mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2071. Beyitten) 07.12.2024 ✔

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 7 Aralık 2024 · 50:52

Önzübillâhimeleşşeytan nurracim, Bismillahirrahmanirrahim, eftali zikrfâlemennâhu, la ilâhe, elâhâ. Selamun aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, gününüzü, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hakk, Hak, batılı batıl bilenlerden eylesin.
Hakkı hak bilik, hak yolunda mücadele eden, cihad eden, batılı batıl bilip batıla karşı duran, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim cümle ümmeti Muhammed'i Kur'an ve sünneti seniye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Nerede Müslümanların namusuna, şerefine, haysiyetine, kanına, ırzına tecavüz ediliyorsa Cenab-ı Hak hepsinden Müslümanların intikamlarını alsın. Müslümanlara zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamlarımızı alsın. İsrail'den, kafirlerden, batılılardan, doğululardan, her nerede Müslümanların kanını akıtan varsa Rabbim hepsini de helak eylesin. Hepsini yerli heksan eylesin. Güçlerini dağıtsın. Müslümanları yeniden muzaffer eylesin. Kur'an adına, sünnet adına mücadele eden, cihad eden tüm Müslümanlara başarı ihsan eylesin.
Onlara fetihler nasip eylesin. Amin. Arz, la ilahe illallah, Muhammedun Resulullah deyinceye kadar savaşmakla emrolunan bütün Müslümanları Cenab-ı Hak bir ve beraber eylesin. Amin. Geçen hafta çalgıcı hikayesinin söylenmedik kısmı ve çalgıcının kurtuluşu konu başlığı buydu. Oradan devam edecektik. Tabi hani hikayenin başlangıcı neydi? Bir çalgıcıydı. Çalgıcının üzerinden yürümüştü. Ama Hz. Bir her zaman yaptığı gibi araya hikmetler dolusu şeyler, beytler koydu orta yere. Ve enteresan bir şey. Bu böyle oturup da yazılan bir şey değil. Divan değil. Bu normalde Hz. Mevlana, Celalet-i Rum Hazretlerinin Hüsamettin Çelebi'ye yazdırdı.
Hiçbir kitaba, hiçbir esere bakmaksızın yazdırdı. Ve araya birçok beytler girdi. Hz. Bir birden dedi ki asıl hikayeye dönelim. Hikaye neydi? Çalgıcıydı. O öyle çalgıcıydı ki alem onun yüzünden neşeyle dolmuştu. Dinleyenler sesinden garip garip hayallere dalıyorlar. Şaşılacak hallere düşüyorlardı. Bir de bu çıktı şimdi başımıza. Bu akşam da tecelliyat böyle demek ki. Hikmet var her şeyde. Öyle güzel sesi vardı ki o çalgıcının.
İnsanlar onu dinlerlerken kendilerinden geçiyorlardı. Hayallere dalıyorlardı. Şimdi bazı böyle hem kendisi çalıp hem kendisi söyleyenler vardır ya. Bunlar hem böyle mesela işte bir keman çalar, aynı zamanda da söyler. Saz çalar, aynı zamanda da söyler. Veya işte kanun çalar, ut çalar. Ondan sonra aynı zamanda da o kimse söyler. Bu ikisini birden icra etmek hüner işidir. Şimdi hem sesi güzel olacak, hem onda müziki kulağı olacak, hem de bir estrumentel çalacak. Yani bir aletle uğraşacak. Bu üçü beraber bir kimsede toplanırsa, evet o işinde mahir bir kimsedir. İşte bu da öyle mahir bir kimseydi.
Gönül kuşu onun namesiyle uçmakta, canın aklı sesine hayran olmaktaydı. Yani insanların gönül kuşu onun namesiyle uçmakta, canın aklı sesine hayran olmaktaydı. Şimdi ses insanlık tarihi boyunca önemli bir şeydir. Sesin tonu, sesin rengi konuşurken veya şarkı söylerken veya şiir okurken kelimelere mana yükleyen, cümleleri anlamlaştıran ses tonudur.
Ben şimdi çok yumuşak bir meseleyi sert bir tonla söylesem amacına ulaşmaz. Çok sert bir meseleyi yumuşak bir tonla söylesem yine amacına ulaşmaz. Çok önemli bir meseleyi böyle la gattayin söylersen yine amacına ulaşmaz. Çok önemsiz bir şeyi, çok önemli bir iş gibi aktarırsan yine amacına ulaşmaz. İnsanları aldatmış olursun. O yüzden ses tarih boyunca insanların arasında önemli bir olgudur. Hitabet sanatıdır. İşte şarkıcı, türkücüdür neyse. Veyahut da bir hikaye okuyan bir kimsedir. Veyahut sohbet eden bir insandır. Nasihat eden bir insandır. Evde annedir, babadır, kardeştir, öğretmendir, zakirdir, nakiptir, şeyhtir, derviştir. Bunlar normalde ses tonlarını konuya göre, duruma göre ayarlamaları gerekir.
O yüzden sesi dizayn etmek, sesi düzenlemek aslında her insanın önemli üzerinde duracağı bir şeydir. Çünkü ailelerimiz bize bir ses veya konuşma, nerede ses yükseltilir, nerede alçaltılır, kime karşı ses yükseltilir, kime karşı alçaltılır, bunun eğitimini vermekten uzaktırlar. Mesela bir aile düşünün, herkes yüksek tonda konuşuyorlar.
Orada birisi böyle normal konuşmuş olsa, odanın tuhafına gider. Hani ne oluyor bize? Ama orada yetişen bir kimse evlendi, yüksek perdeden konuşuyor yine, kavga ediyormuş gibi anlaşılır. Doğru mu? Değil. Yüksek perdeden devamlı konuşmak veya devamlı alçak perdeden konuşmak veya devamlı böyle agresif konuşmak, devamlı en yüksek tizde veya basta konuşmak. Bunların hiçbirisi de doğru değil. Bu ayrı bir eğitimdir. Ve bu enteresan bir şey, mitolojik olarak kutsal kitaplarda dahi sesle alakalı tespitler vardır. Bütün şeyde, mesela örneğin Kur'an-ı Kerim'in yedi okunma şekli vardır, kıraat şekli sesle alakalıdır. Bildiğimiz ses.
Ama tabii normalde geriye doğru gittiğimizde veyahut da batıya doğru gidelim, Yunan mitolojisinde de, doğu mitolojilerinde de ses ayrı bir terbiye metodu ve ayrı bir terbiye edilmesi gereken bir şeydir. Ve normalde siz sesinizle mesela işte bir yırtıcı hayvanı dahi terbiye edebilirsiniz. Bir aslanı sesle terbiye etmek mümkündür.
İşte bir köpeği sesle terbiye etmek mümkündür. Veya ne bileyim bir evcil hayvanı sesle terbiye etmek mümkündür. Sestir. Aslında onu terbiye eden sestir. Bizler normalde köpek gel dediğimizde gel'i anlıyor zannediyoruz biz. Bir de böyle bir hani şey var. Gel geliyor ya o böyle. Halbuki değil o ses tonuna göre sesin titreşimini alıyor. Senin harfini alması mümkün değil. Anlaması da mümkün değil. Ama ya insan gibi ya gel diyorsun hayvan geliyor. Değil. Ona sen öğrettin. Öğrettiğin için o ses titreşimininle geliyor. Bakın o titreşime geliyor. Sesin tonajına geliyor. Sen hızlı bir şekilde gel diye sinirlen o köpek ısırır seni. Sen ona bir tonda gel diyeceksin.
O bir tonda gel dediğinde o gel'i kelime olarak anlamıyor. Harfi anlamıyor. Ses titreşiminden anlıyor. O yüzden normalde hatta böyle daha da doğuya gitsek bu güzel şarkılarla, güzel sözlerle doğanın veya tabiatın o zaman için yağmur hareketlerine dahi dizayn edilebileceğine inanmışlar. Yani yağmur yağmıyorsa işte güzel seslilerle şarkılar söylemişler.
Hint mitolojisinde yağmur yağmış, işte normalde Hint mitolojisinde ayrı, Çin mitolojisinde ayrı birbirlerine etkilenmişler ama işte böyle değişik sesler çıkararak doğayı etkilediklerini düşünmüşler. Yani normalde Yunan felsefesine gittiğimizde de, yani normalde mesela daha da eskiye gitsek, Platon'a göre yani ne şiir yazarsan yaz, eğer onu söyleyecek, o şiir okuyacak, o şiire uygun bir ses kalitesi bulamazsanız sözlerinizin anlamı yoktur.
Bakın bir şiir veya bir şarkı sözü yazdınız, o şarkı sözüne uygun sesi bulamazsanız yazdığınız sözlerin bir anlamı yoktur Platon'a göre. Tabii ben böyle Platon'dan da örnekler verince, sosyal medyada da buna Platoncu şeyh diye geçiyorlar kimisi. Normalde enteresan bir şey. Hani yani onlar için Platon'dan söz söylemek şey, Platoncu şeyh oluyorsun. Halbuki İslam bütün bilgiye açık bir dindir. Siz Platon'u okumadıktan sonra felsefeyi anlayamazsınız veya siz Tao'yu okumadıktan sonra doğu felsefesini anlayamazsınız. Tabii bunları okumazdan önce de sağlam bir Kur'an sünnet bilgisi, sağlam bir akayet bilgisi gerekir. Sağlam bir Kur'an sünnet var, akayet bilgisi yoksa evet Platon'u okuma, Sokrat'ı da okuma, Engelsi'i de okuma, Kant'ı da okuma, Karl Marx'ı da okuma.
Okuma bunları. Sebep, bu konuda sağlam bir Kur'an sünnet bilgin, sağlam bir akayet bilgin olacak. Onlar varsa, onları okurken onların eksikliklerini görürsün. Ama faydalanırsın. Bakın faydalanırsın. Yani desek ki şimdi üniversiteleri, Platon'un devletini okudunuz mu kalır herkes. Okumamışlardır. Örneğin, bizde böyle bir hastalık var. Yani biz kutsal kitabımız olan Kur'an'ı bile okumaktan uzağız biz. Hadisleri okumaktan zaten uzağız. Ama birisine böyle gizemli bir şey söylesen, yani Platon'un devletini okursan şuna sahip olursun desen, herkes okur onu. Enteresan bir şey. Veyahut da Kur'an sünnet noktasındaki bir kimseye felsefik cevap verilecek desen, otururlar Sokrat'ı, Platon'u okurlar, Eflat'ı okurlar.
Ama bir Sufi'nin birisi Eflat'ın peygamberdir dese, yani Nebi'ydi dese veya Resul'dü dese, kıyamet koparırlar. Yani nasıl olabilir diye. Çünkü onlara göre Eflat'ın bir Nebi olamaz. Örneğin, her neyse, normalde aslında ses o kadar insanlık tarihiyle beraber birleşiktir ki, seslerle hastalıklara şifa bulmuşlar. Örnek, Osmanlı bunun üzerinde zirve yapmış. Yani bu sesle tedavi, İslam öncesinden de var. Sesle tedavi. Yani bu konuda Çinliler ve Hintliler ileri derecede sesle tedaviyi önemsemişler mitolojik olarak. Ama aynı şey, İslam Türklerle beraber İslam dünyasına da girmiş bu. İslam dünyasında Türkler sesle tedavide çok ileri gitmişler. O yüzden değişik makamlar çok fazlaca Türk sanat musikisinde, sonradan Türk sanat musikisi denmiş ona, aslında sanat musikisi de değil, divan edebiyatı veya halk türküleri dediğimiz halk şairlerinin değişleri.
E tabii şimdi böyle popüler sanat dediler, uydurukça şeyler çıkardılar bizim önümüze. Biz böyle orasını burasını açan, iş çamaşırlarıyla konser veren kimselerin anlamsız sözleriyle çocuklarımızı büyütüyoruz biz şimdi. Acı şeyler bunlar. Eşcinsel kimselerin abuk subuk sözleriyle çocuk büyütüyoruz şimdi. Yani gençlerin, çocukların hayran olduğu öyle diyorlar ya, baktığımızda onlara böyle sözlerini kimse dinlemiyor zaten. Sözleri bir anlam ifade etmiyor ama sesleriyle, abuk subuk sapkın davranışlarıyla ne yazık ki çocuklarımızla biz sapkınlığın içine bırakıyoruz. Yani sanat musikisi dediğimizde veya divan edebiyatı dediğimizde, yani divan edebiyatında fuziliyi anlayabilecek kelime dağarcımız kalmadı.
O kadar kelime bilmiyoruz. Yani bırak anlamayı okuyamıyoruz daha. Ama Bedih'ten dinliyoruz fuzili'den bir beyt, dinliyoruz sadece. Anlamıyoruz ama. Yani bu acı bir şey. Veyahut da işte biz otursak divan edebiyatıyla alakalı veyahut da değişik mesneviler vardır. Bu toprakların kültürüdür. Mesneviler dediğimizde sadece Hazreti Mevlana'nın mesnevisi yoktur. Başka mesneviler vardır ama sonradan Hazreti Pir'in mesnevisinden sonra diğerleri mesnevi olarak anılmamış adı. Ama birçok. Mesela Şeyh Galip vardır. Mesela Şeyh Galip'i ismini duymuşuzdur biz. Yani gitsek işte Türk dili edebiyatı okuyanlar bunları az bir şey biliyorlardır.
Ama normal vatandaş halk bunu bilmez. Ama işte uyduruk bir kadın veya erkek sanatçının söylediği uyduruk bir şiirden uyduruk bir şarkıyı ezberlemiştir herkes. Uyduruk ama Fuzili'den bir şey ezberlememiştir. Nebi'den bir şey ezberlememiştir örnek. Ve Karacaoğlan'dan bir şey ezberlememiştir. Yunus Emre'den bir şey ezberlememiştir. Bu acı bir şey. Evet işte normalde doğu kültüründe sesle tedaviye de çok önem vermişler. Hatta sadece estrümanların sesleri değil insan sesine de önem vermişler. İnsan sesiyle insanların değişik hastalıklarına tedavi uygulamışlar. Tabi İslam'a geldiğimizde İslam'da kadının nameli sesi haram erkeklere karşı.
Ama kadınlar kendi aralarında o nameli seslerle onlar da tedavi yapmışlar. Bizim ninnilerimiz sesle alakalıdır. Çocuklara ninni söylemek, ninniyle uyutmak, ninniyle onları avutmak. Bunlar tabi sese dayalı hepsi de. Ama öyle de ses vardır. İnsanların şehvetlerini ayağa kaldırır. Heva heveslerini ayağa kaldırır. O da bir sestir. O seslerin de ehemmiyeti, kıymeti var. Ama bunu böyle haram olan yerlere karşı bu İslam'da yasaklanmış. İşte bu çalgıcıda da öyle bir sesi vardı ki onu dinleyenlerin gönül kuşları ondan sonra uçuyordu. Ve can aklı, yani normal bedenin aklı ona hayran oluyordu. Ve öyle hayran oluyorlardı ki onlar normalde hayallemeye başlıyorlardı.
Hayalliyorlardı. Yani Nuri, hayalleyen bir tek sen değilsin yani. Herkesin bir hayal dünyası var. Hayalliyor. Onları da dinleyenler, yani kimisi gördüğünü hayalliyor, kimisi dinlediğini hayalliyor. Sonuçta hayalleyenler var, onlar da hayalliyorlardı. Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce doğan kuşu gibi olan canı acizlikten sinek avlamaya başladı. Evvelce gençti, sesi gürdü, gençliği yerindeydi, kıvraktı. Karşısındaki kimseyi analiz edip ona göre şarkı söylüyordu. Elindeki sazını sekiz döndürüyordu, dokuza katlıyordu. Öylesine ki insanları kendinden geçiriyordu. Ve bu konuda kendisini dinleyenlere hayran bırakıyordu. Hayran bırakınca da herkes coşuyordu, cebindeki paralardan bahşiş veriyordu ona.
İkram ediyordu. Ve böylece o geçimini çok rahat sağlıyordu. Hatta istenilen bir çalgıcıydı. Herkes onunla eğlenmek istiyordu. Onunla coşmak istiyordu. Onunla hülyalara dalmak istiyordu. Onunla rüyalara dalmak istiyordu. O öyle bir şarkı söylüyordu. Eski anıları dökülüyordu insanların önüne. Kendinden geçiyordu. Öyle bir oynak bir şey söylüyordu. Herkes bu sefer de oynayarak kendinden geçiyordu. Ama ne zaman ki yaşlandı, yaşlanınca artık o eski kıvraklı, tarzı, tavrı, eski mahareti, hüneri onun kalmamaya başladı. Öyle olunca ne yazık ki sinek avlanmaya başladı. Normalde örnekliyorum. İşte bir kartal ne yapar?
Kartal avunu önce gözünden kestirir. Öyle bir hızla gelir. Bir kuzuyu kaldırır gider. Bir küçük ceylan yavrusunu kaldırır götürür. Kartal kartalsa. Doğan doğansa. Öyle bir hızlı uçar. Avuna öyle bir hızlı dalar. O kuşu uçarken havada kapar. Havada kapar. Ama doğanın doğanlığı kalmayınca, kartalın kartallığı kalmayınca avlanamaz hale gelir. Avlanamaz hale gelince de artık tabiri caizse o sinek avlamaya başlar. Sinek de avlayamaz. Burada bir kinaye var. Çünkü sinek kuşlardan daha hızlı uçar. Avlanması mümkün değildir.
Küçüktür bir de. Yani o kimse ihtiyarlayınca artık hiçbir işe yaramaz hale gelir. Yani çalgıcının da ihtiyarı bir işe yaramaz. Sesi bozuktur. Sesi düzensizdir. O çalgı aletini istediği gibi de çalamaz. Böylece iş yapamaz hale gelir. Sırtı küp sırtı gibi eğrildi. Kamburlaştı. Gözlerinin üstünde kaşlar adeta eğer kuşkuluğuna döndü. Onun cana can katan latif sesi fena, iğrenç, çirkin, yürek tırmalayıcı geldi. Zühre'nin bile haset ettiği o güzel sesi kart eşeğin sesine benzeri. O öyle bir şey oldu artık. Yaşlanınca fiziki de bozulmaya başladı. Genelde yaşlı insanlar gençken ezildilerse biraz, yaşlanmaya başlayınca fizikleri de bozulur.
İşte külü alır benim gibi. Bir tarafı şişer, bir tarafı iner. Ne bileyim işte kamburu çıkar, etleri dökülür, hımbıllaşır, hantallaşır. Böyle işte yüzünde kırışıklıklar olur. Orasını burasını gerdirip yağma aldırmazsa, böyle şimdi modaya o tip şeyler kendince göz kapakları düşer. Ne bileyim işte kaşları düşer, yanakları çöker, yaşlılığın emareleri onun üzerinde görünür. Ve zührenin bile haset ettiği o güzel sesi kart eşeğin sesine benzer. Malum zühre yıldızı bizde zühre yıldızıdır. İşte batıda adı Venüs'tür. Venüs derken, Venüs aslında bir tanrı ismidir. Yunan felsefesinde Venüs tanrı ismidir. Ama zühre denilince döneriz biz.
Zühre ismi biraz yukarı Mezopotamya mitolojisinde geçer. Ağırlıklı olarak da İran bölgesindeki halklar orada zühre yıldızı olarak isimlendirir onu. Bir kısmında ne diyoruz ona biz? Sirius. Tabi bu biraz hikaye uzun ama ben kısaca geçecek olursak. Mitolojiye göre tanrılar zühreyi çok güzel bir kadındır.
Muhteşem bir kadındır. Güzel demek yetmez. Her şeyiyle muhteşem bir kadındır. Bazı mitolojik hikayeleri göre Allah onun tövbesini kabul etmiştir. Bazı mitolojik hikayeleri göre Cenab-ı Hak onu cezalandırmıştır. Daha doğrusu mitolojiye göre, mitolojinin terimiyle tanrılar onu cezalandırmıştır. Çünkü zühre çok güzel olmakla beraber biraz fettandır. Çok iyi olmakla beraber biraz kurnazdır. Ve sevgi, güzellik, doğurganlık, su zühreyle bağlantılıdır mitolojiye göre. Zühre bu manada aşkı simgeler. Zühre mitolojik hikayeye göre aşkı, sevgiyi simgeler.
E tabi o bölgenin mitolojisine zerdüşlük de girer bu işin içerisine çünkü. Zerdüşlerde de bu tip tanrısal şeyler vardır. Mesela bunların bir de insanın üzerine tecelliyatı vardır. Mesela zerdüşlükte güneş ayırı bir şeydir. Güneş tanrıdır. Güneş tanrısının insan olarak üzerinde tecelliyatı vardır. Venüs tanrıçadır. Onun da insan üzerine simgesel olarak tecelliyatı vardır. Ve normalde bu yukarı Mezopotamya kültüründe zühre yıldızı, böyle işte doğanın, hayatın bereketli olması, işte aşkı ve güzelliği anlatması simgesel olarak onun üzerine durması, insanların üzerinde arınmak ve saflığın yakalanması, normalde romantizm, ondan sonra böyle biraz tuhaf karşılanacak ama kadınların çekiciliği, bunların hepsini de zühre yıldızıyla anlatırlar, zühreyle anlatırlar, anlatırlar.
Şimdi böyle olunca, Hz. Bir, zühreyi de kıskandıracak bir sesi vardı diyor. Şimdi zühreyi bu kadar anlattık ki, hani zühreyi de kıskandıracak onun bir sesi vardı. O zaman zührede öyle bir kadınsal çekicilik ve kadınsal bir ses var ki, o zaten öyle kendisi mitolojik olarak, hani konuştuğu erkekleri baştan çıkaran, kendisine köle eden, bütün erkeklerin onunla beraber olmak için can attığı bir zühre.
Eğer bunu biraz daha genişletirsek, Harut'la Marut birinci kat semada duran ama tam melek olmayan cinnilerin ayrı bir taifesi. Bu Harut'la Marut tabii kendi kendilerini konuşurlarken, bu zühreye giden insanları, birbirlerini katleden insanları, böyle bir insanlığa baktıklarında, hani biz olsaydık, bu insanlar böyle olmazdı deyip, şatahat yapınca, bu da farklı bir kültür.
Cenab-ı Hak da bunları yeryüzüne gönderiyor. Yeryüzünde insan şekline, suretine, erkek şekline, suretine bürünüyorlar. Ama bunlara bir esma Cenab-ı Hak veriyor. O esmayla sabah olunca yeryüzüne geliyorlar. İşte insanlara bu, şimdi bugünün insanın büyü dediği, sihir dediği değişik dualar ve iksirler öğretmeye başlıyorlar.
Ve bütün insanlar bu konuda bunlardan bu ilmi alıyorlar. Hatta Babil'lerin gök ilminde ve büyü ilminde ileriye gitmelerinin sebebi Harut'la Marut'a bağlanır, mitolojik olarak. Bu Harut'la Marut, insanlara bu ilmi öğretmeye başlıyorlar. Tabii bir gün bu zührenin namını biliyorlar ya, duyuyorlar ya, diyorlar ki zühre bizi kandıramaz.
Onda da büyük konuşuyorlar ve bunlar zühreye yanaşıyorlar. Zührenin de birçok belalısı var. Zühre de bu belalılarından kurtulamıyor. Yani normalde ben bazen derim ya, güzellik fitnedir diye. Erkek de olsa, kadın da olsa güzellik fitnedir. Erkekse kadınlar onu rahat bırakmaz, kadınsa erkekler onu rahat bırakmaz. Böyle olunca işte o Harut'la Marut da bu konuda biraz büyük konuşuyorlar. Ve zühreyle hani diyorlar ki bizi kandıramaz o. Biz onun dediğini yapmayız, kanmayız. Biz onu doğru yolu gösteririz diye düşünüyorlar. Tabii zühreyi görünce, zühre o zaman tabiri caizse insanüstü bir güzelliğe sahip. İnsanüstü bir zerafete, insanüstü bir kadınlığa sahip. Yani öylesine ki bunlar çarpılıyorlar zühreyi görünce.
Yani zühre öylesine zühre. Leyla ne ki yanında? Harun Hoca tam böyle isabet oldu değil mi? Böyle oturdu değil mi yerli yerine? Evet, güzel oldu. Ben de beğendim bak şimdi şeye, kendi kendime böyle bir beğenmişlik geldi. Tam böyle gel ne dedim içeride? Ben bu konuyu dedim, söylerim dedim mi? Evet, Cenab-ı Hak getirdi. Allah getirdi. Hikmet var. Evet, zühre öyle bir zühre ki bin tane Leyla'yı üst üste koysanız Leyla'nın saçının telinin noktası olmaz. Zühre'nin telinin noktası olmaz. Leyla ne ki yani? Şey değil, zührenin yanında. Zühre öyle zühre. Harut'la Marut zühreyi görünce ikisi de kendinden geçiyor. Ve ikisi de birbiriyle yarışmaya başlıyorlar.
Hırs bürüyor. Zühre'ye sahip olma. Zühre de diyor ki size istediğinizi vereceğim. Yalnız diyor, sizin iksirinizle nasıl kayboluyorsunuz birden? Çünkü birinci gün yiyorlar, içiyorlar, hoş sohbet ediyorlar. Yani zühreye hayran oluyorlar. Akşam saati gelince, karanlık basınca bir esma söylüyorlar, ortalıktan kayboluyorlar. Birinci kat göğe çıkıyorlar. Zühre de bu işe hayran oluyor. Diyor ki, ben bu esmayı okuyayım, bunların okuduğu iksiri yapayım, şu belalılarından kurtulayım diye düşünüyor. Ertesi gün tekrar geliyorlar. Yine yiyorlar, içiyorlar, sohbet ediyorlar. Ama Harut'la Marut kendinden geçmiş vaziyette. Sarhoşlar.
Ondan sonra kalkıyor zühre, öğrenecek ya onların iksirini. Onlara da Harut'a da Marut'a da bu iksiri bir başkasına söylemek yasaklanmış. Bu sefer Harut'la Marut'a içki sunuyor. Bunlar içmek istemiyorlar. Zühre öyle bir kadınlık yapıyor, öyle bir kadınsallığını ortaya döküyor. Bunların akılları başlarından gidiyor, içiyorlar.
Zühreye bakıyorlar, içtikçe içiyorlar, içtikçe içiyorlar, kendilerinden geçiyorlar. En sonunda zühre bunlardan o iksirli esmayı, onlara ait olan bu esmayı öğreniyor. Mesela Kadir Kayyum Allah diyelim ki, zühre Kadir Kayyum Allah diyor, ortadan kayboluyor. Harut'la Marut orada kalıyor. Ve ortadan kaybolan zühre, mitolojik olarak Sirius yıldızı veya Venüs ve hatta Doğu mitolojisinde zühre yıldızı olarak kalıyor. Ve zühre, yıldızı ve zühre Doğu kültürünün aşkı, kadını, sevgiyi, şehveti, güzelliği, suyu, doğayı simgeleyen tanrısal bir olgu oluyor. Tabi Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de de Sirius'in de Rabbi diyor.
Yani burada Sirius'e de Cenab-ı Hak Kur'an'da dokunuyor. Böyle olunca Hz. Bir diyor ki, yani o çalgıcının öyle bir sesi vardı ki, zühreyi bile kıskandıracaktı diyor. Çünkü zührenin sesi öyle nameli, öyle işveli, öyle cilveli ki onun sesinin üzerinde bir ses yok. O bir erkeğin sesini dillendirse, o erkek onun sesini benim adımı dillendirdi diye kendinden geçiyor.
Öyle bir Yusuf diyor, Yusuf kendinden geçiyor örneğin. Hatta Yusuf diyor ki, ben neymişim ya, öyle diyor. Zühre öyle bir zühre. Tabi Hz. Bir zühre ismini ve zühre ile alakalı hem Divan-ı Kebir'inde hem de Mesnevi'nin değişik yerlerinde örnekleme olarak almış. Ben buradan iki beyt okuyayım inşallah, birbirinden bağlantılı Divan-ı Kebir'den. Ben sevincim, sevinç benim. Zühre yıldızı bile benim neşeli namelerimi çalıyor. Aşk, aşıklar arasında benim için cilveleniyor. Aşk mest olup da hoş bir hal alınca kendinden geçer, huysuzluğa, çekişmeye başlar. Gönlünü kaptıran aşıklar gibi benim sevdamı yayar, beni herkese duyurur. Hz. Bir böylece kendi sevincini, kendi sevincini zühreden daha üstün görüyor.
Ve diyor ki, zühre yıldızı bile benim neşeli namelerimi çalıyor. Burada da güzel şataat yapmış Hz. Bir. Evet, zaten hangi hoş vardır ki nahoş olmamıştır? Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiştir? Hangi tavan vardır ki eskir, çöker gider? Hangi mamur edilmiş bir ev vardır ki? Zamanla çöküp gider, dağılır, harabe olur gider. Bir bakarsın ki mamurdur her şey, bir deprem olur, yıkılır gider her şey. Bir bakarsın ki insan çok mamurdur, bir hastalık vurur, hiçbir şey kalmaz. Ne güzelliği kalır, ne gençliği kalır, ne derdi kalır, ne gamı kalır, ne kasaveti kalır. Toprağın altına çöker gider. Veyahut da bakarsınız evlere, 20 yıl, 30 yıl sonra dökülür gider, çöker gider.
Bir bakarsınız ki bağlılık, bahçelik yer, bakanı kalmaz, ölür gider sahibi. Arkasından gelenler onlara da itibar etmez. Onlar da dağılır gider, bozulur gider. Bağ da bozulur, bahçe de bozulur, insan da bozulur, ev de bozulur, han da bozulur, hamam da bozulur. Hepsi de yıkılır gider. Hazreti Pir de bu dünya bir köprüdür, geç ve git, onu tamir için vakit kaybetmeden. O zaman bu dünya neymiş? Bir köprüymüş, geçip gideceksin. Onu tamir etmek için de vakit kaybetmeden. Hatta Fuzili güzel söylemiş. Cihana, bâhı, dehren, safhasın, mehnet etme. Kim baharın, bâhı, bâhın ol, hazanın, hak bizimdir. Yani dünya hayatının baharı, geçici güzellikleri de aldatıcıdır. Sonunda her şey toprak olup gider.
O yüzden bu dünyaya çok bağlanmak, dünyanın güzelliklerine kanmak hoş bir şey değildir der. O yüzden Hazreti Pir de hangi hoş yoktur ki sonunda nahoş olmasın? Bakarsınız insan ahsel takvim üzerine yaratılmış ama ahlakı bozulunca nahoş bir insan olur. Bakarsınız kadın çok güzel alımı çalımı yerinde ama ahlakı düzgün değil, konuşmalarına düzgün değilse nahoş bir hal alır. Bakarsınız erkeğin kılık kıyafeti yerinde, fiziği yerinde, kaşı gözü yerinde, boyu posu yerinde iki kelime konuşursunuz. Ahlakı düzgün değildir. O hoş görünen şey nahoş bir hal alır. Veyahut da bakarsınız ev çok mamur, imar edilmiş ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri siz harabe ev ile harabe olmayan ev arasındaki farkı söyleyeyim mi?
Söyle yara Hazreti ola. Diyor ev içinde Allah'ı zikredilen ev harabe de olsa güzeldir, hoştur. Ama içinde zikir yapılmayan ev böyle hani villa gibi de dursa harabedir der. O zaman hangi tavanın vardı ki sonuna kadar duracak? Sonuçta hepsi de harabe olur gider. ve hiçbir şey kalıcı değildir. Kalıcı olan manevi hallerdir. Kalıcı olan manevi makamlardır. Kalıcı olan Kur'an ve sünnet hayatıdır. Rabbim bizi onlardan eylesin. Ancak surun üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce acizlerin sesleri bundan müstesnadır. Onların sesleri bakidir. O zaman baki olan yıkılmayan şeyler var. Bu nedir? O zaman bu da normalde güzel insanların, evliyaların, velilerin, mürşitlerin sesleridir. Hangi seslerdir? Kur'an ve sünnet sesidir. Bunlar normalde nedir? Bakidir.
E tabi sur neydi? Kıyamette üflenilen bir alet, öyle söyleyelim. Tabi buna sura üflenme emri verilince Zümer 68 sura üfürülecektir. O zaman Allah'ın dilediklerinin dışında göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecektir. Sonra sura bir defa daha üfürülecektir. Bir de ne görürsün? İnsanlar kabirlerinden doğrulmuş bakışıyorlar. Aslında böyle bir hani sur denilince bunu Araplar kendi lügatlarında böyle bir boynuz gibi bir şey tarif etmişler. Hani işte hatta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri mirasça şey yapınca israfil diyor. Hani öttürmek için hazır bekliyordu.
Suru öttürmek için. Onu görüyor. Suru öttürmek için bekliyordu diyor. O yüzden hatta bir hadis-i şerifte ben kendimi nasıl rahat hissedebilirim. Sur sahibi suru ağzına almış alnını yere eğmiş kulağını aldığını emrine vermiş ona üflemek için üfle emrini beklemektedir diyor hadis-i şerifte. Böyle olunca tabi aslında sura üç üfürülme var. Birisi son dirilme ile alakalı öbür başlangıcı sur bir üfürülecek. Üfürülünce dünya üzerinde insan namına hiçbir şey kalmayacak. Hatta melekler ve cinniler dahil ikinci üfürülmede büyük melekler. Yani Cebrail-i Mikail-i İsrafil-i Azrail ve Ar-Şa'la'yı ve lehb-i mafuzu tutan melekler de dahil ikinci üfürülmede.
İkinci üfürülmede yaratılmış olan hiçbir canlı kalmayacak melekler ve büyük melekler de dahil. Bu ikinci üfürülme. Hani bunu daha önceki derslerde de söylemiştim. Sonra Cenab-ı Hak sorar bugün azizi kahhar olan kim? Kendisi cevap verir. Allah'tır der. Evet. O normalde o zaman üçüncü üfürülüşte de üçüncü üfürülüşte bütün her şey yeniden diriltilecek. Evet. Ve normalde üçüncü üfürülüşte de hepsi de diriltecek. İşte dünyanın içindekinden neler varsa hepsi de fanidir. Hepsi de gelip geçicidir. Ve bütün insanların bu noktada her şeyi bu dünyada kalır.
Ama kaybolmayacak olan nedir? Bunlar normalde hakikati anlatan aktaran peygamberler nebiler ondan sonra resuller ve aynı zamanda mürşid-i kamiller ve velilerin o bunlar normalde sesleri ortadan kaybolmaz. Onlar bakidir. Adem aleyhisselamın sesi bakidir. Hz. Muhammed-i Mustafa'nın sesi bakidir. Mürşid-i kamillerin sesleri bakidir. Bunlar ortadan kaybolmaz hiç. Kur'an ve sünnet bakidir. Bunlar ortadan hiçbirisi de kaybolmaz. Şimdi buna itiraz edenler olur. Ben böyle söylediğim için bunun delili şu. İbrahim ayet 24 Ey peygamber Allah'ın güzel bir sözü kökü sabit dalları göğe doğru yükselen güzel bir ağaca benzettiğini görmez misin?
Demek ki güzel sözler kökü sabit. Bakın kökü sabit. Kaybolmuyor. Dalları da göğe doğru yükselen bir ağaca benzetmiş Cenab-ı Hak. O zaman güzel söz söyleyenler güzel sözün en güzel söz hakikat olarak Kur'an-ı Kerim'dir. Sonra güzel söz Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem Hazretleri'nin sözüdür. Peygamberlerin sözüdür. Sonra güzel söz sahabelerin, imamların, velilerin sözleridir. O zaman güzel sözler, güzel söz sahiplerinin sözleri o zaman kökü sabit ama dalları göklere kadar yükselen bir şeydir. Ağaca benzetilmiş. Kur'an'ın içerisindeki en güzel sözlerden birisi de bence en önemlisi, en faziletlisi, en bereketlisi, en yükseği, en kıymetlisi La ilahe illallah'dır.
Öyle olunca bunu yok etmek mümkün değildir. Kim La ilahe illallah der ise o tevhid sözü ortadan kaybolmaz. bir söz daha var kıymetli. Kim subhanallah ve bihamdihi der ise cennette onun için bir meyve ağaca dikilir. Demek ki Allah'ı zikir, esmalar, Allah'ın isimleri güzel isimlerdir ve bunların kökleri sabittir. Bunlar yok olmazlar, bunlar kaybolmazlar ve bunları zikredenlerin o sesleri onlar da ortadan ne olmaz? Kaybolmaz. E tabu bunu söyledik, bir de ne diyor 25. ayette, o ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir.
Demek ki o güzel söz, güzel bir ağaca benzetildi, kökü sabit ve devamlı meyve veriyor. Siz o güzel söz sahibi olursanız sizin adınıza devamlı meyve verecek ve kökü sabit ve ortadan kaybolmayacak hiç. Çirkin söz ise 26. ayet, çirkin söz ise topraktan sökülüp atılmış kararsız kötü bir ağaca benzer. Eğer çirkin bir söz söylüyorsa, kötü bir söz söylüyorsa o kimse o zaman da o ne oluyor? Köksüz bir ağaç. Köksüz bir ağacın meyvesi olur mu? Olmaz. Meyvesiz, köksüz, kuru bir ağaç. Kötü söz söyleyenler, sözü kötü olanlar, gıybettir, dedikodudur, iftiradır, küfürdür, hakarettir, böyle başıboş söylenmiş sözler, o zaman bunlar ne olmuş oluyor?
Bunlar da kötü söz oluyor. Kötü söz olunca da bunlar da normalde meyvesiz, kuru ağaç gibi. Rabbim bizleri kötü söz söylemekten uzak eylesin. Amin. 2080. Beytten devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha. Amin. Selamat. Amen.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi