Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 28 Aralık 2024 · 1:19:02
Üzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali zikrfâlemennâhu, La ilâhî, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı, hakkı, hakkı, batılı, batıl bilenlerden eylesin, Hakkı, hakkı bilip, hakkı yaşayan, hakkı tebliğ edilen, batılı, batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin,
Rabbim cümle ümmet-i Muhammed'i ve cümlemizi, Kur'an ve sünnet-i seneye sımsıkı yapışıp, yaşama ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin, Rabbim nerede bir Müslümanın kanına, şerefine, namusuna, haysiyetine tecavüz ediliyorsa, nerede Müslümanlar eziliyorsa, nerede Müslümanların hakkı ve hukuku çiğneniyorsa, Cenab-ı Hak hepsinin de intikamını aldırsın, Müslümanlara birlik, beraberlik, dillik nasip eylesin, Bu İsrail devletini yerle yeksan eylesin, onlara destek çıkanları da yerle yeksan eylesin, Doğu Türkistan'a özgürlük nasip eylesin, onun özgürlüğünü kısıtlayan Çin'i de dağıtsın,
nerede Müslümanlara zulmeden devletler, milletler, kurum ve kuruluşlar, şahıslar var ise, Hepsini Cenab-ı Hak dağıtsın, hepsini de kahri perişan eylesin, Bir önceki haftadan çalgıcı ne yapmıştı, yaşlandı, yaşlanınca sesi kötüleşti, insanlar eskisi gibi ona ilgi ve alaka göstermemeye başladı, Öyle olunca, çalgıcı dedi ki, ben bundan sonra dedi, Rabbime çalıp söyleyeceğim, Aldı tabiri caizse çalgısının omuzuna, gitti bin benzerlığın köşesine, orada çaldı, söyledi, ağladı, sızladı, ondan sonra bir uyku geldi, uykuya daldı,
Çalgıcı'yı uyku bastırdı, can kuşu kafesten kurtuldu, çalgıyı da bırakıp sıçradı, uyku bastırdı, bazen hani, şimdi genelde kardeşler söylerler ya, işte zikrullah yapmaya başladığımızda uykumuz geliyor diye, böyle bir kimse Allah'a yaklaşmaya çalışınca, ona uyku bastırır, bazen bu uyku, hani, hoş bir uyku değildir, o kimse direnip uyumaması gerekir, dersini bitirecek, girdini bitirecek, ama an gelir, böyle bir yakaza hali yaşar, böyle bir gözleri kapanır, içi gider, o zaman da bir şey görecekse görür, o yakaza hali,
o içinin geçmesi, ona bir hoşluk verir, ve çalgıcı da böyle bir uyku bastırdı, uyku bastırınca, o da ne yaptı, uykuya teslim oldu, uykuya teslim olunca, farklı bir hal yaşadı, 2090. beyin, saf bir aleme, can sahrasına vararak, tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu, çalgıcı dertli ya, sıkıntısı çok, o güne kadar çalmış, söylemiş, herkes dinlemiş, eğlenmiş, hep insanları mutlu etmek için uğraşmış, fakat bir gün elden ayaktan düşünce, o mutlu ettiği insanlar, artık onun yüzüne bakmaz hale gelmiş, o mutlu ettiği insanlar,
tabiri caizse kapının önüne bırakmışlar onu, onun yüzüne bakmaz olmuşlar, insan, bir veçesiyle vefasızdır çünkü, unutur, insan unutan demek, yapılan iyilikleri unutur, yapılan fedakarlıkları unutur, kendisine yapılan hizmeti unutur, kendisine verilen değeri unutur, unutur insanoğlu. çalgıcı da bu hali yaşıyor ve artık o unutulmuş, eskimiş, atmışlar kenara ama işte öyle virane olan, unutulan, vefasızlığa uğrayan, hançerlenen, kapının önüne bırakılan, beğenilmeyen, bu hani öyle insanlar vardır, beğenilmez, yani onu kimse itibar etmez, bir kimse bir topluluğa geldi, oturdu, yani hiç kimse önemsemedi, ondan sonra kalktı gitti, yine onu kimse önemsemedi.
Cennetlik birini görmek istiyorsanız ona bakın. Sizin beğenmediğiniz, unuttuğunuz, vefasızlık gösterdiğiniz, yüz çevirdiğiniz kimse, Allah dostu olabilir. İşte o böyle bir yakaza, bir uyku hale gelince, saf bir aleme, can sahrasına vararak, tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu. Uyku, bir veçesiyle baktığımızda, insanoğlu için nimettir.
Bir kimse uyuması gerekir. Fiziki yeterliliğini yürütebilmesi için, yetecek kadar uyuması lazım. Hani Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, üç kişi kendi kendisine söz veriyor, birisi ben hiç uyumayacağım diyor ya, hiç uyumayacağım diyen için diyor ki, ben uyurum da. İşte birisi hiç oruç tutacağım, iftar etmeyeceğim demiş, ona da diyor ki, ben iftar da ederim. Birisi de diyor ki, ben hiç cima etmeyeceğim. ona diyor ki, ben cima da ederim. Bunlar, insanların kendi üzerlerindeki fıtratları. Fıtratla savaşmak yok. Şimdi öyle olunca da, Kur'an-ı Kerim'de de, Cenab-ı Hak, ey insanlar, uykunuzu sizin için, sübat, rahatlık kıldık diyor. Demek ki uyku, Cenab-ı Hak'ın bize vermiş olduğu bir nimet.
Ve bundan bir rahatlık duyuyoruz. Ha, rahatlık duyuyoruz deyip de, paso uyumak yok. İşte, yani, böyle, çok uyumak da, met edilmemiş, yerilmiş. Çok uyumak, çok konuşmak, çok yemek, İslam'ın şiarına ney? Az konuşmak, az yemek, az uyumak. İslam'ın şiarı bu. Ama bir kimse, günaha giriyorsa, uyandığında gıybet ediyor, devamlı. O uyusun. Uyandığında kötülük yapıyor. Onun uykusu hayırlı. Ama, öbür türlü çok uyumak, hoş değil. ama bazen de, uyku sonuçta, fıtrat ya, o fıtratın da, insan üzerinde, tecelliyatı var. Hani bir, zannediyorum, yanlışsam düzeltin, Hayber dönüşü.
Böyle, Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. bütün gece boyunca yol aldılar. Gece boyunca yoruldular. Hatta, sahabelerin bir kısmı dediler ki, bir dinlenelim. O, dinlenmedi. Yürüdü. Ondan sonra, gece de yol yürüdüler. Böylece, bütün herkes yol yürüdü. Hani sabaha karşı, varacakları yere vardılar. Su ile alakalı bir, aklımda kalanı söylüyorum. Su ile alakalı, suya yetişmekle alakalı, bir problem vardı. O bölgeye geldiler. O bölgeye gelince, istirahat edecekler, uyuyacaklar. Hatta, yolda giderken, bineğinin üzerinde uyudu, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem. yorgunluk, galebe çaldı, bineğinin üzerinde uyudu. Hatta, yanın başındaki sahabe, o böyle bir tarafının üzerine, yan geldi.
Onu böyle tuttu, korudu. Hani, sonra bir ara hatta, düşmeli oldu. Düşmeli olurken de, yandaki sahabe onu, korudu. Hatta, Allah Resulü dedi ki, peygamberini koruyan, hani, Allah da onu korusun, diye dua etti. Böylece, tabi bunlar, şeye, ne o, konaklayacakları, mola, yerine geldiler. Bu da bir ölçüdür. Konaklayacağın yeri, tespit edip, oraya zamanında varmak, yolda lavlazlık etmemek. Nerede işin var? Şurada. Saat kaçta olacaksın? Şu saatte. O saatte orada olacaksın. Yolda vakit geçirmeyeceksin. Şuradan şunu da alayım, buradan bunu da yiyeyim, böyle bir şey yok.
Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi böyle, bir daha onun yanında götürmezdi. Şeyh Efendi'nin yanında, yok içecek alacaksın, yok işte yiyecek alacaksın, yolda yiye yiye, içe içe gideceksin, öyle bir şey yok. Nereye gidiyoruz? Şuraya. Hızlı gideceksin menziline. Yavaş da gitmeyi sevmez Şeyh Efendi. Allah rahmet eylesin. Birisi götürüyordu, Mustafa Efendi, senin gibi kullanmıyorlar oğlum. Yavaş yavaş, yavaş yavaş. Ondan sonra, kanını gibi gittik. Diyorum, oğlum bas, bu bu kadar mı gidiyor diyormuş. Efendim sizi üzmeyeyim, sizi incitmeyeyim, hani yavaş. Oğlum daha fazla kavga ediyormuş. Ah Mustafa Efendi, ne andım seni, ne andım seni diyor. Sen uçuruyordun oğlum diyor. Tabi o kadrana bakmıyor. Ben Allah ne verdiyse basıyorum.
150, 180, 200, 220, Allah ne verdiyse. O zaten tespih çekiyor. Batsana işte, şey değil, yok tabi millet. Neyse. Tabi menziline varıyorlar, vardıkları zaman, konaklıyorlar. Sabah namazına vakit vardı. Herkes de bu, yorgun. Ondan sonra, uyuyacaklar. Bilal-i Habeşi diyor ki, Ya Resulallah, ben seni uyandırırım diyor. O da, devesine yaslanıyor. Oturduğu yerde. Yatmıyor yani. Oturuyor, deveye yaslanıyor. Sırtanı deveye veriyor. Deveyi çökertiyor. Sabah namazının vaktini bekliyorlar. Ama, herkes uyuyor. Allah Resulü de dahil, tabi şey de uyuyor, Bilal-i Habeşi de uyuyor. Tabi bir uyanıyorlar ki, gün çıkmış.
Zaten, sıcaklıktan uyanıyorlar. Üsünüyor ortalık. Tabi, Ebu Katede, Radiyallahu anh Hazretleri'nin, oğlu naklediyor bunu. Sefer dönüşü, hepsi de uyuyakalıyorlar. Resulullah şöyle buyurdu, Yüce Allah, dilediği zaman, ruhlarınızı alır, dilediği zaman da, geri verir. Mesaide geçiyor bu. Tabi bu mesele, bu dediğim bir, savaş dönüşü oluyor. Ve, dilediği zaman, ruhlarını alır dediği, uyutaraktan. Bu ruhun, geçici olarak alınması. Yani, Allah dilediği anda, senin ruhunu alır katına, uyursun. Ve uyanamazsın da. Ve, Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, kalktıklarında, biraz daha yürüyorlar.
Ondan sonra, sabah namazına, hem sünnetini kılıyor, hem de, normal, sabah namazının farzını kılıyor. Buradan da, bunu şey yapalım. O yüzden, normalde, Kur'an-ı Kerim'de, uykuyla alakalı, birkaç, üç, dört tane daha, ayeti kerime, bununla alakalı, hadis-i şevirler de bulabilirsiniz. Yani, bu noktada, uyku, fıtrattır, fıtridir, normaldir. ama bizi ilgilendiren şey şu, Hazreti Piyer'in, çalgıcının, saf bir alemle tanışması, saf bir aleme ulaşaraktan, o kimsenin, bedenden kurtulması, çünkü, tenden ve, saf bir aleme, can sahrasına vararak, tenden, ve cihan mihnetinden kurtulması, yani, o kimse, saf bir aleme, yani, batini, manevi bir aleme, bir perdeye, kavuştuğu, bir, tabiri caizse, rüyasında, Allah alem, çünkü, ileri doğru, rüya olarak söylüyor, beyt de, demek ki, rüya, saf bir aleme, ve, tenden, ve, normalde, bu cihanın, mihnetinden kurtulduğu, yani,
canlı sahrası, dediği zaman, o, kişinin, iç dünyası, ve, ruhi tefekkürü, öyle diyelim, o can sahrası dediğinde, ruhların toplandığı yer, ruhların uyuduğunda, gitmiş oldukları mekan, bunun şimdi, farklı tecelliyatları var, bir tecelliyatı şu, yattın, uyudun, ruh gitti, kendi menfezine, kendi menfezinde, tabiri caizse, hani, o da, dinlenceye çekildi, eyvallah, bir de, uyudun, uyuduktan sonra, değişik perdeler açıldı, sende, rüya, şimdi, rüya dediğimizde, rüyanın da üç türlüsü var, şeytani var, bir şeyde etkilenme, etkilenme olarak gördüğünü var,
bir de, ne var, rahmani rüya var, o zaman, o zaman, normalde o kimse, dünyevi sıkıntılardan, dünyanın çilesinden, dünyanın derdinden, gamından, kasavetinden, ruh uçtu, gitti, ayrı bir aleme, o aleme geçince, hem dünyevi meşakkatlerden kurtuldu, hem de, ayrı bir alem kapısı açıldı. Neyle? Tekrar dediğim gibi, ileriki beytlerde, rüya olduğunu söylüyor. Ve normalde, bedenin ve dünyanın, yüklerinden kurtulması, mecazi. O esnada, o rüya halinde, ve o, bugünkü, hani, yenilerin tabiriyle, metafizik bir olgu. Bu tabi, metafizik dediğimiz şey, bugünkü insanların, gençlerin kullandığı dil.
bizim için o, manevi alem. Biz onu metafizik olarak, nitelendirmek istemiyorum. Manevi alem, manevi o. Yani o böyle, bilinmeyen bir yer değil, olmayan bir yer değil. Ve, çalıcının, bu manada, o uykusunda, öyle bir aleme ne yaptı? Geçiş yaptı. O tarafa doğru yürüdü. Canı, orada mecrasını, şöyle terennüm etmekteydi. Canı, yani o kimsenin ruhu, terennüm ediyor, konuşuyor. Canı, orada, macerasını, şöyle terennüm etmekteydi. Yani orada, gördükleri var, orada yaşadıkları var, orada normalde, bir tecelliyat var. Bunu terennüm ediyor, bunu söylüyor. Dedi ki, o canı dediği ruhu, dedi ki, beni burada bıraksalardı.
Canım bu bahçede, bu bahar çağında, ne hoş bir hale gelir. Bu ovanın, bu gayb laleliğinin, sarhoşu olurdu. Orada, o tecelliyatta, ruhu, kendince, orada durmak istiyor. Geri gelmek istemiyor. Ve, oradaki macerasını anlatıyor. Bu bahçede, bu bahar çağında, bu bahçede diyor, bu bahar çağında, ne hoş bir hale gelir. Benim ruhum, benim canım, bu bahçede, bu bahar çağında, çok hoş bir hale gelir. Bu ovanın, bu gayb laleliğinin, sarhoşu olurdu. Yani, bu, Hz. Mevlana'nın, çalgıcının üzerinden, bir manevi yolculuk anlatıyor, Hz. Pir. Ve o çalgıcının, ruhaniyeti, konuşuyor.
Diyor ki, ben burada olsaydım, burada, bu bahar bahçesinde, güller derer, burada, o laleliğin, o manevi güzelliğin, sarhoşu olurdu. ve buradaki, bir de, işin, macera bölümü var. Macera ne? Bir anlık yaşanan, bir şey değil. Demek yok, orada o, manevi tecelliyatı, farklı farklı, tecelliler yaşadı ki, farklı farklı, tecelliler yaşayınca, o bir macera haline geldi.
Şimdi, bazen rüya anlatır arkadaşlar, iki sayfadır. Şimdi ona sorsak, o saniyenin, bilmem kaç, bölünün, bilmem kaçında görmüştür onu. Veyahut da, bir hal yaşar bir kimse, zikurlahta, çok uzun bir hal yaşamış gibi gelir. Bir macera gibi olur. Hatta bazen rüya yazarlar, roman gibi olur. Oku, boyuna. Hatta rüya içerisinde rüya, onun içinde bir daha rüya görür. Macera olur. Öyle bir rüya görür insan. Rüya biter, ikincisi başlar, o biter, üçüncüsü başlar, o biter, dördüncüsü başlar, o biter, beşincisi başlar. Kendince der ki, ben sabaha kadar rüya gördüm. Hatta kalkar, işte bir uyanır, yani yeter artık gördüğüm rüya der.
Gider bir elini, yüzünü yıkar. Ondan sonra, yarabbi görmek istemiyorum diyenler var böyle. Görmek istemiyorum der. Yatar, kaldığı yerden sinemaskop gibi devam eder o. Bu bir macera olur. Anlatacağım birçok şey olur. Oysa gördüğün şey, bir dakika tutmamıştır. Ama orada, zaman farklı tecelli eder. Zaman farklı tecelli ettiğinden, bakın zamanın farklı farklı tecelliyatları vardır. Dünya'ya tecellisi ayrıdır. Göğe tecellisi ayrıdır. Zamanın meleklere tecellisi ayrıdır. Rüyadaki tecelliyat ayrıdır. Haldeki tecelliyat ayrıdır. Normalde, veyahut da bir peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin üzerindeki, zaman tecellisi farklıdır. Diğer peygamberlerde farklıdır. Velilerde farklı farklıdır.
Zamanın kutbunda zaman farklı tecelli eder. Bir velide farklı tecelli eder. Dördüncü esmadakında farklı tecelli eder. Beşte, altıda, yedide farklı farklı tecelli eder. Oysa zaman aynı zamandır. Ama insanların derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır. Başlangıçta kün dendiğindeki zaman tecelliyatı ile, yaratılışın devam ettiği zaman tecelliyatı aynı değildir. Hatta varlığın derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır. Varlığın derecesine göre. Ve varlığın içerisindeki yaratılmışların da derecelerine göre zaman tecellisi vardır. Hepsi de zaman dediğimiz ama bizim bu noktada Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatı olan o tecelliyatı biz şudur da deme noktasında değiliz. Herkes bunu bir ölçüm birimi olarak söyler.
Ölçüm birimi. Ama bu maneviyatta ölçüm birimi değildir. Bunu normalde bir hız olarak verirler birileri. Bu maneviyatta hız da değildir. Ama sonuç itibariyle bu zaman sıfatı varlığın derecelerine ve var olan, yaratılan varlıkların derecelerine göre değişken bir şeydir. Şimdi böyle olunca o az zamanda ne kadar bir zaman birimi olursa olsun görülmüş olan rüya ve haller manzumesi bir macera olur.
Anlatılacak bir hikaye olur. Uğraşırsın sen kendince sanki sabaha kadar uğraşmış gibi olursun. Aslında sabaha kadar uğraşmamışsındır. O normal küçücük bir zaman birimidir ama sen o kadar çok işle uğraşmışsındır ki uyandığında kanter içinde kalırsın, hatta etkisinde kalırsın. O etki devam eder senin vücudunun üzerinde. Hatta aklının üzerinde de devam eder, kalbinin üzerinde de devam eder. Kalbin durmaz mesela o esnada ritmi bozulur veyahut da bozulur demeyelim. Hızlanır, o ritmin hızına ulaşamazsın. Aslında o normalde o rüya veya halde yaşamış olduğun tecelliyatla alakalıdır. Tabi bunların hepsini derleyip toparladığınızda o kimsenin maneviyatı çıkar ortaya.
Manevidir o. Yani normalde bir kimse böyle bir rüya hal gibi bir şey gördüğünde o kendi manevi durumuna, konumuna göre onun macerası yani onun suresi veya durumu değişir. Öyle olunca orada bir sanki uzun yıllar kalmış gibi de görebilirsin bunu. Uzun bir zaman orada durmuş gibi de gelebilirsin. Hatta böyle bu yakazadaysa, dervişliğin ilk zamanları olur böyle, ondan çıkmak istemezsin.
Orası tatlı gelir insana. O kadar öyle hoş gelir ki, hatta yakazada böyle kâh aklında çalışır. Dersin ki ya şurada ölüvereyim ben ne güzel. Evet. Bu böyle çünkü orada minet yoktur. Hani tabiri caizse bahar bahçesi, gül derer, gül koklarsın. Böyle enteresan bir hani tecelliyat yaşar insan. O tecelliyatı yaşayınca oradan çıkmak istemez. Orada kalmak ister. O halin de bitmesini istemez. Hatta böyle bir kendine geliyor gibi olsa özler orayı. Tekrar o tarafa yönelmek ister. Şimdi o dervişliğin acemiliğidir ya. Ben kendi acemiliklerimi anlatıyorum size. Şimdi öyle bir şey yaşarsın, tam çıkıyorsun ya. La la la … Bitmesin yani o.
Orada o macera son bulmasın. Çünkü tanımadığın, bilmediğin, o güne kadar koklamadığın, o güne kadar duymadığın ayrı bir alem, ayrı bir perde. Dünya ile bağlantısı yok, alakası yok. O zaman o kimse dünyaya dönüp bakmaz. Dünyaya bağı kopar o kimsenin. Yani o işte ertesi gün iş varmış. Eyvah! Yine dünyanın mihnetine düştü. Yok çek ödendi, yok senet ödendi, yok ödenmedi, yok alınacak, yok satılacak, yok onun derdi, yok bunun derdi. Yine dünyanın mihnetine düştü. Ama ve lakin orada mihnet yok, orada ruh memnun, sır memnun, vücut memnun, orası ayrı bir alem, ayrı bir tecelliyat. Öyle olunca o kimse o halden hiç bitmesin ister.
Hatta zikurlahta bile böyle bir perde açılmış olsa o kimse böyle yayılır böyle oh ne kadar güzel, orada kalsın o, yani gitmesin. Ama dervişlere bazen yeni olan kardeşleri şimşek gibi çakar geçer o, o arkasından koşar onu yakalayacakken o. Yakalayamazsın, öyle değil o. O bir tecelliyat vurdu geçti böyle şimşek çakar gibi, bir anda Geylan Hazretleri'ne gördü. Ay tamam, gördünmesinle gitmesi bir oldu. Allah'ım arkasından mümkünse koşacak onu yakalamak için. Öyle değil ama oradan o halden dışarı çıkmak istemez insan. Bu rüyada da bitsin istemez. Bu rüyada da aynı. Yani o böyle eğer herkesin aklı rüyada çalışmaz, bazılarının aklı rüyada da çalışır. Rüyada da çalışınca der ki ya bu bitmesin, bu rüya mı bitmesin bu.
Kendi rüyasında kendi kendisine bitmemesi için dua eder. Der ki bitmesin. İşte çalgıcı da böyle bir aleme kapı açılınca, canım bu bahçede, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir. Bu ovanın, bu gayblaleliğinin sarhoşu olurdu diyor. Böyle olunca o kimse ayrı bir aleme kapısı açıldı. Ayrı bir uyanış yaşadı. Ayrı bir diriliş yaşadı. Bu alemden koptu gitti, bu alemle bağı kesildi. Farklı bir manevi alemde farklı bir pencere açtı. Bunlar sufi sohbeti. Bunu dışarıdaki bir kimse buna inanmaz. Hatta der bunlar kafeyi yemiş. Doğru, kafeyi yemiş insanlarız biz. Öyle. Ve o kimse normalde artık oraya karşı bir özlem duyar. Derviş, sufi artık o manevi aleme doğru bir özlem duyar.
O yüzden ibadetleri değişir, o yüzden zikri değişir, o yüzden bakışı değişir, düşüncesi değişir. Artık o zahirden kopuyor yavaş yavaş. O bir an önce tekrar o alemle bağlantı kurmak ister. Biraz yalnız kalmak ister. Evin içinde de yalnız kalmak ister. Neden? Orayla bağ kuracak. Tabii erkek orayla bağ kuracağım diye uğraşır. Kadın öbür taraftan der. Artık beni sevmiyor. Artık beni istemiyor. Bak çekiliyor odasına. Odasında yaşıyor. Çolukla, çocukla bizde bağı kesti. Hatta o kimse böyle eş, çoluğun, çocuğun yanında dahi gönül olarak, içsel olarak bağ kurar öbür taraftan. Bu sefer orada konuşulanlar ona yavan gelir.
Eş ve çocuklar der ki bizden eskisi gibi ilgilenmiyor. Aynı şey kadınlar için de geçerli. Kadın öteye bağ kurumaya başlıyor. Aynı şeyi erkek söyler. Der ki bizimle eskisi gibi, benimle eskisi gibi ilgilenmiyor. Gerçekten bağ kuruyorsa. Kimisi de böyle, öyle kadın vardır, soğuktur. Hiçbir bağ kurmaz. Öyle erkek vardır. O da soğuktur. O da böyle manevi bağı olmadığı halde, kadınla ilgilenmek istemez. Kadın da erkekle ilgilenmek istemez. Benim dediğim heva ve hevesine ilah edilen kadın ve erkekler için değil. Manevi bağ kuranlar için. O böyle kalbi olarak bağ kurmaya çalışır hep. Zikrullah, içinde zikrullah devam eder.
O böyle devamlı bağ kurmakla uğraşır. Çünkü onun için o manevi bağı kurarsa, orasının, orayla irtibat kurarsa, ona orası çok hoş gelecek. Çok tatlı gelecek. Dedim ya, oradan çıkmak istemez diye. Ve işte gayet laleliğinin sarhoşu olmak bu. Artık o orayla bağ kurup, orayla haşır neşir olmak ister. Tabiri caizse orada yaşamak ister. Bak, orada yaşamak ister. He de bir de orada bir kadın ona gösterirlerse, o dünyadaki kadına da böyle bakar. Hani o mu bu mu? Karıştırır. Kadına da bir erkek gösterirlerse, benim buradaki adama hiç benzemiyor. Böyle tenakuzlar da yaşanır.
O ilk zamanlarda olur bu. O zaman sakın hani bu işleri karıştırmamakta fayda var. O yüzden hani bu gayb demişler burada Hazreti Pir ama biliyorsunuz ben gaybı kabul etmem bir şey yaratıldıysa gayb değildir. O görmemiştir, o tanımamıştır, o bilmiyordur, o vardır. O yüzden tabi lale de burada böyle hani bir lale değil. O alemin nimetleri, güzellikleri. O hani manevi pencere açıldı. Manevi pencere açılınca oradaki manevi perdelerde, manevi alemlerde yaşadığı, gördüğü, öğrendiği, tattığı lezzetler. O yüzden ama tabi buraya ulaşmak için de evet çalışıp gayret etmek lazım. Yani öyle işte ben de günlerce çalgı çalayım, ondan sonra yaşlanayım, gittiğimde bir mezarlıya ben de yaslanayım, öyle diyeyim.
Bu bir çalgıcı hikayesi, böyle bir dersi alacağımız bir hikaye. Şimdi Vuslat Ali de vay böyleymiş de hep o çalgıcı değil şarkıcı da hani ben de gideyim bir mezarlığa yaslanayım, bundan sonra Allah'a şarkı söyleyeyim. Bana da böyle bir pencere açılsın, gayb açılsın, orada naatlar okuyayım, bu öyle değil. İnşallah olur da severiz Ali'nin naatlarında. Evet, tabi bunlar için o kimsenin arınması, saf hale gelmesi ve hatta gerçekten o arınmayı, o safiyeti yakalamayı istemesi lazım. Ona niyet etmesi lazım. Bu böyle tabi akılla yönetilecek bir şey değil bu ama bu niyet, samimiyet, ihlas o kimseni o noktaya götürür. Şimdi öte alenden çalgıcının canı söylemeye devam ediyor.
Başsız ayaksız seferler eder, dişsiz dudaksız şekerler yedim. Felek sakinleriyle zahmetsiz, minnetsiz, zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler ederdim. O çalgıcının tabiri caizse ruhu diyor ki, bu alemde kalsaydım ben ayaksız seferler ederdim. Evet, o alemde ayağınla bir şey yapamazsın.
Yapıyormuş gibi görünürsün ama zahir değildir o. Senin oradaki yürüyüşün batındır. Bir bakarsın bir anda, normal kilometre değil, milyon kilometre yol almışsın. Uçsuz bucaksız bir deryaya düşmüşsün. Uçsuz bucaksız bir yola çıkmışsın. Ve sana ne lazımsa, tabiri caizse, etrafında artık hangi varlıklarsa, onları tanımlamaya dahi senin zamanın kalmaz.
İşte burada bunu yemen lazım derler, senin ağzına atarlar bir şey. Hap gibi, küçücük, küçücük. Sen ne olduğunu bile sormazsın. Bunu yemen lazım, yerler yedirler sana. Sen bir şey yersin, sende müthiş bir farklı tecelliyatlar olur. Sen nereye kadar yürüdüğünü bilemezsin. Bir bakmışsın, içecek getirmişler. Ondan sonra içecekleri içersin. Bir bakmışsın, farklı bir pencer açılmış. Farklı pencerede farklı varlıklar seyredersin. O varlıkların konuşmalarına, o varlıkların zikrine aşina olursun. Bir bakarsın ki seni Geyla Nazdetir tutmuş, elinden tutmuş, seni varlık aleminde dolaştırıyor. Bir bakarsın ki üstadın seni dolaştırıyor.
O ilk önce üstattan başlar zaten. O kimse ayaksız seferler eder. Ayaksız. O hatta öyle bir hale gelir ki, perdeden perdeye, perdeden perdeye geçilir. Ve tanımadığın, bilmediğin varlıkların, varlık aleminin içerisinde, varlık derecelerinde farklı varlıklara aşina olursun. Ve bakarsın ki hiç adı sanı duyulmamış bir varlık penceresi. Ve oranın da şeyhi var, mürşidi var. Oranın da zikrullah yapanları var. Bir bakarsın ki sen de orada zikrullah yapıyorsun. Onlarla beraber zikrullah'a katılmışsın. O zikrullah yaparken ayrı bir perde açılmış. Sen farklı bir perdeye geçersin. O farklı bir perdeye geçtiğinde, orada farklı varlıklar, derece olarak bunların hepsinin de dereceleri farklı farklıdır.
Orada zikrullah lakasına oturursun. Bir bakarsın ki oranın şeyhi, mürşidi, dervişleri. Orada da bakarsın ki manevi alemde de yol devam ediyor. Ve orada da o hal devam eder. Bunlardan çıkmak istemezsin. Ama ve lakin aynı zamanda da orada sana lazım olan, hani böyle aklına bir şey getirmezsin. Ona ikram ederler sana. Değişik ikramlar görürsün. Değişik yiyecekler görürsün. Değişik içecekler görürsün. Hatta kendine geldiğinde dersin ki ya ben 10 gün yemeyeyim, 15 gün yemeyeyim. Ama yine dünya seni yakalar. Akşama hatun yemeğe bekliyor seni. Sen gideceksin o yemeği yiyeceksin. Ya dün akşam ne yiyordun, şimdi ne yiyorum dersin kendi kendine. İşte 2-3 çorbadan, 2-3 de yemekten yesen benim yemeğimi beğenmedin mi olur.
Dön dünyaya. Yine o ye posa olan yemekleri, posa. Ama orada yediğini, içtiğini unutamazsın. Tadını da unutamazsın. Oradaki gördüklerini de unutamazsın. Etkisinde kalırsın. Ve gerçekten hiç dönmeyi istemezsin. Ama daha nefes vardır bu dünyada. Daha nefes olduğu için mecburi istikamet sabah olur. Veyahut da uyanırsın. Dersin ki ya nereden bitti ki? Nereden bitti ki? Kendi kendine bu konuda geri döndüğüne üzülürsün. Hele gittiğin yerlerde tanıdıkların var ise, işte gittin dördüncü gökte zikrullah var, aa baktın tanıdık dervişler de var.
Mutluluğun artar. Dersin ki ya ben bunları tanıyorum. Evet tanıyorsun. Aa filanca, filanca, filanca. Ama etrafında başkaları var, onları tanımıyorsun. Evet, oranın perdesi ayrı. Dersin ki ya, hadi öbür günler nerede? Öyle ya. Cenab-ı Hak bahşeder. Al der. Olmuş olacak ne varsa. Gözünün önüne serer seni. Çünkü o dördüncü gökte, dördüncü esmada hepsi mutmayın ya. Gönül ister ki bütün derviş kardeşlerin mutmayın neye gelsin. Amin. E onları da öyle görünce oradan yine geri dönmek istemezsin. Ne güzel ya. İşte bir de hani dişsiz dudaksız yemekler yemek, oranın tadını almak, bu manevi.
Yoksa şekerle ne işin var senin? Ama bu böyle dünyevi zevklerden arınmaktan geçer bu. Dünyevi zevklerden arınmaktan geçer. O dünyevi zevk ehline yabancı gelirsin ama. Gidecek, dağ görecek, taş görecek, deniz görecek, yeşillik görecek. Gitmesi lazım onun. Sen dersin ki ya ne yapacaksın dünyadaki dağı taşı yeşilliği. Öteyi görmüş olsan buraya dönüp bakmazsın. İçinden dersin onu. Öteyi görse o dönüp bakmaz bile buraya. Oradakinden bir tat alsa, küçücük bir şey ağzına atıverseler. Ben bazen diyorum ya teknolojik olarak çok geri insanoğlu.
Küçücük, minnacık böyle tırnağının ucundaki böyle en küçücük bir hap düşünüp. Allah affetsin, binlerce sene yeter sana. Çünkü o perdeden perdeye geçerken ayrı bir manevi hal, ayrı bir atmosfer, orada ayrı bir nur, nurun ayrı bir tecelliyatı. Siz ona elektrik diyorsunuz ya, biz ona nur diyoruz. Orada onun o ayrı tecelliyata dayanabilmesi için ona bir farklı bir ilaç verilmesi lazım. O normalde işte o kimsenin durumuna haline göre üstadı verir, piri verir, peygamberlerden birisi verir. O yürüyüşte makama bağlı o.
O böyle hani o yüzden şeyhi olmayan, şeyhi mürşidi kamil olmayanlara bunlar açık açık konuşulacak şeyler değil. Hani bir kimsenin şeyhi mürşidi kamil değilse, o şeyh mürşidi kamil değilse bunları bilmez. Seyri sülükü yoksa bunları bilmez. Bu daha yolun başında başlar. O kimsenin seyri sülükü tam olarak ciddi ciddi başladıysa, ona manevi tabiri caizse rızık verilir. Manevidir o. O böyle istekle olmaz. Ama derler, aç ağzını, açar o ağzını, tıp ağzına bir şey koyarlar.
Ama o rüyasında ama halinde. O evet, yol yürüyecek. Ona lazım yolda. Onun üç ayrı versiyonu vardır mesela. İlmel yakında üç tane, ilmel yakının böyle üç tane rızkı vardır. Aynel yakının böyle üç tane rızkı vardır. Hakkel yakının böyle üç tane rızkı vardır. Rızık olarak nitelendirelim. Onlar lazım olduğunda teker teker verirler onlara. Görürsün ikinciyi, üçüncüyü ama ikinciyi, üçüncüyü vermez. Birinciyi verir. Çok ender olanlara maneviyatı yüksekse üçünü birden verirler. Hani bir de derler, bunu herkese vermeyiz. Görürsün başkalarına teker teker verirler. Toplanırlar, herkes rızkını alacak.
Onun ağzına bir tane, öbürküne üç tane. Sen dersin ki ya üç tane. Ha o ayrı bir yol yürüyecek. Ona üç tane. Bunlar manevi tecelliyatlar. Öyle olunca o kimse dilsiz, dudaksız şekerler yer. Bir de sonra neydi? Felek sakinleriyle mihnetsiz zikre. Felek sakinleri. Felek sakinleri dediğimizde felek burada gökler, gezegenler. Felek sakinleriyle mihnetsiz zikir. Az önce dedim birinci kat gök, ikinci kat gök. Üç, dört, beş, altı, yedi gökler bitti. Ondan sonra semavat başladı. Semavat ehlinin zikri. Çünkü Allah yerin de göğün de nuru Allah'tır.
Ve zannetmeyin ki boşluk değil. Her semavatın kendince ehli zikir olanları var. Ve onlar Allah'ı zikrederler. Melekler Allah'ı zikreder. Müslüman cinniler Allah'ı zikreder. Varlıklar Allah'ı zikreder. Tanımlayamazsın. Böyle kimisi kargacık burcadık bir şeye benzetemezsin. Öyle varlıklar var. Ve hepsi de Allah'ı zikrederler. Ve mihnetsiz bir perdeden bir perdeye geçersin. Orada farklı bir esma okunuyor. Orada farklı bir zikrullah yapılıyor. Hatta hiç duymadığın esmaları duyarsın orada. Hiç duymadığın zikrullahları duyarsın. Hiç duymadın. Biz burada zikrullahta işte üç, dört esma okuruz. Öyle değil. Her feleğin ayrı bir zikrullahı, her makamın ayrı bir zikrullahı, her varlığın ayrı bir zikrullahı vardır.
O ayeti kerimeyi o zaman anlarsın. Yer gök Allah'ı zikreder. Sizin bundan haberiniz yoktur der. Yerdekinler, göktekinler. Bütün varlığın içerisindeki varlıklar Allah'ı zikrederler. Ama sen görmedin ya, sen duymadın ya. Sen görmedin ya, duymadığından dolayı haberin yok senin. İşte o zaman o felek sakinleri dedi. O seyr-i sülük devam eder. Seyr-i sülük devam edince, Sen hangi makama geçtiysen, O makamdaki felekleri, Hangi esmayı aldıysan, O esmayı çeken, O derecedeki olanların, O varlıklarla beraber, Bir an, Senin gözünün önüne gelir. Sakın korkma, çekinme, sıçrama. Korkarsın, çekinirsin de. Ama ben yine korkma, çekme, Hani böyle bir bilgi olsun diye söylüyorum.
Yoksa korkarsın, çekinirsin. Oranın zikrullahına katılmaya başlarsın. Çünkü o, Hani hatta konuşursun, Sohbet edersin. Burası kaçıncı gök, Bilmiyorsan, Burası neresi? Bir bakarsın ki, Aa filanca bir yanında, Evladım veya kardeşim, Durumuna göre, Ona evladım diyorsa farklı, Kardeşim diyorsa da farklı. Onun da manevi ayrı tecelliyatı var. Nefsine uyma. Anlatır, burası şurası der. Sen dersin ki ya, Hani Allah'ın alemi mi biter? Hani bazen diyorum ya, 18 bin alem deyince saymışlar mı? Nasıl saydın onu oturduğunda? Sayamazsın. Allah'ın alemleri sayılmaz. Saymakla bitmez.
Allah'ın isimlerini saymakla bitiremezsiniz. Bize, Tirmizi toplamış, 99 tane, Hani Allah'ın ismi olarak, Hadis-i Şerif'te beyan etmiş, Tirmizi'nin beyanıyla göre, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'den, Naklettiğine göre. Evet, 99 ana ismi, Biz öyle diyelim. Ama onların açılımları var. Sayısız, Sonsuz, İsmin içinde, İsmin perdenin içinde, Ayrı perdesi var. Alemin içinde, Ayrı bir alem var. Araladıkça, Kalktıkça, Önün açıldıkça, Sonsuz, Bitecek, Tükenecek bir şey değil. Bitireceğim, Tüketeceğim diye uğraşma. Tecelliyata tabi ol.
O yüzden, Hani, Dimağsız fikre, Dimağsız fikre dediği, Akla, Akılla, Fikretmiyorsun artık. Akıl orada lazım değil zaten, Akıl çalışmıyor. Orada kalbi akıl devam ediyor. Bu kalbi aklın, Algılayabileceği, Anlayabileceği, İdrak edebileceği bir şey. Çünkü normal akıl, Maddeden anlıyor. Maneviyattan anlamıyor. Ne kadar anlatırsan, Anlat onu, Al masanın karşısına al. Aklını al masanın karşısına, Anlat ona maneviyattan, Susuyor. Ama kalbi akıl, Onu idrak ediyor. Kalbi akıl, Onu fikrediyor. Onu anlıyor. Ve sen o kalbin anladığı, Fikrettiği, Algıladığı o meseleyi, Sen, Dünya kelimelerine, Döndürüp anlatamıyorsun.
Çünkü, Dünya kelimeleri, Ona yetersiz kalıyor. Lügat yetersiz kalıyor ona. Hz. Pir'in yaptığı gibi, Sen o zaman diyorsun ki, Dimasız fikre dalar, Onlarla latifeler ederim. Dimasız, Yani akılsız, Fikreder, Düşünür, Onlar da latifeler, Yani, Buradaki latife, Şakalaşmak değil. Onlarla hoş konuşmak. Orası şaka dünyası değil. Orası lay lay lom dünyası değil. Buradaki latifeden, Allah-u halim, Benim anladığım, Onlarla hoş görüşme. Onlarla hoş konuşma. Ve o, İnce, Zarif, Duygulu, Kılı kırk yaran konuşmalar. Bakın, Kılı kırk yaran konuşmalar. O kılı kırk yarcan, Orada kılı kırk yaranları tanışırsın.
Orada o ince, Latif konuşanları tanışırsın. Ve onların, O lügatını öyle bir beğenirsin ki, Yani, Dünya kelamı çok kaba kalır. Dünya konuşanları çok çok kaba kalır. Ve oradaki o latifliği, O inceliği, O nazikliği, Ararsın dünyada da. Ama bulamazsın. Burada hayal kırıklığı yaşar insan. Kendince. Çünkü oradaki konuşmalar, Oradaki görüşmeler, Oradaki davranışlar, Oradaki zikrullah, Çok farklı bir boyutta, Çok farklı bir tecelliyattadır. Bunu kelimelerle anlatmak mümkün değildir. O yüzden, Çalgıcının ruhu, Hz. Pir onun üzerinden konuşuyor. Bunları tam olarak, Anlatabilecek noktada değildir.
Zaten çalgıcı kederlidir. Zaten çalgıcı dertlidir kendince. Zaten çalgıcı yaşadığını yaşamış, Mihnetlere düşmüş. Hani Hz. Pir'in deyimiyle, Ben her mecliste oturdum, konuştum, ağladım. Her mecliste derdimi anlattım. Ama, Beni anlayan olmadı demiş ya. Bu da onun gibi bir şey. Onu anlayan olmayacaktır hiç. Onu anlayan olmayacağından dolayı, O kimse bunu kendince, Dünyevi kelimelerle anlatabildiği yere kadar anlatacaktır. Ve ilk defa bedenden ve bedenin aklından kurtulup, Özgürlüğün tadını almıştır artık çalgıcı.
Onu o özgürlüğün tadından vazgeçirecek hiçbir şey yoktur artık. O tekrar beden ve bedenin aklına uymayı kabul etmeyecektir. Çünkü ona farklı bir alem, Farklı bir perde açılmıştır. 2095 Gözleri kapalı olarak bir alem görür. Elsiz avuçsuz güller, Reyhanlar devşirirdim der. Çalgıcının ruhu söylüyor. Ben burada kalayım. Ben burada kalınca, Gözleri kapalı olarak alemler görürüm. Elsiz avuçsuz güller, Reyhanlar devşiririm. Yeter ki ben burada kalayım. Ve yeter ki orada kal.
Orada kalınca, An be an ayrı alemler görmek, An be an ayrı alemlerin tecelliyatına rağm olmak, An be an her alemde, Farklı varlıkları tanıyıp, Onlarla latifeleşmek, Onlarla sohbet etmek, Tanış olmak. Hani Yunus Emre demiş ya, Gelin tanış olalım diye. Herkes de onu dünyayı insanlar olarak zannediyor. Avama göre evet, Gelin tanış olalım. Has'a göre değil. O gelin tanış olalım dedi öte. Gelin tanış olalım. Evet. Çünkü orada herhangi bir zorluk yok, Herhangi bir zahmet yok. Orada latifeliğin en incesi, Sözlerin en incesi, Anlayışın en incesi, Davranışın en incesi var.
Dünyanın harara gurarası yok. Dünyanın zulmü, zahmeti yok. Tenin zahmeti yok. Aklın zahmeti yok. O yüzden alemden aleme geç. O yüzden perdeden perdeye geç. Buraya dönüşün yok. Ve geçerken elsiz, avuçsuz geç. Ayaksız geç. Mihneçsiz geç. Mihneçsiz geç. Buradan bir kapıdan bir kapıya geçeceğim bir sürü mihnet. Orada mihnet yok. Kimseye el avuç açmak yok. Kimse ne der diye düşünmek yok. Kimse ne yapar diye düşünmek yok. Hiçbir şey düşünmek yok. Hiçbir şey. Sadece tecelliyata rağm olmak var. Sanki sen, sende değilsin ki gerçekte o. Sen seni bırakmışsın dünya alemine.
Ayrı bir alemde kulaç atıyorsun. Farklı bir pencerede, farklı bir perde desin. Dünya aklının ucuna bile gelmez. Aklının ucuna bile gelmez. Ve orada güller denmek. Her gül ayrı bir sır. Her gülde ayrı bir koku. Her gül ayrı bir sırdır. Ve her gül ayrı bir kokudur. Ve sen gül bahçesinde, kendince burada dünyevi olarak hiç gül bahçesi görmemişsindir. Orada bir bakmışsın ki gül bahçesindesin. Ve her gülün yaprağında ayrı bir esma. Her gülün yaprağında ayrı bir koku. Bahçeden bahçedeye dolaşırsın. Burası cennetteki bilmem hangi zatların bahçesi. Hadi burada dolaş. Melekler sana eşlik eder. Oranın hurileri sana eşlik eder. Orada hizmet edenler sana eşlik eder.
Ama senin kalbinin bir köşesinde bir sızı, sen bilirsin o son bulacak. O halde geçici olacak. Bunu da böyle ince bir sızı olarak yaşarsın. O sızıyı içinde hissedersin. Ne kadar tecelli edecekse, o halden ayrı bir hale, o halden ayrı bir hale, o dereceden farklı bir dereceye, bitmek tükenmek bilmeyen bir gece, bitmek tükenmek bilmeyen bir an gibi yaşarsın. Ve dersin ki, ben oradaki fısıltılara gönlümü kaptırmışım. Beni bir daha geri götürmeyin. Ben bu fısıltılara gönlümü vermişim dersin. Ve o fısıltıya kendini kaptırırsın. O küçücük bir fısıltıdır. O küçücük bir kelimeler dağırıcı bile değildir. Ama sen ne o güllerin kokusunu unutursun, ne de oradaki fısıltıyı unutursun.
An be an, hep gözün, kulağın tabiri caizse oradadır. Ne o fısıltıları, kulağına fısıldayan, gönlünü fısıldayanları unutursun, ne de oranın tadını, tuzunu unutursun. Orayı asla unutamazsın. Ve sen perdeden perdeye geçerken kendini de tanımlarsın. İşte asıl kendini bilmek o zaman başlar. Kendini bilmenin manevi tecelliyatıdır. Sen, sendeki cevheri görürsün. Sen, sendeki saklı bulunan seni görürsün. Oradaki fısıltıyanları duyduğunda aslında o duyan sen değilsindir. Oraları görürken de aslında gören de sen değilsindir. Senden farklı bir sen çıkmıştır.
O işte varlığın kendi içindeki, Cenab-ı Hakk'ın sana bahşettiği varlık cevheridir. Sen, o sendeki cevheri o zaman tanımlarsın. Ve işte o zaman kendini bilen Rabbini bilir, sende tecelli etmeye başlar. Ve gönül dünyan da aydınlanır artık. Ve gönül dünyan aydınlandıkça, asır sen seni bilmen, sen seni tanıman, o zaman o aydınlıkla başlar.
O aydınlığı yakalayamadıysan, o aydınlığı göremediysen henüz daha bu olmadı. Çalgıcı bir su kuşuydu. Bu alemde bir bal denizi. Bu bal, Eyyüp Peygamber'in içtiği ve yıkandığı pınardı. Eyyüp, o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün hastalıklardan arındı.
Pürü pak oldu. Su kuşu deyince kuştur ama suda yaşar hep. Hani böyle çok yıkananlar için annemin meşhur tabiri su kuşu gibi sudan çıkmıyor derdi. Çok yıkanana söylenir, bayındır dili. Bu su kuşu gibi diyorsa o çok yıkanıyor demektir. Çok yıkanana su kuşu, hani sudan çıkmıyor o. O yüzden su kuşu meşhurdur bizim halkımızda. Evet, çalgıcı su kuşuydu. Yani manevi aleme müştakidi. Su kuşuydu. Yani o aslında manevi alem içindi. Hani Şemseddin-i Tebrizi Hazretleri babasını anlatıyor ya, diyor ki, beni diyor yumurta olarak tavuğun altına koymuşlar.
Ama diyor, sen babasın, hani civcivleri gezdirirken diyor, bir tanesi diyor, gider göle atlar ya diyor, işte o benim diyor. Çünkü onun fıtratı yüzmektir. Sen ördek yumurtasını tavuğun altına da koysan, o yumurtadan çıkınca su arayacaktır. Çünkü onun istidadı, fıtratı deryada yüzmeye aşinadır. Manevi alemin erleri, manevi deryaya aşinadır.
O yeter ki deryayı görsün. Deryayı görünce, içindeki o fıtri duruş, o içindeki haz, maneviyata karşı lezzet, o maneviyata karşı iştiyak, onu karada tutmaz. O kendini deryaya atar. O çünkü deryaların insanıdır. Siz bir kimseyi zorla deryaya atamazsınız. Korkar, ürker, çekinir. Der ki ben yüzme bilmiyorum. Der ki korkunç geliyor bana. O görse uçsuz bucaksız okyanusu, desen ki burada yüzeceksin, burada yaşayacaksın, ona korkunç gelir. Apartman boyu dalgalar, rüyanızda görseniz ürkersiniz. Bir bakarsınız ki 30 metre, 40 metre dalgalar, vurduğu yeri yıkıyor.
Deseler ki burada yüzeceksin, yaşayacaksın, ürperir o kimse. İşte maneviyata aşina olmayan, tabiri caizse fıtratında yüzme olmayan kimse, deryayı görünce ürker. Bazılarını zikrullaha oturtturursun, ilk zikrullahtan yavaşça kaçar gider o. O ürker orada, korkar. Yani der ki ya bunlar delirmiş. Evet deliriz. O çünkü oraya istidadı yok onun. Onu zorla oraya getirmeye çalışsan gelmez o. Ama öbürkünün manevi istidadı var. O su kuşu, o maneviyet kuşu. Onu zaklaştırsan dahi gelir o. Onu ürkütsen de gelir. Ben derim bazen, bizim işimiz zor, şöyle sıkıntılıyız, böyle sıkıntılıyız.
Bir de bağıttırırım herkese. Deli miyiz? Herkes deliyiz der. Şimdi bile diyecekler bak. Şimdi öbürkü gibi bakıyor. Ulan bunlar harbiden deli ya da. Bir de dalga geçerler onunla. Evet. Bilmez çünkü. Neden? O maneviyatı bilmiyor. Maneviyata karşı istidadı yok onun. İstidadı olan, suyu gördüğü anda atar kendini. Neden? Onun istidadı yüzmeye, onun istidadı uçmaya, onun istidadı hem denizde yürüyecek hem uçacak, hem karaya çıkacak. Evet. Kimisinin istidadı vardır sadece denizde yüzer. Kiminin istidadı vardır sadece uçar. Kendine gel. İstidadı kuvvetli olan havada da uçar, denizde de yüzer, denize de dalar, karada da dolaşır.
Deniz gördü, dalar, kaldırır kafaya, semalara kaldırır kafasına. Olmadı, karaları da dolaşır. Bir bakmışın üçe bölünmüş, denizde, karada, havada aynısı. Bir bakmışın beş olmuş, yedi olmuş, bir bakmışın on sekiz olmuş, bir bakmışın otuz altı olmuş, bir bakmışın yetmiş bin olmuş. Onu durduramaz hiçbir güç ve kuvvet. Allah hariç. O her perdede yaşar, her perdede istidadı vardır onun. O hem Hüseyin'idir, hem zamanın kutbudur, çift kanatlıdır. Onun için perde yoktur. Ah! Ama çalgıcı bizim su kuşuydu. Ve bu alem de bir bal denizi.
Bu bal Eyyub Peygamber'in içtiği ve yıkandığı pınardı. Hani Eyyub Aleyhisselam çok zengindi. Malı, mülkü sayılamayacak kadardı. Atları, develeri, hayvanları sayılamayacak kadardı. Çok zengindi. Şimdi Eyyub Aleyhisselam'ın normalde hani böyle bir on yıl kadar hastalık yaşadı ya, herkes bunu attı, sattı, öyle. Peygamberlerin, büyük velilerin imtihanıdır. Ne yaptılar? Eyyub Aleyhisselam böyle bir hastalık ulaştırınca şehirden uzaklaştırdılar. Çöplükte yaşamaya başladı. Şehirde istemediler. Attılar onu evden, barktan, şehirden de attılar. Çöplükte yaşamaya başladı. Çöplükten de attılar. Sen dediler çöplüğümüzde de durmayacaksın.
Sonra o bir mağaraya gitti. Bir mağarada yaşamaya başladı. Çok vefalı bir eşi vardı. Benim Eyyub'um derdi, gelir giderdi. Şeytan defalarca onu aldatmak için yoluna çıktı. Çok zengin bir şekilde tecelli etti. Dedi ki bırak şu Eyyub'u, çok zenginim. Dedi ki ben Eyyub'umu bırakamam. Bir gün büyük devlet başkanı, komutan gibi geldi. Bakın dikkat edin. Ne olarak geldi? Çok zengin olarak geldi. Ne olarak geldi? Çok büyük devlet başkanı, büyük bir komutanmış gibi geldi. Bırakmadı. Bir gün de onu böyle çok büyük alimmiş gibi geldi. Dedi ki benim Eyyub'um var.
Bırakmadı. Her gün ona yiyecek ekmek, yiyecek içecek getirip getirdi. Halkı onu terk etti. İnsanlar onu terk etti. Yüzünü görmek istemediler. Yaşlandı, çöktü hastalıktan dolayı. Ve en sonunda dua etti. Dedi ki, Ya Rabbi hastalıktan şikayetçi değilim. Ama dedi sana ibadet etmekte zorlanıyorum artık. Bana şifa ver. Çilesi doldu. Çile dolmayınca dua tecelli etmez. Duanın ve çilenin bitimi tecelli etti. Ve Cenab-ı Hak dedi ki, Sa'd suresi, ayet 42. Ayağını yere vur. Ayağını yere vur.
Bakın, Cenab-ı Hak bir mucizeyi gerçekleştirirken bile zahiri bir tecelliyat söylüyor. Allah isterse o suyu çıkaramaz mı? Çıkarır. Ama ona dedi ki, ayağını yere vur. Burası benim çok hoşuma gider. Ben döner dolaşır derim ki ya, ayağını yere vur. Hani bana bir ölçüdür bu. Mustafa Özba, ayağını yere vur. Su altında. Ama sen ayağını yere vurmak zorundasın. Ayağını yere vurmazsan, o su çıkmaz önüne. Ayağını yere vuracaksın. Sebepler dairesi burası. Ayağını yere vuracaksın. Hani Meryem'e de dedi ya, Meryem'e ne dedi? Şu hurma ağacını dedi, kendine doğru silkele.
Hurma ağacını kendine doğru silkele. Yani o zaman kendine doğru silkele. Yani sen o hurma ağacını kendine doğru silkele. Bu sebep. Sen o sebebe yapış. Ayağını yere vur demiş. Ayağını yere vur. Hani sonra da yerden su fışkırdı. Yerden su fışkırınca hem kendisi içti sudan, hem de yıkanmaya başladı. Çünkü vücudunda da hastalıklar vardı. Derisinde hastalıklar vardı. İçinde de hastalıklar vardı. Vücuduna su dökmeye başlayınca, sular biler altın kelebek oldu. Sular altın kelebek olunca, Eyyub Aleyhisselam da o altın kelebelekleri yakalamaya başladı. Hatta enteresan ya, Cenab-ı Hak dedi ki, Ey Eyüp!
Sana o kadar mal verdim. Sana o kadar hayvanlar verdim. Sana o kadar mülk verdim. Sana bu kadar mal, mülk, hayvanlar vermişken. Bu hırsın niye dedi? O da ne dedi? Ya Rabbi, senin verdiğin lütfu, ikramı hamd etmeyeyim mi? Daha fazla seni istedi. Cenab-ı Hak'ın lütfu, ikramı çünkü. Hz. Pir, çalgıcının üzerinden diyor ki, O Eyyub, o bal pınarından yıkandı. Ona doğunun nuru gibi bütün hastalıklarından pürü pak oldu. İşte sen de öyle bir aleme açılırsın. Öyle bir aleme açılınca, maddi manevi, bütün hastalıkların sende olmadığını görürsün. Çünkü orası bal deryasıdır.
Sonra şarap deryası var. Sonra süt deryası var. E o bal deryasında kalıcı değilsin. Orada kalkıp da kendi kendime, ben burada kalıcıyım de düşünme. Oradan da sıçrayıp gideceksin. Sonra bir bakacaksın ki şarap deryası, oy oy gelen sarhoş giden sarhoş. Orada da kalıcı değilsin. Sonra asıl süt deryasının varacaksın ki, süt deryası ilmin ledündür. O ilmin ledüne dadalıp çıkacaksın. O zaman işte vazife başlıyor demektir. Artık o seni boşuna oraya kadar çıkarmadılar. O hali sana boşuna yaşatmadılar. O tecerilat boşuna değil. O zaman sen artık vazifelisin demektir. Dön, insanlara o vazifeyi anlat.
Ve böyle olunca sen artık perdeden perdeye kanat çırpmaya, alemden alemden kanat çırpmaya gideceksin. Oradaki gökyüzü sonsuzdur. Oradaki deryalar sonsuzdur. Oradaki tecelliyatlar sonsuzdur. Oradaki fısıltılar sonsuzdur. Oradaki dereceler sonsuzdur. Orada her şey sonsuzluğa doğru açılır. Ve her şeyde ayrı bir fısıltı, ayrı bir makamın ayrı bir hicaz perdesi. Ayrı bir makamda ayrı bir melodi, ayrı bir esinti, ayrı bir derece, ayrı bir makam tecelli eder. Ve hiçbirisi hiçbirisine benzemez.
Hiçbirisi. Ve hiçbir şey seni doyurmaz bu dünyada. Sen hep öteye doğru, hep öteye doğru düşünürsün. Ve kendince dünya artık sana bir mahpushanedir. Dünya ayrı bir zindandır artık senin için. Bu haller, hani cezaevinden mahkumlar izinli çıkarlar ya, mahkumlar izinli çıkınca, bir tarafı sevinç, bir tarafı hüzündür.
Sevinç şudur, cezaevinden çıktı sevdiklerini görecek. Hüzün şudur, yine aynı yere dönecek. O sevinci tam tadıyla yaşayamaz. Çünkü yine dönüş vardır cezaevine. O dönüşün olduğunu bildiği için tam sevinemez. Tam bir mutluluk yaşayamaz. O manevi haller ve tecelliyatlar, onun dünya cefası ve sıkıntısında bir anlık bayram sevinci gibidir. Dünya bayramı üç gündür, dört günde kurban bayramı vardır.
Ama oradaki bir anlık binlerce bayrama bedeldir. O yüzden senin bayramın da bayram değildir. Dünyevi olarak. Çünkü bilirsin ki tekrar dönüş zindanadır. O zindanı yaşamak zorundasındır. O zindan bilinen zindanlar gibi değildir.
Yetsin. Normal yazmam inşallah dedi. Çalgıcı bizden mi?
Seviyoruz çalgıcıyı. Başsız ayaksız sefer eden herkes bizden. 2098'den devam edeceğiz.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.