil. Ona siz kalple alakalı, kalbin görmesiyle alakalı siz zahir bir sınır koyamazsınız ona. Bu göze zahir bir sınır koyarsınız. En iyi gören bir kimse 5 kilometreyi görsün, 10 kilometreyi görsün. İyi gündüz bakın bakalım yukarıdan bir gezegen görebileceğiniz mi? Gündüz bakın bakalım bir yıldız görebileceğiniz mi? Gözün görmesi sınırlı çünkü. Ama kalpleri vardır görmezler. Burada her şey durdu.
Bu ayeti kerimeyi herkes söyler mi? Söyler. Bunu kimler için bu ayeti kerime söylenir? Kafirler için öyle değil mi? Değil mi kafirlere değil mi? Senin kalbin görmüyorsa sen nesin o zaman? Senin kalbin görmüyorsa sen nesin canım kardeşim benim? Otur şapkanı önüne koy.
Kalbin görmüyorsa sen nesin o zaman? Değil mi? Çıkar siyasetçiler, alimler, hutbeye çıkanlar, vaaza çıkanlar, kafirlerle alakalı söyler. Der ki onların kalpleri vardır. Ama onlar gerçeği görmezler. Allah Allah. Eee? Benim de kalbim var. Ben o zaman zahir olarak la ilahe illallah Muhammeden Resulullah dedim. Gerçeği gördün mü? Görmezler diyor çünkü. O yüzden Hazreti Ali Efendimiz diyor ki bu dünyada Allah'ı bilmeyenler, tanımayanlar mahşerde kör olarak göçenler mahşerde de kör olarak halk olacaklar diyor. Ağır.
O zaman o aleme kapı aralacaksın. O aleme ayak basacaksın. O alemin yoluna ayak basacaksın. Ve yol seçicidir. O seçiciliği bileceksin, dua edeceksin, yalvaracaksın. Ve o yola girdiysen de yola nankörlük etmeyeceksin. Yola nankörlük etmeyeceksin. Üstadan nankörlük etmeyeceksin. Verdiğin sözü yerine getireceksin. Irgalanırsın. Sallanırsın. Burnunu sürterler senin. Bilemezsin nerede yenileceğini. Yenilirsin. Yola nankörlük yapma. Dosdoğru ol. Ok gibi ol. Ok gibi ol. Eğri ok.
Hedefine ulaşmaz. Doğru ok. Hedefine ulaşır. Hani var ya şimdi böyle eski tarihi filmler çeviriyorlar. Ok yapıyor bir kimse değil mi? Oka bakıyor böyle doğru mu eğri mi diye. Neden? Ok eğri ise hedefine gitmez. Doğru ok. Hedefine gider. Bu ne demek? Sen ehriysen hedefe varamazsın. Ne dedi Allah Resulü? Sallallahu aleyhi ve sellem. İman ettim de. Ondan sonra dosdoğru ol dedi. Dosdoğru olursan menziline gidersin. Hedefine gidersin. Dosdoğru olmazsan hedefine gidemezsin. Hz. Pir burada tabi hani pek az kimse ancak bir lahzacık kalırdı diyor dünyada. Ve o aleme doğru kanat çırpan kimse o zaman bu dünyada hiç kalmak istemez.
Orada perdeden perdeye geçen halden hale geçen tekrar geri dönmek istemez. Bu en büyük acıdır. Kendine gelirsin dünyadasın dersin ki ya gene mi buradayım. Uzun müddet bu tenakuzdan kurtulamazsın. Hem istersin o aleme kanat çırpmak. Oturursun, ağlarsın, tövbeledersin, zikirler yaparsın. Ne güzel o harika. Bir an kendine gelirsin. Koltuğun üstünde oturuyorsun. Gene geri dönmüşsün. Hatta ölümü yaşatırlar. Kendince gerçek zannedersin. Onu hakikat zannedersin. Tamam ben öldüm dersin. Öldün. Hatta böyle iş daha da büyür. Sorgucular, morgucular hepsi de gelir.
Yaşananları, bütün her şeyi görürsün. Dersin ki ya elhamdülillah sonunda dünyadan kurtuldum. Öldüm. Ha harika. Ha bir bakarsın ki dünyadasın. Yatağa dokunursun, yorgana dokunursun. Evet gerçek dünyadasın. Dersin ki ya gene mi bu karanlık dünyaya kaldım. Gene kaldın. Bu böyle insanda uzun müddet tenakuzu yaşatır. Hatta böyle işte ne? İşte ben dükkan varmış. Yine dükkan mı açacağız ya? Yine şununla mı uğraşacağız? Yine bundan mı uğraşacağız? Böyle birkaç gün böyle baktığın bir şeyden tat almazsın, lezzet almazsın. Yani ne olursa olsun dersin. Böyle savrulmayacak o esnada. Aa dünyadaymışım ben işimi vazifemi yerine getireyim diyeceksin.
Bunu böyle söylüyorum. Ben bile beceremedim tam. İşin açıkçası. İki üç gün insan kendine gelemez. Gelemez. Gelir desem yalan olur. Yine o tarafa doğru meyledersin ama. Hep gözün o tarafta olur. İhtiyar çalgıcıya burada kalmaya tamah etme. Madem ki ayağından diken çıkmıştır, haydi git diye emir gelmekte.
Tabii çalgıcı sonuçta o yakazada o rüya bu halleri, bu rüyaları gördü. Alemi değiştirdi. Öte alemi gördü. Uçsuz, bucaksız, sonsuz. Öte alemden ona tatlar aldı, lezzetler aldı. Harika orada zikirler yaptı. Orada maneviyatla buluştu. Manevi kimliklerle görüştü, konuştu. Peygamberler, veliler, sahabeler, cennet, cehennem her şeyi orada gördü. O manevi alemin güzelliklerini gördü. Dedi ki, herkes gibi, şurada kalayım ben. Her şeyi görüyor ya böyle. Hatta, atlayıvereyim şu tarafı. Bir böyle perde, incecik bir perde. Yürüdün, böyle zar gibi o da seninle beraber geliyor. Aşamıyorsun zarı.
Esmalar okuyorsun, bilmem neler yapıyorsun. Yürüyorsun tekrar, incecik zar gibi. Zar böyle esnek. Geçemiyorsun oraya. O zaman hitap geliyor. Diyorlar ki, daha zamanım var. Sen feryat, fikat, ağla, sızla. Tabiri caizse, arkanı bile dönmüyorsun o tarafa. Öyle mahzun bir şekilde sabah oluyor. Çalgıcıya da dediler ki, yürü, burada kalmaya tamah etme.
Bu haldi, bu geçti gitti. Bu bir rüyaydı. Geçti gitti. Rüya olduğuna da inanmak istemiyorsun. Diyorsun ki, ya bu hakikatti. Evet, hakikatti. Ama rüyaydı. Ya, zamanını bekle. Zamanını bekle. Hatta can havliyle ne zaman diyorsun? Bir güzel tebessüm. Zamanı var daha. Hatta bir de mihmandar varsa, ne soruyorsan tebessüm ediyor. Sonra kalbine geliyor. Ne gelecekse. Çalgıcı da dedi ki, şuraya gideyim. Şurada kalayım. Bakın bunların hepsi de yoldaki manevi haller.
Hazreti Pir, öyle ince bir şekilde anlatmış ki bunu. Düz okursan ne bu? İhtiyar çalgıcıya, burada kalmaya tamah etme. Madem ki ayağından diken çıkmıştır, haydi git diye emir geldi. Bunu böyle okuyacak. Doğru mu okuyacak? Evet. Ne anladın? Manevi ayağında, madem ki ayağından diken çıkmıştır. Ayağından diken çıkmaktan ne anlayacaksın?
Evet. Hazreti Pir, çalgıcının üzerinden konuşuyor. Diyor ki, sana manevi alem gösterildi. Sen manevi alemle alakalı bir pencere açıldı. Ve senin ayağındaki diken de çıktı. Yani, seni bu manevi alemde yürümene engel olan, ayağında diken olan yürür mü? Yürüyemez. Bu manevi yolda, senin ayağına diken olan, heva hevesin, nefsine uymalar, kibir, gam, kasavet, senin dünyaya mütalik sıkıntıların, senin dünya sevgin, senin ne varsa, senin manevi yolda yürümene engel olacak, bu manevi bir ameliyattı. Seni öteleri gösterdik.
Sana öteleri izlettik. Sen bu manevi alemle alakalı bilgi sahip oldun. Ve bu manevi aleme yürüyüşte, sana engel olacak olan, dünya ve içindekiler her neyse, seni engelleyen bunları aş, bunların sana tedavisini gösterdik. Sen artık dön, bu tedaviyi unutma. Bu ilaçları unutma. Sen dön, dünyada yapman gerekenleri yapmakla mükellef ol. Düne kadar namaz kılmazdın, namazını kıl, orucunu tut. Düne kadar dünyanın zevkine, eğlencesine daldıydın. Bundan kurtul. Düne kadar kibirliydin. Düne kadar nankördün. Düne kadar kendini heva ve hevese kurban ettiydin. Hatta olmadı, başkalarının heva hevesine kurban ettiydin kendini.
Ve normalde sen kendini düne kadar, gayrimeşru alemde kullandırdın. Şimdi biz sana gösterdik hakikati. Dön, bu hakikat yolunda yürü. Manevi dikeni çıkardılar çünkü. Artık onun yürüyüşünde bir bozukluk olmayacak. Bir aksaklık olmayacak. sebep, ayağında diken olan düzgün yürüyemez. Manevi alemde o diken çıktı. Canı ise orada Allah'ın rahmet ve ihsanı meydanında durakla bekle demekteydi. Ruhun o kadar hoşuna gitti ki o alem. Çünkü ona ait, onun yaşayacağı yer, onun özlediği yer. Ruh çünkü bu aleme ait değil. Bu dünyaya ait değil. Ruh o bir maneha alemine geçti. Maneviyat alemine geçti. Ruh artık bu dünyaya dönmek istemiyor.
Ve ruh hiçbir zaman dünyaya dönmek istemez. Yeniden vücuda girmek istemez. Mevcut manevi alemi görmemiş olsa dahi vücuda girmek istemez. Vücut, ruh vücuttan hızla çıkar, zorla girer. Uyandığınızda uyku sersemli deriz ya ondandır. Ondandır. Ama o beden ibadet ediyorsa, o beden Allah'ı sevgi yolunda yorulduysa, ruh sükun bulur çünkü. O gelir hemen. Sıkıntı yok. Ama o kimse günaha koşuyorsa, o kimse günahla aşırı neşirse, isyanla aşırı neşirse, ruh tabiri caizse, hali, lisanıyla şöyle der. Ben yine bu karanlık vücuda mı girmek zorundayım? Evet. Öbür türlü ruh, Allah'ı zikreden, Allah'ı tanımada, Allah'ı bilmede yürüyen bir ruhu kimse der ki, ben orada huzur buluyorum, rahat buluyorum.
Evet. Ve işte rüyada veya halde, manevi aleme o kimsenin bir perdesi açıldıysa, ruh oradan geri dönmek istemez. Der ki ben burada rahatım. Ama ne yazık ki onu da oradan döndürürler. Çünkü ruh, en azından hep yaratılmış olduğu ruhlar alemine dönmek ister.
Kendisine sebep nedir biliyor musunuz? Hitap, ele üstü dedi. Hitaba mazhar oldu orada. Onu duymak ister. Oysa Cenab-ı Hak bütün varlığa her küçük zaman biriminde ele üstü diye sorar. Ben sizin Rabbiniz değil miyim der.
Bunu duymaktan uzak olanlar, bunu duymaktan uzak olanlar, buna kalbi kulağı tıkalı olanlar, ne yazık ki gafletten dolayı bunu duymazlar, bunu bilmezler. Ama o can kulağı devreye girdiyse sen her an ele üstü'yü duyarsın. Ele üstü'yü de duyunca hiçbir zaman da gaflete kolay kolay düşmezsin.
Dersin ki, evet sen benim Rabbimsin. Bela, evet sen benim Rabbimsin dersin. Rabbim cümlemizi her anında sen bizim Rabbimsin diyenlerden eylesin. Amin. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Bizden yana da helal olsun. Geceniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta, hatifin rüyada Ömer'e, beytül malden şu kadar mal al, mezarlıkta yatan o adama ver demesi.
Konu başlığımız bu. 2104'ten devam edeceğiz. İnşallah Allah'tan bir şey gelmezse. Haklarınızı helal edin. El Fatiha. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi