Amin. Hakkı, hak bilip, hak yolunda mücadele eden, batılı, batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve sünnet-i seneye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Amin. Ümmet-i Muhammed'i ilimde, bilimde, fende, teknolojide ileriye gidip kafirlere galip eylesin. Amin. Bu İsrail'i ve destekçilerini kahriperişan eylesin. Amin. Hepsini de batırsın, güçlerini yok eylesin. Amin. İslam dünyasında üstün ahlakla ahlaklandırdıklarından eylesin. Amin. Amin. Konu başlığı, 2060. beytten devam edeceğiz. Konu başlığı da şu, Sıdık'a'nın, Allah ondan razı olsun, bugünkü yağmurun sırrı neydi diye sorması.
Sıdık'a'nın aşkı coşup edebe riayetle Peygamber'e sordu. Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir sahabe vefat etmişti ve sahabe vefat edince o günlük güneşlikti, gün. Ama Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri üzerine yağmur yağmış gibi ıslak bir şekilde geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri üzerine yağmur yağmış şekilde gelince, hani hava güzel, öbür günlerin hepsi de hani ıslanmadı, Hz. Peygamber ıslandı konu buydu.
Hz. Peygamber'e sordu. Ey şu varlığın hülasası, vücudun zübdesi, bugünkü yağmurun hikmeti neydi? Bu yağmur rahmet yağmurlarından mıydı yoksa tehdit için mi yağıyordu? Pek yüce, pek azametli Allah'ın adaletinden miydi? Bu yağmur bahara ait lütuflardan mıydı? Yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu? Peygamber'e böyle sordu. Ey şu varlığın hülasası! İnsan, bütün varlıkların özü, yaratılmışların en seçkini olarak yaratılmıştır. Tabiri caizse ahsen-i takvim üzerine yaratılmıştır insan. Bu yaratılmış bütün varlıkların en üstün noktasında, halife noktasında insan vardır.
İnsanların içerisinde en yüksek derecede yaratılan da Hz. Muhammed Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. O yüzden yaratılmışların zirvesinde Muhammed Mustafa vardır. Hem zahir olarak, hem batın olarak, hem mana itibariyle, hem kemalat itibariyle, hem peygamberlik itibariyle en zirve noktadadır. Peygamberlerin zahir olarak insan şeklindeki ilk yaratılan Adem'dir.
Ama peygamberlerin bu manada evveli, çünkü Adem henüz yaratılmazdan önce ben peygamber idim der. Hadis-i şerifte. Adem henüz yaratılmamış iken ben peygamber idim der. Henüz daha Adem yok. O yüzden peygamberlerin evvelidir Muhammed Mustafa ve peygamberlerin de ahiridir. Son peygamberdir. Benden sonra ne bir Nebi, ne bir Resul, ne bir peygamber gelmeyecektir demiştir Hadis-i şerifte. O yüzden kendini ne yok işte kitap indirilmeyenlere şu denir, yok kitap indirilmeyenlere bu denir. Bu hepsinde, Hadis-i şerif hepsine de cevap verir. O yüzden bir kimse ben Nebiyim, yok ben işte peygamberim, yok ben Resulüm diyorsa ya kafirdir ya delidir.
Bunu yıllar önce evrenin solu için söylediydim, ortalık ayağa kalktıydı, tekrar söylüyorum. Birisi ben Nebiyim, ben Resulüm, ben peygamberim diyorsa ya delidir ya kafirdir. İkisinden biri, başka bir şey değildir. Şimdi, o peygamberlerin sonuçta sonuncusu, aynı zamanda evveli ve varlığın da hülasası. Yani bütün varlıkların özü. Çünkü, Hazreti Allah Celle Celaluhu, kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. O yarattığı şey, Hazreti Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. İlk yaratılan, ilk yaratılan şey, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin ruhaniyeti ve nuraniyeti. O yüzden, Hazreti Ayşe annemiz diyor ki, ey şu varlığın hülasası.
Yani, varlığın özü, yaratılmışların en seçkini manasında. Ve vücudun zübdesi. Zübde, öz anlamına geliyor. Öz, bir şeyin özü. Yani, normaldeki bir şeyin özü denilince, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, varlığın özü hükmünde. Tabi, bunu Hazreti Pir, Hazreti Ayşe annemizin dilinden söylüyor bunu.
Ey vücudun zübdesi, zübdesi dediğinde, bütün normalde vücut olarak, hani, Hazreti Pir de bir tarafı vahdedi vücudun, hatta daha ilerisindedir. Herkes vahdedi vücudu, Hazreti Nuhiyeddin İbni Arabi'nin eserlerinden çıkarımlar yaparaktan söyler. Hazreti Mevlana da, böyle vahdedi vücut lafını kullanmaz. Ama ve lakin, bu meselede, bu fakirin tespiti. Muhiyeddin İbni Arabi'den daha ileri derecede konuşur. Burada da, vücudun zübdesi dediğinde, bütün, hani, vahdet noktasındaki vücudu bir görüyor, ve o vücudun zübdesi, yani, özü anlamında da, peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ni görüyor. Tabii, vücudun bir zahir tarafı var, bir de batın tarafı var.
Zahir tarafına baktığımızda, biz zahiri, yani şehadet alemi olur, görürüz. Şehadet aleminin de, bu noktada zübdesi, Hazreti Muhammed-i Mustafa'dır. Bunu, mana aleminin de zübdesi, Muhammed-i Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem. Öyle olunca, yani, varlığı biz sadece materyalist düşünceler gibi fiziksel olarak görmüyoruz. Sufiler, varlığı sadece fiziksel olarak değerlendirmezler. Bir şey, bir de mana alemi vardır. Varlığın üzerinde sufiler düşünürlerken, zahiri düşündükleri gibi, mana alemini de düşünürler. Rüya bir mana aleminden kesittir, örneğin. Siz rüyayı zahirle, bunu, o hayatta hali zahirle tanımlamanız mümkün değil. Bugünkü yağmurun hikmeti neydi?
Bu yağmur rahmet yağmurlarından mıydı? Yoksa tehdit için mi yağıyordu? Pek yüce, pek azametli Allah'ın adaletinden miydi? Tabii burada yağmurun niteliği sorgulanıyor. Hani bunu Hazreti Aişe annemiz bugünkü yağmurun hikmeti neydi deyince, o günkü yağmurun bu manada niteliği sorgulanıyor. Yani demek ki yağmurun bir tarafı var rahmet, bir tarafı var tehdit, bir tarafı var adalet. Yağmurun bir tarafı var rahmet, yağmurun bir tarafı var tehdit, yağmurun bir tarafı da var adalet. Şimdi yağmura baktığımızda biz o zaman farklı bir şey çıktı önümüzde. Rahmet yağmuru mu, tehdit yağmuru mu, adalet yağmuru mu? Tabii bu normalde yağmura baktığımızda, hani rahmet olarak baktığımızda, işte bereket, eyvallah, işte uyarı, tehdit noktasında baktığımızda uyarı olarak göreceğiz.
Veyahut da normalde, Cenab-ı Hak'ın, kahrının tecelliyeti olarak azap da olabilir. Ve, Sufiler genel olarak tabiattaki bir doğa olaylarını değişik yorumlamalarla yorumlarlar. Peki bu değişik yorumlamaları onu götüren hadis-i şeriflerdir ama. Hani bir ara depremle alakalı cübbeli bir laf söyledi, gitti içeride yattı.
Aslında söylediği söz hadis-i şerifti. Ama depremin üzerine konuşunca, bu sefer içeride soluklandı. Oysa, hani söylediği şey, hadis-i şerifti. Hadis şu, bu ümmet dört şeyi adet haline getirdiği zaman, dört felaketle karşılaşır. Zina mübah sayıldığı zaman depremler meydana gelir. Cübbeli bunu söylemişti. Yani zinalar çoğaldı, o yüzden de deprem oldu. Hani deprem bir ceza hükmüne söyleyince, kodesi boyladı. Ve hükümdarlar zulüm yaptıkları zaman yağmur yağmaz. Bu sefer hükümdarlar zulmedince, bu ama İslam topraklarında. Hükümdarlar zulmedince, orada ne oluyormuş?
Kıtlık oluyormuş. Yağmur yağması, kıtlığı önlemez. Bu da ayrı bir meseledir. C, zekat. Yani sadakalar, eda edilmediği zaman, mallar helak olur. Yani bir kimse zekat vermeye muktedir, zekat vermeye muktedir olduğu halde, zekatını vermiyor. Müslümansa, onun da başına dert, gam, kasvet, sıkıntılar gelir. Müslüman değilse, onlar sorumlu değil zaten. Dördüncüsü, zimmilerin, yani gayrimüslim vatandaşların, hukuku çiğnendiği zaman, devlet, müşriklerin eline geçer diyor. hadis-i şerif enteresan bakın. İslam devletinde, müşriklerin hakkı ve hukukunu da korumak zorundasınız. Korumazsanız, diyor ki, devlet müşriklerin eline geçer.
Deylemiden bu. Yine Müslüm'den bir hadis-i şerif, kıtlık senesi, yağmurun yağmadığı sene değildir. Fakat kıtlık senesinde, yağmur yağdırılır, yağdırılır da, yeryüzü hiç nebat bitirmez. Asıl kıtlık budur. Yağmur yağar, ama o yağmurdan nebatlar bitmez. Yine insanlar üzerine, kıldan yapılmış evlerin dışında, hiçbir evin, akmaksızın, engel olamadığı, yağmur yağmadan kıyamet kopmaz. Demek ki öyle bir yağmur yağacak, kıldan yapılmış evlerin, kıldan yapılmış evlerin içerisine, akmayacak. Yani bütün kıldan yapılmış, evlerin içerisine de yağmur yağacak. Demek ki önceden bir tek kıldan yapılmış, yani bu keçe evler var ya, Türklerin, o evlerin içerisine yağmur girmiyormuş, demek onların da içine yağmur girecek.
Şimdi böyle olunca, Sufiler, deprem olaylarının üzerinde, depremler, doğa felaketleri, doğanın, kendi içerisindeki bu çalışmasından, kendilerince pay çıkarırlar. İşte kasırga, ne bileyim, lodos esiyor ya şimdi, bir doğa olayı diyoruz, öyle değil mi? bundan Sufiler kendilerince farklı pay çıkarırlar. Farklı düşünürler. Gündüzün ani kararması. Tabii benimki normalde, gözlerimde sıkıntı varmış. Ben Şeyh Efendi, vefat ettikten sonra, bakıyorum hep puslu, hep puslu. Diyorum, mübarek öldü, her yer puslu, diyorum içimden. Allah'ım diyorum ya, yani, bana böyle bir temelli, ben karardım, içim karardı.
diyorum ki ya, bu dünyanın nesi var ki diyorum ya. Her yer mübarek, öldü, karardı diyorum, kendimce. O arada da başım müthiş ağrıyor. İşte doktora gittim, doktor dedi ki, gözlük sana vermemiz lazım, gözler gitmiş. İyi neyse, gittim bir gözlükçiye, ondan sonra. o da beni tanıyor. İşte uzak yakın bir yere istiyorum, sohbetlerde kullanabileyim. Dedi ki yani, önce güneş gözlüğünü yapabilirim, sonrasını bir daha, birkaç gün sonra yapayım. İyi dedim ben. Neyse, güneş gözlüğünü yaptı bu, yaz. İşte dedim, yollara da gidiyorum ben, o yüzden dedim, hani böyle bir, güneş gözlüğü de lazım. Yaptı güneş gözlüğü, gözlükçü de taktım, dışarı çıktım. Burası hiç öyle puslu değilmiş.
Dedim, acaba ben mi yanıldım, bir, iki gün sanom ne, normal gözlüğü de yaptı, taktım çıktım dışarı. Lan o, ortalık apaydınlıkmış, bana karanlık geliyormuş, gözüm görmediğinden dolayı. Ama şimdi, normalde hani, gündüzün kararması, gecenin ışıması, bu sana da öyle gelebilir ama, bunların hepsi de, manada bir işareti vardır. Yani gündüzdür, gündüz sana karanlık gelir. Sen gözlük de taksan, değiştirsen de, gündüzün karanlığını yaşarsın. Sana karanlıktır. Gecedir, karanlıktır, ama sen gecenin aydınlığını yaşarsın. Bunu ister tabiat olayı olarak gör, ister hal olarak gör. Bunların üzerinden, sufiler, kendilerine pay çıkarırlar.
ve işte su baskınları, yere batmılar, depremler, bunlar, Cenab-ı Hakk'ın, tabiri caizse, Kahhar ismi şerifinin, Cappar ismi şerifinin, tecelliyatlarıdır. O zaman yağmur, bir taraftan bakarsak, nedir? Hani soruyor ya, Hazreti Aişe annemiz, bu yağmur, hikmet yağmuru muydu? Yoksa tehdit miydi? diyor. Yoksa Allah'ın azameti, kudretini gösterdiği, adaletinden miydin? diyor. O zaman yağmurun bir tarafı vardır, böylece hem Cenab-ı Hak, gazap eder, hem ondan adalet eder. Yoksa bu yağmur, bahara ait lütuflardan mıydı? Yoksa afetlere dolu, güz yağmuru muydu? Yani bu işin, bahar yağmurları var.
Normalde işte bütün, dünya arzına neşvi neva eder, otlar, nevavatlar biter, ağaçlar büyürüyor, meyveler verir, sebzeler ondan sonra çıkar. Harika, ama bir de insanın üzerindeki, manevi olarak bahar yağmuru vardır. O zaman onun rahmet olarak, gönlü yeşerir onun. O zaman normalde, kalbi bereketlenir, lütuflanır, ikramlanır. O kimsenin üzerine, bahar yağmuru nedir? O imandır, İslam'dır, ihsandır. O kimsenin üzerine tecelli edince, o zaman o kimse neşvi neva bulur. Bir de güz yağmurları vardır. Güz yağmur da nedir? Zorluktur, çiledir, sıkıntıdır. Ondan sonra, böyle gam kasevettir. Bunlar da bunların geçici halleridir. Bunların hiçbirisi de kalıcı değildir.
Güz dedi, kıştır. Kış yağmurundan sonra, muhakkak ki bahar gelecektir. Muhakkak ki aydınlanacaktır ortalık. O yüzden, normalde, sufiler, bu yağmurlar, doğa olayları üzerinden, Allah'ın azametini, Allah'ın bu noktada sıfatlarının, tecelliyatını, normalde görürler kendilerince. Ayet-i kerimede, Araf 57'de, o rahmetinin önünde, rüzgarları müjdeci olarak gönderendir. Nihayet, o ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir beldeye göndeririz. Der, oraya su indiririz. Ve onun her türlü meyveyi çıkarırız. Yani bu ayet-i kerimeye baktığımızda, nedir bu? Allah'ın rahmetini canlandırdığı bir esnante nedir? Rüzgar görevlidir. O ne yapar? Yağmuru alır, getirir, o beldeleri sular, o beldelerde nebavat, neş-i nevâ bulur.
Bu işin baktığımızda, zahir tarafı. Bu işin batın tarafı var. Sen bir Kur'an ve sünnet dairesinde, bir sohbete gidersin, bir zikrullaha oturursun, sen o yağmurlara, berekete, lütfa, ikrama, mahzar olursun. Ayet-i kerimenin zahirine bakacak olursak, o zaman ayet-i kerime bize, yağmurları anlatır. O yağmurla her şeyin, bereketlendiğini anlatır. Meselenin batınına bakacak olursak, o zaman iman, İslam, ihsan, bu vahar yağmuru gibidir. Bir insanın ölü kalbi dirilir. Zikrullaha girersin, zikrullaha lakasında oturursun, ölü kalbin dirilir senin. Kim zikredenle zikretmeyenle arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle, zikredenler neş-i nevâ bulmuş, hani canlı, diridirler, zikretmeyenler ölü gibidirler.
İşte sen zikrullaha lakasına oturunca, o rahmetli, o bereketli yağmurlara mazhar oldun. O Kur'an'a, sünnete tabi olursan, o İslam'a, o ihsana mazhar oldun. Ama yok, öyle değil ise, o zaman normalde, sen ondan uzak durdun. Çünkü, yine hadis-i şerifte, Müslüm'de geçiyor, yağmur Allah'ın bir rahmetidir. Onunla mübarek kılındığınız için, yağmur görünce, rahmeti anın. Biz buna zahiren baktığımızda, yağmur yağdı, bugün kar da yağdı. Muhteşem, rahmet, bereket, lütuf olarak görüyoruz, zahiren. Öyle değil mi? Evet. Sen de bir zikrullah alakasına oturdun, bir ilim sofrasına oturdun, sen normalde Kur'an ve sünnet sofrasına oturdun, o zaman o yağmur, senin Allah'a bir rahmet oldu, Allah'tan sana.
Bir lütuf oldu, bir ikram oldu, bir ihsan oldu. O zaman sen ona mazhar olunca da, Allah'ı zikret, Allah'ın bir rahmetine, bir lütfuna, ikramına, ihsanına mazhar olduğunun, hamdini yap, onun şükrünü yap. E o zaman bazen yağmurlar da azap verir mi? Verir. Bu da nedir? Adalettir. E gökten şiddetli yağmur yağıp, taş binaları hariç, bütün kerpiç evler yıkılmadıkça, kıyamet kopmaz. Bak normalde İmam Hanbel almış bu hadis-i şerifi. Yani bütün o kadar şiddetli yağmur yağacak ki, taş binalar hariç bütün kerpiç evler yıkılacak. Peki, yağmur yağıyor, bütün kerpiç evler yıkılıyor. Kimler kalıyor? Taş evler kalıyor. Demek ki bazen çile, sıkıntı olur yağmur, sen böyle sağlam bir binaya, iman binasına sahip değilsen, yıkılır gidersin.
Neden? Yağmur bir taraftan sana çile oldu. Sıkıntı gibi geldi. O yüzden dervişlerin öyle bir zamanları olur, sıkıntılı bir imtihanlara tutulurlar. Gam, keder, hastalık, işte işten, açtan, eşten, çocuktan, normalde bunun gibi, dünyevi meşakkatler o kimseye çöker. Yapamadım, edemedim, o olmadı, bu olmadı. İmtihanlar derken, bir kısmı, bu imtihanların altında ezilir, yıkılır gider. Yerle eksan olur. Heva hevesine düşer. Kendi heva ve hevesini ilah edinir. Kendince günah kebaylere düşer. Günah kebari, günah kebari gibi görmez. Veyahut da bir kimse şaşılaşır, doğruyu, eğriyi görmez. Başına gelen sıkıntılar, başına gelen hadiseler onu yorar. Yorulunca yoldan çıkar. Veyahut da zenginleşir, azar, yoldan çıkar.
Veyahut da böyle daha önce dost olarak gördüğü insanlardan uzaklaşır. Kendini bir havalara katar. Kendi kendine bir triplere katar. Böylece ne olur? Yıkılır onun iman evi. Yıkılır onun İslam evi. Yıkılır onun ihsan evi. Yıkılır onun sufilik evi. Yıkılır onun bütün her şeyi. Zahiren ayakta durmuş olsa bile yıkılır. Ona bakarsın zahiren ayaktadır. Ama gerçekte yıkılmıştır. Hani zikril yapılan evle zikir yapılmayan evin arasındaki farkı söyleyin mi? Söyle ya Resulallah. Zikir yapılan ev yıkıntı da olsa mağmurdur. Zikir yapılmayan ev mağmur olsa da yıkıntıdır. Mağmur olsa da yıkıntıdır. O zaman aradaki fark bu.
İşte o zaman meselede yağmurlar bazen azap mıdır? Evet. Veyahut da bir kimse bir sufi yola girer. Oradaki lütfa, ikrama, ihsana, mazhar olur. Şımarır. Onu kendinden görür. Bir hal yaşar, kendinden görür. Bir rüya görür, kendinden görür onu. Şımarır, kendince bir şey zanneder. Etrafı ahkam kesmeye çalışır. Hayva hevesine düşer. Kendi benliğine düşer. Kendince benliğine doğru yürür. Aman herkes beni sevsin, bana itaat etsin diye bakar. Kendine hizmet ettirmeye kalkar. Sorsan kendine hizmet ettirmiyordur. Arkadaşlar onu yapmışlardır kendileri. Andırmışsındır sen onu, yapmışlardır. Öyle demez. Yolu istismar eder. Çevresi de o istismara çanak tutar.
Yıkılır adam. Adamın manası kalmaz. Maneviyeti kalmaz. Bunu üstad bilir, dervişler bilmez onu. O mesela, o tip insanlar hala da eski maneviyatlarının devam ettiği gibi süslü dolaşırlar. Sükse yaparlar. Öyle konuşurlar. Aslında bir şey kalmamıştır onda. Neden? O istismar etti çünkü. İstismar ettiği için bir şey kalmaz. Yol hakiki ise, yol Kur'an ve Sünnet dairesinde ise, yolu istismar eden bir kimsenin üzerinde bir şey kalmaz. Hal de kalmaz, rüyada kalmaz. Onun kalbi ilham da almaz. Bakın, onun kalbi ilham da almaz. Yolda yürüme işaretleri vardır. Mesela rüyadır.
Mesela haldir. Mesela o kimsenin kalbine gelen ilhamdır. Doğrudur yani. Mesela o kimsenin böyle hani, üstadın çizgisinde yürümedir. Bunlar yol işaretidir. Bir kimse de bunlar kalmadıysa, onda maneviyat kalmamıştır. O yüzden bunlar normalde içsel alemde bilinir. Şimdi, üstad da bilir onu. Üstadın seslenmemesi, susması, onun toparlanmasına zaman vermesidir.
Sohbet eder üstad. Anlatır, vartaları anlatır. Nerede vartaya düşüleceğini anlatır. Nerede sıkıntıya düşüleceğini anlatır. Oradan derviş kendi üzerine alır. Onun üzerine bir şey söylersen, o zaman onun da yıkıntı olur. Ama üstad söyler, sigara içmeyin. Üstad söyler, namazlarınızı geciktirmeyin. Üstad söyler, virtlerinizi çekin. Üstad söyler, kendi nefsinizi oynamayın. Üstad söyler, tribünleri oynamayın. Üstad söyler, etrafınıza zarar vermeyin. Üstad söyler, eşlerinize zarar vermeyin. Kadın erkek, üstad söyler, çocuklarınıza zarar vermeyin. Üstad söyler, nasihat eder, anlatır. Yolda nasıl durulacağını anlatır. Yolda sıkıntıların neler olacağını anlatır.
Sıkıntılara karşı onların tedavisini anlatır. Başına işte eşinden sıkıntı geldi, sabret. Eşine güzel muamele ederekten o sıkıntıyı atlatmaya çalış. Çocuğundan imtihan olursun. Çocuğuna güzel İslami terbiye ver. Ona doğruyu anlat, ona tebliğ et. Yine sıkıntı yaşayabilirsin. Üstad sana yoldaki kedi gözlerini, yoldaki işaretleri anlatır sana. Bunu yaptı, bunu etme, bunu söyleme, böyle davranma gibi. O zaman normalde işin manevi tarafı yağmur o kimseye yağdı. Ama o kimse şımardı yağan yağmurdan. Onu kendinden gördü.
Bir tarlayı etti, tarlayı tohumu da attı. Dedi ki ya bir güzel yağmur yağsa da, hani tohumlar yeşerse. Yağmur yağdı, çok yağdı, tohumlar çürüdü içeride. Yağmurdan çürüdü. Çok yağdı ama bitmedi bitki. O zaman o kimse kendi kendine soracak.
Hani bir adam video çekmiş. Bu diyor yanı başımdaki tarla diyor. Namaz yok, abdest yok diyor. Her akşam içer diyor. Ben namazımda abdestindeyim diyor. Benim tarlada olmadı diyor. Hiçbir diyor mahsul. Bununla oldu diyor. Adam video çekmiş bunu. Ben de kendi kendine o videoyu izledim. Dedim ki ya işe bak sen. Ya namaz kıldım, oruç tuttum diye. Benim de mahsul olsun diye bekliyor. Ya namazı, orucu mahsule bağlamış. Allah muhafaza eylesin. O yüzden öyle zamanlar olur ki o kimsenin İslam'ı, o kimsenin imanı, o kimsenin takvası, o kimsenin üstada bağlılığı sağlam ise o yağan yağmurdan, esen rüzgardan, o depremden, selden, felaketten, kasırgadan fazla etkilenmez.
Yoluna devam eder. O işine devam eder. Ama yok. İmanı, İslam'ı, ihsanı, bağlılığı tam değil ise evet, üflemekle yıkılır. Üflemekle yıkılır. Kasırgaya bile ihtiyaç yok. Peygamber dedi ki, cevap veriyor Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. Bu yağmur, musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı yatıştırmak için yağıyordu. Bu manevi bir yağmurdu. Yağmuru manevi tesirlerden bahseden hadis-i şeriflerde hani bazen rahmet, bazen musibet olarak aktardık ya bunu. ama buna baktığımızda, başka bir gözle de baktığımızda musibet gibi olsa da, rahmet gibi olsa da, bu her iki durumda da akıllı insanlar için, maneviyatlı insanlar için hikmet vardır.
Çünkü yağmur bu manada, hani bu gözle bakılırsa hep rahmettir. Yağmurun üzerinden gadap da gelse rahmettir, kahır da gelse rahmettir, celaliyet de gelse rahmettir, cemaliyet de gelse rahmettir. Yağmuru o zaman ister zahiri yağmur olarak görelim, ister manevi olarak görelim, her iki tarafta da onu rahmet olarak görmeliyiz.
ve öyle bir rahmet ki, gönüldeki gamı yatıştırır. Öyle bir rahmet ki, kederi yatıştırır. Öyle bir rahmettir ki, imtihanlara karşı seni metin bir kale yapar. Öyle bir rahmettir ki, normalde ümidinin yıkılacağı anda yeniden ümit ağacı yeşerir. Ümit yıkılmadan. O yüzden normalde bir kimsenin, ben rahmet olarak görürüm bunu çünkü, bir mürşid-i kamile intisap etmesi, orada yol yürümesi en büyük rahmet budur. En derinlemesine rahmet budur.
Eğer ki bir kimse bir mürşidin elinden tuttuysa, o maddi manevi rahmete nail olmuştur. Çünkü hani hadisler var ya, velilerle alakalı, abdallarla alakalı, hani o abdallar, hani onları tarif ederken, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, arz onlar sebebiyle ayaktadır. Onlar sebebiyle yağmura masarsınız, onlar sebebiyle yardıma masarsınız der. Demek ki o kimse bir velinin, bir mürşid-i kamilin sofrasına oturunca ne yaptı? O ayakta durdu. Bunu normalde işin batin tarafına bakıyorum. Zahiren arz onlar sebebiyle ayakta durdu.
Sen eşref-i mahlukatsın, alemin zübdesisin ve halifesin. O zaman sen o mürşid-i kamilin, mürşid-i kamilin sebebiyle ayaktasın. Ve sıra dağlar gibi imanda, İslam'da, ihsanda, takvada, dervişlikte duruyorsan, o zaman o mürşidin üzerinden yağan rahmetle, onun vesilesiyle ayaktasın.
Ve onlar sebebiyle sen manevi rahmete, manevi yağmurlara masarsın. Manevi tecelliyatlara masarsın. Ve onlar sebebiyle Cenab-ı Hak sana yardım ediyor. O mürşid-i kamilin himmeti, bereketi, lütfu, Cenab-ı Hak onun üzerinden sana yardım ediyor. Sen yardıma masarsan sebebi o mürşid-i kamil, o velidir. Sebebi. Çünkü hadis-i şerifte onlar sebebiyle yardıma masarsınız der. Yine başka bir hadis-i şerifte de hani Şam ehli arasındadır bunlar ya. Şam ehli. Avrupa'da arama. Öyle olsaydı bu mürşid-i kamiller dünyanın her tarafında derdi.
Öyle dememiş hadis-i şerifte. Şam ehli demiş. Şam ehli deyince çok özür dilerim hakaretvari bir şey olmasın. Yani Mekke, Medine de dememiş. Bu velilerle alakalı, mürşid-i kamillerle alakalı Şam diyarını göstermiş hadis-i şerifte. Yani siz Şam diyarı deyince Özbekistan'da mürşid-i kamil arama. Rusya'da mürşid-i kamil arama. Amerika'da mürşid-i kamil arama. İngiltere'de mürşid-i kamil arama. Hadis-i şam ehli diyor. Yine orada diyor ki onlar sebebiyle rızka mazhar olursunuz. Onlar sebebiyle.
O zaman rızka mazhar olma. Bir zahir tarafı var bir de batın tarafı var. Ben zahir tarafını aldım kenara koydum. Benim işim değil orası. Ben işim batın tarafına bakıyorum. Manevi rızık Allah'ı bilme Allah'ı tanımadır. O zaman onlar sebebiyle siz Allah'ı tanır Allah'ı bilirsiniz. Devam ediyoruz. Eğer Ademoğlu o keder ateşi içinde kalıp duraydı ziyadesiyle haram olur eksikliğe düşerdi.
Yani o rahmet yağmuru olmamış olsaydı o rahmet bereketi olmamış olsaydı o kimse manevi rahmetlere bereketlere nail olmamış olsaydı o kimse keder ateşinde yanar giderdi. Ve o üzüntüleri kederleri bitmeyecek zanneder maddi manevi çöküşe geçerdi. Şimdi bir kimse üzerindeki o kederi sıkıntıyı üzüntüleri problemleri geçmeyecek bunlar diye düşünürse o kimse tabiri caizse manevi bir çöküş yaşar. Hani bugünkü şeyde tıp dilinde ruhsal çöküntü mü diyorlar? Nerede doktor? Majdar depresyon.
Ne demek bu? Ağır ağır çöküntü hissi. Sen lazımsın bize. Bak bir an önce gel buralara. Rabbim tez zamanda tekrar Bursa'ya gelmesine vesile eylesin. Amin. Ecmain. Döneceğiz böyle soruları kime soracağız sonra? O adam psikiyatri okuyacaktı çünkü. Ondan sonra dedim oğlum sen uğraşma bunlarla. Bir hayli varız çünkü sıraya gireceğiz. Yani bütün dergah sırada. Bütün dergah deli çünkü bizde. Var mı akıllı olanınız içinizde? Yokmuş. Hamdolsun. Şimdi o kimse normalde öyle insanlar vardı mesela intihara koşarlar onlar.
Salar yakasını. Adam iflas eder yakasını salar adam. Borç orada duruyor sanki borç onun çökmüş adam ödenmez diye düşünür. Hastalığı geçmez olarak düşünür. Sıkıntıyı, derdi, problemi bitmez diye düşünür. Böyle düşünen kimse sonuçta kendisini tükenmişlik sendromuna atar. Ruhsal çöküntü yaşar. Bugünkü tabirle öyle derler genelde. Manevi çöküntü yaşar. O manevi çöküntüyle kendisini keder deryasına atar. Gam deryasına atar. Ve o kederden, o gamdan, o sıkıntı deryasından bir türlü başını kaldırmaz. Hep kendisini orada tutar.
onun için artık böyle yaşama ümidi yoktur. Onun için onlardan kurtulma ümidi yoktur. Oysa bu dünya denilen mihnetanede bitmeyen dert yoktur. Bitmeyen çile yoktur. Bitmeyen sıkıntı yoktur. Geçmeyen hastalık yoktur. Her şey bu dünyada geçip bitmeye mahkumdur. Mutluluk da dahildir buna. Sevinç de dahildir. Zevk de dahildir. Rahatlık da dahildir buna. Bu dünya üzerinde geçici olmayan hiçbir şey yoktur. Bu dünyada her şey geçicidir. O yüzden bugün gamlanırsın, yarın sevinirsin. Bugün ümidin kalmaz, ertesi gün ümitlenirsin. Ümit bu normalde böyle düşünmeyen bir kimse sufi de değildir zaten.
Sufi için o sıkıntılar, o problemler, o hastalıklar, o imtihanlar sufi için kar etme yeridir. Ben bazen derim ya geçmeyen bir hastalığın var. O hastalıktan öldüğün şehit hükmündesin. o hastalığa kahır bela okuma, barış onunla. Hani hadis-i şerifte dedi ya karın ağrısından ölen şehittir, vebadan ölen şehittir, baş ağrısından ölen şehittir. Yani bir sıkıntının, bir hastalığın üzerinden ölen şehittir. Ya sen o hastalığa nasıl kızacaksın o zaman? Hastalığa kızma. Bakın sufinin bakış açısı değişti. Sufi bu bakış açısına gelirken geldiği yer yine hadis-i şerif.
Sufiler bu ölçüleri koyarlarken kendilerine, bu bakış açısını koyarken onun hakkında bir hadis olması lazım onun için. Onun hakkında bir ayet-i kerime olması lazım. Buhar'de ve Müslüm'de geçen hadis-i şeriftir bu. Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslüman'ın başına gelen her şeyi Allah onun hatalarını bağışlamaya vesile kıra. Sufi başına gelen yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, gam, sıkıntı, ayağına batan, diken, sırtına yedi hançer, bağrına yedi hançer, arkadaşından, eşinden, hanımından, çocuklarından gelen hançer, çocukları terk etti, eşi terk etti, çocukları kovdu, eşi kovdu, şu kovdu, bu kovdu, o onların irtibatını kesti, bu bunların irtibatını kesti, neden?
Dervişliğinden dolayı. Bunların hepsine baktığında Sufi için en azı, en azı hata ve kusurlarından arınmadır. Bir çıt üstü makam sahibi olmaktır, meratib geçmektir. Bir çıt üstü de Cenab-ı Hak ondan razımıştır. Allah razı olmuştur ondan. Razılık makamına yürür o kimse. Başına gelen müsibete, hastalığa, gama, kedere, başına gelen herhangi bir sıkıntıya, o kimse bakarken o razılık makamına doğru yürüyordur. İsyan etmeyecek. Gam, kedere, hüzne düştüğünde isyan etmeyecek. Bir hastalığa düştüğünde isyan etmeyecek. Birisi ayağına bastı, isyan etmeyecek.
En yakınındaki arkadaşı onu hançerledi, isyan etmeyecek. En yakınım dediği kimse sırtına vurdu hançeri, isyan etmeyecek. Hatta göğsüne batırdı, gözünün içine baka baka, isyan etmeyecek. En dostum dediği kimse aramadı, sormadı, bakmadı, etmedi, isyan etmeyecek. Bütün başına gelen olumsuz ve olumlu ne var ise hepsine hikmet gözüyle bakacak. Olumsuzsa o olumsuzluğu hoş karşılayacak. Hatalarım, kusurlarım affoluyor. Yanlışlıklarım affoluyor. Ben çok günahkar bir insanım. Ben çok günahkar olduğum için benim başımda gam, keder, sıkıntı, problem eksik olmaz diyecek. Sakın kendini velilerden görme. Sakın kendini makam atlıyormuş olanlardan görme. Burada yanılırsın.
Sakın şunu yapma. Hamdolsun velilik hastalığı bunlar. Deme bunu. Hamdolsun makam atlıyoruz ki bunları yaşıyoruz. Deme bunları. Hayır. Diyecek olduğun şey şu. Benim çok günahkarım, ben çok kusurluyum, ben çok hatalıyım. O yüzden benim başıma bu sıkıntılar geliyor. O yüzden benim başımdan hastalık eksik olmaz, benim başımdan gam eksik olmaz, benim yüreğimden keder eksik olmaz, benim içimden tasa eksik olmaz, bende yorgunluk eksik olmaz.
Bu sefer o kimse ben düz yolda yürürken ayağımı taş alır, ben muhallebi yiyerken dişim kırılır. Bunu normalde o kimse kendi hatasına ve günahına vuracak bunu. Dışarıdaki kimseler de şöyle der, dost doğru derviş olsaydı hasta olmazdı. Dost derviş olsaydı eşi ona böyle yapmazdı. Dost doğru bir derviş olsaydı eşi onu evden kovar mıydı? Kovmazdı. Dost doğru bir derviş olmuş olsaydı çocuklar ona bakardı. Neden bakmıyorlar? O çünkü dost doğru bir derviş değil. Etraf bolu böyle görür, böyle laf üretir. oysa sen kendi iç aleminde şöyle diyeceksin benim günahım çok bunlar benim günahıma kefaret. Eşin seni adam yerine koymadı günahına kefaret.
Eşin seni kadın yerine koymadı günahına kefaret. Günahına kefaret. Öyle göreceksin. Bir dertle karşılasın günahına kefaret. Bir olmayacak bir sıkıntı yaşadın günahına kefaret. bunu böyle görürse o zaman başına gelen her şeyde hikmet var. Sufiler işin batın tarafındadır. Hikmet vardır onda. Der ki hikmet var onda. Bu şu demek değildir. Hastalıkla mücadele etmeyecek edecek. Sıkıntıyla mücadele etmeyecek edecek. Bunlarla mücadele edecek. Ama onda hikmet görecek. O yüzden o eğer bir insanın üzerinde kederlerden sıkıntılardan problemlerden dolayı o kimse kendini sadece gamda kederde tasada görürse onun maddi ve manevi bağı kesilir.
O kimse hiçbir işin ucundan tutmaz. O bu konuda mücadele etmez. Buradan kurtulması gerekir onun. O yüzden o peygamberin ağzıyla dua edecek. Allah'ım kederden üzüntüden acizlikten tembellikten cimrilikten korkaklıktan borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım. Amin. Allah'ım kederden üzüntüden acizlikten tembellikten cimrilikten korkaklıktan borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım. Amin. Allah'ım kederden üzüntüden acizlikten tembellikten cimrilikten korkaklıktan borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım.
Amin. Ecmai. Demek ki insanların üzerinde manevi veya maddi olarak gelecek olan hadiselerin bakın tekrar bunların hepsi de manevidir. o zaman bunların hepsi de geçicidir. Ve kendini bu duayla yeniden neşü neva olman için dua et.
Yeniden dirilmen yeniden derlenip toparlanman için dua et. o anda bu dünya harap olurdu. İnsanların içlerinde hırs kalmazdı. Eğer ki bu keder, gam, kasvet bir kimsenin üzerinde devamlı olur, o kimse hareket etmez hale gelir, hiçbir şey yapmayacak olursa o zaman bu dünya harap olurdu. İnsanların içlerinde hırs kalmazdı. İnsanlar üzüntü, keder içerisinde kalaydı. ve o dünyayı ihya etmek, yeni gelişmelere açık olmak, dünyayı mamur hale getirmek gibi bir dertleri olmazdı insanların. Bugünkü Müslümanların olmadığı gibi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve selam hazretleri tembellikten sana sığınırım derken, bugünkü Müslümanlar tembel, ilimde tembel, fende tembel, teknolojide tembel, bilgide tembel, çalışmakta tembel, yeni gelişmelere açık
olmakta tembel, tembel. Bugünkü Müslümanlar dinlerini tecid etmeler, yani yenilemede tembel, yeni iştahatlar yapmakta tembel, yeni iştahatlar geliştirmekte tembel, ayeti kerimede muhkem olmayan, müteşabi ayeti kerimelere yeni manalar yüklemekte tembel, çalışmıyorlar.
Biz şunu yapıyoruz, Ya Rabbi beni İsrail'i devletini kahreyle. Onu kahretmek için çalışmamız yok bizim ama. Onu kahretmek için herhangi bir gelişmemiz yok. Ama biz Cenab-ı Hak gökten meleklerini indirsin, İsrail'i batırsın. Biz onu bekliyoruz. bu çok acı bir şey. Benzetmek istemem ama Musa'nın kavmi gibiyiz biz. Hani karşıda canlut var, canluta karşı savaşmayı kimse göze alamıyor. Devasa makine canlut, savaş makinesi gibi bugünün. Musa'nın kavmi diyor ki sen Rabbine dua et bunlar helak olsunlar.
Biz savaşıcı değiliz. Biz savaşıcı değiliz. Sen Cenab-ı Hakk'a dua et, sen git tabiri caizse Allah'ınla beraber bunlarla savaşmayacağız diyorlar. Sonra Davut geliyor, canlut'u yıkıyor. Müslümanlar da şimdi çalışmıyorlar. Hacısı çalışmıyor, hocası çalışmıyor, diyanetçisi çalışmıyor, ilahiyatçisi çalışmıyor, fencisi çalışmıyor, kimyacısı çalışmıyor, matematikçisi çalışmıyor. Çalışmıyor. Fakiri de çalışmıyor. Orta ölçeklisi de çalışmıyor. tembel Müslümanlar. Müslümanlar fedakallık etmiyorlar.
Oturuyoruz biz, boş boş şeyleri tartışıyoruz. Sakalı kaç karış olacak? Şal var, kaç metreden olacak? Cübbesi nereye kadar uzun olacak, kısa olacak? Sarığı ne kadar uzun olacak, kısa olacak? Adam oturmuş, benim bıyığımı eleştireceğim diye uğraşıyor. Dudaklarının içerisine giriyor, bıyıkları sünnette yok diyor. Ben de cevap yazıyorum, Darül Hak'ta bıyıklarını kısaltmak yoktur, uzatmak vardır, düşmana korku varmaktır diyorum ben. Burası Darül Hak mı diyor. Mevcut kitapları okumaktan tembeliz biz. Dinimizi öğrenmekte de tembeliz.
Adam sohbeti dinlemiyor, bu koltuk ne diyor. Yıllardan beri bununla karşılaşıyorum. Mübarek dinle, dinle, dinle ne alakalı bir söz söyle. Yok. Koca adam imamdı, herkes biliyordu, adam dedi ki başına acayip karayip bir şey koymuş. Acayip karayip bir şey koyduğum şey sarık. Sonra yüzüne söyledim, benle helallaşmadan ölme dedim. Çünkü hadiste sabit olan sarıya sen acayip karayip bir şey dedin dedim. Tecdid iman, tecid nikah gerekti sana dedim. Bir de benle helallaşman gerekiyor dedim. Benden helallaşmadan ölme dedim. Öldü. Müslümanlar ne yazık ki kaybetmişler.
Yani bunu böyle bir de sufiliğin arkasına sığınarak söylüyorlar. Yok canım kardeşim zekat vermek bütün Müslümanlara farz, zekat verme noktasına gelmek zorundasın, çalışacaksın o zaman. Hacca gitmek bütün Müslümanlara farz çalışacaksın, haç parasını tamam edeceksin, hacca gideceksin. Sen o farzı yerine getirmek için mücadele edeceksin. İlim Müslümana farz. Sen o ABD'nin o uçak gemisini batıracak elektroniği tespit et. O elektroniği bul. O manyetik ve elektrik bul. Uçak gemisini hareket edemez hale getir. Çünkü ayeti kerimede diyor ki onlara bir ses geldi donak aldılar diyor.
bir ses bütün hepsi donakaldı. Dondu kaldı. Hareket edemedi. Ayakta kalan ayakta kaldı. Yatan yattığı yerde kaldı. Vücutları düpdüzgün duruyor. Ama her şey donduk oldu. Ayet-i Kerime bu. Ya İslam dünyası otur bunun üzerinde tefekkür et. Ben nasıl bir manyetik alan oluştururum da nasıl bir manyetik alan oluşturulur, nasıl bir ses oluşturulur? bu uçak gemisi ve içindekiler donakalır. Ayet var. Ses. Ayet var. Işın. Ayet var. Ayet var. Belkıs'ın tahtı çakkak geldi. Tahtından beraber geldi. Ayet var. Süleyman'ın mucizesi.
Süleyman'ın değil yanındakinin mucizesi. Yanındakinin kerameti. Süleyman dedi ki kim Belkıs'ı tahtı Belkıs'ı buraya getirebilir. Yanındaki dedi ki ben kendisini değil tahtıyla beraber getiririm dedi. E getir o zaman dedi. Belkıs tahtıyla beraber geldi Süleyman'ın önüne. İslam dünyası buna tefekkür etsin. İslam dünyası buna tefekkür etmiyor. Adam öldüğünü ölen eşine cinsel ilişkiye girer mi girmez mi onu tefekkür ediyor. İslam dünyası sakalın ne kadar uzun olacağını tefekkür ediyor. İslam dünyası sarık bir karış mı iki karış mı arkadan geçecek onun bakıyor arkasında ne kadar sallanmış.
Ha birisi kısa bırakmış sen kısa bırakamazsın bir karış diyor. İki karış bırakacaksın diyor. Hani var ya Ramazan'da hangi sakız orucu bozar hangi sakız orucu bozmaz 38 yıldır buna cevap veriyorum ben. Oturacağım sakızları inceleyeceğim. Hangi sakızın içerisinde şeker var? Hangi sakızın içerisinde şeker yok? Evet Ramazan geliyor şimdi üç aylar girecek sorular başlar. Ya oje orucu bozar mı bozmaz mı bunu bile duydum ben. Oje ya yiyor musun ojeyi be kadın yalıyor musun ojeyi? Diyor ki oje orucu bozar mı bozmaz mı tırnandaki oje. Bunları duydukça bunları gördükçe hatta bazı fetvalar böyle bir şey ararken gözüm öyle yaşıyor.
Ya diyorum ya ya İslam dünyasına bakıyorum. Mesela bakıyorum bu ışınlarla alakalı bu sesle alakalı bu manyetik alanla alakalı İslam dünyasında çalışma yapan profesör var mı? Yok. Evet dua ediyoruz. İsrail'i batır. Evet Müslümanlar siz ilimde uğraşmayın fende uğraşmayın kimyada uğraşmayın teknolojide uğraşmayın çalışmayın. Siz yeni silahlar üretmeyin. Siz yeni gelişmelere açık kapı bırakmayın. Siz oturun sakal kaç santim olacak bir tane siz bir mezur alın sakalları ölçün.
Bir tane mezur alın sokakta dolaşanların cübbelerini ölçün. Bir tane mezur alın başörtüsü ne kadar olmalı onu ölçün. Hatta oturun fetva verin. çarşaf giymeyenler çıplak hükmündedir deyin. Hatta deyin ki çarşaf olmayan kadınlar kafir hükmündedir deyin. Tabii ya onlarla uğraşın siz. Adam oturdu yerden 1800 kilometreye füze göndersin. Sen otur burada tabii adam uçak gemilerini getirsin Akdeniz'e dayasın senin kalbine sen burada de ki Yarabbi her gün ben de diyorum beni İsrail'i helak eyle amin. Her gün bombalıyor adam. Gazze diye bir şehir kalmadı. 50 tane İslam ülkesi toplanıyor bir tane olmuyor.
Bir tane olmuyor. Nereden medet umuyor İslam dünyası? İnsan Hakları Mahkemesi'nden. İslam dünyasının bir tane bombası yok ki atsın İsrail'i. Çünkü kodlar yazılımlar bombaların hepsi de İsrailler'in elinde Amerika'nın elinde Avrupa Birliği'nin elinde. Sen F-16'yı alıyorsun İsrail dost ülke görünüyor onu vuramıyorsun. Sen F-35 de alsan İsrail dost ülke onu vuramayacaksın. Ne dedi Amerikalılar F-16'ı satacakları zaman? Şart koşalım dedi. Yunanistan'a karşı kullanmayacaksınız. Hala da paramızı vermiyor adam bak F-35'lerden alacağımız var.
F-35 de vermiyor parayı da vermiyor. F-35 de vermiyor parayı da vermiyor. İngilizlerin Osmanlı'ya iki tane gemiyi savaş gemisini vermedikleri gibi. Vermiyor adam ya. Bildiğiniz vermiyor. Siz de ondan alamıyorsunuz. ne yazık ki ne yazık ki İslam dünyası kendince bu tembelliği atmış. Ve bu dünyayı mamur etmek değil bu Allah için bir şey yapmak. Çünkü ayeti kerimede düşmanların silahlarından daha fazlasıyla silahlanın diyor.
Hani nerede İslam dünyasında bu? Yok yok iç düşmanlar yok dış düşmanlar yok içler yok dışlar altanıyoruz biz devamlı. Atalım şu içimizdekileri kimse tesbih edin koca devletsiniz. Bu iç düşman kimse çıkarın yargılayın atın içeriye. Tembellik aymazlık almış götürmüş bizi. Ve insanın İslami bir hırsı yoksa bakın İslami bir hırsı yoksa imani bir hırsı yoksa bir müminin ihsan ulaşma hırsı yok ise bir kimsenin takvaya ulaşma hırsı yok ise bir kimsenin Allah'a kavuşma hırsı yok ise bir kimse Arşalan'ın gölgesinde gölgelenme Allah'ın gölgesinde gölgelenme hırsı yok ise o kimse müminliği sorgulanır sufiliği sorgulanır İslamlığı sorgulanır evet Müslüman dünyaya hırslanmaz bu manada dünyaya hırslanmaz ne demek
zengin olmak için hırslanmaz dünyayı zapt edeceğim ben bütün mal benim olacak diye hırslanmaz çünkü insanoğluna bir vadi dolusu altın versen ikisini ister der ama sen Allah'a yakın olmak için hırslan bir bilgi edinmek için hırslan ilim öğrenmek için hırslan takvaya ermek için hırslan sabah namazı için hırslan ya günde 10 sayfa kitap oku hırslan sen sufirsin cehri zikir erbabısın birisi sana cehri zikir dinde yok dediğinde çatır çatır 10 tane ayet 10 tane hadis ona söylemen gerekir hırslan bunun için senin bu ibadetin
senin bu imanın senin bu islamın bir kimse namaz yok dediğinde en az 5 ayet-i kerime 5 hadis-i şerif ona söyle hırslan çocuğun sana bir şey soracaksa sorduğunda cevap verebilecek kadar ilim ehli ol hırslan bunun için ne kadınlarımızda böyle bir hırslar ne erkeklerimizde evet kadınlar televizyondan bugün ne pişirsem bugün ne giysem bugün gelin toplantısı var bugün kaynana toplantısı var bugün ne alsam oradan dolaş ne ucuzluğe girmiş ona bak ya ucuzluğe girmiş bu elbiseyi almam lazım kaç tane elbise var diye adam sorsa
adamı perişan ederler nasıl sorarsın sen ya kaç tane elbisen var diye alacak onu hırsımız hırsımız bizim bunlara ya bir takım elbisen var alma ikincisini ya erkekler için söylüyorum dursun kaç yıllık benim takım elbiseler 20 yıllık senin tamir ettiklerin 20 yıldan fazla bir şeyin mi eksik geçen gömlek gönderdim yakalarından ters yüz yap bunların dursun dedim bana fotoğraf atmış
şurasında iz kalıyor olsun dedim yapsa var mı yaka ters durs ettiren kaç kişi Mustafa Özbağ var şuradakilerin hepsinden durumum iyi benim şurada patron gördüğünüzden hepsinden durumum iyi yokluktan değil öyle de görmeyin evet dünyaya bunun için gelmedim çünkü dünyayı Allah'ı tanıma ve tanıtmak için geldim dünyaya Allah'ı bilme ve
bildirmek için geldim dünyaya etrafıma faydalı olmak için geldim dünyaya Kur'an ve sünnet senin yaşanması ve yaşatılması mücadelesi vermek için geldim benim yaratılış maksadım amacım bu benim yaratılış amacım ne geysem değil ne içsem değil ne yiysem değil nereye gezsem diye değil 63 yaşındayım daha bir günlük tatilim yok tatile gitmeye utanıyorum diyorum ki bu yangın her taraf Mustafa Özbağ sen bu gönülle bu yarayla bu hicranla nereye gidersen git diyorum
o seninle beraber gidecek mi gidecek gülüşüm sahtedir benim Müslüman ne yazık ki tembel dini ilimlerde de tembel sabah namazından sonra dükkanı açmıyor Müslüman sabah namazından sonra ders çalışmıyor Müslüman sabah namazından sonra yapması gerekeni yapmıyor Müslüman yatıyor uyuyor Rabbim bizi affeylesin ey can bu alimin direği gaflettir akıllılık uyanıklık bu dünya için afettir 2066'dan devam edeceğiz haklarınızı helal edin
bizden yana da helal olsun Rabbim cümlemize affı mağfiret eylesin sığırçıyla ihsan ettiysem affola İslam dünyasını düşündükçe böyle baktıkça işin doğrusu kederim artıyor dilim sertleşiyor o yüzden de haklarınızı helal edin
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.