mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2080. Beyitten) 14.12.2024 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 15 Aralık 2024 · 1:15:51

Üzübillâhü meneşşeytanü o rejim. Bismillahirrahmanirrahim. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed'e hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin.
Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim nerede Müslümanlara zulmedenler varsa zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamımızı alsın. Cenab-ı Hak nerede Müslümanların kanı, namusu, ırzı, şerefi ayaklar altına alınıyorsa Cenab-ı Hak hepsinden de intikamımızı alsın. Rabbim bütün İsrail devletini yerin dibine batırsın, onların destekçilerini de batırsın, batıyı dağıtsın, Doğu Türkistan'a özgürlük nasip eylesin, bütün İslam ülkelerindeki Müslümanlara Cenab-ı Hak özgürlük nasip eylesin. Geçen hafta ancak suurun üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri, bundan müştesnadır, onların sesleri bakidir.
Yani o velilerin, o mürşidi kamillerin seslerinin baki olacağı, onların normalde bütün her şey yok olsa dahi, onların o seslerinin yok olmayacağını dairdi. İki bin sekseninci beytten devam ediyoruz. Onların gönülleri öyle bir gönüldür ki, gönüller ondan sarhoştur. Yani o azizlerin, o mürşidi kamillerin, o pirlerin, o velilerin gönülleri öyle bir gönül ki, o gönülden diğer gönüller sarhoş olur.
Gönül malum, işte bazı, bunu normalde bazı yerlerde kalp denir, bazı yerlerde gönül olarak geçer, işte böyle değişik bu konuda herkes kendi kültürünce bir şey söylüyor. Ama genel manada ilahi aşkın, Allah'a yakınlığın, imanın, İslam'ın, ihsanın tecelli ettiği mekan olarak adlandırılır. Çünkü iman içsel bir şeydir.
Hani tarifte de dil ile ikrar, kalp ile tasdik denir ya, dil ile ikrar, kalp ile tasdik, yani dil ikrar eder. Ama asıl imanın hakikati insanın kalbinde, gönlündedir. Çünkü normalde dil sadece hukuk açısından karşımızdaki, etrafımızdaki insanları bağlar. Yani bir kimse ben Müslümanım dediği anda dil ile ikrar etti. Onu ben Müslümanım diyene sen eşhedü en la ilahe illallah eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu de diyemezsin. Ancak o küfre düştüyse o zaman ona telkin edilir böyle. Küfre düştüğüne de sen şahit olman lazım. Öbür türlü o kimse iman ehlidir. Ben Müslümanım dediği zaman bitmiştir mesela. Veya ben İslamım dediğinde bitmiştir.
Veya ben Kur'an ehliyim bitmiştir. Ben Muhammed ehliyim bitmiştir. Siz ona bir daha bir şey diyemezsiniz. Ve normalde bunu gönül tasdik eder, kalp tasdik eder. Dil sadece kalpteki tasdik ikrar eder, dışarı söyler. Öyle olunca normalde tabii hani onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoştur. Yani gönül diğer gönülleri ne yaptı? Etkisi altına aldı. Onlara normalde kendi sarhoş, yani Allah aşkıyla, Allah aşkının verdiği coşkunluk kendisinde var. Ama o gönül de diğerlerini de etkiliyor. Normalde o zaman öyle bir gönül sahibi ki o mürşidi kamiller, kuvveliler, peygamberler başta diğer gönülleri de etkiliyor. Ve normalde gönüllerin etkilenmesi demek onların ruhları da etkileniyor, canları da etkileniyor, fiziki vücutları da etkileniyor.
Bu etkileşim hem içsel hem dışsal. Yani nasıl içsel o kimsenin hem iç gönlü, iç alemi coşuyor, iç alemi sarhoş alıyor. Aynı zamanda da fiziki vücudu da onun bundan etkileniyor. Şimdi biz vücudun etkilendiğini tahmin edemeyiz hiç. Aslında sohbetten, zikrullah'tan, dinle, diyanetle alakalı meselelerden vücut da etkilenir. Çünkü hani Allah'ı zikreden bir kimse diridir. Hadeşlerinde Allah'ı zikretmeyen kimse de ölü gibidir. O zaman bir kimse Allah'ı zikrediyor, Allah'ı zikredince asıl diri o oluyor. Onun vücudu diri. Allah'ı zikretmeyen ise ölü gibidir. Normalde asıl ölü gibi olan vücut da Allah'ı zikretmeyen kimsenin. Öyle olunca gönül, gönülleri etkiledi.
Gönül, o gönül sahibi, ruh da diğer ruhları etkiledi. O zaman o peygamberler, o veliler, o mürşidi kamiller hem gönülleriyle etkiledi, hem de ruhlarıyla etkiledi. Hem de fizikleriyle, görüntüleriyle etkiledi. Hani yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri velilerle alakalı. Biz onları nasıl tanırız dediklerinde, onlar görüldüklerinde Allah hatıra gelen kimselerdir. Yani o kimseyi gördün sen, görünce hatırına Allah geldi. O zaman o kimse bak, senin fizikiyle de etrafı ne yaptı? Etkiledi. Sen bir Allah dostunu gördün, gördüğünde Allah, bir Müslüman, bir mümin baktın, Allah hatırına geldi. O zaman o kimse mürşidi kamil, o veli o, Allah dostu o. Çünkü görüldüğünde Allah hatırına geldi.
Demek ki fizikleriyle de, ruhlarıyla da, kalpleriyle de, gönülleriyle de ve aynı zamanda lafız, kelamlarıyla da o kimseler ortadan kaybolmuyorlar. Ve etkiliyor, etkileniyorlar. Tabi normalde gönül deyince hemen Ahmet İbni Hanbel'in naklettiği hadis-i şerif. Kimlerle alakalı? Velilerle alakalı. Bu ümmette evdallah otuz tanedir. Kalpleri Halil Rahman Hazretleri, İbrahim Aleyhisselam'ın kalbi üzeridir. Bunlardan biri ölünce Allah onun yerine bir başkasını koyar. O zaman o velilerin, o mürşidi kamillerin, o Allah dostlarının kırk tanesinden otuz tanesinin gönlü, İbrahim Aleyhisselam'ın gönlü üzerine. Ha diyeceksiniz ki on tanesi, on tanesi de farklı gönüller üzerine.
Ama ne yapıyormuş bunların, on tanesi, pardon özür dilerim otuz tanesi İbrahim gönüllüymüş. Hz. Pir de ne diyor? Onların gönülleri, Hz. Pir'in sözü bu, onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoş olur. Onların gönülleri, çünkü İbrahim Aleyhisselam'ın gönlü üzerine, pir seviyesindeki zatlar onlar tabi bunun dışında. Yine İbni Hanbel naklediyor. Bu Hz. Ali Efendimiz'den rivayet bu da. Ebdallar Şam'dadır, onlar kırk erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allah yerine birini koyar. Yağmur onlar sebebiyle sular, düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap onlar sebebiyle bertaraf edilir. Yani normalde hani bu demek ki onlar kaç taneymiş? Kırk taneymiş.
Bu bölgesel olabilir. Şam'da kırk tane olabilir. Başka bir yerde kırk tane de olabilir. O gün için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Şam bölgesini işaret etmiş. Bunlar kırk tanedir demiş. Pakistan'da olabilir, Afganistan'da olabilir. Bunu böyle sınırlandırmayı çok gönlüm el vermiyor. Yani Cenab-ı Hakk'ın velileri, evliyaları dünyanın her tarafında olabilir. Ve normalde o zaman bazen kırk bazen otuz deniliyor ya bunlar. Bunun içerisinden ben şöyle çıktım. Çünkü bazı hadis-i şerifler var. Başka hadis-i şerifler ben hepsini almadım buraya. Otuz dedikleri, kırk dedikleri de var. Ayrıca kadınlardan da var hadis-i şeriflerde. Veli olan, Allah dostu olan. O zaman bunlar normalde baktığımızda işlevleri önemli.
Adetleri değil. Adetleri kırk da olabilir. Bölge bölge kırkar tane de olabilir. Hepsi de bu mümkün. Ama normalde işlevleri ne? Bunların işlevleri Kur'an ve sünneti senin ayakta durması için mücadele etmek. Bunların işlevleri bu. Dini, mübini, İslam için Allah yolunda cihad etmek. Her noktada. Hem fikri planda, hem kalbi planda, hem cihad meydanında, savaş meydanında. Bunların işi dini, mübini, İslam'ı ayakta tutmak için mücadele etmek. Ve bunların gönülleri, o yüzden normalde diğer gönüllerden farklı. Ve ne yapıyorlar? Diğer gönülleri de bunlar etkiliyorlar. Ve aynı zamanda da, bunlarda bir de manevi sarhoşluk var. Sarhoşluk vardır, manevidir. Sarhoşluk vardır, dünyevidir.
Sarhoşluk vardır, içtiği şeylerden sarhoş olur. Sarhoşluk vardır, borçtandır. Sarhoşluk var, aşktandır. Sarhoşluk var, kadındandır. Sarhoşluk var, erkektendir. Bir kadın erkeği beğenir, hoşuna gider. Sarhoş olur. Bir erkek bir kadını beğenir, sarhoş olur. Kadın sarhoşu, erkek sarhoş olur. Sarhoşluğun çok çeşidi var. Bir kimse dünya sarhoşudur. Daha fazla dünyalık elde edeceğim diye canhıraşır, dünya sarhoşu. Kimisi borç sarhoş olur. Borçlanır, o borç onu sarhoş eder. İki yakası bir araya gelmez, varı gücü, borçla yatar kalkar. Kimse vardır, bir sıkıntı gelir, sıkıntı sarhoş olur. Bir problem yaşar, problem sarhoş olur.
Yatar problemle, kalkar problemle. Bu normalde sarhoşluğun çok çeşidi var. Bunların normalde hani biz dünya sarhoşu der, hepsini bir yere toplarız. Ama bunların içerisinde çeşidi çoktur. Bugün için insanların üzerindeki sıkıntılardır. Mesela işte bir problemi vardır, aşamıyordur. Mahkemesi vardır, aşamıyordur. Bildiğin problem sarhoş olur. Bildiğin mahkeme sarhoş olur. Veyahut da bir kimsenin, bir eşi hastadır, hastalık sarhoş olur. Kendisi hastadır, kendi hastalık sarhoş olur. Bu normalde işin bu aşırı noktasıdır çünkü. Sabahtan akşama kadar onunla yatar kalkar, onun sarhoş olur. Bunların içerisinde en güzeli manevi sarhoşluktur. Allah aşkını vermiş olduğu sarhoşluktur ki bu sarhoşluk, ben ona bazen hani diyorum ya mansur şarabı içmiştir diye, onun içkisi mansur şarabıdır.
İlahi aşktır. Bu ilahi aşk bulaşıcıdır. Nasıl bulaşıcıdır? O sende durmaz. Senin gönlünde frekansı tutan, senin gönlüne frekansı tutanlar da o manevi aşkın cezvesine kapılırlar. Çünkü aşk cezbedir. Ve o ilahi, manevi bir cezbedir. Ona tutulan kimse etrafına da ne olur? Etrafı da tutulur onun. O ilahi cezbeye. O yüzden bu manada o bulaşıcıdır. O bulaşıcı değildir diyemeyiz. Şimdi öyle olunca buradaki Hz. Per'in sarhoşluktan kastettiği şey, manevi, fiziksel değil. İlahi aşkla alakalı. O yüzden Hz. Per başka bir beytinde diyor ki, aşk şarabını içen sarhoş olur. Ama bu sarhoşluk insanı yüceltir.
Yani bu aşk şarabından içen, manevi aşk sarhoşu olan bir kimsenin makamı yükselir. O yüceler yücesine doğru kanat çırpmaya başlar. Ve onun sarhoşluğu hiçbir sarhoşluya benzemez. Şimdi dünyaya sarhoş olan ona bakar, bu deli olmuş der. Başka bir şeye sarhoş olanlar ona bakarlar, bu deli olmuş derler, ondan uzaklaşırlar. Çünkü manevi sarhoşu kaldırabilecek olanlar, ancak onun gönül frekansında olanlar kaldırırlar. O gönül frekansında olmayanlar, onu tabiri caizse canavar gibi görürler. Onu böyle vahşi görürler. Ya bir kimse beş vakit namazını böyle hiç kaçırmadan kılıyor, bakar ona, o gönülde, o namaza karşı muhabbeti olmayan, ya bu kadar da olmaz ya der.
Ve o kimse zikrullah'tan zikrullah'a koşar, dışarıdaki kimse ondan tat almamış ya, ya siz işi aşırıya kaçır götürüyorsunuz, böyle de olmaz ya, haftanın dört beş gecesi zikre gidiyorsun, derse gidiyorsun der. Oysa almış olduğun kadın, namazında abdestinde örtülüdür, bir de sana takva kesiyordur. Ama sen dört gece, beş gece zikrullah'a gideceksin deyince, o takvalı hatun çıkar, başka bir hatun gelir önüne. Der ki ya bu kadar ders mi olurmuş, ne bu iş aşırıya gidiyor der. Veyahut da işte, bir kadın normalde evlenir, normalde işte der ki derslere gidiyorum ben, benim zikrim var, şuyum var, buyum var. Adam der ki, yoka tamam ya, ben de böyle bir şey istiyordum zaten, ben de sana uyarım der. Kadın der ki, bizim üç gün, dört gün dersimiz var, bu bu kadar olmaz ya, böyle olur mu ya?
Yani evin de var, bak eşin var, çocuğun var der. Hani beraber koşacaktınız yolda, fiyansın kaldı. Şimdi o manevi sarhoşluk, o gönül frekansı yakalanmazsa, baba, anne, çocuğuna yabancı olur. Eşler birbirine yabancı olur. Neden? Gönül frekansı tutmadı çünkü. Oysa evleniyorlardı, ne kadar güzel bir gelecek bekliyordu onları. Pembe pancurlu bir evleri olacaktı, bahçeli bir küçücük bir evleri olacaktı, böyle küçücük bahçede çocuklar oynayacaklardı, bunlar sabahları kalkıp orada gül keseceklerdi, derleyeceklerdi, oturacak kahvaltı yapacaklardı. Hayal buydu, ama hayal öyle değil. Adam pazar günü sabahleyin, nereye gidiyor? Üftada Hazretleri'nde ders var.
Üftada Hazretleri'nde derse gideceğiz, zikrullah. Haydi! E perşembe ders var, cumartesi ders var, ev pazar günü ders var, mahallede ders var. Onun dersten başını kaldıramıyor. Ondan sonra telefon açıyor bana. Mustafa Hoca ile mi görüşüyorum? Estağfurullah, benim adım Mustafa Hoca, ben hoca değilim. Benim eşim size derviş. Kardeş, size derviş derken Allah'ın kulu. E işte ne var? Buyur derdini söyle. Haftanın dört gecesi derse gidiyor. Allah Allah! İyi ne yapsın? Haftanın dört günü meyhaneye mi gitsin? Veri söyle dedi, meyhaneye gitse daha iyiydi dedi. Şimdi o arkadaş da bu eşiyle alakalı, eş olmazdan önce geldi bana, anlattı böyle böyle böyle dedi.
Dedim, evlenme bak istersen bundan. Ama karar senin. dedi, hani evlenmeyi düşünüyorum. Allah yardımcın olsun. Bak dedim, hani dervişlik zor zana attı. Bu derviş değil dedim. Yarın öbür gün problem yaşarsın sonra dedim. Ya dedi bana dedi ki, dedi ben hani senin yolundan giderim. Oğlum dedim, hep böyle diyorlar. Sonra dedim, yok pazar günü, gelin bolaya gidiliyor. Yok bu pazar, İzmir'e gidiliyor. Yok firlancı yerde ders var. Yok pişmancı yerde ders var. lastik patlatıyorlar dedim. Daha da ileri gidiyor, kayış atıyor dedim ben. Gidiyorum. Yok dedi, ben söz verdim dedi. İyi, aynı o kadın. Dedim, sen filancanın teyidi diyorsun, filancanın eşisindeyim dedim ben. Evet dedi. Böyle olacağını bilseydim, ben evlenmezdim, ben ayrılmayı düşünüyorum dedi.
E dedim, ayrılabilirsin, sıkıntı yok. Ben zaten ona dediydim dedim ben. Sen bu kadınla evlenme bak istersen, dediydim dedim. Dinlemedi beni dedi. Benim dediğim çıktı dedim. Öyle mi dediniz siz dedi. Evet öyle dedim dedim. Sana söylemedi mi dedim ben. Söylemedi dedi. Utanmıştır, sen beni kötü bileceksin diye dedim. Söylememiştir. Ama ben ona dediydim, oğlum istersen sen bu kadınla evlenme diye dedim. Hatırlıyor mu dedim, bir perşembe dersindeydi, geldi kulağıma söyledi. Böyle böyle böyle böyle birisi dedi bana dedi. Ben de oğlum bak vazgeç istersen dediydim dedim. Ne yaptı dedim. Bana şikayet edeceğin şey olacak. evimin elektriğini ödemedi, doğal gazı ödemedi, suyu ödemedi.
Evde yiyecek, içecek almadı. parayı çarçur etti. Parayı kumara götürdü, yatırdı. Parayı şuraya yatırdı, buraya yatırdı. Eve bakmadı, bana bakmadı. Hani çok özür dilerim. Gece hayatıyla alakalı vazifelerini yerine getirmedi. Farzlar bunlar dedim. Bunları söyleyeceksin bana. Dövdü mü dedim ben? Hayır dedi. Sövdü mü dedim ben? Hayır dedi. Aç mı bıraktı? Hayır. Açıkta mı bıraktı? Hayır. Bu çocuğun kabahatı ne dedim? Onu söyle bana. Tekrar söyle dedim. E dedi çok derse gidiyor. Sen zikre karşı mısın dedim ben? Sustu. Zikre karşıyım dediğin anda dedim, kafir hükmüne girecektin. Dicek, nikahın da düşecekti dedim.
Dikkatli ol. Şimdi o gönül frekansında değilse bir kimse, gönül frekansında değil ise, bunu anlayacak noktada değil. Çünkü sufilik gönül işidir. İslam da gönül işidir. Din gönül işidir. Kalp işidir. Dil ile ikrar o dışarı karşı hukuktur. Asıl kalbin tasdik etmesidir. Sen Müslüman mısın? Kalbin tasdik etti mi? Allah'ın varlığına, birliğine, kudretine, kuvvetine, kitabına, peygamberine. Öyle. Şimdi ben Allah'ın varlığına inanıyorum ama peygamberlere inanmıyorum. Sen inanmadın hiçbir şeye. Kafirsin sen. Ben Allah'a inanıyorum, peygambere de inanıyorum ama Kur'an'ın ben değiştirilmediğine inanmıyorum.
Değiştirilmiştir. Kafirsin sen. Kur'an önceden yazılmamış, sonradan toplamış, ee, ee bu sonuca gel. Bazı ayet-i kerimeleri keçiler yemiş. Senin aklının keçiyemiş. Sende kalmamış. Gitmişsin sen. Saadete gel. Kalp ile tasdik. Senin kalbin iman etmediyse, evet, zahiren, hukuk olarak, sen Müslümanlardasın, ben Müslümanım dediğim müttece. ama kalbin tasdik etmediyse, sen cehenneme doğru yol alacaksın. Din, gönül işidir. Sufilik de gönül işidir. Nasıl? Basbaya sen Allah'ı sevme yoluna giriyorsun. Gönülle alakalı.
Sen bir kadına bakıyorsun, muhabbet etmediysen, sen onunla geçinemezsin. Gönülle alakalı. Sen bir adama bakıyorsun, muhabbet besliyorsan, geçinirsin onunla. Ama muhabbet beslemiyorsan, geçinemezsin. Gönülle alakalı. İnsanın merkezidir gönlü. Gönül merkezdir. Akıl merkez değildir. Gönül merkezdir. Bir kimse severse kabullenir. Severse aşık olur. Severse feda eder her şeyini. Sevmeyen kimse hiçbir şeyini feda etmez. Gönülle alakalı. Bu zatların, devam ediyor Hz. Pir, yoklukları öyle bir yokluktur ki, bizim varlıklarımız, o yokluktan var olmuşlardır. Onların yoklukları öyle bir yokluk.
Aslında bu böyle hani, okurken çok yüzeyselmiş gibi görünüyor. Ama Hz. Pir biraz üzerinde tefekkür edince, insanın beyin damarlarını açıyor. Karıştırıyor insanın beynini, aklını, fikrini, kalbini karıştırıyor. Yoklukları öyle bir yokluktur ki, bizim varlıklarımız, o yokluktan var olmuştur. Şimdi Enam suresi ayet 101'de Cenab-ı Hak diyor ki, o gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan var etti.
Cenab-ı Hak bütün kainatı, varlık alemini yoktan var etti. Yani siz varlıkta geriye doğru adım adım gitseniz, gide, gide, gide, gide yokluğa geleceksiniz. Yokluğa. Yani yok. Şimdi insanlarla alakalı da düşündüğümüzde, Cenab-ı Hak ayet-i kerimede diyor ki, siz yoktunuz. Allah sizi var etti. Siz yoktunuz diyor. O zaman geriye doğru gittiğimizde yokuz biz. Ama o velilerin, o mürşid-i kamilin, kamillerin yoklukları bizim yokluğumuz gibi değil. Nasıl biz gittik, gittik, gittik, gittik geriye, yokluğa vardık. Dedik ki biz bundan önce yoktuk. Ama o peygamberler, o veliler için diyor ki, onlar yokluktan yaratık, onların yokluğundan yaratıldık biz.
Yani o zaman hani buradan tekrar yaratılışa gideceğiz. Yaratılışa gittiğimizde, o zaman Cenab-ı Hak önce Hazreti Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı. Önce bir şey yarattı kendi ruhundan ve nurundan. Ondan Hazreti Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı. Sonra mürşid-i kamillerin, peygamberlerin, velilerin, mürşid-i kamillerin ruhaniyetleri yaratıldı. Daha henüz müminler sırada yok da, o zaman onların yokluklarından gelme, bütün müminlerin yaratılmışları. Hazreti Pür öylesine derinlemesine gidiyor. Ve normalde, evet Allah bütün kainatı yoktan var etti. Yoktan var etti. Vardan var etmedi. Başlangıç yoktan var etme. Ve güneşe, normalde aya, yıldıza baktığında, göklere, yere baktığında, bakabildiğin yere baktığında, eşsiz yarattı bir de.
Yani benzersiz yarattı. Benzeri yok. İlk başlangıçta yaratılan hiçbir şeyin, hiçbir şekilde benzeri yok. Sonradan da yaratılanların hiçbir benzeri yok. Siz dünya gibi başka bir dünya bulamazsınız. Neden? O dünya, çünkü bu dünyaya benzemez. Allah yoktan var etti her şeyi, benzersiz yarattı. Yani bir model var, o modele bakaraktan yaratılma değil. Bu modelsiz, herhangi bir model yok. Herhangi bir kopya çekecek bir yerden yok. Bu ona benzesin, şu ona benzesin, böyle bir şey yok. Allah yoktan var etti bütün kainatı. İnsanları da yoktan var etti. İnsanlar için de aynı şeyi söylüyor. Melekleri de yoktan var etti. Cinnileri de yoktan var etti. Ayı, yıldızı, semavatı yoktan var etti.
Hiçbir şey yok idi. Allah var idi. Ve Allah tanınmaklığı istedi. Tanınmaklığı isteyince, Cenab-ı Hak kendi ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı. Ve o yaratmış olduğu şey, Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. Yani nur-u Muhammed'iydi. Ve nur-u Muhammed'den diğer varlıklar yaratıldı. Ve yaratılan varlıkların hiçbir zaman herhangi bir yerden kopyası yoktu. Hiçbir insan başka bir insanın kopyası değildir. Her yaratılan varlık, Her yaratılan varlık kendine münhasır yaratılmıştır. Biz şimdi sayamayız belki de işte diyelim ki dünya üzerinde ben diyeyim ki 10 milyon varlık vardır. Sendeki 10 milyar varlık vardır. Fazladır da 10 milyar de.
Aslında fazladır. Şimdi 18 milyardır örneğin. 18'den gider ya her şey. 18 bin alem denir ya. 18 bin alem değil, 18 milyar deyin siz ona. Dünyada sadece. Dünya üzerinde ruh üflenen varlık. Böcekler, hayvanlar, balıklar, bitkiler, ağaçlar, insanlar. Bunlara baktığınızda, böyle sayısal olarak baktığınızda işin içinden çıkamazsınız.
Ve sayısal olarak baktığınız bu varlık sadece dünyayı konuşuyorum. Bu dünya varlığının içerisinde sen de bir hücreden ibaretsin. Kendine bu kadar ehemmiyet verme. Ya düşünebiliyor musunuz? Sadece dünya varlıklarını saymanız mümkün değil. Hani mümkün olmadığından insan denmiş. Mümkün olmadığından hayvan denmiş. Mümkün olmadığından bitki denmiş. Mümkün olmadığından balık denmiş. Örneğin. Mümkün değil çünkü. Siz denizdeki balıkların cinslerini dahi sayamazsınız. Bitkilerin cinslerini sayamazsınız. Meyvelerin cinslerini sayamazsınız. Renklerine daha gelmedik. Böyle olunca hiçbirisi de birbirine benzemez. Hiçbirisi de.
Dünyanın dışına çıksan galaksileri sayamazsın. Yıldızları sayamazsın. İçindeki varlıkları sayamazsın. Cinni tayfesini sayamazsın. Melekleri sayamazsın. Melek ile cinniler arasındaki yaratılmış olan şeyler var. Varlıklar var. Sayamazsın. Cinni tayfesi kendi içerisinde kafirler ayrı. Müminler ayrı. Münafıklar ayrı. Mürtedler ayrı. Onlar da kavim kavim renk renk sayamazsın. Bunları böyle tefekkür ettiğinizde veya manevi hal olarak bunları yaşadığınızda vallaha da billaha da kendinize dönüp dersin ki ya sen bir hitsin. Ve bunca o varlığı yaratanın önünde insan hala da böbürlenir, kibirlenir. Kendini bir şey zanneder ya.
En gülüş tarafı da bu. Veya bu varlığı komple bir insan kendince tefekkür etse, incelemeye çalışsa, yani bu varlığı inceledikçe Allah'ın yok olduğunu veyahut da Allah'ı inkar etmenin gerçekten ve gerçekten kocaman bir cahillik ve kocaman bir aptallık olduğunu görür. Ancak cahiller inkar eder zaten. Aptallar inkar eder. Yani bir kimse Allah'ı inkar ediyorsa ya delidir ya zır cahildir ya da aptalın tekidir o. O yüzden eski İslam alimleri bir kimse Allah'ı inkar ettiyse onunla tartışmamışlar bile. Demişler ki ya bu deli ya aptal, ya deli ya aptal ya da karacaib. Ya bu demiş yani insan görünümündeki bu, bununla tartışılmaz demiş. Tartışmamışlar, kale almamışlar.
Şimdiki Müslümanlar cahil, birisi Allah'a inan etmedim, inkar ettim deyince onunla tartışacağım diyor işte. Bırak, cehenneme de odun lazım. Bırak. Sen onunla tartışınca o da kendisini bir şey zannediyor. Birisi de açmış gece yarısı telefon. Yoldan geliyor, Mustafa Özbağ'la mı görüşüyor mu? Evet, buyurun. Ben Allah'ı inkar ediyorum. Bana ne kardeşim, ben Allah mıyım dedim ya. Bu durdu şimdi. Bana ne dedim ya. Cehennemin dibine kadar yolun var dedim. Gecenin saat bir buçuğunda dedim. Bunun için mi aradın beni? Yok dedi, hani tartışırız böyle konu. Ne tartışacağım seninle? Aklın yok senin dedim. Aklısız adamla gece vakti ne tartışacağım kardeşim?
Kapat telefonu dedim ya. Allah. Sen dedim ya delisin, ya aptalın tekisin, ya da zır cahilsin dedim. Bu durdu. Ben dedim gözünü düşün dedim. Sen dedim nasıl gördüğünü bana ispat et. Ben sana Allah'ı ispat edeceğim dedim. Durdu bu şimdi. Gözünün görmesini ispat et bana dedim. Bu durdu. Ben bildiğin et parçası bile değil dedim. Nasıl görüyor acaba dedim ya. Ben hiç bunu düşünmedim. Daha dedim aptalsın ya dedim. Baştan söyledim sana dedim. Ya delisin, ya aptalsın, ya zır cahilsin. Üçünden birisin dedim. Bir insan önce gözünün görmesini düşünse dedim ben. Kafasını secdeden kaldırmaz dedim.
Ulan kulak, kulağa düşünsen et parçası. Nasıl duydum diyorsun? Nereye duydun? Ne duydun? Kim öğretti sana duymayı? Kim program mıdı senin beynini duyma noktasında? Ha bana anlatacaksın çekiş, örse vurdu, örstünü, zenge vurdu, ananın gözüne vurdu. Tam ananın tam gözüne vurdu. Bunu anlatma bana. Çıkar kulağını koymazsan üzerine hadi duysun. Ha çekişti, örstü, durdu, öldü adam. Ha duydu mu? Bunu böyle anlatıyorum. Duymadı dedi. Duydu dedim bende bu sefer. O kulak duyar dedim. Hocam kafayı yiyeceğim dedi.
Yemişsin zaten oğlum dedim. Gece vakti beni arıyorsan. O kulak duyar. Nasıl duydu dedim ben. Durdu şimdi. Dedim ki İsa aleyhisselamın havarileri. Birisinin üzerine katilsin dediler Antakya'da. Geldi dedim baş havari. Ölen dedim. Ölen cesede dedim sordu. Ey filanca. Seni kim öldürdü dedi dedim. Kim öldürdü seni? Allah adına konuş. Seni öldüren kim dedi dedim. Cesede sordu dedim. Ceset cevap verdi dedim. Beni filanca öldürdü. Nasıl dedim duymuş kulak. Durdu. Sen şimdi Allah'a inanmıyor ya. Havaresine de inanmazsın. Sen peygamberine de inanmazsın. Sen kulağının, ölünün kulağının da işitceğine inanmazsın dedim. Hocam bir şey itiraf edeceğim.
Et senden için normal değildir dediler. Normal değilmişsin sen dedi. Lan sen normal misin dedim. Sen normal misin? Hadi çabuk dedim. Eşhedü en la ilahe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulü de. Ölürsen kafir olacaksın dedim. Eşhedü en la ilahe illallah. Eşhedü enne Muhammeden. Sen benim karımsın dedim şimdi ona. Ne oldu dedi. Benim cennetliğim oldun dedim. Birinin imanına vesile olmak dünyadakınların da dünyadakinlerin gökteki meleklerin cinni tayfesini yaptığı ibadetten evlatıyor dedi. Hocam mutlum oldun benden dedi. Allah'ım içimden patlayacağım gerçekten sen safsın diye. Dedim bak hemen İslam'ın şartlarını söyledim. İmanın şartlarını söyledim.
Bana söz ver dedim. Bunların yaşayacağını söz veriyorum. Seni arayabilir miyim dedi. Arama ben dedim. Beni arama. Git dedim bir cami hocasının dizinin dibine otur. Ondan ne öğreneceksen öğren dedim. Şimdi Allah yoktan var etti her şeyi. Ve düşünebiliyor musunuz? Bu kainatı. Yani ben dünyanın dışına çıkmanıza gerek yok. Bir baktığınız zaman trilyonlarca yıldız var. sayısını bilmiyor şu insanoğlu. Trilyonlarca. Hepsi de bir hesap üzerine yaratılmış. Bizimki de almış bilgisayarı önünde. Bilgisayarı almış eline. Bilgisayarı da Allah bilgisayarı. Ulan geri zekalı. Bundan 20 bin yıl önce ne bilgisayarı. Millet gözünü açıyordu bir yere gidiyordu.
Gözünü kapatıyordu bir yere gidiyordu. Bırak gerideyiz şu anda. Süleyman aleyhisselam getirin. Kim getirecek bu belkısı dedi. Yanındaki birisi dedi ki müsaade et. Ben tahtınla getireyim dedi. Sen bu ilme yetiştin mi? Süleyman aleyhisselam uğraşmadı bile. Yanındaki çömezi, avanesi dedi. Ben getiririm. Belkıs tahtıyla beraber geldi. Tahtıyla beraber. Siz bu teknolojiyi ileride zannediyor millet. Bir bilgisayar almış önüne. Vay teknolojiye bak. Al işte az önce çalışmadım. Öbür taraftaki tahtıyla beraber getiriyor. Nerede bu teknoloji?
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri oturduğu yerden mescitte savaşı, savaşı. Bildiğiniz savaş CNN değil. Hani naklen yayın yapıyorlar ya. Naklen yayın yapıyor Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi diyor ki sancağı filanca aldı. Şöyle savaştı, şöyle savaştı. Kulu kesildi, bacağı kesildi. Sancak gelinde, yığıldı. Orada şehit oldu. Anlatıyor, sahabeye anlatıyor bunu. Sahabeye anlatıyor. Bizim kıytırık birisi de çıkıyor. Bu hadisler sahih değil. Hadislerin hepsini de reddedelim. Yok ya, akılsız, gerizekalı, aptalın teki. Bana diyorlar hakaret ediyorsun. Aa diyorum az söylüyorum. Gerçekten az söylüyorum.
Daha fazlasını hak ediyorlar. Terbiyem müsaade etmiyor. Allah bizi affetsin. İşte burada normalde Cenab-ı Hak bütün her şeyi yoktan var etti. Yani biz normalde göklere baksak, yerlere baksak, fiziksel olarak varlığın veyahut da bugünkü dilde ne diyorlar? Evren mi diyorlar Gürkan? Evren diyorlar değil mi? Evrenin, bak bugünkü, bak şey, İsmail görüyorsun benim de dilim bak bugünkü dile dönüyor yani. O kadar çok eski, klasik değilim. Evrenin fiziksel genişlemesini düşünse ve evrenin normalde yıldızların veyahut da işte varlıkların hangi düzlem üzerinde yürütüldüğünü daha bulamadı teknolojiyi. Hangi düzlem üzerinde yürüdüğünü düşünseniz bu matematiği bulamadılar daha. Ya düşünebiliyor musunuz? O kadar galaksi var, o kadar yıldızlar var.
Onların içerisinde yaşayanlar var. Onların üzerinde yaşayanlar var. Ne yerler, ne içerler, ne giyerler. Bizimkiler Mars'a gideceğiz diye uğraşıyorlar, Mars oluyorlar. Ay'a gittikleri şüpheli. Ay'a dahi gittikleri şüpheli. Göbekli Tepe'yi açıyorlardı, kapattılar. Dediler ki bugüne kadar kurguladığımız bütün ilim, kendi kafamızdan ürettiğimiz her şey yalanmış. Kapatın dediler, kapattılar. Sebep, ulan bilgisayarı adamı 20 bin yıl önce bulmuş orada bilgisayar var. 20 bin yıl önce cep telefonu var. Telefon şeyi var. 20 bin yıl önce, 20 bin yıl önce sipermle yumurtanın nasıl birleştiğinin resmi var.
Kayada kayada. Aynı sipermin modeli var. Aynı, aynı. 20 bin yıl önce kapattılar. Neden? Hani siz maymundan geldiydiniz ya, maymun ahlaklılar. Battınız mı? Hiç de maymundan gelmemişiz. Onlar için öyle düşünecekler. Biz Adem'den geldik, benim sıkıntım yok da. Ama maymundan geldiğini iddia edenlere, evet maymuna çevrilmiş kavim var. Onların kalıntılarından olabilir. Gerçekten Cenab-ı Hak bu Yahudilerin bir kavmi var. Kayıp, böyle şey gibi. Boy, sülale, öyle diyelim.
Hani kayı sülalesi var ya, boşnaklar var, Arnavutlar var, ondan sonra pomaklar var. Onlar, Macarlar var, Bulgarlar var. Hazar'ın üstünden gitmişler. Buradan da Kızılkeçeliler var, Karakeçeliler var, Karamanbeyli var, Osmanbeyli var, Kayı sülalesi var. Hazar'ın altından gelmiş. Yahudilerin de böyle kayıp bir türü var. Tür. Onlar da 12 kavim olduğu söyleniyor. Bir kavmi ortadırlıkta yok. Boynu onu arıyorlar. Nereye kayboldu bunlar diye? Ben de diyorum ki, o kavim maymunlaştırıldı. Evet. Onlar maymuna çevrildi. Bir müddet ibret-i alem için yaşattı Cenab-ı Hak onları. Herkes gördü Allah'a iman etmeyenin, peygambere iman etmeyenin, maymuna, Kur'an'da çünkü maymunlaştırıldığına dair ayet var.
Maymunlaştırdı onları. Ve sonra onlar bir müddet yaşadılar ibretlik için. Sonra Cenab-ı Hak onları bir gecede hepsini helak etti. Yani bilgi bu. İçlerinden diyor maymundan geldiğini iddia edenler onların teyze çocukları, alı çocukları, amca çocukları olabilir. Evet. Veya hani ibretlik birisini bir çifti bıraktı, ondan doğan çocuklar gene insan suretinde doğdu. Çünkü o insan suretinde doğacak ki, mesela böyle Esed gibi, bu normalde şimdiki İsrailler gibi insanlara insanlık dışı zulmetsin. Bunlar maymun soyu. Çünkü insan soyu öyle bir, bu kadar olamaz yani insan soyu. Bakın insan soyu bu kadar olamaz. Birisini öldürürsün biter.
İnsan soyu. Ama insan soyu, mesela bir insan soyu, 3 yaşındaki bir kızla tecavüz etmez. 5 yaşındaki bir oğlana tecavüz etmez. İnsan soyu. Adamı pireste öldürmez. İnsan soyu yapmaz bunu. Bunlar hayvandan daha aşağı mahluklar. İnsan soyu. Bir sivili böyle milyon kilogram bombalarla bombalamaz. Bunlar insan soyu değil. Bunlar insan soyu değil. Onları destekleyen de insan soyu değil. Bunlar böyle maymun soyu bunlar. Başka bir şey değil. Allah bizi affetsin. O yüzden normalde Cenab-ı Hak yokluk aleminden varlığı yarattı. Ve bütün her şeyi yokluktan yarattı. Yani bir eşi benzeri yoktu. Sıfır Allah var, başka hiçbir şey yoktu. Bakın Allah var, başka hiçbir şey yoktu.
Ve Allah bir şey yarattı, ondan diğer şeyleri yarattı. Öyle olunca normalde bir varlığın, bir varlığın kendi başına var olması mümkün değildir. Herhangi bir varoluş kendi başına olması mümkün değildir. Onu yaratan Allah'tır. Bizim inancımız budur ve normalde Allah'ın mülkünün dışında da bir şey yaratılması da mümkün değildir. Allah'ın mülkünün dışına da çıkılması mümkün değildir. Bu da mümkün değil. Rabbim bizim idrakimizi açsın inşallah. Ve en önemli şurası kendimce. Yokluk, yokluk, bu manevi anlamda yokluk, insan beyninin algılayabileceği bir şey değil. Bunu çok uzun zaman tefekkür ettim.
Gelmiş olduğum sonuç şu. Beyin olarak, insan beyni olarak bizim yokluğu anlamamız mümkün değil. Birisi anladığını söyleyebilir, ben derim ki maşallah mübarek olsun ne anladın bizi anlat yokluktan derim. Ne anladın bizi anlat derim, biz de öğrenelim derim. Ayrı mesela ama insan beyin olarak, beyin olarak yokluğu tefekkür edip anlaması, idrak etmesi benim açımdan mümkün değil. Yokluğu ancak kabul edersin, kalbi olarak. Ancak kabul edersin, kalbi olarak. Bunun geriye doğru yokluğu, bu manevi anlamda, varoluş anlamında yokluğu söylüyorum. Yoksa ekonomik yokluk değil, ekonomik yokluk halloluyor. Biraz çalışırsın, gayret edersin, mücadele edersin. Allah sana önünü açar senin. Senin o yokluğun kalmaz.
Çalışırsın, Cenab-ı Hak onun verir karşılığını sana. Benim dediğim o değil, benim dediğim manevi yokluk. Varlıkla alakalı, yokluğu anlamak. Bu insan idrakini, insan aklını tabiri caizse mata denyer. Ve düşündüğün zaman, yani kendi yaratılışını düşün, diyor ki insanlara siz yoktunuz. Ya bunu düşündüğün zaman bir sefer, hadi varlığını ispat et, yoktunuz diyor çünkü.
Seni yaratan Allah var. Seni yaratan Allah var. Seni de yoktan yarattı. Seni de yoktan yarattı. Çünkü senin için de diyor, yoktunuz. Bunu tefekkür ettiği zaman bir kimse mat oluyor Allah'ın önünde. Sen diyor ki, evet yokluğu tefekkür dahi edemiyorsun. Beynin böyle dizayn edilmiş. Beyin yokluğu tefekkür edemiyor bir yere kadar. Kalp öyle değil. Kalbin aklında sınır yok. Kalbin tefekküründe sınır yok. Oradaki sınır ne? Allah'ı zat noktasında tefekkür etmek. O yasaklanmış. Zaten akıl Allah'ı zat noktasında da tefekkür edemez. Mümkün değil. O da mümkün değil.
Kalp, o da, bakın ona da yasak konmuş. Denmiş ki, sen kalbe, sen zatı tefekkür etme. Zat noktasında. Sıfat, sıkıntı yok. Sıfatları tefekkür edebilirsiniz. Her fikrin, her sesin kehlibarı o gönüldür. İlham, vahiy ve sır lezzeti yine o gönülden ibarettir. Bir şeyin kehlibarı demek, merkezi demek. Hani çekici. Hakiki kehlibar böyle çeker. Tozu toprağı bir şeyi çeker. Kehlibarın, hakiki kehlibarın, kehlibarlığı oradan anlaşılır. Böyle önceden kehlibar tespih kullanmak bir özellikti. Böyle böyle otuz üçtük, ne bileyim böyle elde çekmelik. Sonradan bu sıkma dandik kehlibarlar çıktı.
Kehlibarın özü, hakiki kehlibar, mıknatıs gibidir. Etrafını etkiler. Çeker kendine göre. İnsanlar vardır, kehlibar gibidir. Çeker kendine insanları. Onun o çekiminden kurtaramazsın kendini. Mıknatıs gibi. Bakarsın, peşine düşersin onun. O kehlibar gibidir o insan. Böyle bir Cenab-ı Hak'tan vergidir o. Bir üzerinde çekicilik vardır. Hani bir de insanların arasında öyle derler ya, şeytan tüyü var bunda. Değil, şeytan tüyü değil o. Çünkü şeytan tüyü üzerinde olanın müminliği çekiciliği olmaz. Mümin onun peşinden gitmez. Kehlibar gibi olanın peşinden gider mümin. O zaman normalde o kehlibar gibi çekme gönülle alakalı.
Fizikle alakalı değil. Onun gönlünde o çekicilik var ise onun fiziğine de yansıdı. Gönlünde o çekicilik varsa ona ilham geldi. Ona vahiy geldi. Ona sırlar perdesi açıldı. Sebep onun gönlünde çekicilik var. Hem fikri olarak, hem dil olarak, hem de maneviyat olarak o kehlibarlık yapıyor. Çekim gücü fazla. O zaman Allah nasıl vahy ediyordu? Allah'ın vahy etmesi insanları vahiy yoluyla, ya perde arkasından yahut da bir elçi göndererekten vahy ediyordu. Vahiy nereye tecelli ediyor? O kimsenin gönlüne tecelli ediyor. Meryem'in gönlüne tecelli etti vahiy. İbrahim'in annesinin gönlüne tecelli etti vahiy. Gönlüne tecelli etti.
Vahiy, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin gönlüne tecelli etti. Şimdi velilerin gönlüne tecelli eder ilham. O da vahiydir. Ama o dozacı aşağıda olduğundan biz ona ilham diyoruz yanlış anlaşılmasın diye. Yoksa o da vahiydir. O normalde tabii denize vahiy ettiği gibi insanı vahiy etmez ayrı mesele. Göklere vahiy ettiği gibi insanı vahiy etmez her vahyin derecesi vardır kendince. İşte biz velilerin üzerine olan vahiyi ilham olarak algılıyoruz. Ama bu normalde o zaman gönül öyle bir hale geldi ki sırrı çekti. Öyle bir hale geldi ilhamı çekti kendine. O gönül nasıl o hale gelmesi lazım? Eğer parladıysa, temizlendiyse, zikrullah ile cilalandıysa o gönüldeki sır perdeleri aralandı.
Zikrullah ile temizlendiyse o gönül parladı. Cenab-ı Hak ona eğriyi doğruyu ilham etti. Ne dedi ayet-i kerimede? Siz bilemediklerinizi gidip zikir ehline sorun dedi. Çünkü zikir ehlinin gönlü parlak, ilham alıyor. İlham aldığı için bilmediğini gidip ona soracaksın. Siz bilmediklerinizi gidip ona buna sorun demedi ayet-i kerimede. Zikir ehline sorun dedi. Sebep? Zikir ehli. Çünkü gönlü mutmayın. Radiyeye, mardiyeye, safiyeye gelmiş. Safileşmiş gönül. Gönül safileşince ilham alır olmuş. Gönül safileşince ondan sır perdesi kalkmış. Bazı sırlar ona ayağın olmuş. Ve böylece ne olmuş? O fikrin de kehlibarı olmuş. O bu manada ilhamın da kehlibarı olmuş.
Bu manada sırrın da kehlibarı olmuş. Artık ona lep demeden o leblebiyi anladı. Hatta leblebiyle de kalmadı, çoruma gitti. Öbürkü lep demeden leblebi derken o çoruma gitti. Dedi ki ya çoruma gideceksin ya tavşanlığa gideceksin. Yakın yer istiyorsan tavşanlığa git dedi. Yok biraz uzağa gideceğim diyorsan çoruma git dedi. Hem çorumun hacı Mustafa Efendi'yi de ziyaret edersin dedi. Hacı Alayder Efendi de orada. Hacı Ebu Bekir Baba da orada. Hem git onları da ziyaret et. Bir de çorum leblebi sal dedi. Daha o ama hani leblebinin leyesini söylediydi. Bu gönülle alakalı. O gönül, Hazreti Pir diyor ya burada şimdi. Her sesin kehlibarı. Yani normalde hem fikrin kehlibarı hem de sesin kehlibarı.
Yani fikir o kimsede ince düşünce, o kimsede işin içinden çıkılmayacak olan meselelerde fikir öne sürüp fikrin kehlibarı. O kimse orijinal fikir sahibi. Aynı zamanda ne? O sesin de kehlibarı. Ses. Neden sesin de kehlibarı? Çünkü gönlüne ilham gelecek. Sesle gelecek. Konuşacak onun gönlüne. O sesin de kehlibarı. O hitaba mazhar olacak. O yüzden sesin tabii en yücesi Kur'an-ı Kerim. Ondan sonra Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın hadisleri, sünnetleri. Eyvallah. O sesin de kehlibarı. O manevi olarak gelen sesleri de ayırt edebilecek noktaya geldi. Onları ayrıştırdı. Dedi ki bu Allah'ın kelamı, bu Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kelamı.
Bu dedi Hazreti Pir'in konuşması. Onun sesi. Bu Davut'un sesi. Bu İsa'nın sesi. Bu Yahya'nın sesi. Bu İbrahim aleyhisselamın sesi. Çünkü o sesindeki kehlibarı. O hitap alıyor çünkü. O hitap alınca o neyin nereden geldiğini de o anlıyor. O yüzden o gönül onun ilhamı açık. Onun gönlü sırra açık. Onun gönlü sese açık. Rabbim cümlemizi o tahsiye edilmiş, eğitilmiş, terbiye edilmiş gönüllülerden eylesin. Yine Hazreti Pir'den bir beyt. Gönlün saf olmadıkça gökteki yıldızları nasıl seyredeceksin? O zaman gönül tertemiz olmalı. Gönül farzları ihyayla, nafileleri işlemekle, icra etmekle, Allah'ı sevmekle ve Allah'ı çokça zikretmekle gönül temizlenmeli, tasfiye edilmeli.
Hazreti Pir, sen gönlünü bir ayna gibi parlat. Hakikatin ışığı onda parıldar diyor. Senin işin gönlünü ayna gibi parlatmak. Hani mesleminin ta başında bir padişah hani sarayını süslemek istiyordu. Çinlilerden geldiler, Türklerden geldiler, büyük ressamlar. Çinliler bir sürü boya istediler, fırça istediler.
Bir duvar Çinlilere, bir duvarda Türklere ayırdı padişah. Türkler sadece bir perde istediler, bir de cila takımı istediler. Çinliler harika figürler işliyorlar duvara. Türkler habire duvarı parlatıyorlar. Cilalıyorlar, fırçalıyorlar. Bir daha onları tıraşlıyorlar, bir daha cilalıyorlar, bir daha fırçalıyorlar. Padişah arada soruyor. Ne yapıyorlar? Diyorlar ki yaverler, Çinliler muhteşem figürler işliyor. Türkler ne yapıyor? Türkler habire diyor, cila boya, cila boya, işte fırça, onu yapıyor diyorlar. Padişah'ın canı sıkılıyor. Süre bitiyor, geliyor o padişah hazretleri. Kapılan işi görecek, hani sarayını süslüyor ya. Önce Çinlilere gidiyor, bakıyor Çinlilere diyor ki, harika yapmışsınız.
Desenler, renkler, çok canlı. Tabii biliyor ya, Türkler hiçbir şey yapmadı, parlattılar, cilaladılar. Hani onlardan ümidi yok. Bir geçiyor Türklerin tarafına, bakıyor aynada, kendini görüyor, başka bir şey yok. Yanındaki havaneyi görüyor. Siz de hiçbir şey yapmadınız mı? Türkler diyorlar ki, efendim, perdeyi kaldırır aradan. Perdeyi koymuşlar, aralıyorlar. O rengarenk, Çinlilerin yapmış olduğu desenler, karşıya aksediyor. Bir fark var ama. Padişah da o desenlerin içinde. Padişah yürüdükçe, desenlerin, o rengarenk, desenlerin içinde yürüyor. Padişah'ın hoşuna gidiyor. Çünkü, Padişah da oraya aksediyor.
Sen, Hz. Pir'in, bu Mesnevi'nin başındaki, hikayesinden birisi, Çinliler ve Türklerin hikayesi. Sen, gönlünü parlatınca, gönlünü pırıl pırıl edince, gönlün sahibi oraya tecelli eder. Orada kendisini seyreder. Bu onun çok hoşuna gider. Sufi, aynadır. Kime? Ona, sahibine. Sen gönlünü öylesine parlat, öylesine cilala. zikrullah ile tertemiz eyle. Tövbe ile yıka. Sabah kalk, ne yaşadıysan yaşadın. De ki, dünden kalma, neyin varsa attın. Ben her türlü günahı işledim.
Benden daha kusurlusu yok bu dünyada. Benden daha hatalısı yok bu dünyada. Ama ben seni tanıdım, seni bildim. Bu seher vaktinde, bu ihtiyarı affeyle. Geldim, kapına dayandım. Senden başka tövbe edecek, hiç kimsem yok. Senden başka elimden tutacak, hiç kimsem yok. Senden başka derdimi anlatacağım, hiç kimsem yok. Senden başka kendimi şikayet edeceğim de, hiç bir yer yok. Beni benden daha iyi bilen sensin. Beni benden daha iyi çözen de sensin. Ben neyim, ben kimim, benden beni alıp götürecek olan da sensin. Ey merhametlilerin en merhametlisi, şu seher vaktinde, benimle beraber bütün derviş kardeşlerimizi affeyle. Amin.
Benimle beraber bütün ümmet-i Muhammed'i affeyle. Amin. Benimle beraber bütün ümmet-i Muhammed'in derdine derman ol. Amin. Sağlıklarına şifalar nasip eyle. Amin. Müşkülatlarını hal eyle. Amin. Sıkıntılarını def eyle. Amin. Her ne muratları var ise muratlarını, onların üzerinde tecelli eyle. Amin. Her birinin gönüllerini ayrı ayrı tecelli et. Amin. Her birinin gönüllerini ayrı ayrı ihya et. Amin. Her birinin gönüllerini kendi cemalinden perdeler nasip eyle. Amin. Ve hepsini de affeyle. Amin. Sen affetmeyi seversin. Beni de o affettiklerinin zümresine ilhak eyle. Amin. Ben biliyorum yine burnum sürtecek. Ben biliyorum yine benim yüzüm topraklara düşecek. Bataklıklara düşecek.
Ben biliyorum ben yine gönlümü kirleteceğim. Ama hiç olmaz şu seher vaktinde. Benim gönlümü parlak et de. Benim gönlümü temizle de. Benim gönlümü ihya et de. Şu fakirin, şu garibin gönlü bugün ihya olsun deyip, Gönlü temizlemek gerek. Rabbim gönlünü temizlediklerinden eylesin. Amin. Rabbim gönüllerimi ihya ettiklerinden eylesin. Amin. Rabbim gönüllerimize öyle tecelli etsin ki, Biz her an o tecelliyatın sarhoşluğunu yaşayalım. Ve herkes baksın desin ki bu sarhoş. Sonra açalım sarhoşum ben, ver düşün ben, dinleyelim sıkıntı yok. Onun sarhoşu olalım yeter ki. Rabbim cümlemizi onun sarhoşu eylesin. Amin.
Çalgıcı, hikayenin başı oydu ya. Çalgıcı ihtiyarladı, zayıflayınca kazançsızlıktan bir parçacık yufke ekmeğine bile muhtaç hale geldi. Aslında hepimiz de birer çalgıcı değil miyiz? Elimizde herhangi bir estrümantel olmasa dahi birer çalgıcıyız. Düşmüşüz bu dünya derdine. Orada burada kendi kendimizi öttürüyoruz, tüttürüyoruz. Ve bir bakıyorsunuz ki yaş geçiyor, kemale eriyor, sakallar ağrıyor, beller bükülüyor, vücutlar, yüzler bozuşuyor. Öyle olunca, hani geldi ya sahabe, dedi ki ya Resulallah ben yaşlandım. Ben ihtiyarladım, artık ben eskisi gibi ibadet edemiyorum. Ben eskisi gibi kazanç sağlayamıyorum.
Ben eskisi gibi koşamıyorum. Bana bir şey öğret dedi. Ben onunla dünyamı da ahiretimi de kazanayım. Allah Resulü sallallahu, bir de dedi ki, bakın Naz'a bakın, bir de dedi ki, bana ağır bir şey olmasın, dilde hafif olsun, ben yaşlıyım ya, benim yapabileceğim bir şey olsun dedi. Allah Resulü de döndü ona, dedi ki, dilin zikrullah ile ıslak olsun. Dilin zikrullah ile ıslak olsun. Başka bir hadis-i şerit dedi ki, dilin zikrullah ile ıslak iken ölenlerden olasın. Eşmai, ne güzel bir şey değil mi? Hani dilinde tevhid, la ilahe illallah, la ilahe illallah, veya Allah, veya hu hay, bakmışsın Cebrail'i görmüşsün, Azrail'i görmüşsün, geliyor. Dilinde tevhid, korku yok.
Korku yok. Zikrullah almış, götürmüş kendine. Korku yok. Kendi kendine ümit etmez misin böyle ölmeyi? Herkes ümit eder. İşte çalgıcı da ihtiyarladı, zayıfladı. Artık bir yufka ekmeğe muhtaç hale geldi. Elinden tutan yok. Kimi kimsesi yok. Artık eski, şanı, şöhreti de yok. Önüne gelen kovuyor artık. Dinlemek istemiyor onu. Dedi ki çalgıcı, Allah'ım bana çok ömür ve mühlet verdin. Hakir bir kişiye karşı lütuflarda bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdun. Benden bir gün bile ihsanını kesmedin.
Ben yetmiş yıldır herkesi eğlendirdim. Herkesi coşturdum. Herkesi oynattım, zıplattım. Herkesin gönlünü ettim. Harama daldım. Onu yaptım, bunu yaptım. Ama sen benden ihsanını kesmedin. Sen benden lütfunu kesmedin. Sen benden ikramını kesmedin. Benim haramıma bakmadın. Benim helalıma bakmadın. Benim yanlışlığıma bakmadın. Benim eksikliğime bakmadın. Beni bugüne kadar yaşattın, ikram ettin. Oysa ben fakir fukaranın tekiydim. Bugün kazanç yok. Senin konuğunum. Çeng'i senin için sana çalacağım dedi. Dedi ki bugün insanlara bir şey çalmayacağım artık.
İnsanlara bir şey eğlendirmeyeceğim. İnsanlarla işim bitti. Dedi ki belki de hayatımın son noktasında ben Çeng'i sana çalacağım. Derdimi sana anlatacağım. Sana yaslanacağım. Çünkü insanlar artık beni kullandı, kullandı, kullandı, kullandı. Kullanabilecekleri bir şey kalmayınca kenara attı dedi. Benim gidecek senden başka kapım yok dedi. Çeng'i omuzladı. Allah'ı aramaya, yola düştü. Ah ederekten Medine mezarlığına gitti. Yollandı. Ve dedi ki Allah'tan kiriş parası isteyecek. Çünkü o kendisine karşı halis olan kalplere kerem ve ihsanıyla ihsan eder dedi.
Bir hayli yani Allah'tan isteyecek. O kerem sahibi. Çünkü o kendisinden istenileni verir. O merhametlidir. Ne kadar günahkar olursan ol. Ne kadar kusur işlersen işte. Ne kadar hata yaparsan yap. Ne kadar neyin içerisine düşersen düş. Döner Ya Rabbi dersen. O sana buyur kulum der. Hani hadis-i şerif var ya kul günah işledi. Günah işleyince tövbe etti. Dedi ki Ya Rabbi beni affeyle. Allah dedi ki Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı. Affettim dedi. Kul tekrar döndü. Günah işledi. Tekrar tövbe etti. Allah dedi ki Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı. Affettim dedi.
Kul yine günah işledi. Yine döndü. Rabbisine tövbe etti. Allah dedi ki Allah dedi ki Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı. Hatırladı. Affettim dedi. Hatta daha ilerisini söyledi. Affettim dedikten sonra bundan sonra ne işlersen işle hayra çevirdim dedi. Öyle tövbesinde samimi çünkü. Öyle ihlaslı çünkü. Öyle ihlaslı olunca dedi ki senin işlemiş olduğun günahlarını hayra çevirdim. Bugüne kadar ne işledi sen işledin. Bu da Mustafa Özbağ'ca. Sen affettin. Ben yine ertesi gün yine daldım günahlara. Yine senin kapına geldim. O kul benim. O affettim. İşte Çenk de Çengici de gitti Medine mezarlığına dedi ki her şeyimi Allah'tan isteyeceğim.
Kulları eğlendirdim de ne oldu? Kullar bugün benim yüzüme bakmaz oldu. Eğlendiler. Vakit geçirdiler. Hayatlarını sürdüler. Ondan sonra kapının önüne bıraktılar. Ama dedi Allah'ım bundan sonra Çengi ona çalacağım. Ne güzel bir mezarlığa gitmiş değil mi? Medine mezarlığına gitti. Bir mezara kendini yasladı. Ve başladı Allah'a laha tukumaya. Hem Çengi'e vurdu hem Naat'a vurdu. Mezarlıktan uzaklara doğru ötelere doğru bir ses gitti. O sesin kehli varı olanlar ve baş kehli var sesi duydu.
Sen seslenirsen sesini duyan olur. Kime sesleneceğini bil. Ne güzel ne güzel o Cennet-ül Baki'ye gitti. Böyle bir üzerine ağırlık çöktü. Ağırlık çöktü. Çeng sustu. Dil sustu. Derman kalmadı. vücut sustu. Cengi kendine yastık etti. Uyuyakaldı. Hani bir Erzurum türküsü de var ya. Dün gece yarhanesinde yastığım bir daş idi. Dün gece yarhanesinde yastığım bir daş idi. Altım çamur Üstüm yağmur Yine gönlüm Hoş idi Altım çamur Üstüm yağmur Yine gönlüm Hoş idi Dedi Uyuyakaldı.
Sonra sesi Duyanlar duydu. Bir de baktı ki Rüya alemi açım. Ve Bu çenk çalıp Ağlayan kimsenin Orada Manası açıldı. Haftaya buradan devam edeceğiz. Öyledir.
Sen herkesi memnun edeceğim diye Dişini tırnağını Her şeyini feda edersin. Gün gelir Feda ettiklerin seni unutur. Yaşlanır. Köhne bir hale gelir. Hiç kimsenin Yüzüne bakmadığı Yalnızlık deryasına Göçer gidersin.
Kaderinle baş edemezsin. İki bin doksanıncı Beyt Saf bir aleme Can sahrasına vararak Tenden ve Cihan Mihnetinden Kurtuldu.
Çalgıcı'yı Güzel bir Son bekliyor. Arkası yarın gibi oldu ama Arkası haftaya. Hakkınızı helal edin. Evet. Türkçe lisan ettiysek affola. Geceniz hayır ola. El Fatiha. Ma selamat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi